
Soru: ‘DÖRT MELEK gerçekten var mı, yoksa sembol
mü? Örneğin, CEBRAİL ALEYHİSSELAM’ın, aklı temsil ettiği
söylenmektedir. GARİP: DÖRT BÜYÜK MELEK’ten biri! Bilgi
santralını yöneten MELEK! Kulun bilmek istediğini değil, ALLAH’ın
kulun bilmesini istediğini nakleden MELEK. Var, mevcut. Soru: RUH ile MELEK arasında yapı olarak
benzerlik veya ayrılık var mı? GARİP: CEBRAİL ALEYHİSSELAM,
kainat bilgisi ile yüklüdür. MELEKLER, kendilerine verilen görevlerin tüm
bilgisi ile yüklüdürler. Kul, sadece kendine verileni bilir! MELEKLER kabtır, kulları kâb. Kulu,
zerre-zerre aldığı bilgi ile hâllolur, zerreden
zerreye kendini bulur.
(Bu
tebliğ GARİB’e YÜCE ALEM tarafından görüntü olarak verilen bilgilerin
anlatımını içermektedir) “ZATI’ndan geliyoruz; burada (dünyada) SIFATLARI’nı
görüyor ve O’nu SIFATLARI ile tanıyoruz ve SIFATLARI ile sıfatlanıyoruz. O’na
layık olarak dönenler (göçenler),
yani O’nu burda (dünyada)
idrak edenler; oraya (ahirete)
intikal edişte, O’nun NURU ile karşılaştık ta, büyük bir
ferahlık ve huzur içinde oluyorlar. O’nu, maddi aleminde idrak etmeden
dönenleri ise O’nun NURU yakıyor ve büyük bir azapta oluyorlar. Burada dikkat
edilecek husus, RABB’imizin NURU hep aynı; fakat dönenlerin bu NUR ile
ünsiyetleri ayrı-ayrı olduğundan, bu NUR’dan etkilenmeleri de ayrı-ayrı
oluyor. Mesela, devamlı güneş altında kalan ile devamlı gölgede olanın,
güneşe çıktıklarında güneşten etkilenmelerinin ayrı-ayrı olması gibi.
Yani, güneşe burda (dünyada)
alışamayanlar, orda (ahirette)
alışıyorlar diyebiliriz.”
GARİP: Varış, ayrıda
olana özlem olur. Bu gün veya daha sonra, O’nunla olana değil, O’nunla
olduğunu bilene. Soru: Bilmek, insanın elinde midir? ALLAH lütfetmedikçe göremiyoruz.
‘Olduğum gibi kalayım, kaldığım gibi varayım’ tümcesine bir yanıt
oluyor mu bu söyledikleriniz? GARİP: Talip olduğun zaman;
bilmemene imkan yok! Soru: Sadece talip olmak yetiyor mu? GARİP: KUR’AN’da taleplerin cevabı
vardır. Talip olan her kişi, EMİRLERİ’ni üstlenen
kişilerden olur. Soru: ‘Talip oldum!’ demekle talip olunmuyor.
Himmetten önce, hizmet. GARİP: ‘ESİRGEYEN,
BAĞIŞLAYAN ALLAH’ım’ dediğimizde, her adımımızı o isimle
atmayabiliriz. Öyle olduğu zaman, koruyucu ve bağışlayıcı da
olmamız gerekir! Soru: ‘İLM-İ RABBANİYE’ nedir,
lütfeder misiniz? GARİP: Bilgimiz, kökü buldurur; sevgimiz,
meyvesini oldurur. İlm-i Rabbaniye budur. Soru: Balıkesir’de YUVA’mızla ilgili bir hizmet
başlatmak diliyorum. Bir tavsiyeniz var mı? GARİP: Öğrenelim her verileni,
sevgimiz ile besleyelim. Bilgi, KUR’AN’dadır; görgü, kainatta. Örgü, aklında;
sevgi, gönlünde! ‘Çayı buldum, aşık oldum’ dersen, orda
kalırsan, taşıyla toprağıyla yanarsın. Çayı bulduysan, yürü, deryaya
varmaya çalış! RUH ile beden arasındaki bağ, ölüm
anında, -MELEKLER’in en güzellerinden- AZRAİL’in
yardımıyla kesilir. HAKK’ın ŞERBETİ sunulur! Soru: ‘HAKK’ın ŞERBETİ’nden murat
nedir? ‘Ecel şerbeti’ diye geçiyor MISRİ’de. GARİP: AZRAİL’in
sunduğu şerbette RESULÜ’nün Nefes’i vardır. Soru: Nefes, ahiret perdesini mi açar? GARİP: EYVALLAH! Soru: İlk mertebenin ‘Ay’ olduğu
söyleniyor? GARİP: Kimi aya kimi yaya. Soru: ‘SELAM’ı HAKK’ın
İZNİ ile biraz daha açmak olası mı? Insanin
hakikatinden bize mevzu etmeye izin var mı. Daha bizim anlıyacağımız
şekilde? GARİP: İnsan, hakikatte; havayı,
suyu kendinde hapseden, gerçeği kendinin dışında gören. Soru: Gerçek O, çünkü değil mi? GARİP: Ağacın gerçeği nedir? Soru: Tohumu, meyvesi, kökü. Yoksa su ve hava mı? GARİP: Çekirdeği. Soru: İnsanın gerçeği de, ÖZ’ü -yani
RUH’u- oluyor değil mi? Ben, RUH’un gerçeğini aramıştım. GARİP: RUH’un gerçeği orda (ahirette), burda derilmez! Soru: Derilmekten maksat, idrak mi? GARİP: RUH’un gerçeği
konuşulmaz!

Sözleri dize-dize, kulu getirdi
yaza; yaprak idi oldu koza, rengini alsa gelinir dize. Denilir: ‘Dize.’
‘ALLAH.’ diye başlanır söze. ‘Çirkin.’ dersem kırılır, gönül parça-parça
bölünür. Anlatan ile olalım, görüleni bilelim, beraberce hazzına erelim. Dediler ki: ‘Kozaya girdin mi?’
İzin gelmezse kozaya giremem. Bizi gördüler, cümlemizi sardılar. Dediler
ki: “Ağacın yücesinde toplaştılar, günden güne dertleştiler. Kah
dertleşip kah gülüştüler, ağacımızın yaprağı oluştular
doluştular. Dökülecek değil, bükülecekler (ipek elyaf gibi.) Önce kozaya katılacaklar.”
Ağaç soruldu, “MEVLÂNA.” denildi. (Kozadan murad ne?) Bilgi. “Okuyunuz, okuyunuz.” denildi. (Bu bilgilerle mücehhez olmak,
koza olmak mıdır?) EYVALLAH. (GARİB’e gördüğünü anlatması rica edilir)
GARİP: ‘Gördüğünü anlat’ dediler. Malzemeyi versinler.
Dokunan kumaşlar. Kumaş diyeyim anlatayım: Büyük bir çiçek. Dört EREN’in
elinde. Açılıyor, açılıyor, açılıyor; pembeden mora geçiliyor. ERENLER’i
görelim, bir-bir adını verelim: Selam olsun YUNUS’a. MEVLÂNA’ya selam. HAMZA
DOST’a selam. KAYGUSUZ’a selam. Dediler ki, “GARİP, söze devam.” Çiçeği gördüm,
böceği aradım. Dediler ki: “Çiçek, dokuduğunuz.
İşlediğini sergileriz, birbirinize sorgularız: ‘Bilenden mi,
bulandan mı alırlar?’ ” (ç: Bilen kim? Bulan kim?) Bilen her zerre, bulan
zerreleri BİR’leyen. Dört EREN’e danıştım: ‘Anda sözünüz var mı?’ MEVLANA dedi: Kabınız dar mı? YUNUS dedi: “Harcınız var mı?” HAMZA DOST dedi: “Korkusuz kalın.” KAYGUSUZ dedi: “Durmayın el ele verin.” MEVLANA dedi: Hoş görün. YUNUS dedi: “Geçeni silin.” HAMZA DOST dedi: “O’nu bilin. O’ndan bilin. O’na gelin.” MEVLANA dedi: Vere-vere bitmez. YUNUS dedi: “Demeyin bu çoban gütmez.” HAMZA DOST dedi: “Ne yeri ne göğü bağlamayın,
gönlünüzü kaygu ile eylemeyin.” KAYGUSUZ dedi: “Ne arada ne sırada, bilen için YÜCE ALLAH
hep burada. hep burada.” DÖRT EREN: “Yerin göğün bağı yok ki
bağlayasın, suyu bilmezsen gücün yok ki çağlayasın.” dediler, çiçeği savurdular. Gitti-gitti, zerrelere
bölündü. (GARİP YÜCE ALEM ile bağlantıdayken;
çiçeğin ipek elyaflarından oluştuğunu, çok-çok büyük
olduğunu söylemiştir)

Sevginin
Tarifi:
Sevgi ÖZ’ümüzü besler, ömrümüzü süsler, çevremizi namütenahi açar,
gönülden gönüle geçer. Sevgiyi GÜL’den sorarız, bülbülden dinleriz.
Güneşin batışını, Ay’ın
doğuşunu sevgi ile bağlarız, insanın gerçeğini en son ararız. Oysa
insan, yaratılmış olmanın kutluluğunu idrak
ettiği anda; ADEM’den bu güne, sarıdan siyaha, beyazdan kızıla, her
rengi, her ırkı, her dini birbirinden
ayırmaz; bilirim sandığı her konuyu, sağa sola kayırmazdı. Anadolu’da
ve Dünya’nın her yerinde
yaşamış ve yaşamakta olan GÖNÜL ERLERİ
vardır. MEVLANA’lar, YUNUS’lar, HACI BEKTAŞ’lar,
PİR SULTAN ABDAL’lar. Bize örnek olmuşlar, kurdukları çevrede
hala yaşamaktalar ve ilanihaye yaşayacaklardır. Özetle: Sevgi, ALLAH’ın yarattığı ile arasındaki
kopmayan bağdır; insanın görevi, her yaratılmış ile
öreceği ağdır. SEVGİ:
Kibir, haset, fesat ve kin kabul etmeyen Yüce bir duygudur. Hiçbir
tezgahta satılmayan, girdiği gönülden eskidi diye atılmayan, her an
kendini yenileyen, seveni yenileten. Ne mutlu o ağı örebilene, ne mutlu, o ağın içine girebilene.
Gönül bağından bir salkım sunduk. Yiyen
bilir tadını, sevgi koyar adını.

Günleri saydım geldim, gülleri gördüm sevdim, sevgine her an doydum, EMRİ’ni her zerremde duydum; AŞK BAHÇEN’e girdim de, gerçeğe öyle doğdum. Gülen yüzler benimle,
seven gözler SEN’inle. Cümle alem BİR oldu, BİR’liği muhabbette kurdu. Düşündüm; girdiğim
odada kesip dikerler, uyumsuz
geleni dökerler, giydikleri
yeşil fistanla HAK
İLMİ’ni çekerler. Selam verdim MERKEZ’ime, selam verdim LOKMAN’a; ‘HAZRETİ HATİCE gelir.’ dediler, sağımda solumda durdular. Her şey kolaydan kolay, eller güzelden güzel. Kaygu sana yaraşmaz, eğri doğruya karışmaz. Kayguyu sildim, ‘ALLAH’ım!’ dedim sığındım. ‘Gönül, gönülde…’ dediler, güllerden bir demet verdiler. Yar olsun, var olsun, mutlulukta hep kalsın. Sevdik ALLAH’ım SEN’i, duyduk ALLAH’ım SEN’i; gördük her an her yerde, bildik ALLAH’ım SEN’i. SEN’in bağın
BİR’ledi, cümlemizi bir halde; SEN’in SESİN gürledi, gönül bahçelerimizde. Selam olsun, gelenlere. Selam olsun, sevenlere. Selam olsun, her anında bin bir emek verenlere.