|
28 Aralık 1971 MEVLÂNA’yım ben! 2 Sardığım bedenler değil, AŞK ile yanan gönüllerdir. Her ayrı olan madde, yandığında tek alev olur. RUHLAR’ın birleşimi odur işte. Yandığında, ot da ağaç da aynı alevde birleşir. AŞK’ımız aynı alevle birleşsin, cümlemiz varanda buluşsun. 3 Gönüllerdeki soruları silin, sizler de sorusuz kalın. Sorusuz kalın ki,
sorusuz bulasınız. Kainatın sırrı, yalnız O’ndadır. Demeyin EVLİYA’nın
elindedir, EVLİYA’nın sadece gören gözündedir. Gözde olan, dile verilmez; kulun
sorusu ile, kainatın sırrı çözülmez. Sorunun içinde bin bir soru gizlidir, her bir
sorunun da bin bir sorusu vardır. Binin birini alsan, onun da bin bir sorusu
vardır. Kendini soru ile değil, arı ile bul. Arı, paklıktır. 4 MEVLÂNA değil, veren YÜCE’dir. MEVLÂNA, YÜCE’den sözcüdür;
pervane misali döner, AŞKI ile yanar. Yazda yanar, kışta yanar. Yazın
ALLAH’ımın ateşi, ya kış, kulun ateşi midir? Asmayı budadın, dalını
ocakta yaktın; ısındığın, senden mi? Ne yerdeki senin, ne gökteki benim, cümlesi
sadece O’nun. Ocakta da yaksan, gökten de beklesen; aldığın ateş,
sadece bedeni ısıtır. Gönlünü ısıtan, AŞK ateşidir. Gönülü ısıtan, ne
eldedir ne dildedir; ALLAH’ım, dileyene lütfeder. Manayı dileyene, maddeyi
dilediğine verir. 5 YUNUS’um der ki: “KABE olsa, tavaf etsen; gönülü bir kenara koydu
isen, aradığında bulamazsın.” Beden bedeni tavaf etti ise, bedende yol
arama. Müstesna kul, bedeni bırakıp, gönül ile tavaf edendir. Gönül ile tavaf
nedir? Haccını varmadan bulan, ölmeden ölen, görmeden seven, duymadan ilmine
varandır. ‘Varmak, yumuşak kula vergidir.’ denir. Gönül al da gör, kulunu
beklemeden sev de gör, almadan ver de gör; ne KABE’ler ziyareti yapmış
olursun! Verdiğini demeden, sevdiğini bilmeden, gözünü sakınmadan, verdiğinden
yakınmadan yamayı şikâyetsiz karşıla da gör. ‘Verdim görmedim, karşılığını
almadım.’ dersen, yamayı atmış olursun. Karşılığını bekler isen,
verme. 6 Aynayı niye eline alırsın, yüzünü neden merak edersin? Gördün de ne
buldun? Sen seni bulmana, verdiğini görmene ayna yardımcıdır. 7 Kuşun gittiği yol çizilmez, ‘Doğru uç.’ denilmez. Ne var ki hiçbir kuş, gideceği yeri şaşırmaz. YUNUS’um der ki: “Geyik misali suyu takip ettim, sülün misali yolumu aradım. Ne aradığım gibi buldum, ne sülün misali vardım; ALLAH’ımın EMRİ olduğu yerde uyandım.” Yolunuz ne an emredildi ise, o zaman bulunur. Gayretler, demir atmış sandalda kürek çekmeye benzer. Söz açık. Gidişe niyet et, ne var ki varışa ölçü vurma. Niyet sende, ölçü ALLAH’ımda. ‘Yaşamak güzel.’ denir, dünya yaşamaya örnek gösterilir. Aslında dünya, yaşamaya niyet edenlerin imtihan odasıdır. Bir kapısından girer, öbür kapısından çıkarsın. Ne mutlu ki ağır imtihanlara ‘ALLAH’ımdandır.’ diyerek boyun eğenlere. Cümlenin cahili olduğu tek mevzu, nerede yaşadığını bilememektir. 8 Kendini kendin bul, çamura düştüğün an. Her bahçede dolanan,
çiçeklere ‘Güzel.’ diyen; sadece çiçekleri görür, kendini ancak çamurda bulur. Kendini
bulan, AŞK’a düşendir; AŞK’a düşen, mecnun olandır. Mecnun olanın
gözü, ne çiçeği görür, ne böceği. Onun gördüğü; gönlünün
erdiğidir, YARATAN’ın VERDİĞİ’dir, dünyayı sildiğidir.
Dünyayı silen, kemale erendir; kemale eren, CEMALİ’ne varandır. Çiçeği
ne yapsın, kimden alsın kime versin? Deryaya dalana çiçek versen, çiçeği
orada ne yapar? Güneşe baktım, çiçeği yakaya taktım, ay ile
yıldızları derdim, sevenlere verdim; alanın gönlüne, kainatı serdim, sevenin
gönlüne, kıvılcım koydum. ‘Aydan geçtim, yıldızlardan geçtim, kıvılcımı seçtim.’
diyene ne mutlu. Dedim, sen de yıldızlara eş oldun, ay ile kardeş
oldun, güneşe karındaş oldun. Ya, dedim ya sözün başında,
ateşin ne küçüğü, ne büyüğü olmaz, yandığı zaman ayrılmaz. Güneş’in
ışığı değil midir, ayı da yıldızları da aydınlatan? Onlar değil
midir Güneş’ten kopan? O'ndan kopan o'na karındaş olandır. Bu,
kâinattaki yapıtın gösterisidir. Kemâlatta da aynen tecelli eder. 9 YAHYA PEYGAMBER der ki: “Ne gözün yaşı, ne kulun başı, erdiği
yerden kendini kurtarmaz.” GANİ’den söz aldık, nasipten diledik: “ AŞK’ın
gözü kör değildir, AŞK her kulda mevcuttur. Ne var ki, küllenmeden
deşende, kıvılcımı düşende, her kul görür göçende.” Dileğimiz göçmeden
göçe varmak, AŞK helvasını karmak, korkuyu gönülden silmek. Geldik gideceğiz,
aşığız maşuğumuzu bulacağız demektir. Bunu dediğin
an, bulacağından şüphen olmasın. Yalnız, bunu diline değil,
gönlüne koymak gerek. Dünyada ölmek, nasibini itmekle olmaz. Sana verilen
nasip, senindir. Ne atılır, ne üstüne katılır, ne azından şikâyet, ne
çoğundan şekavet edilir. Yumak yeter dediği yerde değil, nasibi
kesildiği yerde kalır. Verilen de nasibi kadardır. ‘Çoğu haram mı?’
dersen; şekavete yorarsan, ALLAH’ımın verdiğinden şüpheye
düşmüş olursun. Doğrudan şaşmayan, şüpheden arı
kalsın. 10 MANSUR der ki: “Ben beni bildiğimi söyledim, halktan taşlandım. Taşları gül misali aldım, sanmayın taş ile öldüm. Taşı yediğim an oldum. Oluşum, buluşumdur. Bir gül ile, ne yolun sonu ne ömrün başı yazılır. Ne var ki, kulun varlığı gönüllere kazılır. Ben beni bulduğumu bilmese idim, demezdim. Demeseydim, taşlanmazdım; taşlanmasaydım, gönüllere kazılmazdım, destanlara yazılmazdım. Öyle ise ölümüm taştan değil, doğuşum taştandır. ALLAH’a ısmarladık LÂİLÂHE İLLALLAH MUHAMMEDÜR
RESULULLAH şekavet: her türlü kötülük içinde olmak, bela ve zillete düşmek, sıkıntıda kalmak. haydutluk, eşkıyalık.
|