30 Nisan 1982
(n: Bizim evin
karşısında şehit evliya denilen bir yatır var. YÜCE ALEM, yatırın
kesin yerini belirtirse, etrafını çevirip koruma altına almak istiyoruz)
MEVLÂNA’yım ben!
1 Kuyuya taş atmadık, kapalı kapıya bakmadık, elde
olanı dökmedik. Geldik verdik, kumda iz vereni gördük. Cümlenize selam olsun,
yanan ocakta, tüten bacada, her bilen kendini bulsun. ‘Ağlayan tez bulur.’
diyene de ki: ‘Eğleyen tez görür.’
2 “Durdum yolda, sardım kolda, aradım kulda.” dedi,
YUNUS’um söze girdi:
3 “Gölge yere düşerse, gören buna şaşarsa;
alacağım vereceğim, güzel ile dereceğim, -meydana gelen her
kulda- var olanı bileceğim. ‘Senden seni arayan kimdir?’ denilir. Seni
sana VEREN’dir! DOST ile dostluğu kuran, kendini sildiği güne
varandır. ‘Gördüm seni seyirde.’ dedi, MEVLANA sözü aldı:”
4 Her kitaba baktığım, her satırda gördüğüm,
geçen günden güne kadar okuduğum; dokuyana gelmez mi, O’ndan O’nu bilmez
mi?
5 “YAR elimi uzattım, dilimle söz ettim, ne
dünü ne günü saz ettim.” dedi, YUNUS’um yeniden sözü aldı:
6 “Denmesin ‘Günde gözü kaldı.’ Her ocak yanar
durur, ALLAH’ım ‘O’ndan!’ diyeni korur. Kapı olduk dünden güne, sözcü kaldık
‘Ver.’ diyene. Ocak cümleye yanacak, RESULÜ’nün ateşinde her dileyen
ısınacak. Ayak aldı götürecek, aşı bildi pişirecek. ‘Küçük büyük.’
denmesin, azdan çoktan söz edilmesin. Her bir VELİ’den aldığınız
nasibe katıksız katılınız. ‘Kendimi bildim.’ diyene, ‘Sildiğin nedir?’
diye sorunuz. Kor olduk, ocağı bulduk; her yolda olana yardımcı geldik.”
dedi, YUNUS’um sözü ÖZ’e bağladı: “Göz YAZANI, ÖZ YARATANI bilir. YAZAN
da YARATAN da elbet BİR’dir. Ne var ki; göz sergiye bakar, ÖZ’e
bakanın gözü sergiden kalkar. Çünkü
göz, sadece çizileni görür; ÖZ ile kul, kendini binada bulur.”
7 Almayı dilediniz, yaprak-yaprak okudunuz; güne kadar
dokuduğunuzu giyin artık! Maya sendedir, bendeki gibi; kainat gönüldedir,
KİTAP’taki gibi. Ne dağı devirdik, ne denizi çevirdik, ne
toprağı kavurduk; her yaratılanı olduğu gibi olduğu yerde gördük.
Olay budur! O ocağı dilersen, verdiğimizdir; o sıcağı dilersen,
YARATAN’ı verdikleri ile bil! Sergide olanı gör, ÖZ’üne ‘Nerdeyim?’ diye sor;
öylece, düşüncende kendi cennetini kur. YARATAN senden seni alır, sana
KENDİNİ bildirir. HAK ile BİR’liği kurduk, HAK ADI’na
helvayı kardık, HAK ADI’na cümlenize sorduk: ‘Giydiğin fistan,
okuduğun destan, seni nerden nereye getirdi?’ Bana değil; her kul
kendine ölçü vursun, kat ettiği yolu kendi kendine görsün. Desin ki:
‘YUNUS misali odun mu taşıdım? MUSA gibi deniz mi aştım? PİR
SULTAN ABDAL gibi yollara mı düştüm? Akan suları mı geçtim?’
8 Okudum yazdım, söz aldım gezdim; yolun en
güzelini ‘Düz.’ diye seçtim; yan gelse ayağım, olaya şaştım. Yol
ehline ceza mı gerekir? Hal ehline, eza mı
yaraşır? Eğer eza ceza dersek, adımıza kulluk mu yaraşır?
9 Almayı-vermeyi kolayından denedik,
‘Olduğumuz yerde, bildiğimiz günde verelim.’ dedik. Her birimiz
aşalım dağlardan, koşalım yollardan. Her karanlık
gördüğümüz yerde duralım, aldığımız ateş ile vardığımız her
yeri aydınlatalım. Gölgeyi bilmeden Güneş’i aramazsın. ‘Kor nedir?’
diyene: ALLAH’ım PEYGAMBERLERİ ile, yarattığı her kuluna;
KENDİNDEN var ettiği, PEYGAMBERLERİ ile yer ettiği ocak ve
koru -yani ALLAH BİLGİSİ’ni- RESULLERİ’ni kab ederek sizlere
bildirir. RESULÜ, elbet ocağın tamamıdır. Her biri orda bütünleşir,
her kulu ordan aldığı ile sakinleşir. Aldığımız verdiğimiz
o ocaktandır! ‘Yapıya geliniz!’ dedik, her sohbette söyledik. ‘Alalım, durmadan
alalım.’ diyenlere dahi, yudum-yudum verdik. YUNUS’um der ki: “Ocağa ateş ol da gir.
Ateşi tutamazsın; ne var ki, ondan da ayrı kalamazsın. Verdiğimiz
kıvılcım ile, alev alev yanacak, kor olup ocağa
geleceksiniz. Yana-yana, döne-döne bulacak, yoğun katıldığınız her
seferde bir seheri anacaksınız. Yetmiş bin sefer bir sehere girerse, kul
kendince kendini silerse; meydan kuma dönüşür.
10 ‘Kement atılan gün’, gönülden katılan gündür.
Günümüz aydın olsun, gönülde açılan kapılar her kulunun nasibine gelsin.
11 “Dur sözümü vereyim, bir bohça da ben
sereyim.” dedi KAYGUSUZ söze geldi:
12 “Her
açılan bohçadan, bir dosta sesleniriz;
yerde gökte cümle için süsleniriz.” Baka-baka gelene, yakan ateş
verene, “Acele etme, bende beni bulursun; acele edersen, sen de mecnun
olursun.” dedi,
KAYGUSUZ cümlenizi selamladı.
13 “Her renge selam verdim, her rengin özünü gördüm. Suya
eğildim, kendimi buldum; saz ile söz ile, ömrümü sardım.” dedi, BEHLÜL
cümlenize ER selamı verdi. “ ‘ER selamı nedir?’ denilir: ER selamı, bilenin;
kör selamı, görenindir. Bilen, her var olana ‘Selam!’ der; kör, sadece
gördüğüne. Görmediği yaratılanı bilmez. BEHLÜL, seferde olana,
seherden aldığını sormaz. Konuk olana sözüm: Dört yerde sözüm olur, dört
kulda gözüm kalır; benden bana sadece AŞKIM şifa verir” dedi,
selamladı. “ ‘Konuk kim?’ denildi: Adını, ALİ’den alan, kement atılan güne
uyan. Neyden bilir, naz ile bulur, KADİR olan ile yerini görür, ‘Hasan’
diye anılır.”
MEVLANA’yım!
14 Gözümüz sözümüz, cümleniz ile ÖZ’ümüz
BİR olsun, birlikte kalsın. Gülen ile ağlayan, sadece O’nu ansın.
ALLAH’ıma emanet olunuz.
ALLAH’a ısmarladık.
LÂİLÂHE İLLALLAH MUHAMMEDÜR
RESULULLAH