|
20 Kasım 1975 MEVLÂNA’yım ben! 1 Ayna olduk, yüze vurduk.
Sohbetin özü odur. ‘Sözü HAK; söyleşilen- dinleşilen, bilinen
değil mi?’ denir. Elbet bilinendir. Ne var ki, ayna olmazsa yüzünü
görebilir misin? Sohbet te kulun kula aynasıdır. Baktığın gibi görürsün,
akan ile gidersin, yakan ile ödersin. Gönül yandıkça döner, dönersin. ‘Dönmekte
aradığım ne?’ dersen; kendinden geçersin. Geyik sevdiğince, pervane
döndüğünce bulur. ‘Aynayı ele verdik.’ dedik, daha önce söyledik. 2 Yerini bilen mi
var, sonu görsün? Ne baş tutulur, ne son bilinir. Bilinmedik olaya, hazır
gitmek dilenir. Dumanı bahane eden, günde kendini oyalayan; sondan korku duyar.
‘Alamadım.’ denmesin, KUR’AN’dan verilene uyulsun. 3 İlim, bilmeye
değil çözmeye gereklidir. Ne var ki, verilen kadar. ‘Yedi yerde bilindim,
yedi sohbette bulundum.’ diyen ‘Onsekizbin Alem’in kaçta kaçını bilmiş
olur? 4 Bilmek
bilmemektir, yumağını görmemektir. Ayyaş ne sensin, ne de ben. Ayyaş
eşikten bakandır, kendinde kendini yakandır. Eşikten geçtikte, sükunet
var olur, VARLIK’ta kendini bulur. 5 ‘Ben.’ diyen bağda
ayrık otuna benzer, kendini orda kayırır, kulun eli onu bağdan ayırır. Ne
garip? YARATAN onu bağda yaratmış, kul eli bildiğince söküp
atmış. Atar ya. Dağda neden ayrık olmaz? Çünkü, saracak beden bulmaz. 6 Günümüz gölgenin dışında. Bir dedik, ikiyi aldık, üçü verdik,
dördü saydık, beşte günün yorumunu bulduk. Ayırdık eledik, yün dedik
doladık. Kapıdan aldık, kapıya verdik. Çevirdik, döndürdük, ‘Gönlünce uydun.’ dedik.
Beşinci olduğunu, söz ile ÖZ’e verdik. ÖZ’de-gözde NUR vardır.
Güneş olduğu yerde, cümle ona. Olacak, gölge silinecek. 7 Suyun aktığı yerde, sürünün toplaştığı bilinir.
Gölge sadece ağaçtan beklenir. ‘Duman olmasın, güneşi örtmesin.’
denir. Sözümüz, odur. Elbet güneş hep aynıdır. 8 Asmayı dikendensin, toprağı sürendensin. Geçitte
aradın, meydanı buldun. ‘Niyaz yerini nerde buldu?’ dendi. Daha önce verdik.
Toprak, ağaç su. Sürersen, sularsan senindir. Bakmazsan her geçenin. Su,
şeker, un. Tek-tek ne verir? Karıştırırsan, helva olur. Sohbet odur.
Bende şeker, sende su, öbüründe un, kiminde ateş. Hepsi bir oldukta,
el-ele karıldıkta, helva olur, ağıza gelir. 9 Sen ben olalım, olgunlukta bulalım. ‘Sen ben olalım?’
nedir dendi. Ben seni bilirsem, güzelliği görürsem sende; sende
kaybolurum, sevgiyle kalbolurum. 10 Gerçek, tümde bulunur. ÖZ, kendini gözde verir, sözde
yayar, sevgi ile yayılır. YM. Geçende sorgumuz yorumlara dağılır. Günde
bağlantı kuruldu. Demek ki, el-ele helvamız karıldı. 11 ‘Vazifem nedir?’ denilir. Eli-ele, dili-kulağa iletmek.
Ne derlerse desinler, diledikte asmayı köklesinler; kayguya yer yok. Kökleyene
bağın yol vermez. ‘Söz alanın, sözcü olanın vazifesi.’ denmez. Gidişe
kadar. Gidişten sonra YM. 12 Adını alanın, yardımcı olanın, yanında olduğunu
bilsin. Niyetinden değil, gümüş yolu silişindendir. Büyük gün anılır,
sohbetler açılır. ‘Büyük gün nedir?’ dendi. Doğum ve ölümün son
bulduğu gün. ‘Neden son gün?’ denir. Çünkü, damlaların deryaya
katıldığı gündür. 13 Cazibe, çekendir, geçitten dönendir.
Yaratılan. Söz edilir, artanın çokluğu söylenir. Dünyaya sığar mı?
Bir binayı örelim, içine sayısız karınca koyalım; bina alır mı diye, kuşku
olur mu? Koyduğun kadar alır, yine de boşluk kalır. 14 Nimetini VEREN bilir, her yarattığını
nasibi ile gönderir. Deve yükünü alır, merkep yolunu bilir, kuşlar yolunu
verir, güneş vaktini görür. Sen, bilsen bilmesen; YAZANIN HÜKMÜ, kainatta
ayan beyan görülür. Uy ki göresin. 15 “Niyaz diledim HAK’tan, yol aradım halktan.”
dedi YUNUS’um söze girdi: “ ‘Aradın da ne buldun?’ denir. Aramazsan bulamaz
mıydın, benliğimi görmez miydin? Ben beni elbet görürdüm. Ne var ki, sen
beni bilmezdin, YUNUS diye anmazdın. Gezdikçe; adım yazdım, toprağa tohum
serptim. Yerimi alan var mı? Postumu soran var mı? Yok elbet. Çünkü ne yerim,
ne postum olmadı, gönlümde yaprak solmadı.” 16 YM. Yeniyi kutluyalım, beşi elde
bilelim. Bir el tam oldu. Miğfer yeniyi vermez, söz eskide kalmaz. 17 ALLAH’ıma emanet olunuz, cümlede bulunuz.
Geldik, verdik, selamlıyalım. ALLAH’a ısmarladık.
|