|
14 Şubat 1973 MEVLÂNA’yım
ben! 1 Yeşeren dallarla, açılan güllerle, kainatı güzel dersek, yağan rahmetin çamurundan şikayet edersek; hata bizde mi, düzeni kuranda mı? Elbet bizde. DÜZENİ KURAN, hatayı kainattan silendir. ‘Nasıl siler?’ derseniz, kula hatasını buldurarak. Eğer rahmet yağmasa, toprak çamur olmasa; ne yeşeren dalı, ne açılan gülü görürsünüz. Oymayı işleyen bilir, işleyip bitiren görür, yemeniyi ayağa geçiren yürür. ‘YA ALLAH!’ dedik, sözü O’ndan bildik. Bildik, gönle aldık. EYVALLAH dedik, O’nunla BİR olduk, sohbette söze girdik, toplu açlıktan soruya girdik: 2 Mekanın O’ndan, imkanın O’ndan, ya açlığın kimden? Elbet O’ndan. ‘Bencillikten
midir?’ derseniz, bütünlüğe aykırılıktan. Bütünlüğe aykırılık,
YARATAN’dan beklememektir. YUNUS’um der ki: 3 Ağacı bekledik mi, tomurcuk ekledik mi, çiçeği topladık mı? Çiçeği tutmayalım, meyveyi bekleyelim. Cemiyette düşünce; ferde düşmez, fertlere düşer. Eğer fertler bağımsız iseler, cemiyet de çiçeği dökülmedik ağaca benzer. ‘Çiçeği dökülmedik ağaç olur mu?’ derseniz, elbet var. Konusunu ettiniz, ‘Şifa verir.’ dediniz, limonu unuttunuz. Vergiden söyleyim, limonun yaprağını vereyim. Göğüs darlığında, nefesi açacak tek vergidir. Olmayan verilmez, vakti gelmeyen söylenmez. Kuyuyu değil, deryayı temsil ederiz, dermana ferman dileriz. ‘Neyle neyi katalım, nefesimizi açalım?’ derseniz; limon yaprağını ezelim, bal ile katalım. Ne var ki, yaprağın körpesini seçelim, reçel misali yiyelim, ‘Şükür ALLAH’ım.’ diyelim. Manayı bildik, maddeyi verdik. Ne var ki beden, ‘ALLAH’ımın emaneti.’ dedik. Limonun yaprağını, toprağını, kökünü kulu için veren YÜCE, söylemeyi elbet hata bilmez. Güzellik ordadır ki, yaprağın döküldüğü ağaçta, verimini bilmek. Ağacın verimi, sadece meyvesi midir? 4 “VELAHAVLE VELAKUVVETE İLLA BİLLAHİL ALEYHÜLAZİM” dedikte; “KAİNATA HAVALE ETTİĞİM HER VARLIK, KAİNATA HİZMETTEDİR.” DER. Kul bu duayı okudukta; ‘YÜCE ALLAH’ımın her verdiğinden; kuvvet buldum, ona sahip oldum.’ der. Ne var ki, dediğinden, kendisi de habersizdir. Öz mana açıktır. Verdiğim tefsir değildir, özdür. Tefsir, niyete uyanı vermek; öz, olduğu gibi söylemektir. Bir duayı, yüz arif yüz çeşit tefsir eder. Arif dedim, hata yok. Çünkü her arifin, zevki de ayrıdır. 5 “OL!” dendi, kainat oldu. “BUL!” dendi, kul buldu. Amma neyi? Kimi
çiçeği, kimi böceği; kimi güzeli, kimi çirkini. İşte
kainattaki savaş budur. Halbuki buluşta, TEK’tir YARATAN. AZİM
O’nun, ŞAN O’nun. O ise benim. Ben var mıyım? Nasıl olayım ki? Ben de
O’yum. Ben,
bedenin sıfatı. O, sıfatını sildikte ZATI. Güneş’e dur ki, ateşi ile
yanasın, yana-yana dönesin. Unutma ki, bedende fistan olanda, sadece
sıcağı terletir. Fistandan sıyrıldıkta yakar. Soyunalım yamalı-yamasız
fistanlardan. Güneşi ÖZ’den alalım, alnımıza buzdan koyalım. ‘Güneş
ile buz arasındaki bağ?’ dendi, soruldu. Her yaratılan, karşıtı ile
değil midir? Soğuk başından ateşi alır, bedende sıcağı
dağıtır. Eğer kul, doğrudan güneşi alsa, mecnun olur. Unutma
ki buz da ALLAH’ımın ‘OL!’ dediğidir. Her bir ayet, öbürünü tamamlar.
İşte KUR’AN’da cehennem denen, kulun başına konan buzdur. 6 Yenmediğin
dövüşte, hasmını düşmen bilme. Unutma ki, yenemediğin hasmına,
ALLAH’ım yardımcı olmuştur. Onu düşman bildikte, ALLAH’ıma karşı
gelmiş olursun. (Resim
verildi: TAVUS SULTAN HAZRETLERİ) 7 Yemediği aşa su katmadı, konuğundan ayrı tutmadı. Güzellikte buldu, ölmeden öldü, neyden aldı, meyden sundu, adına TAVUS dendi. Cümleye selam verdi. ALLAH’a
ısmarladık. LÂİLÂHE İLLALLAH MUHAMMEDÜR RESULULLAH
|