19 Ekim 1973
MEVLÂNA’yım ben!
1 Yemedik dönsün diye, gülmedik ersin diye; gülenin yoluna girdik, elini
bize versin diye. Bağı büyük olana ‘EYVALLAH.’ dedik, önümüze sersin diye;
cümleye yolun özünü gösterdik, YARATAN’ı sevsin diye. ‘Sevmeyen olur mu?’
demeyin, bilenin bilmeyenle bir olduğu görülür mü? Bilen kimdir, bilmeyen
nedir? Bilen; kendini silendir, kendinde O’nu bulandır, ‘Her varlık O’nundur.’
diyendir, O’nun olanın O’ndan olduğunu çözendir. Mimarın yapısında, görenin
kapısındayız. Mimarın yapısında; taş da var, kum da, tahta da. Hepsi bir
bütün olur, binayı meydana getirir. Onun için deriz hatalı aramayın. Bir bütün
oldukta, onun da yerini görün. Meyvenin oluştuğu, kul eline
geliştiği bilinir, haz ile yenilir. Ermeyen meyve, toprağa
dökülür. Döküldükte yabana mı gitmiş olur? Yeniden yeşerir, ağaç
olur, o da meyve verir. Onun için ham meyveye de, söz etmeyiniz. Her gelişen,
oluşandır. Kumun elendiğinde, atılan taş ne olur? Güneşin ateşine
söz eder, kuzunun meleyişine söz edersen; güzeli nerde bulursun? Taş olmasa,
kumu nerde ararsın? Taşa ayak atasın ki, kendini bulasın, ‘Bakmadık ki
göreyim.’ diyesin. Taş yürüyüp senin ayağına gelmez ki. Aynayı almazsan,
yüzünü görmezsen; yuyanı bilemezsin, düğümü çözemezsin. ‘Nerdeyim?’ diye
soran, YARATAN’ın yarattığı yerde olduğunu bilse; sorudan uzak
kalırdı. Nerde olursan ol, O’nun makamındasın.
2 Sahilimiz kumsaldır, gelen bilir; yeminimiz HAK’tır, duyan alır; yamayı dileyene veririz, gönlümüz paktır. Yemin
dedik, çözümünde yol arayana söyledik. Gelişimiz denenden maksat; gönüllerin
akıştığı, aynı sahilde buluştuğudur. Her verdiğimiz,
mademki O’ndandır; alan ile aramızda, antlaşma vardır. Ant, yemin
değil midir? Ant içme ayrıdır. Antlaşma oluşumun kutlanmasıdır. Minareden
gelen seste, O’nu bilirsen; sesi değil, sözü alırsın. Çünkü sözde ÖZ’ü
bulursun. ÖZ’ü buldukta, O’nun ile BİR olursun. BİRLİK’te sen
varsın, BİRLİK’te ben varım. Öyle ise BİRLİK’te sadece biz
varız. Biz oldukta, her hali kutlarız. Niye? Kendimizi bulduk diye. Kendini bulmak,
söz ile olmaz. Kendini bulmazsan, kendini bulmak saz ile çalmaz. Kendini bulan;
sükunete erendir, alan değil verendir, yama alayım diyene gülendir. Çünkü o
yamanın ta kendisi olmuştur. Fistan olmaktan geçiştir. (fistan: dünya hali) ‘Kapına
kul olayım.’ demekten uzaklaşmıştır. Çünkü aradan kapıyı
çıkarmıştır. Cemden kendini çıkarıp, tekrar ceme dönüşmüştür. Cemin
içinde tektin. Çıktın, tekrar dönüşte cem ile tek oldun. Nasıl ki aş
pişmeden ayrı ayrıdır. Yağı-tuzu her türlü malzemesi ayrı ayrıdır. Tek
başına tatları da ayrıdır. Bir oldukta, tencereye girdikte, hep bir tat
oldukta; kulun sofrasını doldurur. “Yel ile gelenden, sel ile gidenden olma; manayı,
madde ile karıştırma. Tuz ile şeker beraber yenmez. Ne var ki hiç
birinden ayrı kalınmaz.” dedi, YUNUS’um günün güzelini kutladı. Sözcü oldu, cümlede
çiçek bahçelerini gördüğünü söyledi. Sahip olmadık O’nun mülküne, elden
bırakmadık verdiği nasibini. ‘Yaşamak güzel.’ diyene, ‘EYVALLAH.’
diyelim, yaşamanın özünü verelim. Sevenin var ise, seven kadar
yaşarsın. Sevenin yok ise; onun için ‘Neden?’ de, nedeni kendinde ara. Kendini
buluş odur, hatayı kendinden arayıştır. ‘Ben mal istemem, MÜLKÜ’ne
ortak olmam.’ demek değildir, kendini bulmak. Ne malı istediğin kadar
verir, ne MÜLKÜ’ne ortak eder. Dumansız gök ararsan, rahmetine yüz
çevirmiş olursun. Zahmetin sefası, büyük olur, zulmetin cefasını zulmeden
görür. Zulüm gören, ALLAH’ına sığındıkta; kendi tahtını kurmuş olur. Suyun
akışına ayak uyduran, kendini deryada bulur. Sözümüz yorulduğu
gibidir.
MEVLÂNA’yım!
3 Kement yapsan, kime savurursun? Yedekte götürdüğün, senin midir? Yedekte
götüreceğin nedir? Kulun gözüne görünsün, sevabı çok denilsin diye
yapılandır. Halbuki her yapılan yedeksizdir. Çünkü yedeğe hacet yok. Yapılan,
kulluğun icabıdır. Karnın acıktığında yersen, olağan üstü bir
olay mıdır? Kulluk vazifeni yapışında öyledir. Öyle ise yedeklemeye ne
hacet? O zaman kulluk vazifene kement atmış, onu mecburen arkana
takmış olmaz mısın? Yedek niye olur? Geleceğin kesileceğine şüpheden.
Sözün cevabını daha önce verdim. Sevaba kement atılmaz, olağan olaylardan
lütuf beklenmez. VEREN’in VERDİĞİ’nde, kulun gözü var ise; silkin
at üzerinden. Yediğin aştan, yiyemeyenleri düşünürsen; su ile
ekmek ye derim. Aşanın aştığı merhale, geçtiğine
şaştığı değildir. Aşın verdiği, kulunun dünyada
derdiğidir. Nasibin önünü arkasını düşünmek, kulun derdi
değildir. ‘Bize ne.’ demek değil. Çünkü VEREN’in VERDİĞİ’nden
şüphe, her olayı içine alır. Dergahın odunsuz kaldığı görülmez. Ateşi
bulamayan orda düşünülmez. Neden? Bilinir ki orada ateş; her an
yanmakta, her dileyen dergaha gelebilmekte. Öyle ise ateşi olmayanı, niye
düşünsün? Çünkü ateşi olmayana; her an kolları açıkta, ‘Gelen gelsin,
dilediğince ısınsın.’ denilmekte. Mayayı kendin için yoğurursan, sadece
kendin doyarsın. Cümleye dersen, fırın açarsın. Söz budur. Soluk senin midir, yoksa
benim mi? Miyar senindir. O’nun ölçüsü ne sendedir, ne bende. Sözü günlük
olaylar ile çözmeyin, kendi oluşunuza ölçü vurmayın.
4 (t’nin sorusu: Uçan
daireler hakkında geçen gün televizyon ve radyolarda önemli olaylar
aksettirildi. Keza Rusların acayip sinyaller aldıklarını, aksettirilen hususların
doğru olup olmadığını. Dünyamızın dışında bizler gibi
yaşayan var mıdır?)
5 Dünya, beden ile bağlıdır; kainat, atom ile yüklüdür. Her merhalede,
bir yapıt var olur. Onsekizbin perde teker-teker açıldıkta, kainatın
birliği bulunur. Onu açacak güç kimdedir? Verilen kanallar nerdendir? Dünyanın
tekamülü her gelenle açılır, bir adım öteye gidilir. ‘Nasıl?’ derseniz, verilen
sinyaller odur. Hiçbiri, kendi iradeye sahip değildir. İrade denildikte,
dünya hali değil. Olağan üstü buluşlar denildikte; buluş,
sinyali veren kanal ile bağlanmıştır. Dünyanın gidişi, senin ile
benim ile kaimdir. Dünyanın dışında yaşayan varlıklar, senin çok
üstündedir. Sen nerde yaşıyorsun? Öyle ise her varlığın bir dünyası
vardır. Ne var ki sizlerin düşündüğünüz gibi değil. Beden sendedir,
senin üstünde olanda beden ne gezer? Senin madde dediğin, hayal değil
midir? Madde gördüğün her şey hayal. Yapıt ararsan, binayı sorarsın;
binayı kurarsan, ışık ararsın. Sana gelen sinyal, o ışıktır. Elle tuttum,
gözle gördüm dersin; elini uzat tut bakalım, nasıl tutarsın? ‘YA ALLAH!’
diyelim, sözü ALİ’ye verelim:
6 “ALİ’yim geldim, selamı cümlede buldum. Verilende, verende, alanda birliği; birlikte, dirliği
buldum. Gemiye her girende, yolculuk vasfına uyuşu gördüm. Sorulardan, en
üstün varlığın çözümünün manasını çıkardım. Maddeyi manadan çıkarırsan, her
var olanın adım-adım O’na yaklaştığı görülür. Her yaklaşan, bedeni
ile bekleyene vergisini gönderir. Onun vergisi nedir? Halinde bulunduğu NUR.
Alınan sinyal, O’ndan gelendir. Namını sorarsan, sadece NUR’dur. Yakın olduğu
kadar, güçlü vergisi olur. Görülen ışık denilen, O’na yakın olanın
gönderdiğidir. Sizin aldığınız, sinyal değil mi? (Aldığımız tebliğler) Gönlünüz
NUR olsun, muradınız O olsun. Mutlusunuz ki, sinyalin açığını alırsınız, çözmeye
çalışandan olmazsınız. Selam ile geldim, gördüm hoşnut oldum. ‘ALLAH’ım
cümlesinden RAZI olsun, gönülleri NUR ile dolsun.’ dedim, GÖNDEREN’e şükrettim.
Onsekizbin perdeyi aştım geldim, sizlere ulaştım buldum. ‘ALLAH’ım.’
dedim, ‘Selameti bulandan olsunlar, perdeleri aramadan bulsunlar.’ ”
7 MEVLÂNA’yım geldim, NURU’ndan yıkananları gördüm. ‘YA ALLAH!’ dedim, selama
durdum. ‘Dünya dünyalı için, kainat her yaratılan için, cümlesi SEN’in için, SEN’in
BULUŞUN için’. Size verilen ne mutlu gecedir ki, gökler açıldı, gönderilen
seçildi. ALLAH’ıma emanet olasınız, NUR’unuz ile kalasınız.
ALLAH’a ısmarladık.
LÂİLÂHE İLLALLAH MUHAMMEDÜR
RESULULLAH