
Şah olsan; kaderini çizemez,
en güzeli bulamaz, yazılanı bozamaz.

FENARİ geldi:
“Cehaletten gömlek misali sıyrıldılar,
şah ile çobandan ayrıldılar,
dumansız gökte yıldızları derdiler.” dedi.
“Gömülü olana dünya gözü ile baktılar.
Gönüllerde MOLLA’nın fenerini yaktılar.
Şah ile ÇOBAN’ı soranın,
ÇOBAN’a ferman verenin;
gün gelende,
‘Gel fistanlarımızı değiştirelim.’
dediğini bilir misiniz?
Şahın zannı, ÇOBAN’ın fistanında.
Gafil bilmez ki, gönlünün destanındadır.
Şah, her akçe ile alınanı alır.
Alınamayan, sadece gönüldür.
ALLAH’ım cümleden RAZI olsun,
gelişinize ALLAH’ım tez izin versin.”

şahı sarayda değil,
gönlümüzde oturtalım.
‘Saraydan alalım mı?’ demeden,
soralım mı?
Gelmezse darılalım mı?
Sarayı şah seçti ise,
geç önünden başka şah ara.
Şah sarayı kendi seçmez,
sarayda oturayım demez.
Onun oturacağı yer gönüllerdir.
Sen onu saraya oturttu isen,
olduğuna layıktır derim.

Saltanata düşene, yoksulluğu danışma;
bilemez.
Aşı taştan ayıramaz.
Hali yoldan göremez.
Çünkü yoksulluk dilemez ki, bilgisi olsun.
Amma yoksula sultanlık sorarsan;
her yönünü bilir, sultan olursa uyar.
Demek ki, ‘Olan olmayana uyamaz.’
denirse, yanlıştır.
Gönlüne yatmadığı için uymaz.
Uyuşma olmasa,
fakir de sultanın haline uymaması gerekir.
Halbuki rahatlıkla uyar.
Sultan, uymaya mecbur kalsa, isyan eder.
Neden? Dünyanın tapusu ona mı verildi?
‘Yerinde yerleş.’ diye yazı mı yazıldı?
Uymaya gönül koysa,
sultanlığı o zaman bakidir.
Velev ki mekan değiştirdikte ola.
Gönül sultanı odur.
Dünya mekanı budur.
Her hale uyanın,
dünyayı misafirhane bilenin mekanı;
dünyayı O’nun bilmektir.
Dünya da O’nun, ahiret de.
Ahreti baki bilenin, dünya mekanı olmaz.
‘Geldik gideceğiz,
gönülleri hoş edeceğiz.’ deyiniz ki;
suyunu aldığınız kadar,
dileyene de verebilesiniz.

Şu dağların şahı mıdır, koca koca kayalar,
çimenleri çiçekleri, mini mini oyalar.
Düşündüm dağda şahlar olamaz,
çünkü kimlik bulamaz.
ÖZ’de sözde özgürler,
hizmette bütün,
çimeni de çiçeği de