Deyişte, soyluluğu bilene;
‘Öğüt versen alalım, halimizi bilelim, HAK YOLU’nu bulalım.’ denende,
“Aldım, oldum, bildim.” dedi, YUNUS’um geldi: “Öğüdü vereyim, üç kelime dereyim. Al, ol, bil. Bilmeden alınır mı? Almadan
olunur mu? ‘YUNUS’um ters söyledi.’ dersiniz. Almadan olamazsın, olmadan bilemezsin,
bilsen de bildim diyemezsin. Çünkü bildikçe, bilgisizliğini görürsün.
‘Çareyi söylesen, bizleri derlesen.’ denir. Gerçek bilindiği anda,
bilinmeyene kapı açılır. Çünkü her bilinenin arkasından, bilinmeyen gelir.
Öylece yürür yürür. Olmuyorsa bilinmiyor, bilinmiyorsa bulunmuyor. Bulunmayan
kapı zorlanmaz. Ayağına toz alma, ağacın gölgesinde bekle.
Bildiğine öğrendiğini ekle. ‘Gerçek aranır mı?’ dersen; gerçek,
inandığındır. Her kulun inandığı, kendi ölçüsünde gerçek yerini
bulur. Koşuya çıkan atın eğerine iğne koyarsan, at gerçeğe
değil, senin inandığına gider mi? Asla. Sadece olduğu yörede
döner.”

“Al ile dal ile cümle kulu GÜL ile.” dedi, YUNUS’um geldi: “Rahmet alsa
sel ile, hava gelse yel ile, hep beraber yol ile. Buluştuk, sevabını
bölüştük, selamlaştık, kalıştık.” dedi yürüdü.

“Alan aldı mı, bilen oldu mu, seven buldu mu? Daha önce
dedik. Al, ol, bil. Gül ile bülbülü bir alsan, sen öyle dilediğin içindir.
AŞK’a geldikte, bülbül öttükte; ne gülün duyduğu, ne bülbülün
doyduğu görülür. Sende O’nu bildiğimi ben söylerim. Bende O’nu
gördüysen, ‘Ben.’ dediğimdendir. Ne O’nu, ne beni çözemezsin; kendini
bilmedikçe, var olanı görmedikçe. Gel gelesiye, sev veresiye, AŞK ile
ölesiye. YA ALLAH!” dedi YUNUS’um yürüdü.

Uyulduğu gibi yerinde bulur, sözü YUNUS’um alır: “Rengi renge katsan,
karışanı kenara atsan, sözünden bir hece tutsan; gene de sen kârdasın. Nar
renginden mi, denginden mi sevilir? ‘Ne demek?.’ dendi. Çokta bire varır,
alanın elinde kalır. Dediğim elbet bilmece değil. Ne var ki, nar
misali açılmaya gelir. Meyvayı aldığın gibi görürsün, sözü bildiğin
gibi verirsin. Sözün vergisinde, uymanı duymanı dilerim. Kime değil
cümleye. Hürmet denilen ne sana ne bana. Sadece O’ndan gelene, O’ndan verene.
‘Seveni seveyim.’ dersen, bileni nereye attın? ‘Göreni seveyim.’ dersen, duyanı
nereden kattın. Olmayanın görgüsüne, vermeyenin kaygısını katma. Olmayan
vermeyenden değil, vermeyen almayandan değil. Çemberi bulalar, el ele
vereler, yüzü yüzde göreler.” dedi, YUNUS’um yürüdü.

“Genişlik yönde değil, sende olsun.” dedi, gelenlerden YUNUS’um söz
aldı: “El etekte, bal petekte oldukça sevgiye; diz toprakta, saz
yaprakta oldukça saygıya örnektir. ‘Saz yaprakta nasıl olur?’ dendi. Sazın tazeliğini
göresin, yaprağını düresin, yağ ile karasın, nasr oluşta
bilesin.” dedi yürüdü.

“Söz alayım,
sohbete gireyim, dördü dörde böleyim, dörtte dördü bulayım, dönüşün
mayasına katılayım. Gönülün katıldığı bilinir, ‘ALLAH’ım hayırdır.’
denilir. YAZAN O’dur.” dedi, YUNUS’um yürüdü.

“Yumuşak yolu bildik, cümlesine niyaz ettik, yokuşu düze kattık,
dünyayı sattık.” dedi, YUNUS’um sözden sözü aldı: “Almayı bilmeyeni, olmaktan duymayanı, vermeyi
dilemeyeni; yola verir misin denir? Denilende, sözün bizden sorulduğu
sanılır. Senden benden değil, verilen elbet O’ndan. Sen beni bildin, ben
seni buldum. Umulduğu gibi değil, yazıldığı gibi.” dedi,
YUNUS’um yürüdü. “Geçtiğim her yolda O’nu
sordum, sorduğum her kulda O’nu gördüm.” dedi, YUNUS’um söz aldı: “Kaadir olan O’dur, kader ben.
Bindiğim attan düşersem; benden mi, KAADİR OLAN’ın beni
gördüğünden mi? ‘Asmaya tutunsana.’ dediler, beni korumaya
çalıştılar. ‘Neden?’ dedim, ‘Kimden?’ diye sordum. Kozunu oynama, yazını
düzene koymaya çalışma. O zaten düzeninde, kalemi YAZAN’ında. Kemerini
yerine koymazsan, şikayetçi olursun. ‘Köprü.’ denilir ahiretten sorulur;
geçmenin güçlüğünden korkulur. Seni geçirecek köprü, sevgindir. ‘Kime?’
denilir. Sevginin şekilde, renkte, olumda tarifi yoktur. Hata aramadıkça
sevgin çoğalır.” dedi, YUNUS’um sözü verdi.
“Gül ile bülbülün aşkına,
düşme kainatta şaşkına.” dedi YUNUS’um söze girdi: “Yağ ile aldığın, zeytin diye bildiğin; senin, benim, cümlenin, havadaki
kuşların yediğidir dersem, yemiyenden sormazsın. Ne var ki tuzsuz da
olmazsın. ‘Aşacağım.’ diyenin aşmaması varid değildir.
ALLAH’ım gönlüne koymazsa, murad değildir. EYVALLAH. Cumanın özelliği, kulunun
güzelliğindendir. ‘Nasıl?’ dendi. Cümle kulu cumada denendi. Elbet her günün değeri YARATAN’dandır. Ne
var ki cumayı kulu bezetir. AMİR olan O’dur. Her olay EMRİ’nde,
kulunun yazılan ömründe. ‘Kahır nedir?’ dendi. ‘Muradım.’ dediğin,
olumsuz bulduğundur. Yazan O oldukta, olumsuzluk sendedir. Öyle oldukta
kahır, O’ndan değil sendendir. ‘Ölüm kahır değil midir?’ dersen;
‘Doğdum, yaşıyorum, öleceğim.’ dedikte, gelişi-dönüşü
bildikte; kahır senden olmaz mı? Aldatan yok. ‘Deniz boyu gidelim, sahilde
YUNUS’u bulalım.’ dersen; gider gider bulamazsın, sorar sorar alamazsın.
Gönlünü yokla, gördüğün YUNUS mudur? ‘Değil!’ dersen, yanılmış
olursun.”

“Aldım doyasıya, sevdim ölesiye.” dedi, YUNUS’um
söze girdi: “Güçlü
olayım, devirde bulayım diyene de ki: O’na dayan. Kaçanın kovalayanı vardır.
Yoksa kaçmaz. Duranın sözünde, yürüyenin izinde bulduğuna uy.
Giydiğinde değil, gördüğünde ara.”

“Ayağım götürür giderim, çoban oldum davarım güderim.” dedi, YUNUS’um
geldi: “Derya senin, derya benim, derya cümlenin. Kuyu; yolda
gidenin, yoluna denk gelenin. ‘Alamam.’ dersen, miyyarın vermeye uysun, VEREN
seni duysun.”
“Sal ile çıksam yola, yolunda versem mola.” dedi, YUNUS’um
sözü aldı: “Renk
sizin, denk bizim olsa; ahengi bulamazdık, her hale uyamazdık, alana
veremezdik. Sen bende, ben sende, cümlemiz O’nda. Bildik uyduk, her uyanı
çağırdık. Cümlenize selam olsun.”

YUNUS’um söze geldi, yolunda düze güldü. “Yerimiz YUVA’dadır, yolumuz
cümlededir. Gönüller bir oldukta, olamaz orda burda. AŞK kadehi doldukta,
sarhoşa sunuldukta, ALLAH’ım anıldıkta; sen ben siliniriz, ayrıldıkta
bölünürüz. Konut gelenedir, gününü soranadır, olayı
yoranadır. Konut dilemedik, konuk olduğumuzdan. Gerçek ne seni ne beni
korkutur; eğer biliyorsak, bildiğimize uyuyorsak. Günün yorumu
geçicidir, her gelen göçücüdür. Aşmayı dilersen, koşmayı öğren.
Aydan günün yorumu sorulsa, ‘Ben yöreme uyarım.’ der. Yöresini sorsalar,
‘Alanlar kadar.’ der. Olukta
duran, solukta gider. Eylem, töreye göre değil, yöreye göre olmalı.
‘Neden?’ denilir. Değişmeyen yöredir. Töre, gelişmeye mahkumdur.
Güneşin verdiği vardığıncadır, kainatı sardığıncadır.
Örümceğin yapısı, incedir kapısı, tozdandır örtüsü, özdendir katkısı.
‘Yaptığının nedir faydası?’ dersiniz. Asmaya ağ kursa,
genişliği nedir? Gerçeği gelende değil, kendinde gör. Her
kulun yapısı, gerçeğin ta kendisidir. ‘Bedenin aldığı, gönüle
verdiği nedir?’ derseniz; güneşin vergisine tabidir. Elbet
açacağız. Ağızdan dile, dilden mideye, baştan ayağa
alınan nedir? Bedeni diri tutan. Elbet CAN. CAN, yaşayan beden demektir.
RUH değil. Gizli olan; yaşayan değil, yaşadığı halde
bilinmeyendir. Sorgunun dört yönü vardır elbet. ‘Kıyamette olan sorgu nedir?’ denilir. ‘CAN,
CANAN, CANDAN, CANIM!’ dedin mi? Bu dördünü bildin mi? CAN, sen; CANAN, senin
olan; CANDAN, seni bilen; CANIM, senden olan. Bunları bildi isen, dördünü böldü
isen, ‘Dördü bende.’ dedi isen; sorgu seni korkutmasın. CAN senin, CANAN’a uydu isen; CANIM,
senden vereni bildi isen; CANDAN, sevdin, olandan aldı isen. Aynayı çevirelim,
bedeni devirelim; göreceğimiz gerçek yüzümüzdür. Beden gerçeğe açık
ise, yerini bulmuş vazifesini yapmıştır. ‘Gerçeğe nasıl açılır?’
dendi. Bedenin
hizmeti budur. İkiden birine uymak. Öğünmek varken dövünürsen, hata
benim olmaz elbet. ‘Neden yediğim, neden
giydiğim?’ dersen, her hücre vazifesini aksamadan görür. Yediğini
mideye verir, giydiğin senin eserindir. Yediğini öğütürsün,
giydiğini eğitirsin. Aslında eğitilen, giydiğin değil
kendin olursun. ALLAH’ıma emanet olunuz. (Bir can soru sorar.) Günün
yorumu ölçüye vurulmaz, ölçü ile varılmaz.

“Yol yolu getirir, yol kulu götürür.” dedi, YUNUS’um sözü
aldı: “GÜL’ün Adı’na sen gönül koydun. GÜL’ün Yolu’nda HAK ADI’nı duydun. Duya
duya ömrünce doydun. ‘Almazsam?’ diyene de ki: ‘Alamayan, kul değildir;
veremeyen, sel değildir.’ Rüya kula murad vermez. Ne var ki, gerçeği
saklamaz. ‘Gerçek nedir?’ diyenin sorusu, soruya karşı gelir. EYVALLAH.
Yalan gördün mü? Soruya verdim. Gerçeğin karşısı, elbet yalandır. Ne
var ki yalan denen, dünyada kalandır. Daha önce verdik. Dünya döner durur, kul
öğütür. Hem eğitir, hem öğütür. Az
gelse çok verse, günün yorumu dursa; yol yola vermezdi. Az verdi, çok diletti,
dileyene eletti. Diledik sorduk O’ndan, aradık gördük O’ndan. Taşa vurdu
isek, demedik ‘Senden’. Gine de bildik, ‘ALLAH’ım SENİN.’ dedik. CAN
senin, yön senin, oldu isem hal senin. Ummayı denemedim, sönmeyi dilemedim,
demeyin ‘Dünyada kalamadım’. Sevilen kalır, sevildiği kadar anılır. Orda burda haldeyiz, güzel kolda
yoldayız, her hal ile kuldayız. Alan aldığı kadar, seven bildiği
kadar. Gelenin yargısı, olmasın kaygusu. ‘Olumsuzluk bende.’ demesin, kendine
yargı vurmasın. Aldığın gibi. Alan
bilir, niyazında bulur, YUNUS ile hemhal olur. Niyazın ötesini bilmeyen, ‘Nerde
başlayım, nerde durayım?’ diyen. Kayguya yer yok, dilediğin yerden
başla. Çerçeve, dünyaya ölçü vuranadır. EYVALLAH! Ayna sana değil,
sen aynaya eğil. YUNUS’um! Cumayı perşembeden ayırmam, salıya çarşambayı kayırmam,
geceye gündüze ölçü vurmam. YUNUS’um! YUNUS bedende, YUNUS nedende asla olmadı.
YUNUS gidende, YUNUS güdende hata bulmadı. Aç olanın aşına, tok olanın
yoldaşına çare aramadı. Neden? VEREN’i bildiğinden. VEREN’in sevgisi
çoktur, VEREN’in ayrısı yoktur. Aç, gönülden doyar; tok, gönülden koyar. Asayı eline aldı, İSA yoluna
girdi, aç ile toku buldu. Gine de ALLAH’ımın dediği gibi oldu. Yol
yolcunundur, yürüdükçe. ‘Niyazım olsun, bana da versin.’ diyene sözüm. Gedik
açtı, dağdan geçti, gemide her aranılanı seçti. Yuyanı sordum, adını
verdim. NUH. Karşımızda olanın. Dağıtılan eğitilmez.
Derlemeyi deneyelim, ‘Eğit beni.’ diyeni, gönül yoluna çağıralım, her
kulunu HAK ADI’na yoğuralım. ‘Seni, beni.’ demeyelim, zengin fakir
gözetmeyelim, adına söz etmeyelim. Yarattığı O’nundur, gözettiği
O’nundur. Zengin fakir ayırmaz, güzel çirkin kayırmaz, ‘HAK.’ dersek
yolundayız, her kulun kolundayız, sağında solundayız, önünde ardındayız. Omuz, aldığınca yük
kaldırır, alamadığı günde eğilir. Eğildikte hata eğilende
değil, omuza ağır yük verendedir. Yükü önce kendin kaldır.
Kaldırabildiğini kaldırabilene yükle. Bekleme eğilsin.
Eğildiği, eğitildiği değildir. Unutma ki, eğiten
de O, öğüten de O. Sen senden sorumlusun, ben benden. İşte
gerçek budur. Cümlenize selam olsun.”

“Soğuk suda arınmaz,
cemiyette kul yerinmez. Az verenden yerinmez. Yolumuz budur kaçılmaz.” dedi,
YUNUS’um sözü EYYUB’a verdi:

“Dağ yolu aşanındır, bağ
yolu koşanın, derya geçenin, hava göçenin.”
“Elmalar yenme ile bitmez, yolumuz
düşünceden öte gitmez.”

“Yol senin, yön benim, son cümlenin.” dedi
YUNUS’um söze girdi. “Niyetin olduğu yerde, son geçerli değildir.” “Dal dalı ezmez, eren yanlız gezmez,
gölgesini silmez, cümleyi bölmez, asla yanlız kalmaz, ağır sözü almaz, ne
olursa olsun solmaz. Aldığı-verdiği sadece O’ndandır,
danıştığı O’dur.” “Olanı bilmek,
her kişiye nasiptir; olmadan uymak, er kişiye nasiptir.”
“Alemin aleme verdiği, bir
söze bağlanır. Bir sözü alamazsan, YAR diye ağlanır.” dedi YUNUS’um.
“Suyunu akandan al, gönlüne bakana ver.” dedi YUNUS’um söze girdi: “Zeytin
dalda, gül elde, gönül güzelde olsun, olaylar HAKK’a kalsın, camın
örttüğünü güneş aydınlatsın. Cemden CAN’a gideceğiz, cümlede
O’nu bulacağız, AŞK’ımıza düşeceğiz. Elbet murad
alacağız. Güya gelmez dediler, YUNUS vermez dediler, perde gerisinde
söylediler söylediler. Söyleyen bilseydi, YARİMİZ’i bulsaydı,
gönüllere girseydi. Girmezse ne olacak? Gönlümüz gene O’nda kalacak. Sevmese de sevilecek, görmese de
verilecek, alasıya derilecek, ancak öyle dirilecek. Dirilmekten maksat,
uyanacak.”
“Yeniyi yerden, eskiyi serden sakınma. Genişlik sende
olsun, kainat cümleyi sarsın. ‘Yerimi.’ diyenin çizdiği, dileğince
olsun.” YUNUS’um söz alır, gönlü sizlerde
kalır. “Yumuşak yoldan geldim, gelende hayreti gördüm. ‘Sen nerde, ben
kimde?’ diyene, ‘Anda, O’nda.’ dedim.”

“Niyaz
diledim HAK’tan, yol aradım halktan.” dedi YUNUS’um söze girdi: “‘Aradın da ne
buldun?’ denir. Aramazsan bulamaz mıydın, benliğimi görmez miydin? Ben
beni elbet görürdüm. Ne var ki, sen beni bilmezdin, YUNUS diye anmazdın.
Gezdikçe; adım yazdım, toprağa tohum serptim. Yerimi alan var mı? Postumu
soran var mı? Yok elbet. Çünkü ne yerim, ne postum olmadı, gönlümde yaprak
solmadı.”
“Kül’li iradem yanar
tutuşur, cüz’i iradem arar koşuşur. İdrakte ancak ikisi
buluşur. Beden ile RUH, ancak o zaman kavuşur. Aynayı eline al dedik,
kendini bulmanı söyledik. Sözümüz zümreye değil cümleyedir. Ayna, RUH ile
bedeni bir eder, göreni PİR eder. Alemin olan kuldur, buluşu
birliği verişi. Kim baksa, nerden baksa baktığı gibi
gösterişidir. Ancak aynaya baktığın zaman hatanı düzeltebilirsin.
Gerçeği geçen gün ile olduğun günü karşılaştırdıkta
görürsün. YM. Elbet görür. Aslına dönmeyi, yanmayı-yakmayı, her damla ile bir
olup, geldiği yere dönüşü diler, diletir. Elbet. EYVALLAH. Aynaya
götürür seni, yaptığı o kadardır

“Alasıya, veresiye, dünyaya geliş göresiye.” dedi, YUNUS’um geldi. “YUNUS
oluşum anılışımdan değil, açtığım-geçtiğim gedikten.
Bağda üzüm aradım, dağda gözüm taradım. Söz edeni yolunda buldum.
Elinden elimi diledim, ‘Alsan terimden, bilsen serimden.’ dedi, verdi-veresiye.
Şam’da niyet sorana, ‘Yolda alırsın.’ dedi. Yerini, gelende bulursun;
gerçeğe kendini, uydum diye görürsün.” “Olaylar olmasa, kul kendini bulmazdı.”

“Ayaktan
başa baksan, yerden geldim sanırsın; baştan ayağa baksan, gökten
indim sanırsın ya. Nerden geldim bilirsin. Ne yerden, ne gökten. Gelişim
sadece HAK’tan, OL diyenden, defterimi elime verenden. Danışılan
yolundadır, oğulun hali dilinde. EYVALLAH.”

“Yerim nerede olsa, HAKK’adır gönlüm.” dedi YUNUS’um söze
nokta koydu.
" 'Ayağın yok gelmeye, dilin yok söylemeye.'
dediler, YUNUS olduğumdan şüpheye düştüler. Yazan söyler, çizen
çözer diye akıl koydular."
(Bu
sohbet, uçak kazasında ölen hostes Aynus Sürücü''nün mevlüdünden hemen sonra
alınmıştır.) "Düş gördüm, hayra yordum, karı toprağa
serdim."dedi, YUNUS'um söze girdi: " 'YUNUS düş görür müsün orada, uykuya varır
mısın?' diyene sözüm. Düş deyenin sözüdür, düş bilenin gözüdür,
düş uyuyanın özüdür. 'Ben görürsem veririm, ben varırsam eririm.' dedim
dünya günümde. Karda olaydım erirdim, suya dönüp verirdim. Karda dala dönüştüm,
suya varıp kaynaştım. Dünya halim bu benim. Ateşe düşüp
tutuştum, kömür olup sürtüştüm, niyaz ile eriştim, geldim
sizlerle buluştum."
"Gölde balık avlasam, ateş yakıp tavlasam."dedi, YUNUS'um sözü aldı: "Gölün yüzünde ay var, güzel yüzünde yay var. Kaşın olduğu yerde,
gözün sildiği yönde, aranan bilinen var." "İlim
bilimdir, bilen alimdir, gören halimdir, susan selimdir." "Yerim ÖZ'de, yazım
sözde."dedi YUNUS'um resmini vermeğe niyet kurdu. (Resim verilir.) "Niyazım, AŞK'ım, sunduğum meşkim. Dünya sevgimin AŞK'a
dönüştüğü, kul sevgisinin AŞK kadehine doluştuğu
verilir, ömrüm orada örnek serilir. İsim silinir, cisim gömülür,
AŞK'ım sadece ÖZ'de kalır. Resim odur. İsim cisim yok. ÖZ'üm, ÖZ'den
aldığım var, ÖZ'de kaldığım var."
" 'Ekin ektim, ot biçtim, tarlayı taşlı seçtim.' diyene de ki: Ekini ekecek
el; taşı taramaz mı, taşsız toprak aramaz mı, arasa bulamaz mı?
"dedi, YUNUS'um sözü aldı: "Ek aradım fistana, söz ekledim destana. Öne gittim, arkaya baktım. Gelenin
yoluna gönlümü koydum. 'Gönlün elma mı yola koyarsın; kuluna yolunda AŞK'ı
sunarsın?' dedi, yol arkadaşım sordu. Dedim: Elma olsa, ağacı kadar
verir, sonunda bitti denir." "Söze ne hacet, ALLAH'ım görmez mi?"dedi YUNUS'um söze girdi: "Elbet
görür, kulunu korur. Ne var ki, kuluna niyaz sevabı yazar. EYVALLAH."
" 'Sen O'nu bilir misin, yaptığını görür müsün?'
diyene sözüm, dağınık değil ÖZ'üm. Dar geçitte kalmadım, 'Versem.'
deyip dalmadım. Günümü O'ndan bildim, yarınımı umdum."
"Az azdan alınırsa, paylaşılmış olur. Az
çoktan alınırsa, HİMMETİ'nden bilinir. 'Kaide bu mudur?' denirse;
azdan da alsan, çoktan da, nasibindir. Amade olanın ayağında yol kısa
bulunur. Neden? Her olanı güzel gördüğünden. Aydın gören açık gider,
karamsar olan göçük gider. 'Gökte bulut var, sel gelirse?' deme. 'Yaprak
oynar, yel eserse.' deme. Ne sel götürür, ne yel getirir. Gönlünü aydın
tutan, ömründe güzel günü arttırır. Unutulmasın, çobanı eyleyen ne kavalı ne
kuzuları. Sadece okuduğu güzel yazılarıdır. Kainatın güzelliği
yazılandan değil mi? Aynayı
eline alsan, güldüğün an baksan; elbet hoşnut olursun. Öyle oldukta,
niye her an her olaya gülmezsin? 'Ağlayanın yanında gülünür mü?' dersin.
Ağlayanın elini tutmayı vazife bildikte; yeni'yi bilmiş olmaz mısın?
Öyle oldukta gülene gülmez misin? Yol; aydın kuluna yazı, muğmin kuluna
kazıdır. Rüya, yorgun oldukta YUNUS misali yolda geçer. 'Nasıl?' denilir. Kul
yorgun ise rüyada durmadan yürüdüğünü görür. 'Niyete uyandan mı?' dendi.
Daha önce dedim; uykuda ruh bedenden ayrılır amma tamamen kopmaz.
İşte yorgun kul, gidişi dahi bilebilir. Elbet aykırı değil. Sabah
çıksan ayaza, ezan sorsan yobaza, der ki: 'Kulağını aç, nasibin yok,
yolumdan geç.' Sanki, kulun nasibi kuldan sorulur."der YUNUS'um sözü
bağlar.

"Ekin tarlası geçtim, tarlada çiçek seçtim. Açılan güllerini gördükte, her
olayda kendime uyanı sevdim."dedi, YUNUS'um söze girdi: "Çiçeğin
seçildiği, gönülde açıldığı, bilenin özüne göre değil, gözüne
göredir. Attan beklediğini kuzudan alır mısın? Atın hizmeti var diye,
kuzuyu hor görür müsün? Doğuşa göz atalım, olmuşa elimizi
uzatalım, geldik gideceğiz diye kendimizi eğitelim. Eğilmeyi
bilelim. HAK YOLU'nda, hak olana gönlümüzü açalım. 'AŞK olanda, dilesen
dilemesen açılır.' denildi. Elbet açılır. Ne var ki her olaya EYVALLAH
denildikte. Geceyi karanlık demeyelim. 'Aydınlığa uyduk, karanlıktan çok
sevdik.' dersen; bedenin zahmetini dinlendiren gece değil mi? 'Görüntü
oyalar mı?' denir. Güğümden söz etmeyiz. 'Göreyim.' diyene söyleriz.
Görgü, eğitildikte verilir, kulunun yolu öyle sarılır. 'Selam.' diyene,
selamını aldığımız bildirilir. Cümleden aldık, ilettik. Günün
özelliğine diyeceğini soranın selamı iletildi. Dayanılır, dolanılır,
her olayda görüldüğü gibi durulur."dedi, günün değerine göz
attı.
(YUNUS
EMRE'nin ölüm yıldönümü sebebiyle yapılan anma sohbetinden sonra) "Dağ dağı aşamaz, AŞK olmasa aşıklar
buluşamaz."dedi, YUNUS'um söze girdi: "AŞK'ı aşıktan sor, bilmez dedi ise de; aşı kaşıktan ye,
yenmez dedi ise de. Daldan aldım ayvayı, kuldan sordum davayı."dedi.
"Oldu olacak, toprak taşla dolacak. Günü geçti, danıştım.
Toprağa taş gelmedi, temel olup dolmadı. Bilmedim geleceği,
görmedim olacağı."dedi. "YUNUS'um veririm, dert
diyeni görürüm, her diyen ile eririm. 'Kar mısın ya YUNUS'um?' dediler, beni
lafa aldılar. Alsalar dert mi? Yoksa yönümüz dört mü? Adayalım dedik; dediler
'Horozun kart mı?' Her halimi kınadılar. Unutulmasın, açık deliği
yamadılar. Yama hatamı örttü, cümlesine sevgim arttı. 'Geçen günün dert idi.'
diyene, 'Her dert benim hatamı örttü, öyle oldukta dert mi diyelim, her dert
günü ağlayalım?' Bilmezsek ağlarız, bilende eğleniriz, sevgimizi
cümle ile bağlarız."dedi, YUNUS'um. "Ananlardan ALLAH'ım RAZI
olsun, anılanlardan kalsınlar."dedi, cümlenize nasib diledi. (Resim verilir) "Yemeniye bez oldum, yemenide düz oldum. Yol aradım,
toz oldum."dedi YUNUS'um yemenide kendini verdi.

“Umulmadık yörenin,
unutulmadık töresi olur; serte sert denildikte, öğütülen yumuşak
beklenir. ‘Duygunun öğütülmesi gerekli midir?’ dersiniz. Duygu, varolanın
sevgi ölçüsüdür. Seven yermez, seven döğmez; sevgi ile eğitir, sevgi
ile öğütür. Aldığımız, bildiğimiz, olduğumuz; bu yöndedir.”
YM. diyelim, sözü YUNUS’uma verelim: “At ile ot
ile gönül yaktık od ile. Gelelim, gelmeyelim demedik. Anıldık verdik, sarıldık
sevdik. ‘Dört oldum aldığımı düremedim, ipi gerdim seremedim.’ diyene.
Dürersin, serersin; gönülde şüpheyi silersen.”
“Diyar diyar gezdik, her gelende var olanı sezdik.” dedi
YUNUS’um selamladı.
“Denizde gemi, ovada damı,
dağda çamı ararsan; buldukta, aradığını unutursun. Yemin, olmayana
yer verir; doğru söyleyen yeminden uzak kalır. Günün yorumunu ararsın,
gelenden sorarsın. Gelen, suyunu alır gelir sevince yol açar. Olumunu belirten,
dünyayı daha bilmiyen.

“Hoş
olan sada, gönülden alınır, gönüle akarılır. ‘YAR’ dediğin, yönünün nidaya
çevirir. Cümlenize selam olsun, dostluk düşünceden devreye girsin, düzeyi
bulsun. Yersiz söz yönünü çevirmez, gönlünü uydurmazsa, dünün sözü güne mesned
olur, yarına destek sayılır. Ne var ki, söz yazıya uyarsa. Kaderin
yazıldığı, yorum okunduğu gibidir, olan görüldüğü gibi.”

“Döne döne geldim,
doğudan batıya kuzeyden güneye baktım durdum. ‘Ne gördün, baktın?’
derseniz; doğuda yatanı, batıda tutanı, güneyde arayanı, kuzeyde
yağız ata bineni. ‘Ne demek?’ denmesin, günü gelir yorum kendini verir.
Elbet güzeldir, güzelden güzeldir. Gedik doğudan açılır, güneyden geçilir,
kuzeyde ‘YA ALLAH!’ denilir, batıda kainatın süsü görülür. Kainatın süsü nedir?
Yağız ata eden binilir? Olumunu bilene sorduk. Dedi ki: Müminin sesidir,
kainatın süsü. YUNUS oldum, döndüm-döndüm. Süs olsam dile gelirdim, dile getirene
yardımcı olurdum. Ona de ki: El ele verelim, beraber dile getirelim. Suyun
aktığı yer, batının baktığı yerdir. Suyun aktığı yer, YUNUS’un
anıldığı, anıtının dikildiği yerdir. ‘Anıtın nerde ya YUNUS?’
derseniz; anan gönüllerdedir. Beraber dönelim, döne-döne sunalım.” dedi. YUNUS
diyesiniz.
"Kuş kanadı estirir,
yalan söze kul astırır."dedi, YUNUS'um geldi: "Yalan ile girdim, yalandan ÖZ'üm sıyırdım. Yalan duyan, yalana uyan; günahını
yalancıya ödetendir. 'Yalan dünya, yalan dünya, dolan boşalan dünya.'
dediğimiz gün, geldiğimiz bu günü imzalamış olduk. 'Ölmüş YUNUS.' dediler, beni toprağa gömdüler, toprak üstünde
durdular, YUNUS diye adımı andılar. Yersiz kaldım durmadım, söze geldim
dayanamadım. 'Nasıl geldin?' derseniz; ölümsüzlüğün gerekliliğidir,
geliş veriş. Doldu boşaldı, YUNUS baş aldı, güzellik yaktı,
gerçeğe baktı, can dedi CANAN'da kaldı. Doğuş, gelişin
özüdür; yersiz söz, yalanın çelişidir. 'ALLAH'a yol aldık, yolumuz cümle
ile.' deyiniz, cümle ile olunuz! BİR'lik ERLİK’tir, ERLİK
dirliktir."dedi, YUNUS'um selamladı.
“Darıyı ekeyim, buğdayı dökeyim, güzel
gördüm bakayım.” dedi YUNUS’um geldi: “Ektiğim döktüğüm sizlere,
baktığım bizlere olsun, sevgi gönüllere dolsun. Taş attım suya, dil
döktüm kuzuya. Ne su şikayet etti, ne kuzu. Almadı mı sözümü, bilmedi mi
sazımı dedim, suyun başında durdum. Görüştü bana, ben ona baktım,
suda muhabbet çerağı yaktım. ‘Su ateş almaz, gölge aslına bakmaz.’
diyene; baktığım suda kaldı. Bakasın dedim. O baktı kendini gördü. Ne
yaktığını bilmem, çünkü orada kalmam. Bilenin bilmeyenden farkı, uydu
isedir.”
(Hora
adlı geminin Ege Denizi’ndeki araştırmaları ile ilgili.) “Yeğdir olmasa da gölgede
seyran, öyle de böyle de olacak devran.” “Kul kula dövüşte. HAK
çatana değil, çatılana YARDIMCI’dır.”

"Gel gelenle, söyle diyenle."dedi, YUNUS'um söze girdi: "Ağaç dalını eğse, yaprağı yere değse; ne yaprak ne toprak
şikayetçi olur. Yaprak toprağa düşse, düştüğü yeri
örtse; ne ağaç, ne yaprak şikayetçi olur. Olsa olsa kul söyler. Kendi
söyler, kendi dinler. Yoğurt sütün katılmışı, safra kulun
atılmışı. Kul kulu bilmeli, kul kulu bulmalı. Bilmeli bulmalı ki sevmeli.
Sevenden selamet sevene, sevende keramet sevilene."
"Yudum yudum içdik, 'YAR!' diye coştuk."dedi, YUNUS'um sözü adı:
"Kumun yolu düzdür, kışın sonu yazdır. Sözün verdiği, gönülün
aldığı kadardır; gönülün aldığı, cümleye verdiği kadardır. Sebep
arayan, VEREN'e uymıyandır. Yerden alan, yere verir. Bağını bakarsan,
meyvesini alırsın. Menekşeyi severim, tevazuu çok diye. YUNUS'um, severim; dağdaki
çiçeği, ovadaki böceği, kainattaki gerçeği. Sabahı severim, görüşüm
uzar diye; geceyi severim tefekkür artar diye. Gündüz gördüğümü gece
yaşarım, öyle oldukta karanlığa niye gönül koyarım? Yaprakta toprakta O'nu görsen, çiçekte böcekte O'nu
sevsen, her gördüğünde O'nu övsen; 'Uyandansın!' derim. YUNUS'um anda gelirim, YUVA'da ananlarla beraber olurum.
Var olanı andığınız, niyaza vardığınız görülür, 'ALLAH'ım RAZI
olsun.' denilir. Neyden aldın, neyzeni bildin; meyden
aldın, sakiyi sordun; niyaza, 'Yerim gönüldendir.' diye uydun. Niyazın bol
olsun. El ele
verrdik, 'YUNUS adımız.' dedik, şafakta geldik gördük. AŞK'ın ölçüsü
olmaz, ölçüsüz kalsa da taşmaz. Doğuşun kurak olsa da,
gelişim verimine uyar. 'Nasıl?' denilir. Öyle toprak olur ki verimi kıt
görülür; ne var ki, toprağı bilenin elinde değerini bulur. 'Toprak
verimli değil!' dersen, zahire baktığın anlaşılır. Her zaman
söyleriz; gördüğünüze değil vereceğiniz ölçü. Verimsiz olan
toprağın, özünü ara! Mürşid onun için aranır. Toprağın
dışında yokluk görülürse, içini ara! Ne madenler toprağın içindedir. Eğirdik yoğurduk bu güne
getirdik. ALLAH'ım cümleden RAZI olsun. Elbet sana söyleriz. Dayandığın
YÜCE olsun, gönül yolun böyle kalsın. Dumansız ömür olacak, YUNUS'um yeniden
gelecek, aldığını verecek. Nazan CANAN ile BİR olur, nazlanır; ne
nazan, ne CANAN şikayet eder. Suyun aktığı yerde, elbet denilir her
olana kader. Yerimiz yolumuz kadere uyar, seven kulu sırtını HAKK'a dayar.
Sevdik cümleyi ölesiye, seveceğiz, sevdikçe yükseleceğiz. Sevgi kulun
kanadıdır. Niyazımız bol olsun, ALLAH'ım gerçeği gönüllere akıtsın. 'Yumuşak yol, cümlemizin.' demesin, gümüş saçlı yerimiz ayrılmasın.
Gönül verdik olmayız, bilenden görendeniz yanılmayız; şahı tahtından,
çobanı bahtından sorumlu tutmayız. Cümlenize selam olsun, YUNUS
geldi, aldığını versin: Gençliğimizi aldık, olgunluğumuzu
verdik, 'Selam olsun!' dedik. ALLAH'ım, selamı bol olanlardan RAZI olsun.
Cümlenize hayır gelsin, kaygular silinsin, dar geçit yok bilinsin."

“Ateş oldum yandım, alevine kandım. Kömür oldum dondum. Kıvılcım aldım,
yanmayı öyle bildim. İçin için yandım, kor oldum, küle döndüm. Kül oldum
rüzgarla savruldum. Her tozuma ad koydular, adıma YUNUS dediler. Okudular,
bildiler. Uyanlar, eridiler. Saf saf olup geldiler geldiler. Ne buldular?
Bulduğumuz HAK’tır bizim. Yaktığımız, yokluğun çubuğu. ‘YA
ALLAH!’ dedikte, AŞK ile yola girdikte; yokluk yoldaşımız, varlık
haldeşimiz olur. (Varlık
HAK mıdır?) O’nun SIFATLARI. Ayyaş, döner dolaşır, şarap
ile halleşir. Miyarı bağdır onun. Aşık, yanar tutuşur,
miyarı dağdır onun. Bülbül yaylada, sülün ovada, martı deryada yoldaş
bulur. Ne martı dağda kalır, ne bülbül deryaya uzanır. Aşkları ayrı
mıdır?” “Cümle anılanlar aldı destanı, ‘Yatır’ denilenler giydi fistanı. Akın
akın dünyaya RAHMET verirler, HAKK’ın RAHMETİ’ni çiçek misali serperler.
Güzellik odur ki; alandan olasılar, yerini veren ile bulasılar.”

"YUNUS diye anıldım,
andığım gibi buldum; yol açana, sevgi saçana, 'Güzellik sen!' dedim.
Verecek, verdiğine sevinecek. Oyadan söz ederse, ona de ki: YUNUS'tan yol
alana, 'Dereyi yol bilmesin, nehirden alır; dağdaki kuştan sormasın,
bülbülden duyar. Kayguyu silsin!"
“Selam!” dedi YUNUS’um geldi. “Toz ettim, söz attım, seveni sevene kattım,
sevgide güzeli tattım. Gemiyi yol için, deryayı hal için alandanız.
‘Soyumuz?’ diyene, katı hüküm verene de ki: ‘Soy seni huy beni sarar, ganimet
dünyada kulu yorar.’ ‘Az mı güzel, çok mu?’ denilir. Güzel olan uyulandır,
verdiğine kanılandır. En güzeli, dost ile paylaşılandır. Bağda
üzüm, yolda gözüm, çaldı sazım. Ne sen dedin, ne ben duydum, halini halimde
buldum. Çeşme suya yol olur, yolunu kula bağlar. Gideceğe
geleceğe, güzel güne uyacağa selam olsun.”

“Yudum yudum içenin, içip kendinden geçenin, dilediği
HAK’tır. Güzellik; olanda bulanda, yoruma verende. Olumu seyyide benzer, yeniye
yön alır, sorulan selam verir.” Danıştım suyun aktığı yere,
denildi ki: “Alacağı, yerini dolduracağıdır. Dumanı silsin, niyazımı
yerden gökten göndersin, anında bana ulaştığından şüphesi
olmasın, ALLAH’ım RAZI olsun. ‘Muradım?’ dediğini, dilediğimi
sorduğunu, anında aldım. Yerden göğe ALLAH’ım RAZI olsun. Onur
şeref, dünya meyvesi. Varlığını süslesin, mekanı cennet, mertebesi
yüksek olsun.” dedi, dileğini dilediğinde topladı. “Yanında
yardımında olanları unutmasın!” dedi. YEDİ KIZLAR yardımında, TELLİ
HAZRETLERİ muradında. “Dumanını silsin, kendi yolunu kendi yürüsün;
‘Aramadı!’ dediğini, onurundan uzak tutsun.” dedi. “Selamım iletilsin,
huzur içindeyim bilinsin, bol bol yemiş dağıtılsın. Yemişten
maksat; yazın taze, kışın kuru olsun.” YM denilir, umulan her yerde
olunur. Anıldığı yerdedir. Söz YUNUS’tan gelir: “Aydın
olasın, YAR ile dolasın, niyazda kalasın, vardıkta bulasın buluşasın.
Dileğin, niyaz ile niyetine gelişir; elbet, HAK YOLU’nda niyaz
oluşur.”
“Güzellik; duyandadır, görendedir. Gelişten bildik, bilen ile bilmeyeni
ayırana gönül koyduk.” dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Hal
ile verenin zordan korkusu olmaz. Dil ile verenin yoldan korkusu olmaz. Vergiye
düştük, her olayı deştik, koşan ile koştuk, duran ile
coştuk, selameti gönülden gönüle akmakta bulduk. Üç gün alışana, yedi gün çalışana, kırk gün
uyuşana, elli iki gün karışana verilir. Günler öyle sayılır. ‘Bilmece
verdi, kendi bildi, kendi gördü.’ denilir. Bilmece değil, olayın düzüdür,
göçenin gözüdür. Alışan, göçe alışır; çalışan, yediye hazır
olur. Kırk, elli iki hazırlığın son safhasıdır, ve yerini buluştur.
Anda yerini bulmaz mı denilir. Yerinden maksat makamıdır. Duyuş
görüşe denk gelmezse, vergiye serilmez, kaydı defterden silinmez. Daha
önce verdim. Vergim madde ölçüsüne göredir. Defter nedir derseniz; kaderin
çizdiği, kulunun dünya gününde çözdüğüdür, yahut ta çözdüm
dediğidir. Doğuştan niyetini aldığı, niyetini sepete
koyduğudur. Yağmur; gökyüzünden her damlası aynı düşer. Ne var
ki düştüğü yerde şekil alır. Deryaya düşen deryada
kaybolur, göle düşen gölle bir olur, toprağa düşen,
toprağın canını besleyendir. Toprağı besleyip, çiçek ile süsleyendir.
Kulun göçü de öyledir. Yerini bulur, yerini orada değil elbet, burada
oluşturur. (Orası
dediğiniz dünya mı?) Madde, dünya hali. Demet demet gül aldık, GÜLÜ’nü elde gördük. Güzeli ondan
bildik. Çiğdemi öyle sevdik. Papatyaya gönül verdik. Her gördüğümüzü,
gördüğümüz yerde sevdik. Güzelin ölçüsü olmaz, güzel ölçüye sığmaz.
Yeniyi bilen yolundan şaşmaz. Yolumuz davet yolu değildir,
dileyenin yoludur. Eleyenden değiliz.” dedi YUNUS’um selamladı.
“Ya
elim, ya ayağım; ayakta kaldı canım.” dedi YUNUS’um söze girdi: “Sahil yolu açılır, seve seve geçilir. Selam
andığımıza, selam andığınıza. ‘Orada mı, burada mı?’ denilen; oyuna
gülünendir, gelmeyi her an dileyendir.”
“Yedim aşımı, çattım kaşımı, buldum
taşımı.” dedi, YUNUS’um geldi:
“ ‘Aşım yedin, neden kaşını
eğdin?’ denilir. Doğuşun nedenine uydum. Elbet dünya günümde
yediğim bitti, katığım yetti dedim, gelecek öğünü düşündüm.
Ya aç kalırsam? Taşı ele alışım, belki bir kuş buluşum olur
diye. Açlık AŞK’a döndükte, AŞK’ı gönle koyduk ta; ne düş ne
taş gerekti, ne de YUNUS aç kaldı. Doluyu eline aldı, gelen gidene tuttu.
Nardan elini çekti, YAR’dan nasibi yetti. Yolumuz öyle gitti, bacamız böyle
tüttü. Odun
aldık düzünden, cümle sevdik tezinden, alacaklı olduk YARİN SÖZÜ’nden.
Dediler ‘Nasip, TABDUK dizinden.’ Geçtik dünya bezinden, aldık CANAN hazzından.
Geyik yerini verdi, aslan postunu serdi, ceylan yüzünü sürdü, ağaç ipini
gerdi, cümle birbirini gördü, seveni sevmeyeni birbirini kardı. Sanmayın bu
olanlar YUNUS’u yordu. Ne bilen dedi, bilmeyen sordu; ne bilen geldi, ne
bilmeyen döndü. Her alan yandı, mayayı benden sandı.”
“Yol aldım yozmadım, neden deyip bozmadım, YUNUS oldum sezmedim, el
kuyusu kazmadım. Buz dedim üşüyene kucak açtım, tuz dedim aşına ocak
açtım. Taşlı yolu güzel diye geçtim. Güzel çirkin, tatlı acı diyene
şaştım. ‘Nedir dileğin, kimdir belleğin? Danışılan
yolluğun, uyuşulan halliğin.’ dediler, benden sordular. Sakiye uydum elinden aldım,
şakiyi duydum halimi buldum. Yerimi göçümde gördüm, ‘YAR’ diye secdeye
vardım. Kor olup dünyada yanan, kar misali döne döne bulan, gayrısını gönülle
paylaşan; göçte andan ana yerini bulur, halini görür. Nasibimiz olsun
dersiniz. Elbet olur. Kul sorgusuz kaldıkta , sorgusuz bulur. Günün yorumunu
dileyene sözüm. (Deprem
olayı mı?) EYVALLAH. ‘Günahlarından mı?’
denilir, yorum dilendiğince yapılır. Ne günahı ne sevabı. Sadece yazılan.
Günün sevabına eklenen nedir? Acının paylaşıldığı. Deryanın yerini gönüller alır mı,
kulunun sevabı kula kalır mı? Ben benden, sen senden sorumlusun. Ne var ki, ben
senin sevabın için görevliyim. Güçlük yok. Sadece duyabilmektir, ağacı
oyabilmektir. Senden sehpa istersem, yaptığın banadır, işlediğin
sana. ‘Nasıl?’ denildi. Tahtanın altına dört ayak koyarsan sehpadır, oyar da
koyarsan yine sehpadır. Benim için aynı, senin için özelliktir. Özellik,
güzelliktir. Sohbetimizi sehpa misali özellikle geliştirirsek güzelliktir.
‘Güzellikten uzak mı?’ denildi. Unutulmasın, her sohbetimiz işlenildi,
işlenildi. ‘El ele,
el güle, gül gönüle, hal ehile.’ denmesin. Versin delile. Yerini alan bilir,
yerini soran değil. AŞK’a düşen bilir. Yaprağı yapraktan
ayırma, ‘sararan yaprak dökülür’ deme. Geyik misali, ormanın yöresine uy,
töresine uydum de, bil. ‘Sevdim sevildim, yerimi öyle buldum.’ dersen artanı
görmezsin. ‘Vazifemiz
var mı?’ denildi, olaydan soru arandı. ‘Yok.’ denilirse duymaktan uzak mı
kalınır? Meyvayı olduran, tadını verdiren; elbet ALLAH’ımdır. Ne var ki
toplayan kulu. Öyle ise, her olay, kulun vazifesindendir. ‘Yetişmeyi
bilemezsem’ demeyin. İşte o zaman, ALLAH’ıma niyaz edin. ‘ALLAH’ım,
hizmetinden bana da nasip kıl.’ Olumsuz yol olmaz, niyaza kapı kapanmaz,
gümüş toprağa karışmaz, altın asla çamura bulaşmaz. Aynayı
hep bir ele aldık, cümlemiz bir olduk, sizlere parlak yüzünü gösterdik. (Ayna neyi temsil ediyor?)
Olanı olduğu gibi, yaratılanı gördüğü gibi, cümleyi sevdiği gibi
gösteren nedir? Ayna. ‘Canımız dilediği için mi?’ denildi. CANAN CAN’ın
niyazına gönderdi. CAN’lar BİR olsun, güzeli beraber görsün. Niyazları
olumludur, gönülleri dolumludur, halleri bulmasa da bulmaya yolumludur.”

YUNUS’um söz diler, gönülden sorana der: “O’dur bilen, O’dur gören, O’dur
kulunun kaderini çizen. O’ndan geldik, döneceğiz, elbet olaylara
güleceğiz. Mah ile Şah’tan YAR YOLU’nu soracağız. ‘Mah nedir,
Şah kimdir?’ denilir. Mah; gelişten dönüşe aydın gönülle bakan.
Şah; gönüllerde çerağ yakar. Mah alan, Şah veren. Güneş ile
ay. Manaya verirsen; RESULÜ ile, miracını bilen EHLİBEYT’i. Günümüz
onlardan ışık alır, gecemiz onlarla aydınlanır. ‘Yeniyi.’ dediğimiz
odur. ‘Kuş uçumu örnek olsa, kulu havaya yükselse.’ denilenden Yeni’ye
geldik. YUNUS olduğumuz, dünyada durduğumuz günlerde, kuş uçumu
rüya idi.”
“YUNUS dedim söze geldim, söz ile
dize geldim. Gecenizi kutladım. Andınız, cümleden aldınız. Gönül bağından
gülleri derdiniz. Geçeni boş ipe serdiniz. Geçeni sildik, gelene güldük.
‘Anılan gecede, doğuşun verilir.’ dedik, sevileni kutladık. ‘Sevilen
kim?’ denilen, elbet MEVLÂNA. Daha önce verilir, MEVLÂNA’dan sözü gelir.
‘Çiçekte böcekte şekil görülür, halde sevilir.’ denilir. MEVLÂNA’da
şekil ile gördünüz, halinde sevgiye döndünüz. Günde AŞK’a
dönüştünüz. Olay budur. Hal, yol götürür, AŞK döndürür. Yanılma yok,
dönüş O’nadır. Ne var ki, dönüşte soyunuş vardır, her olaydan
sıyrılış vardır. Varlığımız O’ndandır, O’nun EMRİ’ndendir.
Varlığımıza gönül koydunuz, BİR’liğimize uyunuz.”

“ ‘Miyyar kulun kendinde.’ dedik daha önce verdik. Yol alan
gelir, perdeyi açan görür. Gönül gözü, silinde bilinir.” dedi, YUNUS’um sözü
aldı: “AŞK ile meşk ile gönül yandı, dünya söndürdü.
Yandırdı söndürdü öylece buldurdu. Meyhane sarhoş ile dolar boşalır,
yeniden dolar. Hep içen, duvarı deler. Namazın saati belli, niyazın vakti dolu.
Dalan dolandır, ‘Bildim.’ diyen yalandır. Çiçek açar solandır. AŞK’a
düşen kalandır. (Baki
olan mı?) EYVALLAH. Meydan bulan, ‘Daim.’
diyen, ’YA ALLAH!’ dedikte, kainat gönüle doldukta; kalandansın, sağ ile
solu, yol ile hali, birbirine dürendensin. ‘Geldim döneceğim, görmezsem ne
bileceğim?’ deme. Gördüğün her olay sana dur der. orada nokta koyar.
Durmayı bilemezsen, gördüğünü çözemezsen; düzene değil, yozana
uyduğundandır. ‘Yozan kim?’ deme. Her diktiğin ağaç
dilediğin meyveyi vermez. Öyle ağaca aşı gereklidir. Dayandığın
ağacın aşısı, dünden yapılıdır. Niyaz; geçmişten geleceğe
olsun, cümleyi alsın, cümleye varsın.”
|