
“Bağla eli düzenli, dar gelse gelmese.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı:
“Ne ipek, ne çarşafla, pamuk sargıyla değil… Dumanı sil
önce! Beden ile değil, neden ile düştün. ‘Elden kaydı…’ demeyesin!
Destek diye bastığın, sert geldi yastığın. Ne öyle, ne böyle, olmasın
asla gaile. ‘Ne sefer, ne seher, cevap vermedi!’ dersin; gönlünde olan
ile
aklına geleni, pişmeden yersin. Ne denirse denilsin, bil ki sevilen
sensin. Gölgeyi silecek, perdeyi bölecek, elbet gelecek.” OMAR der ki:
“Ne
ince dokudum, ne seferden sehere okudum. Bilen ile bilmeyenden
aldığımı, güzel
olur diye bekledim. Beklediğin günden yaydığın güne kadar sayıyı
bulacaksın, sözümüz HAK’tır bileceksin. Diyeceksin ki: ‘Ne ağrı, ne
çağrı; O’ndan geleni bozamaz; kendini yerden gökten yukarı görenin
dumanını silemez! ALLAH’ıma emanet olunuz.” dedi, OMAR selamladı
yürüdü. “Doğuşa el verdiysek, satır-satır verdiysek; bilenin
halindendir,
soranın yolundandır.” dedi, KAYGUSUZ dağda bağda gönlünü her dala
koydu.

“Her satır bilenedir, benim deyip alanadır, AŞK’ı ile dolanadır. Gönül
beşikte ise, bilgin eşiktedir. Damarda kan var ise, sevginiz
candadır.” dedi, KAYGUSUZ söze geldi: “Gölden uzak kalmadım, deryaya selam salmadım, çünkü deryadan
adımımı almadım. Her kuş kanadını bilmeden çırpsa; döne-döne
çarpışırlar, kana-kana yarışırlardı. Düzene öyle uyarlar ki;
dağılmadan gezerler, mevsimini sezerler, kondukları her dalda bir bütünü
gözlerler.” dedi, KAYGUSUZ cümlenizi selamladı yürüdü

“El aldık ele geldik, BİR’likte GÜL’e geldik; az ile çokta, ALLAH’ımın
ADI’na uyduk; ‘Sen gel!’ diyen ile, cümleyi bekledik.” dedi, KAYGUSUZ söze
geldi: “Yama sana gerekli, fistan ararsın; her bilene, aydın gelecek şifa
sorarsın. Üç halde alacağın, sana yardımcı olur. DOST deyip gülersen her
gelene, DOST deyip ararsan her yaratılanı, gölgeyi kesin silersen, elinde olana
şüphesiz inanırsan, aldığın her gerçeği O’ndan bilirsen;
kimseden sorma; gönlüne danış, gönlün ile aracısız konuş. Bil ki,
anda elinde olanı yarın öğrenecek, kaygunu sileceksin, her bağışta
kendinden kendine soracaksın; ‘Aldığıma mı, bildiğime mi uyayım?’
Aldığın ile bildiğin ayrıdan gelmez, birbirine sorduğun günde,
hataya asla düşülmez! ‘Anda yanımda!’ de, gölgeden uzak dur; ‘Kahır!’
diyene, doz ile yoruma gir! ‘Doz ne demek?’ denilir; şüpheye düşüren!
Yarın öbür gün, gelen her gün birbirine bağlanır; hata gibi gelen olayda,
düğüm çözülür.” dedi, KAYGUSUZ selamladı yürüdü.

“Bastığım yer çamur değil, çünkü düzeni buldum,
hizmetine talib oldum; bilinmeyene sordum, bilineni sardım.” dedi, KAYGUSUZ her
adıma sahip oldu. “Hizmete sahip olmak, adımına sahip olmaktır! Gerçeğe
nokta koyarsan, YAZILAN’a uymuş olursun, cümle kayguyu silmiş
olursun. ALLAH’ım RAZI olsun.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“Esen yelden haber sordum, fırtınayı kötüye yordum; yerden gökten beklemeden,
sözü sohbete eklemeden… Aradım gördüm ki; ne yelden cevab gelir, ne fırtına
olmayanı haber verir. Her olayın düzeni vardır, düzenin de YAZAN’ı… Ne öylesi,
ne böylesi, bitti gönül kavgası.” dedi, KAYGUSUZ söze geldi: “Suya bakarsan yüzünü göreceksin, öylece NURU’na ereceksin.
Varsın taşlar yığılı dursun, gönülde eğitim kendine kalsın.
Aldığın her damla sende bende oluşur, her güzel gölgeleri silerse
buluşur.” dedi, KAYGUSUZ YUNUS ile söyleşti: “Düşün bir
kaşık aşı, nasıl bitirir taşı. Acı ile, tatlı ile, ekşi
ile, tuzlu ile bileşir bütünleşir. Bir tek kapta bulursun, tadına
varamazsın, yemezsen duramazsın. Her birine söz ettik, YUNUS MEVLANA dedik her
satıra göz attık, demde oluşan halde cümlenize katıldık.
Kaşığımız sofra oldu, cümlemiz adınıza geldi. Sunulandan aldınız,
‘ALLAH’ım ne güzel!’ dediniz. ‘Nerde? Nasıl?’ denilir. (Rüya?) Evet! Oylarınız
sevgililer ile… Sevgililer, elbet cümlenin…” dedi, YUNUS ile KAYGUSUZ açık olan
her düğümü bağladı. “Ne ayrıdayız, ne sizlerden gayrıdayız;
yüzünüzde peçe varsa, elbet biz de kaygudayız. (Peçe
nedir?)
Şüphe! Senden benden gelişmez, şüphe bizlerde buluşmaz!”
dediler, yürüdüler

“Aydan yıldızdan gözüm alamam, kainata gönül verdim asla silemem; cümle
BİR’de oluşacak, sen ben diye bölemem.” dedi, KAYGUSUZ söze geldi: “Dizi-dizi duracağız, geyik geldi vuracağız; ‘Kalk
gidelim!’ dese bile, YUNUS misali kalacağız. Ne eksik ne de fazla,
YEMEN’den çıktık hazla; çevrenizde oluştuk cümleniz ile buluştuk,
demeyiz ‘Gelirler nazla!’ dedi, KAYGUSUZ selamladı yürüdü.
“Sofrana koyduğun aşında, durduğun ocağın başında,
alacağın yeterlidir, bildiğin tutarlıdır. Az yese, çok dese; seni
senden alamaz, senin ile yaprağı buldu, dalını kıramaz! Eğilen her
başta, gelinen her yaşta, düzenin çizdiği vardır.” dedi,
KAYGUSUZ söze geldi: “ ‘Bir çeyrek günün kaldı, bilinen yönün açıldı.’ diyene de ki:
‘ÖZ’den ÖZ’e kavuştuk, düz yolunda buluştuk. Ayrık otu sarmadan gel,
güzel güne sormadan gir!’ Günün yarısı orada, yarısı burada; kalan çeyrektir.
Enlem de boylam da, düzenlenen vakitte özümlenir. Niyazımız, cümleyedir,
alınacak şifayadır.” dedi, KAYGUSUZ selamladı yürüdü
“Döne-döne geldik size, aldık verdik girdik söze. Üç öğünde
bir olduk, gönül yandı kor olduk.” dedi, KAYGUSUZ söze geldi: “Komşuya söz atmayız, gönülden alıp posta yatmayız. DOST
olduk DOST geldik, her sevenle gönül serdik.”
“Pey aldım pay verdim, sarı danayı tarlada gördüm. ‘Anası olaydı,
sütünü vereydi…’ diye düşündüm. ‘Az gelse bağırır, çok gelse
geğirir…’ diye, kendimi teselli ettim.” dedi, KAYGUSUZ söze geldi: “ ‘Benden söze gelmedi!’ diyene, MERYEM’i verdik. ‘Bana da
gelmedi!’ diyene, hep beraber geldik, yenenden söz ettik.”
“Ayva nar çiçeklendi, yapraklar böceklendi. Dost kapısını dilersen,
eşiğinde beklerdi.” dedi, KAYGUSUZ söze geldi: “Arpalar buğdaylar boy-boy oldu, gözlendi. Seferde olan,
güzele gizlendi. Özlediğin her konun, bilen ile izlendi.” dedi, KAYGUSUZ
selamladı yürüdü.

“Yol aldık kula-kula, sofra kurduk yağa bala. Her lokma
sayılırmış, meyveler soyulurmuş. Yedik içtik şükrettik, nasibe
inandık.” dedi, KAYGUSUZ söze geldi

“Eğri doğru kul ölçüsüdür, yağmur çamur HAKK’ın
yapısıdır! Yolunu bilirsen, çamuru silersen; kulluk görevini yapmış
olursun. Rahmetin zahmeti, çamura yol vermektir. Akan suyun olduğu yerde,
elbet çamur vardır. Düzen senden gelir, kul güzeli akıl ile bulur.” dedi,
KAYGUSUZ söze geldi: “Binaya talib olsam, talebimde DOST kalsam!’ diyene! Sahurda
kalktığında, sahifeye baktığında; umduğuna parmak koydun,
gönülden aldığına doydun. Gönül gönülde birleşir, gönüller hep bir
olduğunda korlaşır. Suya bak göreceksin, renklerden gerçeği
bulacaksın. Geyik boynuzunda işaret vardır. Dağılan toplanır,
birbirine eklenir, dört yönden HAK KELAMI beklenir.” dedi, KAYGUSUZ selamladı
yürüdü.

“Elden ele aldığını ‘Götüremem!’ deme, olumsuz diye
kayguya düşüp ‘Bitiremem!’ diye kayguya girme! ER olan destiyi HAK’tan
bilir, el alır kendini bulur. Yeniden aldığın gibi, eskide gördüğün
kadar kendini eğit, her konuda öğüt.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“Elden ele aldığını ‘Götüremem!’ deme, olumsuz diye
kayguya düşüp ‘Bitiremem!’ diye kayguya girme! ER olan destiyi HAK’tan
bilir, el alır kendini bulur. Yeniden aldığın gibi, eskide gördüğün
kadar kendini eğit, her konuda öğüt.” dedi, KAYGUSUZ selamladı
“Hangi ata bineyim, hangi kılıcı giyineyim; yorgun gelen
savaşçıya, nasıl aşı yedireyim?” dedi, KAYGUSUZ söze geldi: “Donduğum her konuda, Güneş’e döndüm. Sen de öyle
olasın, ‘Atı aldım, nereye bağlayım?’ demeyesin! Yuyan gelir söz verir,
dileyene saz verir, arayana göz verir. Adağına durmayan, adını aydan
alana. Minnet, HAKK’a dönüşedir; mihnet, halk ile savaşadır. Senden
alan bilirse, yapısında bulursa, sen de mutlu olursun.” dedi, KAYGUSUZ
selamladı.

“Dağılan ile oluştum, eğilen ile buluştum, kar yağsa
ağaç ile eyleştim. Yol senden gelse, kul benden bilse, yine de
gayretin yeri sana buldurur.” dedi, KAYGUSUZ söze geldi: “Denenmiş olana baktım, değerinden aldığına
şahit oldum. Eşine, düşüne, eteğindeki taşına yardımcı
olacağım, yolun başında duracağım. ‘Kalayım!’ deme, doyan ile
doğandan ayrı kalma, beklediğin söze arkanı dönme! Elbet gelecek,
satır-satır aldığını bilecek. Bakacağım satırlara, diyeceğim ki;
‘GÜL güzel, Güneş güzel, gölgeyi nerden alırsın? Oğul güzel, bal
güzel, aşına niye tatsız dersin?’” dedi, KAYGUSUZ selamladı.
“Ayrı gelse sözümüz, bilin BİR’dir ÖZ’ümüz; cümlenizde
gözümüz, beraber çalacak sazımız. Ayak vurduk duracağız, el ele olduk
güleceğiz, seni beni soracağız.” dedi, KAYGUSUZ selam ile söze geldi: “Yolu açtım, GÜL’e geçtim, seni beni serde seçtim. Altmış
güğüm aldım, altmış halde sayıyı saydım. Görgüyü bilmeyene, yargıda
bulmayana; ‘Senden soranın, elinden alanın, yapısına uyma!’ dedim. Demde alana,
GÜL gelende vereceğini bil!” dedi, KAYGUSUZ selamladı yürüdü.
“Kavak dalı ince gelir, çam dalı gövdesinde kalır, çınar
dilediğince yayılır, selviye uzun yol sorulur; ne var ki asmanın yanında
beklenir, meyvesi yaprağı ile süslenir. ‘Gayrette, selamet var!’ derlerse,
sevgide asıl olan geçerlidir.” dedi, KAYGUSUZ söze geldi: “Çarşaf alsam yatağa, gerçek desem butağa. Yolu
açana, yerden göğe kulu seçene; ‘Nedir?’ denileni verelim: Hükümlere
kararında sorumsuz olan, yersiz olan her olayda doğruya adım atan.
‘Katıldık kul sözüne, uyduk SEN’in YAZIN’a, geldik sohbeti kurduk, RESULÜ adına
helvayı kardık yedik.’ dediler, YEMEN’den geleni bildirdiler, VEREN’in
vergisine sahip çıktılar.” dedi, selamladı

“Korkuya düşenden, yargıya koşandan; yolumu çevirdim,
kuruyan ağacı devirdim. Cümleye adım ile yol verdim, KAYGUSUZ diye sohbete
geldim. ER adımına uydum, serde ADI’nı duydum. Cümle kaygumu sildim, ne gelirse
EYVALLAH dedim; ne verirse, şükre durdum. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun,
her bilen, bilgisinde yerini bulsun. Yerden göğe sözümüz var.” dedi,
KAYGUSUZ selamladı.

“Doydum, her doyanı saydım, dar gelse soydum, umulandan
gerçeği buldum.” dedi, KAYGUSUZ, DOST çağrısına uydu, söze geldi: “Bağlı atı çözelim, doğrudan geleni bilelim. Aslına yer
verenin, gerçekte kar görenin elinden aldık, gönlüne uyduk. Selam olsun, koza
ile örülenden gerçeği bulsun.” dedi, selamladı. “ ‘Satamadım üzümü, tutamadım sözümü.’ diyen ile olalım,
bağda asmaya hizmet verelim, arayalım bulalım!” dedi, KAYGUSUZ ABDAL. “Kayalardan aşar da, düz yolda şaşarım.’ diye
korkar; KAYGUSUZ dağılanı toplar da, ‘Bohçada olan dağılır.’ diye
korkar; kayguya kaygu katar. ‘Olmazsa?’ demedik amma, ‘Bulmazsa?’ diye kayguya
düştük; günde değil, dünya günümüzde. ‘Komşuya yardım.’ dedik,
yoldan geleni savdık, sanmayınız her gelen ile övündük, komşuya yolcuya
sevindik. ALLAH’ım RAZI olsun.” dedi, KAYGUSUZ selamını cümlenize iletti.
“Altından kalem alsam, kalemde NUR’unu bilsem, elbet yazacağım gerçektir.
Çok yolu aradım diledim, avda avlananı kovaladım.” dedi, KAYGUSUZ söze geldi: “Tuz aldım sofrasından, haz duydum sohbetinden. Diledim halde
kaldım, avlanmayı sorusuz bildim, dağlara izim verdim. Avlananlar size
kalsın, avlayanlar bize gelsin, cümlesi söze gülsün. Suyun aktığı yerden ağacın kökünü ararsan, keçiyi dala
bağlarsan; gündüz gece beklersin, her olayı birbirine eklersin. Elbet dalı
kırdırmazsın, yaprağı yıldırmazsın. Kendine kendi yerini bildirmen, ÖZ’üne
açık olmandır.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“Suya daldım derinde, hava dedim serinde. Yolu aşıp
gideceğim, yerden alıp vereceğim, temel attım binamı kuracağım.”
dedi, KAYGUSUZ selam ile söze geldi: “ ‘Sular derin, gidemezsin!’ dediler. Tahta buldum, salı kurdum,
sahilden sahile vardım, niyet ile HAKK’ın DEDİĞİ’ni bildim. O’na
güvendi isem, ne suyun derininden, ne havanın serininden asla korkmam; HAK
SOFRASI’nı buldum, ALLAH’ımın İZNİ ile kalkmam.” dedi, KAYGUSUZ
selamladı.

“Yerden aradım, yapraklar döküldü ise toprağı taradım, eken
ile ekileni birbirine bağladım. Toprak veresiye, kulu alasıya, RABB’im
cümlenizi göresiye. Akacak su besleyendir, duyacak kul Kainatı süsleyendir.
Yoncayı ele alırsak, yaprağı dile verirsek, gönlümüzde oluşanı
dağıtırız. Sevgi, elbet akımdır, müspet akım. Toplulukta, ne verilirse o
alınır. ‘Kin, nefret geçersizdir.’ denirse de, sevginin olmadığı yerde
menfi akım iletilir, o da bulaşıcıdır. Onun için, sevelim. Ne derlerse
desinler sevelim, ne yerlerse yesinler sevelim, ne giyerlerse giysinler sevelim
ki sevgi bağını kuralım, sevelim ki sevgisizlik dalını kıralım. ALLAH’ım
cümlenizden RAZI olsun, sevginiz ile her engel kırılsın.” dedi, KAYGUSUZ
selamladı.
“Ağaçtan ağaca ipi bağladım, DOST KAPISI’nda HAK
SÖZÜ’nü sağladım, uyandım güzeli bekledim. ‘Bildim buldum, gün-gün okudum, BİLGE oldum.’ diyene, ‘Okuyan
BİLGE oldu mu?’ derse; seyirden uzak kalır, kendi kendine evhamı bulur.
Bilen; dayandığı gücün sonsuzluğunu idrak edendir. ‘Bilirim.’ diyen;
kalıpta kalandır. ALLAH’ım kalıpta bırakmasın, ‘Dardayım.’ deyip kuluna yük
atmasın. Çevreyi dolayalım, yapıda gönlümüzü halleyelim, MEYDAN’a her
gelen ile sözümüzü belleyelim.” dedi, PİR SULTAN ABDAL kayıtsız söze
girdi, KAYGUSUZ ile ipliği bağladı: “Danışılan yoldadır, yağmur akarsa seldedir. Doyduk uyduk, selam ile
geldik, ‘Selam.’ dedik döndük.”
“ ‘ER oldum söze girdim, sözü ÖZ’ümde bildim.’ diyene, olmuştan değil
silmişten olanlara, her öğün yolu çevirenlere, de ki; ‘Ne yoldan
gitse, hangi sürüyü gütse; gerçek yolu bulacaktır, güçlüğü yenecektir.’
Verişimiz; yolu, ASIL olana bağlamaktır.” dedi, KAYGUSUZ söze geldi: “Duvarı ördü isen, görgüne gereklidir; örtüyü sildi isen, vergine gereklidir;
alınan bilgi, elbet sonsuza süreklidir. Meyhane; bekleyenin değil,
bilgisine bilgi ekleyenindir.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.
“Döne-döne aldık, seve-seve bulduk, dost haline girdik, dost
gönlüne postumuzu serdik.” dedi,
KAYGUSUZ söze geldi: “Yerden aldım taneyi, gönülde buldum haneyi, sordum bilene
peymaneyi; ‘Yerden mi gelecek, gönülde mi bulacak, bilende mi kalacak?’ Orda
burda değil, sevgimiz cümleyi saracak.” dedi, KAYGUSUZ dumansız gönülde
gerçek saygıyı gördüğünü söyledi selamladı.

“Her dizi birbirine eklendik te, her söz ile kulun hali katlandık
ta; güzelin ölçüsü görülür, bilgi hal ile serilir.” dedi, KAYGUSUZ DOST
KAPISI’na DOST selamı ile geldi: “Aynayı sen alsan cümleye tutsan, çevren ile çehren güllere donanır, sevgide her
kulu bildiği ile denenir. Yoğurt, dilenirse ayran olur içilir;
dilenirse, yardan yoldan el ele geçilir.” dedi, KAYGUSUZ selamını çevreden
çehreye sevgi ile iletti.
“Boş sepet dolacaksa, beklenen niyaz kalacaksa, gönülde gerçeğe kapı
açılacaksa; kimsenin, değiştirmeye gücü yetmez.” dedi, KAYGUSUZ sözü
aldı: “Yol düzeni verecek, kahreden gülecek, güzelden güzeli görecek.
Dermana, yerden göğe niyazdayız. Dayanmayı bilen ile beraber olduğunu unutmasın.” dedi, KAYGUSUZ
selamladı.

“On güne yer veren, bin günü aydınlık saysın. ‘Alamadım,
veremedim.’ diyen her kulu, sırtındaki kabuğu soysun.” dedi, KAYGUSUZ
selam ile geldi: “Güldüğüm güne bildiğim gündü derim, meyveyi ermiş
yerim, her rengi severim. Benden sana yol gelse, ‘Güzel mi?’ diye sorarım.” dedi,
KAYGUSUZ selamladı.

“Üç pınar gördüm akar gider, üç ocak gördüm yanar tüter, üç çoban
gördüm sürüyü güder; her sürüyü, SAHİB’i öbür sürüye katar.” dedi,
YESEVİ selamladı. (‘Üç çoban’, PEYGAMBERLER mi?) EYVALLAH. “YUVA’ya geldik, söz verdik; sevgi ile olduk, kainata göz attık;
bildiğimizi sattık, uymayanı attık.” dedi, YESEVİ yoluna DOST GÜLÜ iletti, selamladı.
“Soyluyu bileceğim, bilgisi ile bulacağım.” dedi,
KAYGUSUZ sözü aldı: “Bir çift küpeye, bir alim gelmez; bir çift öğüdü, bir zalim almaz; bir tek
sevgiden, cümle kulları kalmaz. DOST olacağız, DOST kalacağız; sadece
ALLAH’ımın verdiği nasib ile yetineceğiz. Dağlar yeşillendi
ise, ağaçlar çiçeklendi ise; her zerrenize güzellik dolacak, benden sana
sevgi ile adın kalacak.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“Saydım pirinci tane-tane, olmaz dediler; saydım bilinci gidene dek, kalmaz
dediler. Saydığım pirinci yediler, soyduğum biline güzel dediler.”
dedi, KAYGUSUZ selam ile söze geldi: “Parlayan her yıldız günün neşesini verir, çünkü, kayguyu silen yıldızın
parlaklığını görür. Yer-yer yolda buluştuk, YAR diye-diye
oluştuk, soruya gelen ile konuştuk. Dedik ki: Giydiğiniz hırkaya
yamayı vuran bilir, yediğiniz lokmaya sofrayı kuran gelir. Az olsun, çok
versin, her günün gecesinde niyazınız semaya dönsün.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.
“Suyu destiye koydum, sıra-sıra bardaklar saydım, ‘Her dileyen
alacak, sevgisinde bulacak.’ diye sevindim.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Bayram gelsin beklersem; hazır olmalıyım, bayrama gelenleri
sevinçli bulmalıyım, giydiği fistanı temiz giymeliyim; doğruyu, kendi
ölçümde değil, HAKK’ın adaletine sığdırmalıyım.” dedi, KAYGUSUZ
selamladı. (Kimin giydiği?) Gönülden aldığını bilenin,
gerçeği fistan diye giyenin…

“ÜÇ ER’den binbir niyaz, üç serden geldi avaz. Birinden
çiçeği alacağım, birinden böceği soracağım, biri ile
gerçeği bulacağım.” dedi, KAYGUSUZ söze geldi: “Ağaçlar düzen bulur, yola yol dikildi ise; kullar sevgi dolar, RAHMET
döküldü ise; bilmeyen bilene sorar, yapıya takıldı ise. Yapıya sahip olduk,
konuk gelene güldük, ‘Asılda kalan.’ dedik selamladık. Selam olsun, ÜÇ ER’den
her birine kaydına yazılanı versin, görgüye kazılana uydursun.” dedi, KAYGUSUZ;
her anına, her gününe niyaz ile katıldı.
“Çağrıya uydu isek; kar olsa buz kalsa gideceğiz, elinize taş
verse birbiri ile ufalayacağız. ALLAH’ım her olayın görücüsü, kuluna bilse
bilmese gerçeği vericidir.” dedi, KAYGUSUZ selamladı. “Bir bostan, bir DOST’a değişilmez. Bir postta cümlenin
gönlü sığar, asla paylaşılmaz. Senin benim diyemezsin, her kulu pey
alır pay verir, her biri HAY diye katılır. (Sohbetlerin
yorumu ile ilgili mi?) (Bir can ekler; Şahıslara değil, cümleye olduğunu anlatılmak isteniyor.) EYVALLAH. ALLAH’ıma
emanet olunuz.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“Od, yerini bildirir; ok, vurduğunu buldurur. Davaya düşen her kulu,
kendinden yana geleni görür.” dedi, KAYGUSUZ söze girdi: “Saman suya batarsa, olumsuzdur. Dağdan gölge düşerse,
olumlu denilir; günün her anında, gelecek ses beklenir. Gelecek ses senin
sesindir, O’ndan gelen nefesindir. KORUYAN ALLAH’ım, her var ettiği ile,
yerden göğe bilinir. Olumsuzdan sakınan her kulu, attığı adımda
gerçek ile yürür.” dedi, KAYGUSUZ selamladı

“Çıktığım merdivende saydığım, niyetim oldu; her adımda gelene, bilgim
kaldı.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Ata-ata geçemedim, gönül verdim ayrıyı seçemedim, her suç
denileni HAK TERAZİSİ’nde tartamadım. Gönül verdiğim her olay
güzeldir, gerçeğin aynası diye…” dedi, KAYGUSUZ selamladı. Bağlı tayı çözersin, YAZILAN’ı çizersin, ak ipliğe kara düğme
dikersin, gönlünde güzel olanı ezersin, her düzende bildiğin kadar
gezersin. Ak iplik aldı isen eline, ak düğme geçir. Gönlün ile aklını
denkle demektir, sabırsızca pişmeden aşı yemektir. Ak iplik buldu
isen, ara ak düğmeyi; aşı ocağa koydu isen, bekle pişmeyi…
Acelen ne, telaşın kime? Demde güzelin var olduğu, her zerrede
yazılıdır, okunmayı beklenir. “Okuyandan, ALLAH’ım RAZI olsun.” dedi, KAYGUSUZ
selam iletti.

“Dağlara sırtın dayarsan, ellerde usunu duyarsan; usunda kendinden gelene
selam diyesin, DOST KAPISI’nda AŞK şarabı içesin.” dedi, KAYGUSUZ
söze geldi: “Değirmenden aldığın unu, cümle ile verdiğin
konudur. Güzelden seçtiğin olmaz, çünkü çirkini bulmaz. Elden ele, dilden
GÜL’e selam olsun.” dedi, KAYGUSUZ selamladı. “Elini açasın, papatya suyu ile
yıkayasın; geçmeyen değil, DOST selamı diyesin.” dedi, KAYGUSUZ.

“Bak çevrene duya-duya, dön gönlüne gör güzeli doya-doya. Akan sudan gelen sesi,
deryada bulur nefesi.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “ ‘YUNUS ile yol aldım, yolda KAYGUSUZ ile buldum.’ diyene… ‘Gayreti, yeterli
değil.’ diyene de ki; ‘Aldığın ile hayrete düştüğün, geçerlidir.’
Güneşin oluşturduğu, gölgenin buluşturduğu yerdeyiz.
Sofrayı kurduk, konuyu kardık, olumsuzu sorduk; dediler ki, ‘Kainatta her
olayın çözeni BİR’dir. Yaprak-yaprak okusun, her zerresini okuduğu
ile dokusun. Gelen geçici olacak, önce irin dolacak, sonra dolan irin salacak.’
Demde oluşan, yoğun kayguda buluşan…” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“Kar yağdı dağlara, kurt indi ovalara; dört yanımı sardılar, bana kini
sordular: Yol alırsam giderim, ben sürümü güderim; ‘Eksik olmasın.’ derim,
nasibe göz ederim. Gidin benden uzağa, düşürmeyin tuzağa, talib
oldum nasibimdeki azığa.” dedi, KAYGUSUZ söyleşe-söyleşe yerini
aldı. “Dağlar taşlar şahit olsun, ‘ALLAH.’ diyen her kulu
selameti bulsun, her adımda DOST çağırsın.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.
“Yaprak verdim eline, kemer sardım beline, güzel dedim haline. Deryaya dalan
olur, güzeli soran gelir; KAYGUSUZ’u kim bilir? Bilgimizde oluştuk,
görgümüzde barıştık, her sergiye karıştık. Yaprak, yeşilin
dengi; seven, kulunun dengi… Her olayda düzeni verir, yazan ile bildirir.”
dedi, KAYGUSUZ selamladı.
“Gezdim durdum sahilinde, aradım buldum fiilinde. DÖRT KAPI’ya
selam verdim, her öğünde yönü sordum; kim gelirse gelsin, HAK ADI’na
sardım.” dedi, KAYGUSUZ selamladı. “Binbir soru benden gelse, her soruya kulu gülse; bin ikinciyi gine de sorarım,
aldığım her cevabı gönül tasımda kararım. Dilersen alalım, her bilene
soralım; yaprağın yapısına mı, DİVAN’ın KAPISI’na mı gelirler?
Yaprağın yapısında bulurlar, DİVAN’ın KAPISI’nda kalırlar, her bir
adımda gerçeğin uyumuna katılırlar.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.
“YUNUS’un sözünde vardır, YOLU’nda yürüyene kârdır. Yaprağı ele alsan,
rengini dile versen; dumanı sileceksin, gününü bileceksin. Yolun gidişi
güzel, kulu güdüşü güzel. Yumuşak yol alırsa, ayak izi kumda kalırsa;
giden de bilir, gelen de alır.” dedi, KAYGUSUZ adımına selam yazdı. “Durak olmasın yolda, merak kalmasın kulda. Binbir söze nokta
koysan, binbir nefese yol sorsan; gönlündeki DOST ile geçinirsin, dizindeki
post ile her olaydan kaçınırsın.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“Vurdum taya, durmadı; sordum kaya, sarmadı; KAYGUSUZ söze geldi, gönülleri
kırmadı.” “Bellidir aldığınız, gönüllerdedir verdiğiniz. Ne sır
oldu, ne yol sordu; kaynayan suya elini daldırdı, ‘Yanmaz.’ dedi güldü.
‘EYVALLAH.’ diyelim, tatlı aşı yiyelim. Ders aldı isek DOST’tan, yeriniz
bildi isek posttan; ne YAR’dan geçeriz, ne seri biçeriz.” dedi, KAYGUSUZ
selamladı.

“Köşk ile çadıra göz attım, her var edilen ile söz ettim.
Gördüm ki gönül yapısı ayrı değil, hiçbiri RABB’inden gayrı değil.
‘SEN bilirsin ALLAH’ım’ dedim, cümlesini selamladım.” dedi KAYGUSUZ söze geldi: “Doğu Batı bekleşir, bilgileri birbirine ekleşir. ‘Ver bana, al
sana.’ derler, kimi kuru aş, kimi baklava börek yerler. Ne yerlerse
yesinler, ‘YARATAN’ım.’ desinler. Bir-bir okladım hedefi, ‘Bilen bulur.’ dedim
‘Sedefi.’ Yapıya el attık, kapıda bilgi sattık.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.
“YUNUS ile söyleştik: Kuma suyu katacağız, dilenen
kapıya varacağız.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Yerden göğe razıyız, ALLAH’ım RAZI olsun. Yumuşak gelen her olayda
sert taşı buldu, demde oluşan seferden yaprak misali yerini buldu.
‘Kundak açıldıkta görülür.’ dedik, daha önce verdik. Konuğu beklersen
kaynağı bulacaksın, çevrende oluşan çamuru sileceksin. ‘Her olay,
düzenden.’ dedik, daha önce verdik. Zararsız, fakat yoldan uzak tutan… ‘Her
olay düzenden.’ dedik. Hayır. Mana ile madde kaynağı. Gerçek bilmek,
kendinden kendine her öğün sormak. ‘Yargıyı, bilgim ile mi, görgüm ile mi
değerlendiririm?’ deyiniz. Hem görgü, hem bilgi ile değerlendirilen
her olay gerçeği yansıtır; doğuştan sözünü bilenin açtığı
her sahife, tane-tane okunur.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.
“Dumana asla yer vermeyiniz. Sert gelse de, ‘Bilmem.’ diyene, taşla vurmayınız.”
dedi, KAYGUSUZ yoldan GÜL’den selam ile geldi: “ ‘Aç kaldım sohbetine?’ diyene, de ki; ‘Gelenden gidenden selam aldım, yola
durdum söz edeni sordum, bilse bilmese sardım, meydana oturdum yemeğe
gelenden postunu sordum.’ Dedi ki; ‘Karakoyun beslenecek, ak koyun süslenecek,
DOST SOFRASI’nda yünü katlanacak. Yemekten maksat; gayret ile
alıştığımız, hayret ile bölüştüğümüz, gerçek diye
biliştiğimiz mana aşıdır, olumsuz gelen madde taşıdır.
Geçtik olumsuzu, seçtik dolumsuzu. Her günü yaşadık, bilgi ile görgü ile
Alacağız dolacağız, günü geldi bulacağız; ‘KAYGUSUZ’dan konu
aldık.’ diyeceğiz, kuşaktan gelene güleceğiz. Koyun; mana ile
maddenin gerçek bilgisidir, YUNUS misali yolcusudur.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“Her sayıyı bilen, noktayı koyan değildir, sadece noktayı
okuyandır. Davara yön versen, seni değil çobanını arar; gece ile günde
bildiğine sorar, Güneşten aldığı ile verecek karar.” dedi,
KAYGUSUZ söze geldi: “‘Bindiğim at götürecek, kaygumu bitirecek.’ diyelim, her
günün sabahında niyazımızı umut ile bağlayalım. Duman, yanan odunun
vergisidir; baca olmazsa, huzurun kaçar. Öyle ise, her olayın kapısı penceresi
vardır. Yanan ocağına yer verirsen, kayguya örtü gerekmez.” dedi, KAYGUSUZ
selamladı.
“Ayna yok yüzüme bakayım, anahtar alıp sözüme takayım.” dedi, KAYGUSUZ sözü
aldı: “Her söz ile giderim, bağda asma dilerim. Üzüm olup erecek, kulu sofrasında
görecek; belden dilden sildiğini, elden GÜL’den sorduğunu HAK ADI’na
bulacak; boş destiler dolacak, bilen mutlu olacak, bilmeyen olduğu
yerde kalacak, arayıp buluncaya, desti ele gelinceye kadar.” dedi, KAYGUSUZ
yaprak-yaprak niyaza ağaç ile katıldı, selamladı.

“Yaprakları dizeceğiz, hep el ele gezeceğiz, fidan için
toprağı karacağız.” dedi, KAYGUSUZ söze girdi: “ ‘Gökyüzünde pencere açılsa, bir-bir öteye geçilse…’ denilir. Pencere gökyüzünde
değil, gönüllerde açılır, açıldıkça perde-perde geçilir.” dedi, KAYGUSUZ
selamladı.

“Kuşağı dar bağlamam, sıkar diye ağlamam. Gün güzel, gelen
güzel, gönülde olan güzel, seyirde bulan güzel.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Doğduğum günde güldüm, geleni
GÜL’den bildim. Bende olan beni sordum; ‘Derman diledin ya, ferman sendedir.’
dediler, dağılan her satırı toplamamı söylediler. Selam olsun dedim, her
satırda VAREDEN’i bildim.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.