
NİYAZİ MISRİ der ki: “Anıldığımda
geldim, kananlarla hoş oldum, hoşnut etsin ALLAH’ım.”
NİYAZİ der ki: (NİYAZİ EL MISRİ
HAZRETLERİ) “Kale, gönül ile fethedilir; güç, kolda kalır; göç, yolu bulur; her yol, sahile getirir. Sahilinde de varım, kalende de beklerim.”

NİYAZİ der ki: “Deryanın balığında, HAK kulu
kılığındadır. Nimet, nasibin ölçüsündendir; nasip, her günün
katkısındadır. Danışılan gibi olsa, günde sabah görülmezdi. Yanımızda
olana dedim. Gecede dahi güzellik bulanın, ne büyük huzuru vardır. Gece yolda
kalan olur mu? Yönünü kaybeden görülür mü? Ay misali yolun
açılır, yıldız misali yönün seçilir.”

“Uyumadan bekler misin, günü güne ekler misin, ‘Dostum!’ deyip döner
misin? Nadan olandan sorma, yoluna ayak verme. Ye yiyebildiğince, sor
diyebildiğince. Nadan, kayguna kaygu katandır. Gümüş değerini buldu ise, altına
döner.” Gelen kim dendi ise NİYAZİ’dir.
“Kucakta bulduğun, tadı güzel dediğin. Yumuşak yoldan
aldığına uydun, sözü bende buldun.” dedi NİYAZİ, sözü verdi: “Varlıkta darlığa
uymadın, darlıkta gönlüne koymadın. Hoşnut oldukta, cümlede buldukta; sebep sormadın. Oğula
dedim. (n’ye)
Ayyaş diyemem, meyhanede değil yerini bulamam. Yeminde yerine uyan,
serinden geleni bilendir. Kuyu yetmez, ocak yanmazsa baca tütmez. Oyun
değil, yoldur; yaban değil, kuldur. CAN-CANAN cümlededir,
gördüğü yavrudadır. Yorumu çok açık, denmesin ‘Yaşı küçük.’”

NİYAZİ der ki: “Yaprak-yaprak olursa, dala çiçek doluşsa, yeri sende bilinse; meyvesi
kimedir? ‘Elbet bana.’ dersen, yanılırsın. YÜCE’nindir. Ağaç bende, meyvesi
pazardadır elbet.”

NİYAZİ der ki: “Çölde, gölde, sözde, dilde, yuyan gönülde, yolunu
açsın dile.”
NİYAZİ (EL MISRİ) der ki: “El ile, övünülür de
dövünülür de. Dil ile, övülür de sövülür de. Göz ile, görülür de örtülür de.”

NİYAZİ'm der ki:
“Ona sözüm, gördü gözüm, sardı dizin.
Serdi
postu, sordu dostu.
Dost olalım, dost gelelim,
her sevene ‘Dost.’
diyelim.
Kale olsa barınalım,
kuyu gelse arınalım.
İlle
de nehirde buluşalım,
deryaya akışalım.
Aynaya
bakamadan,
dediğini bükemeden dersin,
sözün çeyreğini
sorarsın. Kesme şeker yiyelim, acı-tatlı bilelim,
ömrü güzele
yoralım.
Yazılan yazıldığı gibidir, şüpheyi silelim,
Bulanı
buldurduğu,
iğne deliğinden geçirdiği bilinir. Yağ
kandili gölgeler,
güneşte belgeler.”
NİYAZİ (MISRİ) der ki: “Az yiyip çok uyuyan,
susar; çok yiyip az uyuyan pusar; yerli yerinde olursan, yolun alıp koşar.
SEVGİLİ der ki: ‘Seni senden sorarım, seni BEN ile sararım, BENİ
sende ararım. Sen senden sorumlusun; sen BEN ile yorumlusun. Güzeli bilirsen,
karanlığı silersin.’ Temelde birleşmeyen, kendini
suçlasın, elbet her kul kendini. Uyum sağlayamayanı, ‘Yapıya uygun…’
diyemezsin. Temelde taş, kum, demir gereklidir; hiçbirinin yapısı
birbirine eşit değildir, ne var ki, hepsinin olduğu yerde temel
mevcuttur. Olay budur. Her isim; kendi yerini, kendi görevini düşünsün,
kendi görevinden kendini sorumlu tutsun. Taş düzeninde olmazsa, beton
düzeni bulmazsa; demiri öremezsin, öylece temeli kuramazsın. Harç için gerekli
suyu da verdik. (Temelde mi eksiğiz acaba?) EYVALLAH. (Temelden
maksat Dört ER mi?) Evet. Verilen harcın yerini bulmak. Her türlü malzeme verildi.
‘Suyumuz noksan…’ dediniz, beşinci görevliyi aranıza kattık, suyu da
aldınız. (‘Su’dan murat, Çiğdem mi?) EYVALLAH. (‘Su’
bilgi mi?)
Yapıya can veren, binanın bitişine kadar gerekli olan, bitişinde dahi
devamlı kalan. (Bina bittikten sonra da suyu akıyor?) EYVALLAH. ‘Yetmedi…’
dediniz, arayıştan uzak kaldınız. Konunun özü, sadece verenin sözü
değildir. Uyum şarttır. Temelde aksayan olursa, bütüne zarar verir.
Yumuşak olmayı deneyiniz. Kanaldan aldığınıza uyunuz. Kendinizden
gayrıyı da duyunuz. Bilginizi, geçersiz olandan soyunuz. Yama yerini bilse
NİYAZİ her söze gelse, düzenden ayrı kalmazdınız.” dedi, selamladı,
yürüdü.

“Ezilene kazılana, gönül verdik yazılana.”
dedi, NİYAZİ EL MISRİ söze geldi: “ ‘Ağacın dalındayım,
RESULÜ’nün halindeyim.’ deyiniz, öylece mutlu olunuz. Ağacın dalı olmak,
mutluluktur. Gövde olayım, ömrümce kalayım…’ dersen, yazını zorlamış
olursun; ne ağaç ile kalır, ne mutluluğu tanırsın. Her kulu;
olduğu yerde, olduğu hali benimsemeli. ‘ALLAH’ıma, olduğum halde
layık kulluk görevimi yapayım.’ diyenin mutluluğuna erelim.” dedi,
NİYAZİ EL MISRİ selamladı yürüdü.
“Kuşlardan yolu sordum,
uçtu da gidiverdi; kaplumbağaya yolu sordum, gitti de duruverdi; kuluna
yolu sordum, hem söyledi, hem de ‘Neden?’ diye soruverdi. ‘Kimden alayım
RABB’im?’ dedim, niyaza durdum.” NİYAZİ söze geldi de gülüverdi. (NİYAZİ
EL MISRİ mi?) EYVALLAH. “Yeşil yaprak sallandıkça, çiçekler
bollandıkça, her nefeste kendinden kendine gerçek olanı kullandıkça; ehil sözü
alırsın, YEMEN’den aldığını bilirsin. Sen güzel, ben güzel, benden öte
dost güzel, dostu DOST ile BİR’leyen güzel, gafleti çizen güzel, nefsini
eğitip çözen güzel, boşlukta var olana varlığını duyuran güzel.”
dedi, NİYAZİ selamladı.
“Binbir sözü bir kalemde bitirdim,
bildiğim her gerçeği bir noktada yitirdim. Ne aldım, ne buldum,
gerçek aleme ne götürdüm? Seven ile geldim, sevilen oldum, sevgisi ile doldum,-(Ne kadar dünya bilgisi ile dolu
olursak olalım, HAK BİLGİSİ karşısında geçersiz…)
EYVALLAH.-, güzelden güzele öylece döndüm. Cümlenize vereceğim, bir
satırda ömrümü süreceğim. Meyhaneye ‘Hey!’ diye girdim, ‘HAY’ diye
çıktım.” dedi, NİYAZİ
cümlenizi selamladı.

“Destan yazmadım; her çiçeğin ÖZ’ünü,
her böceğin sesini, her insanın nefesini aradım, gördüğümü
satır-satır taradım. Yoğurt yapan yoğurtçuya sütünü nerden
aldığını sordum, güldü de ‘İnekten…’ dedi. ‘İneği besleyen
nerden?’ dedim, ‘Konaktan…’ dedi. Konağın sofrasını sordum, gayrete geldi
‘ yediğim çanaktan…’ dedi. ‘HAY’ dedim
de güldüm.Her biri bir satıra geldi, dünyanın düzeninde
birbirini buldu. NİYAZİ’ye ne oldu da, yoğurttan konağa
geldi? dedi, NİYAZİ selamladı. (MISRİ mi?) EYVALLAH. (Destan yazmak hayat öyküsü müdür?) Dilenen
konunun var edeni, varlığı; varlığı süresindeki zorluğu,
güzelliği, özelliği…
“Attığım her kulaç limana götürür, kuma
adım attırır.” dedi, NİYAZİ MISRİ sözü aldı: “Daldığım deryada dipteki kumu gördüm,
soğuk sıcak demeden AŞKI ile suya girdim, ele gelen balığa
halini sordum; dedi ki, ‘Ben varlığı ile bütüne talibim.’; ben de dedim
ki, ‘Zorluğu ile KATI’na talibim.’ Her alan kendinden kendine gönlünü
açsın, nefsine galip gelsin.” dedi, NİYAZİ selamladı.

“Gemiden gemiye yolcu verenler, ‘Diledik.’
deyip köprü kuranlar; YUNUS’a gelseler, sözü alsalar, bindiği gemide
bileni bıraksalar…” dedi, NİYAZİ sözü aldı: “Adım attım gideceğim, dileyene bilgimi
katacağım, dileyenin elinden tutacağım, dileyen ile fistanı
satacağım, tezgahı kurdu ise seyrine bakacağım.” dedi,
NİYAZİ selamladı.
“Eyyamım; nimetine erenlerle, zulüm diyeni
silenlerle görüldü, her günümde ayrı file örüldü; ayağında yol izi var
ise, kulağında kul sözü kaldı. Geçen her günün yasası, silecek kulu,
kalmaz tasası. ” dedi, NİYAZİ selamladı. (Kime?) Hekim.

"Söz ile ÖZ ile
bağladık, cümlemiz gelecek niyazı bekledik. Her dileyene iletelim."
dedi, NİYAZİ MISRİ cümle ile söze katıldı; "Cümleniz bir
olunuz niyaz ediniz, günlerin en güzeline talib olunuz."

“NİYAZİ’ye derman dediler, eline
ferman verdiler; ‘Git de yolunu alasın, kendini orda bulasın.’
NİYAZİ’de gam yok, dost çok.” dedi, NİYAZİ MISRİ sözü
aldı: “Her gittiğim sofrada az aş yedim,
çok nefes söyledim, her adımda arkadan geleni peyledim. Doğruyu, bilen de
bulan da geldi, çembere cümlesi katıldı. Her ayna yüzünü aynı gösterir,
değiştiren bakışındır.” dedi, MISRİ selamladı.

“Niyaz; gönülden-dile düşmeli, nehir misali taşmalı. Hal
öyle güzel olmalı ki, her gören şaşmalı.” dedi, NİYAZİ (MISRİ) sözü aldı: “Kırk yapıya baktım, kırk kapıya çerağı yaktım. Kimi, ‘DOST
yolu.’ dedi; kimi, ‘Yaban kulu!’ diye şikayet etti. ADEM olan; her demden,
her yönden aldığı ile bellenir, yaktığı çerağ ile küllenir,
MELEKLER’i ile kollanır. Bilmezsem YARATAN’ı, andıma duman gelir.” dedi, NİYAZİ
cümlenizi selamladı.

NİYAZİ (MISRİ)
der ki : "Attığın her adıma sevginden katasın, zengin-fakir demeden
gidenin elinden tutasın! Nimetine erenlerin, nasibini görenlerin, bilgesini
soranların; eli-eteği GÜL'dedir, deryaya geldi ise saldadır, verdiğimiz
her satır gönüldedir." dedi, NİYAZİ selamladı.