16 Ekim 1976

MEVLÂNA’yım ben!

1 Yuyan olduk, dünden bu güne geldik. Cümlenize selam dedik, kayıtta, olandan kelam verdik. ZATI’na varmaya, dünyadan niyet kurduk, SIFATLARI’yla sıfatlandık. Gelişimiz, elbet layık kullarına; verişimiz, dileyen her kula.  

2 ‘Layık olmayan var mı?’ denir. ‘Bilenle bilmeyen bir olur mu?’ sözünde bu düğüm çözülür. Veren, layık olan; alan, layık olmasına çalışandır, çalışılandır. Elbet karşılıklı. ‘Almayan nasıl olur?’ denir. ALLAH’ımın GÜCÜ. Her kuluna buldurmağa, her kulunu oldurmaya yeter. Öğreten, öğrenendir; öğretilen, öğrenmeye niyet edendir.

3 “Ateş oldum yandım, alevine kandım. Kömür oldum dondum. Kıvılcım aldım, yanmayı öyle bildim. İçin için yandım, kor oldum, küle döndüm. Kül oldum rüzgarla savruldum. Her tozuma ad koydular, adıma YUNUS dediler. Okudular, bildiler. Uyanlar, eridiler. Saf saf olup geldiler geldiler. Ne buldular? Bulduğumuz HAK’tır bizim. Yaktığımız, yokluğun çubuğu. ‘YA ALLAH!’ dedikte, AŞK ile yola girdikte; yokluk yoldaşımız, varlık haldeşimiz olur. (Varlık HAK mıdır?) O’nun SIFATLARI. Ayyaş, döner dolaşır, şarap ile halleşir. Miyarı bağdır onun. Aşık, yanar tutuşur, miyarı dağdır onun. Bülbül yaylada, sülün ovada, martı deryada yoldaş bulur. Ne martı dağda kalır, ne bülbül deryaya uzanır. Aşkları ayrı mıdır?”

4 OMAR der ki: “AŞK’ımı miyar alan, halini benden bilen, RESULÜ’ne, beni benden aldığını ileten MEVLÂNA’nın sözünde ÖZ’ünün NURU görülür. Dünya gününde niyazı: ‘ALLAH’ım, OMAR’ın AŞK’ıyla beni bezet, RESULÜ’ne öyle uzat.’ derdi, öyle dilerdi. Dileğinin direği, öyle doldu yüreği. Niyazının verdiği diye; AŞK’ı, OMAR’dan RESULÜ’ne iletildi. Bildi, dünya gününde öyle aldı. ‘Öyle değil mi?’ denir. Her kulun AŞK’ı gönlüncedir. Niyaz, AŞK’ın çokluğundandır; dilemek, gönül tokluğundandır. ‘Dilemek, istemek değil mi, isteyen tok sayılır mı?’ denir. Dilenen O’dur.”

MEVLÂNA’yım!

5 ÖMER’in dediğinde, dünya günümü gördüğünde; AŞK beni sardı, ŞEMS ile kardı. ŞEMS’i aldı, MEVLÂNA kaldı. Niyetim; OMAR’ın AŞK’ına bürünmek, RESULÜ’nün dizinde sürünmek oldu. Sürünmekten maksat; secdeye varmak, AŞK’ımı YÜCE’ye eliyle sunmak. “Elim üzerinizde, AŞK’ınızı vasıtasız sununuz.” dedi, RESULÜ selamladı. Cümleniza selam olsun, AŞK’ınız vasıtasız iletilsin.

6 Aydan alan, yıldızı bilen; Güneşi nasıl inkar eder? Elbet GÜNEŞ’i kainat bir gün görecek. Gördükte, kayıtsız şartsız uyacak. Doğu batı o gün bir olacak. Martı, bütün denizlerde kanat açar. Sakin de olsa, fırtına da gelse uçar uçar, susuz yerden kaçar. Açacak gülleri cümle bağların, açılacak yolları cümle dağların. Vadiler getirecek ovaya şenlik, kainatta görülecek alenen dirlik düzenlik.

7 YUNUS’um der ki: “Cümle anılanlar aldı destanı, ‘Yatır’ denilenler giydi fistanı. Akın akın dünyaya RAHMET verirler, HAKK’ın RAHMETİ’ni çiçek misali serperler. Güzellik odur ki; alandan olasılar, yerini veren ile bulasılar.”

8 Daha önce verdik: Mutlusunuz, kutlusunuz. Alandan oldunuz, vermeğe vazifelisiniz. Vazife elbet zorludur. Ne var ki, geçen gününüz kârlıdır. Dağıtın. ‘Budanan yol verir.’ denilen odur. (Yatırlar denilen, bütün yatırlar mı yoksa yedi yatırlar mı?) Cümle. ‘YEDİ UYURLAR anılsın niyaza verilsin.’ dediğimiz; YEDİLER verdiğinde, kulları aldığında yazılan odur ki, gün kısa gelir verilen kolaylı olur. ‘Anılsınlar’ dediğimiz odur; ‘Aransınlar’ demedik.

9 ‘YUVA’sında olduğumuz.’ dedik, açık verdik. YEDİ’ye verilen nedir? Danıştık, YEDİ’yle halleştik. Manayı bildiğince, konuya girdiğince versin. ‘Yanılır mıyım?’ demesin. Yanılana verilmez. Sözcü anılır, ‘Oğul.’ denilir. Selam olsun, yedinci YEDİ’den alsın. Verilecek elbet. Daha önce verdik. Vazifeli; yanlız onbir değil. Onbir verildikten öte... yedi diye seçilecek. Yediler seçildikte,  kırkbir kula vazife bölünecek. Elbet, gittikçe çoğa gidilecek. Büyüdükçe, vazifeli de çoğalacak.

10 OMAR der ki: “Önce plan kurulur, sonra bina üzerine işçiler verilir. ‘Vazife alan her kul, yeterince verir mi?’ denilmesin. Veremeyen seçilmez. Veremeden göçülmez.”

ALLAH’ıma emanet olunuz.

ALLAH’a ısmarladık.

LÂİLÂHE İLLALLAH MUHAMMEDÜR RESULULLAH