|
17 Ekim 1985 Perşembe
MEVLÂNA’yım ben!
1 Her günümüz yoğun güne ayarlıdır, alan kulları HAK
ADI’na ayarlıdır. Cümlenize selam olsun.
2 Sevgi ile dolan, gölgesini silen, kendini en güzelde
gören; dostluğun çemberini tamamlayandır.
3 “YUNUS adını aldım, deryada sevgiyi buldum, her anımda
cümleniz ile oldum, yaprakları saya-saya doldum, ‘Gel.’ diyene sordum;
‘Sevgiliden mi? Sevgiliye mi?’ Kimi
‘Sevgiliden.’ dedi, kimi ‘Sevgiliye.’ ‘Nerden gelecek?’ dedim, kendi
kendime güldüm, Sevgiliden aldığımı sevgiliye götürürüz, dünyada
aldığımız görevi bitiririz; öğrendiğimiz aşı pişirir,
orada sofraya kotarırız. Aldım
ALLAH’ım aldım SEN’den gelen her EMRİ, buldum ALLAH’ım buldum defterime
yazdığın kaderi, sevdim ALLAH’ım sevdim yerden göğe her şeyi.”
dedi, YUNUS’um selamladı.
4 “Artık ekmek atmadım, fistanımı satmadım, doğru söze
yalan katmadım. Sevgiliye öğüt aldım, sevgiliden gelen her güzeli
söğüt dedim gölgesinden çıkmadım.” dedi, HAMZA DOST her lokmaya
şükretti, DOST sözünü fikretti, ALLAH ADI’nı zikretti, selamladı. (Neden söğüt de, başka
ağaç değil?)
5 “Doğu’ya geldiğini, Batı’da bulduğunu,
PİR SULTAN ABDAL her gününde söyledi. Adım-adım gidersen; ne taşa
çarparsın, ne dala takılırsın, ne de dalından olmadan dökülürsün.
‘Bağlamadan yürüyemem, atı elde sürüyemem.’ diyen; atına emek vermeyendir,
dostluğunu kurmayandır.” dedi, PİR SULTAN ABDAL selamladı.
6 “Her öğün ağaçları gezdim, açan
güllere selam verdim, dört duvarı sadece koruyucu bildim.” dedi, MERYEM sözü
aldı:
7 “Balıklara yem verelim, her birine soralım; ‘Bilginden
mi, görgünden mi?’ Diyecek ki; ‘Aldığım EMİR’den.’ Bağ bahçe
kursalar, balığa kucak açsalar; yollara dileneni verirdik, her emeğe
ömür boyu niyaz ederdik. ‘ALLAH. ALLAH.’ dedikte, her Ay doğuşunda
balıklara yem verdik.” dedi, MERYEM selamladı.
MEVLÂNA’yım!
8 Gölgesizliği dileyenden, umutsuzluğu silelim.
Ben sorsam ‘Ayık mısın?’ de ki ‘Çemberi buldum da, gönlümde olana isim
veremedim; gerçeğe uyandım da, rüyamı bilemedim.’ Doğruya selam
verelim, önce kendimizde olanı saralım.
9 “Her izde, her sözde
benliği sildiğin an, gerçeğin ışığını görürsün.” dedi,
KAYGUSUZ sözü aldı:
10 “Emek; MERKEZ’in birimidir, RESULÜ’nün
verimidir, halk ile halka olsan, aydın günün görünümüdür. Yerden göğe
aldığınız, bir-bir bedende soyduğunuz, dağlar kadar yükü olsa
HAK ADI’na saydığınız, bağlayanı çözer.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.
11 “VEFA’yı sözde bulduk, kuyuya kovayı saldık, gelen suda
gerçeği bulduk, ne var ki gine de deryayı aradık. Komşu, içeceği
suyu ararsa, kovamızdan veririz; deryayı ararsa, kumsala götürürüz.” dedi, VEFA
selamladı.
12 “Yerden göğe hoşnut olduk, BAYRAM ile dize
geldik, hem seste, hem süste olumsuzluğu sildik. HACI BAYRAM DOST bilir,
gelen gideni görür, saydığın her niyette hasretine MÜHÜR verir.” dedi,
selamladı.
13 “MÜHÜR RESULÜ’nündür, RESULÜ’ne RABB’imin
armağanıdır; dilediğine yansıtır, asla rivayet değil
gerçeğin yansımasıdır. Dile verilmez. Doğdu ise ölecektir, gölgesini
bilecektir, ancak o zaman açığa verilecektir. Dayanmayı bilenden
esirgediği olmaz, bilenden saklı kalmaz; RESULÜ’nün ismi geçende, ‘Gerçek
mi, değil mi?’ diye yorum yapılamaz.” dedi, HAZRETİ FATMA sözün özünü
verdi:
14 “ALİ ile geldik, birlikte bulduk,
sağ ile solu bir bedene koyduk. Gelen gidene selam olsun, alan bilene
selam olsun. Ayağımız toz almaz. Her bilen, kendinden kendine sorsun;
‘RESULÜ’ne ne kadar uydum? RESULÜ’nü ne kadar duydum? Nereye kadar götürdüm,
benliğimi nerede bitirdim?’ ” dedi, ALİ ile FATMA selamladı.
15 “Uzun yolu aşacağız, HAK YOLU’na
koşacağız, her bilgide birer perde açacağız.” dedi, EYYÜB’üm
sözü aldı:
16 “Çektiğim her derde devayı buldum,
gölgeyi sildim sefaya daldım. Sefayı, ‘Günün olayı değil, gönül dolayı.’
deyiniz.” dedi, EYYÜB’üm cümlenizi selamladı.
17 “Ne ayakta çorap, ne belde kemer, destanımı
silemez; RABB’im RAHMET vermese, kul bostanı sulamaz.” dedi, EYYÜB ile gelen
BEHLÜL’üm cümlenizi selamladı.
18 “Her rengin verdiğinden damla-damla
alırsınız, dumanları öylece silersiniz.” dedi, SARI ANA, RABİA SULTAN ile
geldi, söyleşe-söyleşe DOST KAPISI’nı buldu:
19 “SARI ANA RABİA’ya sordu: ‘Ayağında
başında, ağrı var mı dişinde?’
RABİA dedi ki: ‘Ağrıyı verene,
‘Doğruyu öğret.’ dedim, niyaza durdum. Derdi deva oldu gönlüme, her gelen selamını aldı.’
RABİA, SARI
ANA’ya sordu: ‘Sırtından ağrıyana, belinden bekleyene derdimi dedim; elden geleni ne ile
sardın?’
DOST ile DOST’luğu
kurdum, başımın dişimin ağrısına anason kaynattım içtim; sırtıma
belime, lahana lapası sardım (ılık olarak); ‘ALLAH. ALLAH.’ dedim de,
verdiğine şükrettim.” dediler, selam ettiler, selamet dilediler.
ALLAH’ıma emanet olunuz.
ALLAH’a ısmarladık.
LÂİLÂHE İLLALLAH MUHAMMEDÜR
RESULULLAH
|