
“Bir çiçekte bir meyve, bir böcekte bin zerre, şükür dedim RABB’ime binbir
kerre.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Telli kavak yanar söner, gönül AŞK’ı ile döner-döner, her sofrada gelir
gider. Tatlı aşım, salim başım, kum oldu elimde taşım. Gölgede
bulduğumu, güneşte kaybetmem. Yolumu sana sordum, DOST KAPISI’na
girdim.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“Bardak aldın eline, güzel dedim diline. Binbir sözü verdin de, bir-bir
taşı serdin de, atım atan sormadı, ham gözü durmadı; dağlara yaslan
dedim, bir dalını sarmadı. Gelmiş geçmiş selamdadır, KAYGUSUZ
kelamdadır; bağlara adım atar, pazarda üzüm satar; bileni, bilmeyenin
ardına katar. DOST olduk ya seven ile, kendini kendine soran ile, komşudan
aldığını gönlünce yoran ile. Her konuyu görevince yordukta gerçeği
bulmuş oluruz, nefsimizi DOST’a katmış oluruz.” dedi, KAYGUSUZ
selamladı.

“ ‘Almayı dilediğim nedir?’ dedim, kendime sordum, gönlümde tezgahı kurdum,
ne gelirse koydum. Gelene geçene sordum, ‘Sevginiz BİR midir?’ HAY
dediler. ‘Gönlünüz gür müdür?’, RAHMAN olan ile
dediler, KAYGUSUZ’a kayguyu sildirdiler. ER olduk, erlikte kaldık, SAHİB
olana EYVALLAH dedik. Gönül senin yapındır, bilgin gönlünde kapındır. Sevgin,
kapını açar, yapına geçer.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“Kahır etmedik söze, toz almadık göze. Dün geçti, günü bilen seçti; ‘Bilmem.’
diyen, her olaya şaştı. Şaştığın gün, güzele göz
açtığın gündür.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Bilen bilmeyen gelsin, gölgeyi cümlemiz silsin. Ben varsam,
senin yolundan; ben korsam, HAKK’ın sözünden; dağlarda karsam, bilgimin
izindendir.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“Ben miyim seven SEN’i, SEN misin seven beni? İçinden
çıkamadım, geriye bakamadım, su aldım dökemedim, ağaç diktim sökemedim.”
dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “ ‘Su elinde kaldı mı?’ dediler. Su benim, bana gerek; yol benim,
sana getirecek. ‘Ağaca su dökemedim.’ dediğim, RABB’imin, RAHMET’ini
cümleye paylaştırdığındandır. Ayağıma elime, ayakta tutan belime
RABB’im kuvvet verecek, her varolan bildiği halde görecek.” dedi, KAYGUSUZ
cümlenizi selamladı.

“ ‘Bardağa su alayım, yeterse suya dalayım.’ diyene de ki; ‘Binbir kelama
daldım, her akan suda durdum, deryayı derin buldum. Dedim ki; yüzmeyi
öğrenmeden dalamam, dalmadan kalamam.’ YA ALLAH diyeceğim, HAK
LOKMASI yiyeceğim, bilgi fistanı giyeceğim; o zaman, deryaya dalmaya,
gönlüm ile kalmaya hazırdır.” dedi,
KAYGUSUZ sözü MERYEM’e verdi:

“Dağlara selam verdim, ‘Selam sizlere.’ dedim; dağda
öten kuşlara, siper olan taşlara bir-bir adımı yazdım; ‘Gelen giden
olur da, bilgi alır dokur da, cümle ile paylaşır.’ dedim, yapraklara iz
sordum.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Daldığım suda buldum, gönül hoşluğuna doldum,
bilgimi cümleye saldım.” dedi, KAYGUSUZ selamladı
“Üç öğünde andığımız, bir ömürde bulduğumuz
gerçeğe ayna olan her gölge, bulgumuzun şahididir.” dedi, SARI ANA
ile KAYGUSUZ sözü aldı: “Çölde deve güdeceğim, ben YEMEN’e gideceğim; cümleye
sözüm verdim, cümlesini arkama katacağım.” dedi de, SARI ANA ile KAYGUSUZ
Güller bahçesinden, gönüller bohçasından, her birinize DOST selamı iletti;
DOST’luğa EYYÜB’üm ile MERKEZ’imi de kattı; YEMEN’den gelen selamı
cümlenize ışık diye tuttu. Selam ile geldiler, selamlayıp yürüdüler.

“Karlı dağlar izin verir, yanan ocak sözün bulur, her
kararda İZİN alır. RABB’imin ADI’na verdik, ADI ile her kapıda
durduk, bileni bilmeyeni sardık, sanmayın ‘Kimsin?’ diye sorduk. Kim olursa
olsun, yeter ki DOST SOFRASI’na gelsin.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Bakalım, her yakaya dilenen GÜL’ü takalım, tarlaya ekini atalım, ALLAH ADI’na
el ele tutalım.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“ ‘Yardığım adım, ayağıma gelmesin.’ dersen, yorumunu
düzenli yaparsın. (Dikkatli olmak?) EYVALLAH. ‘Kopan ipe düğüm
atayım, gelecek atı tutayım.’ dediysek; düğümü güçlü atalım, HAK ADI’na
atın başını tutalım.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“Dağlarda bulut var ise, yağmur gelendendir; Güneş
var ise, kar eriyendendir; olumsuza emek vermek, kulu zorlayandandır.” dedi,
KAYGUSUZ sözü aldı: “Koyun besledim, sütü var diye; atı besledim, yüküm var diye.
Gidip gelene selam verdim, VAROLAN’ı nerden bildiğini sordum. Kimi yerden,
kimi gökten, kimi azdan, kimi çoktan dediler, kendinde olana bakmayı
bilmediler. Benden olumsuz gelen, sende noktayı bulur, her kulu açtığı
yönde görür.” dedi, KAYGUSUZ selamladı
“Her öğütte gölgeni silersin, sevgi ile gülersin; sonra döner, yeniden
kayguya dalarsın. Ayağında sarılı olanı aç, olumsuz dediğin olayda,
görgün ile bağladığın güzeli seç, yer vermiyor ise geç. ‘Yayan
gidemem, aldığım sürüyü güdemem.’ denilmesin; komşuya yer verdi isek,
‘Nasıl olur?’ demeden paylaşılsın.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “İğne aldım iplik yok; elma soydum çöplük yok. ‘Fistan
giyeyim.’ dedim, yerden ayağı aldım, dört yönümü aradım. ‘Dar gelmez
duvarlar, hor görmez davarlar.’ dedim, fistanımı giydim. Elbet çoban fistanı…
Giyersem yaban fistanı, derler ki, ‘Yazacak destanı.’ Okuyalım sevinelim, YAZAN
ile övünelim. Seyre geldik, dumanı sildik, komşu ile sevincimizi
paylaştık. Doğuya söz verdik, batıya kilim serdik. Dileyen gelsin,
selamını alsın.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“Binbir atlı koşarsa, her gönüller coşarsa, bizden sizden sayılmaz,
ham meyve soyulmaz. Olduk olasıya, sevdik ölesiye.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Yama vurdum dizime, düğüm attım sözüme. Yolum gidene açık,
dualarım cümle ile gerçek. Doğuya nefes gerek, batıya heves. yoğun
gelen boğasa ALLAH’ım kuvvet verir, KUDRETİ ile zor geleni düzeltir.”
dedi, KAYGUSUZ selamladı. Boğasa; yüklü gelen zorluktur.
Doğuştan aldığına gerçeği bulduğun gün yorumu silersin.
Dersin ki, ‘Boğa üstüme gelse, gücümden üstün olsa; YÜCE’nin verdiği
ile dururum, gerektiği an vururum. Asla korkum kalmaz, bende gününü
sormaz. Öylece boğasa ile övünürüm.’ diyesiniz.
“Oluyor diye geldik, buluyor diye sevindik, DOST yuvasında huzur
ile gerindik.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Benden YUNUS’a varsa, her aldığı sözde dursa, koşan ata gem vursa;
dilediği yoldan şaşmaz, yoluna taş gelse düşmez.
Yoğurt aldık, sütü sorduk. Güğümü verdik dolsun diye, gönül verdik
kainatta kalsın diye. Yoruldum diyen ile yargıyı silene gönülden yol bulduk,
sofrasında yoğurt yiyelim diye kaldık.” dedi, KAYGUSUZ YUNUS ile
bağını sorana anlattı: “Dağdaki üzüm ile ovadaki üzüme benzer… (YUNUS ile KAYGUSUZ’un buluş
farkı?) EYVALLAH. Konuk gelenden aldık, cümleye gönül verdik, sargıyı
yerinde bulduk.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“Okudum yazdım, bilgimde çözdüm, uymayanı çizdim.” dedi, KAYGUSUZ
selamladı. “Çardak aradım durayım, bağın nerde sorayım. ‘Oyundan uzaktır.’ dediler
avımı elimden aldılar, her biri çevremi sardılar, ‘Nerden? Kime? Nasıl.’ diye
sordular. Cümle ile katıldım, bir ok ile atıldım; bilenden kurtuldum,
bilmeyenden satıldım. ‘Olursam kulum, bulursam yolum…’ derim, çardakta kalırım;
‘EYVALLAH.’ dediler, gönülden gelene sevindiler. Yol yolcunundur, gönül
hancının, oturalım nasibimizi kotaralım. Selam olsun cümlesine, selam olsun
cümlenize.” dedi, KAYGUSUZ selamladı
“Çok verdin güldüm, az verdin sordum, yerden göğe sevgini verdiğin ile
yordum.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı, yolda EYYÜB’e sordu: “Sohbete
gideceğiz, yerde kilim var ise yerini bulacağız.” KAYGUSUZ ile
EYYÜB’üm birbirine el verdiler, yere kilimi serdiler; bir lokmaya, bir hırkaya,
yerden göğe söz ettiler: “Var ise, çoğu; yok ise, azı
bileceğiz; VAREDEN’e, sevgimizi sunacağız.” dediler, cümlenizi
selamladılar. (Kanaat mı?) EYVALLAH

“Tavrımın düzenini bilirsem, senden duymam; atımın dizginini elde
tutarsam, kayguyu almam; ‘YA ALLAH.’ dediysem, asla darda kalmam.” dedi,
KAYGUSUZ söze geldi: “ ‘Söz ustası, saz hastası…’ deseler, uymaz; ‘Yol ehli, YUNUS halli…’ deseler,
duymaz; kozu elinde olsa, dileyene vermez. ‘Öyle ise, yolu bilsin, kendini
bulsun, öylece sofraya gelsin.’ dediler, altın ağı yol üstüne serdiler,
selameti gerçeğin ışığında buldular.” dedi, KAYGUSUZ kendi
ölçüsünü cümlede birledi. “Ay’dan gedik açsalar, yıldızdan yıldıza geçseler; gölgesini sorarlar,
bildiklerine yorarlar. Ne Ay’da, ne yıldızda, bilgince bulamazsın; almayı
dilemezsen, söz ehli olamazsın.” dedi, KAYGUSUZ ile YAHYA EFENDİ
söyleşti
“Al fistan, sarı fistan, elinde okur destan. KAYGUSUZ’a selam verse, kaydını
elinde görse; ‘Destan ne güzel.’ diyecek, gelene gidene gülecek.” dedi,
KAYGUSUZ söze ÖZ’e girene, gönülde gerçeği bulana, selamını iletti.
“Yerde otu gördün de, aldın kilimi serdin de, karıncaya derdini sordun da;
dediğine uydun mu? Deme, ‘ER yolu zorludur, dağ yolu karlıdır.’ Zoru
da, karı da geçersin, her öğünde kekik çayı içersin.” dedi, KAYGUSUZ
selamladı.
“Okuduk yazıyı düne selam verdik, gün ile konuya girdik. Üç aşamaya
girecek, her aşamada birbirini serecek, yerini öylece KAYGUSUZ’ca
görecek.” dedi, KAYGUSUZ yularsız ata semer vurdu. Karşımızda olana. “Mayasız yoğurt olmaz, sütü almayan gelmez; RABB’ini bildi isen, olumsuza
kanmaz. Güzele uyacak, gönülden duyacak.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.
“Anahtarı ele al, dünkü sözü dile ver, güzel olan kilimi yere ser. Yerde olan,
serden geleni bilir, zorda kendini bulur. Duman güneşi gölgeler, sadece
senin gözünde…” dedi, KAYGUSUZ selamını yerden göğe iletti.

“Aynı yolda gidersek, aynı sürüyü güdersek; soluğumuz
birlenir, seyre gelen gürlenirdi; bilmezse kul, zorlanırdı.” dedi, KAYGUSUZ
sözü aldı: “Binbir söze nokta koydum, her satırda söze uydum, kuma geldim dize durdum.
ÖZ’üm sözüm O’nun ile, yanan gönlüm O’na doğru.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“Dağlar deyince gülsem, çıkışa ayak vursam, çıktığım anda dursam;
yaratılmış her zerreyi, yaratılan adına görsem…” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Asmalara su gitse, gelen suyu bilen itse, her emekçi emeğinden katsa;
yollar yolcu ile dolar, RABB’im bir sevaba bin birini katar, bilen ile
bilmeyenin elinden tutar. Çağrıya uyandan, RAB ADI’nı gönülden duyandan,
ALLAH’ım RAZI olsun, sevgisini cümlede bulsun.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“Var ettiğin bizlerle, SEN’den güzel sözlerle, dağlar taşlar
eğilir, her damla su deryaya varmaya çalışır. ‘Damla suya eremezsem,
güzelliğini görmezsem, vah bana, eyvah bana.’ diyelim, bir damla sudan
ibret alalım, alalım da damla-damla dolalım, kar tanesinde arılığı
bilelim.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Yolda giden her kulu özgür olduğu halde duymayı dener, kendi ile kendini
sınar, az bildiğini toprağa, çok bildiğini yaprağa sunar.”
dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“Yemine asla yer vermeyelim, yemin edeni hoş görmeyelim. ALLAH’ımın ADI,
kulunun yorumuna şahit gösterilemez.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Her satırda söz verdik, her sahifede yolu sorduk. Denildi ki, ‘ADI’na gönülden
katılıyor isen, YOLU’na yorumsuz atılıyor isen; yön sorma, günün vergisinden
kayguya girme.’ Yol açık, yolcu hazır. Yolda olana, yamayı yerinde bilene…
Ağaca meyvesinden dolayı değil gölgesinden dolayı gönül veren,
kendinde olanı cümlede gören, her olaydan çirkini silen, sen ile beni birleyen…
Selam olsun ona yerden göğe.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“ ‘Ayrı gelen ezilmez, tortu veren süzülmez.’ diyene, de ki;
‘Ezmeyi deneyen kendinden, süzmeyi deneyen RABB’inden aldığı ile bilinir,
gayrı ile övülür.’ ” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Mayayı hamurda çoğaltırız, hatayı bilgide azaltırız; sözümüzde hata olsa,
DOST SOFRASI’nda savunmayı deneriz, kayguyu öylece sileriz.” dedi, KAYGUSUZ
dikensiz gülün olmayacağını söyledi, selamladı.

“Odunlar sıra-sıra, gölgede çıktık tura; aldık verdik,
gördüğümüz halde durduk huzura.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Kaynayan tencereye, açılan pencereye bilgin ile katarım, bilen kulu elinden
tutarım; doğuştan aldı ise, kendinde buldu ise, her rengi sordu ise,
‘Güzellik sende.’ derim.” dedi, KAYGUSUZ NUR’dan alana, duyduğu her söze
gülene selamın iletti.

“Ağacın dalı kırık, asmada kaldı koruk, DOST KAPISI’nda
arık; gelene gidene verir, ne halde olsa korur, cümle ile güzeli bulur.” dedi,
HACI BAYRAM sözü aldı, kendinden gelen her kula gerçeğini sordu. “Her
kulun gerçek bilgisi, kabıncadır.” dedi, HACI BAYRAM KAYGUSUZ ile sözü
bağladı: “Üç niyet sorsalar, derdim ki ‘Aşkımla övüneyim, meşkinle
dövüneyim, HAK ADI’nı savunayım.’ Ayran alalım güğümü dolduralım, içene
geçene sunalım, KAYGUSUZ ile sözü bağlayalım.” dediler, selamladılar.

“Kaygu almadan gel, dumandan geçmeden bul, seçen değil seçilen ol.” dedi,
KAYGUSUZ sözü aldı: “Her emeğin emekçisi, niyetiyle ölçüsünü alır; bilmediğinden
değil, uymadığından yargılanır. Madem ki bilensin, uyandan oldun,
öyle ise kayguyu da sildin.” dedi, KAYGUSUZ her konuya YARDIMCI’n ile girmeni,
gerçeği gölgesiz görmeni diledi, selamladı.
“ ‘Dağlardan ses alayım, gelen sese güleyim, bağlı atı çözeyim.’ dedim
de; ‘KAYGUSUZ sözde…’ dediler, dayandığım ağaca gelip nokta koydular.
Ağacın heybetine, vergisinin kıymetine güzel dedik gerindik, gölgesinde
oturduk gönül ile barındık. Her düzende DOST yapısı ayrı ayrıdır, nasib kapısı
birbirinden gayrıdır! Kaybetmeden, bulduğuna sevinmezsin; aramadan,
emeğine gülmezsin. Birbirine bağlı olan gününde, aydın gelen
yönündesiniz.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

KAYGUSUZ söze geldi, durmadı, gücü bildi, çam ormanına daldı, gelen havaya
güldü: “Binbir emek bir düzene, bekleyen bakar yazana; çevreyi bağladı
isek, gönül koymayız yozana. Varsın bilgisinde dikenler olsun, senden benden
güzeli bulsun; aynayı elinden alsın da, kendinde olanı görsün!” dedi, KAYGUSUZ
selamladı

“Kar yağsa da toprağa, YUNUS’un sözü bitmez; MERYEM’in verdiği,
DOST diyeni satmaz, aldığı sürüyü dumansız yerde gütmez. MERYEM DOST
KAPISI’dır, dilediği yer elinde tapusudur!” dedi, MERYEM sözü KAYGUSUZ’a
verdi, KAYGUSUZ açık kapıdan ‘Selam!’ diye girdi: “Ürününüz bol olsun, sevenler balı bulsun; her çiçekte güzeli,
her böcekte özeli görsün! ‘Oldum, olayım!’ dersem, gönlümden öyle geçersem; ne
olduğuma, ne bulduğuma şahit sayarım, binbir emekte bir örtümü
soyarım. YUNUS gezdi yürüdü, MERYEM saçını sürdü; KAYGUSUZ ‘Aşkını
gönlünde sakladı ise, sergisini kim gördü?’ dedi de, kendinden kendine uyandı,
ulu ağaca dayandı, soyluyu öylece yorumladı. Gönlüm bana açık ise,
benliğimi silerim; gönlüm cümleye açık ise, varlığımı her zerreye
bölerim; öylece soyluluğu hak eder, günün düzeninde yerimi bulurum.” dedi,
KAYGUSUZ selamladı.
“Bağda sepet aradım üzümü toplayım diye. Bağcı geldi duvara dayandı,
günün yorumu ile uyandı, beklediğim nasibi benden diledi. ‘Elbet
paylaşırız, DOST halinde uylaşırız.’ dedi de, PİR SULTAN ABDAL
aradığı sepeti buldu, mayayı tepsiye yaydı. Üzümler toplanacak, yapraklar
katlanacak; sorguya gelenlere, niyazdan diyenlere, PİR SULTAN ABDAL selam
verecek; kalanlar kutlanacak.” dedi, PİR SULTAN ABDAL sözü KAYGUSUZ’a verdi: “ ‘Bilen ile bilmeyene, KAYGUSUZ perde gerdi…’ dediler, KAYGUSUZ’u yerdiler.
Kimse kimseye perde germez, DOST KAPISI’na nasibi olmayan gelmez, yanan
ocağa elini aklı olan koymaz. Gel güzel gel, bildi isen kendini; gel güzel
gel, açtı isen bendini. KAYGUSUZ söze geldi, sözünde gerçeği verdi, geleni
kalanı gördü. Soframız aç olanın değil, muhtaç olanın mekanıdır! Açlık,
aradığı Dostu bulamayanın halidir; muhtaçlık, DOST’u bulup doyamayanın
halidir. Gayret kulunun emeği ise de, yapıya hizmette kullanılıyor ise,
gereğini bulmuştur.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.
“Her dalda zeytin dolu; gölgesine geldik, KAYGUSUZ dedik durduk.
Gelmeden bilemezdim, görmeden olamazdım, akan su olmasa dolamazdım; hizmetim
olmasa, gerçeğe gülemezdim; ‘Bir alayım, bin vereyim!..’ desem, ne almaya,
ne vermeye doyamazdım. ‘Bir aldı isem, bin üreteyim, binbir kapıya ileteyim!’
dedim de; ‘Saymaya gücün yetmez, sonsuza kadar söylesen sözün bitmez! Gayretin
sınırı beden ile çizilmiştir, gerçeğin sınırı her nefisten
çözülmüştür!’ ‘YA ALLAH!..’ dedik, her sözün özünü O’nun ile bildik.
‘Mehtap var!’ diyenler, sabahı beklesinler; ‘Bilgim ile doluyum.’ diyenler,
pişmiş aşı yesinler. Taş büyük olsa da, her damlada
aşınır. Duysunlar, YEMEN’den gelen her söze doysunlar!” dedi, KAYGUSUZ
selamladı.
“Saydığımız BİRLİK’edir, asla seçilmez; yolumuz gürlüğedir,
geçilmez; YAR ile geldik söze, ‘Nerden?’ diye şaşılmaz.” dedi,
KAYGUSUZ PİR SULTAN ABDAL ile söyleşti: “Bir sofraya oturduk, her lokmayı bitirdik, cümlenize YEMEN’den selam getirdik.
Alanlara bulanlara, HAK ADI’nı bilenlere, YARATAN’ı yarattığı ile
sevenlere selam olsun.” dediler, YEMEN’den günün sohbetini verdiler: “Aynayı verdiğimiz, her birinizi ayrı-ayrı gördüğümüz dost YAR’dır;
YAR VARLIĞI’nda kendini bilene kârdır; akılda kalan zor, akıldan akıla
ulaşan BİR’dir. Dağların
yükü dağa zor gelmez, ağacın kökü toprağa zor vermez; yerini
bilmeyen, dünyada gülmez; ‘Ahir ile zahiri anlatayım…’ desen, bildiğini
sürüye katmaz. El ele olalım, dilenen niyazı verelim.” dediler, KAYGUSUZ ile
PİR SULTAN ABDAL YEMEN’den gelen niyazı verdiler, selamladılar:
“Aradığım bende ise SEN’den bildim ALLAH’ım, aradığım SEN’de ise
bende buldum ALLAH’ım. SEN’i beni BİR’ledim de, yerden göğe zorladım
da, kainatı korladım da, naza girdim ALLAH’ım. SEN’den gelen GÜZEL ile söze
girdim ALLAH’ım.”

“Kendini
bilenden, konuyu hayır diye anandan ALLAH’ım RAZI olsun.” dedi, KAYGUSUZ sözü
aldı: “Her satırın bağladığı konuyu bir kitapta ararsan, yanılabilirsin.
Çevrende ara ki, kendi yorumunu kendin yapabilesin. Okuduğun kitabın
yorumu sadece yazana aittir. (KUR’AN’dan
söz ediyor herhalde…) Komşunun bahçesinde açan çiçekler senin
bahçende de açar, ne var ki, bakımına bağlıdır, ekimine bağlıdır.
Yazmayı değil gezmeyi deneyelim; NİYAZİ’nin verdiğini,
yolundan aldığını öğrenelim.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.
“Yoğun geldi ise vergimiz, yerinde olur sorgunuz, gelenden gidenden bilmez
yargınız. Duyan alır, seven bulur, DOST KAPISI’nda çağrılan DOST’unu
görür.” dedi, KAYGUSUZ her yaprakta cümlenin adını gördü: “Çiçeklerin renginden yerimi aldığımı sanmayın. Dağlarda solgun olan
çiçekler, bahçede koyulaşır. ‘Neden?’ dediniz mi, kendi kendinize sordunuz
mu? Düşleyelim, bağladığımız bilgimizi taşlayalım,
gittiğin yerde aranmaya başlayalım… Yeterli midir, aldığımız ile
tutarlı mıdır? YUNUS döne-döne aradı, PİR SULTAN ABDAL her adımı taradı,
BEHLÜL’üm aradığını zorladı… Her biri gördüler ki; buldukları bir bohça,
her ucundan biri tutmuş, kat-kat etmiş, cümleye bilgi satmış.
Sonsuzun bilgisini bir bohçaya koyamazsın, koysan bile bir BİLGE’ye
veremezsin; doymayı dilersen, çevreni göremezsin. Açlık olmalı ki, aramaya ava
gidesin.” dedi, KAYGUSUZ selamladı

“Seyrana geldik hazzı, gölgesiz dedik güzü; çevrede olan her yüzü yaprak-yaprak
göreceğiz, emekten veren ile sepeti öreceğiz. Doymayı deneyenler,
önce uyanlardır, soğuktan sıcaktan, kardan buzdan ayrıya düşenlerdir.
Her olayı katıksız dileyen, sevgisine örtü koymasın.” dedi; bundan şundan
sözü alanın, KAYGUSUZ ile ormanda bulanın sorgusuna geldi: “Yolumu bulayım diye her ağaca nişan koydum, gide-gide ormanın
dışında kaldım. Döndüm baktım ki, koyduğum nişanlara kuşlar
tünemiş, aldıkları her tanede birbirini sınamış, bilen bilmeyeni
kınamış. ‘Bak sen minicik kuşa, kendini hakim saymış.’ dedim de,
merdane gelen kadıya sordum: ‘Her yaratılan, bildiğince uyuma katılır,
bilgisinde olan ile uyuma atılır. Güzelin örneğini, yaratılmış her
var olanda görmelisin. Marifet; yaratılmışlığının BİLGE’si
olmak, sınayan kınayan kuşlara kendini örnek vermek…’ dedi de kadı, beni
bilgimdeki noksan ile ortada koydu. Düşündüm danıştım, ERENLER’le
konuştum. Dediler ki; ‘Kimsenin kaydına kimseden söz düşmez, bileyim
diyen kişi kimsenin bilgisini deşmez, kendi yolunda gönlünü açtı ise
olanlara şaşmaz.’ ‘EYVALLAH.’ dedim kendime döndüm, kendimi
ERENLER’in sohbetinde buldum.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“Manaya yöneldikte Güneş’e bakarız, başımıza gül takarız; güzellik öyle
tarif edilir. KAYGUSUZ’a gayreti sorsak; ‘Emekten esirgenmeyen.’ der, her adım
için RABB’inin RIZA’sını diler. Gelmeyi
dileyene de ki; ‘Meyveler oldu toplayacağız, bohçalar doldu
katlayacağız, gönülleri AŞK’ı ile paklayacağız.’ Dönüşten
yol sorana; ‘Gidişi bildin mi?’ diyelim, kayguyu sildin mi bilelim,
sevgimizi gerçeğin aynasına tutalım.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.
“ ‘Komşuya sorayım, yoluna varayım…’
dedim, kapısına durdum. Gelen giden göz attı, ‘Bilmez.’ dedi söz etti.
Aşıma başıma niyaz ettim, kapıya vurdum; öfkeyi hal edinen, bilgeyi
kul edinen biri ile karşılaştım.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Selam verdim komşuma dedim ‘Gelsin yuvama aşıma…’ ‘Olmaz.’ dedi, ‘Sen
kimsin? Ben koskoca bir kaya, sen yolunda bir kumsun.’ Dedim ki; ‘Ufalırsın
dökülürsün; talip ol da, sen de kum olursun; ne kırılır, ne kırarsın, ne
yorulur, ne yorarsın…’ Gönlüne
ateş düştü, geldi gönlümü deşti. Ne güzel sohbet ettik, gecemize
gün kattık.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.
“Ayran aldım elinden, güzel buldum dilinden, gölgeyi sildim halinden.” dedi,
KAYGUSUZ sözü aldı: “Ağaçları bir-bir saydım; kimi selvi misali, kimi çınar masalı. Gölgeleri
yapısınca, vergileri kapısınca. Oturayım dedim selvinin gölgesine, daldım
karıncaların kavgasına. Aşlarını taşırlar, gündüz gece
savaşırlar. Görgümü açamadım, bir kapıdan geçemedim. Dedim ki; ‘Senin
yerin çınarın gölgesinde, suların dalgasında…’ ‘Varayım niyaza…’ dedim,
ÖZ’ümden sözümden HAK ADI’nı bildim. Yılların
getirdiği, asırların bitirdiği, O’ndan sana masal olur, kökünün
vergisini dalında bulur.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“Yamaçtan aldığım yeri, demde arayan ile paylaşırım;
söğüdün gölgesinde, PİR SULTAN ABDAL ile söyleşirim; ne
VARLIĞI’ndan gölge bekler, ne SIRRI’ndan açık kapı sorarım. Kaldığım
her basamak, BİRLİĞİ’nin temelidir; özgürlük, bilen kulun
emelidir. HAK yolunda çalışırsan, gönülden gelene akıl ile alışırsan;
diktiğin fidan yeşilden yeşile yol alır, dilenmeyen hal
dileyende kalır.” dedi, KAYGUSUZ her yolun başına, benliğinden
dostluğu ayırmayanın adını yazdı, selamladı.

“Güneş ile çıktım yola, ‘Bulut olsa…’ dedim kula. dedi,
‘Yağmur gelirse…’; dedim ‘Toprak bilirse…’ KAYGUSUZ, yolun tozundan seyir
bulursa; kimden kime söz gelir, kim kimin sergisinde kalır? Sevdiğiniz her zerrede, gelmiş
geçmiş seni bulur; niyazında gelişen, doğruya selam verir.”
dedi, KAYGUSUZ selamladı.
“Yazdan kıştan sorumlu sen değilsin, soğukta fistan giymediysen
sorumlu ben değilim.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Yumuşak geldi söze, gönüller doldu size. Bir-bir aldık her satırı, olsun
dedik kul hatırı. Eğmek güzel başımızı, sevmek güzel aşımızı;
ufalttıysak taşımızı, ‘Mutluyuz RABB’im.’ deriz, kulluk gururuna giyinir,
nefis giysisinden soyunuruz.” dedi, KAYGUSUZ sözü SARI ANA’ya verdi:
“Böceğin kanadına benekler koymuş, gittiği yerde verene
uymuş, dilediğini duymuş, dilediğini silmiş, güzelden
güzele gönlünü vermiş.” dedi, KAYGUSUZ her niyaza aydın girdi: “Kement attığın olayda, tutacağın güçlüdür. Yıldırmasın,
kayda geçeni sildirmesin. Dumansız ocak olmaz, duman olmadan ateş yanmaz.
Ocağın yanacak, bacası tütecek. Yeter ki baca tıkalı olmasın, duman içerde
kalmasın. Elden ele verdik, kaygu gelmez.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“ ‘Daha önce varayım, MEYDAN’da yer alayım.’ diyenler, ayak ile
gidenler; kainatı temaşada, gönüllerini, akıllarını, mantıklarını
eğitenlerdir. YUNUS, ALTI ATLI’ya isim verirken, ‘Altı yolun
BİLGESİ’ der. ‘YA ALLAH.’ diyelim, gittiğimiz yolda
güttüğümüz niyetimizi bilelim. BİLGE olandan, bilgisini alalım; ata
binmiş gidiyor ise nasıl bulup soralım, bilgisini yeterli bulmuş ise?
Yolumuz HAK’tandır, O’na sığınalım.” dedi, KAYGUSUZ söze geldi: “Serçenin gücü yetmez ağaç dalını kırmaya, balığın gücü
yetmez elimdeki destiye vurmaya. Dal kırıldıysa, desti düştüyse, hatayı
kendimde aramalıyım, yetmeyen bilgiden kendimi sorumlu tutmalıyım.” dedi,
KAYGUSUZ selamladı.
“Deste-deste gül aldım, gerçeği buldum, hayal olanda soldum;
dağlardan izin aldım, ‘Bana yol verin, sırtınızdan aşayım, dilenen
gerçeğe sayenizde ulaşayım.’ ‘ALLAH. ALLAH.’ dediler, dağlar
yolumu açtılar. Gide-gide ulaştım, ulaştığım yerde
şaştım. Meğer, benden bana selam gelmiş te, dağın
yolunda durmuşum, elde yumağı sarmışım. ‘Yumak; sana sorsaydım,
beni bana söyler miydin?’; Sormadın ki dedi, DOST günümü dağı
aştıktan sonra bildirdi. ‘Hay KAYGUSUZ hay, düne dersin vay, dağdan
dağa aşarken çağırırsın hey.’ Güldüm garip sözüme, durdum döndüm
ÖZ’üme, gülünüz cümleniz yüzüme.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“ ‘İndiğim yokuştan bileğim incinmesin…’ dedim
mendilimi sardım, KAYGUSUZ adını Sevgili’ye sordum. dedi ki; ‘Kendinden kendini
sorana, kendini cümle ile yorana KAYGUSUZ derler. Kendini bilen, kendinden
cümleyi bölen, kayguya düşmez de, olana şaşmaz da,
dağlardan akan su ile taşmaz da, KAYGUSUZ adını alır.’ ” dedi,
KAYGUSUZ selamladı.
“Gündüz gece demeden, baklava börek yemeden yol aldık, güne daldık, gecede
yıldızlara sorduk; ‘Gelenden gidenden haber var mıdır?’ Dediler ki; ‘Gece yolun
zor mudur?’ KAYGUSUZ konu etmez, HAK yolunda tasa tutmaz, bilmedi(ği)ne bilene satmaz. Dayandığı GÜÇ
ile yanar, döner, öğrenir; öylece, bildiğine, bileni de, bilmeyeni de
ortak eder.” dedi, KAYGUSUZ selamladı. (Resim
verildi: KAYGUSUZ) “Çevreyi gezdim de, çehreyi çizdim; bilgimde, kendimde olanı sandım ki çözdüm;
bildiğim bir satırı okudum, gördüğüm güzelde gerçeği dokudum,
KAYGUSUZ adını yaprağa yazdım.”

“Taze yaprak alacağım, YUNUS ile geleceğim, sevginize ortak
olacağım.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Ayağımın izinde, sevgilinin sözünde, yama varsa dizinde; postumu
sereceğim, ‘Gel dostum.’ diyeceğim. Bağlara su yürüdü,
dağlarda kar eridi. Yerden göğe yöneldim, YAR ADI’na yol aldım,
‘Bilmeyene zor.’ dedim. Olumsuza bakarsan, zamanını yakarsın; gönülden gönüle
sevgini ver ki, eteğindeki taşı dökesin.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“Her öğüdü bir bohçaya koyduğun, gelen geçen ile günleri saydığın
yerde, beklenen güzeli göreceksin. Yolun verdiğin her olaya bohçaya
koyduğun öğütten yayarsın, gelen de alır, gülen de…” dedi, KAYGUSUZ,
dört yaprağı bir BÜTÜN’e ekledi, aldığı her bilgiyi önce kendine
sakladı, ‘Adağım olursa dağıtacağım, aldığım bilgide
dileyeni eğiteceğim.’ dedi de, HACI BEKTAŞ’a sordu: ‘Saklanan
bilginin sahibi misin?’ ‘DOST. DOST.’ dedi, KAYGUSUZ secdeye geldi, kendinden
kendine sordu; ‘Aldığının bir harfini saklayamazsın.’ Öyle ise, güç ver
RABB’im. SEN’in vergin olmazsa, aldığımı HAK’layamam, bekçi olsam
bekleyemem.” dedi, KAYGUSUZ sözü HACI BEKTAŞ’a verdi:

“Vardığımız yol bizim, ‘Dönüşe’ diyemeyiz; bağda gördüğümüz
üzüm; ‘Sahibiyiz’ diyemeyiz. Dağlardan almadıysak, bağlardan
bulmadıysak, çevreye gülmediysek; doğuşa bekleriz, değirmene su
ekleriz.” dedi, KAYGUSUZ seyre daldı: “Dört kapı açıktır; seni beni bilene,
RABB’im verdi diyene. Dört yol açıktır; her geleni sevene, lokmasını verene,
güzel çirkin silene.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.