|
14 Mart 1984
MEVLÂNA’yım ben!
1 Kavuştuğunuz bilgide, boy-boy oluşan
sevgide; RABB’imin verdiği, kulunun erdiği güzellik vardır. Selam
olsun, her nefeste kulu aldığını bilsin.
2 “ ‘Doydum güzele.’ diyene, de ki; ‘Bayramı bilirim de,
oruca öyle girerim; kaydına gelirim de, nefsimi öyle körlerim.’ Zamanda, kul
bilincinin hevesi vardır; bilincine yön verdi ise, ömrüne kardır. Zehrinden
korunmaya, zehri ile çalışırız; aldığımız her güzele, kulluk bilinci
ile alışırız.” dedi, YUNUS’um söze geldi:
3 “Altın kafes kuşa gelmez, kul oluşa akıl ermez,
‘Neydim? Ne oldum?’ deyip sormaz, bilgisini saklar sofrayı kurmaz. Neyleyim
vermediğim bilgiyi, neyleyim paylaşmadığım görgüyü, neyleyim
ALLAH’ım ile kulunun arasındaki yargıyı?” dedi, YUNUS’um selamladı.
4 “Yaprak verdim eline, kemer sardım beline, güzel dedim
haline. Deryaya dalan olur, güzeli soran gelir; KAYGUSUZ’u kim bilir?
Bilgimizde oluştuk, görgümüzde barıştık, her sergiye karıştık.
Yaprak, yeşilin dengi; seven, kulunun dengi… Her olayda düzeni verir,
yazan ile bildirir.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.
5 “Çam fidanını diktim dibine suyu döktüm,
dalına niyazımı taktım, gelen gidene baktım, kuru dalı ocağında yaktım.
Gölgesiz günün gecesinde, gönlümü HAKK’a açtım.” dedi, YAHYA EFENDİ sözü
aldı:
6 “Kapanan kapıda elim kalmadı, dardayım
diyenden sorum olmadı. Gecenin ayazında, kulunun niyazında, RABB’im ile
yoğruldum, AŞK’ı ile kavruldum.” dedi, YAHYA EFENDİ selamladı.
7 “EMİR SEN’den ALLAH’ım. Kulunuz eyleyeceğiz,
SEN’den gelen GÜZEL’i bekleyeceğiz; kandili yakmak için, az gelirse
yağı saklayacağız. Ne SEN’den umutsuz kaldık, ne SEN’in
vereceğinden şüpheye düştük, ne de olumsuz geleni deştik.”
dedi, MERYEM söze geldi:
8 “Buz üstünde oturana, soğuğu tarife gerek yok,
ısınmaya odun arar. Ocak başında oturana, sıcağı tarife gerek yok.
‘Her olayın düzeninde, bilgi ile YAZAN’ında.’ diyelim. Bilelim ki; RABB’im
dilediği ile buzda, dilediği ile hazda buluşur, kul RABB
BİLGİSİ’ni gördüğünde aramaya çalışır.” dedi, MERYEM
cümlenizde gerçekten açılan perdeyi selamladı.
9 “Her savaşın öncüsü, YUNUS misali sunucusu vardır.
Duvarın ötesine değil, önce duvara varışa hazır oluruz, duvara
geldikte kapı ararız. Kapısız duvar olmaz.” dedi, PİR SULTAN ABDAL söze
geldi:
10 “Her bir ağacı saydım, eşitte
değil. Dumanını dağıttım, soranın sorgusunu gösterdim eğittim;
bilgisi dar gelen sorduğunda, avucuna kar koydum, ‘Yaza yersin.’ dedim,
‘Durmaz ki erir.’ dedi; ‘Bilgini arıt.’ dedim, ‘Gitmez ki, korur.’ dedi. Bilgi,
eğitilirse koruyucu olur; eğitilmeyen bilgi, taş misali kalır; vermeye
kalkarsan, verdiğini yaralar.” dedi, PİR SULTAN ABDAL selamladı.
11 “Selam-selam üstüne, gönül kelam üstüne, su
doldurdum destine, gelip oturdum postuna. Sen ben deyip söyleşirler,
lokma-lokma paylaşırlar, sevgi ile kaynaşırlar. Gelip geçenden
sordum, bilen bilmeyeni sardım. Beni kimden alırsınız, yolu nerde bulursunuz?
Dediler; ‘HACI BEKTAŞ adındır, HAK MUHAMMET andındır.’ ‘ALLAH! ALLAH!’
diye-diye, tatlı aşı yiye-yiye, yolcu olduk söze geldik, dağdan indik
düze geldik; geceyi handa, gündüzü cihanda bulduk.
12 SARI ANA selam verdi, SARI SALTUK dize durdu,
RABİA sözü aldı, HACI BAYRAM gölgeyi sildi. ‘Var olsunlar, gün görsünler,
günü geceyi sarsınlar, doğan bebeğe versinler, yeşeren dalı görsünler.’
dediler, cümlesi her biriniz için niyaza durdular… Komşuya verdi isek,
elbet gönülden açık oluruz, her kulunda VARLIĞI buluruz.” dedi, HACI
BEKTAŞ selamladı.
13 VEYSEL söze geldi de, sözde güzeli buldu da, cümle ile
niyaza katıldı, dilenen gerçeğe atıldı: “Söz, değerini gerçekten
alıyor ise, yeterlidir; kul, gerçeği kendinde görüyor ise tutarlıdır.
Çünkü gerçek, önce kulun kendi yapısında, gönül kapısındadır, çarşı
pazarda değil. Namaz niyaz satılık eşya değildir, serası olsun;
kulun bildiği bekada kalsın. Her yaratılanda; yaratılıştan
aldığı ile, yaratıldığında bulduğu ile, varlığını
sürdürdüğü kadar, birbirine eklenen halkalar misali, bilgi oluşumu
gerçekleşir. Bu halkalar birbirini tamamlar, ne var ki hiçbiri öbürünün
eşiti değildir. Eşit olduğunu sananlar,
yaratılmışlığa aykırı düşerler. Duyduğun ile gördüğün
birbirini tamamlıyor ise, bilginde eleştirir, güzeli oluşturur…
Mantığımdan süzer, gönlüm ile sezerim; öylece, alanda bilge ile gezerim.”
dedi, VEYSEL selamladı.
14 “Güç gelen yorumdan kendi sorunumu çıkarırsam,
Güneşe benzer, önünden bulut geçmiş Güneşe… Bulut ta rahmet
dersem, güçlüğe rıza göstermiş olurum.” dedi, MERKEZ’im söze geldi:
15 “Su altına dalsam balığı görsem, gökyüzünde
kuşlar ile gezsem, yeterli değil; bilgime katsam tutarlı değil.
Denizin dibindeki bilgi balığa gerekli, gökyüzünde kuşa… Ben oturayım
taşa, benden beni ayıranı düşüneyim, kendi bilgimdeki binaya
taşınayım… Öylece, sözüm ÖZ’üm yerini bulsun otursun, cümlenin bilgisine
katılsın.” dedi, MERKEZ’im selamladı.
16 “İSA ile MUSA’yı sordular, MERYEM’i
yerdiler; her bilenin sofrasına oturdular da, aldıkları ile ne sofra kurdular,
ne sohbet kardılar.” dedi, RABİA sözü aldı:
17 “Bağlamadım nefsimi, beklemedim
kafesimi. Gönlümü egemen kıldım, kendi kendime kendi bilgimde kaldım. Ne
aradım, ne buldum. Bağlamadım dediğim, nefsimi avucumda sakladım, her
an onu yokladım. Almayı dileyen ile, bilmeyi deneyene üç öğüt söyledim:
1- Nefsinin avucuna girme, sen avucunda
sakla.
2- Benliğini kimseye emanet etme,
kapısında bekle.
3- ÖZ’ün sözünün gerçeğine uysun,
sözün gerçek ÖZ’ünü versin.” dedi, RABİA cümlenizi selamladı.
18 “Bir-bir okudum, güzel diye gönüldeki her
günü sakladım. Baktım ki, kaynar taşacak olur; atıldım yollara,
bildiğim hallere.” dedi, BEHLÜL’üm söze geldi:
19 “Sevdiğim her insan yerden göğe belirdi;
sevmesem dedim, gönlüm delirdi. Sen sana sormadın mı, kimden geldiğini;
sen bana sormadın mı, kimi verdiğimi; sen cümlede görmedin mi, KİM’in
YAZDIĞI’nı? Ver elini YAR diye, sevgiliye sar diye, bilmeyene zor diye…”
dedi, BEHLÜL’üm selamladı.
ALLAH’ıma emanet olunuz.
ALLAH’a ısmarladık.
LÂİLÂHE İLLALLAH MUHAMMEDÜR RESULULLAH
|