|
8 Kasım 1971 MEVLÂNA’yım ben! 1 Suyun akışından, kulun bakışından gönül perdesi bilinir; dilediği yöne aralanır. Yol dileyen, yoldan yürür; AŞK dileyen, gönülden bağlar. Kul kula ders verir, yol gösterir; ne var ki, AŞK’ı kul kendi bulur. Ne cennet ne cehennem, gayemiz NURU ile hemhal olmak, varlığımızı AŞKI’nda eritmek. Mürşit odur ki; AŞK’a meyyal olanın AŞK’ını ateşlemek. Yanılmayın, siz ne aradığınızı bilenlerdensiniz. Aradığını bilmeyen, her yoluna çıkana uyandır. Uyanın-uymayanın mürşidi oluruz, her kuluna ışık tutarız; belki gözüne çarpar, uymaya bakar. Kulunun dönüşü, cümlemizi sevindirir. ‘Yutmak kolay değil.’ diyene şaşarım. Yutmadık kalır mı? Yemeni giyenle, çizmeyi çeken aynı yolu düşünmez. Asmadan bilmeyen, AŞKI’na düşmeyendir; AŞKI’na düşmeyen, sohbetten almayandır. Asmanın verimi, kuluna yumuşak yolu gösterir. Yumuşak yol alan kul, sevmesini öğrenir. Sevmesini öğrenene ALLAH’ım ŞARABI’ndan sundurur, AŞKI’na düşürür. Sevmeyi bilmeyen, ‘Aşığım.’ derse inanma. MEVLÂNA da kul olmadı mı? Sevmesini dünyada öğrenmedi mi? YAR’dan aldık, RESULÜ’ne uyduk; ALİ’ye, ‘Yol mu verdin?’ dedik. ALİ’nin yolunu VELİ’den alan, RESULÜ’ne uyandır. RESULÜ’ne uyan, ‘ALLAH’ıma.’ diyendir. ‘ALLAH’ım.’ desin, isterse Kıpti olsun. Tadını baldan alır, rengini halden verir, dengini gönüle düşürür. 2 Yozanın yozması, uyacağın bozmasındandır. Yaşmak baş için olsa da, yerinde koymazsan söze düşersin. Söze düştüğün gün; yoldan çıkmış, yozmuş olursun. Aymayı bilmeli, sözü yerden değil cemiyetten almalı. Cemiyete uymayan, toprağa odun dikmeye çalışandır. 3 Yufkayı serdim siniye, siniyi verdim fırına. ‘Pişirelim, kuluna
sunalım.’ dedik, her gelene verdik. Dişinin gücünce yiyebilene, afiyet
olsun. Gizli olan her şey, kaybolmaya mahkumdur. ‘Günün örtüsü seher.’
derseniz, seherin güneşe kapı olduğu bilinir. Yanmadan pişmeyi
mi düşündün? Yanmaktan maksat, elbet odun ateşi değil. ‘ALLAH’ımın
ATEŞİ beni yaksın, anda kül etsin.’ dedim dünya günümde. AŞKI’na
yandığımdan, VARLIĞI’nı bulduğumdan beri; yumuşak yol
vermeye, kulunu da ateşlemeye çalışırım. ‘Pişeyim.’ diyen, yanmaktan
korkmaz; uzun ömür, odur işte. AŞK’a düşene, yaşadığı
uzun gelir. Ve uzun ömür dileyen her kul, onu söyler. Ne var ki, söylediğinden
habersizdir. 5 Sen olgun ol ki, olgununu bulasın. Sen olgun isen, karşında
olanın hatasına uymazsın, ve onu da olgunlaştırırsın. Susuz kalan, su
vereni elbet sever. Sözsüz kalan, sohbetine alanı da sever. ‘Dostum.’ dediğinin
eksik yönünü doldurmaya çalışırsan, dostluğunu kazanmış olursun.
Güğümün dolusu güzelin işareti olsaydı, saraylar EVLİYA dolardı.
EVLİYA’nın sarayı, kâinattır; onun için onlar, çok zengindir. 6 Şakalar, kulun benliğine zarar vermiyorsa hoş gelir,
olduğu yerde kalır. VARLIĞI’na söz ediliyorsa, ALLAH’ıma güç gelir. 7 Çiçeğin rengine mi dengine mi değer verilir? Rengi gözümde, dengi gönlümdedir. Ne rengini ne dengini ayırırım, olduğu gibi severim, kökünü bile. Gülün kökü ondan, kök topraktan. Kuluna verilen, cümlenin aldığı, ‘Severim.’ dediği; ne çiçektir, ne yaprak. Çiçekte YARATAN’ı görmek. Onun için, ne rengini ne dengini ayıramazsın. 8 Çölün güneşi parlak olur, neden? Güneşe yakındır da ondan. Oymayı aldınız, oyalanmaya çalıştınız. Güneş her yerde parlaktır. Çölde gözün hep onda olduğu için, daha parlak görürsün. 9 Aynayı eline alan, neden yüzüne bakar? Aynayı yüzüne bakmak için alırsın elbet. Ne denir? Kendini çirkin gören olmaz. Elbet olmaz, çünkü çirkin yoktur. Ağız kapıdır, gönül meyve ağacı. Ham çıkan sözü, ‘Ermeden düşmüş.’ dersen, öyle alırsan; hata bulmazsın, gönül kırmazsın. Cam, yuvanın penceresi, kırarsan soğuk gelir. Söz, gönül penceresi kırarsa... Konuyu aştık, öteye geçtik. Kırmayı değil yapmayı deneyelim. Yamayı vurmayalım, pencereyi kırmayalım, sözü değnek yerine kullanmayalım. Doğruluğuna şahit olduk, günün sohbetini bal ile bağladık. ALLAH’a ısmarladık. LÂİLÂHE İLLALLAH MUHAMMEDÜR RESULULLAH
|