
MANSUR der ki: “Ben beni bildiğimi söyledim, halktan
taşlandım. Taşları gül misali aldım, sanmayın
taş ile öldüm. Taşı yediğim an oldum.
Oluşum, buluşumdur. Bir
gül ile, ne yolun sonu ne ömrün başı yazılır. Ne
var ki, kulun varlığı gönüllere kazılır. Ben beni
bulduğumu bilmese idim, demezdim. Demeseydim,
taşlanmazdım; taşlanmasaydım, gönüllere kazılmazdım, destanlara
yazılmazdım. Öyle ise ölümüm taştan değil, doğuşum
taştandır.”
“ ‘ALLAH’ım!’ dedim, beni vurdular; HAKK’ın
kumu ile elediler. Ne taş buldular, ne yol verdiler.
VEREN’e canımı verdim, CANAN’ım SENDE kaldım. ‘Yatırı?..’ dersin, yolumu gözlersin, gelir gidersin, çevreyi
dolarsın, toprakta ararsın; sarayda ne sorarsın? KABE’de
bilesin, orada bulasın. Unutma ALLAH yapısı, gönül kapısıdır.
KABE işte orası. Murat dileyenindir, ALLAH’ım
diyenindir.”

Sorunun cevabını verdim, MANSUR’un sözünü açtım. Sunulan her sözde,
aranan nedir? MANSUR; bildiğini değil, uyduğunu dedi.
Bildiğini demeye gücü yetmedi. NİYAZİ’nin sözünde aradığını,
MANSUR’a veremezsin. Çünkü MANSUR kat’i, NİYAZİ sat’i söyledi.
VAROLAN; varlığını kendi bildirir, dilediği ağızdan
dileğince söyletir. Kimine deli, kimine veli dedirtir. Öyle ise deli de
O’ndan veli de. Sen de O’ndan ben de.
Yerden almadı, sual sormadı. Geldi
buldu, gördü oldu. Verdi veresiye, sevdi ölesiye.
MANSUR. (HALLAC-ı MANSUR
mu?) EYVALLAH.

“ ‘YAR.’ dedik ser verdik, sarandan sözü aldık, odun ateşinde
yandık, yandık paklandık.” dedi, HALLACIM söze durdu: “Söz sözü açar, kul gerçekten kaçar. Kaçtığını sanır, taşa vurur düşer.
Düşse niyaz etse, niyazı yerini bulur.” dedi selamladı.

“Gel diyene götür beni, O’nun ile yatır beni.
Aşk O’ndan O’na…” dedi, HALLAC’ım söze geldi: “Girdim köyün turuna, sohbet geldi YAR’ine.
Yaktım ocağı, döktüm kucağı. ‘Kucakta ne var?’ dediler. Taş
olacak değil ya! Ocak için odun gerekli. Yapıya giren bilir, kapıya gelen
bulur. HALLAC her kuluna, YAR’dan alır verir. İstese istemese her kulunda
O’nun NURU’nu görür, öylede başın verir. Alanlar sağ kalsa, HALLAC
gönlünü gine de onlarda bırakır.” dedi, söze gelişini, cümlenizin
çağrısına cevab olduğunu bildirdi. ‘Ne demek?’ denir, her bir gönül
BİR’liğe dönüştükte, adımız anılır.” dedi, cümlenizi selamladı
yürüdü.

“Top aldım ele, selam verdim GÜL’e. Günümün yettiği yerde, kanunun
bittiği günde, yolum bende beni açar; kanı kan
değil, kulu inkardan gerçeğe geçer. İnkarda olana, kaygu
etmeyiniz.” dedi, HALLAC’ım sözü aldı: “Serdar, düzende bilinendir; servet, gayret
diye bulunandır. İnkarda gerçeği arayan görülür, olaylar aça-aça bulunur;
her açılan yaprakta yeni bir gerçek bulunur, bulanın inkarı kaybolur. Bulduğu her gerçekte; kainat gönüle kalbolur, kayıtta görülen
budur.” dedi, MANSUR’um selamladı.

“Muhabbet, soydan bize; sevgi, DOST ile girdi hanemize; AŞK,
kainat ile doğdu gönlümüze. ‘Ben, BİR’deyim.’ dedim de; çamura
yöneldiler, başıma dikildiler, ‘Olmaz.’ deyip döküldüler.” dedi, HALLAC’ım
söze geldi: “Biz bizimle BİR’lendik, biz bizimle
kirlendik; HAK HUZURU’na durduk, ADI ile NUR’landık. ‘Bekledik te geleni,
sakladık ta bileni; yol almaz, CAN bulmaz.’ dediler, her handa her yolcuya
sordular. Kimi İSA’da dedi, kimi MUSA’da dedi; dayandığım GÜZEL’e,
cümle geldi selam verdi. ALLAH’ım,
cümleden RAZI olsun.” dedi, HALLAC’ım selamladı.

(Resim
verilir: HALLAÇ MANSUR) Beklediği halkada kendi kendini buldu,
deryadaki dalgada HAKK’ın SÖZÜ’ne geldi; dört duvar örüldükte, kerameti
görüldükte, çevresini sildi, aldığı bilgiyi dileyenlere böldü; MANSUR adı
ile geldi, HALLAÇ görevini aldı.