

Her var olan, bir binadır; ayrı-ayrı, bin
binadır.
Bin, çokluk.


Cenk için dengini bulmaya çalışma,
çünkü cenk emirdendir.
Dengini sen
bilemezsin, bini ikiye bölemezsin.
Ölsem dedikte, ölemezsin.
EMRİ’ni
HAK
bil, HAKK’ı kendinde bul.
Aymayı bilenden ol,
kendinde bulduğunu her
kulda
gör.
HAK; sende, bende. onda, cümlede.
Günahın varlığı, kulun
darlığıdır.


Cephede savaş, cemaatte
barış;
CEMALİ’ne varıştır.
Camiye adım attıkta;
savaşı da,
barışı da sil, sadece varışı bil.
Gönlünde savaş var ise,
olduğun yerden uzak dur.
Çünkü gönlündeki savaş,
olduğun yerin
vergisindendir.
Ya varlığa düşersin,
ya darlığı haşlarsın,
ya kulunu boşlarsın;
uzaklaştıkça, kendine dönersin.


Silahı ele aldıkta; kalkanı
bırakma, miğferi atma.
‘Silahına mı
güvendin?’ diyene de ki;
‘Silahına denk geldim, sırtımı YÜCE’ye dayadım.
Vurursan O’ndandır, O’ndan olan yazılandandır.


Sır O’ndadır, ser
bende.
Seri verdim, YAR’e vardım sır oldum.
Laleden rengini sordum, ‘Alacağına.’
dedi;
gönülden HAKK’ı sordum, ‘Bulacağına.’ dedi;
bulana AŞK’ı sordum, ‘Yanacağına.’ dedi.
Yan-yandığınca,
suyunu bulduğunca.
Deryanın yönüne, kapı olduk
gönlüne,
HAKK’ın ERENLERİ’ne, ilmin verenlerine.
Vurmayı değil, sarmayı
denedik.
Öyle bulduk, YUVA’ya geldik.
‘Selamet SEN’den.’ dedik.
Salim olan,
seni bilen, cümleye veren;
elbet O’nun iledir, O’ndan gelen iledir.
Sunduğumuz;
gelen güne katılacak,
‘Sohbet cümlenize.’ diyecek.


Yaz, yaz, yaz.
Durmayı kimden beklersin?
Görgüne nasıl şahit
eklersin?
Gerçeği bilen misin, olana uyan mısın?
Öyleyse
açılan perdeden, gün-gün alandan olursun.
‘Özet?..’ dendi.
Gönlünü
açtı isen, açılana bakarsın.
Oluşuna değil, uyuşunadır.
Bilmek
değil, uymak gerektir.


Oluk-oluk su verdik almadı,
sevgimiz dedik dolmadı, yolumuz dedik kalmadı.
‘Dert.’ dedi, derde saldı, dert ile doldu.
‘Olmuyor.’ denmesin, olacak.
Yenmeyenin
yenilmesi, niyete göre tat verir.
'Güzel.' de, bekle, 'Güzel.' de, gününe ekle.
'Olmazsa?..' dediğin olacak, yakın yolda bulacak.
Oluk-oluk akan suda, kaderine
bakan HÜDA.
Elbet güzellik var bunda.
Damarından akan da,
sıfatına bakan da, ocağını
yakan da;
O’nun elindedir, diyen, O’nun
dilindendir.


OSMAN der ki:
“ÖZ’üm gözümde değil gönlümdedir.
ÖZ’ün, gönlünde
değil gözündedir.
ÖZ’ünü ÖZ’üm ile karıştırma.
Az yol az götürür, uz
yol tez götürür.
Uz nasıl gidelim derseniz,
adım adım gidin derim.
‘Erivereyim,
varıvereyim’ denildikte;
gidişe değil, duruşta kalırsın.
Uzyol katılmaktır,
önce BİRLİK’te beraberlikte bulmaktır.
Ayna misali gönlün ferahta
kalsın.”

Cenk, dengi ile olur.
Denk gelmeyen dizini vurur.
Yolumuz dengimize dedik,
diz
çökeni asla dilemedik.
Çünkü köle saymadık.


Elmayı dörde bölsen,
dörtten birini alsan, öbürü haram mıdır?
Olumsuzluk biri dörde bölmek,
birini
alıp üçünü inkar etmek.
Olay budur.
Cümlenizin yolu MUHAMMED Yolu’dur.
EBUBEKİR, OSMAN, ALİ, OMAR.
O’nun dörde bölünmüşüdür.
Birini
alsak, öbürlerini inkar haktan mıdır?
HAKK’ın YOLU’ndan mıdır?
O’ bizim, biz
O’ndan.

OSMAN'ın sargısı, olmadı yargısı.
ALLAH yazdı, RESULÜ aldı bize
iletti.
Dağda bağda, suda çölde ADI'nı anasın,
dayandığını bilesin,
kayguları öyle silesin!
Sahipsiz değilsin! Günün yorumu budur.
Ayak
gidenin, sürü güdenindir.
Gidiş; kendini biliş değil, kulunun
halini halleniştir.
(HAZRETİ
MUHAMMED'in miracı)
RESULÜ'nün gidişi, HAK ile buluşuşu.
Gidenin kendine değil, ümmetinin yerinedir,
ümmetinin yönünedir.
Gidenin,
yeri yönü belli.
Her kulu olunca o'nunla halli...


“Çölde savaş vuran vurana,
dağda savaş
kıran kırana.
Onun için sevgide buluşunuz, sevgi ile oluşunuz.
Yeşil renkten söz edilmez!
Yaprak diride, kulu geride yol alır.
Yumuşak kulu, sanmayın yerde kalır.
Dileğine yol alır, ‘ALLAH’ım!’
der gücünü bulur.
Hali inkar edene de ki:
‘Hal RESULÜ’nün yapısı, kula açık kapısı.
O’nu
örnek alalım, o’nun ile bulalım.
Kumdan aldığını toprakta bulamazsın,
aradığın
yapıyı dileğince bulamazsın.
Ym. diyelim,
yerim sorana, gönüllerde olduğumu söyleyin.”

Asmayı budasalar,
dalına öğüt assalar;
giden okur, gelen okur.
Ne var ki, yine de asmanın
adı asma kalır.
‘Ne demek?’ dendi.
Ağaç kendi vergisi ile bilinir, ilmini
vergisinde gösterir.
Kucak dolusu selam.


Dinden verdik, dilden sorduk.
Alan,
ELHAMDÜRİLLAH dedi;
ezberleyen, ‘Yağını aldım, posası kalsın.’ dedi.
Alımın ne ezberi, ne posası, ne yağı olur;
alanın gönlünde perçinlenir.
‘Ne demek?’ dendi, niyaz konuşuldu.
Aldığını halinden ver, dilinden
değil.
Gerçeği olandan gör, olduranı yerinde bil.
‘Yedik ELHAMDÜRİLLAH,
gelecek öğüne hazırım.’ dersen;
gününü saate bölmüş olursun,
ömrünü
pulla kayda koymuş olursun.
‘Ne yapalım öyleyse?’ denir.
Yediğini
yemeyen ile paylaş.


Saman hafif gelir, ne var
ki hem örter hem doyurur.
‘Neyi örter?’ dendi. Toprağın altında destek
arayanı.
Koşuyu dilersen, önce yola bakarsın,
ondan sonra koşuya
çıkarsın. Bilmek odur.


Bağları budadık, sevgimizi adadık,
bilgimiz ile ödedik;
gelen geçene selam dedik, gerçeği kaleme verdik.
Binbir töreye baktık, her yöreye kandil
yaktık,
vergide yargıda selamına geldik,
‘YA ALLAH!’ diye-diye,
RESULÜ’nden
Şefaat bekledik.
Erdik gördük, her dileyeni sardık.


Seyranda, her kulu ayrı
konuyu gösterir.
Kesinleşmiş her kararda, bilincini yokla.
Ocak
başında durdum, cevizi taş ile kırdım,
akan suya sordum;
‘Güdene
selam olur mu?’ diye.
Saymayı bilen, sevmeyi gönünde bulandır;
akan su ile
giden, deryaya varmayı dileyendir.
Elbet selamın alır, DOST KAPISI’nda seni
bulur.


ÖMER’den söz ettiysek,
EBUBEKİR’e sözümüzü verdiysek,
OSMAN ile
gerçeğe nokta koyduysak,
ALİ ile nefesleri paylaştıysak;
RESULÜ’ne ulaşalım,
HAK ADI’na çalışalım diye…


Gezdiğim her fidana ADI’nı yazdım,
yerden göğe güzeli
gördüm,
LATİF olana selam verdim;
BAĞIŞLAYAN ADI ile
DİVANI’na durdum,
bağışına katılan CAN ile DOSTLUĞU’nu
kurdum.
Yaprak gibi düzenli, gül misali bezenli;
doymayı bilecek, bildiğine
cümle alem gelecek!


OSMAN’a sordum: “Doğruyu eğriyi bilsinler?”
Dedi ki: “RABB’imden
gelene gülsünler.”


Güttüğün sürünün verdiğini
sayasın,
kendi gerçeğini kendin soyasın!


OSMAN’a gizli ilmini sorsan, der ki:
“Ömrünün her dilimi birbirine
eşit olsa,
gelip-geçen mevsime benzersin.
Çeşit ile kendine dönersin,
çünkü sen yaratılmışın en kutlususun.
Her dilimin, öbüründen mükemmel
haldedir
ve o mükemmellik sadece kuldadır.
Kulluğun kutluluğunun
idraki,
seni bir öteye daha-daha öteye götürür.”


(DÖRT HALİFE, DÖRT KUTUP mu idi?)
Hayır, değil!
HALİFELER’in
görevi başka idi.
HAZRETİ MUHAMMED’in zamanında,
DÖRT HALİFE ve
SAHABELER’in kabları
YÜCE tarafından genişletildi.
Yoksa onlar,
HAZRETİ MUHAMMED’in
o NUR’una dayanamazlardı.
|