8 Mart 1983

MEVLÂNA’yım ben!

1 Kavuştuk sözüne, geliştik ÖZ’üne, cümlenin sesine… Güzel diye gösterdik, selam verdik oturduk. Gelen giden, veren saran; her hali ile yaratılan kullarının kaygusuna baktık. Her var edilen, varlık ile gözetilen yaratılmış; adını O’ndan alır, O’nun ile güzeli görür.

2 “Gel el ele verelim, cümlede hal görelim. ‘Sevse sevmese; gelen günde bilecek.’ diyelim.” dedi, YUNUS’um, az ile çok verilen, gölgesi bilinen, günde silinen gayret götürdü:

3 “Saymayı denersen, yandığın halde olmayıp sönersen; hata ne sende ne bende, seni senden ayıranda.. Sahip olduğunuz her zerre, O’nun ile hemhal olur; akıldan nakil edilen, mantık ile savrulursa, gönülde sentezini bulur. O haldir ki, kendinden kendine hitap eden yapıyı, cümleye kitap eden olay gelişir; ne çağrıya gerek görülür, ne her zerreye file örülür. Olayları sen bulamazsın, olaylar seni bulur. Sergide vergin var ise, cümlenin de görgüsü oluşur. MEVLÂNA sergisine sevgi, hoşgörü koymuş; gelene gidene, her talip olana satmış, gerektiği yerde paylaşmış. KAYGUSUZ, DOST KAPISI’nda posta yapışmış, her zerresi ile DOST’luk alışverişinde bulunmuş… Vergiye talip olan her kulunun tezgahına koyacağı, cümle ile paylaşacağı mal varlığı olmalı. Mal varlığından maksat, manadan harcanmamışı paylaşmak… ‘Mal’ denilende, dünya malı değil. Dünya malının sahibi kul değildir. SAHİB, O’dur. O, nasıl dilerse, kul öyle harcar.” dedi, YUNUS’um her öğün aldığını, her anında verdi.

4 “Derde deva olursa, sebebi kul bulursa, giden gelen kalırsa; her satır yerini verirdi, kul gönlünce kalemini kullanırdı. Az vuranı, çok aç kalır; derde düşen, kulundan şifa dilerdi… O’nun YAZDIĞI satır, bilmedi kulda hatır… Ne ‘Yollu…’ ne ‘Yolsuz…’ dedi, her kulunun derdini çözdü.” dedi, PİR SULTAN ABDAL elemeden söze girdi:

5 “Gölgeyi bulan, ağaca sırtını veren, aynayı elinden bırakmayana selam olsun.” dedi, PİR SULTAN ABDAL yürüdü.

6 Vurmak, döğmekten… Az vuranın aç kalması, çok vuranın tok olması; kulca bir tabirdir. ALLAH’ım kulunun nasibini kendi tayin eder. Kul, kulluk görevini bilirse, az yiyen ile çok lokmasını paylaşır. ‘Güçlü, çok yer; güçsüz az yer.’ diye bir kaide yoktur. Kendinde olanı arayan, eline ayna alır, kendi kendini öyle bulur. Aynadan maksat, arayıştır. Bakan, mutlaka bulacaktır, belli olan halini alacaktır.

7 “Elif ile başladık söze, gönülden girdik göze.” dedi, BEHLÜL geldi:

8 “Geldim, ‘Bakayım…’ dedim; kaldım, ‘Göreyim…’ dedim. Tarlayı süreyim, rahmete gireyim; zahmeti söylemeden, her taneyi niyaz ile ekeyim. Eline su dökeyim, soylu gelene olumsuzu vereyim. ‘Dağıtayım…’ dediğin, ‘Eğiteyim…’ diye genişlediğin, her adımda okunur; kimi sakınır, kimine dokunur. Bilginde olumsuzluk asla yoktur. Öyle oldukta, ne yakın, ne kaynar su dökün. Oluşana; sevin, sevin, sevin.” dedi, BEHLÜL’üm yürüdü. 

9 “Kopmayan her meyve, ağacın malıdır, her ne kadar koparan kulun eli ise de. Ağaçtan koptu sepete girdi ise, meyve sepetin sahibinindir.” dedi, KAYGUSUZ sevgi ile dolaştı. “Yoğun oluşur günümüz, kement atılan olayda güzel çalışır kolumuz.” dedi, KAYGUSUZ dört duvarın her köşesine niyaz ile baktı, yürüdü. MERYEM ile söyleşti, selamı paylaştı.

10 “Güç olanı yenecek, gün geçtikte gelecek, yapıda kendini bulacak.” dedi, HAMZA DOST selamladı.

11 “Her yol BİR’den öteye değil, her kul bilgide katıya değil.” dedi, HACI BAYRAM sözü aldı:

12 “Oturduk taş üstüne, katıldık baş üstüne, çatıldık değirmene. Su aldık su ile döndük, her buğday tanesi ile hallendik; un verdik, yoluna niyazı serdik.” dedi, HACI BAYRAM yürüdü.

13 “Söğüt dalı, buluşana; zeytin dalı, çalışana; incir dalı, alışana gereklidir.” dedi, HACI BEKTAŞ söze girdi:

14 “Bal ile badem, asıldadır; bilgi ile beslenen, koşuldadır; gayret ile süslenen, günü gününe masaldadır. Gayret dilde olursa, sadece süstür.” dedi, HACI BEKTAŞ cümlenize selamını iletti.

15 “Çok anılan söz verir, bildiği kadar güzeli görür. ‘Aldım, verdim…’ diyene, NUMAN selamın iletir… ‘Ulaşılamayacak kadar uzak…’ dediğin her var olana, niyet kurar adım atarsan, ulaşırsın. Gözün verdiği, sadece kainatın sergilediği. Açılan her kapıda O vardır. O’na talib olursan, elbet doğduğun an giydiğin artık sana dardır.”

16 “Her gelene üç öğüt, her sevene bir söğüt.” dedi, HAZRETİ FATMA cümlenize selamını iletti. Dedi ki: “1- Her gece on bir defa ‘YA ALLAH..’ diyesiniz, uykuya öyle girersiniz. 2- Her seher uyandıkta, on bir defa ‘HAY  ALLAH..’ diyesiniz, güne öyle giresiniz. 3- Her öğün, ‘ELHAMDÜLİLLAH..’ diyesiniz, şükrünüzü YARATAN’a bildiresiniz… Gün hayırlı başlar, gece aydın yürür, kul her öğün şükrettikçe rahmetini bulur.” dedi, RESULÜ’nün sevgisi ile cümlenizi kucakladı.

17 Niyazın sayısında, elbet sır vardır. ‘Açılan kapılarda O vardır.’ dedik, daha önce verdik. Gönülleriniz açıktır, huzurda olunuz, bilginiz ile kendinizi bulunuz. Her satırda okunan, gönüllerinizde dokunan, YEMEN’den bilinir. Yapraklar, bir-bir beslenir. Tek ağaç, sadece olduğu yerde gölge verir. Daha önce dedik: ‘Orman olacağız, kainatta kullukta bekleneni vereceğiz.’ Elbet sizlerle, cümlede sözlerle…

18 Yoğun çalışan, MERKEZ’im ile buluşana selam olsun; kaygusunu silsin, yerli yerinde kalsın. Yamayı dilediğiniz olay, sadece sevginizdir. Seviniz ki bulaşsın. Seviniz ki, dilenen yere ulaşsın. ALLAH’ıma emanet olunuz. Cümleye verilir, sevgi cümle ile paylaşılır.

ALLAH’a ısmarladık.

LÂİLÂHE İLLALLAH MUHAMMEDÜR RESULULLAH

19 PİR SULTAN ABDAL yolu verdi, MERYEM cümleyi gördü. Her alan selama durdu. Selam alana de ki; kayguya düşmeden alsın, aynada kendini bulsun. DOST olduk, DOST kaldık; el ele düzende yerimizi bulacağız.