Yunus Emre 

7
... elbet her kul, YUNUS’tur MEVLÂNA’dır. Yaratılışta eksiklik olmaz. Kul nefsi ile o VERGİ’yi harcarsa, elbet uzak kalır. Yoksa, RESULÜ’nden ve PEYGAMBERLERİ’nden başka, kullarında özellik olamaz. Harcayan ile harcamayanın yolu, aynı kalmaz. ALLAH’ıma emanet olunuz, dilediğinizce bulunuz. Unutulmasın ki; her kulun varacağı, bulacağı O'dur. Her nehir, aynı deryaya akar. EYVALLAH diyelim, sohbetinizden ALLAH’ım RAZI olsun.” 

17
“Çeşmeyi bulanla, destiyi alan bir değil. Ne çeşmeden geçtik, ne destiyi kırdık.” 

22
“YUNUS’um, geldim, AŞK ile söz aldım. AŞK’sız söz alan var mı? YUNUS şaşar, boş laf atar. AŞK için toplandık, söze ne hacet. Bilirim okuyanı, adıma söz alanı. El ele olduğumuz, bir ağaca durduğumuz nasıl belli. Yaprağı dökülmeyen ağacız. Daha mı? Manisa’dan gelenler, ‘Yetmiş kuluz.’ diyenler. Gelmiş göçmüş yetmiş EVLİYA. Yetmişi burada. Hep beraber oluruz, bilen kulu severiz. Bilmeyeni de severiz. Ne var ki yol dileyene, ALLAH’ımdan İZİN gelene veririz. Derseniz ‘Daha var mı?’, çok, umduğunuzdan çok. Kızmak, faniye. Şakalaştık, halleştik, dünyayı mı dertleştik? Ocağımız sönük değil. Ocağım yanar, bacamız tüter. Alevlenmek gerek.”

19 mayıs
YUNUS’um geldi, cümleyi selamladı. “Gündür, aldırır; gayedir, oldurur. Yaprağı dal erdirir, rüzgar soldurur. Dal kırılmasın, yaprak dökülmesin. Mevsimde dökülen yaprak, yerindedir; elden dökülen yaprak, yersizdir. Onun için, dal kırmayın, yaprağın ardından bakmayın. Gücün üstünlüğü, ne bedende, ne yumakta; sadece gönülde. Geçen yaprak kapanır. Gelen filiz, yerden değil daldandır. Asmayı MEVLÂNA budadı. Evet, ben. Verime hazırladı. ‘Ahmak.’ demedim; duman alana, gücünü kendinden bilene. Kul uyur, bilmez; olayın gelişini, kendinde bulmaz. Hoş gördük her şeyi, dünyada tuzlu çorbayı. Maniyi kuldan değil, gönülden bildik. Kula hata yaması vurmadık. Mümin yolun yolcuları, ağaç yolun hancıları. Ağaç, ULULAR’ın bulunuşu. ‘Ağaç yolun hancısı’ demek, ULULAR’ın YUVA’ya gelişi demektir. Size sözüm, vursun sazım, versin ÖZ’üm, görsün gözüm. Yoldan olansınız, sudan içensiniz. Suyu içen, sözü de su gibi versin. YUNUS’um. Vermeyi dilersiniz, ham söylersiniz. Suyun hamı olmaz, ne su olsa içersin. Denir ki, ‘Tatlı suya alışan, acı sudan içemez.’ Susuz kalsın da gör, nasıl sudan geçemez. Saman yükü hafiftir. Merkebe yüklersin, yürü diye beklersin. Olmasını dilediğin; namaza dursun, ‘YARATAN’ım.’ desin. Sağına  soluna, müjde beklediğini bildirsin. Niyazın, huzuru getirdiği bilinir.”

22
“GÜL’ünü kokusundan bulursun, kokunun geldiği yere şüphesiz yürürsün. Yürüdük vardık, TABDUK’u bulduk, ‘Gönlümüz.’ dedik, önüne serdik. ‘Bileyim.’ dedi külünü deşti. YUNUS gidip geldi, dağları aştı, gönülcüğü küllenmedi. Olmuşu bulduğu gün, doğuşuna saydı. ‘Soluğumuz, ALLAH’ımın ADI’nı alsın versin.’ dedik, ‘Kuluna söz düşürsün.’ demedik. Olmuşu bulduğum, ALLAH’ımın LÜTFU. ALLAH’ımın LÜTFU’na erenlerdensiniz, MEVLÂNA HAZRETLERİ’nden alandansınız. Ne mutlu sizlere, ne mutlu bizlere. Gelişimi kutlamaya ne hacet? Her gününüzde buradayım. Sohbetime yol aldım, defterimizi dürelim, ‘ALLAH’ım.’ dedim, geldim. Günün değerine, kulunun eğerine baktım geldim. Demeyi bilemedim sanmayın, günümde dünya yükünü eğer saydım. Düşündüm, ağacın önünde durdum; ALLAH’ım yaprak dökümü emreylediği an, bir yaprak kalmaz. Ağaç kuruduğu an, yaprak onu terk etmez, ağaçla beraber kurur. AŞK’ın, öylesi makbuldür. Manayı vereyim. Vefayı bildirdim, varıp bulmuş olanın, vefası geçici olmaz. Ağacımızdan kurduk. Hatayı yapmamaya sizler çalışınız. Bizlerle beraber kuruyun, sizler de. Ağaç yaprağını vermez, ne var ki yaprak kopmasın. Sözüm sert gelir, kıtık yastık gibi. Taş atmam ki. Kopmadık yaprak oldum, ekmedik toprak oldum. ‘Toprağı ekmedi isen, ne tuttun.’ deme. Lalesine sümbülüne vuruldum. Ben onlara karıldım, demet ettim sarıldım. Denmesin, yoruldum, gide gele yoruldum. YUNUS’umun nefesi, bedenidir kafesi demeden, sıram geçti söz bitti.” dedi çekildi, sizleri selamladı.

27
“Suyun akışından büyüklüğü bellidir, her gelin kız gidişte tellidir. Yağmur sükunetini kaybetti mi seldir. Ne sel olalım yakıp yıkalım, ne yel olalım geçip gidelim; seven kul olalım, sevilip göçelim.” 

5
“Sevmeyi bilen, görmeye çalışandır; örmeyi deneyen, ölmeye hazır olandır. Ölüm dedim, sizin sözünüzü kullandım.  Göçümüz güç gelmesin, bekleyen mahzun olmasın. Her kulun ULU’su. Yağın olduğu yere balı koyma, kilimin olduğu yere halı yayma. Neden dersen; yağ ile bal yenmez, kilim var ise halı gerekmez. Azdan geçme, çoktan kaçma. ALLAH’ım nasib olanı verir. Kul dilediğini değil, nasibi kadar alır. Açıkta olanı düşünen kul, yorgan altında üşür, eğer kul ise? Yemini yiyen kuş, görür güzel düş. Yemi fazla gitmiş ise, tazı ona der koş. Ne az ye, ne çok. Arada alandan, zarar yok. Suyun yerini aradım, bulamadım. Sorana, ‘Gafil olma.’ dedim, ben de gaflete düştüm; suyun akışını, gidişte aradım.” 

12
‘YUVA’daki sohbeti olsun.’ dedik, YUNUS’uma söz verdik: “Oğula diyeceğim, yolunu vereceğim. Çizme çektik, dağı geçtik; düze vardık, yemeni aldık. Bağa girdik, üzümünü toplayacağız. Ayağımız seninle, niyetin benimle olsun. Yapının bedeni olsun, yolunda gideni olsun. Kafes elde, kuş yolda. Niyetini, soranın olsun. ‘Nedir?’ dersen; kafes kulun ameli, kuş emeli. Niyetini kim verir? Sadece ALLAH’ım. Verileni bildirdim. ‘Şükür ALLAH’ım.’ dendi, sözünü dahi gönüle bağladı. Serçeyi küçük gören; yaptığına baksın, güvenini ölçü alsın. ‘Neye geldin, nereye vardın?’ denmesin. Olacakta sebep aranmasın.” “ ‘Yuvam.’ dedim, günümü yuvada aş niyetine açtım, yollara düştüm. Ne gelenin darlığına, ne olanın zorluğuna gönül koymadım. Unutulmasın. Ne aşsız kaldım, ne de güçsüz. Her gün gücüme güç eklendi, dilenen gün beklendi. YUNUS EMRE, günde dahi anıldı. Yolun yolumdur, ALLAH’ımın LÜTFU’dur.” 

28
“KABE olsa, tavaf etsen; gönülü bir kenara koydu isen, aradığında bulamazsın.” “Geyik misali suyu takip ettim, sülün misali yolumu aradım. Ne aradığım gibi buldum, ne sülün misali vardım; ALLAH’ımın EMRİ olduğu yerde uyandım.”

30
“ ‘Aşayım.’ dedim, bir dağı aştım, sanki evreni dolaştım. Öyle çok gördüm, dedim ‘Güne dek kördüm.’ ”

3 ocak
YUNUS EMRE der ki: “Mideyi denemedim, aç kalırsam demedim.” 

15
YUNUS’um söz dileyip geldi: “Saray yaptırdım gülden, balığı aşırdım gölden. Suyunu deryaya akıttım, balığı nehire sarkıttım. Elbet ‘Gölde ne alsın, kime ne versin.’ dedim. Kova ile aldım, nehire saldım, ‘Yolun deryadır.’ dedim. ‘Şah olan gelsin, ÖZ’ümü bilsin, verişe uysun, dünyaya doysun, gönüle AŞK’ını koysun.’ derim, şaha baş kaldırırım. Şah dediğin, özgür kişi. Kendince elbet. Dananın aradığı, elbet öküz değil; yuvanın aradığı, elbet eşek değil. Arayanı bulduk, gönülden sevindik.”

16-1
“Ayva dalında ağır, pamuk halinde. Desteyi bölersen, tanede kalırsın. Taneleri bulursan, desteyi sararsın.”

27
“Gönüllerin buluştuğu anda, kainat parıldar. Hoşnut olsun cümle gönüller, güne uysun kâmiller. Saygıyı saymayanda tatbik et ki; saymayı öğrenesin, yolunu aydınlatsın. Yolunu gördüğüm, ‘Aydın olsun.’ dediğim bir kul, ‘Kara olsa, sana ne?’ dedi yürüdü. ‘Benim derdim büyüdü.’ dedim. Kulunun derdi var, gününe gadri var. Vardım arkasından yürüdüm, eteğimi sürüdüm. ‘Arkadaş.’ dedim, bağırdım. ‘Derdi derdinde bulan; derede kurbağa avlayandır, karaya vurmuş balığı koklayandır. Dersen bana; tasanı kolaylarız, ALLAH’ımdan dileriz, gücümüzce sileriz.’ Dedi, ‘Yıkık kulübem, yamalı fistanıma; eklendi destanıma, eşeğimin ölümü. Ne olur bundan sonra, kulunun dünyada durumu?’ ‘Derdinden sıyrılasın, ALLAH’ımı bilesin; eşeğin gitti ise, atını bekleyesin; kulüben yandı ise, sarayını bulasın. Bu mudur bunca derdin, gününü karanlığa verdin. Elinden kolundan başından ayağından eksiğin var mı?’ ” dedi, selamladı.

22
“Yola çıktım niyet ile, dönüş gördüm kısmet diye.” “Mideyi denemedim, ‘Aç kalırsam.’ demedim. ‘Name gelsin, yol bilsin, yolu bilen elin versin.’ dedim, gelene uydum. Yanıldığım, gelenin kimden geldiğini bilememektir, gelende O’nu bulamamaktır. Gelende O’nu bulduğum an, kendimi de buldum, kendimde O’nu bildim.” “Bende beni değil, O’nu görün ki, doğruyu bulmuş olasınız. Ben bende O’nu gördüğüm an, olduğumu bildim.” “Dergahımız sohbet meydanı, her yolcu hanı idi. TABDUK der idi; YUNUS dinlerdi, bilmediğin sorardı. Yaprağın dilinden, kuşun sesinden, mana alırdı; TABDUK’tan onu dahi sorardı.”

1 mart
“Alkışı dileyen, gösteri yapandır. Müsterih olasın, YUNUS’um bilesin, kayguyu silesin. ALLAH’ımın lütfu her an YUVA’nın üzerinde. 
Seyrine daldığın, ‘Ne güzel.’ dediğin her güzeli, daha önce görebiliyor muydun? Bunlar lütuf değil mi? Esmeri silkmeyen, sarışını bulamaz; birini sevmeyen, yerini alamaz. Sevmeyi her olayda dene. Danışmayı esirgeme. ‘Yol bilirim, doğruyu bulurum.’ deme. Danışma kime olur? Büyüğüm dediğine. Yuvandayım bilmez misin? Olmuşa göz yummaz mısın? Gerçeği ne sen ne GARİP bilemez, kul mantığı çözemez. YUVA’da dilediğiniz her soru, size verilir, müşkülünüz hal edilir. Günün gelişi, kulun uyuşundandır. Analığından yumuşak yol geldi, yuvada huzur gördü. ‘ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun.’ dendi. ‘Amin.’ diyelim, yavrulara duacı olalım.” 

8
“Arıya benzesem, gücünce balını alsam, cümleye versem; ben mi öğünürüm, arı mı yoksa çiçek mi? Çiçek verdi, arı aldı, ben dağıttım. Öğüntü ne bende, ne arıda, ne çiçekte. Her yaratılan, YARATTIĞI için vazifede.” 

10
“Dağda ağacın boynunu küçük gördüm, ne var ki yaprağı daha bol. Konuyu derdim, olanı verdim. Dağda yetişen ağaçta, yaprağı saydım. Veriminde ne aradın dersen; ayvada çiçek, çiçekte böcek gördüm.” 

2 nisan
“Ne fistan benden, ne destan senden, her verilen O’ndan.”

13
Huzura varsınlar, duacı olsunlar. “Yumuşak yolunuz.” dediler, YUNUS’um ile geldiler. “Geldim YAHYA ile, vardım sahra diye. Suyumuz dağılır, gülenler sevinir. Yaprağımı aldılar, çiçeğimi yoldular, beni yolda koydular. YUNUS’uma sözün yamasını bıraktılar. Sözü yamayalım, olmuşu görelim. Batılı silelim, HAK’tan geleni bilelim, selameti cümleye dileyelim.”

13
YUNUS’um yolunu yuvaya çevirir. “Hoşluk sizlerle, boşluk gözlerle olsun. Her kul sevinçle kalsın. Sahip olmayan, kamuya uymayan boğulur. Dumansız yuva dilerim, gönülde ateş yakarım.” der. “Ağaçta yaprak oldu isen, gölge vermesini bil. ‘Yaprağım.’ dedi isen, almayı öğren. ‘Nerden neyi alayım, kime gölge vereyim?’ diyen; dökülmeye mahkumdur. Saz, söz ile güzelleşir; kul, ÖZ ile kendini bulur. ÖZ’de göz var ise, olur. Gönlünü kör bırakma, KABE’yi sahipsiz bilme. Her kalede asker olur, asker yolu gözetir. Dedik ya. YUNUS’um. Selvi misali, eğilmeden yükselen, boyda YÜCE’yi gören MEVLÂNA HAZRETLERİ. Genişledikçe yaprağı çoğalan. Onun gölgesinde yolcu huzuru bulur. Benim gölgem, kökümde durur. Yanılmayın, selvinin dahi uzamaz. Boyu uzar, gölgesi uzağa düşer. Maksatta değil, maksutta arayın. Maksatta hedef, neticeye varır; maksutta sonsuzu düşünür. ‘Ufalandım.’ dedi isen, benim vazifemi yapmış olduğum görülür. Öyle dememiş, aksi söylemiş olsaydım, ufalanmazdım.” 

19
“Yaprağı almadan, çiçeği görmeden, meyvesi ermeden yer misin? Yemeden sever misin? Yudum yudum almadı isen, su başında durmadı isen; tefekkür aleminde dur, durduğun yerde otur. Oturmak, bilmeden yürümekten yeğdir. Koyun ile kuzudan beklediğin nedir? Yün mü, canı mı? Mayada bulduğun nedir? Aynaya baktığın nedendir? Hep aslını bulmaya, geldiğini öğrenmeye. Mayayı dedim, bulduğunu sordum. Maya ekmeğin özüdür, ekmekte gören gözüdür. Aramaya ne hacet? Ne yerde ne gökte, baktığın her yerde. Karıncada sinekte, ekmekte peksimette, yelde selde, senin olduğun her yerde.”

12
“Geceyi yıldız mı süsler, söz mü? Dünyanın gecesini yıldız, kulun gönlündeki geceyi söz süsler.”

16-2
Selvi misali YUNUS’um geldi, “Selam olsun sizlere.” dedi. “Aldım gülüm, gördüm gönlüm, sevdim dalında cümle yaprağın ile.” dedi, selamladı. “Selvide gül ararsan, beni bilesin. Gölgem olmasa da, boyda bulasın. Irak olan yerden göresin.” der.

25
“Saygıyı sevgiyle, sevgiyi YÜCE’ye. YÜCE’den gelen, erinceye kadar yönelt ki; kendini bulasın, yarattığını ölesiye sevesin.”

19
“Bahçede önce toprağı, sonra kökü, sonra bedeni sevdim; VEREN’den dolayı. Arıyı sevdim, balından dolayı; dünyayı sevdim, döndüğünden dolayı. Benliğimi bulduğumda; arıyı da meyveyi de toprağı da sevdim, sadece YARATAN’dan dolayı.”

27
YUNUS’um geldi, kaidesiz söz diledi. “Toprak elde, el GÜL’de, GÜL gönülde oldukça, kainat durmadan döndükçe; seni de öğütür, beni de. Kıyamet günü gelende, cümle kulu bulanda; sen de BİR, ben de BİR. Cümlemiz GÜLÜ’nde, GÜLÜ’nün dalında, o’nun dilinde, ALLAH’ımın NURU’nda olalım; kaideye sorgusuz uyalım.” dedi, selamladı gitti. 

4 ağustos
“Yemeni giysem mi, SEVGİLİ’ye yürüsem mi, her güzele sarılsam mı?” dedi YUNUS’um geldi: “ ‘Gücün yeter mi?’ dersen, ‘AŞK’ım biter mi?’ derim. AŞK’ımın sargısı, kainatın üç dolayıdır. ALLAH’ım cümleden RAZI olsun. Kainat; AŞK’ınızı oldursun, nefsinizi soldursun, benliğinizi kaldırsın, ‘ALLAH!’ dedikte yangına düşürsün.” 

10
Günün yerine, başta serine oturan, cümleye gönül bağını gören YUNUS’um geldi: “Hoşluk ile sarhoşluk arasında, ne fark vardır? Hoşluk, güzeli görmek; sarhoşluk, içmek. ‘Neyi içsem?’ dersen, güzeli. Gücümüz, gün ile gece ile değil; göçümüz, mey ile ‘Vay.’ ile değil. Hoş olduk, dünyayı sevdik; sarhoş oldukta, dünyayı sildik. Hoşluk ile sarhoşluk budur. İçmek, dünya sevgisini; hoşluk, sarhoşluğun basamağıdır. ‘Söze güldüm, DEDELER’in huzurunda.’ denildi. DEDELER’in huzuru, anda mıdır? Durumun başkalığı, söze girişte ise; doğru. Gönülde oldukta, değişmez elbet. Aramızda söz sadece bu yoldan olduğu için, andaki sarhoşluktan kurtulmak istenmez. Ne var ki, her an sarhoş olana da söz gerekmez. Konuğumuz geldi mi, sözü bal ile bağladı mı? YUNUS oldum, günde buldum, anda geldim, çölde yandım. Gölde durdum, derde deva aradım. ‘Derdinin devası, akan suda.’ dediler, beni yola çıkardılar. Suyun sesini aldım, günümü oraya çevirdim. Yürüyüşte yorgunluk duymadım, varışa acele etmedim. Etmekte hayır bulmadım. Günün kesimini, YÜCE’nin EMRİ’nde bildim. Kendimi O’na havale ettim. Akan suyu buldum, su ile karıldım; taşa da takıldım, toprağa da çakıldım. Her olan YÜCE’den dedim, YÜCE’yi deryada buldum. EYVALLAH.” dedi, YUNUS’um yürüdü, selamı sizleri buldu. 

11-1
YUNUS’um söz diledi, oğula yol aradı. Kumunu dediği, sahilde beklediği anı düşündü: “Sepete su doldurmaya çalışmayan her kul, sözümü kendine alınsın. ‘Gölgeyi düşünmeden, akan suda sineği bahane etmeden gidelim.’ dedim, dileyene elimi verdim. Dönüşü anmazsan, gidişte hayır olduğunu bilirsin. Yaprağı yaprağa ölçme, her ağaçta ayrı gölgeyi arama. Gölgesinde olduğun ağaç, seni açıkta bırakmaz. HAZRETİ OMAR’ın yoluna göz attığında göreceksin, düğümünü çözeceksin, kendini orada bulacaksın. Cümleyi selamlayalım, hayır sözü bağlayalım.” 

12
YUNUS’um geldi, “EYVALLAH.” dedi. “Savaşın güdücüsü mümin ise, kaybetmesinden korkmayın. Çünkü savaşı ALLAH’ım ADINA açar, hak olmayandan kaçar. Buğday tarlasında ekmeden, çıkan otu aralamazsan; buğdayı da körletir. Mümin kul ile yobazı ayırmazsan; ‘Yolcu olayım.’ diyenin yolunu kapatır. Kaseye bal mı koysam, şarap mı? Balın şerbeti hoştur, şarabı içen sarhoştur. Önce balı içelim, sevelim; şarabı içelim, sarhoş olalım. Bal ile arıyı ayırmazsan, sevgini vermiş olursun. Yanlış anlaşılmasın, balı almayın demedim. Balcı olmasa, balı yiyemezsin; hancı olmasa, durak bulamazsın; durak olmasa, yola dayanamazsın.” dedi, selamladı gitti.

19
“Aç kalanı yazalım. ‘Aç ölenden, gelişte vergi alalım.’ desem, bu alem aç kalır. Dünyada, geleni ALLAH’ım aç koymaz demektir.”

25
YUNUS’um geldi, cümlenizi selamladı. “At ile merkebe yük vurdum, ikisini de dehledim. At önden koştu, merkep geride kaldı. Ne var ki, ikisinin de yükü aynı. Aynı yerde, aynı vakitte çözüldü. Çünkü ben merkep ile yürüdüm, geride kalana yol verdim. Onun için önden gideni, gittiği yerde beklettim.” dedi. “Kuzuyu sesinden sevsem de, yürüyüşünde HAKK’ın ADI’nı bulurum. ‘Onun gibi olsam, her adımımı ‘ALLAH.’ diye atsam.’ der, gönülden hasret çekerdim. Meğer o da niyazdan sayılırmış; kuzunun attığı her adım, benim sevabıma yazılırmış.”

10
“Geldim, söz alayım.” dedi, kucağına sevgilerinizi doldurdu. “ ‘Her ağaçta yaprak olsam, dileyen kuluna gölge versem, gazel olup dökülende, toprağına kuvvet versem.’ dedim, toprağa diz çöktüm. Karıncaya selam verdim, kirpiyi okşadım, sülüne mendil salladım. Arı diline bal buladım. Unutmayın, arının dilindeki ağuyu, balı alır. Kavak ağacı eğilir mi, dalı yerde sürünür mü, aymayı bilen gerinir mi? Kardım koruk suyunu, gördüm huysuz huyunu. Elbet öyle olacak, koruk sıkan ekşi suyun olacak. Şikayet edersen, yersiz olacak. Ayağımız yürüsün, yeter ki gönül HAK YOLU’na götürsün. Ayak gider; yöneten, gönüldür.”

22
“YUNUS oldum geldim, duvarı mekan bildim. Başımı dayadım, gövdemi yamadım, gönlümde saraylar doldurdum. Güzellere kapıları açtım, çirkinlerin önünden geçtim. Ta ki KASRI’na gönül koydum, gönüldeki sarayları yıktım. Döndüm baktım ki; güzel daha güzel, çirkin ondan güzel. ‘Nerden geldim, öyle gördüm, hangi binayı ben kurdum? SARAYIN, NUH’un gemisinde mi buldum?’ dedim, gafletimden utandım. Kendi kendime sordum; ‘Aynaya bak gafil, güzel misin?’ Aynaya bakanda gönülde ateş yandı. Güzelin yaratılmadığından mısın? Güzel olmayan O’ndan değildir. ‘Güzel olmayan var mı?’ derseniz, gönlünü yokla derim. Müspet cevap almışsan, kendini kutla derim. ALLAH’ımdan çirkin, sadır olmaz. Kulun gönül gözü kör ise, güzelde çirkin bulur. Şaşkın baktığın her olağanüstü hadise, aslında müspet olaydır. Kuğuya güzel diyen, güvercinde muhabbeti bulan, düşündü mü? ALLAH’ım her güzelliği bir yarattığına verse, dünyanın düzenini bulamazsın. Her yarattığını, bir meziyet ile güzelliğe örnek göstermiştir. Suyumuz öyle geniş ki; ne ağırlık bulur, ne bir kulunu bırakır. Günümüz yeterince görüldü, sohbetimiz derildi, sözümüz tesviye verildi. Yuyanın olmuşum, gönlüne dolmuşum, sepette boş yazıyı bulmuşum. Boş yazıyı geç, yolunda güzeli seç. ‘Güzel nedir?’ denirse, ‘ördüğüm görebildiğim her şey.’ de. ‘Demek’ten, de. Yönsüz kalınmaz, yolsuz bulunmaz. Kainatın sırrı, bir kulun aklı ile bulunmaz. Bulunan da çözülemez. Mesafeye gönül koyma, ‘Gidersem uyar mı?’ deme. Uymayan, ALLAH’ımdan gelmez. ALLAH’ımdan her gelene, mümin kul gönül koymaz. Dert ALLAH’ımdan değil, kulun kuruntusundandır. Eğer bacanı açtı isen, ‘Dumandan boğulur muyum?’ deme.” dedi selamladı. “Kakıttığın taşta, dürttüğün başta, O’nu düşün ki; ayağına eline, sahip olasın.” dedi söze YUNUS’um girdi: “YUNUS oldu isem, adımı dünyada koydu isem; adım ile değil, gönlüm ile vardım. Ayağımı sahile koydum, elimi hak diye kullandım. Güneşin olmadığı vakitte, aydan ışık beklersin; aydan gelmediğinde, yıldızlara bakarsın. Vakti ondan sorarsın, yönünde önüne katarsın. Güneş’in vergisi, yıldızlarda müşahede edilir. Sen aslında yıldızda Güneş’i gördüğün için ona uyarsın. Hiçbir yıldız, Güneş’ten başka bir yerden ışık almaz.”

26
“Sözümü eden, varsın aleyhimde diyen olsun. Sözümü edenin gönlünde yer almışım ki; beni demiş, adımı dile vermiş.” “Yemeni giyseydin, yoluma gelseydin, düğün dernek kursaydın; diyeceğim çözülürdü.” 

27
“YUNUS’um geldim, yasemin dalına elimi koydum. ‘YARATAN ALLAH’ım; kokuyu verdin, en güzelini derdin.’ dedim, menekşeyi boynu bükük gördüm. Yaseminin dalına, menekşenin haline gönül koydum. Öylece efkarlandım, sonra uyandım. ‘Demek.’ dedim, ‘Ne tırmananın, ne yerde sürünenin güzelliği kaybolmaz. Sürünse de aslından vermez.’ Sevgimde hata buldum, ayırdım diye kendimi suçladım. Olgunluk, ayırmadan sevmede. Olgunluk, hatalı olsa bile övmede, övülecek güzelliği bulmada. ‘Hata sende değil, bendedir.’ demede, kendi körlüğünü duymada. Eğer ben körlüğümü duydu isem, gören göze sahip oldum demektir. ALLAH’ımın LÜTFU’na erdim demektir. ‘Güzeldir.’ dediğin güzelde, güzel görmediğin çirkin midir?” YUNUS’um selamlar. 

28
“Yamamazsan yenini, giyemezsin eskini, düşünmezsen VEREN’i, göremezsin DEREN’i. VEREN de o, DEREN de o. Toprak senden almadı ki sana versin. Verdiğini söylemezsin, söyleyemezsin. Sen onu elledin, sen onu belledin; o seni yine de, derledi topladı, kucağında büyüttü. ‘Nasıl büyüttü?’ dersen, gönül yapını besledi. Gülü ile sümbülü ile, bağrındaki üzümü ile.”

29
Defterimiz bitti, sözümüz yetsin. YUNUS’um sözümüzü devir alsın. “Setreden doruğu görse, sehpadan vazgeçerdi. ‘Ağaca örtü vurayım.’ diyen, böceğe yem bulamazdı. Böcekten geçilmez, ağaca örtü vurulmaz. Sehpadan maksat, kaydına sorgu vermek. Ağacın doruğu nedir? Oyması; oyunda bulması, kucağa gelmesi. Ağacın doruğu, kucağa gelir mi? ALLAH’ım “OL!” dediğini oldurur, sehpada kulları buldurur. Sehpa neden olur? Yüce ağacın doruğunu görende, sehpadan vazgeçmezsin. Dediğim odur. Sana gerekli olan için, ağacı harcar mısın? ‘Yol ehliyim.’ diyen için; kökünü bildiğin, doruğunu gördüğün ağacı harcar mısın? Ağaçtan maksat, ULULAR’ınızdır. Bilmez misiniz? Size verilenden öteyi aramayın demektir. Bir sehpa için, bir ağacı harcamayın. Sehpa dünya gününde, ‘Yol ehliyim.’ diyendir. “Yolunu alan, ilmine erendir; ilmine eren, bedeni sıyırandır. Bedeni sıyıranda ibadet, gönülde kalır.”

1 ekim-1
“Her yongada ağacın bütününü müşahede ettim, meyvesinin tadını buldum.”

1-2
“El ettik, göz ettik; suyumuza tas uzatana, gönül dolusu sunduk.” YUNUS’um söz diledi, sözde umut belledi. “El verdiğim kullarda, ışık tuttuğum yollarda; taşlar atılmadı, kul başı yarılmadı. Sunduğum bellidir, kul başı tellidir; gönül kırmaz isen, sözün ballıdır. YUNUS’um geldim, ‘El verdiğim kullar.’ dedim. Oğula dedim. Deryada balıklardan, karada konuklardan sevinç duyanlar; ALLAH’ımın YOLU’na uyanlardır. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun.” dedi, YUNUS’um cümlenizi selamladı.

11
“Çaya ayak koyduk mu, soğuk diye kaldık mı, kayda niyet kurduk mu?” dedi, YUNUS’um geldi. “Yelden sakınmam, selden kaçınmam, koğuşa girenden sorguya düşmem. Yelden gelende, zahmetini görmem; selden dönende, rahmetini bulmam. Selin aktığı, damına taktığı nedir? Rahmetidir. Neden O’ndan gelenden sakınayım, ‘Ne olur?’ diye bakınayım? ‘Benim.’ demediğin, O’nundur. O’nun olan her şey senindir, çünkü senin içindir. Akan dam aktarılır, yolun gidişine baktırılır. Sen bakandan olasın, baktıran O’ndan. ‘O’ndan olsam, baktırsam.’ deme. Baktırdığı isen, SEVGİLİSİ’sin. SEVGİLİSİ olmak, O’nda seni bilmektir. YAR benimdir, YAR benim gönlümdür. YAR’imi gösterenden, ALLAH’ım RAZI olsun, Cümlesi O’ndan alsın.” dedi yürüdü.

13
“Kaybolan her eşyamda, gözümü yumdum. ‘ALLAH’ım, SEN’in olan SANA geldi.’ dedim. Geleni de emanet bildim; gözümle sevdim, elimle okşadım, kundak misali sardım. YÜCE’nin YÜCELİĞİ’ni her VERDİĞİ’nde buldum. Cümlenizin günleri kutlu olsun, hayır olanı gördürsün, sende O’nu buldursun. Sormadığınız her olay, sorgusu kapandığı içindir. AŞKI’na düştükte, borcuna dalmaktan korkma. Ne var ki, AŞK’ından kor olmak gerek. Yanmaktan öte. Kül, korun örtüsüdür; kor, külün görgüsüdür. Kuyu yolun gidişine değil, duruşuna hizmet eder. ‘Kordan öte nedir?’ dendi. Kordan öte küldür. Koyun kuzuyu verirse, kuzu yolunu alır mı? Koyun kuzusuz kalır mı? Keramet beklenmesin, ‘Kuluna mahsustur.’ denmesin. Kainatın yaratılışı, her olayın dürülüşü; kerametten uzak mıdır? Kendi doğuşunu düşünsen, kerametin içinde olduğunu görürsün.” “Yolumu bulalar, gönlümü alalar. ‘Yiyeyim.’ diyenin, karnını doyuralar.” Mana verildi, YUNUS’um sevindi. Açın yeri olmaz.

22
“Geldiler gördüler neyi? Gönüllerdeki KABE’yi. Her yavrunun gönlünün, bir KABE olduğunu unutmayın. Dünyanın en güzel olayı budur. ALLAH’ımın “OL!” dediğine uymak, O’nun yarattığını bilmek, O’nun verdiğini paylaşmak, sevmeyi bilmek. Güzel gördüğün nedir? Sevmeyi öğrenmek. Sevmeyi öğrenmeseydin, oradaki kalabalık seni sıkardı. Aymayı bilmek, KABE’yi gönülden aramaktır. Yol üzerine sözümü deyim. Yazılı kitapları okumak, ALLAH’ımı öyle bulmak; ayı leğende görmektir. Aradığını gönlünde bul ki, ayı gökte kendin göresin, görüp de eresin. Ne okuyan, ne yazan, ne söyleyen, ne gezen; taklide gittiği müddetçe, sadece özette kalır. Oku da, yaz da, söyle de, gez de. Hatalı olsa da bir sen bil, bir de ALLAH’ım. İkiniz BİR olun, öyle doğruyu bulun. Kulun kulla birliği, yaratır ikiliği. Çünkü kul kuldan aldıkta, ALLAH’ımdan sormaz. Hatasını ALLAH’ım görücüdür bilmez. Kuldan sorar, ‘Hatamı düzelteyim.’ der. Yanlış da olsa, varsın olsun. Yeter ki kul, ALLAH’ım ile dertleşsin. Cümlenizden ALLAH’ım RAZI olsun. Gönülleri hoş etmek, tekrar tekrar nasip kılsın.” 

27
“Aktarmadığın heybeyi, sokakta bırakma. Suyunu dolduran, gününü hayır ile dolduran, olmamışa sırtını dönen; gönlünü AŞK ile doldurandır.”

29
“Gönlünü ver, ne olursa olsun; elini ver, ne gelirse gelsin; yönünü vur, nereye giderse gitsin. Unutma ki O’nun olmadığı yer yoktur. ‘CAN’ım.’ demeyen, CANAN’ını bilmeyendir. ‘CAN’ım.’ dedikte, benliği değil; CANAN’dan gelen, O’ndan olan her yaratılandır. ‘Oyumu kime versem?’ diyen, yumuşak yol bulamaz. Çünkü kaderine yol açmaya çalışır. Halbuki kader çizilmiştir. Gönülde olan her düğüm, ‘ALLAH’ım.’ diyene çözülmüştür. ALLAH’ım sana yol açtı ise, geleceğe şüphe ile bakma. ‘Öyle mi olsa, böyle mi dönse.’ deme. 

2 kasım
“Meyhaneye girdim, yumuşak yoldan yolumu açtım, akan selden rahmetini diledim, ‘Cümlenin üzerine olsun.’ dedim. Zahmetini dünyada bilsin, kendini öyle bulsun; güneşte yansın, ağaca el uzatsın.” dedi, YUNUS’um geldi. “Zambak; toprağı değil kulun gözünü süsler, gönlünü besler. Neden? Yaratılıştaki güzelliğinden. Her yerin yuğanına el uzatılmaz, her derin kuyudan su çekilmez. Aynayı ters tutarsan, karanlıkta kalırsın. Aramadan bulunmaz, gücenmeden barışılmaz, danışmadan öğrenilmez. Yuyanını bilen, başka kapıya dalmaz. Deryadan geliş olmaz. Deryaya sadece gidiş vardır. Aradığın kapı, senin gönlünde. Orayı ara, orayı sula, orayı besle. Hatasızlık arama, ‘Hatalıyım.’ dersen AFFI’ndan geri kalma. O’ndan af dile. ‘Yolumu SANA çevirdim, geçen günü devirdim.’ de, AFFI’na sığın. Şerbeti kardı isen, sunmaktan geri kalma. Kainatın verdiğini, kullarına serdiğini, santim santim ölçtüğünü, hatasızlığı kendine mal ettiğini bilmez miyiz? VERGİSİ, senin gördüğünün olduğunu sanma. Senin gördüğün, şahit olduğun; sadece ONSEKİZBİN ALEM’in bir perdesidir, eğer o perdeye layık isen. Gördüğünüz dünya, asıl olanın gölgesidir. Binanın gölgesinde, ne bulursunuz? Binanın güzelliğini gördükte, dünya sadece şekildir. Eşyanın aslı, RUH’udur. Ceset de, RUH’un eşyası değil mi? Asıl olan nedir? Elbet RUH’tur. Ne var ki RUH da gelişe bağlıdır. Huyunu aldı ise, eşyanın yerini bulabilirsin. Huyunu almayan eşyaya, yerini veremezsin. Huydan maksat, her eşyanın yapısıdır.” 

3
“Elde üzüm, bağda gözüm, cümlede sözüm.” dedi YUNUS’um geldi: “Geldim gelenlere, ‘Bize de üzüm.’ diyenlere. Birer salkım vereyim, AŞK’ımı gönüllere sereyim. ‘Kalk gidelim.’ deseydim, gelen olur muydu? Bedenden gönlü ayırır mıydık? ‘Dünyayı değiştir.’ demedim ki, yazılı olandan uzak kalmadım ki.” dedi, cümlenizi selamladı. 

1 aralık
YUNUS’um sözünü kendi açsın: “Elim açsam, yola geçsem, RAHMETİ’ni dilesem; gökten mi yağar? Toprağı açsam, ekini atsam; biçmeyi RAHMET’ten bilmeyim mi? Kulu kulda bulmayım mı, kulu O’nda bilmeyim mi? Yerde gördüğün RAHMET odur. O’nu bilmek, O’nu sevmek, O’ndan GELEN’i sevmek; sadece RAHMETİ’ndendir. O’nu bana bildiren, mademki yerdir; RAHMETİ de, yerden gelir. ÖZ olduğumda ancak O’na vardım, gönlümü RAHMETİ ile kardım. Elde yaprak, dilde toprak yürüdüm; ÖZ’de, NURUNU buldum.” dedi, YUNUS’um selamladı.

7
“Selam.” dedi geldi, YUNUS’um sözü aldı. “Bülbülü yuvada gördü isen, ürkütme. ‘Meyveyi dikeyim mi, kökünü sulayım mı?’ diyene. Yanında olana. Kuyudan ses almasın. Kendine öğüt verenden uzak kalmasın. Gelene uysun. Kamuya uymayan, sese kulak vermeyendir. Açılan kapıdan geçilir, verilen elden tutulur. ALLAH’ıma havale edildikte, kuruntu arkaya atılır. ALLAH’ım yazdığını bozmaz, hayır olmayanı kuluna yazmaz. Senin çile dediğin her olay, aydın kapının kilididir. Her aydın olayın kilidi vardır, anahtarı kulun elindedir. Kul sabırdan uzak kaldıkça; ne kilidi bulabilir, ne kapıyı açabilir. Sabırsızlık kulu oyalar, gönlünü bulandırır. Unutulmasın, ALLAH’ım her olayı, kulunun hayrına yazar. Çevrede gördüğün, ‘Uymazsa?’ dediğin, senin kuruntundandır. Yanında olanın karındaşına. Kazanmadığın yazıda kâr arar mısın? Kazmadığın toprağa çiçek diker misin? Dikilmemiş toprağı sular mısın? Toprağı kaz, çiçeği dik, kökünü sula. ALLAH’ıma havale edildikte, çiçeğin tutar. Kurur diye korkma, hiçbir olayda hatalı arama. Çünkü olayları kul değil ALLAH’ım hazırlar. Kayıtta yazılanın dışına çıkabilir misin? Dünyanın düzenini  bozabilir misin? ‘Gidene engel olayım, gelene karşı durayım.’ diyebilir misin? ‘Pişen aş, benimdir.’ diyebilir misin? Sen pişirdin, bakalım nasibin midir? ALLAH’ımdan olan her olaya ‘EYVALLAH.’ diyelim, O’ndan GELEN’in hayır olduğunu bilelim. Geçlikte güçlük aramayalım. Zorluk çıkarmak, kula yaraşmaz. “Kucak dolusu sevgim ile geldim, ‘YUNUS’um.’ dedim. Cümlede yeşili, samanda sarıyı, gökte maviyi gördüm. Gümüşe gönül koyana, ‘Altına baksan.’ dedim. Kainatın verdiğini, kulu eğittiğini; mümin olan her kul bilir. Yolunu gece yıldız ile alan, günde yönünü gölgesinden bulur. Güneş’ten maksat RESULÜ değil mi? Onun Yolu’nda olan, kendini bulmuş olur. Kendini bulan, yönünü tayin eder. Nasıl ki güneşin verdiği, gölgesinden bulduğu gibi. Yıldızın vazifesi, güne çıkarmaktır. ‘Olmuş mu?’ dersen; ‘Olacak.’ deyim, kandile yağı doldurayım. Sepetten almadığın, sedefte bulmadığındır; gönüle koymadığın, kaderin yazmadığıdır. Duvar ören, çatıyı örter. Kılıfı diken, pamuğu dolduran. Komşu derse desin, senin gönlün yatsın. Yeteri yetsin, kumaşı ölçsün, ‘EYVALLAH.’ densin. Uygun olana. Dikilen ağaçta, yaprak sayılmaz; ağaç bakımlı ise, meyvesi dökülmez. Kuşun uçtuğu yer, kula söz vermez. Söz; kulun olduğu yerde, cümleyi gördüğü yerdedir. ‘Ayrı olayım, rahatı bulayım.’ diyen, rahatın ne olduğunu bilmeyendir. Meyveyi yemek için, olmasını beklersin. ‘Oldu mu?’ dersen, ‘Yemeyi dene.’ derim.”

11
“At ile at konuşsa, kul buna şahit olsa; muhakkak ki duyacağı tek kelime, ‘YARATAN’ım SANA şükür.’ Koyun ile kuzu meleşse, diyeceği gene aynıdır. Toprağın derdine düşen, kainatın sırrını deşendir. Seni senden ayırmasın, toprak seni elemesin.” dedi, YUNUS’um yürüdü.

14
“Sözü alayım, yağmurda saçağa sığınayım. Gezmede yürümede, gördüğümü gönle akıtayım. Saçak altına girdim, sığınan yavruları gördüm. ‘Güzelin en güzeli sizler misiniz?’ dedim. Ben onu öyle görmek istediğim için gördüm. Hata arasaydım, ‘Burnu akar.’ deseydim; hatayı kendim yapmış olurdum. Olanı olduğu gibi görürsen, her olanda güzellik ararsan; kendini bulmuş olursun. Ayvada kurt var dersen, atılır mı? Temizlersin elbet. Kulun hatasını da örtersin.” dedi YUNUS’um selamladı. “Günleri saya saya, baktım havada aya. Ayda gördüm, güneşte buldum; gidişte gördüm, varışta uydum.” 

22
“Yemeniyi giyeyim, yolunuza varayım, tozu dumana katayım.” dedi, YUNUS’um geldi: “Köy meydanına kazanı kuralım, kepçeyi ele alalım, her dileğe sunalım. Korkunuz olmasın, ‘Biter.’ denilmesin. Kaynayan kazanın bereketi O’ndandır. Gelelim sohbetimize. ‘Girdikte meraya, saydık kuzularını.’ dendi. Onbir’de kalsın, ötesi sayılmasın. Sayan ile görenin, çobana azık verenin yoldaşı olduk. Saymadığımız kuzulara, otu ayırmadık. Ayıranın olduğunu görmedik. ‘Niye saydın?’ diyene; onbir’i öne aldım, onlara öğüt verdim. ‘Davarı sarın.’ dedim, onları kuşak yaptım. ‘Açılsın açıldıkça, kuşağı genişledikçe.’ dersem, sözü sona bağlamış olmam. Çünkü hiçbir olayın, ne başı ne de sonu vardır. Birinin bittiği yerde, öbürü başlar. O’nun VERGİSİ’ne uyan, GÖRGÜSÜ’nde kalan her EVLİYA’nın vazifesine düşen. Her bir EVLİYA, onbir öğretmen yetiştirir. ‘Hoca.’ diyene, ‘Yanlıştır.’ derim. Hoca, hatmeder; öğretmen, öğretir. Yemeniyi silkelim, cümlenize EYVALLAH diyelim. Kalbimiz AŞK ile dolsun. Kuyuya inmedik, suyundan almadık, başında kalmadık. Gölgeyi arayan, güneşten yanandır. Yanalım ki, gölgesine sığınalım; dönelim ki, kendimizden geçelim. Beni benden sormayın, beni benden duymayın. ‘Ne demek?’ dersen, ben beni söyleyemem, ikiye girerim. O’na vardım, O’nun ile BİR oldum. BİR olan gönüllerle bağlantı kurdum. Olay sadece budur. Sen ben değil, sohbetimiz O’dur. O’nda ben, O’nda sen, O’nda cümlemiz. Cümlemiz O’nda BİR’iz, cümlemiz O’nda gülüz. GÜLÜ’nün renginde, AŞKI’nın ahenginde; buluştuk, kavuştuk. Bedenin vergisi O’ndandır, dünyanın sevgisi O’ndandır. Madem öyle, O’nu da sevelim dünyada, O’na bedende değerini verelim. O’na varmak için, bedeni hırpalamak gerekmez. Mademki bedenin de O’ndandır, O’nun VERGİSİ’ndendir. Gözüm gördü ise, O’nun GÖZÜ’dür. Elim tuttu ise, O’nun ELİ’dir; aklım yetti ise, O’nun AKLI’dır. Benim olan yoktur. ‘Zavallıyız.’ dendi. Neden zavallı olalım? Madem ki O’nun SIFATLARI’na malikiz, mutluyuz kutluyuz. Çünkü O’nun kuluyuz. ‘Hatalarımız?’ derseniz, O’na sığınırız. Sığındıkta hatalardan uzak kalırız. Hata da kulun, ALLAH’ımdan af dilemek de. Gecenin örtüsü gündür, yolumuz uzundur. Sohbetin getirdiği, kulun götürdüğüdür. Cümleye ‘EYVALLAH.’ diyelim, ALLAH’ıma emanet edelim.” 

25
YUNUS’um “YM.” der, sözü geçen güne ekler. Davarda saydığımız onbir’i bekler. Gücümüz yeter. Çünkü O’ndandır, O’nun EMRİ’ndendir. “Varsın kumunu deryaya salsın.” der, sözü benden ister. Söz senindir YUNUS’um. “YUNUS’um geldim, davarda onbir’i saydım. ‘Onbir’den öteye gitmez misin?’ demeyin. Benim, senin, onbir’in yüzbir’indeyiz. Söz cümlenindir. Beline kuşak sarmazsan, bedenin beli bükülür bilirsiniz. Yolumuza öncü koymazsak, yol şaşırılır. Onun için ALLAH’ım onbir’e İZİN verir. Her bir EVLİYA’nın, onbir yetiştiricisi vardır. Görünen binlercedir. Ne var ki, binlerce ışık tutan gerek. Sanılmasın onbir, binlerden gayrıdır. Bir mecliste yüz kişi varsa, yüzünün de ayrı vazifesi vardır. Onbir, ışık tutandır. Saki olup şarap sunan değil. TABDUK’un kapısında, otuz yıl çalıştım. Çalışmaya alıştım, alıştıkça oluştum. Ne var ki, ışık tutamadım. Sadece saki olup, şarap sundum. Şarabı sunmak için; üzümü beklemek, şarabı oldurmak gereklidir. Yani, kendi malındır. MEVLANA HAZRETLERİ daha önce demişti, ‘Senin olan, sadece AŞK’ındır.’ Benim sunduğum da, kendi malımdı. MEVLANA HAZRETLERİ hem ışık tutucu, hem şarap sunucudur. Onun malik olduğu mertebe, PEYGAMBERLER’e layık görülen mertebedir. Hiçbir EVLİYA, onun mertebesine varamaz. Müzeyyen günün gönlüne dolduğu, YARATTIĞI her varlığa, aynı AŞK ile baktığı bilinir. MEVLANA HAZRETLERİ’nin AŞK’ı, kainata milyonlarca defa dolar. Ne sadece kuluna, ne sadece yoluna idi AŞK’ı. Aşamadığı dağı, gönlü ile eritir; geçemediği köprüyü, dili ile kurdurur; ekemediği toprağı, niyazı ile yeşertir. Amma isteği, sadece cümleye. YARATTIĞI karınca, kaderini verince; kul niye baksın, kendinin olmayana gönül taksın? Onun AŞK’ında; cümle BİR’di, her kul PİR’di. Derdi, deva gördü. Bedendeki dert, gönle şifadır. Gönlün şifasını, beden hazırlar. MEVLANA HAZRETLERİ der ki: “Sözünü ettiğin, semaya tuttuğun, beni yücelttiğin nedendir? Unutma ki cümlemiz, bir bedendir.” HAK’ta olan, hakikati görür. Tevazu, olumu hazırlar. Selam olsun sizlere, geldik durduk düzlere.” dedi, YUNUS’um yürüdü.