“Gönülü
eğledik, bohçayı beledik.” diyen TABDUK’a, ‘YUNUS’umu eğittin,
gayretine yer ettin. Kazancın senin mi, onun mu?’ dedik. Ne dedi, bilir
misiniz? “Ben, benden; YUNUS, YUNUS’tan kazandı. Ne var ki YUNUS’u
bilenler,
‘ALLAH’ım.’ diyenler de kazandı. YUNUS’u, YUNUS diye gönderen ALLAH’ım;
kulunu
düşündü, rehberini gönderdi. YUNUS’uma sorsan, kim kazandı desen;
“AŞK’ım!” der. Kazan örneği kaynadı, cümle dileyenlere dağıldı.
Ne kazan boşaldı, ne gelen eksildi. ‘Yerinde mi olsun, gidenden mi
gelsin.’ diyene de ki; ‘Yerinde alsın, gidende bulsun, dünya olduğu
gibi
kalsın, gönüllerde güller açsın.”
(Özlenen nedir?) TABDUK EMRE YUNUS’a bir gün
demiş ki: ‘Sende sertlik, sende mertlik, nerde buldu gönül dörtlük?’
demiş. YUNUS demiş ki: ‘Mertlik, sertliği yenmeye. Dörtlük; YARATAN, yaratılan,
RESULÜ, öbürü de kulluk.’
demiş, gönlü dörde bölmüş.

“AŞK ile geldik dile, ‘Balık.’ dedik,
daldık göle.
Gölde sala tutunduk, ‘Balık.’ dedik yakındık. Ayağı
taştan sakındık,
hür gelene bakındık.
Derdim bende kalır
mı,
kul himmeti bulur mu,
cemde sorun kalır mı?”
dedi, TABDUK
EMRE
söze katıldı: “Karşı dağın sözünü,
benden
aldı özünü.
Bağırdım cevap aldım,
aldığım cevaba güldüm.
‘Neden?’ denilir.
Aldığım cevap, kendi sözümdü de
ona
güldüm.
Benim sesimi aldı,
gene bana saldı. ‘Karşıki dağ
nedir?’ dendi
sorguya verildi.
YUNUS nasıl unutuldu?”
dedi,
TABDUK yürüdü.
"Günde sohbeti alan, aldığı yerde kalana de ki: YUNUS yolun tozuna, baktı
PİR'in izine, TABDUK geldi sözüne, 'Eğilsem?' dedim dizine. Elim
eline aldı, önce yolumu sordu. 'Yolum, izindir!' dedim, 'Dilim, sözündür.'
dedi, beni sohbete verdi, sözümü hayra yordu. Olumlu yolda, güzelim halde, suyu
ararım gölde. 'Akan su verir, cümlesi görür.' dedi." TABDUK ile YUNUS
selamını verdi.

"Soyunduk ÖZÜ'ne, dayandık SÖZÜ'ne, uyandık GÖZÜ'ne. Geldik
dağın düzüne." dedi, duman yürüten, yumuşak sözlü, ahu gözlü
TABDUK sözü aldı: "Soğuk gelse
yol vermez, 'Sıcak.' dese su görmez. Aldık verdik eline, izin diledik diline,
niyaz ettik haline. 'Al, ver!' diye, iznini verdik. HAK ADI'na düşeni
gösterdik. ALLAH'ıma emanet olunuz. YUNUS misali, İZİ'nde
kalınız." dedi, TABDUK yürüdü.

"Kavramadan seyir olmaz, bilemezsen 'Hayır.' denmez.
Aşıya verilen ağaçtan, 'Delice.' diye söz edilmez. YUNUS aldı sözü,
'Bildim delice ÖZ'ü.' dedi, kendine alındı. Deliceye yer gerek, toprak kurudu
kar gerek, bilmeyene zor gerek. Vardım bildim, aşımı aldım verdim. Elbet
meyvemi! 'TABDUK yarıveremezsin, aşıdan diye göremezsin. ÖZ olmazsa,
aşıyı alamazsın.' dedi, YUNUS'um konuyu demden aldı, günde verdi. Denize
ayak atan, sudan şikayet etmez, her suya boyu yetmez. Bilmiyen bilene,
sanılmasın katmaz. Noktayı dahi verse, delice de aşı alır. Vergiye
dönüşen her olay, aşı almış deliceye benzer. Demir tavlanır hallenir,
dilenen şekilde sergilenir. Kuluyuz BİLİR bizi! Kuluyuz KORUR
bizi! Kuluyuz SEVER bizi! Sergilediğimiz bizedir, sevdiğimiz ÖZ'edir.
Seni seversem, sana değil kendime hizmettir. Yedik, suyunu içtik,
şükrüne yol açtı, kulunu sözü ile seçti. Söz ile, dağılan toplanır,
her günde olum beklenir." dedi, YUNUS ile TABDUK yürüdü.
'Genişletti.' denilen odur. Karşılıklı söz aldılar, sohbete öyle
girdiler.
"Geyik yolunu
bilir, ağaç ne kadar çok olursa olsun yuvasını bulur. Suyun aktığı
yerde dostları ile buluşur. Selam getirdik her katılana. Kovuk,
ağacın yarası değil, gönlünün korusudur. Gelenin andını aldık,
cümleye selam verdik." dedi, TABDUK yürüdü.

“Olmaya geleceğim,
selama duracağım, her ağaçtan meyveyi alacağım” dedi, TABDUK
söze girdi: “ ‘HAY!’ diye geldik
size, sizde durduk düze. Altın gümüş sayacağız, ağacı
oyacağız, tahtını kuracağız. Güzel böyle mi olur, yoksa geldiği
gibi mi kalır?” dedi, TABDUK, KAYGUSUZ’a söz attı. KAYGUSUZ, TABDUK’un
bildiğine, kendi tuzundan kattı. ‘HAY!’ dediler ay güldü, güneş
gölgede kaldı. “İzin HAK’tan gelirse, HAKK’ı kulu bilirse; elbet
bulduğu olur, sevgi kendinde kalır.” dediler, TABDUK ile KAYGUSUZ
yürüdüler.
“Yaprak-yaprak açtığımız, adım-adım
geçtiğimiz her yerde ‘Selam!’ diye durana, ağaçtan yaprak sorana
diyeceğimiz var” dedi, TABDUK sözü aldı: “Az aldığın sende
kalır, çok verdiğin benden gelir. Bedende darlık, gayrıya yokluk getirmez,
kimse kimseden götürmez. Yaprak sese, çiçek süse ahenktir. Kalmadım diye derde
düşmezsen, kendinde olana şaşmazsan, uykudan uyandın derim”
dedi, TABDUK yürüdü.

“Geçmiş diye
ezilene, ‘Gelmez!’ diye üzülene; yaprak-yaprak vereceğiz, yerden
sevabına katılacağız. DOST yapısı ER’den bilinir, kapısı her gelene
açılır. DOST’u benden ararsan, DOST’u YUNUS’tan sorarsan, denilir ki: ‘Aç
elini, gör gönlünü; kır dizini, ez sözünü’ Alacağın YEMEN’dir! YEMEN’den
selam ile geldik, söz ALİ’den dedik:

"Elma ağacı dikildi, dibinden
otlar söküldü, dalına boncuk takıldı. Nazara gelmesin, kökünden kurumasın diye.
'ELHAMDÜLİLLAH!' dedik, lokmayı yedik, ağızı mendil ile sildik. Sofra
cümleye açıktır; gelsin görsün tatlı aşı yesin diye. Kazanlar kurulur,
yiyenlerden sorulur: 'Tatlı aşa gelir misin, toprağa düşene
niyaza durur musun?' 'EYVALLAH!' dediler, cümlesi halkayı kurdular."
dedi, TABDUK yürüdü. Meyvenin düşeni değil; verdikçe taşanı,
yedikçe eşeni. Eşmekten maksat; BİR'liğe düşmek,
düzeni kurmak. DOST HALİ'ni anlatırsan, elmaya benzet.
Uyumadım geceler. ‘Ölmek’ dedim,
kendimi denedim, her satırda yokladım, her seferde bekledim. Denildi ki: ‘Beden
sende kaldıkça, sen kendini buldukça yoğun yükünü atarsın.’ Sordum,
‘AZRAİL ile sohbeti nasıl tadarsın?’ TABDUK dedi ki: “AZRAİL, can
almaz, göbeğin keser” (Yeni
doğuş için?) EYVALLAH! Dedim, ‘Ruhta göbek var mıdır, dünya bu
kadar dar mıdır?’ Dedi ki: ‘Bildiğimi söyledim. Uykunda gezdiğin
yerden, bağın seni döndürür, uykun seni kandırır.’ ‘Göbeğimi makas
ile mi, kama ile mi keser?’ dedim; ‘Akım ile keser’ dedi.

“Gözüne çöp girenin
elini tutarsın, gönülden geçenin dilini katarsın; oluşanı bildiğinde,
baba adı verdiğinde, kimi kimden sorarsın?” dedi, TABDUK yerini sorana
selamını verdi: “Cevizi bildiğin
kabuğunu içine olumsuzluk, kabuklu cevize benzer. Kabuğunu kırar,
özünü alırsın. Eğer, ‘Konuyu kolay çözemem’ dersen, ceviz misali taş
ile kırarsın. Ne var ki ezmeden, tahtayı çizmeden.” dedi, TABDUK selamladı,
yürüdü.

“Binbir söze yol aldım, binbir
kelama daldım, her kelamın gerçeğini sordum. Dediler ki, ‘Adın ile
yazılır, AŞK’ın ile okunur, muhabbette dokunur.’ ” dedi, TABDUK EMRE söze
geldi: “Sessizliği bildim aldım,
ses vereni sevgim ile sardım; dağılanı topladım, YUNUS ile katladım. Ne
benden arttı, ne YUNUS’u tarttı. Her sevgiyi birbirine kattı.” dedi, TABDUK
selamladı.
“Gür akan sular senden, hor bakan
gözler kimden? Sil ALLAH’ım kinleri, bildir bize kimleri. Geldik sen diye kuma,
durduk HAK diye yola. Subaşı öğütürse, sohbeti eğitirse; her
kulu BİR’den bulur, BİR’likte DOST’unu bilir.” dedi, YUNUS’um
Dergahında TABDUK EMRE söyledi. “Ayyaş değiliz
DOST SOFRASI’nda. Dağlara söz verdikte, daldan dala ipi gerdik te;
meyhane, söz edendir; saki, sözü sunandır.” dedi, TABDUK selamladı.

“Yumuşak halin ile, gönlünden geleni
veresin.” dedi, TABDUK sözü aldı: “Yoldan
taşları aldık, eldeki dikenleri saldık, sevgide huzuru bulduk. ALLAH’ım
RAZI olsun, serginde çiçeklerin rengi bilgine gelsin.” dedi, TABDUK selamladı.
“ER MEYDANI, zor MEYDANI. YUNUS ile
yolunu alırsın, almayı dilediğin halde kalırsın. Demde ER MEYDANI’na
geldik, zoru daha bilmedik. Haz ile naz ile palazlanırız, YUNUS misali yerden
gökten gelecek RAHMET’i bekleriz. Elbet verecek. Kulunun, niyazı ile umudunu
asla kırmaz.” dedi, TABDUK sözü aldı: “MEYDAN’a üç sofra kurduk, üç
çeşit helva kardık; birine arifi, birine alimi, birine de cahili oturttuk. Arif; bir kaşık yedi, ikinci
üçüncü masaya kalanı sundu. Alim; aldığını arife verdi, kendine
arifin verdiğini ayırdı. Cahil; ‘Bilen dağıttı. Ben,
dağıtmayı bilmem. Gelsin, kuşlar yesin. Bilmediğime,
el sürmem.’ dedi. ‘HAY ALLAH’ım HAY, SEN’in
verdiğine HAY, gördüğüne HAY!’ dedim. Cahilin bilmediği, kendine
sevap olmuş; ALLAH’ım, İLMİN, SEN’in BİLGİN’de
kalmış; noktanın milyonda biri, her bir kuluna dağılmış. Selam
olsun cümleye. dost ADI anılsın, HAMZA dost geldi, bilinsin.”