
EYÜP SULTAN der ki:
“Sabır ile bulan, sarayda güler;
günü cehennem olsa, cenneti kabri olur.”

“OSMAN’dan söz edildi, dostuna post denildi.
Postunu serdiği yerde, toprağa kusur arandı.
Arayan, kendine dönsün.
Yerini benzeyene değil, kendini ona bilsin.”
dedi EYÜB SULTAN selamladı.

(Resim
çizildi: EYYÜB EL ENSARİ HAZRETLERİ)
“Ay yıldız güneş kaimdir, gönül sevdiği kadar daimdir.”
dedi,
EYYÜB EL ENSARİ resmini hediye verdi.

“Solan yaprak dökülür, konuya hayret diye
bakılır.”

"Gönülden aldık, doğuştan bildik,
deryaya gönül verdik." dedi,
EYYÜB'üm geldi.
"Sağımda solumda gördüğüm,
AŞK
ile gönlümde sardığım,
sır deneni sırladığım,
'OL' deneni
derlediğim günde GÜLÜ’ne uydum.
Ağaç dalı bükülür, yaprağı
dökülür,
aşıkta AŞK nasıl bükülür dedim,
gönülden GÜLÜ'nde yolunu
gördüm."
"El deryada, ayak toprakta olursa
göreceğin balıktır.
Gönül deryada kalırsa bulacağın
HALİK'tir." dedi,
adını sorana verdi.
'Aydın geldim, sordum aldım.'
diyene.
"Yoğun çalıştık, bilenden
geliştik, cümle ile gülüştük.
Sahip olduk, oluştuk."
dedi,
EYYÜB SULTAN yazıya geldi, resmini verdi.

“Emeğim ödense
mağara örtülürdü,
yağışa kuyu açsa birbirine katılırdı.”
dedi,
EYÜP SULTAN söze girdi:
“Semer yük alana verilir,
koyun çoban tarafından güdülür.
Çiçeği seven besler, evini süsler.
Öyle
oldukta, ‘Çiçeği komşuda seveyim.’
kendimi,
‘Sevdim.’ diye nasıl öveyim?
Seven, sevdiğinin dikeni de olsa sever.
Kul
gülü diken ile över. Yolumuz öyledir.
‘Gül neden dikenlidir?’
denildiğinde,
‘Ham eller yolmasın.’ demiştik.
Güzellikler daima
örtülerle verilir.
Sahip olana sedef kakma masa sunulur.”

"Kadife gibi yumuşak, su gibi akıcı,
AŞK gibi yakıcı gelsin, sesini alana versin."
dedi EYYÜBÜM geldi.
"Her gam yaprağı dökülür, elbet yerine
tazesi gelir.
Her yazılı sahife geçilir, önüne yeni sahife açılır."
dedi,
selamladı yürüdü.
“Dağdan esen rüzgarı kanat bilen,
ovadan veren Güneş’i sırtında bulan,
EYYÜB SULTAN ile yoruma giren,
her niyazına adını katandan ALLAH’ım RAZI
olsun.”
dedi, selamladı geldi:
“Yapıya söz etmedik,
kimseye kin gütmedik, söze sözü katmadık.
Elden ele, dilden
GÜL’e, ÖZ’den ÖZ’e söz aldık,
gönülde O’nun ile kaldık.”
dedi, EYYÜB SULTAN
yürüdü

“Ayrı gayrı yoktur bize,
cümle ile sohbet çoktur bize,
geldik bulduk HAK’tır
bize.”
dedi, EYYÜB’üm sözü aldı:
“Günün gerçeği, gönüllerinizdedir.
Açık aldığınız, yolunuza
geldiğimizin,
gerçek ile kaynaştığımızın belgesidir.
Verilen,
yorum değil, gerçeğin ta kendisidir.
Yorum, benzetmeye denir.
Dönüşün yerini ancak gerçek bildirir,
bilmeyene buldurur.”

“Sabır olsun aldığın, nasib olsun bildiğin,
genç
ihtiyar güldüğün, elden ele sardığın.
Düz yolu aşamadım diyenin,
yanında olalım.”
dedi, EYYÜB selamladı:
“Sormayı dilediğin her olay, elindedir.
Saygıya yer verdiğin bilinir.
‘Aşacağım taşacağım, ille dilediğim yola
ulaşacağım.’
diyene de ki:
‘Her gün nasib kapısı açılır, eşikten
öyle geçilir.’
Gürdür gür kalacak, HAK ADI’nı bildikte,
dilediği elinde
kalacak.”
dedi, EYYÜB’üm selamladı yürüdü.

“MEVLÂNA DOST’un, çimenler postun oldu.
Kapılar kapanmadı kaldı,
eğilen kulu menekşenin rengine daldı.”
dedi, EYYÜB’üm selam ile
geldi:
“Tepsiye talib oldun, hep sinde günü sordun,
yünden çile doldurdun;
düğüm-düğüm
olandan, yaprağa renk verenden,
kaderini okudun.
Okumak yeterli
değil, dokumak gerektir.
Yumuşak düzen bulalım, her düğüm
çözülür bilelim.
Çünkü elimiz dilimiz gönlümüz, bilendendir.”
dedi, EYYÜB’üm
selamladı.

“Yumuşak yoldan geldim, her gönülde GÜL’ü gördüm.”
dedi, EYYÜB’üm sözü
aldı:
“Demde yoğun çalışırsın, Güneş’e gün-gün alışırsın.
Beklemek
zor değil, bilmeyene kar değil.
Bileceksin bulacaksın, zararı silip
kar ile kalacaksın.”
dedi, her adımda saydığın isimlerde,
saymadığının gölgesini gördü,
EYYÜB’üm selamladı yürüdü.

“Altın gümüş sevilir, HAK’tan gelen övülür;
‘Ayağım, aldığı
yerden kesilir’ diyene,
nasibin HAK ADI’na sayılır.”
dedi, EYYÜB SULTAN söze
geldi:
“Değmeyen her damla seni ıslatmaz, değdi ise katlamaz.
RESULÜ’nün Adı
ile gelene, günün gelişini sorana sözümüz:
HAK’tandır yazımız.
Ne derlerse
desinler, dilerlerse ham meyveyi yesinler.
Sen meyvenin ermişini, sözünün
olmuşunu,
gönlünün HAK’ta kalmışını deneyesin.
Bilesin ki, HAK ADI’na
attığın her adım seni selamete götürür,
umutlu olmasan da…
Gerçek,
ALLAH’ımın verdiği her zerrededir.
Zerrenin birini inkar eden, kendi
ömrünün düğümleyendir.
Yayından geçirdiğini, okun ulaştırır;
hedef, senin değil ALLAH’ımın tayin ettiğidir.
Olacak elbet. Hedefi
bildiğin yol bulduracak.”
dedi, EYÜP SULTAN selamladı yürüdü.
“Deryaya attığın adımı saydım,
güzel diyene doydum.”
dedi,
EYYÜB’üm sözü aldı:
“Her direk, binanın temelidir.
Olacak, cümle kulun emelidir.
Niyazına geldi isek, bilenin amelidir.
Her niyaz olumludur.
Ne var ki bol
SALAVAT oku.
Suyunu öyle için.
Dar gelendendir, genişliği ALLAH’ım
verir.
‘Gayreti dölden almazsa, gölde bulacak.’ diyene de ki:
Adımını deryaya
atacak. Yolumuz cümlenindir.”
dedi, EYYÜB’üm selam ile yürüdü.
“AKDEVE götürecek, EYYÜB SULTAN bitirecek;
gönlümüz köprü kurdu,
dumanı kaldıracak.
Sordum ‘Yolum nereye?’, dedi, ‘İnce dereye.’
İnce dere
genişlerde, akan sular yokuşlarda.
İneceğiz, deryaya
döneceğiz.
Suyunu ala-ala, serinine dala-dala,
gah o yana gah bu yana, gönlümüz
dola-dola.
Aldık mı HAK SÖZÜ’nü, bildik mi kendimizde olan ÖZ’ünü;
işte
çaldık sazını, dedik ‘Sildik yozunu, sevgimizde kozunu.’
Bildiğimiz,
olduğumuzdur; olduğumuz, bulduğumuzdur;
oyun değil gelişimiz,
HAK ADI’na verdiğimizdir.”
dedi, EYYÜB’üm selamladı.

EYYÜB’üm der
ki:
“Bağladım dostunu,
bekledim postunu.
Ne sert olsun,
ne
yumuşak kalsın.
Dilediğini söylesin,
kendinden kendine HAKK'a
yönelsin.
Beklediği gelecek,
yapıya dönüp
gülecek,
gönülden aldığı ile kalacak.
Her an yanındayız.
‘EYYÜB’üm.’
dediği yerde, güzeli gördüğü yönde.
Kekik kaynatsın içsin,
kimseyi
suçlamasın.
Kapalı kapılar açıldı ona.
Mana
kapıları.
Desin ki; ‘HAK’tan gelene şükür.’
‘Komşuya su veremem,
kapımda
kimseyi bulmam.’ demesin,
her dileyen ile olsun,
konuk gelene gülsün.
Başındaki
elbet yaşına uygun değildir.
Ne var ki,
gönlü ile
oluşturdu,
akıl ile buluşturdu,
gerçeği bildiğine
kendini inandırdı.
Gayreti kendi için düşünsün.
Dört ağız
ondan bekler,
dört ağaç onun için kökler.
Yavrusu olanı
saklar.
Aldığını bildiğini, ‘ALLAH’ım!’ desin.
Konuk diye
görmesin.
Mana bilgisini, on bin BESMELE ile.
Gömleğini sudan
geçirin,
sırtına giydirin,
rengi beyaz olsun.
On bin
TEVHİT okuyun yedi günde. EYVALLAH!
Suya üfleyin içirin.
AYET-EL
KÜRSİ üzerinde taşısın.
Her var olanı DOST bilsin.
Gelecek
gülecek, ‘Nasibim güzelmiş.’ diyecek.
ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun.”
dedi
EYYÜB’üm selamladı.

“Gördüğüm her kuzuya selam verdim.
Dedim ki: ‘SEN’den sorgu soranlar,
SEN’in ile BİR’liği bulanlardır,
örneği SEN’den alanlardır.’ ”
dedi, EYYÜB’üm söze geldi:
“Kapalı kalmaz kapı gelirsen,
bunaldığın anda
çağırırsan,
‘ALLAH’ım!’ der bağırırsan.
DOST senin kapındadır
bilemezsin,
DOST’luk senin yapındadır göremezsin.”
dedi, EYYÜB’üm selamladı.

EYYÜB’üm söze geldi, seyreden her kuluna selam verdi:
“Kor
olacak ocağımız, gerçek katacak kucağımız.
Ne senden alacaklar, ne
DOST diyene gülecekler,
kundağı elinde bilecekler.
‘Geç oldu.’ deme,
güçlüğe ayak vurma, yolun dışında durma,
gördüğün her zahmette
‘Kötü.’ diye yorma.”
dedi, EYYÜB’üm selamladı.
“Her adıma söz alan dağılanı toplar,
EYYÜB’üm yol üstünde bekler.
Çok
yazan; YARATAN’ı değil kendini beller,
kendinde olan ile kainatı bekler.”
dedi, EYYÜB’üm selamladı.
“EYYÜB’üm;
“Gelen ile gidenden,
sarı mendil sorandan çevreyi
dolansınlar,
kalede olduklarını bilsinler, kayguyu silsinler.”
dedi, yolun
selametini müjdeledi, selamladı.

“İki ipi bir düzene koyarsan, doğruyu bulursun;
iki ipi
ayrı-ayrı koyarsan, iki yönde kalırsın;
ne birinde, ne öbüründe gerçeği
göremezsin.
Madde ile mana.
Yoldan gelene.
‘Almayı diledim alamadım,
gönülde
gerçeği bulamadım.’ denilmesin.
Dilersen, gerçek açıktır.
Kayalardan
atlamadan, düze varamazsın.”
dedi, EYYÜB’üm söze GÜL ile selamını aldığını
söyledi.
“Keten tohumu kaynat.
Sıcak olmasın, soğuk olmasın;
bez arasına
konsun, beline sarılsın.”
dedi, EYYÜB’üm selamladı.

“Hükmüne talib oldum, sabır ile galib geldim,
her olayda çevreme
güldüm.
Ne dilsize sordum, ne yolsuza olumsuzu yordum.”
dedi, EYYÜB’üm sözü
aldı:
“Üç değirmen aştım da, unum yetmedi;
üç ocağa koştum da,
gücüm bitmedi;
bilen ile oldum da, bilmiyen yolum tutmadı.
AKDEVE’ye postu
verdim, sahibine DOST’u sordum,
sevgim ile cümleyi sardım, geldim yol üstünde
durdum.
Altın yapına, gümüş kapına dursun;
sabır kalkan, gerçek kılıcın
olsun.”
dedi, EYYÜB’üm selamladı.
(Resim
verilir: EYYÜB SULTAN HAZRETLERİ)

Her isimden dua geldi, EYYÜB’üm seferi sordu.
“Ayağından geçirdiği,
dizi ile taşırdığı sularda,
her kulu şifa bulur; alan,
aldığını bilir.”
dedi, EYYÜB’üm selamladı

“Damla-damla akan suya, geleceğe bakan soya.
Ne dün bilindiği gibi
kaldı, ne günü bildiği gibi aldı,
ne yarına kararda kaldı;
duvara örtü
koydu, bilge olduğu gün, gerçeğe doydu.
Alacağını bilen, gözden
NUR’unu gören,
her sorana AŞK’ını seren;
gördü de geldi, YEMEN’den selam
getirdi.
Arpa buğday taşınır, yollar geleni giden ile aşırır,
her yaratılan bilir bilmez kaşınır.
Ne mutlu geldiğini
bilen, bildiği hal ile koşana.”
dedi, EYYÜB’üm sözü aldı:
“AKDEVE’yi aldık geldik, selamı cümleye verdik,
her adımda sorduk; ‘Dostluk mu
geçerlidir, postluk mu?’
Denildi ki; ‘Post çevreye, DOST devreye yararlıdır.
ALLAH’ım, her devrede kararlıdır.
Postta daim kalırsan, zararlıdır.’ ”
“Çok verdin güldüm, az verdin sordum,
yerden göğe sevgini verdiğin ile
yordum.”
dedi, KAYGUSUZ sözü aldı, yolda EYYÜB’e sordu:
“Sohbete
gideceğiz, yerde kilim var ise yerini bulacağız.”
KAYGUSUZ ile
EYYÜB’üm birbirine el verdiler,
yere kilimi serdiler;
bir lokmaya, bir hırkaya,
yerden göğe söz ettiler:
“Var ise, çoğu; yok ise, azı bileceğiz;
VAREDEN’e, sevgimizi sunacağız.”
dediler, cümlenizi selamladılar.
(Kanaat mı?) EYVALLAH

“ ‘Bunu yerde gördüğüm, bunu gökte saydığım,
bunu
gönlüme koyduğum…’ dedim de,
kendimi sorguya çektim;
kendimin aldığı
ile kendime içimi döktüm.”
dedi, EYYÜB’üm sözü aldı, olaya gözü daldı:
“Bir-bir ayıkladım taşı, öylece kuma koydum başı,
gördüm dilediğim düşü.
Bir bilirsin, bin bulursun, binbir halde
olursun;
dağ başında durursun, elini dize vurursun.
Bak YARATAN’ın
işine, bak güzel verdiğini başına.
Dün ile bugünü birleme, ‘Ne
olacak?’ diye terleme;
olayın güzelini bekle, parlama.”
dedi, EYYÜB’üm
selamladı.

“Binbir yamayı söktük, oluklara su döktük,
gümüş iğneyi alıp yakaya
altın taktık,
duman veren her konuyu belleğinden çektik.”
dedi, EYYÜB’üm
sözü aldı:
“Bağladığın düğümü çöz, beklediğin satırı çiz.
Boyundan Dost
aradın, gönlünde kine yer verdin.
Korkuyu sil.
Kapıda bekleyen ER, dağılan
düzen der;
gönlünde olanı bilmen zor,
attığın her adımda sonuna var, yerde
kar…
‘ALLAH! ALLAH!’ diyesin, elmayı bol yiyesin.”
dedi, EYYÜB’üm adını dünden
alan,
gelecek güne yerini vereni,
“Kaygu almadan bekle.” dedi, selamladı.

“Aynaya baka-baka,
çerağı yaka-yaka kapımda durdum,
‘RESULÜ gelir…’ dedim
rüyaya yordum.”
dedi, EYYÜB’üm sözü aldı:
“Her sokak merkezin gidişine açılır.
(Hangi EYYÜB?) ‘AKDEVE’nin ak kapıda durduğu,
RESULÜ ile
bahçesine girdiği,
DOST SOFRASI’nı yuvasında kurduğu,
bol suya
geldiği, bolluğu müjdelediği…’ dediler,
EYYÜB’üm ile
gerçeğin kapısını açtılar.
Nerden aldık nerden bulduk?
Çevreyi başa
sardık, gümüş tepsiyi cümleye sunduk,
bakır tepsiyi soframıza koyduk.
Aşımız tatlı olsun, sohbetimiz cümlenizde kalsın.”
dedi, EYYÜB’üm üç
öğüt ile cümlenizi selamladı.
Dağlardan
YÜCE’ye dönünüz.
Gecelerde
mum olup yanınız.
Olgunluk
BİRLİK’tedir biliniz.
Ayrıda olana küllenmiş ateş olun, ne yakın, ne sönün…
“Hırkamı giydim geldim, fırkayı sordum buldum,
her adıma YAR ADI’nı okudum,
bildiğimi tezgah kurdum dokudum.”
dedi, EYYÜB’üm sözü aldı:
“Geldiğim günler serin, gördüğüm yollar derin…
Sen geldi isen söze,
gönlünü nerde açtın göze?
Sevgiye kin katma, özürsüz sev;
sevgini konu etme,
katıksız ser.
Bilmediğin her konuyu sergiye koy;
bilen gelir seni bulur,
bilmediğini öğretir.”
dedi, EYYÜB’üm selamladı.
EYYÜB’üm sözü aldı, YAHYA’ya söze geldi:
“Bağlama bilgini, bekleme
sargını.
Danıştığın sorgunu kimden aldı kime verdin;
YUNUS’tan
aldığını hangi kilimde serdin?
Binbir emek bir binek;
sevgin ile
kaldıysan, senin olur dilediğin konak.”
dedi, EYYÜB’üm ile YAHYA
EFENDİ selamladı.

“Ak at ile geleceğim, RABB’im verdi güleceğim,
seferde olandan güzeli
soracağım.”
dedi, EYYÜB’üm sözü aldı:
“Gönüller açık olsun, gerçeği soran bilsin,
her satırda RABB’imin
EMRİ’ni bulsun.”
dedi, EYYÜB’üm selamladı.
“Temelde kalanlara, duvardan gülenlere;
‘Emeğin ne ölçüde?’ dedik te,
sorguda hata ettik.
Aldığı ile kaldı ise, kendinden kendine sorumludur.”
dedi, gönüllerde tahtı olan,
cümle ile bahtı gülen EYYÜB’üm sözü aldı:
“Geldiğimiz YEMEN’den, verdiğimiz zamandan
(‘ZAMAN’ vakit mi, yoksa başka bir manası mı var?)
Gayrete verdik, DOST haline büründük,
yargıya düşeni ‘ALLAH’ım AFFETSİN.’
dedik.
Zaman; günün hükmüdür.
Zamanın yöneticisi, kainatın
HAKİMİ’dir.
Öyle ise, yargı O’ndan, sorgu O’ndan, sergi O’ndan.
Dönmeyen
dünyanın varlığına inandığımız gibi,
dönen dünyanın varlığını
nasıl inkar ederiz?
‘Dönmeyen dünya nedir?’ denilir:
Görgünde, dünyanın
dönüşü var mıdır?
Amma bilginde, her yaratılmışın döndüğünü
kabullenirsin.
Verdiğimiz bilgide, bir noktayı koymaya muktedir
değiliz.
Yorumda, DOST ADI’na aldığınızı, DOST ADI’na iletiniz.
Sadece, aldığınız yazıyı tanıtınız.
Olayın gerçeğini alan yorsun.
Kendinde olduğu kadar, kendini bildiği ölçüde…”
dedi, EYYÜB’üm
cümlenizi selamladı.
“Atı aldım yedeğe, yolu sordum DEDE’ye;
‘Al başını yürü.’ dedi, ‘Gelen
taştan başını koru.’ dedi.
Soyundu isem Dostluğa, zorunlu geldim
taşlığa.
Ne derlerse desinler,
HAK YOLU’nda gidenin uymayacağını
bilsinler.”
dedi, EYYÜB’üm sözü aldı:
“Değdiğim her çalıda, heybenin tozu kaldı;
yerden göğe baktım da,
aklımda RESULÜ’nün sözü kaldı.
Dileyin de RABB’inizden RAHMET’ini,
görürsünüz
kaldırır üzerinden zahmetini.”
dedi, EYYÜB’üm selamladı.
“Dağlara çıkan gördüğüne sevinir,
‘Adım-adım geldim…’ diye övünür.
Selam olsun gelene,
selam olsun yerden göğe gerçeğini bulana.”
dedi,
EYYÜB’üm sözü aldı:
“AKDEVE’yle selamlaştık, SAHABE’yle helalleştik;
her sorunda, ‘HAK’tan
geldi.’ dedik,
yerden gökten aldığımıza,
günün konusunda huzura
vardığımıza kararlaştırdık.
Dağlar sana yol verir, DOST elini
aldıysa;
yollar sana açılır, DOST halini bulduysa;
gönlünden aldığına
selam ver,
AŞK’ı rengini verdiyse.
Dumanını asla gittiğin yere
götürme,
bildiğin gerçeği dilinde bitirme.”
dedi, EYYÜB’üm
selamladı.

“Çevremde
yol isteyen,
çehremden yorgun diyenin sözünü günde aldık,
gelen güne huzur
diledik.”
dedi, EYYÜB’üm söze gelen ile katıldı:
“Komşudan komşuya selam verdiğin,
atılan düğümü anında
gördüğün;
düzenin yasasıdır, bilmeyenin tasasıdır.
‘Olmaz.’ deme, gül de
geç.
Olumsuz senden gelmesin,
bahçende açan güller solmasın.
Dilediğine
uymayan kalmaz.”
dedi, EYYÜB’üm açılan yuvaya,
sevilen havaya gönlünü verdi.

“Çeşme başı kalabalık,
her alan sevinir, bulduğu ile övünür.”
dedi, EYYÜB’üm sözü aldı:
“Binbir emek verdiğimiz, bir ömürde gördüğümüz,
dağılana gönül
koyup aldığımızı serdiğimiz;
yorulmaktan ötedir, sorgusundan katıdır.
Asla dağılana yer vermeyiz,
aldığımız her damlayı ayak altına
sermeyiz.
RABB’im SANA sığındık, verdiğin güzel ile övündük.
Vermediğine
gönül koydurma, buza gelip kaydırma;
SEN’den aldık, SEN’den bildik, hatamıza
saydırma.
AFFIN yücedir, SEVGİN kocadır.
AŞK’ına düştük te,
RESULÜ’nün Şefaati’ni diledik.
SANA SEN’in ile varalım, RESULÜN ile BİR’liği
kuralım.”
dedi, EYYÜB’üm selamladı.

" 'DOST gelsin.' dedik, EYYÜB'üm kapısında bekledik,
soğuktan
sıcaktan güzeli sakladık.
Nur olsun soframıza gelsin,
DOST'luğu yüzümüze gülsün."
dedi, EYYÜB'üm her adımda BİR'liğe cümlenizi çağırdı.
"Dostluğumuz sevgimiz cümlenize eşittir,
aldığımız
verdiğimiz çeşit çeşittir.
Kimin elinde lale, kimin elinde
leylak,
kimi yere eğilmiş menekşeye el sürmüş.
Dostuyuz
'HAK!' diyenin, postuyuz HAK bilenin,
dostuyuz cümle kuluna gülenin."
dedi, EYYÜB'üm AKDEVE'ye HAK ADI'na selam verdi,
cümleniz adına YEMEN'e selam
iletti, cümlenizi selamladı.

“Yolu sordum bilene,
DOST ADI’nı verene, doğruyu alıp eğriyi silene…”
dedi, YUNUS’um sözü aldı:
“EYYÜB’üm ile geldik, günden geceyi sildik;
‘Duman gelmiş.’ dediler,
ateşini külledik, unu aldık eledik.
Emek bizden duyana, aldığına
uyana;
EYYÜB’üm niyaz eder, hem o yana, hem bu yana.
‘Kaderi
çizen bilir, düğümü çözen görür,
Güneş ile dağdaki karlar erir;
denenmiş hizmeti, cümleyi seven verir.’
dedi, EYYÜB’üm selamladı.
Değirmene geleceksen buğdayını topla,
DOST KAPISI
bulacaksan gönlünü pakla.”
dedi, YUNUS’um cümle için niyaza durdu, selamladı.

“Eyer vurdum atıma, dağdan dağa aşacağım,
çölde kervana yaklaşacağım;
‘Gidelim YAR YOLU’na, yoldan gelenin
huyuna.’ deyip,
selam vereceğim.”
dedi, EYYÜB’üm sözün her harfine
TEKBİR getirdi:
“KEMAL; yaratılmış olmanın mutluluğudur,
ad değil.
(EYYÜB-ül el ENSARİ mi?) EYVALLAH.
(Bir can ekler; ‘KEMAL’i, isim olarak
değil de,
olgunluğa erişme olarak alınması gerektiği
bildiriliyor.’)
EYVALLAH.
Yaprağın her satırı bir anıma seslendi,
ADI ile kainat süslendi.
KÂL;
doğruyu bilenindir, ‘Hayrına ALLAH’ım.’ diyenindir.
(Yapraktan murad nedir?) Yaprak; ADI’na yazılan…
(Kaderim mi, KUR’AN mı?)
Kaderin, KUR’AN’ın içindedir.
Kural; ne seni, ne beni ayırmaz.
Yerin
geldiğinde gelirsin, ve dönersin.
AKDEVE’yi besledim, RESULÜ için süsledim,
niyazıma niyaz kattım,
ALLAH’ımın EMRİ’ne niyazımın denk geldiğini şükür ile gördüm;
‘Varasın.’ dediği yerde, başımı verdim.”
dedi, EYYÜB’üm selamladı.
EYYÜB’üm sözü aldı,
her nefeste güzel gördü:
“Güllerden demetler oluşmuş,
gelmiş MEYDAN’a doluşmuş,
RABB’im nasipleri
gürleşmiş.”
dedi, cümlenizi selamladı,
hizmetine himmetini
bağışladı.

“Uzun yolu aşacağız, HAK YOLU’na koşacağız,
her bilgide birer perde açacağız.”
dedi, EYYÜB’üm sözü aldı:
“Çektiğim her derde devayı buldum,
gölgeyi sildim sefaya
daldım.
Sefayı, ‘Günün olayı değil, gönül dolayı.’ deyiniz.”
dedi,
EYYÜB’üm cümlenizi selamladı.
“EYYÜB’üm selam verdi, yoldan gelene sordu;
‘AKDEVE’yi gördün mü, ak
fistanı sardın mı,
akıldan aldığını DOST ADI’na sordun mu?’
Gelmeyi
dileyenden,
bilgiyi eleyenden ALLAH’ım RAZI olsun.
‘Bildiğini, temelinden
aldım.’ desin.
Her yumağın vergisini düğümsüz sarmayı huy edinen;
‘HAY’ diye-diye kendinden kendine dönendir,
gölgeden çıkıp ateşi ile
yanandır.
‘HAY ALLAH’ım HAY!’ diyelim,
KEVSER ŞARABI’n içip sarhoş
olalım.”
dedi, EYYÜB’üm selamladı.

EYYÜB’üm geldi söze, dedi;
“O günde verdim size.
Dağlara engel deme,
aşar gidersin;
yumuşak yol bulur da, aşar gidersin.
Önce dört
duvarını ör, damını ört, sana vereni tart.
Göğsüne darlık vereni dost
bilme,
aldığın güzelden ayrı kalma.
Kamerin merkezinden gelen akımda,
alacağın dostluk yakında.
EYYÜB’üm gözden bilir,
RESULÜ’nden aldığı
halde kalır;
elinde olanı çengele koyar,
RABB’inden her gelene şikayetsiz
uyar;
yolun, İZİN geldikte açılır.”
dedi, EYYÜB’üm selamladı.

“CAN dostum, CAN dostum,
nerde han, nerde postum?
Galip geldi ise cümleye kastım, bağlar
dağlar bizimdir,
yetiştirdiğim üzümdür.
Bekledik her gününde,
saklamadan yönünde.
Yapraklardan soruşturduk,
MERKEZ’im ile EYYÜB’ümü
buluşturduk;
akıl, mantık, gönül çarkını çalıştırdık;
bir de gördük
ki, her dostu gerçek bilime alıştırdık.”
HAMZA DOST söze girdi,
MERKEZ’im
ile EYYÜB’üm HAK YOLU’nda namaza durdu:
“Nazlan güzelim naz ehli
isen,
HAK ADI’na gelmiş haz ehli isen,
sevgi saygı birimini bulmuş toz
ehli isen,
gölgeden ayrılıp güneşe daldı isen.”
dedi; HAMZA DOST,
EYYÜB’üm, MERKEZ’im selamladı.

EYYÜB’üm der ki:
“Bir kapıdan girdi isen öbür kapıdan
çıkacağını bilmelisin,
her iki kapıya da gülmelisin.”

“YAHYA ile geldik söze,
durmaz dedik vurduk düze.
Doğruya söz edilmez, MERKEZ’im yalan demez.
EYYÜB adım, gerçekte
kolum kanadım.
Bir verenin kölesiyim, HAK ADI’nın kalesiyim.
Gelsen görsen
halimi, YAHYA ile yolumu;
bezini dokurdun da, RAB ADI’na her adımda okurdun.”
dediler, EYYÜB’üm ile YAHYA
selamladılar.

“Her ağacın
çiçeği kendi özünü verir,
seven sevilir, dünyaya sözünü verir.”
dedi,
YAHYA sözü aldı, EYYÜB’ÜM ile yolda durdu:
“ ‘Destek olalım, gamı
tasayı silelim.’ dedik,
geldiğimiz yolda durana sorduk;
‘Senden
aldığını bilenden midir?
YUNUS ile söyleşeni görenden midir?’
Dedi ki yolcu; ‘Ben yolcu isem, sen
hancı isen;
nerden gelirim, nereye giderim?’
Bilmelisin, aldığın bilgiyi
her sorana bölmelisin.
Dağlara selam verdik, akan sulara sorduk;
‘Her
bilgi sende mevcut mudur?’
Dediler ki; ‘EYYÜB’üm ile YAHYA, MEVLANA ile YUNUS,
HACI BAYRAM ile YESEVİ ve bilcümlesi birer halka olmuşlar, RESULÜ’nün
bilgisine birlikte sahip çıkmışlar.
Öyle ise, her bir yaratılmış,
sadece kendi bilgisi ile mevcuttur.’
Dağlar dağlara
bakar, ovalar Güneş ile gerçeğin çubuğunu yakar.
Sen benden, ben
senden ayrıda değiliz;
ne var ki, ayrı kalırsak, BÜTÜN’de değiliz.
BÜTÜN’e varmak için, her varolanla BİR’lenmek gereklidir.”
dediler,
cümlesi selamladılar, sözü HACI BAYRAM’a verdiler:
(Resim verildi: EYYÜB SULTAN
HAZRETLERİ)
“Elden eli aldık, GÜL’den
hali bulduk, söz diyene sorduk;
‘EFENDİ kimdir?’ ‘Kaan’ diyene güldük.
EFENDİ, RABB’imdir;
Kaan da kulu.
EYYÜB’üm sevilir, verdi ise yolu.”
dedi,
EYYÜB’üm selam ile resmini verdi.
“Yaprak-yaprak okuduk,
güzel günde seven her kulu ile tezgahta bezimizi dokuduk,
dağlardan gelen
sele sırtımızı dayadık.” dediler,
her güne, her yöne, AŞK’ı ile açan
gönüllere selam verdiler.
“DOST’u DOST’ta gördük,
DOST hanesine postu serdik,
açalım geçelim diye köprüyü kurduk,
‘Değmez.’
diyene güldük, ‘Gel el ele verelim.”
dedik YESEVİ’nin kurduğu düzende
HACI BEKTAŞ’a çerağ verdik.
Gülen güldüğü yerde, seven
durduğu yolda selamını iletsin,
aldığı her selamda kendini bulsun,
HACI BEKTAŞ ile ayağına gelene sevinsin.”
dediler, selamladılar.

“Köprüyü kurduk
dağdan, orduyu çıkardık ağdan.
Hem elden, hem belden sorgu sual
etmedik,
doğruya yalan katmadık.
Ummadığımız yol kapalı kaldı, açılan
yol bize geldi,
EYYÜB’üm ile sözünü buldu.
Yağ alalım ölçü ile, dize
koyalım alçı ile.
Yerden göğe söz verelim, sevgimizden köprü kuralım,
HAK
ADI’na şükre duralım.”
dediler, AKŞEMSETTİN ile EYYÜB’üm
selamladılar.

“ ‘Doydum RABB’im.’
diyene;
duyduğunu verelim, attığı her adıma AKDEVE’yi sürelim.
Belgeye gerek olmaz, bilen yolundan kalmaz.”
dedi, EYYÜB’üm söze geldi:
“Manaya özlem duyduk,
gönlümüze SEVGİLİ’yi koyduk;
aklımızı yozdan soyduk ta, öyle
gerçeğe dayandık.”
dedi, EYYÜB’üm; yoldan-yola, koldan-kuluna selamını
iletti.
“Semer vurmazsan ata,
gelenden-gidenden vereni kim tuta;
aldığı elmayı, saydığı hurmayı
dileyene sata.”
dedi, EYYÜB’üm sözü aldı:
“ ‘Ayağımda dermanım
olsa,
elimde ferman olsa.’ diyenin yanındayız,
VEREN’in HÜKMÜ’nde.
Satır-satır
okuyalım, şifa deyip dokuyalım,
her pirinç tanesinden şifasını
bekleyelim.
Yaprak olsun dökülmez, elde olan satılmaz,
halat desen bükülmez.
Dön gerçeğe.
Dağılanın kemiğinde işi yok, bükülenin
kastında yeri çok.
Eriyen, pirinç ile beslenir; inandığın ile kainat
süslenir.”
dedi, EYYÜB’üm selamladı.

“İki yaprak bir
olsa, iki gözüm kör kalsa;
RABB’im SEN’i bulurum, RESULÜ’nün dizinde kalırım,
ÖZ’den-sözden bağlanır AŞK’ı ile dağlanırım,
SEN’den
aldığım gücü SEN’in için harcarım.”
dedi, EYYÜB’üm selamladı.