9 Mayıs 1986 Cuma

(KUR’AN’ı KERİM’de belirtilen ‘LEKAD=Andolsun’ KELAMI’nın anlamı nedir? 1 mayıs 1986 tarihli tebliğde belirtilen “Hücredeki kurşun” hakkında daha açıklayıcı bilgi lütfedilir mi?)

MEVLANA’yım ben!

1 Köşeye yoldan gidilir, kuldan sorduğun günde sürü güdülür, sert gelen kayadan uzak durulur, ceylan ile geyikte sevginin düzeni bilinir. YAR’dan aldığımız gibi, gönülde bulduğumuz kadar eylemde oluruz, yerden-gökten gelen RAHMET’te hizmetimiz ile anılırız.

2 “ ‘Taşan nehir zararlıdır.’ derlerse, de ki; ‘Kul biliminde.’ Halbuki, YAZAN’ın diliminde, bekleyenden-ekleyene RAHMET’tir.” dedi, YUNUS’um sözü aldı:

3 “Dilim-dilim verdiği her bilgiyi, önce toplar; yerden bilen, kendi-kendini katlar; işte orda, RABB’im andını yeniler. BEN’den geleni zahmet bilene, taşan nehir katıdır; RAHMET bilene, aldığı her nefes zatidir. ÖZ’ü demektir. RABB’imden gelen, KENDİ’ne ait olandır. Bil ki, BEN’den-seni ayırmadım, MEYDAN’da kim var ise kayırmadım.”

MEVLANA’yım!

4 Her adım, O’na götürür. Her ayette sözün birini bitirir, öbür ayette aynı sözü DOST hali ile yeniden getirir. Ne son sözüdür, ne derman vermeyen sözüdür. Her harf BİR’liğine katılır, her cümle kulu için temeline atılır.

5 Bağımsızlık; aslını bilmezsen, şeytanındır. KENDİ’ne, andı ile bağlamaz elbet. Mesafe ölçüsünü bildirir, kulunun bilgisinden şüpheyi kaldırır. Kapanmış kapı, RABB’imin ADI’nı alamaz; niyazını bilen, kayıtsız kalamaz.

6 Ona de ki; ‘Bağlamayı bilmediğin sözü defterine alma, görmediğin güzeli ‘Tarif edeyim.’ deme! Yalan andını bozar, her kulunun sevgisinde gerçek olanı çizer.’ (Kapanmış kapı; gönül müdür?) Niyazını yapraktan okuyan.

7 “Niyaz; gönülden-dile düşmeli, nehir misali taşmalı. Hal öyle güzel olmalı ki, her gören şaşmalı.” dedi, NİYAZİ (MISRİ) sözü aldı:

8 “Kırk yapıya baktım, kırk kapıya çerağı yaktım. Kimi, ‘DOST yolu.’ dedi; kimi, ‘Yaban kulu!’ diye şikayet etti. ADEM olan; her demden, her yönden aldığı ile bellenir, yaktığı çerağ ile küllenir, MELEKLER’i ile kollanır. Bilmezsem YARATAN’ı, andıma duman gelir.” dedi, NİYAZİ cümlenizi selamladı.

9 “Destan yazdım güzelden, mercan aradım tez elden. Dediler ki; ‘Deniz-derya sözlüdür, bataklığa girersen sazlıdır, her birini gerçek dersen niyazlıdır; ‘SEN’i-beni BİR’ledim, ADI’nı andım gürledim’ dersen, nazlıdır.’ ” dedi, DURGUT sözü aldı:

10 “Komşu değil andığın, gelir-gider sandığın. Komşuya selam veren, konuk ile huzuru bulan; gölgeyi silendir, deryada inciyi bulandır. Seslendik kulağına HAK ADI’nı her daim, DOST’luk çember içredir, bilgisinde HAK kaim. Gelir-geçer, yükün ağırını atar; gelir, niyaz ile elini tutar.” dedi, DURGUT selamladı. (Bir cana özel hitap mı var?) EYVALLAH. (t’ye mı?) EYVALLAH.

11 “Kaygunun yeri değil, bilenin zoru değil, kaynayan sular gibi dağında karı değil. İndi ovaya sular, girsin düzene yollar, bilsin DOST’luğu kullar.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı:

12 “Yakmadıysan çubuğu, dökmediysen kabuğu; kimden neyi beklersin, bilenden niye saklarsın? KEREM, RABB’imin SESİ; KERİM, her bilende nefesi; saydığımız, gönüllerde yarattığı sevgisi.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

13 “Ayağına giydi isen yemeniyi, yerden-gökten silesin hameniyi. ‘Denemedim verdiğin bilgiyi.’ diyene, de ki; ‘Bilgi; denenmez, onanır. Bilen; aldığı bilgilerle donanır, gerçeği buluncaya kadar sınanır.’ Öyle ise, toplanan kurşunları kumda dağıtman gerektir!” dedi, PİR SULTAN ABDAL sözü aldı:

14 “Kapalı kalan her hücre birikimini öbür hücreye aktarır, bilgi yetersiz kalır. ‘Kum nedir?’ diyene sözüm: elenmiş-dolanmış, HAK sofrasında bellenmiş, korkudan uzak, gıybetten uzak, yalandan uzak, yoğun bayram içinde kalmış olan. Yani, her hizmetin bayramına gelen; kum tanesine eklenir, çöl olur. O yola her gelen beklenir, işte orda kurşun bedenden atılır. (Öyleyse, ‘Kapalı hücre’; bilinçsizlik midir?) Uykuda. Kement attı isek olaya, ne gerek var kalaya? Altın-gümüş, kalay olmaz.” dedi, PİR SULTAN ABDAL selamladı.

15 “Görgüne verenden mi, bilgine serenden mi yorumu aldın? Yoğun gelen kayguyu bir nefes ile sildin; mesafeyi, adım ya da ayak ile mi tuttun? Mesafe, beden kafesindir.” dedi, HACI BEKTAŞ sözü aldı; eldeki mendili kuyuya saldı, esen yelden yaprağa gelen hali sordu, söyleşe-söyleşe MEYDAN’da durdu:

16 “Dağdaki keçiyi elinden tutamam ki, gelsin diye beline kement atamam ki.” dedi, ÇOBAN.

17 “Aldığın sürüye sen sahip olacaksın, dala-budağa sarsa da yolunda duracaksın, gölgeyi ağaçtan bilip sürüyü akan suya götüreceksin, akşam oldukta hizmetini bitireceksin!” “Çoban yola dizildi sürüsü ile, aklından geçen bin bir sorusu ile. Yere baktı, taş-diken; göğe baktı, suyu bardaktan döken. ‘YA RABB’i!’ dedi, ‘SEN’in ile oldum, bana yetmedi; sürüyü aldım, aklım gütmedi. Beni-bana bildir, SEN’i bana buldur!’

18 Gün-Güneş’e yolu açıldı, gerçek gönülden seçildi.” dedi, HACI BEKTAŞ selamladı. (ÇOBAN; ADEM midir?) ‘Konuştuğu ÇOBAN kimdir?’ denilir. MESTAN. (ÇOBAN’ın adı mı?) EYVALLAH.

19 “Şeker yedik tatlıca, adı söylenir kutluca. Saymayı, destan ile öğrenemezsin; sevmeyi, kırdığın daldan bulamazsın; ‘Gel!’ dediysen cümleye, asla hizmetinden kalamazsın.” dedi, SEYYİT OMAR sözü aldı:

20 “DOST olan her kulu kapımda buldum, RABB’imin RAHMETİ ile doldum, bildiğim her konuda bilmediğim yerde kaldım, Aydan-yıldızdan günümü sordum. ‘Her biri, bin bir yıl.’ dediler. Öğrendim ki; Ay ile yıldızlarda bin bir yıl bir an imiş, aradaki mesafe kul için sadece zan imiş. Ben zamanı bilmezsem; doyduğum yalan mıdır, duyduğum dolan mıdır? Her konutun hükmünü sürdürdüğü, noktadan-noktaya çemberi sardırdığı hakikattir. Bilmek-uymak, uyan ile duymak; hakikatin andını yeniler.” dedi, SEYYİT OMAR selamladı.

ALLAH’ıma emanet olunuz.

ALLAH’a ısmarladık.

LAİLÂHE İLLÂLLAH MUHAMMEDUR RESULULLAH