Yunus Emre 

11
“YUNUS’um geldim, balığı sepete serdim, sepeti ele aldım, yolda kediye verdim. ‘Neden?’ derseniz, kedi benden çok diledi de ondan. Olmuşun sözü edilmese de olur. Ne var ki olaylar, kulu yoğurur. Koyunun yününü, usta eller eğirir. Ham elde sadece ip olur, yünlüğünü kaybeder. Kuğuyu gölden alsan, deryaya salsan; şaşar kalır. Halbuki, gölün sultanı bilir kendini. ‘Neden?’ derseniz, sultanlık mabutlara mahsustur. Derya; ne sultan, ne hakan kabul eder. Oraya gelen her sultan, deryada kaybolur, derya ile kalbolur. Yutmaz, öğütür. Deryanın yatağı kumdur. Olmadık hayalde, hakikat saklanmaz. Her olayda keramet beklenmez. Kulluğunu bilmen için; bedenini görmen, onu öğrenmen gerekir. Meyveyi aramazsan, ağacı öğrenemezsin. Olaylar seni aramaya zorlar. Onun için her olay hayırdır derim. Yanmayan odunu, yakmaya çalışırsın atayım demezsin. Aramak, odur. Oturmak, geleceği beklemektir. Halbuki gelecekten önce, hal vardır. Halin durduğu yerde, gelecek karanlık görülür. Çünkü durmak yoktur.”

17
Aşık YUNUS söz diler: “TABDUK’tan aldık, onda eğildik, dergahında öğütüldük, rüzgarında savrulduk.” dedi, YUNUS’um geldi. Her ‘YUNUS’um.’ diyen ben midir? Her yol dileyen ken midir? Ken; heybeyi bırakmış, hırka yemeni yola düşmüş kişi. ‘Sen YUNUS?’ derseniz, hırkayı da yemeniyi de bıraktım. Yalın ayak, çıplak beden yola düştük; bir duvarı aştık, tahta köprüye ulaştık. Çamur dedik bulaştık, suya girdik alıştık. Çamurda çamuru sevdik, onu övdük; suya girdik arındık. Suyun arıtmadığı dünya kiri var mıdır? Açık vergide, kapalı görgü olmaz; PİR olan, gayrısını bilmez; PİR olmadan, dünyayı silmez. ‘Gel gör, ben gibi.’ dersem, seni beni bildiğimden çağırırım; beni bende, beni O’nda bulduğumdan sevinirim. Tarikat aramayın, yorumda bulunmayın. Hepsi ALLAH YOLU’dur. İbadet soruldu. İbadet; beş vakit namaz ve oruçla bitseydi, dünyanın saati kısalırdı. İbadet; kulun her anı, her dakikasıdır. Gördüğün çiçeği, sevdiğin böceği; ‘O’ndandır.’ dediğin  an, senin tespihindir. ‘Esen yel, taşan sel; Ondandır.’ dediğin an, senin rükûndur. O, kainatın bütünüdür. Olan, O’nun SIFATI’dır. Esen yel, taşan sel; CELALİ’dir. Yakan güneş, CEMALİ’dir. Dünya, O’nun HAYALİ’dir. Unutmayın! Hayalin bittiği yerde, hakikat başlar. Hudut, gördüğün yerdir. Merdiven çıkarsın, her basamak bir huduttur. Kucağına doldurduğun kumu, sayabilir misin; dünyanın kabuğunu soyabilir misin? Halbuki; kum da tanedir, dünya da kabuktur. Kucağına aldığın kum, ölçün kadardır. Hudut, orada çizilir, bir kucak kum denir. Ne var ki, onu boşaltır, yeniden doldurursun. Değişen yerdir, öz değil. Kainattaki kum ne eksilir ne artar, sadece yer değiştirir.” 

19
“Gönlüm açık saçık, dilim perişan; ne dediysem AŞKI’ndan, ne dediysem sevginden dedim. Beni gözeten, olduğuma söz eden; perdesini örtmeli değil miydi? Benim AŞK’ım beni yakar, penceresi açık olan bana bakar. Bana bakmayı bıraksaydı, kendini bulsaydı; daha iyi değil miydi?” der.

29
“Seçmeden alma, görmeden sorma, çözmeden dürme.” dedi, YUNUS’um söze girdi: “Seçmeyi dilersen, çiçekten ararsın; çözmeyi dilersen, ULU’dan sorarsın; dürmeyi dilersen, yardımcı istersen, sözüme uyarsan; huzuru bulursun. Güzellik her çiçekte. Ne var ki çiçekte, her böcek olmaz, arıdan başka böceğe vermez. Almasa, kader yazılmasa; sözü edilemez. Kaderin dışına çıkılmaz. Kaderin kötüsü de olmaz. ‘Nasıl olmaz?’ derseniz; olaylar, su üstüne çıkan tafraya benzetilir. Tafra; lüzumsuz eşya, lüzumsuz tavır, lüzumsuz bilgi. ‘Güğüm dolsun, kalem yazsın, dil söylesin.’ denir, her olayın gönle yatanı istenir; uymazsa, kadere söz edilir. Olayın iki yüzü olmasa; dünya düzenini bulmazdı, kul tadını almazdı. Çünkü kul dünyaya, temeli ile gelmez. Güvercin uçurdu isen; haberini bekle, beklemeye sabrını ekle. Kayıtta olan silinmez, olaylar kul niyeti ile bölünmez. ‘Her yazılan ALLAH’ımdandır.’ deyip, hatalı yola gidilmez. Kaderi kul değiştiremez. ALLAH’ım en uygun olanı yazar. Kul dumanı, kendi gönlüne kendi koyar. ‘Olaylara üzülmemek mümkün müdür?’ denir. Eğer olaylar olmayacak ise, sabır ne için? Ağlanmayacak ise, gözyaşı ne için? Ağlamayı dahi O’nun için verirsek, O’nun ile karılmış olmaz mıyız? Senin benim YARATAN’ım, O değil midir? O cümlenin YARATAN’ı değil mi? Olmuşu O’ndan bil, olacağı O’ndan bekle. Kulunu suçlama, yolunu taşlama. Dünyayı sana bana, kainatı cümleye. Cümleden maksat; canlı cansız, tenli tensiz. Ayrılık, dünya yaşantısındadır. ÖZ’de hep BİR, gözde sadece NUR. Yoldan gidene desen dur, sana diyeceği şudur: ‘Neden?’ İşte o nedeni sormayan kazanandır. Meşeyi devirmeden, kütüğü çevirmeden; yerini bilemezsin, kökünü sökemezsin. Suyumuz aktıkça; gelen alır, dileyen başında kalır. ‘Salih yolu, sefil kul bilir.’ demeyin. Kulun görgüsünde EVLİYA daima fakir sefildir. Fakirlik, dünya malından sıyrılmadadır. ‘Benim.’ deyip mal etmemek. Senin olan, senin ile gelir. Seninle gelmeyen, nasıl senin olur? Seninle gelecek olan, sadece AŞK’ındır.” YUNUS ile bir oldum, ‘Sözün daha yok mu?’ dedim. “Sözüm çoktur, gönüller aldıkça; her kul, AŞK sazını çaldıkça. Benden alırlar, unu değirmene götürürler, hamur yapar yoğururlar. Deyişim yapıya kapı olsun, her dileyene açık kalsın. Zengin olsam sofra açsam, kaç kulunu doyururum? AŞK’ım desem sözünü etsem, kainata duyururum. Aslında doyuran da O, giydiren de O. Nerden gelsen, nerden bitsen; O’nun toprağındansın, O’nun yaprağındansın. Maviyi giydiren, yeşili sardıran, kırmızıyı sorduran kimdir? ‘Olmadan veremem.’ denmesin, olan paylaşılsın. Eksilen görülmez, ALLAH’ım veren kulun elini boş bırakmaz. Sabahı bulan, geceyi dilemez. Günün en güzeli doğuşadır. Al yuğandan elini, düşün dünya şerini. ADEM’de görmedin mi, HAVVA’da duymadın mı, İBRAHİM’e sormadın mı, İSA’ya bakmadın mı, MUSA’dan almadın mı, MUHAMMED’e uymadın mı? Öyle ise, “Kimi kimden ayırayım, hangi kulu kayırayım.” der mi YÜCE ALLAH’ım? ALLAH’ın verdiği her olayda, BÜYÜKLÜĞÜ’nü görün. Gönlünüze uymasa da, size hoş gelmese de; her olayı görür, sanmayın uzak kalır. Gönlünü yokla, O’nu orada bulacaksın. Kulun tek hatası, O’nu sadece düştüğünde idrak edişidir. ALLAH’ım kulunun hatasını AFFEDİCİ’dir. İdrak ettiği an, bütün hatalarını siler. Aynayı gördük, kainatı gönüllere koyduk. ‘SIRAT KÖPRÜSÜ’ne köşkü kurduk.’ dediniz, sözüme girdiniz. ‘SIRAT KÖPRÜSÜ’ne koyun ile girilir.’ denirse de, ben gönül ile yürüdüm. MUSA sarayı terk etti, İSA kainatta noktayı buldu. HZ.MUHAMMED; çölü yol etti, kumu bir etti, ADEM’den bugüne ALEM’i bağlattı. Düğüm o’ndadır. ‘Ondan gelmeyen?’ denmesin, her gelen o’ndandır. Aynayı dedik, aynada kainatı gördük. Sildiğin her nokta, yürüdüğünü gösterir. Adadığın da, ödediğin de senindir. Olacakta hile aramazsan, ödediğini düşünmezsin. Yanmayan odunu atma, kuvvetli ateş onu da yakar. Gönülleri yokladım, demet demet çiçek topladım.”

31
“AŞK’ımız ölçüsüz. Güldüğün günde, O’nu bil. Ağladığın günde, O’nu bul.” dedi, YUNUS’um geldi: “ ‘ALLAH’ım nerdesin, derdimi görmez misin?’ dediğin anda; seni kucaklar, “BEN BURADAYIM, SEN KENDİNİ BUL!” der. Onun için derim, her olay O’ndan. Yanılmayın, şer değil. Seni sana bulduranın, şer olduğu vaki midir? Sorulanın açık manası şudur: (Hayrün ve şerrün) Her olay SENDEN’dir, yanılsam şer desem dahi. Mademki sonu SENİ bulmaktır, badelmevt O’na kavuşmaktır. Yorumu yanlış yapılır, ‘Hayır da şer de ALLAH’ımdan.’ denir. Elbet her olay ALLAH’ımdandır. Ne var ki, senin şer dediğin lütuftur. Nefsim imtihanımı verdi, benim bedenimi sıyırdı. Neden? Mantığıma uymayandan. ‘Mümin kıldım nefsimi, sıyırdım kafesimi.’ dendikte; RUH’umu hür yola verdim, verdiğim an vardım. Dayandığım ağacı, varışta gördüm. OSMAN der ki: “Ağacı yola diken, güneşin yaktığı kula gölge verendir.” TABDUK, dergaha; YUNUS, OSMAN’a uydu. Asmayı diken, kütüğe bakan başka; suyunu sıkan, güneşe koyan başka. Meyhanede satan başka, içip sarhoş olan gene başka. Asıl olan; el ele verip birlikte kalmak, asmadan geleni bilmek. Oyunu kime versen, kazanan o olur. Ayırım yapmazsan, kazanan sen olursun. ‘Asmayı dikendedir güç.’ dersen, üzümü sıkanı unutmuş olursun. ‘Üzümü sıkanda güç.’ dersen, meyhanede sunanı unutmuş olursun. BİRLİK’i bulursan, dirliğe girersin, kainatın düzenine ayak uydurursun. BİRLİK’e uyarsan, dağılımdan uzak kalırsın. ALLAH’ım toplamaktan aciz değildir. Ne var ki kul, bünyesinde toplanmayı bilsin. Unutulmasın; hakikat topluluktur, hakikat beraberliktir. ‘Karnım doydu şükür.’ diyen, cümle için şükretmelidir. ‘Ben doydum, ya aç kalan?’ demeyin. Madde doyurmaz. Yaşadığın müddetçe yersin, yine doymazsın. Her tok yattığın gecenin sabahı, aç kalkarsın. Halbuki mana öyle değildir. ‘Manaya doyulur mu?’ derseniz, işte ayrılık odur. Maddede doyarsın, manaya doyamazsın. Her an açsın. Açlığını bildiğin müddetçe, doymaya çalışırsın. Bir an gelir, açlığını da unutursun. AŞK’ta tiryakilik yoktur, çünkü tiryakiliğin sonu vardır. Halbuki AŞK, sonsuzdur. ‘Kul oldum bilmedim, VERDİĞİ’ni görmedim, düğümünü çözmedim.’ dersen, ihlastan ayrılmış olursun. Çünkü kuluyuz biliriz, dara düşer ‘ALLAH’ım.’ deriz, düğümü O’nun çözmesini bekleriz. Biliriz ki O’ndan başka çözen yoktur. Yediğim dünyanın, giydiğim dünyanın, aldığım benim. Aldığım ALLAH’ımın EMRİ’ne uydu ise, kazancım büyüktür. Fistan ile yürüdüm, fistanı dürdüm sandığa koydum, bedenin kaldığı yerde gördüm. ‘Demek ki, beden de dünya malı imiş.’ dedim. ‘Beden dünya malı da olsa, madem ki O’nun vergisi, ÖZ’üme emaneti; hakkını bilmeliyim, sorgudan kaçmalıyım.’ densin, emanetine hak tanınsın, eziyetten uzak tutulsun. Yeterince aşına, yeterince başına bakılsın, aşının vergisi bedene zararlı ise almazsın.”

1 şubat
“Sözü açayım, misal vereyim. Kul nasibi ile yetinmezse, komşusunun nasibine göz koyarsa; ALLAH’ım, onun niyetine kapı açar. Açtığı kapı, ayna misalidir. Niyetin kötülüğünü, orada görür. Çünkü hiçbir kötülük, cezasız kalmaz.” 

14
YUNUS’um der ki: “Devlet zillete düşerse, millet çeker. Zümrenin hatasını, cümleye yüklemez elbet. Ne var ki devlet, cümlenin sözcüsüdür. Madem ki cümle sözcü devleti kurdu, illetine müstahaktır. Yemeden ölürsen, mideni dünyada bırakırsan, RUH’un aç kalır mı? Unutma ki midenin açlığı, gönlünü doyurur. RUH’unun açlığını, benliğini bulmadan bilemezsin. Amma, miden aç kalmadan, O’na yönelemezsin. Elbet her kul için değil sözüm. Daha önce dedim, ALLAH’ım kulunun kaçındığı ile kulunu terbiye eder. O da kuluna lütfu değil midir? Eğer kulunu aç bıraktı ise, onu terk ettiğinden midir? Asla. Devlet dedik, sözün ağırlığını devlete yükledik. Elbet yükümü ağırdır. Çünkü şeriat, devleti hak tanımıştır. Eğer devlet, haktan uzak kalmış ise, yükümünde milleti parçalamıştır. Zaman ona sığar. Bir an içerisinde, kainatın kuruluşu ve kıyamet vardır. Çünkü her an, öbür anı doğurur. Asya’nın gördüğü, Avrupa’ya verdiği nedir? Asya’nın doğurduğu, Avrupa’ya götürdüğü nedir? Gülün gülebildikçe, deyin diyebildikçe. ‘HAK YOLU’ndan tarihe mi geçtik?’ dendi. Asya’da doğan güneş, elbet ilk filizini orda verdi. Avrupa’ya onu götürdü. Orada batış yoktur, varsın dövüş olsun. Sonu sulhtur. Yemeniyi giydikte, her kulunu sardıkta, cümlemiz bir oldukta; göreceğimiz sulhtur. Gemiyi kaptan bilir, yolunu kaptan verir, limanı yine kaptan bulur. Onun için, kaptana teslim olun.” dedi, YUNUS’um yürüdü.

18
“Ne cennette, ne cehennemde; gönlüm sadece O’na.” diyen YUNUS’um, sözü aldı, cümlenizi selamladı: “Dağları gezdim geldim, yolunda tozdum geldim. Ne var ki; yozan kullarına, ‘Gönlümü açmayı diledim.’ desem yersiz. O’nu ne cennette, ne cehennemde aramayın. Gönüllerinize yozluk koymayın. Çünkü O’nun yeri gönüllerdedir. Senin gönlünde ne var ise, onu bulacaksın. Hiçbir kulun gönlünde, cehennem gördün mü ki, cehennem korkusuna düşesin? Denir ki, KUR’AN’da cennet cehennem vardır. Elbet kainatta her olay, karşıtı iledir. Ak ile kara misali, güzel ile çirkin. ‘Çirkin yoktur.’ dediğimize göre, güzeli görmeye çalıştıkta, cehennemi silmiş olursun. KUR’AN, her kulun gönlüne göre yazılmıştır. MESNEVİ, KUR’AN’ın çiçeklerinden toplanmıştır. Çiçeklere su verdikte, güne kadar gelmiştir. Ne var ki günde, hem yol hem boy almıştır. Günümüzde MESNEVİ’yi bir zümre alırdı, günde cümleyi buldu. Sakın ola ki MESNEVİ’yi bana mal etmeyesiniz. Çünkü benden değil, O’ndandır. Ağaç O’nun, kök O’nun, sadece topladığım çiçekleri benim. Ne var ki çiçekler de O’nun, sadece toplaması benim. Günümde verdiğim dedim. Şahadet cümlenize hizmet etsin. Şahadet nedir? O’nun verdiğine, senin aldığına; şükrün, şahittir. KELİME İ ŞAADET odur: “ALLAH’ım; kainatta olan cümle varlığın, şükrüme şahit olsun. SEN şahit istemezsin, çünkü her şeyde O’sun. Benim görgüm de o olsun. Onlarda SENİ görebileyim, RESULÜN’ü SEN’in ile BİR bulabileyim. Aradan her yükü kaldırabileyim. Geceden şikayetçi olmayayım, günün yükünde kuluna hata bulmayayım.” O cümlenizin gönlünde olsun, gemiyi bulan bulmayana bildirsin. Yol münasip.” dedi, YUNUS’um sözü bize verdi.

22
YUNUS’un sözünü verelim: “Gelmeden olmazsa, gitmeyi düşünme; vurmadan kırılmazsa, atmayı düşünme. ‘Dünyaya niye geldim, ne aradım ne buldum.’ dersen, sorguya düşersen; dumanına baca aç derim. Dünyaya aramak için geldi isen, aramayı öğren. Kaybolan eşyanı nerde ararsın? Elbet eline en yakın yerde. YÜCE’yi ararsan nerde bulursun? Elbet gönlünde. Eğer gönlünde YÜCE var ise, O’nun yarattığı da vardır, var olmalıdır.”

23
“YUNUS’um geldim, sözde en güzeli buldum, YAR ile BİR oldum, şârda zirveyi bildim. Şârda zirve nedir? En yüksek ağacın doruğu. Gönlümce gezdim, her sese kulak verdim. Ses çoğaldıkça, niyet azalır; ses çoğaldıkça, birbirine sarışır. Hiçbiri sahibini bulamaz, ses alan sorumlu olamaz. ‘Zirve de zorlu.’ dedim, bağ yoluna koyuldum, güneşte durdukça soyuldum. ‘CAN evim, CANAN yuvam, birbirinize yetersiniz.’ dedim. YM.” dedi, YUNUS’um yürüdü.

25
“Mümin olan alır, vergimi bilir, gelen selamet getirir ‘YUNUS.’ dendi, adıma soruldu, arandı. Nerde bulundu? Daha önce dedim, neden yerde aransın? Yolda sorulsun, niyazım sadece gönüllere konulsun. Su başında durdum, kunduz yavrusu gördüm. Eşinir deşinir, salda durup düşünür. Salın varlığı sorulur. ‘Yuvası.’ desem yersiz midir? Dünyanın halini, kulunun ilmini veren kimdir? Havada uçan kuştan uçmayı öğrenir, kunduzdan suyu tutmayı. ‘Umulan nedir?’ dedim, onu verdim. Olmuşun sözü edilse, dönüş olur. Halbuki kainatta, geriye dönüş yoktur. Müstebit olandan illet, mugayir olandan zillet eksik olmaz. Her olay, dünyada yerini bulur. Ahrette kul, sadece yerini alır. ‘Yerini nerden alır?’ derseniz; gönülden, niyetinden. Gönlün bahçendir, niyetin diktiğin çiçek. Kimi diken eker, kimi gül. Niyetin senindir, ne var ki amelin olmayabilir. Amelin ile niyetin uymaması, kulun O’na sığınması ile yer bulur. Eğer kulu daima ALLAH’ına sığınıyor ise; niyeti uygun olmasa dahi, ALLAH’ım amelini uydurur.”

27
“YUNUS’um geldim, cümlenizi selamladım. Gayreti hüner bilenden hüneri silersen, gayretin boşluğunu görürsün. Gayretin boşluğuna hayret edene, ‘Nasip O’ndandır.’ dersin.” “Ceht ile ahvale bakarsan, efkara düşersin.”

11
“Balığı deryada kim besler, ağacı gün gelince kim süsler? Günümüz şaşmaz; kışta yaza, yazda kışa dönmez. ‘Koşana ayak uydurayım.’ diyenin, koşması gerekir. Halbuki koşmaya ne hacet. Koşan bırak koşsun, kul adım adım gitsin. Koşu ile tez varılmaz. Koşan çabuk yorulur, bekler durur, tekrar koşar. Adım adım giden; ne durur, ne oturur, daha güzel görür, görgüsü ile bilgisini arttırır. Asmaya mendil koydum, dört ucunu bir tuttum, üzümü içine aldım. ‘Aşımı yerken, üzümü ortak edeyim.’ dedim. ALLAH’ım aşımın tadını, üzümün tadına denk etmiş. Cümlenin aşını tatlı versin, üzüm ile tadını bulsun.” dedi YUNUS’um yürüdü. 

14
“Cümleye selam olsun.” dedi, YUNUS’um geldi: “Bahar olsa gelseler, düğün dernek kursalar, düz yolu bilseler, ‘YUNUS nerde?’ deseler. YUNUS’u nerde ararsın, toprağı ne ile bellersin? Belledik gülledik, deste dedik yolladık. Gönülle de andık, sohbet ile de bulduk. Düğün dernek dedik, çoluk çocuğu kolladık. Elbet YÜCE’nin EMRİ’ndendir. YUNUS’u ne bildiniz, nerden nereye yolladınız? Olumunu sordunuz, NURU’ndanız elbet. ‘Yolumuza gel.’ dedi isek, yolumuzu gözetenleri sevindirelim. Sevinen ile sevindiren olalım. Kuşlara yolu soralım, ‘Mihmandar olur musunuz?’ diyelim. Onlar bize ne derler; ‘Gönülleriniz yok mu?’ EYVALLAH.” dedi, YUNUS’um yürüdü.

2 nisan
“Gül dalına mendil sersem, gülü örtmeye kıyamam; mendili toprağa koysam, çamura vuramam. Desen ki, ‘Ya YUNUS, koca kainatta mendil serecek yer mi yok? Yoksa seni söyletecek dert mi çok?’ ‘Şükür.’ dedim el açtım, ALLAH’ım SANA yaklaştım. Ne mendili, ne gülü, ne toprağı incitmeye kıyamadım. Her birinin seyrine doyamadım. Güzeli baktım baktım sayamadım. Çirkini aradım, bulamadım. Cümlenize selam olsun.”

4
“Toprağı belledim, kuru dalı derledim, ağaç olur dedim bekledim. Elbet olur, çiçek verir, gelen kullar meyvesini alır. ‘Ben yiyeyim.’ demedim, onun için ekmedim. Gelen alsın, alan bilsin, ondan sonra gelene sunsun. Yeşeren her dalda, meyve dolar. Her meyvenin çekirdeği, bir ağaca örnektir.”

8
“Açtık sohbeti, seçtik heybeti, bulduk hayreti, sorduk kesreti. Ne hayrette kaldık, ne kesrette. Her açtığımız kapının, ötesine baktık. Her baktığımız yerde, gönlümüzde ateşimizi tazeledik.” ‘EYVALLAH!’ dedik, sözü YUNUS’tan aldık

18
“Cefayı sevdim, YAR’ime yaklaştırır diye. Bilene lütfu, bilmeyene cefasıdır. Yolumuz uzadıkta, yorgunluk bedenimi sardıkta; ‘Vah.’ demeyi düşünmeden zevkini bulduğum, yolunu verdiğim, türlü canlılar gördüm. Gördüğüm yerde, bir kere daha erdim. Neden? VERGİSİ’ne şükrümden. Az verse, şükür. Az da O’ndan, çok da O’ndan. ‘Az olan bende, çok olan cümlede olsun.’ der, duacı olurdum. CAN ile CANAN’a varılır, CANAN’da BİR kalınır. ‘Suyunu alayım, kaynağa varayım.’ dediğinde, nasipsiz kalmazsın. Testin eline verilir, suyun başına götürülür, ‘Doldur testini.’ denir. Doldurmak senindir; suyunu alırsın, ‘Nasibim sendendir ALLAH’ım dersin, diledikçe içersin. Ne suyun eksilir, ne kaynak kesilir. Dileyene de sunasın, eksilir diye korkmayasın.”

2 mayıs
‘Geçmedi gönülden, göçmedi dünyadan.’ dedik, YUNUS’uma sözü verdik: “Destide su kalmaz, dolu desti mümin elinde ise dökülmez, olacağa ne kadar tedbir alsan, sakınılmaz. Yol yürüdük YAR ile, dost aradık saz ile; şarda buluşalım dedik, şerde sıtkı aradık. Aradıkta ne bulduk? Geldiğimiz yere döndük. Önce avucu açtık, bir katre iman dedik; sonra avucu açtık, ‘Dostluk sun aman.’ dedik. Ferman sende, dostu aradık onu da serde bulduk. Hatamızda bela ver, helali onda buldur. Gönlümüzü DOST ile doldur, AŞKIN’a bizi kandır, yandır ALLAH’ım yandır. Yanmayan, dünyada kalandır, en arkadan gelendir. ‘O’nu tez bulayım.’ diyen, dünyaya gülendir. Derim size, gülenden olunuz. Madde sana esir olsun, sen ona değil. Madde sende kalsın, sen onda değil. Sunulan her sohbette, HAKK’ın ADI var; sunulan her meyvede, AŞK’ın tadı var; KURAN I KERİM’de HAKK’ın ÖZÜ var. Her dağılan damlanın, buluşacağı bilinsin. Varsın toprak ile karışsın. Gayemiz gayretimiz, tez buluşma olsun. AMİN. Merdanede toplaşırız, öylece halleşiriz, cümle ile kucaklaşırız. Ulema denende neyi bulduk? Ukba ile helva kardık, ulemaya da sunduk, cahile de verdik. ‘En çok yiyen kim?’ dedik, kahili yiyici gördük. Elbet yiyecek, yiyip bulacak, bulduğunu bilecek. Cahil aş diye, ulema ilim diye, kahil olayım diye yer. Amma hepsi de yer. Ahiret cümlenindir. Varış niyetin, yürüyüş diyetin. Elbet her niyet bir olmaz, gönülde çiçekler açmaz.”

4
“Dumansız gök dileyen, rahmetinden nasip istemeyendir. Rahmeti olacak ki, bereketi bulasın. Adı bilinmedik ulular, dünya ile kıyamet arasındaki RUHLAR’ın yardımcısı olurlar. Onları dünyada bilmenin gereği yoktur. Dünyada adı bilinenler, dünyanın kuluna hizmet eder. Gayretin yeri, himmetin büyüklüğündendir. ‘Meşrebim değil.’ deyip dönmek, kulun gayesi olmamalı. HAK MEŞREBİ’ne, her an uymaya çalışmalı. Gönül bağları uydukta, sohbete yol açılır. Açmayan çiçek solmaz, soldu dersen dert midir? Kökü bizim, yeni çiçekler açar. Kapıdan yolcu geçer, yolcuyu hancı bekler. Odasını sordum, karanlık dedi; yöresini sordum, kuraklık dedi; töresini sordum, firaklık dedi; dünyayı kapat dedim, yalnızım dedi, gafletin kuyusuna daldı. Gaflet kuyusunda olmasa; ne odayı karanlık görür, ne yöreyi kurak bilir, ne törede firaklık bulur; hele yalnızlık kula nedendir, ALLAH’ım seninle oldukta. Çevreni ararsan, törene uyarsan, HAKK’ı gönlünde bilirsen; dünyan da, ahretin de aydınlık olur. Olmadık çevrenin, oyasına el atılmaz. Çevreye iğne ile nakış vurulmaz. Destede aradığını, bestede bulamazsın, neden? Deste sayıya, beste sevgiyedir, maddenin manaya dönüşenidir. Deste güldürür, beste oldurur. Ağlayalım bağlayalım, HAKK’a vardı diye sevinelim.” dedi YUNUS’um yürüdü.

7
“Dereden geçmeyen, yerini seçemeyen; dağı taşı aşamayandır. Dağı taşı aşmadan, dereden geçmeden; doğruyu bulamazsın, düz yola eremezsin. Taşta hata bulursan, dağı yüksek görürsen, dere derindir dersen; kim sana ne desin, nasıl yolun göstersin? Onun için MEVLÂNA hazretleri; “Dağı taşı aştık, bağı üzümü seçtik, düz ovada buluştuk.” der. Daha önce verdim, ALLAH’ıma kul hakkı ile gidilmesin. Şeytan dediniz sordunuz, cümle hatanızı ona yüklediniz. Bir gün sizden şikayetçi oldu mu? Neden hiçbir olayda kendinizi suçlamadınız? Hep suçunuzu yükleyecek bir varlık aradınız? Hatalar paylaşıldıkça, kul hakları ödeşir; yumuşak yolun kulları, birbiriyle halleşir. Onun için nefsini hakim kılma, kul hakkı ile HAK HUZURU’na girme. Kul hakkı madde ile ölçülmez, çünkü madde de ALLAH’ımındır. Gönlünle gönlünü ölçme, ‘Yolun kısadır.’ deme, hakkı her olayda kendinde görme. Varsın hatalı olsun, sevgini ölçü alsın. Dedim ya, cümle kul nefsini ortaya atmış, hatasında şeytanı suçlamış. Yumuşak olalım, korkuyu silelim. Her kulun sahili buluşta, fırtınadan korkusu olur. O’nu bilelim, korkuyu silelim.”

12
“Verilenden, ötürü; silinenden, gatırı kalma.” der YUNUS’um. Verilen mertebedir, silinen af.

20
“Kuruntu edenin, bacası karadır; kuruntuyu silenin, gönlü YAR’adır; dünya dileyenin, şar’adır. Unutmayalım; gönül nerde olursa olsun, yolunu bulmaya, kendini bilmeye, ALLAH’ım demeye, çok fırsat olur. Her gidenin ardından, başkası gelir. Yeter ki uykudan uyanalım, kaçanı değil, geleni karşılayalım. ‘Gölgeye çekilelim, selamdan kaçınalım.’ dersen, yolun gidişine karşı duramazsın.” dedi YUNUS’um selamladı.

23
YUNUS’um: “Tozu ile, gönüldeki gözü, kainat sizin olsun, cümlenizde düğümlensin.” dedi sözü aldı: “Tahtaya adın yazsan, gün gelir kurt noktalar. Kır adın kir olur. Kurdun noktaladığı kul, kirli midir? Taşa adını yazsan, gün geldikte taşı ikide bulsan, ikide mi kalırsın? Yemeni giysen yola düşsen, kuşları rehber alsan; gidişin ne kadar sürer? Elbet ayağın götürdüğü kadar. Rehbere değil, vergimize uyalım. ‘Yolumuz gidişe girdi, kul yönünü gördü.’ diyelim, meyveyi oldukta yiyelim. Kuşu yavru iken değil, büyüdükte besleyelim. ‘Mevsimsiz yağan yağmurda, sarahat görülmez.’ denir. Mevsiminde yağan yağmurda gördüğün nedir? Toprak ile mi ölçersin? ‘Oymuş.’ deyin! VEYSEL’in adını geçeyim. Ona yağan yağmur, gözünü almış; ne var ki, gönlünü nurlandırmış. Konuşulanı verdim, yazımın başında derdim, yeşilde murat gördüm, gönülde olanı çözdüm, çerçeve ile çizdim, ikide birlik buldum. Açık görülür, el ele dürülür, HAK YOLU’na halı serilir. Niyaz ile cümlemiz birliğe geldik, gönülleri bir bulduk, hali ehlinde gördük. Kayguyu silelim, açıklığı bulalım, yol münasip diyelim. Söz dildedir, el eldedir. Rahleyi KUR’AN için açtık, önünde diz çöktük, sohbetin en güzelini seçtik. ‘Beraber olalım, ayrılıkta gün bilmeyelim.’ dedik. Selam olsun.” dedi, YUNUS’um yürüdü.

26
“Hudut çizene öteyi sorma ki, kem dile maruz kalmayasın. Madem hudut çizilir, öteye bakma denilir. Öteye bakmak gerekse, hudut çizilmezdi. Yemeyi neden düşünürsün? Bedenin hizmetinde diye. Dünya sana ne verdi? Elbet hizmetinin karşılığını. Sen ona ne verdin? Sadece sevgini. Sev de çalış, sev de gör; O’ndan gelen her varlığı, aynı yakınlıkta sar.

29
“Danayı anadan ayırma, koyun ile kuzuyu kayırma, ‘Dana kuzudan çok.’ deme. Unutma ki çok yese de, çok verir, vergisine göre alır. Sözüm aldığını paylaşmayanadır, sizlere değil. Unutulmasın ki sohbetlerimiz, asla özel değildir. Günün sohbetini demedim. Cümle sohbetlerimiz her dileyenindir, cemaatin değil. GAMSIZ SULTAN, yuyanını bilmeden, kandil yanık görmeden buldu, yolunu kaygusuz aldı, deryaya doğrudan indi. 

6
“Cümlenize selam olsun.” dedi YUNUS’um geldi: “Sohbete yol açtıkta, aşımız el ele dolaştıkta; ekmeği tuza bansan da olur. Sohbette sözün tadı, gönülleri doyurur. Güzel olan PEYGAMBER Sofrası’dır. Gelen bulan, gülen sevinenle; gönül neşe bulur, huzur kulu doyurur. Gölgeyi, güneşten yandıkta anarsın, bulayım der dönersin. Umduğunu bulmazsan, YARATAN’ı yaratana şikayet edersin. Ayağını vurursan, taşı suçlarsın. Yerini bulmana, gölgeyi aramana, yardımcı kim olur? Açılan yarayı kim örter? Cemaat toplandıkta, sohbet bir ağızdan edilir, cümlenin gönlüne bağlanır. Bağda kimin hizmeti vardır? Varlığını bildiğin, ‘Yolum uysun.’ dediğin. YARATAN’ı gördün mü? Yarattığını çok gördüm, sevdim, YARATAN’ı öyle buldum. CAN CANAN’da doğar, CAN bedende doğar. ‘Ne demek?’ dendi. Beden CAN’ın dünya elçisidir. CAN’dan gelene, bedeni uydurabilirsen; kainat senindir. Bedeni CAN’a uydurdun mu; kainat bil ki silindir olur, seni her an üzerinden atabilir. Düştüğün boşluk, CAN’ına terbiyedir. ‘ALLAH’ım.’ dediğin an, elinden tutulduğun andır. Cümlenin geldiği, yoluna uyduğu gün; sohbetimiz sizlerledir.” dedi, YUNUS’um yürüdü.

8
Adımı ananlar, sıcaktan yananlar, su ver diyenler, suyu YÜCE’den dileyenler. Sunduk; alınız, kaplarınızı doldurunuz, dünyayı kaldırınız. ‘Nasıl?’ derseniz; dileyene, serçe parmağındadır gücüm derim. Yürüdüm YAR diye, SEVGİLİM SAR diye; yandım kor diye, kandım dünya var diye. Dünya yok mu? Ben var dersem var, yok dersem kâr. Ben senin için çalışırsam, var olana kâr olana eklerim. Gelişimin hikmetini düşünmem, çünkü YARATAN’dan şüpheye düşmem. Cumayı niyazıma açtım, salıyı gönlümce seçtim, çarşambaya sevap günü diye baktım, pazarın geldiğinde ocağı yaktım, perşembe niyetimi açtım, pazartesi etrafıma baktım, cumartesi hesap defterimi açtım. Düşündüm, günlerin faziletini ayırmaya çalıştım, gücüm yetmedi. Mümin olan bilir, günü günden ayıran, ‘Güzel gün.’ deyip kayırana dedim. Umduğunuz gibi olsun, yoldan gelen bulsun, camiyi mekan bilsin. ‘Ne demektir?’ denirse, cami; dünya ile ahreti ayıran, kainattan sıyıran, VARLIĞI’nı andıran yapıdır, gönle kapıdır. Handa duralım, hancıya soralım, MUSA’yı arayalım derseniz; aymayı dilediniz derim. Muzdarip olan ağlarsa, ‘Gücüm yetmez, İSA yetişsin.’ derse; elbet yolunun açıldığını görür. ‘Yandım ALLAH’ım kandır beni, FAHRİ ALEM’in Şefaati’ne erdir beni.’ derseniz; iki alemin denizinde huzuru bulmuş olursunuz” dedi, YUNUS’um yürüdü.

20 haziran
“CAN’da O’nu bulduk ki, ‘CANAN’ım!’ dedik. Kumda O’nu buldu ki, ‘YOLUN ALLAH’ım!’ dedik.” dedi YUNUS’um geldi: “Şafağın görüldüğü, toprağın sürüldüğü, gönlümün serildiği her yerde ben varım. Benim var olduğum, O’nu bulduğumdandır. O’nu bulduğum, SAMANYOLU’ndan vardığımdandır. Diledik aradık, gezdik yürüdük, ALLAH’ım VARLIĞIN’da eridik. Oldurdun, gördürdün, buldurdun, cümle için niyaza durdurdun. Niyaz ettik diledik, ‘Yardımcı olalım.’ dedik, işte gene geldik, sizlerle bir olduk, gönüllerde PİR olduk. PİR olanın niyazı, gelse MİSRİ NİYAZİ, ‘Sohbet edelim.’ dese, sofranıza otursa; ‘Gelmesen olmaz mıydı?’ der misiniz, gönül kapılarınızı kapar mıydınız? Mühim olana uyduk, geldik sohbete girdik. Dönen gülen, ‘Hoş geldin.’ diyen sohbet ehli kullarına EYVALLAH. Güçlüğü yenmek, senden gelmezdi. Eğer O’nu CAN’da bilsen, muamma senden çözülmezdi. O’na candan uysan; uymak sabretmektir, verdiğini hayır bilmektir. O’nun olmayan var mıdır, O’ndan gelmeyen var mıdır? Sözü açtık, sohbeti seçtik.”

2 temmuz
“Ağaca çıkmasaydın, kırılacak dalı tutmasaydın.” der YUNUS’um söze girer: “Elma dalda ise, gönül güldedir; çok yağmur yağdı ise, rahmeti düzdedir; günün yorumu, gelecek güzdedir.”

6
“Ağacın ince dalı, sensin gören bendeki hali.” dedi, YUNUS’um geldi: “Gevrek dala dokunma kırılır, dolgun dala oturma eğrilir, suyun karıştığına yakınma durulur, kul çok koşarsa yorulur. Adım adım gidelim, görelim de bilelim, görelim sevelim, sevgisinde eriyelim, ermiş meyveyi toplayalım. Yaprağı elde, GÜL’ü gönülde gizleyelim. Aşık ile maşuk kendini ele verir mi? Aşkları dışında, başka bir şey görür mü? Bağda üzüm, yolda gözüm, sarhoşluktur sözüm. Sunduğum sizlere, bal misali sözlere. Katığımız olsun, konuğumuz gülsün, bildiği ile kalsın. Çoğunlukta değil, mümin olduğunu bilsin. Çoğunluk, mümin olanların topluluğu. Kendi halince hallenir, halinde en güzeli bulur. Hayra inanan kulun, huzuru eksik olmaz. Huyun yozu her hale uymuyor diye bakandır.” dedi, YUNUS’um yürüdü.

8
“Mendilim dalına, kandilim hanına, gönlüm kullarına olsun.” dedi, YUNUS’um geldi: “Mümin kullarında aramaz, kulunun müzmin halinden şikayetçi olmaz, olsa da yüzüne vurmaz. ‘Adına ömrümü vereyim.’ dedim, TABDUK’a gönül koydum. Çevresine gül takmış, sohbetini her dileyene açmış, gözünden geçmiş, dünyadan göçmüş, adını hala gönüllere yazmış. Gönül ile alana, ‘Yolum ne olsa?’ diyene sözü açalım. ‘Göze çöp battı.’ derse, ‘Doktoru HAK’tır.’ diyelim.” dedi, YUNUS’um yürüdü.

13
“Çevreden renk alayım, ağaç dalına dolayım.” dedi, YUNUS’um geldi: “Yemeyenin aşı, gülmeyenin taşı çok olur. Var olanı yemezsen, dökersin; yığılı taşı düzene koymazsan, düşersin; gideceğin yola bakmazsan, yanılırsın. Mihmandar kime denir? Neden yol göstermesi gerekir? Bilenin bilmeyene vereceği nedir? ‘Bildim.’ diyen nereden öğrenir? ‘Bildim.’ demek için, uymak gerekir. Uyduğunu ancak verebilir. Senin uyamadığını vermen, susuz değirmeni döndürmeye benzer. VASFI’na bürüneyim, AŞKIN ile yanayım, yandığımı sadece ben bileyim, ben ile SEN bilesin. ALLAH’ım; VERDİĞİN cümleyedir, GÖRDÜĞÜN cümlede olsun; uman bulsun, bilmeyen öğrensin.” dedi, selamladı yürüdü.

20
“Bin müslim, bir mümin edemez; çoban olmayan, on davarı güdemez; bahçeye girse, gülün dilinden anlayamaz. Gülün adı dahi güzeldir, kula ‘Ağlamayı sil.’ der. Ne var ki rahmete erdikte, şebnemler onu sarar.”

2 ağustos
“Yumağın ötesi yok, mümin kulun katısı yok.” dedi, YUNUS’um geldi: “Adım tek tek atılmaz, mümin şerre katılmaz, katılanla bir olmaz, elbet o yolda kalmaz.” dedi, selamet diledi.

4
Uygun günün yorumu, YUNUS’umdandır. “Meyveyi bekledik, olsa da yesek dedik. Oldu gördük, elimizi verdik. Gölde balık ararsan, derine gidersin; deryada balık ararsan, durgun suda kalırsın. Suyun başında, söz harcanmaz. Ulema ilmini gönlünce yorumlar, yorumda hata aranmaz. Usta muayyen ölçüde masa yaptığı halde, birbirine uyduramaz. Çünkü aldığı kereste, birbirinin aynı değildir. Yazanın yazdığı, okuyanın niyetine göredir. Onun için, her kulun çözümü bir olmaz, ‘Hatalısın.’ diye ona itiraz edilmez. Bir ağacı düşünün, her bir yönü ayrı çeşittir. Ayrı yönlerden gören, gördüğünce tarif eder. Ayrı tarif ediş hatalı mıdır? Minareyi yönüne örnek alan; ilmin olumunu saran güller açılırken, neler görürsün? Gönülde açan gülleri dedim. Güller açarken; her hale uyduğun, her hali hoş gördüğün, gülene güldüğün, ağlayanı okşadığın görülür. O’nun yolunda olmak, halince hallenmektir. Sadece ADI’nı dilde gezdirmek değil. Fıkıh, kainatın sözlüğüdür. Meyhane misali olsa, elde kadeh gezilse; söz, kimseye düşmez. Meyhaneden çıkmışsan, yolda yere çökmüşsen; o zaman, her kula söz düşer. Kuluna kafir denmesin. Günde uymazsa, gelende uyar. Söz seni yolda koyar. Mimar binayı kurar, yolunu hayra yorar. RESULÜMÜZ kucak açar, FATMA ANA’mız bağrına basar. Yolda kalan O’na koşar. Su dileyen O’ndan ister. O’nun VERGİSİ, cümleden yoktur kaygusu.”

7
“Ne ilmi belledim, ne pazar kolladım; ilimde, ÖZ’ümden geleni söyledim. ÖZ’üme VEREN’e uydum; pazarda, elime geleni nasibim diye aldım. ‘Azına kanaat, çoğuna şükretmek gerekir.’ dedim. Kanaat, elbet şükrün ötesindedir. Oymaya el atarız, gönüllere göz atarız, her dileyen eli tutarız. Dünyayı dileyene, bir pula satarız. ‘Dünya senin mi ya YUNUS?’ derseniz; madem kulu için yarattı, elbet benim. Dünyayı dilersin, ‘Sat bana.’ dersin; al derim, dileyene veririm. Kendini bulsun, dünyayı dileyene satsın diye.”

10
“Mümin yolun yolcusu, yürür adım adım. Meyveyi verdim tadın, kurduğun temel adın. ‘YA ALLAH!’ dedik, selameti bulduk. Marifet dileyen; mesleğini öğrensin, çıraklık yaptım desin, ustaya öyle dönsün. Marifet; bilenindir, her hale uyanındır, dünyayı silenindir, içinden bilenindir, noktayı görenindir, ‘Yerim bu.’ diyenindir. Olumunu dileyen, köküne su verendir. Hakikati arayan, hikayeyi silendir. Hikaye nedir? Her olay, kulun hikayesidir. Öyle bildiğin an, hakikati bulmuş olursun. Olay olacaktır, silemezsin. Kendini olayın dışına çıkardığın an, hakikat sende tecelli eder. Güneşin vergisinde, seni ısıtan nedir? Gününü aydınlatan nedir? Uymadığın olayda, buluşun nedir? (‘Uymamaktır.’ dendi) EYVALLAH. Uymazsan da olacak, uysan da. Uydukta, çözümü beraber gelecek. Güneş; onu bileni ısıtır, onu göreni aydınlatır. Bir odaya girersen, her yanını örtersen; ne ısınabilir, ne aydınlatabilirsin. (Güneşten kastettiğiniz HAZRETİ PEYGAMBER ve o’na teveccüh mü? ) Elbet.”

14
“Desteyi ayırma, hastayı düşünme. ALLAH’ımın NİMETİ’dir, ULU’sunun himmetidir. Ağaç vergisinden, soruya alınmaz; kul övdüğünden, nafaka sormaz. Yerimiz bilinenden. Dileğimiz; hayır bulasınız, hayırlı olasınız. Ona de ki: ‘Doğuşuna inanmayan, olumdan söz almayan, buluta katlanmayan; RAHMETİ’ni bulamaz. Asmaya dayanana, ak iken renklere boyayan ALLAH’ıma emanet olunuz.”

17
YUNUS’um söze girdi, “MEVLÂNA’dan izin!” dedi, İZİN YÜCE’den geldi. “ ‘Alamadık yolun sonunu, bilemedik günün getirdiğini.’ demeyin. Gelen de, giden de, gidilecek olan da belli. Muayyen günün yazısı verilir, her kulda kaygusu görülür. Madem VEREN O, kaygu neden? Almazsan vergiden, ne beklersin sergiden? Uzak kalsan kaygudan, yerini bulursun. Canını ne ile belledin, toprağa ne ektin bekledin, yönünü ne ile çevirdin, merkezden nasıl döndün? Yanlış anlaşılmasın; sözüm cümleyedir, zümreye değil. Bellediğin toprakta; ektiğini bulursun, nasibin kadar alırsın. Konuk gelse, vereceğin nedir? Bir lokma ekmek olsa, güler yüz ile alsa; baldan tatlı gelir. Minderi dizine, miğferi gözüne siper et; ne var ki, görüşü duruşu kapama. Nameyi ‘Yerine varsın.’ dersen, elden ele iletme; ayağınla götür, elinle ver.” (Rüyalarımız biz dünya kulları için daima bir muamma, bir sır niteliği taşımaktadır. İnsanoğlunun yapa geldiği açıklamalar da bu düğümü çözmekten uzak kalmıştır. Bu konudaki açıklamalarınız bizleri sevindirecektir. Lütuflarınızı bekliyoruz.)  Miyyar eldedir, soru gönülde. Rüya, kulun bedeninde kaldığı müddetçe günün kaygularıdır. RUH bedenden uzaklaştıkça, perde perde açılır. Olağanüstü rüyalar, o perdelerden gelir. Faydası ve zararı, kulun yorumundadır. (Bir arkadaşın gördüğü rüyanın mahiyeti ve rüyada gördüğü zatın kim olduğunu yani kendini tanıtmadığı hususundaki izahına karşılık) Görülen zatın bildirilmesi gerekseydi, rüyada verilirdi. Hata yok. Görülen bizce bilinir, ne var ki sorgusuz kalmak daha hayırlıdır. Rüyanın görüldüğü gerçektir elbet. Kulun her güzel rüya dediği, korkulu rüyadan kaçtığı vakidir. Hata, yoruma kötü denilmesindedir. Mademki ALLAH’ımdan kötü gelmez, rüya da kötüye yorulmaz. ‘Cinler?’ demeyin, her yaratılan O’ndandır. Rüyanın iki şekilde olduğu söylenir; şeytani, RAHMAN’i. Şeytani denen; RUH’un bedende olduğu zaman görülendir. Yani gelişi güzel, anlamı olmayan. RAHMAN’i; RUH’un bedenden ayrıldığı, öylece gezdiği, bedene naklettiği rüyalardır. Çünkü bedenle teması kesilmez, kesildiği an geri dönemez. Mümin olan kulun RUH’u, ölçüsü derecesinde yükselir. (Lütfedilen tebliğlerinizde sık sık ‘YM’ işareti verilmektedir. Buna kendimize göre anlamlar vermekteyiz. ‘YM’ işaretini açıklar mısınız?)

‘YM’; yorumun yerinde, söz merkezinde, gönüller uygun, sözü alabiliriz, yerine göre ‘YM’ diyebiliriz. Cümlenize ‘EYVALLAH!’ diyelim, sohbete bağlayalım.

18
“Dört telli saz bulsam, bir belli yazı olsam, gönüllerle konuşan güzel yüzlüyü sorsam. ‘Gönüllerle konuşan güzel kim?’ derseniz; oymayı oyabilen, VEREN’i görebilen, cümleyi sevebilendir. Sözü değil ÖZ’üdür.”

29
“Sözün kısası benden, yolun uzunu senden olsun.” dedi, YUNUS’um geldi: “Çaydan geçen, paçasını kıvırır; gölden geçen, salını devirir; elden medet bekleyen, dizini dövdürür. Kuldan bekleme, dumanı gönlüne ekleme, ‘Şahit bulsam, yoluna koysam.’ diye düşünme. ALLAH’ım görür, her kula layık olanı verir. Yanılmayın. ‘Gördüğüm cezaya layık mıyım?’ demeyin, olayları ceza diye görmeyin. Isındığın ocak, sana ne verir? Anmadığın odunu mu? Yanmayı nasıl dilersin? AŞK’ınla mı, meşkinle mi? ‘Yediğin senin olsun, gördüğün sende kalsın, bana olacağı ver.’ dersen; en başında verdim, gayret değil sabrında keramet vardır. Her geçirdiğin an, sana kardır. Geçen gün sana ne verdi? Sevinçli olaydı, elinde ne kalırdı? ADEM’den gelenden, nasip almadık mı?” YUNUS’um sözü verdi, “HAK’tandır.” dedi, gönlüne el koydu, “Yardımım seninle olsun.” dedi. 

31
“Sevdim sevebildikçe, gördüm seçebildikçe, yandım eriyebildikçe.” dedi, “Dengi yuvada sardım, yolda hayrette kaldım, her gördüğümde sararıp soldum. Güzele güzel demek için sözümü buldum, söyledim durdum. Kuşlarda kainatın ahengini dinledim. Sözün yetmediğine kani oldum. CAN’ım CANAN’ın, gönlüm CANAN’ın, benim olan neyim? Geldim gördüm, ‘Her şey benim.’ dedim, dünyayı benim sandım, maddeyi kendime mal ettim. AŞKI’na düştükte, her olayı deştikte; odun idim kömür oldum, deşmekten geçtikte yandım kor oldum. Yana yana bitmişim, kül olup kalmışım, ben benden çıkmışım, O’nun ile bir olmuşum. Bunu kim bildi? Kulluğu kim çözdü? Kar yağsa, ‘Yağdı.’ deme, sel aksa ‘Gitti.’ deme, çölde kalsa ‘Yandı.’ deme. Ne yanan senden, ne sönen. AŞK’ın yakar, AŞK’ın dünyadan söker, AŞK’ın yaprağı döker. Gelenden gelmeyenden, ALLAH’ım RAZI olsun, gönüller hep bir kalsın. Diyen demeyen, yardımını dileyen; ‘ALLAH’ım.’ desin, O’ndan yardım dilesin. Yardımcısı gelir, elini verir. Minareyi biliriz, ‘Sesi alalım, namaza duralım.’ deriz; ‘YA ALLAH!’ dedikte, O’nun ile bir oluruz.”

7
“Aydan göle ışık vurdu, gören kul baktı durdu. Gölde olsa ışık vermez, dünyayı aydınlatmaz, yeri ne ola ki? Değiştikte, gölgesi göle vurmaz.” dedi YUNUS’um geldi: “ ‘YUNUS’um.’ dedim geldim, ayı göle indirdim, gölden göğe ben çıkaramadım. Neden? Gölde gölgesi olduğundan. Aslına gücüm yetmez, gölgesine dahi elim ermez. Gözle gördüğümü, gönüllere gezdiririm. Nalbanta gitsen, atını nallatsan; koşuya hazır olur mu? Nasipse olur. Ne var ki sen, gene de nallatırsın, öyle bekletirsin. Ne düşene sözümüz, ne deşene. Gölün verdiği gölgeyi sildik mi; göktekini görürüz, öylece aslını buluruz. ‘EYVALLAH.’ diyelim, sözümüzü MEVLÂNA’ya verelim.

12
“Tepside yufka saralım, kazanda helva karalım, cümle sofrayı kuralım, sohbete katılalım. Sohbet ilme anahtardır, sohbet dünyaya ihtardır, sohbet kulun gönlüne muhtardır.” dedi, YUNUS’um geldi. Gelişin neşesine katılalım. “Cümlenin neşesine katılalım, gününü aydınlatalım, yeşilde kainatın örtüsünü bulalım. Cepheden bakıp, tezyinata söz etmeyelim. Olacak dedi isek, olacağı verdik; çünkü yazılanı gördük. Söylenenin yorumu olmaz, ‘Acaba.’ dersen yüzüne gülmez. ‘Gemiyi kaptandan alayım, ben yürüteyim.’ diyen, karaya vurdurandır. Sohbete hata bulan, gönlünü sıva ile doldurandır. Gözüm gördükçe, ‘SEN’den.’ derim; gözüm örtüldükte, kimden bilirim? Sözün özü birdir, gönül gözü yardır. Suyu bildi isen, kula kârdır. Rahmette ne bulursun, nerde bereket dersin? Bereket toprağı belleyende, her yanını elleyende. ‘YARDIMCI, ALLAH’ım.’ dediğin an, yoluna ışık iner. Her kulun YARDIMCI’sı, etrafında döner. Dilendik geldik, söylendik döndük.” dedi, YUNUS’um yürüdü.

27
“Dalda gül, gülde bülbül, sevgi şarkısı söyler, söyledikçe ağlar. Ağlasa ağlamasa, aşkına neyi ekler?” dedi YUNUS’um geldi: “ ‘CANLAR.’ dedik, CANLAR’la bulduk. ‘Bir selam, iki kelam biz de verelim.’ dedik. Görüntü sizde nereye kadar? Gözün çevresi ölçüsünde. Bizde nereye kadar? Yolunun götürdüğü yere kadar. Yani oradan buraya kadar. EYVALLAH.” dedi YUNUS’um cümlenizi selamladı. 

2 ekim
“Yemin yerini bulmayanlarındır, yemin doğruyu bilmeyenlerindir.” Yanımıza geldi, “Taşı toprağı elledim, elime nasır belledim, ‘Hey YARATAN. elimi ne güzel kolladın.’ dedim. Gazelin sözü, garibin sazına benzer; gönlünden geçeni söyler, sürüye yolunu buldurur. Sürünün ne mutluluk olduğu bilinse, cümle için sürüye katılması için duacı olurdunuz. Müritlerin ötesindedir. Mürit mürşitleri gözler. Buradaki mürşit, VEREN’in ta KENDİSİ’dir. Aracı yoktur. Daha önce verdim, çoban olsa da olmasa da, sürüden ayrılanı kollar. Gölge ararsın, her ağaca bakarsın. Kendi gölgen, sığınmaya çalıştığın ağacı örter. Arama sevdasından geç, kendi gönlünü seç. YUNUS olmadan, ateş yakmadan; aradım durdum, yolumu orada buldum. Orda bulduğumu sandım, aslında yol kendi gönlümde imiş. Sen seni bilmezsen, kim seni bulsun? YUNUS yolunda, dileyen kolunda. Bir eline taş al, bir eline kum. Yürüdükçe elinde olanın ağırlığını görürsün. Önce taşı elden bırakırsın, sonra kumu. Elinden bıraktıklarında, ne kaybetmiş olursun? O zaman eline almanın, lüzumsuz olduğunu görürsün. Saymadan yanına aldığın taşın faydası, sayarak yanına aldığından çok mudur? Almayı dilediğini bilerek al, o zaman faydasını görürsün. Hasat ne? Saman dersen; ekinler erdikte, heybelere doldukta, hasat hesaba gelmez. Sarıyı bilen, kırmızıya söz almaz. Sarıyı bildikte, söz almaya ne hacet? Kendini onun içinde bulursun. ‘Aşmadık.’ demeyelim, her merhale bir ötenin güzelliğini gösterir. Her görüşte kul kendini aciz bulur. Bu, yerinde kaldın demek değildir. İlk basamak heyecandır. Çıktıkça hayretten hayrete düşersin. Her çıkışta hayretinin meyvesini biçersin. Toprakta aradığını buldun mu? Kar ile pekmezi kardın mı? Sana sunduk, sunduğumuzu gönlüne bildirdik. Saray ne senindir, ne benim. Ne var ki bizler için kurulmuştur. Yumuşak yolunu buldu isen yürü. Sırma yemeni giyenin yolu tez biter. Sırma, narin kumaşa yapılır, o da yola gelmez, sana hizmeti olmaz. Yolun olay ise, hürmeti yoktur. Sen giyme demedim, giyene uyma. Giyenin giymemesi denmedi, yerini bilmemesi dendi. Çanak aldım, çömlekte balı buldum. Yediğimi bildim, yemeyene sordum. Yediğim on kaşık da olsa bitecek, bir kaşık da olsa. Öyle ise yemeyenle paylaşayım dedim. Ortaya koydum, kainatta arı mı tükendi? Yoksa YUNUS’umun nasibi mi tıkandı? Arı verir, YUNUS yine paylaşır. Aşı o vermez. Ne var ki çoğu, nasibi olmayan bulmaz. YM.” dedi, YUNUS’um sözü verdi: 

16
“Yol aldım ömür ile, gönül buldum bir söz ile. ‘Alayım.’ demekle değil, örülen duvara harç eklemekledir. Duvar, dilesen dilemesen örülür, katılmak ile adın anılır. Gömdüğün her kök, ağaç olur. ‘Gerçeği arayım, doğruyu bulayım.’ dersen, dileyiştir. Ne var ki gerçeğin sana açılacağı an, hangi andır bilmen için; gönül gözünün açılması, hak gerçeğin dilenmesi gerekir. Gerçekten maksat, SIRLARI değildir. Her var olan açıktır, ne var ki sır sendedir. Zorladığın kapı, sana ikinci kapıyı gösterir. Orda gücün kesilir.” 

23
“Irkların ayrımında, dünyanın düğümü gizlidir. Ne var ki onu görecek, dünya gözü mevcut değildir. Allah’ım ilmin anahtarını dünyaya vermiş, gez gör  çöz demiş. Balıklarda denizaltını, kuşlarda uçağı örnek vermiş. Her yarattığı, kulun ilmine anahtardır. Yok olanın varlığı, ispat edilemez. YUNUS’um, halimce derim, bir güğüm ayran sunarım. Miğferi başa alır, gezgine selamet dilerim. Miyarını YUNUS’a bağlayana. (b’ye) Açıkta kalan her öğüt, unutulur. Değirmene gitmeyen tahıl; yerini bulmaz, dönüşte de açıkta kalmaz. Çünkü açıkta kalırsa, sel götürür. Öğüdümüz şimdi açıkta kalsın, sonra yerine otursun. Ağacımız dikildikte, doğruyu bulsun diye köküne taş dayarsın. Sonra sopaya bağlarsın. Düzenini buldukta, meyvesini verdikte; ne taşa, ne sopaya gerek vardır. Gecemize gelenlere, sohbetimizden nasip diyenlere; ALLAH’ım RAZI olsun, günleriniz mutluluk dolsun.” dedi, YUNUS’um sözü verdi. 

2 kasım
“Saki olayım, boş kadehi doldurayım; gelenden sorayım, gidenden kalayım, yolun gidişine durayım. Geçenden niyet sorsam, ‘Nasip.’ diye cevap alsam, sevineyim. Kaç yolcu ‘Nasip.’ der yürür? Kaç yolcu niyetini okur? Kaç yolcu niyet yolunu dokur? ‘YA ALLAH!’ demekle yol, yağ ile bal misali açılır. Yiyenin yediğinde, NURU’ndan nasip verilir. Nasibin O’nun eli ile yazılır. Yumakta çözüm arasan, sabır ile dürülür. Yağan karda toprak, örtü misali serilir. Cemalde güzellik seçilir, celalde öfke sorulur. CEMALİ de CELALİ de, kulunun gönlündedir. Yerinmeden dönelim, içtiğimiz acı olsa dahi güzellik arayalım. ‘Dert.’ demekten sıyrılalım, kumda biz de iz bırakalım. Aşmadan geçilmez, köprüye yük sarılmaz. Gelen geçer. Alanın verenin, derdi ile dövünenin, gayretinden gelen nedir? Deryaya su dökeyim, daha genişleteyim dersen, bütün ömür gayret edersen; emeğinin karşılığı nedir? Boşuna yorgunluk. Senin kainattan, sadece alacağın vereceğin; sevgindir. Gerisi nasibindir. Deryaya su dökmek; ‘Ben ALLAH’ımın YOLU’ndayım, O’nun ibadetindeyim. Elbette O’nun yarattığına, benim de katkım var.’ diyenedir. Kendi yerini hazır görenedir.”

9
“Çevrenden açılma ki, çehreyi silmeyesin. Çevrenin düzlüğü olmaz, çünkü düzde kesit vardır. Çehre, kesitle mukayyet değildir. Aynaya baktığında görürsün, meylettiğin her olayda aradığını bulursun. Kayguyu maddeden sildin, ‘Cümlenin manası.’ dedin. ALLAH’ım RAZI olsun, dilediğini göstersin. (f’ye) EYVALLAH. Verginin ölçüsünü sildim, dileyenle paylaşmaya hazır oldun. Yanlış anlaşılmasın. Demek değildir ki, aldığın yüz kuruşu yirmi beşer paylaşalım demek. Paylaşmak şudur; sevinen ile sevinmek, üzülenin sırtını okşamak, dileyene yolunu göstermek, hastanın halini sormak. EYVALLAH.” dedi YUNUS’um, gönülden selamladı.

17
“Mumda ışık arayan, gecede selameti görendir. Soyluyu soyludan sorarsan, ‘Güzel.’ der. Soyluya soysuzu sorarsan, çirkin olduğunu söyler. Soylu ile soysuz arasında görülen nedir? Kulun kuldan ayırdığı. ALLAH’ım ayırmaz, soylu soysuz demez, vergisinden mahrum etmez. Vergiden maksat madde ise, ayrıma kul düşmüş olur. Sev seni sevmeyeni, sev seni bilmeyeni, sev seni sormayanı. Dönüşüne yardımcı olursun, kendi yönünü bulursun.” Sözde söylendi, sazda çalındı, YUNUS adı ile anıldı, söze geldi, “Selam.” dedi: “Dal ile eğildim, suda aksimi buldum. Kök suda kalmış, ağaç boyunu vermiş, dileyen görsün demiş, gölgesine sığınmış. ‘Söğüt olsun, dalın eğsin, sırtına kuvvet versin.’ dense, ‘Kuvveti kendi sırtında ara.’ denir. Sırtında aradığın kuvvet, O’ndandır.” dedi, selamladı. “Bağda üzüm arar. Halbuki üzümler şarap oldu, saki eline geldi, dileyene sunuldu. Alanı bilendir O, sarhoşu görendir O. ‘DUR.’ demez, yolunu çevirmez, çevrede katkı aramaz.” dedi, YUNUS’um yürüdü. 

21
“YA ALLAH.” dedi, YUNUS’um geldi: “Yerde gökte değil, gönüllerdeyim, her dilenen anılan yerdeyim. CAN ile CANAN bir oldukta, CANLAR buluşur. Nimet verildikte, kıymetini bölenin CANAN’a şükrü bol olur. Ne var ki; nimet her an verilmekte, kul nimetin içinde yoğrulmakta. Bir şükürle, vergiye kanar mısın? Samanın gömüldüğü yerden, ot bitmez; neden? Çünkü yerden gelen, yerde bitmez. Yerde bitmesi için, devrini tamamlaması gereklidir. Devrini nasıl tamamlar? Daha önce verdim; sorgu açtıkta, sorgudan sorguya geçersiniz. Saman kuru odun misali, yanıp kül olması gerekir. Yahut yenip göl olması. Yenip göl oldukta, toprağı verimli olur. Çünkü devrini tamamlamıştır. Devrini tamamlamayan kuluna, söz etmeyin. Hatalı olabilir, ne var ki devri tamam olmadığı için yanılmaktadır. Verimi elbet kıttır, devrini tamamlamayan kul yoktur, geç olsa dahi. Kundak sarıldıkta, gaye nedir? Bebeğin kabahatini örtmek. Ömrünce öyle olmaz elbet. Kendi hatasını örtmeye çalışan, VELİ kul olur. Evliyalığı çalışması ile değil, bilmesi ile alır. Bildiğini bilemezsin, bil ki yaratılanı bölemezsin. Yaratılan TEK BİR’dir, bir binadır. Bölersen; kainat SIFATI’dır, TANRI dedik ZATI’dır, ‘ALLAH.’ dedikte ZATI ile SIFATI. TANRI dedik, söz ile izahını verelim. ‘TANRI’m!’ dersin, sadece O’na hitap edersin. ‘TANRI’yım.’ diyebilir misin? Asla, çünkü SIFATINDAN’sın. O’na döndükte, bedenden sıyrıldıkta; sen de O’sun. O sende olmasa, O’nu sana bildiren nedir? (Neden “BEN RABB’İNİZİM.” diye gelmiyor da sizleri vasıta ediyor?) “RABB’İNİZİM.” DEDİKTE, alacağınız cevap kati olur. ‘Diledik aradık.’ derseniz, “BEN GELDİM.” DER. Aslında VEREN de, VERDİREN de O’dur. O’nun YARGISI, sorgunun üstündedir. Yanılmayın, O’nun ADI’na karara varmayın. KARAR, O’nundur. Kul, ‘Zararı.’ derse, yanılmış olur. Neden derim, gözden EYVALLAH’ı ayırmayın. ALLAH’ımın ADI’na, O’nun KARARI’na; yemine yer vermeyin.”

1 aralık
“Nerdeyim, nerde kaldım, nerde aradım, nerde buldum? Seven her gönle girdim, soranın yoluna durdum, saran ile bir oldum, yumuşak gönüllerde hal ile ahvali gördüm. Dost ararsan; kendini bil, her kuluna kendini dost kıl. Her veren, senden alandır; her seven, senden bulandır. Sunduğun kadar alırsın, sevdiğin kadar bulursun. ‘Buldum.’ dediğin an, kendine dönmüş olursun. ‘Sevdiğim beni sevsin.’ dersen, yanılırsın. Sen sev, sevmese de; sen sev, görmese de. Seven ALLAH’ım olsun, bilen gören ALLAH’ım olsun. Varsın kulu taş ile arkamdan kovsun. Kovuşta keramet vardır.” “Yanında olan yastık dayanmayadır, gecede dinlenmeye. Sana gerekli değil, gününde kullanmaya. Sözüm açık. Yumuşak yol dileyen, yolda sözün bileyen, ‘Keskin olsun, ham sözü kessin.’ diyen, SARI SALTUK.”

7
YUNUS’um söz diler, söze katıksız girer: “Yalın ayak gidelim, gönlü hürde bulalım, dizi yere koyalım, başı öne eğelim, ‘YAZDIĞIN haktır.’ diyelim, eli göğse bağlayalım. Baştan sildiğin, tezgaha koyduğun senden midir? Ne silebilirsin, ne tezgahı doldurabilirsin. Dağılmadık. Konuğun, hesabına düşülmesin. ‘Yola geçirdim, selamı var mı?’ denilmesin. Kuyunun olduğu yerde, suyun aktığı yolda; sudan elbet nasip kesilmez. Ne var ki yavru tay, arabaya koşulmaz. Gelenin saygısından, görenin kaygusunu silelim. Gönlünde yol arayana, ‘EYVALLAH.’ diyelim. ‘Her kul gönlünde olan sevgiyi dağıtabilse, yollar açıktır.’ diyelim. Yolun uzununda, gönül asla daralmaz.” “ ‘O’ndan alayım.’ dedim, ömür boyu yürüdüm. Dönüşte, yanıldığımı gördüm. O’ndan almadığımız an var mı ki, yürüyüp de alayım? Dileğimiz; VERGİSİ’ni görmek olsun, almak değil. VERGİSİ’ni almak kolay, görmek zor. Sevmek güzel. Sermek, kayıttan sormaktır. ‘Sevgimi verdim, karşılığını aradım.’ dersen, VERGİSİ’ni yetersiz bulmuş olursun. Günün yorumu yapılsa, kapanan kapılar unutulsa, açılan kapılara bakılsa; kaygular silinir, gönüller yıkanır, ‘Her kapıyı HAK ELİ AÇTI.’ denilir. Elbet AÇAN O’dur, uyulan O’nadır, silinen O’ndandır. Giden memnun, gelen mahzun. ‘Aradık.’ diyelim, kainata gelişe inanalım. Dönüş, O’na O’nun ile olsun. “Günümüze bağlayalım. Sudan gelenin, suyu bilen ile bir olduğu söylenir mi? Suyu bilen zahiren görendir, sudan gelen aslını bilendir. Yerimiz gönüllerindedir, dileğimiz odur. Her yaprak bizden selam getirsin, esen rüzgar dileklerinizi götürsün. Cümlenize selam olsun dedik, gönüllerde estik, yolunuzdaki dikenleri kestik. El ele olalım, dilden alalım, gönülde bulalım.” dedi, YUNUS’um yürüdü. Dendiği gibi, YUVA’ya verdik, MEVLÂNA’yım dedik. Şekilde hata yok. Mana yolunun, dünyaya bağlantısıdır.

14
YUNUS’um der ki: “Tüm güzelliği görebilen, bedeni kainata serebilendir. Seste sözde  çizgide eremeyen, güzeli çerçeveye koyduğundandır. Ayna niye aldığını sabitleştirmez? Her geleni içine aldığından. Yaz yazı ile, çöz sözü ile, çal sazı ile. Alacağın da, bulacağın da sadece O’dur. Gönül yolun kapı ister, dünya halin niyet ister. Niyetten niyaza geçer, niyazın olduğu yerde kul HAKK’ı seçer. Ye yiyebildiğince, de diyebildiğince. Ne var ki ne yediğin bedenine, ne dediğin gönlüne yük olmasın. Olanın olacağa uyduğu, her kulunu HAK ADI’na duyduğu bilinir. Ne olan senden, ne denilen bendendir. O YAZDI, ben dedim, sen gördün.” “Ya MEVLÂNA” dedi, YUNUS söz aldı: “Çölde adım alanda, pazarda balın satanda; gönül ararsan, teraziye koyarsan; değerine paha biçilmez, gönül ile pazarlığa girişilmez. Kulun beden haline bakıp, gönlüne ölçü vurulmaz. Bal ile sirke elbet karılmaz. Manaya açılır, beden desti diye geçilir. Sirkeye kötü dersen, niye üzümü ekşitirsin? Sirkede bulduğun, bal ile kardığın değil elbet. Ne var ki veriminde alacağın, baldan gerekli de olur. Sirke, mana halinin ilk basamakları. Sırasında kekrer, sırasında kükrer. Gün gelir gönle yatmasını, gönlü AŞK ile döndürmesini de bilir. Sirke olmadan, şaraba dönmez; şarap olmadan, kulu sarhoş etmez. Gel sirkeye de ‘EYVALLAH.’ de ki, gönlünü günü geldikte yaksın. ‘YA ALLAH.’ dedik, bal ile söze girdik. Balı alan bilir, veren değil. Verenin günlük tahamıdır, değeri onda değil. Toplar kaplar, dileyene sunar; alacağını bilir, gene de verir. Kulun, her hale uyanıdır. ‘Olmazsa.’ denende yol açılmaz, çünkü şüphe ile huzur bir arada dolaşmaz.”

21
YUNUS’um söz diledi: “ ‘Gelenlerle bir olsak, yer ayıranı görsek.’ denmez. Çünkü hep BİRİZ. Yaktık ateşi, bulduk kardeşi; halde aradık, gönül ile bağladık. Gerçek, dönüştür bildik. ‘Yalan olan var mı?’ derseniz, sadece geliş ile dönüş gerçektir. YUNUS oldu isem, gelişim dönüşüm olduğundandır. Olacakta pervane dönmez, olanda döner. Pervane her olan ile söner. Damda su var ise, odaya sızar. Damdan sızan su, kulu hoşnut eder mi? Demek ki, su dahi yerinde gerek. ‘EYVALLAH.’ diyelim, cümle ile kucaklaşalım.” 

25
(YUNUS EMRE HAZRETLERİ gelse, birkaç söz söylese.)  “YUNUS’um, her an YUVA’da. Alacağını bilsin, bulacağına sevinsin. yuvasında göreceğine inansın. Yuvanı açtıkta, gönlünün dileğini bulacaksın, ULU’nu göreceksin. (ALLAH’ım sizden RAZI olsun.) EYVALLAH. ALLAH’ım cümleden RAZI olsun. (ALLAH’ım mertebelerinizi bin kat arttırsın.) Cümleniz ile BİR olmaktır dileğimiz. Dilek yumuşak yolda görülür, ne var ki YAZI YAZAN’ın ELİ’ndedir.” 

11
“Yumuşak yolu bilmeye, kendini eğitmeye hazırlarsan; YARDIMCIN anında yanındadır.”

21
“Gezenden yol, sezenden yön sor. Kazandan bekleyen, tencereye ekleyendir. Tüm umduğun, olgunluğa gidiştedir, gönlün verene eriştedir. (a: bana mı?) Evet. YUNUS oldum dilden verdim, gönülde gördüm, sabır ile erdim. Yumuşak oldum, yolumu buldum. ‘Su yolundan aldım.’ dersen, YM olur. Sezmeyi bildi isen, gönülden erdi isen, suyundan aldı isen; kayguya yer yok. (a: DEDE’ciğim devamlı sizden mana alıyorum, fakat doymuyorum.) Doymayana obur denir. Suyuna meyil vermezsen, akıntıyı görmezsen; yolunu bulmazsın, sonuna ermezsin. Yolun, suyun akışındadır. YUNUS’un YUNUS olduğu nerden bilinir? Düştüğü hatalara yandığından. Yerimin töresi dersin, kumda yürür gidersin. Varacağın O’dur, bulacağın O’dur. EYVALLAH. Gördüğün göreceğin O’ndan gelendir, eline alacağın O’ndan gelendir. Gönlün hoş olsun. Sorgun cevabı. (a: bana mı dediniz?) Evet. Sorunun vergisine vermeyi, dileyenin sargısından biliniz. Güneşten aldığınız, gölgeden geçtiğiniz malum. (z ve benim için mi söylüyorsunuz DEDE’ciğim?) EYVALLAH.

23-1
“Yenmeyi dilersen, yenilmeyi de göze al. MEYDAN dilersen, yolunu göze al. Almaktan maksat, dilemektir. Oğula (a.’ya.) Yontulan ağaç yerini alır, dilendiği yere konur. Ağaç kökünde iken, yanına varılır. Ele geldikte, şekil aldıkta; dilenen yere konur. Onun için oymalık ağaç ara. Şeklini dileğince verirsin, dilediğin yere koyarsın. Arayım dersen, nerden neyi ararsın? Her olacağı, ALLAH’ıma havale ettikte, kaydında bulursun. Gönül koyma, sorguya düşme. (a.’ya?) Elbet. Evet. (Kargadan alacağımız, hiçbir güzel vasfı yok mu?) Karganın vereceği kargayadır, serçenin vereceği cümleyedir. Düzenin kuruluşundan. Cümlenize gönül dolusu sevgiler. Verenin, verdirenin duacısıyım. 

25
“Sözüm alanın, gönül koyanın; gönlünde çiçekler açtı. Ne var ki, açanı açtıktan sonra seçti. Vergiden söz ettik. YAZAN yazdığını bozmaz dedik. Kulu ile şakalaştığımız gerçektir. Ne var ki, yazı ile asla şakamız yoktur, cümlenize sevgimiz çoktur. Gönüller bir oldukta, şakamız yer buldukta; ‘Sorumuz?’ diyelim, günümüze bağlayalım. Sudan gelenin, suyu bilen ile bir olduğu söylenir mi? Suyu bilen, zahirden görendir; sudan gelen, aslını bilendir. Yerimiz gönüllerinizdedir, dileğimiz O’dur. Her yaprak bizden selam getirsin, ezen rüzgar dileklerinizi götürsün. Cümlenize selam olsun dedik, gönüllerde estik. Yolumuzdaki dikenleri kestik. Elele olalım, dilden alalım, gönülde bulalım.” dedi, YUNUS’um yürüdü.

28
“Yoksul kulu, ‘ALLAH’ım.’ der, ateşini diler; zengin kulu, ‘ALLAH’ım.’ der ötesini diler. Yoksul isen, O’nun ile ısınırsın; zengin isen, O’nun için döşenirsin. O’nun ile ısınmak mı evladır, O’nun için döşenmek mi? O’nun için yapılan, ikilikte; O’nun ile BİR olan, TEKLİK’te. Yaprağı bol olan ağacın, gölgesi büyüktür. Yaprağı kıt olan ağacın, meyvesi bol olur.

30
“Sergiyi açalım mı, dileyeni seçelim mi, gönlünden geçeni ‘Gereksizdir.’ deyip silelim mi?” dedi, YUNUS’um geldi: “Kayguyu silesiniz! Gitmese de kalsın, kula dert olmasın, ‘Geç oldu.’ demesin. Duranın yerini aramaz mısın, ‘Yerini bana versin!’ demez misin? Yerin senindir, şimdilik söz onun. Duman sana gelmez, YARDIMCI’n elini koymaz.”

3 şubat
“Soylunun dediğinde, soysuzun güttüğü söylenir. Yerden alınanda, elden atılanın olduğu görülür. Yerini almazsa, yönünü arasın; yolunu bulursa, kundağını belesin.”

15

5“Günün sohbetini açalım.” dedi, YUNUS’um geldi: “YUNUS’um adım ile, gönlünüzde yadım ile, bunca yıllık sözüm ile, günde geldim ÖZ’üm ile. Alanda bilsin, görenden olsun. Elimde salkım ile geldim, her dileyene bir tane sundum. Ayna desem, uyandan olur; ayma desem, gelenden verir. Gümüş dileyen, sathında kalır. Damda her kulun bacası tüter, yeter ki bacasız dam dilenmesin.” dedi, selamladı yürüdü.

7
“Ayrıyı gayrıyı çevirdik, denilen ile özleneni devşirdik.” dedi, YUNUS’um söze girdi: “Alsan, almadım deme; sorsan, duymadım deme. Aldığını bilesin, sorduğunu duyasın. Gözün olduğu yerde, ÖZ’üm anılır. Gönlün olduğu yerde, HAKK’a varılır. Almaya yanaşan, ‘Var mıdır?’  diye sormaz. ‘Var mıdır?’  diyen, VEREN’den şüpheye düşendir. Yersiz kalanın derdi, topraktan; sersiz kalanın derdi HAK’tandır. ‘Demir atalım sahili tutalım.’ dersen, demirsiz gemideyiz. Olumsuzluktan gayrıdayız. Ne sahili aradık, ne gemiden ayrı kaldık. Niyazımız, cümlenin gemisine sonsuzluk. YUNUS’a yer mi sordun? Gönlüne YAR mı koydun? YUNUS orada burada. YUNUS anıldığı yerde. Ne toprakta ne taşta, ne ağaçta ne kuşta. Ömrü gitti yokuşta. Çıkışını bilmedi, ‘Geri.’ deyip dönmedi. Yalan söze kanmadı, ateş oldu sönmedi. Yandı yanasıya, vardı dönesiye, geldi veresiye, gönüllerde kalasıya. Kaldım desem yeri midir? Sevdim desem kârım mıdır? Alanın, verenin, sevenin, sevilenin kârına yazılır.” dedi, selamladı yürüdü. 

15
“Yol bizimle, söz sizinle, saz cümleye olsun. YAR ile sohbet. sonsuza varsın.” dedi, YUNUS’um söze girdi: “Diz çöktüm yönüne, bağlandım gönlüne, nazına aldandım, nazlandım döndüm. Ne gidişte duydum, ne dönüşe uydum; darlığı kainata saydım. Meğer darlık bendenmiş. Açayım deyim, açılayım diye niyet kurdum. Kışta kara, yazda tere bulandım; su başında uyandım. Meğer gönülü açtıkça, açılasıya imiş; açıldıkça koşulasıya imiş. Durak yok gidene, kurak yok alana, almayı bilene, layık olana. Geldi isem benden değil, verdi isem senden değil. VEREN O, gönderen O, derleyen O. Ne var ki ‘DUR!’ diyecek te O’dur. ‘DUR!’ denildikte yazımız son bulur. Daha önce yazımızın ne vakit son bulacağını söylemiştik. (GARİB’in göçünde mi?) EYVALLAH. Yazımız bittikte, elbet yol son bulmaz. Her başlayanın bittiği bilinir. Bu, ilahi kaderdir. ‘EMRİ’ne uyduk, kulluğu öğrenmeye çalıştık.’ demek için, elbet gayret gerekir. Yerini bilirsen, ‘Kulluğum nerdedir?’ diye sorarsan, yanılmış olursun elbet. ‘Olumum, O’dur!’ diyenin yanlışı var mıdır? Olmuşun tarifine hudut konulamaz. Her taş deryaya atılışta, aynı daireyi çizemez. Bazen taş büyük olur, atılış yavaş gelir. Onun için, kulun sözünde hata aramayın, çemberi dar demeyin. Sorunun cevabını verdim, MANSUR’un sözünü açtım. Sunulan her sözde, aranan nedir? MANSUR; bildiğini değil, uyduğunu dedi. Bildiğini demeye gücü yetmedi. NİYAZİ’nin sözünde aradığını, MANSUR’a veremezsin. Çünkü MANSUR kat’i, NİYAZİ sat’i söyledi. VAROLAN; varlığını kendi bildirir, dilediği ağızdan dileğince söyletir. Kimine deli, kimine veli dedirtir. Öyle ise deli de O’ndan veli de. Sen de O’ndan ben de. Demek ki MEVLÂNA, kulluğun ötesinde değil, kulluğun içindedir. Üstün görülüşü, AŞK’ındandır. Seçilen seçilenden ‘YAR, elim SANA!’ diyen, gönlünü O’na veren; niye MEVLÂNA olmasın.”

29
“Yoldan aşan ile, koşan bir midir? Gönülden açan ile, açana uçan bir midir?” dedi, YUNUS’um söze girdi: “BİRLİK’i ben dürmedim, gelen ile gideni ayırmadım, olmayana kaygu duymadım. Yolumu aldıkta, gönlümü uyana verdikte; oturdum, bir kucak düğümü çözdüm. Düğümün çok ise, çözecek yok ise; kulluğunu ara bul ki, düğümün artmasın, gönlünü karartmasın. Cenk; ne ile nerede, kiminledir? Elinde olan ile, noktayı bulanadır; buldukta, yönünü gösterenedir. Yanlış yok! ‘Yönünü gösteren ile cenk niye?’ dendi. Yönünü gösteren kim? Elbet aklın. Olmadan oldum diyen, ağacın köküne düşendir. Bulmadan buldum diyen, deryayı bardakta bilendir. Bulana bulmayanı sorsan; suyundun değil, hata kabındandır der.” 

1 nisan
“Söz bizde, sohbet sizde; yol bizde, gönül sizde. Darlığa düşmeyeyim dersen, varlığa söz etme. Yormayı düşünmediğin tay, vermeyi denemez. Yeşilden geçersen, düşünmediğin seni bulmaz. ‘Güzel olmayan?’ deme, kainat haram yemez. Çünkü YARATAN hataya düşmez. YAZAN’ın yazdığı, görene yol açar. Günün bittiği yerde, karanlık başlar. Karanlık odur ki; kul dışında kalsın, içinde olmasın. ‘Nasıl olur?’ derseniz; olanın oluşu, kaderin yazılışındandır. Dünyanın oluşu, kul ile doluşu; YAZAN’ın takdiri değil mi? YUNUS’um! Yoldan aldım, yolda gördüğümü bildim. Bildiğim, gördüğüm kadar; uyduğum, duyduğum kadar. Sen de duyduğuna uy. Gönlünden geçenden, görgünü açandan ayrı durma. ‘Nerden gelse?’ deme. Gelmeyi dileyen değil, yazılan gelir. Günden dönme. Gidene ayak uydurulur.” dedi selamladı. 

4
“Dayadım bastonu, serdiğim postumu; cümleye açtım, ortaya geçtim.” dedi YUNUS’um geldi: “Gönüller eş olsun, güzeller düş olsun, gününüz baş olsun. GÜL’ünüz hoşnut kalsın. Suyunuz aktıkça, cümleniz toplaştıkça; gelenler artsın. Cümlenizi HAKK’ın RAHMETİ örtsün.” dedi, yumuşak yoldan yürüdü. 

10
“Gönüller bahçedir ekesiye, ektiğini biçesiye.” dedi, YUNUS’um geldi: “Çiçekler açtı ise, meyvesini bekle; meyvesi oldu ise, ermesini bekle. Gelene, ‘Yolum verse.’ diyene. Yolunu KABE’ye çevirsen, gönlünü kıbleye devirsen; olanın olmayacağı yere, diz koymazsın. ‘Olmaz mı?’ deme, dumana gönlünde yer verme. Yazılan görülecek, altın çerçeve örülecek. Yemine yer verme, yolun taşsız açılacak. Oymaya yer veren, ağaçlara balta vurandır. Ne var ki; oymayı bilen, baltalayacağı ağacı öğrenendir. Dumansız gök arayan, rahmete sırt çevirendir.” “Suyunu dahi softa elinden içme. ‘Neden?’ derlerse; güneşten almadık suyu verir, olmadık yönden kulunu çevirir.”

26
“Cennetteyim dersem, ‘Nasıl?’ dersiniz.” dedi, YUNUS’um geldi: “Cennetteyim dediğim, aranızda olduğum andır. ‘Yolumuzun yoldaşı, kullarının haldaşı kimdir?’ derseniz, elbet HAZRETİ MUHAMMED. Verilen o’ndan, o’nun getirdiği KUR’AN’dan. Cümle ile birlikteyiz. Cümlede dirlikteyiz. ‘Sizde dirlik?’ derseniz, elbet aranızdayım. Koy bedeni kenara, at nefsini çınara. Çınar nefsini neylesin, karga gelsin peylesin. Dolaştırsın saklasın, o dahi kendine yakıştırmasın.” dedi YUNUS’um yürüdü. 

29
“Rengi sarı olsa da, dengi yarı kalsa da, YAR’dan haber sorsa da; aşık kendini bilmez, ‘Yerim hazırdır, gönlüm nazırdır.’ demez, gömlekten haber sormaz.” dedi, YUNUS’um selamladı. “El sende, yer sende, çöl sende; GÜL yalnız bende midir? ‘Sunulan gibi olsun, yelden haber sorulsun.’ dersen; yel, gelip geçen, tozu uçuran. Yelden alacağın haber; yel misali gelir, elindekini alır.” dedi, YUNUS’um yürüdü. 

9-2
“Dilden dile söylenir, günden güne hallenir, günü gelene dek eylenir, günü dünden peylenir.”

10
“Sarmadığın yükte, aradığın nedir?” dedi YUNUS’um sorguya düştü.

13 mayıs
Gecen güne dönecek, günün NUR ile yıkanacak. “Çat oraya, pat buraya, geldim girdim araya. Yol aldın, gönül verdin, tez elde muradına erdin. ‘Erdim de ne gördüm?’ dersen, koruk idim oldum, üzüm idim erdim, şarap diye bardağa girdim. Bardak beni neylesin? Kulun teninde bulsun, kandan dönsün, CAN’dan bilsin. ‘Yaraşmaz!’ dediğini, ter diye atsın, selamım bilsin, ‘EYVALLAH.’ desin.” dedi YUNUS’um yürüdü.

14
“Duman yerini, yol alanda asla bulunmaz. Oyundan söz edildikte, yamaya yer görülmez. MEYDAN seni bekler.” dedi, YUNUS’um söze girdi: “Geldim geleceğim, her olaya güleceğim, dilendiği an, YUVA’da kalacağım. Hummalı olmayın, olana yer vermeyin, olanda sebep aramayın. ALLAH’ıma emanet olunuz. Çevreyi sorumsuz görünüz.”

7 haziran
“ ‘Ay!’ diyen yanılır, ‘HAY!’ diyen alınır, ‘HAK!’ diyen uyanır. Uyansa uyanmasa, HAKK’ın dediği olur.” dedi, YUNUS’um geldi: “YUNUS’um! YUNUS’un dili ile, ADEM’in dölü ile. HZ. MUHAMMED’in Şefaati, cümlenizden dilenir. Her adımda, gönüllerin nefesi bölünür. Emek; ne sende biter, ne gelende. Vergiyi, VEREN bilir, verdiğini şüphesiz tanır, sanılmasın yanılır. MEVLÂNA’ya ÖZ’ün sözü verilir. ‘Olmaz!’ diyene de ki; ‘Olanın dilinden alsana, gönlünü HAK ile BİR etsene, sağ ile solu birbirine bağlasana, yarayı verilen ilaç ile dağlasana.’ Gaflet; dumandan gömlektir, nefesini dahi bunaltır. Sorguya yer veren, cümleyi ayıltır. YUNUS’u bilen bilir. Bilmeyen dile gelir, su diye göle gelir. Göl sende, sel bende. ‘Bırak akıp gireyim, YAR ile sohbette iki kalem çalayım.’ dedim. Selam olsun sizlere, niyaz alan bizlere, NUR ile bakan gözlere. Serde niyet var, sözde haslet. Varlık bizde, perde bedende. Bedeni kahreden, gönlü bulandıran, ‘Hastayım.’ dedikte, dünyadan umut silene sözüm. Dünyada, umudu ile kalan var mı? Bildiği günü gören var mı? Ömrünü, korku ile bölme. ‘Meyveyi yemedim, çekirdeği dikmedim.’ diye kayguya düşme. Söz, vurguna gelmez. ‘HAK ADI’na.’ diyen, kalmaz. Bayrağı açtık, AŞK ile sefere çıktık. Ayağımız durmaz, hizmetimiz kalmaz.”

5 temmuz
“Geldim gördüm, cümlenizin gönlüne, güller serdim. Serenin; yerine değil, gönlüne baktım.”

12
“Olanı sildim, olmayanı ateşe koydum pişirdim. Duman oldu yürüdü, yanan elde acısı kaldı. Olanı aldım pişirdim, aş oldu kotardım. En güzelini, olana uymakta buldum. Yeniyi alırsın, eskiyi atamaz mısın? Umulanı bulursan, yenisini aramaz mısın? Şeker ile suyu kattım, suda şekeri erittim, ateşe koydum kaynattım. Bal oldu ele geldi, yenildi dile geldi, tatlı yendi tatlı dendi, güzeli öyle bulundu.” YUNUS oldum, söz aldım: “Dal yaprak verdikte, her kul onu gördükte; sayısını bilir mi, yaprak oldukta dalı görür mü? Yaprağın aldığı, daldan değil mi? Dalın aldığı, kökten değil mi? Ağacın yaprağı olmak, gölgesine her geleni barındırmaktır. Ağacın dalı oldukta, her yaprağa verdikte; yol münasip olmaz mı? Onbir dalı var ise; o ağaç yüklüdür, onda nice mana saklıdır. Dileyen gölgesine gelir. Ne var ki yaprağı, el ele veren olur. Yetişen meyveler, elbet dağılır. Gün gelir bir ağaç, bin ağaç olur. Yaprak oldunuz, aslını bildiniz, yerde eğildiniz, selde sarıldınız. Ne var ki, dökülmediniz. Yazımızda demiştik; yaprak olalım dökülmeyelim, dalımız olanda bükülmeyelim, gölgemizi sakınmayalım, yemişin atılışına üzülmeyelim. Zahiri yenmese de özü kalır, toprak ona yeniden can verir. Gelişimiz odur; gönüllerde yeniden doğuş. (Toprak, gönül mü?) Toprak gönül değil, gönüllere verendir, bakanı besleyendir. Almayı dilediğini verdim. Yaprak çoğalanda. YUNUS’um yoldan geldim, söz aldım yerimi bildim. Gönüllere uydum, cümlenin dumanını sildim. Ne gelişimde, ne dönüşümde; değişmeyene uydum. Ocak yandı köz oldu, kulu oldu koz bildi. Nerde neyi buldu? ‘Kainat.’ dedi yandı. Yandı bitti kül oldu, kendine döndü. Yeni mi döndü? Döndüğünü yeni bildi. Aramasa dönmez miydi, kendisini bulmaz mıydı? Kendimizi bilelim, yaprak olduğumuza şükredelim. ‘Niye ağaç olmadık?’ dersek, O’na sorgu yöneltmiş oluruz. Halbuki sorgu, sadece O’ndandır. Soracağı, senin sorgularındandır. Oyumuz, gölgemizin geniş olmasınadır, gönlümüzün kainatın dolmasınadır. ‘Yerimiz neresidir?’ derseniz, elbet O’nadır. O’nsuz olan var mıdır? O’nsuz kalan var mıdır? Öyle ise, dönüş yine O’nadır. Çünkü söz O’ndandır. O, O’nun olana yolunu açar.”

25
“Yemeden yediğimi bilmem, açlıktan şifa bulmam elbet.” dedi “Yemeyi denemezsen, içmeyi dene; içmekten alamazsan, geçmeyi dene. Duman yerini bilmesin, seni bulup sarmasın. Dönüşün olduğu yer, kulunun umduğu yerdir. ‘Umulan yerde olmazsam?’ dersen, çapını aşma derim. Her deryaya atılan taş, dalgalar döndürür. Ne var ki dönü, taşın ölçüsü kadardır. Durmayı dilemezsen, ayağını sakınma.” dedi, YUNUS’um yürüdü.

26
YUNUS’um “Söz alsam.” der, dert diyene derman diler: “Derdini satsana, alan yoksa atsana, gönlüne huzur katsana. ‘Ne atabilirim, ne satabilirim.’ dersen; gözünü kainata açsana, yerini arayıp bulsana. Her kulun yeri vardır; arayan bulur, danışan yürür. Danışmasa da yürür, ne var ki danıştıkta görür. Geyik de yedek var mı? Seyrinde hedef var mı? ‘Geyikte yedek nedir?’ dendi. Geyik, yerini bilene örnektir. Bilenin yedeği olmaz. Görene hedef nedir? Çizdiği çerçeve. Ne var ki görgüye çerçeve gerekmez. Yeniyi aldık mı? Eskiden kaldık mı? Örneğin gördük mü? Gördük ya! Ne var ki, gören sizlersiniz. Bizler, bilendeniz. Mümin olan odur ki; seni beni ayırmaz, yerim deyip kayırmaz. Mümin olan odur ki; desteyi bir bilir, bir bir sayar, yeniden sarar. Günün olayı, gönüllerin dolayını gösterdi. ‘Komşu.’ diyenden seni nasıl ayırdı? Yanılan odur ki; ‘MUHAMMEDİ.’ dedi, ayırdı. Çünkü ne HZ.İSA, ne HZ.MUSA; ‘Ayır.’ demedi. Bildiğim yol budur, gördüğüm kul budur. MUHAMMED yolu, cümlededir kolu. İSA MUSA el ele, cümlesi bir çembere. Uyan uysun, gelen bilsin, YUNUS’un sözü burada kalsın.” dedi, YUNUS’um yürüdü.

2 eylül
“Geçtim gördüm, her dalda yaprak saydım, ‘Dost eli.’ dedim, dost ile doydum, YAR’dan gayrı ne gördüm? Yürekte yangın olsa, güneşte ölgün kalsa, söndürecek su vardır. Kalanın dilindeyim, bilenin yolundayım, sağında solundayım, sevenin gönlündeyim. Güneşe ‘Yanma!’ dersen, sönerim; kainata ‘Dur!’ dersen, yazana karşı çıkarım. Yağacak rahmet, kulunu bekler. Erecek bağda, arılar bekler. Her kulun sözünde, HAKK’ın ADI var. Andık O’nun ADI’nı, Yerimizi bilelim, sözümüzü MEVLÂNA’dan alalım. Cumanın sohbetinde, niyazı alalım. Günümüzün sonunu, yeni güne bağlayalım. Cümlenize EYVALLAH diyelim. Allah’ıma emanet olunuz.”

6
“Sepet elde olsun. Ne var ki, üstü örtülsün. İçinde olan, sahibince bilinsin. Dağılacak olan, açılsın.”

15
“Sözümü kuluna, hoş gelsin diye değil; gönlümü yakanı, üflesin diye dedim. ‘Gönlünü yakan kimdir?’ dersen, kainatı YARATAN’dır. Duyandan oldu ise, DOST geldi; sırtını döndü ise; yanıldı. Neden? Bilene uymadığından. Yeniyi alandan, eskiyi silenden olalım. ‘Dert verdi.’ dedi isek, dermanını verecek bilelim. Bilene uymak; olana dert diye bakmamak. Dünya döndükçe, kulu yandıkça; sudan gelene uyulur, iki alem birbirine bağlanır. “Her EREN, verendendir; dünyada HİMMETİ’ni, elden  ele aktarandandır. Geldi isem, verdim; verdi isem, buldum; buldu isem, olanı gördüm. ‘Kimde neyi gördün?’ dersen, ‘DOST.’ diye arayanı, gönülleri tarayanı. Naz, nazana yapılır; nazdan hisse alınır, derde deva bulunur. Katrede arayan; rengini görmez, VAHDET’e ermez, neyden sefer almaz, huzur dünyada bilmez. Bilenden olalım; olmadı isek, bilenden soralım. Şahit isek VARLIĞI’na, düşmeyelim gönül darlığına. Vurmayı dilersen, sevmeyi öğrenirsin. Öğretenden ararsan, yanlış kapı çalarsın. ‘Nasıl?’ dersen; kula sevmeyi, olaylar öğretir. Yer mi güzel, ser mi? Yer, yabana; ser, çobana; sır, varana gereklidir.” 

20
“Yemeniyi giyen ile, taze üzüm yiyen ile, HAK ADI’na dolan ile, ‘Beraber olalım.’ dedik, sohbete girdik. ‘Adımızı ansalar, niyaz ile sunsalar, gerçeği bir görseler.’ dedim, sözü sizler için aldım. Yelde gidene, selde çöp katana; denecek sözü verdim, YUNUS diye anıldım.” “Güneşin yakanından kaçan, gölgenin karanlığına sığınandır. ‘Eylemi nedir?’ dersen, boşluğa beşik kuran. ‘Boşluğa beşik kurulur mu?’ denir. Kurulsa söz nasıl edilir? Beş elde, beş dilde, beş yolda aranan nedir? Soruya verdim. (Canlar konuşurlar. Sonuca varılamaz. Tebliğ devam eder) Beş nedir? İslam’ın beş şartı değil mi? Sadece elde ise; yolun nerde, dilin kimde? Elin de, dilin de, yolun da beşte olsun, aranan öyle bulunsun. Dilinde ise, yolunda da olsun, elin de dönsün. Dönüş HAKK’adır. ‘Bilinmeyen midir?’ derseniz, uymayana söylenir. Yazımız sadece buraya değildir. Her kulun, içinde bulunduğu atmosferi bilmesi; yerince, yoluncadır. ‘Ne demek?’ dendi. Olanın dolduğu nerdendir? Dolanın bildiği kimdendir? Atmosfer denildikte, dünyanın çapı bölündükte; ölçü dünyaya mı, kula mı verilir? Her kul, kendi çapında bir dünyadır. Ve her kulun çapı kadar, atmosferi mevcuttur. Çözüm oradadır. Atmosferi aşan, VELİ diye dolaşandır. Perde denen odur. Elbet atmosferi ne kadar genişse, gerçek o kadar somuttur. (Genişleyen atmosfer, gün gelir daralır mı?) Sevgi genişletir. O kadar genişletir ki, dünyanın atmosferini aşar. Geldim, verdim, güldüm, döneyim; vergiye, EYVALLAH diyeyim.” 

30
Söze YUNUS’um girdi, gönlünde bahçe gördü, oturdu postu serdi. “Dumanını atalım, közünü dürtelim.’ dedi. “Geçen günü örtelim. Ben mi versem, sen mi görsen? Eli elde, dili gülde, gülü gönülde bilsen. Çevrenden kopma, ne var ki söze söz katma. ‘YUNUS’umdan.’ de, sözünü yabana atma. ‘Bana gerekmez.’ deyip, çobana satma.”

1 kasım
YUNUS’um yolu açtı, cümle ile kucaklaştı. “Selam verdik alana, adımızı bilene, her olaya gülene, ‘Güzel.’ deyip sevgi ile dolana. Taş üstüne taş koydum, dünyada AŞK’a doydum. ‘Doyumluk mu?’ derseniz; her sofra doyurur, diğer sofraya kadar. Doyanın sohbeti doyurandandır. Doyuranın hikmeti, kayırandandır. ‘Kayıran kim?’ derseniz, kul kendini hem ayırır, hem kayırır. Meyus olanın sırtını okşasan, sohbetinden nasip versen; senden değil O’ndandır. Gölgeyi dilersen, güneşe hata bulma. Olumsuz geçmişin, olumlu geleceği görülür. Olacak yavaş yavaş örülür, örenin kimliği sorulur. Örenin değil, ördürenin varlığıdır mühim olan. Varlığın durdurduğu hiçbir olay görülmez. Olmayan ipek, örülmez. Gönülde olana, kainatta kamil kulunu dileyene; sözüm şudur. Dünyayı oynatamazsan, kulunu seyredemezsin. ‘Ne demek?’ denir. Gömülü olan, gönüllü gelene yer vermez elbet. Gönüllü gelen, kuyuya bakanı sevmez. Neden? Kendi kainata baktığından. Kuyuya bakan; gün gelir başını kaldırır, görmediğini görür. Seyrine doyum olmayanı görmek, her kula müyesser olsaydı; düzenini nerde bulurdu? Seven ile sevmeyen savaşırsa, sevilen meydana gelir. Yanılma yok! Ayrıntısı sorulur. Savaş niye yapılır, nerde biter? Paylaşılamayan ile başlar, birbirini taşlar, yenilen yenen ile bir olur. Arada kalan PİR olur. Ağlarsa güldürmeye çalıştığın, senin gayretin ile mi güler? Gözlerini açamayan, güzelliği nerde bulur? Olmasa, gönlüne koymasa; YUNUS’um gelmez, gelişte sohbete girmez, girdikte ‘Ne güzel.’ demez. Doğuştan alalım, günden güne verelim. Güzellik; bebeğin kendinde mi, yoksa gelişinde mi? ‘Yerini bulursa.’ dersiniz, yerini buluşun ölçüsünü ne ile alırsınız? Sevenin çokluğu ile mi, gönlünün tokluğu ile mi? ‘Bebeğin gönül tokluğu bilinir mi?’ derseniz, öyle ise ölçüye nasıl vurursunuz? Her sevilen, sevdiği kadar mutludur. Ne kadar sevilirse sevilsin, sevmediği anda mutsuz oluşunu bilmelidir. Seven, mutludur; seven, kutludur. Dünyanın düzeni, SAHİBİ’ne aittir. Güzellik, görene; güzellik, bilene; mutluluk, sevene. Sevildim bilmedim, aradım durdum; sevdiğim anda, mutluluğu buldum. Vermeyi onun için diledim. Varlığım bilindiği günden, sevmeyi öğretmeye çalıştım. ‘Her kul görmeye müyesser olacak mı?’ dendi. Günümüz, görmeyi dileyen ile onaylandı; oyumuz, her dileyene verildi. ‘Yeniyi, yerinde bulduk mu?’ derseniz, EYVALLAH. Yargıya düşmezsen, yerini her kul bulur. Gidenin sergisi, gelene uymaz. Gelen, gidenden sergi sormaz. Yürüyüş her an öteyedir, geriye kalmaz. Nasıl ki bugün düne dönüşmez, bugün yarına kalışmaz. Her olay, asla birbiri ile yarışmaz. ALLAH’ıma, her var olan için şükredelim. ALLAH’ım var ettiyse buradayız. ‘Yerimiz nerede?’ denildi, bizden soruldu. Gelen biz değil, sizsiniz. Ayak götürür, akıl buldurur. Daha önce verdik. Varlığımız ay misali, her bakana görülür. Her düşünen, bize gelmiş olmaz mı? ALLAH’ıma emanet olunuz, sevmeyi mutluluk sayınız.”

22
“El eli bulsa, gül bülbülü bilse; ne el ele ağlar, ne bülbül güle gönül bağlar. Çevreyi arasana, çehrede güzeli bulsana; dil dediyse, gönlünü yoklasana. Cam, candan almaz; CAN, ceme uymaz. Söz ile bilinmez. Her gelen, ‘ALLAH!’ der gelir, ‘ALLAH!’ der gider. Uyan; gelişten gidişe kadar, dediği gibi baksa; gölgesine çıra yakmaz. Gedik, kapalı duvar için açılır. Sen kapıyı ara. ‘Ayağım yerden kesilse.’ diyen, kendine kanat dileyendir. Kendine kanat dileyen, her var olanı en güzel diye bilmeli.” YM dedi YUNUS’um, cümleyi selamladı.

6 aralık
Söz aldık dile verdik, vergide YUNUS’u gördük. ‘Nasıl?’ derseniz, “Söz benden, ÖZ senden, YAZI O’ndan.” dedi “Yapı kapıya, kapı ışığa açılır. ‘Her gelene mi?’ derseniz, uyana. Olasılık denildi, olamayan kimden soruldu? Gideni ararsan, gönlünden sor. Unutma ki; giden yok, bulan var, bulduğunu bildiren var.” “Buldum vardığım an, gördüm seyrine daldığım an.” dedi, selamını bildirdi. (Selamını bildireni kim olduğu hususunda) Alan bilir. (‘Seyrine daldığım’ denen nedir?) Seyir; dönüştür, olana uyuştur. Sevincine katıl. “Bulduğum, gayeleri olsun.” dedi. Genç oluşu, varışını asla ertelemez. YM denildi, alan ile akıma yer verildi. ‘Nasıl?’ derseniz, gelen akım ile yüklü geldi, bağını kurdu. Ayıran, YUNUS’uma söz verdi: “Olumuna göz atasın, yolun en güzelini tutasın, elini elimde bilesin.” Yüklü gelene dedim. (Kim acaba sesleri) Alan bilir. Söz karındaşından geldi. Sepet ile gezersen, sohbet ile sezersen; alacağın, sepette dünya malı, sohbette gönül halidir. Giydiğin senin olsa, aldığım bende kalsa; faydası kime? Güzel, olandır sevindirmese bile; yerini bulandır, sohbete girmese bile. Dönenden söz edilse, gönül alemi yansa; gören sen misin, ben mi? Oluyor her dilenen, gününe uymasa da; alıyor her dileyen, yerini bilmese de. Andığını bilirler, andığın an gelirler, niyaz ile bulurlar, huzura huzur ile katılırlar. Çeşmeyi açandan ol, her dileyen kuluna; yerini seçenden ol, YUNUS’um misali. Dargınlık denir, sözün akışında aranır, olaylar taranır. Taranan her olayda, elbet dökülen olur. Sorunun cevabı odur. Kaderden soruldu, kainat niye kuruldu? GÜCÜ’nün ölçüsünü arayan, geceyi gündüzden öyle ayırdı. Suyun akanında, gölge arkada kalır; duranında, her üzerinde olanın gölgesi suda kalır. Açıklık odur ki, YAZAN ne bugün, ne dün yazmadı. Kainatın kuruluşunda, her olay yazıldı. Her yaratılanın rolü verildi. Senin gelişinin değeri, verişindendir.Ne veririm?’ dersen, ne alırsan. EYVALLAH.” dedi YUNUS’um, cümleyi selamladı.

9
“El belde oldukça, bende YAR bulmaz; dil söze acı kattıkça, YAR’dan selam alamaz. Eli belden salsın, sözü dile bal misali versin. Öylece YAR’dan selam alsın, aradığını bulsun.”