

“Satan vermez, alan sormaz, niyet sözün ile durmaz. Alacağın
vereceğin HAKK’adır; bağladığın her düğüm, HAK’tan. Düzen sayfada çözülmez, kulu sofrada yanılmaz, aşı
ne ise elbet onu yer. Kuru lokma da, baklava börek de aynı tokluğu verir;
ne var ki, kimi kulu çoklukta güzelliği bulur, çeşitte özelliği
görür. Elbet çeşit güzeldir paylaşırsan. Paylaşmaktan maksat;
aşını, işini, arkadaşlığını, yoldaşlığını,
sazını, sözünü. (Talip olmazsa
paylaşmaya?) ‘YA ALLAH.’ dersen, yolda yürürsen,
paylaşmayan olmaz. İşini paylaşmazsa, sözünü dene, sazını
söyle; günahına ortak ol, böl. Bil ki bölünen günah dağılır.
Dağıldığı anda, bilmeyen kul, gördüğü halde eğilir.
‘Günahın sevabı olur mu?’ diyene de ki: ‘Sevabın sahibi sen misin ki, günahı başkasına
yükledin, kendini başkasının günahı arkasına sakladın?’ Saymadan
aldığın her lokma eşit olamaz; küçük lokma yiyen, büyüğü
yutamaz. Gayretin verdiğine uyduk, ‘ER MEYDANI.’ dedik HAKK’a yöneldik;
sanmayın yanıldık, günlük hayale kapıldık. ER olan bilir, ALLAH’ım bilenden
RAZI olur. Dört kapı açtığın, hepsinden geçtiğin,
kendinden kaçtığın açıktır. Dön kendini bul; elinde olan eli gör.” dedi,
PİR SULTAN ABDAL yürüdü.

“Kalbur duvara geldi, elediği her zerreye güldü.
Eleyen, elenen el ele verdi; kalan, kendini hatalı buldu.” dedi, PİR
SULTAN ABDAL atı ile sözü bağladı: “At ile dövüşemem, kulu kula söz etse, hiç biri ile
savaşamam, derdimi her tele yazdım, okumaya çalışamam.
Aşmadığım yol yazım değildir, okunmayan hal, sözüm
değildir, ‘Bilgim var.’ dersem, kozum değildir. Geldim, az yazdım çok
söyledim, her kulunun halini dert eyledim, derdim ile toprağı boyladım.
YAZAN öyle demiş, çözen dert eylemiş. Kuş kafesi paralasa, kul
kaderi karalasa, üç saatini yazamaz.” dedi, ABDAL yürüdü.

“Ak ile karaya bilemedim, buğday ile samanı
bölemedim, yarın gelecek diye bu günden kalamadım.” dedi, PİR SULTAN ABDAL
söze geldi: “At ile dolaştım, it ile dalaştım, her kuluna yaklaştım.
Kimi gözünden sildi, kimi sözümden bildi, gayrıya gönlüm kaydı. ‘El olsam gelir
miydin, söz versem bulur muydun, çağrıya uysam kalır mıydın?’ dedim.
Dediler ki: ‘Ak akçaya kalacağız, akça ile böleceğiz, seni beni
öylece bileceğiz.’ ‘Olsa
olmasa?’ dedim, kendi ayağıma kendim yol verdim, dört kapıda hayır buldum,
hayıra haber saldım. Olağan yapıya cümle ile geleceğiz, olağan
halde cümlemiz güleceğiz. Gününüz gönlünüz olağan haldesiniz. ‘Sen.
Ben.’ demeden, HAK YOLU’ndan çıkmadan gelişen olayınız olağan
haldir.” dedi, PİR SULTAN ABDAL, buluşana dek geleceğini
söyledi, yürüdü.

“Yaprağı ele alır, ağaca selam verir, duvarda
aksini görür. Dersem ona ‘İtme duvarı yıkılır’ der ki, ‘Benim gücümde ne
kalır’” dedi, PİR SULTAN ABDAL söze geldi: “Göklere yazı sığmaz, yerlere sözüm yetmez, kul
sevdiğine kin gütmez. Kin güderse bu kervan gitmez. Açalım, açılalım,
sevelim seçilelim. Geldik devran eyledik, güldük seyran eyledik. ‘Ağa’
dedik, beyledik, lokma için bekledik, ‘Verse verse ALLAH’ım verir’ dedik,
döndük HAKK’a yöneldik. Veren O, alan O, bilen O, gören O. Beyler-beyler, yerden
göğe kime kimlik eyler? Elbet o da bilecektir, beyliği kendinde
görecek, ‘ALLAH’ım.’ dedikte, beylikten soyunacak” dedi, PİR SULTAN ABDAL
yürüdü. “Selamın O’na olsun, ne beye ne beyliğe takılmasın, olduğu
yere çakılmasın.” dedi.

“ ‘Gel alalım’ dedim de, ‘Yolu taşlı’ dediler.
‘Ayıklayalım’ dedim, yorulandan söz ettiler. Konuk değiliz. Aldığımız
kadar bildik.” dedi, PİR SULTAN ABDAL söze girdi: “Destek olsam sözüne, ayna tutsam yüzüne, ‘Güzel’ desem
gözüne, dediğimden değil, eylediğinden olursun, ne eylersen onu
bulursun. Kandil yaktım konuya baktım. DOST halden bilendir, DOST yolu
bildirendir, DOST halinde kalanı güldürendir. Ne var ki, DOST’a DOST olmak
gereklidir.” dedi, PİR SULTAN ABDAL
yürüdü.
“Yer yerinde, kul sözünde verimli olur, gören gözde kulu
yorumu bulur.” “Oya gibi işlersin, elma buldun dişlersin, ite kızdın
taşlarsın” dedi, PİR SULTAN ABDAL, YUNUS’um ile söyleşti: “YAR diledi söyleştik, yolu bulduk dolaştık.
Kimi ‘Dert.’ diyenle, kimi sert vuranla gelişti. Sözümüz tek kelimede
birleşti. ‘O, O’nun ile, O’na.’ Silelim olmuşu, bilelim dolmuşu.
Gelen kalan varan. ÖZ’ümüz O’ndandır asla eksilmeyen, sözümüz O’ndandır
kıyamete kadar tükenmeyen. Saymayı bildiğimiz kadar ölmeyi dilersek, eskiden yeniye dönmüş
oluruz. Ölmekten maksat, hal ile bulmak, halinizde kalmak. Ölmeden ölmek,
yenide buluşmaktır. Olumsuz gelen her olay ,kulun yorumudur. Düzen,
YARATAN’ın muradı ile kurulmuş; O’nun iradesi, kulunda tecelli
etmiştir. Ne yerinelim, ne gerinelim; az ile çoktan ne alırsak alalım,
sevinelim. Sevinçliyiz, kuluyuz diye; övünelim, ÖZ’ü ileyiz diye. ÖZ’den
aldığımız söz ile verilse, sadece okuyan bilirdi. ÖZ, örtüsünü saklayan
değil, örtünün arkasında kalandır; komşu değil, senden sana
dönüşendir, sendeki örtü ile bilmeyene buldurandır.” Resim
verilir: PİR SULTAN ABDAL) “Dünyayı bilmeden, kendine dönemezsin; gerçeği bulmadan, sözüme eremezsin.
Alacağın bulacağın, gönülden göreceğin olsun; her satır sana
gününü versin.” dedi, PİR SULTAN ABDAL selamını iletti.
“Uzun tahta, tavana, kısa varsa, tabana. Yerden
aldığın toprak, elden verdiğin yaprak; ne sana, ne de bana. ‘RABB’im
benim’’ dediysem, kuru lokma yediysem, senin yerinmen gerek. ‘Yumuşak
geldi huyu, kapıya değdi boyu’ dersen, beni O’nda kınarsın, gün geldikte
yanarsın. Denilir ki: ‘Çalışaydın, dilediğini alışaydın, kuru
lokma yemezdin.’ Yediğim lokma, paylaştığımdan kalan oldu.
ABDAL, sofrayı öyle buldu, yerden gökten şükre daldı. Her lokma,
ortaklıdır; paylaşmazsan, artıklıdır.” dedi, PİR SULTAN ABDAL
cümlenizi selamladı, yürüdü.

“Gözden uzak kalanın, gönlüne ateş verelim.” dedi,
PİR SULTAN ABDAL söze geldi: “Düz ovada yürüyen, taşı ayak ile sürüyen, suya
bakıp bulanık diye dökene vereceğiz, ÖZ’ünü bilsin diye yardımcı
olacağız. Ona de ki: Geçici olana takılmasın, ‘Solmuş yaprak oldum.’
diye bükülmesin, yazılana uysun, yapıya değer versin dökülmesin, YUNUS’umu
yardımcı bilsin.” PİR SULTAN ABDAL. “YUNUS’um senin ile, eşin ile,
düşün ile. ÖZ nerde kul orda. Beden perde, gönül nerde? Sevsem kulunu,
bilsem yolunu; alacağım vereceğim, her var olanla alış
verişe katılacağım. ALLAH’ıma emanet olunuz. Yoldan sorulanın
kaygusunu siliniz. YUNUS’um der ki: ‘Paylaştığın her lokma, gölgeni
dağıtır; bilse bilmese, olaylar eğitir.’ ‘Dosdoğru hangisi?’
dersen, ALLAH’ım en hayırlı olanı verir.”
“Ekmek alsam su versem, toprağa tohum sersem, ekene biçene sözü
bağlasam; derler ki: ‘ABDAL alsa sözü, çalar halk ile sazı; ne dünü ne bu
günü, sever gelecek günü.’ Komşu komşuya dönmez, ana babaya yanmaz,
kuşlar yuvaya konmazsa; kim alır, kim bulur, kim aldığını bilir?”
dedi, PİR SULTAN ABDAL yürüdü. (İçimizden birinin ULU’su mu?) Karşımızda olanın,
‘geyik’ diye anılanın. (Bir
konuk ekler: Benim adım Meral, bana söylüyor) EYVALLAH. “Her
dilediğiniz anda, yanındayız.” dedi, sözünü iletti.

“Doğduğun güne dönsen, doğandan halini
sorsan; alacağın sözedir, bulacağın gözedir” dedi, PİR SULTAN
ABDAL söze girdi:
“Mendil aldım oyalı, yastık gördüm boyalı, her adım sayılı. Can dedim
canım verdim, her kulda HAKK’ı gördüm, bilse bilmese sardım, meydanda
helva
kardım; ‘Gelen yesin, seven bilsin, her kulu görsün; ezelde bildiğini
ebede götürsün.’ diye. DOST dediğin her kapıyı düşünmeden vur gir,
yanan her ocakta kor gör. Saydığın adımları, sevince götürür unutma.
Sazımız bir çalar, sözümüz BİR’de, nasibimiz gürde. Yol ehli olduk,
sanılmasın yolda kaldık. Bitinceye kadar gideceğiz, oldu denilende
kavuşacağız. ER olduk dizi-dizi, davar dedik kuzu-kuzu, ne durduk ne
oturduk su peşinde tazı-tazı, dedik çalacağız sazı. Yolda buluşacağız,
handa konuşacağız. Demde sözümüz söylenir, üç öğüt hepinizde
hallenir: -Sana bana değil bize diyelim; -her kuluna selam ile söze
girelim; HAK ADI’na hatırını soralım, hizmetiniz gerekiyor ise el ele
verelim; -sadece salonlarda değil, her halimizde BİR’likte olalım.
Öylece
yağa bala el değer, satır-satır okunursa DOST güler. ‘El
söğerse?’ denilmesin; asla dil varmaz, ALLAH’ım O’nun ile olana izin
vermez. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun. Selam.” dedi, PİR SULTAN ABDAL
yürüdü.

“Düzde ayak bükemedim, tozda dudak sıkamadım,
bildiğini bilmediğine katamadım.” dedi, PİR SULTAN ABDAL söze
girdi: “Gördük görüştük, yağmurda buluştuk,
çağıran ile oluştuk. Ne gidene yersiz dedik, ne sorana ‘yapraksız
kaldın.’ diye siteme düştük. Dağılanı değil toplananı
düşünürsen; oluşta gayrete gelir, her olay kuluna bilgi verir.
Yaratılanın yaratılmışlığı, bilgi ile yükünde misafirliğini
siler. ‘Ne demek?’ dendi. Var olmanın değeri, yokluğu silmektir. Bilgin
kalmasa sende, yokluk mevcuttur derim. Sözümüz açıktır. MEVLÂNA bilgi ile
yüklüdür. MEVLÂNA beden ile mevcut değil ise, yok mudur? Demek ki, var
olan ve kalıcı olan, bilgidir.” dedi, karşıdan çarşıdan alınmayan
bilginin varlığının da mevcut olduğunu PİR SULTAN söyledi,
yürüdü.

“Dağlara sordum ‘Yükün nedir?’, dedi ‘Yapıdan…’; kullara sordum
‘Yükün nedir?’ dedi, ‘Kapıdan…’ Kapı, giren çıkan içindir; HAK KAPISI, arayan
için. ‘O kapıya geleydim, kulu olduğumu bileydim…’ diyenler, o kapı için
hasrete düşenlerdir. Kul, o kapıyı özler, o kapıyı gözler; dünyada yükü
olduğunu sanır… Sadece talip olması, O’nun ‘OL.’ dediğine uyması,
yeterlidir.” dedi, PİR SULTAN söze girdi: “Geldim geçtim dünyadan. Aldığım her kaygudan, sıyrıldım, sıyrıldım,
benliğimden ayrıldım kuş misali döne-döne, kor misali yana-yana,
suyunu içtim kana-kana. ‘Gel, diz vurup oturalım, bilgimizi kotaralım.’ dedim,
yerini bilene, sözünü gecede ilettim. Altın güğüm elindedir, gümüş
kemer belindedir, ‘OL.’ dediği halindedir; uymayı denediğin günden,
PİR SULTAN yanındadır.” dedi, selamladı yürüdü.

“Yaprak-yaprak sözümüz, cümlenizde gözümüz, elde kaldı
sazımız.” dedi, PİR SULTAN ABDAL selam ile geldi: “Yerden göğe alışan, cümle diye çalışan,
güzel halde oluşan. Dar geleni açarız, yol bizimdir geçeriz.” dedi,
PİR SULTAN ABDAL yürüdü.

“Her kulunu DOST biliriz, postumuzu her zerresi ile
paylaşırız. Kayguya düşene güzeli gösterelim, baktığı her
yaprağı beraberce saydıralım.’ dedi, PİR SULTAN ABDAL söze geldi: “Yaprak kurudu ise, dalda kalmaz, ALLAH’ım verdi ise,
kulu solsa da yormaz. Her köprü, geçene ezilen; bakana süzülen gibi gelir.
Unutulmasın, her yol köprü olamaz. Hiçbir yol, köprünün verdiğini veremez.
Yolları bağlar, her kulu bekler, sadece verendir.” dedi, PİR SULTAN
ABDAL yürüdü.

“Beşikte buldum, eşikte aldım, hoş
sohbete daldım.’ dedi, PİR SULTAN ABDAL söze geldi: “Dolu kabı dökeceğim, buğday aldım
ekeceğim; güzel huya talib oldum, kuru dalı sökeceğim. El ele, yol GÜL’e,
güzellik her kulda hale.” dedi, PİR SULTAN ABDAL yürüdü

“Derde deva olursa, sebebi kul bulursa, giden gelen
kalırsa; her satır yerini verirdi, kul gönlünce kalemini kullanırdı. Az vuranı,
çok aç kalır; derde düşen, kulundan şifa dilerdi… O’nun YAZDIĞI
satır, bilmedi kulda hatır… Ne ‘Yollu…’ ne ‘Yolsuz…’ dedi, her kulunun derdini
çözdü.” dedi, PİR SULTAN ABDAL elemeden söze girdi: “Gölgeyi bulan, ağaca sırtını veren, aynayı elinden
bırakmayana selam olsun.” dedi, PİR SULTAN ABDAL yürüdü

“Dağlardan akan suyu gördün mü? Sağlam olsun
dedin, duvarını ördün mü? Güzel çirkin demeden, her kulunu sardın mı? Ne kaygu
ne korku kalmasın, ‘ALLAH’ım, emanetin.’ diye yordun mu? Dilsize dil gerek,
yolsuza yol, gönülde olana kıvılcım gerek.” dedi, PİR SULTAN ABDAL sözü
aldı:
“Koruyucu ALLAH’ımdır, güvendim. O’na, O’nun ile oldum
diye dayandım. Sana dedim, ağaç ile söyleştim, yaprağın
gölgesine sığıştım. Her yaprak BİR’lik oldu, BİR’likte
gürlüğü buldu. Güneş ona gelmeyince, beni nerden bulacak, sana neyle
verecek?” dedi, PİR SULTAN ABDAL cümlenizi selamladı.
“ALLAH’ım cümleden RAZI olsun, her alan aldığına
gülsün, sevinsin-sevinsin, her görenden sevilsin. Çiçek açtı ise bekle meyve
verecek, Güneş ile erecek, nar olursa bilecek.” dedi, PİR SULTAN
ABDAL her çiçek önünde sevgi ile eğildi. (Kimedir?) “Yolunu alan, her tanede sayıyı birleyen. Güç geldi, ne var ki
bildiği ile darlığı yendi; elden ele aldığı ile, nefeste
bulduğunca güldü; oyunda gelişeni uyumda bağladı, eğriye
doğruya öylece ölçü vurdu. ALLAH’ım RAZI olsun.” dedi, PİR SULTAN
ABDAL yürüdü.
“Soğuk, geçerli olduğu günde yeterlidir, Güneş’e asla
dayanmaz. ALLAH’ım düzenini bilgisince yazar. Dağlar yerini
değiştirebilseydi, denizler taşardı. Nehirler tersine aksaydı,
kainat şaşardı. Her zerre, asla yerini bilinçsiz
değiştirmez, değiştiremez. Onun için ‘Olursa? Olmazsa?’
diye kayguya düşmeyelim. ALLAH’ım ne YAZDI ise şaşmayalım.
Diyelim ki: ‘O sever, sevgisince yazar, seven sevgisince taşar…’ sevginiz
dahi ölçüde kalsın; ne şaşalım, ne taşalım, HAK ADI’na
koşalım-koşalım.” dedi, PİR SULTAN ABDAL söze geldi.
“Doğan ile buluştuk, doyan ile söyleştik.” dedi, PİR
SULTAN ABDAL söze geldi: “Ağır aldım her taşı, ‘Yetersiz…’ dedim her başı,
‘Geçersiz…’ dedim uçan kuşu. Yedim içtim, yolda koştum. Düşündüm
ki; ne ağır taşı yüklenmek, ne kulu bilir bilmez beklenmek, ne uçan
kuş ile yollanmak kulun görevi değildir. Kul; BİR’liğe,
ER’liğe O’nun ADI’na bürünmezse, O’nun hali ile görünmezse, ne yoldadır,
ne GÜL’de. ‘ALLAH’ım.’ dedim, canıma oku taktım, yayı gerdim, cesedi serdim.
Dediler ki: ‘Bildiğini okudu, bilmeyen ile birbirine dokudu. Hasret kalsa,
kainatı dolanacak.’ Açan her çiçek, O’nun rengine bürünür, O’nun kokusunu
sürünür, O’nun yeşiline sarınır; yaprağından alır, kökünden bilir.
‘Öyle ise; çiçek de mi olamam, suyunu mu bulamam?’ dedim, her zerrenin
verdiği emre uydum. Her biriniz aldığınız emre uyarsınız, nasıl olur
inkara düşersiniz. Ben, ‘Güzel… Çirkin…’ demeden uydu isem, sen de
uyacaksın. O’ndan gelen sesi zerrenden bileceksin aykırı gelse bile, öylece
düzende huzura varacaksın. Gölgeler silindi, verilen güzel ile gün müjdelendi.
Her an niyazınıza eklenen müjdeleri bekleyiniz. Yorumda, özel genel, DOST vergisine
isim koymayınız. Ben, senin ile bütünüm. Sen; eşin ile evladın ile,
komşun ile, şehrin ile, vatanın ile, kainat ile bütünsün. Bütünden
kendini soyutlarsan, yaratılmışlığa isyandasın. Kavuşmayı, önce
yakınların ile, sonra O’nun ile düşün. Zincirden kendini ayırma.” dedi,
PİR SULTAN ABDAL selamladı yürüdü.
“Balını alırsan arının, soyun(l)an arıdan bulursun zehrini. Kendine
verdiğine değil cümleye kardığına inandı isen, sen de ona
yardımcı olasın ki paylaştığına sevinsin.” dedi, PİR SULTAN
ABDAL söze geldi: “Arıcı isem balı benimdir, çalıcı isem zehrine talipdir; yol budur. DOST
isen DOST bulursun, kastına düşersen yolda kalırsın. Dar dedim
boğazı, koyun verdiler. Tarlamı sürdüler, hem de ektiler, önüme bir
yığın buğday döktüler, sonra da kulağım büktüler;
‘Dağıtırsan gine aç kalırsın, bir dilim ekmeğe muhtaç kalırsın.’
dedim ki: ‘Ne ekin, ne dökün, ne de kulağım bükün. Lokmam tek olsa da
paylaşacağım, huysuz da gelse uylaşacağım.’ Ben gönlüm ile
savaştayım, DOST ile değil; yerden göğe barıştayım, post
için değil.” dedi, PİR SULTAN ABDAL yürüdü, selamını cümlenize
iletti.
“İnce giydim üşüdüm, sırtta yükü
taşıdım.” dedi, PİR SULTAN ABDAL söze geldi: “Selam dedik sevindik, güzel güne eğildik, geçene
güldük. Gayrete yer veren ile beraber olduk.” dedi, yavruyu selamladı. “Her
yük alan, merkep değildir. Kaide olsa bile, kanıt bulunmaz. Aldığın
ile verdiğin, ölçüye girmez. Eğildim su içeyim, yolumu güzelden
seçeyim, ektiğimi biçeyim. Dediler: ‘Bilemezsin, su gördün alamazsın,
bilen ile bilmeyeni bulamazsın.’ Kapıları yokladım, çiçekleri kokladım,
‘VEREN.’ dedim bekledim. Sanmayın bildiğimi kendime sakladım.” dedi,
PİR SULTAN ABDAL cümleniz ile yavruyu selamladı.
“Çağırdın mı bileni, ayırdın mı geleni, satır-satır okunanı?” dedi,
PİR SULTAN ABDAL söze girdi: “Elbet geldim çağrıya, dağlar bana yol verdi. Eğildim dar
geçitte, yollar bana su verdi. Yoksul dediler güldüler, ağaçlar meyve
verdi. Bilse bilmese, gönülden aldığına yansa, elbet o kulu erdi. Kayık
aldımsa, suya öyle daldımsa; gölden beklenenden değil, göle
eklenendendir.” dedi, PİR SULTAN ABDAL selamladı yürüdü.

“Ağlar gerildi ise, deryaya salındı ise, gelecek balık nasib
kadardır.” dedi, PİR SULTAN ABDAL söze girdi: “ ‘Toprak zordur çekemem, diz üstüne çökemem.’ diyen ile aradık, her
geçenden sorduk. Dediler ki: ‘Elledik belledik, ekilir hale getirdik.’
Devrolsun sizlere, niyaz gelsin bizlere.” dedi, PİR SULTAN ABDAL selamladı
yürüdü.

“Er de gelse, geç de olsa, günü güne bağlayacak, seven ile gülen bir
olacak.” dedi, sorusuz gelenin kaydına dünden nokta koydu PİR SULTAN
ABDAL. “Gördü yazıya, bağladığın bez, gölgeyi sil daima
Güneş’te gez. Gerçeği aradığın günden, gölge seni bırakır.
Umduğun her yol açıktır. Gideni değil, yanında olanı düşün. Ne
sert gelse eğilir, ne fırtına ile dökülür; dayandığı güçlüdür, sanma
yıkılır. ‘O’nun ile olsam.’ dediğinden, gününe gölge koyduğundan;
bilgimiz noksan değildir, geleceği gün doksan değildir.
Dağılanı toplar, eğileni bekler, az ile çoğu katlar. O’nun ile
oluşuruz, KAYGUSUZ ile buluşuruz.” dedi, PİR SULTAN ABDAL
yürüdü.
“BİR’likte oldu mu, BİR VEREN’i bildi mi?” dedi, PİR SULTAN
ABDAL söze geldi: “At bağladım ağaca, yer aradım namaz olsun kılayım, kullukta
budur kolayım. Ne kırdığım gönülde, ne verdiğim zehirde, halim kalır
zahirde. Kul isem gönül kıramam, od alıp kimseye zehir veremem; kıldığım
namazda, RESULÜ’nün gölgesinde duramam. Her nefis, bir nefese; her nefes, boşalacak
kafese hizmettedir.” dedi, PİR SULTAN ABDAL oğula üç öğüt verdi.
Soframızda olmayana. “Hem nefesin, hem kafesin, hem hevesin; bağlanan
yemindedir, beklenen zemindedir, yakın olan zamandadır.” dedi, selamladı
yürüdü.

“Dağlar gelse eğilse, yollar gözümde bükülse, RAHMET buram-buram
dökülse; alabilirsen senindir. ALLAH’ım, nasibini her an gönderir; RAHMETİ
asla kesilmez. Değişen, sende olan çelişendir. Verdiğin
kafes SENİN, sorduğun nefes SENİN, SEN’den nem kaldı benim?”
dedi, PİR SULTAN ABDAL söze geldi: “Kafes SENİN, nefes SENİN, heves benim mi? Gönül SENİN,
güzel SENİN, çirkin benim mi? Ne yarattı isen SEN’den, sadece ÖZ’ümde olan
bilgi benden. Doğuş odur; ÖZ’ümde olan bilgiyi bulmak… Bulduğum
an; SEN’den geleni, SEN’de kalanı… ÖZ ile gözde düğümleneni bilmek bana
aittir.” dedi, PİR SULTAN ABDAL her öğütle bir nefese talip oldu.
“Ne akta, ne karada, cümle ersin murada. Geldik sözü alacağız,
adımızı bulacağız. PİR SULTAN ABDAL derler, sonra yolda gülerler.
Olumsuzluk yolum değil, sorumsuzluk halim değil. Benden olan, beni
bilen; kaydını sevgilide bulandır. Her yerde güzel gördüm, olumsuza ağı
ördüm; dağlar çiçek açtı ise, obalarda bağı serdim; kapı-kapı
dolaştım da, en güzelde postu verdim; ne gezenden, ne yozandan, ne olumsuz
diye tozandan kaygu almadım; dağlar yürüse bile, ovalar götürse GÜL’e, ne
aşıma, ne başıma göz etmedim.” dedi, PİR SULTAN ABDAL elde eli
sevinerek okşadı; taşıdığın yükte gerçekten yanında
olduğunu bildirdi, okuduğun yazıda asla hataya düşmediğini
söyledi, selamladı yürüdü.
“Bağlarsam atı, beklersem katı; ya düzene girecek, ya gönlünü
dürecek.” dedi, PİR SULTAN ABDAL söze geldi: “Lambayı yaktı isen, gecedendir; gönlünü açtı isen,
YÜCE’dendir. Ne senin elin, ne benim dilim, Dost gelene kaygu vermez. Kayguyu,
HAKK’ı bilen sergiye koymaz. Yağdan baldan bekleyenler; zeytine ekmek
verdi mi, peteği yerinde serdi mi? Alacaksın vereceksin, GÜZEL’i öyle
göreceksin. Bağa girdim düzen ile, üzüm derdim YAZAN ile, komşu
sordum gezen ile… Manaya gönül verene, gönlünde sevgi dürene; oyun ile
değil, eğin ile çalışana… Maniyi yerinde bilen, her derde
gününde giren… Yamada Dost ararsın, yamaçta post serersin. Gününde güzel gelen,
geleceğe ışık verendir. Bende olana değil, senden gelene yol
alasın. Her hatalıyı; önce eğin ile sonra öğün ile yoklayasın.
Göreceksin, dumansız güne ereceksin.” dedi, PİR SULTAN ABDAL cümlenizi
selamladı yürüdü. “Ayağında olanı unut.” dedi, PİR SULTAN ABDAL
yeniden söze geldi: “Görünce olacaksın, güzel halde diyeceksin. Saya-saya
beklediğin, ALLAH ADI’na sakladığın, gün gelende sana selam verecek.
Yaprağı saydı isen, ne mutlu sana derim, YAHYA’nın selamına gönülden
katılırım.”

“Ne bülbülün sesine yandım, ne karganın sesin kandım,
her birini yolun gidişinden bildim, satır-satır okudum. Dedim ki:
‘KAYGUSUZ ile oluşursun, MERYEM ile buluşursun, ata binsen dolu
dizgin yarışırsın. Elden üstün dilin var, dilden üstün gönlün var; sar
sarabildiğini, sor bulabildiğini’ ” dedi, PİR SULTAN ABDAL söze
geldi: “Göl başında buluşalım, balık ile
çalışalım, cümle ile söyleşelim. Gölgesini silen ile sevindik, akan
su misali gerindik. Dost olanla Dostu bulan, BİR’dedir.” dedi, PİR
SULTAN ABDAL SEVGİLİ’den selam getirdi
“Olmuşta, söz günün yorumudur. Meyhane, alanın
alanıdır. Olacak, yolumuz açık. Alanın alanı; almayı deneyenin meydanıdır.”
dedi, PİR SULTAN ABDAL söze geldi: “Bekledim her kulundan, özledim cümlenin yolundan,
gözledim sevenin halinden.” dedi, PİR SULTAN ABDAL selamladı yürüdü.

“Değirmene gideceğim, buğday aldım
satacağım. BEHLÜL ile söze geldim, tüm sürüyü güdeceğim.” dedi,
PİR SULTAN ABDAL cümleyi BEHLÜL ile selamladı. “Söz aldık söz verdik, aramızda sohbeti kurduk.”
BEHLÜL’üm sordu: “Değirmen öğütene mi eğitene mi hizmettedir?”
PİR SULTAN peyledi: “Dünyada neyledi?” “Sana bana yer verdi, yüce
dağa kar verdi. Ocak başı buldu da, kışta yolum zor…” dedi.
PİR SULTAN sordu: “Buğdayı kime sattın? Yükünü kime sattın?” “Her alanın bir PİR’i, her soranın doz kiri olur.”
Doz: Şüphenin zerresi. “Elde DOST, gönülde DOST; öyle oldukta, alanda
post. Her alan, dileyen ile birlenir.” dediler, BEHLÜL’üm ile PİR SULTAN
ABDAL, cümleniz ile el ele olduklarını, yol soranın yanında kaldıklarını
söylediler. Dediler ki: “Biz, seni beni sildik. O’ndan geldik, O’nun ile
olduk, O’nda O’nu bulduk. Cümleniz için niyazımız: BİR’de kalınız, seni
beni siliniz.” dediler, selam ile yürüdüler.
“Bağlar üzüm verdi de, kullar ipi gerdi de; ne
alanlar uyandı, ne bulanlar dayandı.” dedi, PİR SULTAN ABDAL söze geldi. “Aşacağın köprüde, taşacağını
düşünme. Bulduğun her konuya, taşınacağım deme.
Danıştık yerinden, kaldığın halde zeminden bulacaksın. Yeni,
kendinden kendine bağladığın her konudadır. Zemin, ALLAH’ımın
düzenidir. ‘Aşım pişti…’ diyesin, yaktı isen üzülmeyesin. Yemekten
değil elbet, gönülden alışırız, gülmeye çalışırız, güzel çirkin
oluşuruz. Kayguyu silesin, ABDAL misali kendin kendini eğitesin. El
eleyiz, koz aramızda düzenleriz. Yor dedik, yol verdik; gerçeği
verdiğimiz gün postu serdik, yapıya gelen her kuluna güldük. Selam olsun.
Ona de ki: ‘DOST elini verdiğinde, kapısına gelene dönmesin, ‘Geldi
geçti’. dediğine yanmasın. Çevresi açıktır, gün-gün açılacak, kaygu
köprüsünden tez geçilecek. ALLAH’ıma emanet olunuz, ALLAH’a ısmarladık.”

“Petek dolu bal ile, kulu buldu yol ile, suyu aştık sal ile.” dedi,
PİR SULTAN ABDAL söze geldi, “ALLAH.” dedi dize geldi. “Gül fidanı
ararım, rengi nedir sorarım, her güzeli sararım, AŞKI le yanarım.” dedi,
PİR SULTAN yürüdü. “Selam onlara olsun. Üç günde, üç müjde alsınlar.”
dedi
“Göründüğü yerde gölgesini silendeniz,
bilindiği yerde kayguya cenk verendeniz.” dedi, PİR SULTAN ABDAL söze
geldi: “Oyuk bulduk ağaçta arılar kovan kurmuş,
çalışmaya bilgisince alışmış. Balı almışsa kulu; yorumu
senden benden midir, vergisini bilenden midir? Kulu yiyecek, arıyı bilecek.
YUNUS’a yol soranın. bakmayı denediğin her düzen, senden sorulsa sorulmasa;
bilginde kalacaktır, arayan sende bulacaktır. ‘Değirmene gideyim, yolda
DOST’u göreyim.’ dersin, her lokmanı O’nun ADI’na yersin. Elden ele
alışırız, biz sofrada buluşuruz.” dedi, PİR SULTAN ABDAL yürüdü.

“Kul isem O’ndan geldim, kulluğumu bildi isem O’na yöneldim. Elbet
kutluyum O’nun ile, elbet mutluyum bilgim ile.” dedi, PİR SULTAN ABDAL
söze girdi: “Ağaçtan ağaca ipi gerdim, gelip geçecek
yolcuyu gördüm. ‘Hayır oldu olacak, kul ne hata işlese gine de
doğruyu bulacak.’ diye sevindim. ‘Sağa sola dönersem, ben dönene
yanarsam; yazık bana, vah.’ dedim. Gözümüzün sözümüzün hükmünde kalırsın. DOST
YAPISI’na talib ol ki; gelen giden alışsın, BİR KAPI’da
buluşsun. Yanında olana. ‘Uykuya dost deme, tilkiye post verme.’ dediler,
günümde yolumu çizidiler. Uyku bedene geldi ise uyurum, tilkiye RABB’im akıl
verdi ise bilirim; ne ayrıda kalırım, ne çobana görünürüm, ne kuzu postuna
sarınırım; geldiğim günden bildiğim güne kadar, sevgisi ile
barınırım.” dedi, PİR SULTAN ABDAL selamladı yürüdü.
“Ayağına bağ vurma, eklenende değil;
yaprağı dökülen dalı kırma, beklenende değil; sevginde gür ol,
katlananda değil; DOST KAPISI’nı ara, sadece HAKK’a eğil.” dedi,
PİR SULTAN ABDAL sözü aldı: “Derdest olduk soruda kaldık, cümlede bulduk, selam
diyene eğildik, dedik ki; ‘HAK KELAMI’dır, yazan O’nun
KALEMİ’dir. ’Oymak
olacağız, beyliği bulacağız.’ diyene, aynaya el verene. Sefer
gülene, seher bilene, nefes gidene söz verir, günde dalda olan gelende
yeşerir. Minareye boy veren kul ise, kuyuya su veren HAK’tır, bilmek
gereken gerçek. Her zerreye hükmünü veriyor isen, saygı ile eğil. Engel
görüyor isen, kayguyu önce katla, sonra güzeli ara. ‘Saya saya bitecek,
aldığını satacak.’ dersen, kendi kendini yersen; ‘Yersiz olaya kuyu
açtım.’ derim, gayreti bildiğim günde ararım.” dedi, PİR SULTAN
ABDAL selamladı.

“Harmana gideceğim, yolumda olanı güdeceğim; bilgine bilgi
katacağım, ilmine akıl takacağım.” dedi, PİR SULTAN ABDAL söze
geldi: “ ‘Yoz.’ dedim bilmeyene; ‘Koz.’ dedim, ‘Bilirim.’ diyene;
‘Haz.’ dedim, kendinden kendine dönene. Yarına yorum olmazsa, bacada kurum
kalmaz. Kul ocağı yanmazsa, sıcağı bulmaz. Darlığa düşene
yağdan baldan ekleyelim, doysun diye bekleyelim. Göreceğiz ki; ne
eksilir, ne dökülür, ne takılır, ne katılır. huzur, kulu ile kalır.” dedi,
PİR SULTAN ABDAL selamladı.

“Aşacağız engeli, yolun gidişine; bileceğiz çobanın sürüyü
güdüşüne, her kulunun bilgisini birbirine katışına. Gayreti ile
geldik, selam dedik durduk, PİR SULTAN ABDAL ile çadıra vardık. DOST
selamın getirdik, kaygu geldi, bitirdik. ‘Toz olur, göz kalır.’ dediler.
Geçeni, yelden selden ayırdık.” dedi, PİR SULTAN ABDAL yürüdü.

“PİR SULTAN’a selam olsun. Onun ile olan bilsin,
lokmasını dileyene bölsün. Alsın versin, kaygusunu silsin.” dedi, PİR
SULTAN söze geldi: “Sulara bastım buz gibi; gülleri gezdim, söz gibi; her
ağacın gövdesinde yerler var göz gibi. ‘Ağaç beni görür mü?’ dedim,
KAYGUSUZ’a sordum: ‘Elbet görür, derdin varsa alır.’ dedi, ağacı bana DOST
kıldı. Dalları uzayacak, toprağı kazıyacak; meyvesi olsa olmasa, bilene
hizmet verecek.” dedi, PİR SULTAN selamladı.

“Dağlarda geze-geze, deryada yüze-yüze, dayandım
ince saza. Saz beni kaldıramaz, dağılanı bulduramaz, gelip geçen yolcuyu
ne dese durduramaz.” dedi, PİR SULTAN ABDAL söze geldi: “Bağladığım kuzuyu kurtlar gelip almasın,
niyat kurdum yoluma kimse ayrı kalmasın. Eyledik peyledik, gelen gideni
payladık, döndük HAK SÖZÜ’ne. ‘Nerden alıp, nereye vereceksin?’ dediler; ‘HAK ile
olacak, halk ile bulacağız.’ dedim, DOST KAPISI’na selam verdim. ‘Öyle
ise, paylamak neden?’ dediler; ‘Paylamaz, paylaşırız.’ dedim. Lokmayı
bir-bir saydım, soğanı elim ile soydum; hep bir olduk, ‘Ne tatlı.’ dedik,
aşımızı yedik, HAK sohbetine daldık. Gönül ile oluşuruz, gününde buluşuruz, sır olanı
paylaşırız, sevgide BİR’liğe kavuşuruz.” dedi, PİR
SULTAN ABDAL selamladı.
“Yoğurt aldım yüküme, dedim ağaç köküne:
‘Fidan idin büyüdün, meyven ile üredin, günü geldi kurudun.’ Yüküme yoğurt
aldım, sözünde güne geldim.” dedi, PİR SULTAN ABDAL söze geldi: “Ne altın tasa baktım, ne ocakta taşı kırdım, DOST
diyene aşı verdim. Halden aldım, senden sordum: ‘Yediğine mi,
giydiğine mi tasadasın? Yapına gelmeyene mi, yasadasın?’ Yasayı her kul için
bildim, uyumsuz gelmesin diye tasayı benliğimden sildim. Kulu isem
bağdayım, kulluğumu bildi isem yoldayım, bir bilenden sordu isem
haldeyim.” dedi, PİR SULTAN ABDAL selamladı.
“Gölgeler Güneş ile dağıldı, her kulu gölgesiz
eğildi. Ne kalana sözümüz, ne ayırana ÖZ’ümüz, asla kapalı değil.
Çevreyi dolaştık, her kulu ile söyleştik. Kimi bildi, kimi buldu.
Aşan ile taşana, ‘Koşuya gelme.’ dedik. Yolumuz koşu yolu
değil, hal bilimidir. CAN denir, CANAN denir, gün geçende ham meyve
yenir.” dedi, PİR SULTAN ABDAL söze geldi: “Sözümüz gözümüz, sohbette değildir yalnız. Her an
görürüz, bilen ile bilmeyen ile yürürüz. Deriz ki: ‘ALLAH’ım, ham meyveyi
yedirme. Yiyeceği meyveyi, zor ile erdirme. Kapalı ise gönlü, satıcı
tezgahı kurdurma.’ Kapalı olmasın diye gönüllerim(n?)iz, ERENLER adına geliriz
cümlemiz. ER olalım, sır bulalım, bulamazsak kayguda kalalım. Diyelim ki: ‘Ne
bedene, ne güdene, DOST KAPISI her sevene. Akıl verdi ise TANRI’m, O’nu
bilmektir kararım.’ Öylece, gönlümde cümlenize taht kurarım. Her birimiz
öbüründen sorumludur, bilgimiz ALLAH için yorumludur. Birbirimizin yorumuna
düşmeyelim, DOST bildiğimiz kapıda ‘Yaban.’ diye, hiç bir olayda
taşmayalım.” dedi, PİR SULTAN ABDAL selamladı.

“Parlak yaprağı bilsem alacağım, gerçek nerde
görsem uyacağım, elinde olana güleceğim; YUNUS ile geleceğim,
PİR SULTAN ABDAL diye vereceğim. Diyeceğim ki: ‘Aldığın
kadar verdin mi, nerden geldiğini sordun mu, her olayı yapıdan diye gördün
mü?. Öyle ise kaygu niye?’ Dört duvar buldum da yıldızları saydım, damını
örttüm de damlaları sildim. Dedim ki: ‘Her verdiğinde parlak yaprağı
izledim, SEN’den geleni gözledim, güzelliği SEN’den diye bekledim.
Aldığına verdiğine, karıncaları şahit.’ dedim. Denildi ki: ‘Her
zerre şahittir. Karınca yok ise, kulun vergisi kayıp mıdır?’” dedi,
PİR SULTAN ABDAL selamladı.

“Yollar yersiz vermeyecek, kul görevsiz kalmayacak;
yumak alacak örgüye verecek ise, düğüme kalmayacak.” dedi, PİR SULTAN
ABDAL söze geldi: “Her adım götürür, her selam bitirir, kulu dostluğa
katılır. Gerçeği arayan, yerden göğe gönlünü katlayandır. Katlamak;
kendinden cümleye yaprak misali çoğalmaktır, kat sayısı bohçalamak
değil. Az aldım, çok gördüm, toprağı veriminden diye sürdüm. Çiğ
aşa baktım, pişer diye ocağı yaktım. Ermemiş meyveye
baktım, Güneş’ten olumunu bekledim. Her elde, her dilde, YAZAN ile sezeni
derdim. Dedim ki; ‘Gönülde oluşana, sevgi ile çalışana ALLAH’ım
YARDIMCI’dır.’” dedi, PİR SULTAN ABDAL selamladı.
“El bağladım dizine, söz bağladım özüne.
Bekledim durdum, güzelliğe yordum.” dedi, PİR SULTAN ABDAL beklemedi
söze girdi: “Dağlar taşlar tutamaz, diken olsa batamaz,
fistan olsa satamaz; gerçeği bilmeyenler, olaya girmeyenler. Altın tesbih
sayarsam, gümüş tepsiye baklavayı koyarsam; gözüm doyar, gönlüm yerine
gerçeği koyar. ‘Gerçek nedir?’ derlerse, deyiniz ki: ‘Beni ben ile
besleyen, beni hal ile süsleyendir.’ Yerini ararlarsa, ‘DOST yerini arayan,
gönülleri tarayan.’ deyiniz.” dedi, PİR SULTAN ABDAL selamladı.

“Yolumuz çiçekli desem, yerden göğe gerçeği
vermiş olurum.” dedi, PİR SULTAN ABDAL söze geldi: “Bir havuz gördüm de, çevresinde döndüm de;
güzelliğe erenden, ‘Derya nerde?’ diyenden; sözümü esirgedim, gerçeği
yadırgadım. Gölgeyi sildiğimde, deryayı gördüğümde, bilginin
hudutsuzluğunu belledim. BİLGE olmak ER işi, bunu bilmez her
kişi, değildir dünya koşu. Yel eser, sel basar, kulu gam ile
şaşar. Yoruma versem yeter, soruyu sorsam biter. Ne yerdim, ne
bilgisizliğimi serdim, ne de olanı olmayacağı sordum; bilgeliğe
dönüştükte, AŞKI ile yanıştıkta.” dedi, PİR SULTAN ABDAL
selamladı.

“Dosdoğru
gideceğiz, dağılanı bulacağız, bilse bilmese var olanı gönülde
sayacağız.” dedi, PİR SULTAN ABDAL günde gedik açan her bilenle
beraber oldu. ‘Gedik, nedir?’ denildi. Gerçeğe açılan kapı. ‘Ruhtan haber
aldık mı, bildiğini sorduk mu?’ denilir. Ruhun bilgisinde kainatın
gerçeği vardır, ne var ki, vergisi ALLAH’ımın EMRİ kadardır. Karşımızda olana; “DOST yapısında, kul
yapısındasın.” dedi, RABİA selamını iletti. “Dayanıp geldik söze, ABDAL ile söyleştik. Gönülden
gönüle aktarılan, gerçek diye söyleşilen, denenmiş olaydan
değil, gerçekten verdiğimizi, gökten yere serdiğimizi
açıklayalım.” dedi, PİR SULTAN ABDAL ile RABİA SULTAN el ele
söyleşti. “Atılacak adımda toprak verimsiz ise; bilgini toplarsın,
bilenlerle katlarsın, rahmet gelsin beklersin. Elbet verime dönüşür,
bilgiler birbirine katlanırsa geçerli olur.” dediler. “Yaprağa renk veren
olayda kendilerine uyanı bulsunlar, DOST KAPISI’ndan DOST’luğa doysunlar.”
dediler, selamladılar.
“Aynaya gül de bak, çerağı bil de yak,
eteğindeki taşı dur da dök.” dedi, PİR SULTAN ABDAL söze geldi: “Doğuştan gelişen, gerçekte buluşan;
ne sandığı açar, ne dolaptan geçer, ne de olumsuzu seçer. Ağaca ip
bağlarsan, kökünü bilmeden sallarsan; geleceğin gölgesini bekleyene,
ne diyeceksin? Mayayı yoğurdun mu, ununu kavurdun mu, dayandığın
gerçeğe gönlünü uydurdun mu? Dilde olumsuz gelen, gönülde
pişmeyendir. Sözü bağlarsan dile, gönlünü bağlarsan GÜL’e,
hazırsın gelecek ödüle.” dedi, PİR SULTAN ABDAL selamladı. Mümin olan
bilir.

“Suda rengi aradım, her konuyu taradım, dedim ki; ‘Su;
özünü her zerreye bağlamış, her renge kendini bağlamış, ne
gelirse beklemiş, sarı çiçekte damlasını saklamış, mor çiçekte kökünü
paklamış, gök ile birlenmiş, toprak ile kirlenmiş.’ Yol, yolcunundur,
yol hancınındır; yol yola eklenir, handa yolcu beklenir.” dedi, PİR SULTAN
ABDAL söze geldi: “YUNUS’a selam verenin. Ayrıya söz bağlamayız, yol
deyip ağlamayız; ekersek buğdayı, elbet arpa beklemeyiz; konuk gelen
ile, günün yorumunu elbet karartmayız.” dedi, PİR SULTAN ABDAL selamladı.
“Dağlar söze karışmazsa, kulu kara alışmazsa; toprakta ne
bulacak, buğdayı ne ile alacak?” dedi, PİR SULTAN ABDAL söze geldi: “Dağdan dağa seslendim, günden geceye
beslendim, beslendikçe güçlendim, gücümü RABB’imden bildim. O ‘YE.’ derse
yiyeceğim, O verirse yiyeceğim, sürüyü saldı ise güdeceğim.”
dedi, PİR SULTAN ABDAL selamladı.
“ ‘Günün yerini bilene; kement attık tutmadı, bal verdik tatmadı, DOST
yüzüne bakmadı.’ dediler, gönülden verileni sildiler.” dedi, PİR SULTAN
ABDAL söze geldi: “Sevgimiz kement oldu, AŞK’ımız gönülde kaldı,
sözümüz bal gibi geldi de sözü yerenden yorum sordu. Elbet soracağız,
dilenen yola gönül ile varacağız, kim çağırırsa geleceğiz, el ele
olduk dilediğimiz konuya gireceğiz. Seni beni sorsalar, HAKK’a
‘BİZ’ diye varsalar yeridir. Çok diledim, az bekledim, ‘Bilmem’ diyene
bilgimi ekledim, suçlarlarsa söyleneni sakladım Sözümüz günden değil, her
kulunun yönündendir. Meyhaneye gideceğim, saki görsem soracağım; ‘Mey
mi güzel, meyhane mi, saki mi?.’ Mey olmasa, meyhane olmaz. ‘Mey var ise,
meyhane dar ise, saki zordadır’ derlerse de, saki görevini biliyor ise asla
zorda kalmaz, her gelene birden vermez. Gönlümüz sırdadır, yolumuz zorda,
sevgimiz kulda. Her birimiz, birbirimize sevgi ile bağlıyız; toz gelmesin,
göz yanmasın diye çabadayız.” dedi, PİR SULTAN ABDAL sözü KAYGUSUZ’a
verdi:

“Açık olan kapıya baktım, ocağı gördüm yaktım, kapalı perdeyi çektim. Gün
güzel, Güneş güzel, yere döküldü gazel. Ağaçlar giyinecek, kulları
sevinecek. Sözümüzde ÖZ’ümüzde, gönüller birlenecek.” dedi, PİR SULTAN
ABDAL, “Her nasihatte; bir hikmet, bin himmet vardır.” dedi, selamladı.
“Ağaçtan ağaca ipi bağladım, DOST
KAPISI’nda HAK SÖZÜ’nü sağladım, uyandım güzeli bekledim. ‘Bildim buldum, gün-gün okudum, BİLGE oldum.’
diyene, ‘Okuyan BİLGE oldu mu?’ derse; seyirden uzak kalır, kendi kendine
evhamı bulur. Bilen; dayandığı gücün sonsuzluğunu idrak edendir.
‘Bilirim.’ diyen; kalıpta kalandır. ALLAH’ım kalıpta bırakmasın, ‘Dardayım.’
deyip kuluna yük atmasın. Çevreyi dolayalım, yapıda gönlümüzü halleyelim, MEYDAN’a
her gelen ile sözümüzü belleyelim.” dedi, PİR SULTAN ABDAL kayıtsız söze
girdi, KAYGUSUZ ile ipliği bağladı: “Danışılan yoldadır, yağmur akarsa seldedir. Doyduk uyduk, selam
ile geldik, ‘Selam.’ dedik döndük.”
|