

MUSA’nın niyazını getiren UMRANİYELİ MUNİYE.
MUSA’nın sahabesi.

MUSA’nın asası,
MEVLÂNA’nın hastası,
derdinin devası, ALLAH’ımın YÜCE ADI.

MEVLÂNA’nın sözünü HAZRETİ MUSA’nın sesini;
amade olan bilir, dünyanın gailesinden kulu sıyırır.

MUSA’yı bilen misin, İSA’yı gören misin,
PEYGAMBER’ine varan
mısın?
Yürekten tanırsın, seversin, varırsın.

MUSA YUVA’ya yol alır deryadan.
Murat günden yarına, yağınıza
balınıza bereket diler.

MUSA’nın asası denizi
açtı,
MEVLÂNA’nın hastası gönlünü açtı

Gelen ayaklar, gülen dudaklar;
neşeden uzak kalmasın, adımınız
eksilmesin.
Ne demektir bilir misiniz?
Ayağınız dert almasın, adımı
eksilmesin,
MUHAMMED ÜMMETİ öksüz kalmasın.
Ne HAZRETİ İSA, ne MUSA,
ne İBRAHİM dudağı büzülmesin;
hepsinin, cümlesinin adımı
eksilmesin,
gülüşü daim olsun.

Gemiyi aldı isen, rotasını düşünme;
dengesini buldur, yeter.
Kul olaya takılmasın, kazık diye çakılmasın.


MEYDAN’ın olduğu yer, kainatın
ötesine vardığı yerdir.
Kainatın ötesinde NURU’nu buldurduğu yerdir.
Dünya
taç olsa başıma konsa, dilemem.


Güllerimizi elde
bulduk,
‘ALLAH’ım.’ dedik duacı olduk.
HAS GÜL’ün Kokusu’ndan,
MUSA ile İSA‘mın
yapısından;
gönüllerimize sevgi aldık.
BİRLİK’e inandık, gül demeti
misali hep BİR olduk.
Gül; yapı olarak bir çeşittir, gerisi aşı.


‘Firavun günahkar.’ denildi, dünya
ölçüsüne vuruldu.
Gafletini gördük, ‘Uyan dedik.’
Nefsini yenemedi, ne var ki,
sevabı günahından ağır geldi.
YÜCE’nin EMRİ, kurtuluşu son
nefeste buldurdu.


Unutmayın ki
FİRAVUN, HAZRETİ MUSA’ya babalık etti.
Babalık hakkından değil.
Onun
zulmeti, HAK YOLU’nu yanlış bilişindendi.

MUSA sarayı terk etti, İSA
kainatta noktayı buldu.
HAZRETİ MUHAMMED; çölü yol etti, kumu
bir etti,
ADEM’den bugüne ALEM’i bağlattı.

BEZM-İ EZEL’de kulun kaderi yazılıdır, AŞK’ı değil.
AŞK’ı oradan yazılaydı;
ne HAZRETİ MUHAMMED mağaralarda olur,
ne
İSA çarmıhta görülür,
ne MUSA tur dağına varırdı.
‘AŞK O’ndan, meşk
O’ndan.’ der otururdu.
Halbuki hepsi O’nun AŞKI’nı aradı.
En son
aradığını gönlünde buldu.


'Handa duralım, hancıya
soralım,
MUSA’yı arayalım.' derseniz;
aymayı dilediniz derim.


Men
edilen meyvenin verdiği,
kulun gönlündedir koyduğu.


Mümin; sadece ‘YARATAN’ım!’ diyendir,
VERDİĞİ’ne
uyandır.
MUSA da mümin, İSA da, MERYEM de,
cümle yaratılan da.
Yanılan odur ki; ‘MUHAMMEDİ.’ dedi, ayırdı.
Çünkü ne
HAZRETİ İSA,
ne HAZRETİ MUSA ‘Ayır!’ demedi.
Bildiğim yol budur,
gördüğüm kul budur.
MUHAMMED yolu, cümlededir kolu.
İSA-MUSA el-ele, cümlesi bir çembere.


Duyara anlatan, önündeki
duvarı unutandır.
Duyara gördüğünü dersen, yolunu aşırır.


Her varolan, O'ndandır;
ne MUSA, ne İSA,
ne MUHAMMET'tendir.
PEYGAMBERLER düzendendir,
cümlesi YAZAN'dandır.


'Gel.' dediğim günden,
'Bil.'
dediğim güne dönsem,
bilmeyene ben yansam;
TANRI’mı inkar etmiş
olurdum.


İSA ile MUSA’dan,
ADEM ile HAVVA’dan,
nefes aldı söz dedi,
cümleyi mümin bildi.
RESULÜ’ne uyana RABB’im,
‘KULUMSUN!’ dedi.


MUSA'da sen,
İSA'da ben,
MUHAMMED'de biz varız!

MUSA
tohum;
İSA toprak,
MUHAMMED eken...
'Yeni';
MUHAMMED'in ektiği,
bizlerin biçeceğidir.
Verdiğini herkes biçebilir
mi?..
Kimi biçecek,
kimi harmanlayacak,
kimi değirmene götürecek.

İSA ile MUSA’yı sordular, MERYEM’i
yerdiler;
her bilenin sofrasına oturdular da,
aldıkları ile ne sofra kurdular,
ne sohbet kardılar.


TOKTAY’ın bir yol açan,
MUSA ile Nil’den geçen,
günden güne
gerçeği seçen
ümmetlerin varlığına göz atalım,
güzelliğine dostluğumuzu katalım.


MUSA’ya sordum: “Bedende mi RUH’ta mı?”
Dedi ki: “Bilgi, her
zerrede.
(Zerre nerde?)
Zerre, beden ile RUH’u birler.”


NUH’un verdiğini,
MUSA’nın
gördüğünü,
İSA’nın gerdiğini bilendeniz,
İBRAHİM ile
YAKUP’a verendeniz,
cümle alem ile BİR’liği kurandanız.

|