|
11 Ekim 1974 MEVLÂNA’yım ben! 1 Yenilmeyen yenenden üstün olmaz,
yenilen dertte kalmaz. Dumansız olanın vardığı yer, dumanlı
olanın durduğu yer değildir. Neden derseniz; dumansız yürür, dumanlı durur,
dağıtalım diyen bunalır. Yürüyenden olunuz, yürüdükçe bulunuz. 2 Kumunda elek arayan, vaktini boşuna geçirendir. Elediğin, ölçü kadardır; yürüdüğün, gittiğin kadar. ‘Neden duranı geçelim de, beraber almayalım?’ derseniz, gerçeği örtmüş olursunuz. Gerçekten gem bulmayan, gönlünde dem olmayandır. Seyit olan; arandığı yerde değil, anıldığı yerde diz çöker. Yeniyi bulan, eskiyi silen; dalın kurusunda, yaprak arar, deminde yemini sürer. Aslında ne yemin, ne zemin gereklidir. ‘YA ALLAH!’ dedikte, yöreye uydukta, töreyi bildikte, gece ile gündüzü ayırdıkta; yeminin yeri olmaz. Umulduğu gibi değil, sorulduğu yönde kalmaz. Dönüşte bulsa da, yürüyeni görmez. Mesafeyi açmasa, derde deyip düşmese; yumağında düğüm olmaz, çözeyim diye dertte kalmaz. EYVALLAH diyelim, cümleyi selamlayalım. 3 Ceddine göz atan, cehle düşendir. Yanılma yok! Cet ile değil, ceht ile alınır, öyle bulunur. Ne anadan alınır, ne babadan kalır. Gönül sarayında, ne kadar kul barınırsa; zenginliği o kadar çoğalır. Caminin cemaati; yapısına mı, kapısına mı gelir? Ne yapısına, ne kapısına; yumuşak yol dileyenin, ‘Yöreye uydur ALLAH’ım.’ diyenin, gerçeği aramasına camiye gidilir. ‘Gerçek orada mı bulunur?’ dersen, sadece aranır. Çünkü gerçek, yapının kubbesine sığamayacak yüceliktedir. Aymayı orada bilebilirsin, uymayı orada görebilirsin; eğer niyet kurdu isen. Yeniyi aldık mı, eskiyi bildik mi, niyeti o yönde kurduk mu; açılan kapı bizedir. Çakmayan şimşekte, akım görülmez. Öyle olanda, isim verilmez. Yağmayan yağmura, rahmet denilmez. Yenmeyen üzümde, tadı aranmaz. Olumsuzluk, şerhe tabi değildir. ‘Misal?’ denildi. Şerh, kayıttır. Olumsuzluk, kayda uymayan. Misal, gayretin boşluğudur. Olayın beğenilmese dahi hoşluğudur. Şerh; yazılan, yeniye kaydeden. Mayanın geçeni, ekşitir. 4 “Yemeniyi giyen ile, taze üzüm yiyen ile, HAK ADI’na dolan ile, ‘Beraber olalım.’ dedik, sohbete girdik. ‘Adımızı ansalar, niyaz ile sunsalar, gerçeği bir görseler.’ dedim, sözü sizler için aldım. Yelde gidene, selde çöp katana; denecek sözü verdim, YUNUS diye anıldım.” 5 “Güneşin yakanından kaçan, gölgenin karanlığına sığınandır. ‘Eylemi
nedir?’ dersen, boşluğa beşik kuran. ‘Boşluğa
beşik kurulur mu?’ denir. Kurulsa söz nasıl edilir? Beş elde,
beş dilde, beş yolda MEVLÂNA’yım! 6 YUNUS’um
söze girdi, sazla verdi, AŞK’la döndü. 7 (Tebliğlerinizde eski ve yeni deyimlerine sık rastlanır oldu. Bu sözcüklerle söylenmek istenileni daha açık olarak lütfeder misiniz?) 8 Yeniyi ek diye, eskiyi çok diye bilenin; hatası büyüktür. Eski, ektir; yeni, çoktur elbet. Yeni, yazılır; eski, ona eklenir. Öyle oldukta, yeni çoğalır. Çözümü açık. Yanılmayın! Daha önce verilen, ‘Eskiyi sildi.’ denilen, verilene uymayan, yeniyi arayandır. Eskiye uymayan, yeniyi nasıl bilir? Çünkü yeni, geçende eskir. Öyle oldukta, hep yeni beklenir. Nereye kadar? Aynayı bulana, kendini görene, ‘HAY ALLAH!’ diyene kadardır. Elbet ‘HAY!’ ALLAH’ımın SIFATI’dır. Ne var ki; bilip uyan, uyanıp görene; ‘ALLAH’ım. Dirilik gönlümde olsun, ölüyü benden alsın.’ diyene kadar. Yeniyi günde aldık, yeniye günde uyduk, selam ile durduk, niyaza verdik. Kader kadr’e uymazsa, KADİR’de buluşur. Niyaz ile olalım, gecemizi bilelim. Tuğyan ile değil, yuyan ile buluşalım. Tuğyan götürür, yuyan bildirir. 9 Selam getirdik, gecemizi bildirdik. Alanın verenin, gönlünde, elinde, yolunda; beş şarta uyanın-duyanın, ‘Uysam ALLAH’ım!’ diyenin, selamını getirdik. “Yerini bilmezse, gönlünü sersin. ‘KABE nerde?’ derse, gönüllerde bulsun.” dedi, ALLAH’ıma emanet etti. 10 ALLAH’ıma emanet olunuz, her yolda müjdeler vardır biliniz. ALLAH’a
ısmarladık
|