
“Ağacın dalındayım bir-bir sayarım, meyvesi ele gelmiş kabuğunu
soyarım; nerden gelirse gelsin, sevgilinin sesini duyarım.” dedi, KAYGUSUZ sözü
aldı: “Doyduğumuz gün bizim, uyduğunuz gün sizin… Her emeğe gün
veririz, adım-adım sizler ile yürürüz; elde yelde yaprağı bilir, yağı
ile eli sileriz. (Ellerde
olan alerjiye karşı mı?) Zeytin…” dedi, KAYGUSUZ selamladı. “Beklemeyi bilenler, ekledikleri her parçanın bütündeki yerini görürler ve
gerçeğe öyle yürürler.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“ ‘Almayı bildin mi?’ dedim, demde yolumu sordum. ‘Geldin de gönlümde gülleri
buldun. Her yapraktan sevgini sordum.’ dediler, KAYGUSUZ’a eşitten
çeşitten örnek verdiler; gün geldi, alana verene sofra kurdular. Gölgeyi
silelim de, RAHMET’i görelim; benlikten gelene, ‘Yükü sildik.’ diyelim;
DOST’luğu, kendimiz ile kendimizde kuralım.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“Suyun aktığı gündür, kulun baktığı yöndür; okuduğumuz her
satırda, biliriz ki nokta sondur. ‘YA ALLAH!’ der söze yeniden başlarız,
söz ile ÖZ ile dilediysek taşlarız.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Taş alıp baş yarmayız, kayaları kul diye sormayız; bir sözü bir söz
ile bağlar, bin sözde benliğimizi eğleriz; DOST dilinden gelse
bir taş, ‘Başka var mı?’ der bekleriz; GÜL’den gelen her nefesten, örtülü olan kafesten yol
alır yol veririz; selam ile geldik, selam ile döneriz.”
“Balık suda oynaşır, böcek kumda kaynaşır, kul ‘Nasib.?’ der
savaşır. ‘HAY’ dedik geldik, ‘Hey.’ diyenin kapısında durduk.” dedi,
KAYGUSUZ sözü aldı: “Örtü aldım ayağıma denk, ağacı gördüm çiçekleri hevenk, güzelden
güzele her olay ahenk.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.
“ ‘Ağaya selam.’ dedik, tarlada ekeni gördük, ekene ekilene selam verdik.
Yerde toprağa baktık ekime hazır olmuş, vereceği hizmeti
bilmiş. Toprağa selam olsun. Göklere baktım gün Güneş,
yağmur gelmezse düşecek ateş. Bulutlar küme-küme geldi de,
damlaları vereceği hizmeti bildi de, ne güzel oldu… Bulutlara selam,
damlalara selam.” dedi, KAYGUSUZ her var edilmişin hizmetine kulluk
bilgisinin katılması ile güzelden güzeli bulduğunu söyledi; cümlesini,
cümlenizi selamladı.
“Yük verdim yağız ata, dizgininden kim tuta? Saya-saya gidelim, DOST
KAPISI’ndan nasibimizi alalım.” dedi, KAYGUSUZ söze geldi: “ ‘Doğruyu ikiye bölsem, birini alsam, birini salsam…’ diyemeyiz,
doğruyu bildi isek eğriyi yiyemeyiz. Sevgi oldu ölçümüz, DOST ile
açılır kapımız, güzel olur yapımız.” dedi, KAYGUSUZ engelsiz gelen her konuya
selam dedi, selamı cümlenize iletti.

“Geldim günün güzeline, gümüş altın yer bulmuş, dilenen yerde seyrine
gelmiş.” dedi, KAYGUSUZ gönülden gönüllerden selama yer verdi. “Altını bilgine, gümüşü görgüne koyarsan; yerli yerini bulmuş olur,
gönüllere huzur dolmuş olur. Yolların götürdüğü yerde, kulun bilgisi
yetersiz olmaz; sevgiliyi buldu ise, hatada kalmaz.” dedi, KAYGUSUZ dumansız
gönlüne cümlenizden aldığı selamı yerden göğe sizlere sundu,
selamladı.
“Dağlar taşlar aşılacak, düz yollarda koşulacak, ne verdiyse
şaşılacak.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Bir ağacın meyvesine, cümle kulun hevesi karışır; çok ağacın
olduğu yerde, gelen Dostlar barışır; CEM’de yolunu alan, demde güzeli
görür; taşsız yolda, dilediğince yürür.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.
“Kuşları yuva kurmuş, taşları duvar örmüş, DOST elinde postu
bulmuş, ne güzel hallere bürünmüş. Gelin cümlemiz BİRLİK
olalım, KAYGUSUZ’un bağında üzüm derelim, gelen geçen her kuluna verelim,
‘Halin nedir?’ soralım, sevgi ile çevresini saralım. ” dedi, KAYGUSUZ her
nimetin külfetinden gerçeğin bilgisini ayırdı. Öyle bir sofra kurdu ki;
bilgilerin gürlüğünden, her çiçeğin güzelliğinden başka
görülmeyen, sevgiden muhabbetten gayrı örülmeyen… Her görenin talib
olduğu, yerden göğe şüphesiz saydığı sofradan ayrı
kalmayalım; aydınlık versin diye yaktığımız çerağı söndürmeyelim.
KAYGUSUZ geldiğine sevindi, olduğu halde bilindi, selamladı.

“Kayguya gelmediysen, güzele adım attın; sofrayı kurmadıysan, gerçeğe niyet
ettin. El ele verelim, MEYDAN’da cümleye sofra kuralım.” dedi, KAYGUSUZ sözü
aldı: “Kaygunun bittiği yerde görgü başlar, yerden göğe kul kendinde
olanı taşlar; gölgesine gelen her taneyi sayar da, nefsini öyle soyar.”
dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“Tuttuğun attan inme, dediğin sözden dönme; nasibin verildiyse,
kulundan gelir sanma!” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı:
“Dağdan dağa dolaştım, dilediğime ulaştım; bağlı
olanı çözdüm, uymayanı çizdim. Gördüm ki, aklım ile emeğim birbirine
hizmette. Doymayı dilersen duymayı denemelisin, kendinden kendine aldığın
bilgiyi elemelisin! Emeklemeden çocuk yürümez; DOST demezsen, arkandan gelen
eteğini süremez. Bil aldığın her taneyi, bil gördüğün her
haneyi. Gönüllerden alırsın, sen de güzeli bulursun.” dedi, KAYGUSUZ
selamladı.

“Ayva yedim serinde, şifa buldum derinde; dumandan uzak kaldım, günün her
seherinde.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Bekleyenle olursan, saklayandan bulursan, yeniden konuyu dost KAPISI’na
getirirsen; güllerin açtığı bağı bulursun, bağlarda sesini
kendinden bilirsin. Gez adım-adım, görmeyi dene; ÖZ’ünden gelen her sesi aklına
ver de, kendini sına.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“Selam olsun sevgiliye, dumandan uzak diyene, her sofrada bir lokma yiyene.”
dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Çalı çırpı topladım, alev olsun bekledim, alevi duvarın ötesine sakladım;
etrafa uzamasın diye. Derman, yoğurt yiyen ile. Eyyam, günü bilenlere.
Erdiğimiz gün güzel. Çölde çulu sereceğiz, KÂBE’de secdeye varıp
selam ile göreceğiz, dayandığımız GÜZEL’i ÖZ’ümüzde bulacağız.”
dedi, KAYGUSUZ selamladı.
"Koyduğumuz her satır, mevcut bilginin sahifesindendir, asla
mesnetsiz değildir. Doğuştan, düzenin yapısına uyarız;
bilmediğimizi, aklımızın kapısına sorarız." dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: " 'Nerde duracağım, kapıya nasıl vuracağım?' diye üç gün
gece gündüz düşünürsem, bir o kaleye bir bu kaleye taşınırsam; kendim
yorgun düşerim. Bir de bakarım ki, her varlık düzenini bulmuş, bende
sadece kaygusu kalmış. Dağlar dostum olaydı, postum yerde kalaydı;
aşıma başıma kaygu almazdım, sevgiden başka güzelle
dolmazdım." dedi, KAYGUSUZ selamladı.
“KAYGUSUZ yolun tozunu bilgisinden sildi, elden ele olsun diye PİR SULTAN
ABDAL’a selam verdi. Gayreti bildiğimiz yerde bağımsızlığa heves ederiz, yolun
gidişinde DOST’u sorarız. Demek ki, önce dünyaya bağımlı oluyoruz,
çözdüğümüz anda kainatta dönüyor dönüyoruz, pervane olup NUR’u ile yanıyor
yanıyoruz; ‘YETER.’ DEMESE RABB’im, doyduğumuz anı asla bulamıyoruz.”
dedi, KAYGUSUZ ile PİR SULTAN ABDAL selamladı.
“VEFA ile girdik yola, KAYGUSUZ’da verdik mola. Bir ağacın gölgesinde, akan
suyun ötesinde söyleştik. VEFA dedi ki: ‘Her lokmada binbir hizmet gizlidir, her nefeste RABB’imden
himmet saklıdır.’ KAYGUSUZ sözden kalmaz, az lokmaya çok emekten dem vurmaz. ‘Sofraya gelsin de,
her nasipli alsın da; dileyen övünsün, dileyen sevinsin.’ der, her lokmayı
aldığında, RABB’inden gelene şükreder. Niyazda
beraber, yazda beraber, gönülden AŞK’ına sözde beraber.” dediler, sofraya
gelen cümlesine selam ilettiler.

“Ağacın yakıldığı, hıyanettir; söküldüğü, emanet.”
dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Her bir fidan bir kuluna hizmette, binbir fidan cümlesine
hizmette. Bir yaprağı zorlamaya kıyamazsan, verdiği güzele
doyamazsan; kuluna hikmettedir. Al alalım, gel bulalım, güzelliğe talib
olup hıyaneti silelim. Sevgi dolu her fidanın dalları, sevgi verir bize güzel
halleri, ayna olsun birbirine kulları. Güzel alsın, güzel bilsin, güzeli
birbirine versin.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.
“Zaman; seni sana bildirir, beni sana buldurur, AŞK bağına girdikte
bardağına KEVSER ŞARABI doldurur.” dedi, HAMZA DOST sözü aldı: “YEMEN’den yolumu aldım, her seven ile güldüm; KAYGUSUZ ile geldim, elinde
dilenen gülü gördüm. ‘Vereceğim.’ dedim, ‘EYVALLAH.’ dedi. ‘Dikeceğin
fidan olsun, her dileyen alsın.’ dedim, ‘Her varışta dikerim, niyaz ile
suyunu dökerim.” dedi, KAYGUSUZ cümlenizi selamladı. Yemeni giyen gelir, yargıda olanın sorgusunu bilir. Azdan çoktan aşınmaz,
vergisine üşenmez. Güzel olanı, güzel vereni alalım, her olayda ‘Hayır.’
diyeni bilelim.” dedi, HAMZA DOST selamladı.
“Ne gaflette, ne zulmette, BEHLÜL kendi bildiğince hizmette. Dağlara
selam verir, sonra ovaya döner dağları şikayet eder. Eder de yolundan
mı kalır? Elbet kalmaz. Çünkü, sevgisinde asla toz yoktur, bilgisinde yoz
yoktur. Olduğu gibi, bildiği halde, gördüğü yolda yürür.” dedi,
KAYGUSUZ, BEHLÜL adı ile söze geldi: “Hancı sordu yolumu, dedim ki; ‘Geceyedir; güne varayım diye, yerleşmeyi
bileyim diye.’ Dedi ki; ‘Niceyedir?’ Dedim; ‘ Hacca giderim, SAHİBİ
verdi ise sürümü güderim.’ ‘Çoban mısın?’ dediler, ‘HAKK’ın EMRİ ne ise
amelim odur.’ dedim. ALLAH EYVALLAH, yarattığı güne ELHAMDÜLİLLAH.”
dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“Yaz geldi, çiçekler rengini buldu; Güneş ile, meyveler
tadını aldı; koyunlar, kuzularını çevreye saldı. ‘Ne güzel.’ dedik te cümlemiz
seyre daldık; ÖZ’ümüz sevgi dolu, aklımız DOST’ta kaldık. Kış yolunu
alacak, kar sergiyi kuracak, seyri çirkin mi olacak? Her alışın, her
bilişin, rengi ahengi başka…” dedi, KAYGUSUZ yoldan yolcuya seslendi. “Bağladık atımızı ağaca, düzenin sergisi böyle; bekledik gelecek
güzeli, YAZAN’ın sargısı böyle. Her aldığımız emanet, bizden bize
yakındır; dinlendirdik atımız; yolculuk, dilenen yere bakımdır.” dedi, KAYGUSUZ
selamladı.

“Yemeni ayağımda, niyazı
kulağımda. Bir taş attım kuyuya, ne geri verdi, ne sözü durdu,
gölgeyi DOST ELİ sildi.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Her gün ayağa kalkışta, ‘RABB’im.’ dedim yürüdüm; aldığım
emaneti, EMRİ diye korudum. Gelen giden aşındırdı yolunu, sevgi ile sardı SARI ANA huyunu.
Gördüğüne selam versin, ‘Ağam’ deyip ardından kini silsin. ‘Dört duvar değil mekanım, gök kubbede buldum RABB’im
makamım. Binanın adına dört duvar denir, dört duvar arasında acı tatlı ne varsa
yenir. Alim tuttu elimden, zalim sattı dilinden; RABB’ime sığındım da,
aldım koku GÜL’ünden.’ dedi, SARI ANA selamladı. ER MEYDANI gelenedir, RABB’in SÖZÜ gülenedir. Ağaç dalı tükenmez, kaygu
keder takınmaz.” dedi, KAYGUSUZ selamladı

“Evveli, yol verir diye düşünürüm;
geleceğe, gitmek için taşınırım; örnek aldıysam kelebeği,
çiçekten çiçeğe koşunurum. ‘YA ALLAH.’ diye-diye geldik söze,
KAYGUSUZ ile SARI ANA selamı verdi size. Ateş böceği, özünden geçeni
verir; ağustos böceği, sözünü günde bitirir. Suya bakarsan, balıkların getirdiğini görürsün; gider gelir, derinden
aldığını serinden verir, uğraşı sadece budur. Ne var ki, bu
uğraşta deryanın değişimini sağlar; insana vereceği
hizmette, görevini sonuna kadar götürür. (Bir can gönülden sorar: ‘Deryanın değişimi, nedir?’) Deryanın hava cereyanı: MİZAN. (Yer ile göğün dengelenmesi
mi?) EYVALLAH. (Vermekte olduğunuz bu bilgi; deryaların ve
göklerin dönüşünün bu günlerde tamamlandığı ve Bermuda Üçgeni ile
ilgili olarak Temmuz tarihinde bizlere verilen bilgilerde belirtilen
günün geldiği mi bildiriliyor?) EYVALLAH. Bu olayın görevlisi, balıklardır. Balığın az
olduğu yerde, deniz bulanıktır. KAYGUSUZ yerden göğe yoğun bilgi vermeye
çalışır, gelişte aldığını SARI ANA ile söyleşir.
Bildiğimiz, bilinenden olsun; RABB’im İZİN verdi, dostluk
cümlede kurulsun. (Bu
dönüşün tamamlanması ile, evrensel boyutlarda bir dönem mi başlıyor?) EYVALLAH. Yoğun aldığınızı adım-adım izleyiniz,
gelen her günü gözleyiniz. Denenmiş olaylar, denenmemiş olayları
çözer.” dedi, KAYGUSUZ ile SARI ANA selamladı.
“Her izde, her sözde benliği sildiğin an,
gerçeğin ışığını görürsün.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Emek; MERKEZ’in birimidir, RESULÜ’nün verimidir, halk ile halka
olsan, aydın günün görünümüdür. Yerden göğe aldığınız, bir-bir
bedende soyduğunuz, dağlar kadar yükü olsa HAK ADI’na
saydığınız, bağlayanı çözer.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.
“Bir olsa, birde kalsa, insan kendini bilmez; çok olanı hep bulsa,
kendinde olanı görmez. (İkisi
beraber mi olacak?) EYVALLAH!” dedi,
KAYGUSUZ değirmenden gelen suya niyaz ile baktı: “SEN vermesen ALLAH’ım; kul almaktan vermekten bilemezdi, SEN’i
arayacağı yeri bulamazdı. Her kapıyı AÇARSIN, önce KENDİN geçersin,
KENDİ’nden kendine bileni SEÇERSİN. Şükür ALLAH’ım SANA!” dedi,
KAYGUSUZ selamladı.

“Her tane kozalakta Dost bağını bulduğum, çam dalını birbirine
sürdüğü günde; genişleyen nefesim, gölgeden Güneş’e çıkardı
beni.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Güneş’in gölgeyi görmediği değil, kulun
Güneş’e bakmadığı…’ denilir, her olay birbirine şahit tutulur.
Yola çıktıysam; bedenimin her azası şahittir, yolun kumu taşı
şahittir, bindiğim at şahittir. Bende, gizli olan kalmaz.
Gizlediğimi sanıyor isem kendime yalan söylemiş olurum, yani kendimi
aldatmış olurum. Yer gök var ise, ben varım.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

Kuzulara çoban olmuş KAYGUSUZ geldiği yönü bile-bile,
aldığı konuya güle-güle, su başına geldi de, SARI ANA’ya gönülden
gelen selamını verdi. “ ‘Adım adım yürüsem, ben o hana varacağım, hancıya ‘Gelen var mı?’
soracağım. Ben de geleyim!” dedi, KAYGUSUZ, SARI ANA ile yola koyuldu;
kuzular, HAKK’ın emaneti sayıldı. “DOST arayan; orda burda bulur, kendinden kendine geleni bilir.” dedi, KAYGUSUZ
ile SARI ANA sürünün başında kaldı, cümleye selam verdi.
“Dilde engel yoktur,
gönülde çengel yoktur; akan suya geldi isen, açılan kapı çoktur.” dedi,
KAYGUSUZ sözü aldı, sıcak dedi nehire daldı: “Alalım gülelim,
verdiğini bilelim, eldeki yumağı düğümsüz örelim; saymaktan uzak
olsak, sayana soralım.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.
“Sepet ördüm, alaca
geyiği ağacın yanına getirdim. Bir nefes, bin hevesi bitirir. (‘Nefes’ ten murad nedir?)
Kayalardan gelse de, ‘Sahib benim.’ dese de; kaplan, aslan yaratılandır, dara
düştüğü an gözetilendir!” dedi, KAYGUSUZ söze girdi: “Bayram seyran hevestir,
namaz oruç nefestir. RUH’unun nefesi. (GARİB: ‘RUH’u diri tutan. RUH’un, namaz oruç ile senden nefes
alıyor.’ diye açıklar.) Deryaya nefes veren, balıkları su ile dost
kılan; senden sana gelişir, senin ile gerçek günü bilişir.” dedi,
KAYGUSUZ selamladı.
“Dağlara söz verdim
gelip aşacağım, dağların ötesine ulaşacağım.” dedi,
KAYGUSUZ sözü aldı: “Çalılar eğildikte,
selama durdu. Neden? Bende olan O’nu gördüğünden… ‘YA RAB!’ dedim, ‘Her
birimiz BİR olsak, DOST bağında buluşsak; şüpheleri siler
miydik, kayguları böler miydik?’ Ağaçlar söyleşti, dediler ki; ‘Şüpheler
silinseydi, kaygu kalır mıydı?’ EYVALLAH dedim, kaygudan uzak kaldım.” dedi,
KAYGUSUZ selamladı.

“Altın yüzük parmakta,
dostu dosta sarmakta, bilgiyi tezgaha sermekte; senin, benim payım vardır.”
dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Mor dağlara sözüm
var, yeşil bağlarda gözüm var, yedi renkte ÖZ’üm var. Yol, tarife
girerse yorar; yolu arife sorarsa, yerli yerine koyar. Güzeli anlatmak için;
dağa çıkışı tarife değil, dağın ötesini anlatmaya
çalışalım! Çünkü çıkış zorludur, çıkana kârlıdır. ‘Kayalar,
taşlar, çalılar, dikenler.’ dersen; çıkmaya talib olan yerinir,
‘Gidemezsem?’ der çekinir. RABB’ime gidecek yolda, zahmete sakınmayalım.
Bilelim ki, RAHMET’i bol RABB’im; ne yolda, ne handa bizi bırakmaz!” dedi,
KAYGUSUZ selamladı. (Dağ
ve bağın birleşmesi mi?) EYVALLAH!.
“Gökyüzüne çivi çakamam,
yıldızı alıp yakama takamam, doğduğum güne dönüp bakamam, her olayı
olduğu yerden alıp dilediğim yere çekemem.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Dağdan indiğim
gün ovaya, darlığı sildim; ovadan çıktığım gün dağa,
güzelliğin sırrını çözdüm; gölgesiz kalan bilgime, öylece çizgiyi çektim.”
dedi, KAYGUSUZ selamladı.
“Ayrı kalmadan bilgiden
yaprağa sözü yazdık, toprağa dizi koyduk.” dedi, KAYGUSUZ söze girdi: “Olmayan darlığa
varlığın sözü yeter, gerçeği bilse kulu düşündüğü hal
geçer. Dosyaya, aklının erdiğini, gönlünün verdiğini koyarsın; gelen
günde, dosyanı açtığında, yersiz olanı silersin. RABB’im öyle yazmış,
bildiğini dosyalarımıza koymuş. Yanılmadığı için, elbet silecek
değil!. Dağların dosyasında akacağı dökeceği yazılıdır;
ovaların dosyasında katacağı tutacağı yazılıdır. Masaya koyduysak
dosyayı, ne YAZDI ise onu okuruz; her birimiz, kendi dosyamızı okur da öyle
dokuruz.” KAYGUSUZ selameti cümleniz için diledi, sözü PİR SULTAN ABDAL
ile HACI BAYRAM’a verdi:

“ ‘Doğruyu ben
bilirim.’ diyen, kendi doğrusunu söyler; HAK olan gerçeğin
doğrusudur. Yaprak; dal eğri olsa da doğru büyür, çünkü kökünden
öyle alır.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Bayırda elimde sopa ile yürüdüm, kendime destek aradım düşmeyim diye.
Değişen her olayda kendine, desteği de değişik
alırsın. Duvarı, rüzgara durmayım diye; ağacı, Güneşten yanmayım
diye; damı, gecede üşümeyim diye; arkadaşı, yolumu
şaşırmayım diye… Onun için, her kulun görgüsü kendi gerçeğini
açıklar.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“Kulağında küpe,
yakasında iğne olmasa; SARI ANA’yı kim bilirdi, konduğu dalda bülbülü
kim görürdü?” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Kiminin sevgisi, kiminin saygısı, kiminin görgüsü: iğnesi, küpesi,
bileziği olur, DOST ADI’nı öyle bulur. Kimliğini bildiren de,
bulduran da RABB’imdir! “Demde doymayı denersiniz,
gelende uyum ile gerçeğe dönersiniz. Kemerde darlık varsa çözecek olan
sensin, aklının hizmeti ordadır. ‘Satır satır okursam bilirim!..’ diyen;
değişen günde pişmeden aşı yiyendir. Soframız açık,
aşçımız gerçek!.. Geldi isek yiyelim, ‘Ne güzelmiş.’ diyelim!” dedi,
KAYGUSUZ selamladı.

“Komşu ile kuyuya
geldim, suyumu dost elinden aldım, bildiğime günün yorumunu kattım, öylece
bir adım daha attım.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Aldığım her taneyi
tesbih edip bağladım, RABB’im ile niyaz ettim RAHMETİ’ne
ağladım. Gönül bağım açıldı da, DOST yoluna geçildi; her adımda nefes
aldım, meyhaneye ÖZ’üm saki diye seçildi. KAYGUSUZ’a söz gerek, dili dilberi
söyler; KAYGUSUZ’a haz gerek, AŞK’ı ile DOST’u peyler; ‘Oyunda
değilim.’ der halk ile halka olur, halktan aldığı ile kendini bulur.”
dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“ ‘Her
ocağın sohbeti ayrıda.’ denilirse de, RABB’imin ADI TEK’tir, dumanı silen
çoktur. Varsın dilediği dilden söylesin, yeter ki ‘RESULÜ’nden
şefaat!’ desin, DOST ADI’na DOST imzasını atsın.” dedi, KAYGUSUZ sözü
aldı: (‘Ocaktan
ocağa taşınmak…’ nedir?) “Geyik ile söyleşirken,
ceylan ile paylaşırken, DOST ADI’na selam verdim; geyikte sevgiyi,
ceylanda saygıyı değerlendirdim. Varettiğine meziyetleri ile
yaklaştım, hatalarını sildim, öyle kucaklaştım.” dedi, KAYGUSUZ
selamladı.

“Yaprağın getirdiği,
şüphenin bitirdiği, dört duvarın birbirine tutturduğu kapıdan
cümlemiz geldik geçtik.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Yoğurt ile
doyarsam, balı içine koyarsam; dayandığım gerçek olur, uyandığım
şifa bulur.” dedi, KAYGUSUZ selamladı. (Uykusuzluk için.)
“Gölgeden geldim yayan,
Güneş’te buldum ayan; derman dilese kulu, derim ‘Gönlümde olanı sayan.’
Demde güzel söylenir, darda her söz peylenir. Gel DOST’a gidelim, gel
gerçeğe güdelim; aldık sevdik, kaygumuzu satalım!” dedi, KAYGUSUZ söze
dumansız katıldı: “Her kuşun, sesi de,
süsü de ayrıdır. ‘Verdiği gayret, yeterli mi?’ denirse; ‘Bilgisi kadar.’
diyelim, dayandığı destekte güvendiğine havale edelim! Yastık
başa, rastık kaşa, barındığın yuvanda duvarın taştan taşa.
Azdan çekinme, çoktan kaçınma! Olduğu gibi güzel, bildiğin her olay
bilmediğini örter.” dedi, KAYGUSUZ hekim ile söyleşti. (h.i ile mi?) EYVALLAH.

“Her dilde sözü vardır,
her çiçekte özü vardır, kainatta gözü vardır.” dedi, KAYGUSUZ, SARI ANA ile
söze geldi: “Doyduğum sofrada
doymayan var ise, sileceğim huyum vardır; güttüğüm sürüde asi var
ise, bileceğim soyum vardır. Sarı fistan giydi isem, seveceğim huyumu
cümle ile paylaşmalıyım.” dedi, SARI ANA KAYGUSUZ’a sordu; “Yolun tozu
göze mi geldi? Kulun sözü DOST ile mi kaldı? Gelenden gidenden yarış mı
alındı, barış mı bilindi?” dediler, “Elden ele, gönülden gönüle
barışta olsunlar, sevgide yarışa girsinler.” diye niyaz ettiler,
selamladılar.

“Bağladığım at
güzel, dökülen yaprak gazel. Ne gelen yerini geçersiz bulur, ne de gitmeye
sebep olur.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Dünyayı genişleten;
görgü değil, bilgidir! Kainatı genişleten; bilgi değil,
sevgidir! Meramdan yer sorarsan; yumuşak gelenin huyudur!” dedi, KAYGUSUZ
selamladı.

“Kayadan kayaya atladım,
eldeki taşı sakladım.” dedi, PİR SULTAN ABDAL sözü aldı, KAYGUSUZ’a
sordu: “Sakladığım taşı bildin mi? Duyduğun gerçekte kaldın mı?
Dedi ki; ‘Aldığın taş söz için yeterlidir, gücün var ise tutarlıdır.
Çünkü, aldığı sesi vermez, dağıldığı halde bütünden sormaz, kum
tanesi kalsa bile yaratılışında eksik olmaz.’ ‘ALLAH, EYVALLAH.’ dedik,
sohbeti ağacın gölgesinde bitirdik. Selam olsun, selamet cümlenizi
bulsun!” dediler.

“Yaprak doldu ağaca,
yolunu verdi gölgeden Güneş’e. KAYGUSUZ ayağından gelen ateşe
baktı, kum ile olan DOST’luğuna suyunu döktü, öylece hem kum ona DOST
oldu, hem o kuma DOST kaldı. Saydım sevdim her taneyi,
gezdim övdüm her haneyi.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“Bağladığım ipi
ağaçtan çözdüm, gövdesine adımı yazdım.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Kavak dalı, baktığı
yerden; asma dalı, üzümü döktüğü yerden görülür; her biri, vergisi ile
sevilir.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“KAYGUSUZ sözü diler,
güllerden günü sorar, gönülden aldı ise akıl ile güzele yorar. Geldi isen,
yolum benim; bildi isen, gönlüm senin.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

KAYGUSUZ; bağlı atı çözecek, gittiği yolu çizecek, -(Çizmek; belirlemek anlamına mı?) EYVALLAH.-,
kavak dalından kesip GÜL ağacına destek dikecek, YAR ADI’na yerdeki
dikenleri sökecek, değişen her konuya ‘Kaygusuz olunuz.’ diye
selamını getirecek.

(‘Budak’ tan murat nedir?) “Bindiğim at dolanır,
tuttuğum ot bağlanır, yağan yağmur toprak ile beklenir,
öylece birbirine eklenir. Güneş geldi belleyelim toprağı, DOST
dilinden alalım tebliği.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı: “Dinledim akan suyun
sesini, aldım gönülden RABB’imin nefesini. Sağlık, bedende haktır; sevgi,
kul için halktır. Semaya geldiğimiz gün, oymayı bildiğimiz an; açan
çiçek rengini verir, DOST elinde kaydını görür.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“Değirmene
uğradım, destide su bol; karpuz aldım doğradım, elde somun bol;
çevreme güldüm söyledim, dediler ki; ‘Yolun GÜL.’ ‘ALLAH, EYVALLAH.’ dedim,
cümle için niyaz ettim. Aynı sofrada buluşalım, aynı sevgi ile
çalışalım.” dedi, KAYGUSUZ selamladı

“Her varolan,
yaratılmışlığın yorumunu bilir; ne var ki, örtülü perdeyle oturur.
Açalım-geçelim, BİR’lik kabından KEVSER ŞARABI’nı içelim.” dedi,
KAYGUSUZ, DOST KAPISI’nda MERYEM’i gördüğünü söyledi.
“Doymayı bilmeyen,
hekimden nefes alır; uymayı bilmeyen, hakimden heves alır.” dedi, KAYGUSUZ sözü
aldı: “Çevirdi isek sayfayı,
dayandığımız parmaktır, gelen-gidene kaydını sormaktır. Dağılan
toplanır, ezilen katlanır, her düzende DOST ADI’na gerçek söylenir.” dedi,
KAYGUSUZ selamladı.

“Altın aldım satayım,
gönülde gerçeği tutayım, aldığım bilgiye vereceğimi katayım. GÜL
dalı elde kalsın, elden-ele cümle bulsun, RESULÜ’ne seven uysun!” dedi,
KAYGUSUZ sözü aldı: “Dinledim aldığım
nefesi, bekledim geçer diye hevesi. Geldim güldüm, gönülden-gönüle müjdeler
dedim. GÜLİZAR’a dalalım, bir kaynakta kalalım, döne-döne soralım. “Gönül-akıl-mantık sende
de, bende de var; ne var ki, kiminde sınırsız, kiminde dar… Açıp-geçelim, bin
bir çiçekten aldığımız ile dileyene taç örelim; DOST olalım, DOST kalalım,
önce gönlümüz ile barışıklığı kuralım!” dedi, KAYGUSUZ selamladı.

“Erdi asmada üzüm, kaldı
DOST hanesinde gözüm, bilen-bilmeyen aldı sözüm.” dedi, KAYGUSUZ söze geldi: “Dinlemeden sesini,
bilemem nefesini; bildi isen kafesini, sepete koyar hevesini. Dalga-dalga
gelişir, tarladaki ekinler yağan yağmur ile gelişir.
Dökümler; akan su demektir.” dedi, KAYGUSUZ sözü SARI ANA’ya verdi

“Çağrıyı bilen,
ağrıyı siler; darlığı gören, gürlüğe güler. Ne deniz yerinden
kayar, ne dağlar derinden oyar; her biri, aldığı hizmeti kulu için
sayar.” dedi, KAYGUSUZ söze geldi: “Her diktiğim
ağacın köküne elim ile su verdim, yaprağını gördüm de kayguyu
siliverdim, elimdeki somunu almayana bölüverdim, ağacın gölgesinde huzur
ile kalıverdim.” dedi, KAYGUSUZ selamladı.
“Bilenle-bilmeyene,
bahçeye girip bilgisini vermeyene; KAYGUSUZ sözü bilmez, ‘Gel!’ diyenle yolu
almaz, üç öğünde ördüğünü öbür günden ayırmaz; MESTAN yoluna dursa,
kaybettiği sürüyü sorsa, KAYGUSUZ kalender kalmaz. Söyleşir de yol
alır, MESTAN ile kaybolan sürüyü bulur.” dedi, KAYGUSUZ yol ile halini
bağlayana selamını iletti.

“Koğuş, askere
mekandır; talimgahı, makamdır.” dedi, PİR SULTAN ABDAL sözü aldı,
KAYGUSUZ’a sordu: “Yoldan gelen güler mi, yaprakları sayar mı, DOST sesini
duyar mı?” KAYGUSUZ; “Duyar, elbet duyar, çünkü her gününde HAK sohbetine
doyar.” dedi. Yoldan gelene, gönülden-gönüle yol alana, yolda şeker ile
kalana. “Aradığımız DOST’u
gönlümüzde buluruz, yolumuz çok uzakta olsa da BİRLİK’i her an
buluruz.” dedi, PİR SULTAN ABDAL ile KAYGUSUZ selamladı.

“At üstünde gezersem,
çiçeği böceği ezersem, SEVGİLİYİ üzersem; benden, beni
bilemem.” dedi, KAYGUSUZ sözü aldı; çevrede olan her güzele
bağlandığı gerçeğin gözü ile baktı, söyleşe-söyleşe
yazmayı dilediği her satırı bile-bile okudu: “Demek,” dedi,
“Bildiğime şahit kendi aklımmış, birbirine bağlayan gönlüm
ile mantığımmış.” Bir-bir saydı ismini, ismi ile buldu cismini.
"Yeniyi-eskiyi
bilenlerden mi, günü-geceyi soranlardan mı ses gelir?" dedi, HACI
BEKTAŞ sözü aldı, KAYGUSUZ ile yola koyuldu. " 'Senden benden
ayrıda, ayağı hep gayrıda.' diyene, de ki: Bilen ile katıldım, HAK YOLU'na
atıldım, ‘Yedek gelsin.’ demedim, pişmemiş aşı yemedim,
gelen-gideni saymadım." dedi, HACI BEKTAŞ, KAYGUSUZ ile selamladı.

"Dost bağına
girelim, dost bezini dürelim, HAK ADI'na sohbetini kuralım." dedi,
KAYGUSUZ sözü aldı: "Ekşi-tatlı yemezsem, ‘Ne güzelmiş!’ demezsem;
aldığım-verdiğim yerini bulmaz, elden-ele nasib kalmaz. Senden-bana
söz verseler, her günümde hizmete koysalar; elden geleni esirgemezdim, ne
deseler yadırgamazdım. Sahipsiz değiliz, gerçek yoldayız; sebepsiz
kalmayız, güzel haldeyiz; RESULÜ'ne uyduk, seven koldayız." dedi, KAYGUSUZ
selamladı.