|
4 Ocak 1985 Cuma MEVLÂNA’yım ben! 1 Her günün güzeline ayak uydurduk, buz olsa eldeki sepeti kaydırdık.
Güneş geldi yüzümüze, selam verdi cümlenize. Geldiğimiz
gördüğümüz, her düğümü çözdüğümüz, gönüllerde olan sevgiyi
serdiğimiz, günün konusudur. 2 “Doğruya niyet kurdum, olayları hayıra yordum, gerçeği
düzende gördüm.” dedi, YUNUS’um sözü aldı: 3 “Suya dalayım desem buzludur, yola gireyim desem tozludur,
gerçeği sorayım desem gizlidir. ‘Nerden arayım, kimden sorayım?’ dedim,
ayağa yemeniyi giydim. ‘Başına buyruk kalma.’ dediler, ocak
başında kaynayan tencereyi elime verdiler. ‘Her kapıya varasın, dileyen
var mı sorasın, seyre zaman gelince dalasın.’ EYVALLAH dedik çıktık, gelene
gidene baktık, ‘Ne güzellik ALLAH’ım.’ dedik. Her gören sevindi, güzele sığındı,
çirkinden soyundu. Demek dedim, yolculuk gönülden gönüle güzeldir.” dedi,
YUNUS’um selamladı. 4 “Ata yol vereceğim, iti yanımda göreceğim de, gittiğim
yolda sorgusuz kalacağım.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: 5 “Doğruyu eğriden öğrendim, güzeli çirkin ile peyledim,
sıcağı soğukta bekledim. ‘Vay gayretsiz BEHLÜL. Gerçeğin
örtüsünü senden mi sandın, gölgesiz varlığını dertten mi bildin?’ güller
açtı bahçemde, çamaşırım temiz bohçamda, sadece HAK olsun lehçemde.
Öylece, yol yolcunundur gidene dek…” dedi, BEHLÜL’üm selamladı. 6 “Tahta aldım elime duvara çakacağım, pencere yapıp
bakacağım. ‘Tavanını örttün mü?’ dediler, PİR SULTAN ABDAL’a
sordular. DOST YAPISI BÜTÜN’dür, gönüller SEN’in ile ALLAH’ım, ne verirsen
katındır. Deryaya çöpü atsam, görenlere sözü katsam, seferden sefere niyet
etsem; verenden sorgu kalmaz, halime kimse gülmez. Seymen yolu bilirse, DOST
KAPISI’nı bulur. Sayman dengeyi kurarsa, gönlünde kaygu kalmaz.” dedi, PİR
SULTAN ABDAL selamladı. 7 “Her sözü BİR’den alır cümleye iletiriz, deryadan yol soranı kum
izine getiririz, doğuyu batıyı birbirine bağlatırız. ALLAH
BİR’dir, BİR’liği kuranı sever; ALLAH BİR’dir,
BİR’likte olanı sever; der, sözün ÖZ’ünü getiririz” dedi, HAMZA DOST sözü
aldı: 8 “Karıncaya yol sorarsan kum yığınına getirir, yuvasının
başında yolu bitirir; kelebeğe yol sorarsan çiçek-çiçek gezdirir,
çiçeğin dalında yolu bitirir; kim ile kimi ararsan, kendi alemine götürür.
Öyle ise, her yaratılanın kendi alemine turu vardır. Çevremiz, kendimizden
kendimize genişler. Hiçbir konudan, bağımsız olarak, diğer
konuya geçemezsin; açılmayan MEYDAN’ı seçemezsin.” dedi, HAMZA DOST selamladı. 9 (Bize ilk selamı gönderen RESULÜ
mü EFENDİM?) Kayıtlarda öyledir. 10 “Kendini bilenden, konuyu hayır diye anandan ALLAH’ım RAZI olsun.”
dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: 11 “Her satırın bağladığı konuyu bir kitapta ararsan,
yanılabilirsin. Çevrende ara ki, kendi yorumunu kendin yapabilesin.
Okuduğun kitabın yorumu sadece yazana aittir. (KUR’AN’dan söz ediyor herhalde…) Komşunun
bahçesinde açan çiçekler senin bahçende de açar, ne var ki, bakımına
bağlıdır, ekimine bağlıdır. Yazmayı değil gezmeyi deneyelim;
NİYAZİ’nin verdiğini, yolundan aldığını öğrenelim.”
dedi, KAYGUSUZ selamladı. 12 “Destan yazmadım; her çiçeğin ÖZ’ünü, her böceğin sesini,
her insanın nefesini aradım, gördüğümü satır-satır taradım. Yoğurt
yapan yoğurtçuya sütünü nerden aldığını sordum, güldü de
‘İnekten…’ dedi. ‘İneği besleyen nerden?’ dedim, ‘Konaktan…’
dedi. Konağın sofrasını sordum, gayrete geldi ‘ ediğim çanaktan…’
dedi. 13 Her biri bir satıra geldi, dünyanın düzeninde birbirini buldu.
NİYAZİ’ye ne oldu da, yoğurttan konağa geldi? dedi,
NİYAZİ selamladı. (MISRİ
mi?) EYVALLAH. (Destan
yazmak hayat öyküsü müdür?) Dilenen konunun var edeni, varlığı;
varlığı süresindeki zorluğu, güzelliği, özelliği… 14 “Nasibimiz gürde olsun, niyazımız cümleye gelsin, dağlara sesimiz
yücelsin.” dedi, VEYSEL’im sözü aldı: 15 “Gittiğim yol bedenliden, güttüğüm yol çobanlıdan,
aldığım hal yabanlıdan… Gölgenin silindiği, sevginin bölündüğü
anda, halimden gerçeği buldum, yabanlığı sildim; üç lokma aşımı
üç er ile böldüm, ‘VAREDEN’in gönderdiği…’ dedim öylece gölgeden arındım;
HAK MUHABBET’ine sarındım, VEYSEL diye göründüm; soframda her öğün üç öksüzü
besledim, yuvamı sevgim ile süsledim. ‘Yuvanda ne vardı?’ dediler: Bir sofra,
bir şilte, bir sepet, bir lamba, bir dolu sevgi… Kendimi zenginden zengin
saydım, gönülden gelen sevgimi kainata yaydım. ‘Yaygın nasıl oldu?’ dediler de,
‘RESULÜ’ne…’ dedim. Ben RESULÜ’nü ne kadar seversem, RESULÜ de ümmetini o kadar
sever; ümmetinden her birini.” dedi, VEYSEL’im selamladı. 16 “Aynaya baka-baka, çerağı yaka-yaka kapımda durdum, ‘RESULÜ
gelir…’ dedim rüyaya yordum.” dedi, EYYÜB’üm sözü aldı: 17 “Her sokak merkezin gidişine açılır. (Hangi EYYÜB?) ‘AKDEVE’nin ak kapıda
durduğu, RESULÜ ile bahçesine girdiği, DOST SOFRASI’nı yuvasında
kurduğu, bol suya geldiği, bolluğu müjdelediği…’ dediler,
EYYÜB’üm ile gerçeğin kapısını açtılar. Nerden aldık nerden bulduk?
Çevreyi başa sardık, gümüş tepsiyi cümleye sunduk, bakır tepsiyi
soframıza koyduk. Aşımız tatlı olsun, sohbetimiz cümlenizde kalsın.” dedi,
EYYÜB’üm üç öğüt ile cümlenizi selamladı. 1- Dağlardan YÜCE’ye dönünüz. 2- Gecelerde mum olup yanınız. 3- Olgunluk BİRLİK’tedir biliniz. Ayrıda olana küllenmiş ateş olun, ne yakın, ne sönün… 18 (‘Dağlardan YÜCE’ye dönünüz.’
ne demektir?) Yönünüz dağlardan geçebilir, zorluktan asla kaçmayınız. Zora
gidiniz. Göreceksiniz, zor gördünüz amma kolay yürüdünüz. ALLAH’ıma emanet olunuz. ALLAH’a ısmarladık.
LÂİLÂHE İLLALLAH MUHAMMEDÜR
RESULULLAH
|