... elbet her kul,
YUNUS’tur MEVLÂNA’dır. Yaratılışta eksiklik olmaz. Kul nefsi ile o
VERGİ’yi harcarsa, elbet uzak kalır. Yoksa, RESULÜ’nden ve
PEYGAMBERLERİ’nden başka, kullarında özellik olamaz. Harcayan ile
harcamayanın yolu, aynı kalmaz. ALLAH’ıma emanet olunuz, dilediğinizce
bulunuz. Unutulmasın ki; her kulun varacağı, bulacağı O'dur. Her
nehir, aynı deryaya akar. EYVALLAH diyelim, sohbetinizden ALLAH’ım RAZI olsun.”
“Çeşmeyi bulanla, destiyi alan bir
değil. Ne çeşmeden geçtik, ne destiyi kırdık.”
“YUNUS’um, geldim,
AŞK ile söz aldım. AŞK’sız söz alan var mı? YUNUS şaşar,
boş laf atar. AŞK için toplandık, söze ne hacet. Bilirim okuyanı,
adıma söz alanı. El ele olduğumuz, bir ağaca durduğumuz nasıl belli. Yaprağı dökülmeyen ağacız. Daha mı?
Manisa’dan gelenler, ‘Yetmiş kuluz.’ diyenler. Gelmiş göçmüş
yetmiş EVLİYA. Yetmişi burada. Hep beraber oluruz, bilen kulu severiz.
Bilmeyeni de severiz. Ne var ki yol dileyene, ALLAH’ımdan İZİN gelene
veririz. Derseniz ‘Daha var mı?’, çok, umduğunuzdan çok. Kızmak, faniye.
Şakalaştık, halleştik, dünyayı mı dertleştik? Ocağımız
sönük değil. Ocağım yanar, bacamız tüter. Alevlenmek gerek.”

YUNUS’um geldi,
cümleyi selamladı. “Gündür, aldırır;
gayedir, oldurur. Yaprağı dal erdirir, rüzgar soldurur. Dal kırılmasın,
yaprak dökülmesin. Mevsimde dökülen yaprak, yerindedir; elden dökülen yaprak,
yersizdir. Onun için, dal kırmayın, yaprağın ardından bakmayın. Gücün
üstünlüğü, ne bedende, ne yumakta; sadece gönülde. Geçen yaprak kapanır.
Gelen filiz, yerden değil daldandır. Asmayı MEVLÂNA
budadı. Evet, ben. Verime hazırladı. ‘Ahmak.’ demedim;
duman alana, gücünü kendinden bilene. Kul uyur, bilmez; olayın gelişini,
kendinde bulmaz. Hoş gördük her şeyi, dünyada tuzlu çorbayı. Maniyi
kuldan değil, gönülden bildik. Kula hata yaması vurmadık. Mümin yolun
yolcuları, ağaç yolun hancıları. Ağaç, ULULAR’ın bulunuşu.
‘Ağaç yolun hancısı’ demek, ULULAR’ın YUVA’ya gelişi demektir. Size sözüm, vursun
sazım, versin ÖZ’üm, görsün gözüm. Yoldan olansınız, sudan içensiniz. Suyu
içen, sözü de su gibi versin. YUNUS’um. Vermeyi dilersiniz, ham söylersiniz.
Suyun hamı olmaz, ne su olsa içersin. Denir ki, ‘Tatlı suya alışan, acı
sudan içemez.’ Susuz kalsın da gör, nasıl sudan geçemez. Saman yükü hafiftir.
Merkebe yüklersin, yürü diye beklersin. Olmasını dilediğin; namaza dursun,
‘YARATAN’ım.’ desin. Sağına soluna, müjde beklediğini bildirsin.
Niyazın, huzuru getirdiği bilinir.”

“GÜL’ünü kokusundan bulursun, kokunun
geldiği yere şüphesiz yürürsün. Yürüdük vardık, TABDUK’u bulduk,
‘Gönlümüz.’ dedik, önüne serdik. ‘Bileyim.’ dedi külünü deşti. YUNUS gidip
geldi, dağları aştı, gönülcüğü küllenmedi. Olmuşu
bulduğu gün, doğuşuna saydı. ‘Soluğumuz, ALLAH’ımın ADI’nı
alsın versin.’ dedik, ‘Kuluna söz düşürsün.’ demedik. Olmuşu
bulduğum, ALLAH’ımın LÜTFU. ALLAH’ımın LÜTFU’na erenlerdensiniz, MEVLÂNA
HAZRETLERİ’nden alandansınız. Ne mutlu sizlere, ne mutlu bizlere.
Gelişimi kutlamaya ne hacet? Her gününüzde buradayım. Sohbetime yol aldım,
defterimizi dürelim, ‘ALLAH’ım.’ dedim, geldim. Günün değerine, kulunun
eğerine baktım geldim. Demeyi bilemedim sanmayın, günümde dünya yükünü
eğer saydım. Düşündüm, ağacın önünde durdum; ALLAH’ım yaprak
dökümü emreylediği an, bir yaprak kalmaz. Ağaç kuruduğu an,
yaprak onu terk etmez, ağaçla beraber kurur. AŞK’ın, öylesi
makbuldür. Manayı vereyim. Vefayı bildirdim, varıp bulmuş olanın, vefası
geçici olmaz. Ağacımızdan kurduk. Hatayı yapmamaya sizler çalışınız.
Bizlerle beraber kuruyun, sizler de. Ağaç yaprağını vermez, ne var ki
yaprak kopmasın. Sözüm sert gelir, kıtık yastık gibi. Taş atmam ki.
Kopmadık yaprak oldum, ekmedik toprak oldum. ‘Toprağı ekmedi isen, ne tuttun.’ deme.
Lalesine sümbülüne vuruldum. Ben onlara karıldım, demet ettim sarıldım.
Denmesin, yoruldum, gide gele yoruldum. YUNUS’umun nefesi, bedenidir kafesi
demeden, sıram geçti söz bitti.” dedi çekildi, sizleri selamladı.
“Suyun akışından büyüklüğü bellidir,
her gelin kız gidişte tellidir. Yağmur sükunetini kaybetti mi seldir.
Ne sel olalım yakıp yıkalım, ne yel olalım geçip gidelim; seven kul olalım,
sevilip göçelim.”

“Sevmeyi bilen, görmeye çalışandır;
örmeyi deneyen, ölmeye hazır olandır. Ölüm dedim, sizin sözünüzü
kullandım. Göçümüz güç gelmesin,
bekleyen mahzun olmasın. Her kulun ULU’su. Yağın olduğu yere balı
koyma, kilimin olduğu yere halı yayma. Neden dersen; yağ ile bal
yenmez, kilim var ise halı gerekmez. Azdan geçme, çoktan kaçma. ALLAH’ım nasib
olanı verir. Kul dilediğini değil, nasibi kadar alır. Açıkta olanı
düşünen kul, yorgan altında üşür, eğer kul ise? Yemini yiyen
kuş, görür güzel düş. Yemi fazla gitmiş ise, tazı ona der
koş. Ne az ye, ne çok. Arada alandan, zarar yok. Suyun yerini aradım,
bulamadım. Sorana, ‘Gafil olma.’ dedim, ben de gaflete düştüm; suyun
akışını, gidişte aradım.”

‘YUVA’daki sohbeti olsun.’ dedik, YUNUS’uma söz verdik: “Oğula diyeceğim, yolunu vereceğim. Çizme çektik, dağı
geçtik; düze vardık, yemeni aldık. Bağa girdik, üzümünü toplayacağız.
Ayağımız seninle, niyetin benimle olsun. Yapının bedeni olsun, yolunda
gideni olsun. Kafes elde, kuş yolda. Niyetini, soranın olsun. ‘Nedir?’
dersen; kafes kulun ameli, kuş emeli. Niyetini kim verir? Sadece ALLAH’ım.
Verileni bildirdim. ‘Şükür ALLAH’ım.’ dendi, sözünü dahi gönüle
bağladı. Serçeyi küçük gören; yaptığına baksın, güvenini ölçü alsın.
‘Neye geldin, nereye vardın?’ denmesin. Olacakta sebep aranmasın.” “ ‘Yuvam.’ dedim, günümü yuvada aş
niyetine açtım, yollara düştüm. Ne gelenin darlığına, ne olanın
zorluğuna gönül koymadım. Unutulmasın. Ne aşsız kaldım, ne de güçsüz.
Her gün gücüme güç eklendi, dilenen gün beklendi. YUNUS EMRE, günde dahi
anıldı. Yolun yolumdur, ALLAH’ımın LÜTFU’dur.”

“KABE olsa, tavaf etsen; gönülü bir kenara
koydu isen, aradığında bulamazsın.” “Geyik misali suyu takip ettim, sülün
misali yolumu aradım. Ne aradığım gibi buldum, ne sülün misali vardım;
ALLAH’ımın EMRİ olduğu yerde uyandım.”
“ ‘Aşayım.’ dedim, bir dağı
aştım, sanki evreni dolaştım. Öyle çok gördüm, dedim ‘Güne dek
kördüm.’ ”

YUNUS EMRE der ki: “Mideyi denemedim, aç kalırsam demedim.”

YUNUS’um söz dileyip
geldi: “Saray yaptırdım gülden, balığı aşırdım gölden. Suyunu
deryaya akıttım, balığı nehire sarkıttım. Elbet ‘Gölde ne alsın, kime ne
versin.’ dedim. Kova ile aldım, nehire saldım, ‘Yolun deryadır.’ dedim.
‘Şah olan gelsin, ÖZ’ümü bilsin, verişe uysun, dünyaya doysun, gönüle
AŞK’ını koysun.’ derim, şaha baş kaldırırım. Şah
dediğin, özgür kişi. Kendince elbet. Dananın aradığı, elbet öküz
değil; yuvanın aradığı, elbet eşek değil. Arayanı bulduk,
gönülden sevindik.”
“Ayva dalında ağır, pamuk halinde. Desteyi bölersen, tanede kalırsın.
Taneleri bulursan, desteyi sararsın.”

“Gönüllerin buluştuğu anda, kainat parıldar. Hoşnut olsun cümle
gönüller, güne uysun kâmiller. Saygıyı saymayanda tatbik et ki; saymayı
öğrenesin, yolunu aydınlatsın. Yolunu gördüğüm, ‘Aydın olsun.’ dediğim bir kul,
‘Kara olsa, sana ne?’ dedi yürüdü. ‘Benim derdim
büyüdü.’ dedim. Kulunun derdi var, gününe gadri var. Vardım arkasından yürüdüm,
eteğimi sürüdüm. ‘Arkadaş.’ dedim, bağırdım. ‘Derdi derdinde
bulan; derede kurbağa avlayandır, karaya vurmuş balığı
koklayandır. Dersen bana; tasanı kolaylarız, ALLAH’ımdan dileriz, gücümüzce
sileriz.’ Dedi, ‘Yıkık
kulübem, yamalı fistanıma; eklendi destanıma, eşeğimin ölümü. Ne olur
bundan sonra, kulunun dünyada durumu?’ ‘Derdinden sıyrılasın, ALLAH’ımı
bilesin; eşeğin gitti ise, atını bekleyesin; kulüben yandı ise,
sarayını bulasın. Bu mudur bunca derdin, gününü karanlığa verdin.
Elinden kolundan başından ayağından eksiğin var mı?’ ” dedi,
selamladı.

“Yola çıktım niyet ile, dönüş gördüm
kısmet diye.” “Mideyi denemedim, ‘Aç kalırsam.’ demedim. ‘Name gelsin, yol bilsin, yolu bilen
elin versin.’ dedim, gelene uydum. Yanıldığım, gelenin kimden
geldiğini bilememektir, gelende O’nu bulamamaktır. Gelende O’nu
bulduğum an, kendimi de buldum, kendimde O’nu bildim.” “Bende beni değil, O’nu görün ki, doğruyu bulmuş olasınız. Ben
bende O’nu gördüğüm an, olduğumu bildim.” “Dergahımız sohbet meydanı, her yolcu hanı
idi. TABDUK der idi; YUNUS dinlerdi, bilmediğin sorardı. Yaprağın
dilinden, kuşun sesinden, mana alırdı; TABDUK’tan onu dahi sorardı.”

“Alkışı
dileyen, gösteri yapandır. Müsterih olasın, YUNUS’um bilesin, kayguyu silesin.
ALLAH’ımın lütfu her an YUVA’nın üzerinde.
Seyrine
daldığın, ‘Ne güzel.’ dediğin her güzeli, daha önce görebiliyor
muydun? Bunlar lütuf değil mi? Esmeri silkmeyen, sarışını bulamaz;
birini sevmeyen, yerini alamaz. Sevmeyi her olayda dene. Danışmayı
esirgeme. ‘Yol bilirim, doğruyu bulurum.’ deme. Danışma kime olur?
Büyüğüm dediğine. Yuvandayım bilmez misin? Olmuşa göz yummaz
mısın? Gerçeği ne sen ne GARİP bilemez, kul mantığı çözemez.
YUVA’da dilediğiniz her soru, size verilir, müşkülünüz hal edilir.
Günün gelişi, kulun uyuşundandır. Analığından yumuşak yol
geldi, yuvada huzur gördü. ‘ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun.’ dendi. ‘Amin.’
diyelim, yavrulara duacı olalım.”

“Arıya benzesem, gücünce balını alsam, cümleye versem; ben mi öğünürüm, arı
mı yoksa çiçek mi? Çiçek verdi, arı aldı, ben dağıttım. Öğüntü ne
bende, ne arıda, ne çiçekte. Her yaratılan, YARATTIĞI için vazifede.”

“Dağda ağacın boynunu küçük
gördüm, ne var ki yaprağı daha bol. Konuyu derdim, olanı verdim.
Dağda yetişen ağaçta, yaprağı saydım. Veriminde ne aradın
dersen; ayvada çiçek, çiçekte böcek gördüm.”

“Ne fistan benden, ne destan senden, her verilen O’ndan.”

Huzura varsınlar,
duacı olsunlar. “Yumuşak yolunuz.” dediler, YUNUS’um ile geldiler.
“Geldim YAHYA ile, vardım sahra diye. Suyumuz dağılır,
gülenler sevinir. Yaprağımı aldılar, çiçeğimi yoldular, beni yolda
koydular. YUNUS’uma sözün yamasını bıraktılar. Sözü yamayalım, olmuşu
görelim. Batılı silelim, HAK’tan geleni bilelim, selameti cümleye dileyelim.”

YUNUS’um yolunu
yuvaya çevirir. “Hoşluk sizlerle, boşluk gözlerle olsun. Her kul
sevinçle kalsın. Sahip olmayan, kamuya uymayan boğulur. Dumansız yuva
dilerim, gönülde ateş yakarım.” der. “Ağaçta yaprak
oldu isen, gölge vermesini bil. ‘Yaprağım.’ dedi isen, almayı öğren.
‘Nerden neyi alayım, kime gölge vereyim?’ diyen; dökülmeye mahkumdur. Saz, söz
ile güzelleşir; kul, ÖZ ile kendini bulur. ÖZ’de göz var ise, olur.
Gönlünü kör bırakma, KABE’yi sahipsiz bilme. Her kalede asker olur, asker yolu
gözetir. Dedik ya. YUNUS’um. Selvi misali, eğilmeden yükselen, boyda
YÜCE’yi gören MEVLÂNA HAZRETLERİ. Genişledikçe yaprağı
çoğalan. Onun gölgesinde yolcu huzuru bulur. Benim gölgem, kökümde durur.
Yanılmayın, selvinin dahi uzamaz. Boyu uzar, gölgesi uzağa düşer.
Maksatta değil, maksutta arayın. Maksatta hedef, neticeye varır; maksutta
sonsuzu düşünür. ‘Ufalandım.’ dedi isen, benim vazifemi yapmış
olduğum görülür. Öyle dememiş, aksi söylemiş olsaydım,
ufalanmazdım.”

“Yaprağı almadan, çiçeği görmeden, meyvesi ermeden yer misin? Yemeden
sever misin? Yudum yudum almadı isen, su başında durmadı isen; tefekkür
aleminde dur, durduğun yerde otur. Oturmak, bilmeden yürümekten
yeğdir. Koyun ile kuzudan beklediğin nedir? Yün mü, canı mı? Mayada
bulduğun nedir? Aynaya baktığın nedendir? Hep aslını bulmaya,
geldiğini öğrenmeye. Mayayı dedim, bulduğunu sordum. Maya
ekmeğin özüdür, ekmekte gören gözüdür. Aramaya ne hacet? Ne yerde ne
gökte, baktığın her yerde. Karıncada sinekte, ekmekte peksimette,
yelde selde, senin olduğun her yerde.”
“Geceyi yıldız mı süsler, söz mü? Dünyanın gecesini yıldız, kulun gönlündeki
geceyi söz süsler.”
Selvi misali
YUNUS’um geldi, “Selam olsun sizlere.” dedi. “Aldım gülüm, gördüm gönlüm,
sevdim dalında cümle yaprağın ile.” dedi, selamladı. “Selvide gül
ararsan, beni bilesin. Gölgem olmasa da, boyda bulasın. Irak olan yerden
göresin.” der.
“Saygıyı sevgiyle, sevgiyi YÜCE’ye. YÜCE’den gelen, erinceye kadar yönelt ki;
kendini bulasın, yarattığını ölesiye sevesin.”
“Bahçede önce toprağı, sonra kökü, sonra bedeni sevdim; VEREN’den dolayı.
Arıyı sevdim, balından dolayı; dünyayı sevdim, döndüğünden dolayı.
Benliğimi bulduğumda; arıyı da meyveyi de toprağı da sevdim,
sadece YARATAN’dan dolayı.”

YUNUS’um geldi,
kaidesiz söz diledi. “Toprak elde, el GÜL’de, GÜL gönülde oldukça, kainat
durmadan döndükçe; seni de öğütür, beni de. Kıyamet günü gelende, cümle
kulu bulanda; sen de BİR, ben de BİR. Cümlemiz GÜLÜ’nde, GÜLÜ’nün
dalında, o’nun dilinde, ALLAH’ımın NURU’nda olalım; kaideye sorgusuz uyalım.”
dedi, selamladı gitti.
“Yemeni giysem mi,
SEVGİLİ’ye yürüsem mi, her güzele sarılsam mı?” dedi YUNUS’um geldi: “ ‘Gücün yeter mi?’
dersen, ‘AŞK’ım biter mi?’ derim. AŞK’ımın sargısı, kainatın üç
dolayıdır. ALLAH’ım cümleden RAZI olsun. Kainat; AŞK’ınızı oldursun,
nefsinizi soldursun, benliğinizi kaldırsın, ‘ALLAH!’ dedikte yangına
düşürsün.”
Günün yerine,
başta serine oturan, cümleye gönül bağını gören YUNUS’um geldi: “Hoşluk ile sarhoşluk arasında,
ne fark vardır? Hoşluk, güzeli görmek; sarhoşluk, içmek. ‘Neyi
içsem?’ dersen, güzeli. Gücümüz, gün ile gece ile değil; göçümüz, mey ile ‘Vay.’
ile değil. Hoş olduk, dünyayı sevdik; sarhoş oldukta, dünyayı
sildik. Hoşluk ile sarhoşluk budur. İçmek, dünya sevgisini;
hoşluk, sarhoşluğun basamağıdır. ‘Söze güldüm, DEDELER’in
huzurunda.’ denildi. DEDELER’in huzuru, anda mıdır? Durumun başkalığı,
söze girişte ise; doğru. Gönülde oldukta, değişmez elbet.
Aramızda söz sadece bu yoldan olduğu için, andaki sarhoşluktan
kurtulmak istenmez. Ne var ki, her an sarhoş olana da söz gerekmez.
Konuğumuz geldi mi, sözü bal ile bağladı mı? YUNUS oldum, günde buldum,
anda geldim, çölde yandım. Gölde durdum, derde deva aradım. ‘Derdinin devası,
akan suda.’ dediler, beni yola çıkardılar. Suyun sesini aldım, günümü oraya
çevirdim. Yürüyüşte yorgunluk duymadım, varışa acele etmedim. Etmekte
hayır bulmadım. Günün kesimini, YÜCE’nin EMRİ’nde bildim. Kendimi O’na
havale ettim. Akan suyu buldum, su ile karıldım; taşa da takıldım,
toprağa da çakıldım. Her olan YÜCE’den dedim, YÜCE’yi deryada buldum.
EYVALLAH.” dedi, YUNUS’um yürüdü, selamı sizleri buldu.

YUNUS’um söz diledi,
oğula yol aradı. Kumunu dediği, sahilde beklediği anı
düşündü: “Sepete su
doldurmaya çalışmayan her kul, sözümü kendine alınsın. ‘Gölgeyi
düşünmeden, akan suda sineği bahane etmeden gidelim.’ dedim, dileyene
elimi verdim. Dönüşü anmazsan, gidişte hayır olduğunu bilirsin.
Yaprağı yaprağa ölçme, her ağaçta ayrı gölgeyi arama. Gölgesinde
olduğun ağaç, seni açıkta bırakmaz. HAZRETİ OMAR’ın yoluna göz attığında göreceksin,
düğümünü çözeceksin, kendini orada bulacaksın. Cümleyi selamlayalım, hayır
sözü bağlayalım.”

YUNUS’um geldi,
“EYVALLAH.” dedi. “Savaşın güdücüsü mümin ise, kaybetmesinden korkmayın.
Çünkü savaşı ALLAH’ım ADINA açar, hak olmayandan kaçar. Buğday tarlasında
ekmeden, çıkan otu aralamazsan; buğdayı da körletir. Mümin kul ile yobazı
ayırmazsan; ‘Yolcu olayım.’ diyenin yolunu kapatır. Kaseye bal mı
koysam, şarap mı? Balın şerbeti hoştur, şarabı içen
sarhoştur. Önce balı içelim, sevelim; şarabı içelim, sarhoş
olalım. Bal ile arıyı ayırmazsan, sevgini vermiş olursun. Yanlış
anlaşılmasın, balı almayın demedim. Balcı olmasa, balı yiyemezsin; hancı olmasa, durak
bulamazsın; durak olmasa, yola dayanamazsın.” dedi, selamladı gitti.

“Aç kalanı yazalım. ‘Aç ölenden, gelişte vergi alalım.’ desem, bu alem aç
kalır. Dünyada, geleni ALLAH’ım aç koymaz demektir.”
YUNUS’um geldi,
cümlenizi selamladı. “At ile merkebe yük vurdum, ikisini de dehledim. At önden
koştu, merkep geride kaldı. Ne var ki, ikisinin de yükü aynı. Aynı yerde,
aynı vakitte çözüldü. Çünkü ben merkep ile yürüdüm, geride kalana yol verdim.
Onun için önden gideni, gittiği yerde beklettim.” dedi. “Kuzuyu sesinden sevsem de, yürüyüşünde HAKK’ın ADI’nı bulurum. ‘Onun gibi
olsam, her adımımı ‘ALLAH.’ diye atsam.’ der, gönülden hasret çekerdim.
Meğer o da niyazdan sayılırmış; kuzunun attığı her adım, benim
sevabıma yazılırmış.”

“Geldim, söz alayım.” dedi, kucağına sevgilerinizi
doldurdu. “ ‘Her ağaçta
yaprak olsam, dileyen kuluna gölge versem, gazel olup dökülende, toprağına
kuvvet versem.’ dedim, toprağa diz çöktüm. Karıncaya selam verdim, kirpiyi
okşadım, sülüne mendil salladım. Arı diline bal buladım. Unutmayın, arının
dilindeki ağuyu, balı alır. Kavak ağacı eğilir mi, dalı yerde
sürünür mü, aymayı bilen gerinir mi? Kardım koruk suyunu, gördüm huysuz huyunu.
Elbet öyle olacak, koruk sıkan ekşi suyun olacak. Şikayet edersen,
yersiz olacak. Ayağımız yürüsün, yeter ki gönül HAK YOLU’na götürsün. Ayak
gider; yöneten, gönüldür.”

“YUNUS oldum geldim, duvarı mekan bildim. Başımı dayadım, gövdemi yamadım,
gönlümde saraylar doldurdum. Güzellere kapıları açtım, çirkinlerin önünden geçtim. Ta ki
KASRI’na gönül koydum, gönüldeki sarayları yıktım. Döndüm baktım ki; güzel daha
güzel, çirkin ondan güzel. ‘Nerden geldim, öyle gördüm, hangi binayı ben
kurdum? SARAYIN, NUH’un gemisinde mi buldum?’ dedim, gafletimden utandım. Kendi
kendime sordum; ‘Aynaya bak gafil, güzel misin?’ Aynaya bakanda gönülde
ateş yandı. Güzelin
yaratılmadığından mısın? Güzel olmayan O’ndan değildir. ‘Güzel
olmayan var mı?’ derseniz, gönlünü yokla derim. Müspet cevap almışsan,
kendini kutla derim. ALLAH’ımdan çirkin,
sadır olmaz. Kulun gönül gözü kör ise, güzelde çirkin bulur. Şaşkın
baktığın her olağanüstü hadise, aslında müspet olaydır. Kuğuya
güzel diyen, güvercinde muhabbeti bulan, düşündü mü? ALLAH’ım her
güzelliği bir yarattığına verse, dünyanın düzenini bulamazsın. Her
yarattığını, bir meziyet ile güzelliğe örnek göstermiştir. Suyumuz öyle
geniş ki; ne ağırlık bulur, ne bir kulunu bırakır. Günümüz yeterince
görüldü, sohbetimiz derildi, sözümüz tesviye verildi. Yuyanın olmuşum,
gönlüne dolmuşum, sepette boş yazıyı bulmuşum. Boş yazıyı
geç, yolunda güzeli seç. ‘Güzel nedir?’ denirse, ‘ördüğüm
görebildiğim her şey.’ de. ‘Demek’ten, de. Yönsüz kalınmaz,
yolsuz bulunmaz. Kainatın sırrı, bir kulun aklı ile bulunmaz. Bulunan da
çözülemez. Mesafeye gönül koyma, ‘Gidersem uyar mı?’ deme. Uymayan, ALLAH’ımdan
gelmez. ALLAH’ımdan her gelene, mümin kul gönül koymaz. Dert ALLAH’ımdan
değil, kulun kuruntusundandır. Eğer bacanı açtı isen, ‘Dumandan
boğulur muyum?’ deme.” dedi selamladı. “Kakıttığın
taşta, dürttüğün başta, O’nu düşün ki; ayağına eline, sahip olasın.” dedi söze YUNUS’um girdi: “YUNUS oldu isem,
adımı dünyada koydu isem; adım ile değil, gönlüm ile vardım. Ayağımı
sahile koydum, elimi hak diye kullandım. Güneşin olmadığı vakitte,
aydan ışık beklersin; aydan gelmediğinde, yıldızlara bakarsın. Vakti
ondan sorarsın, yönünde önüne katarsın. Güneş’in vergisi, yıldızlarda
müşahede edilir. Sen aslında yıldızda Güneş’i gördüğün için ona
uyarsın. Hiçbir yıldız, Güneş’ten başka bir yerden ışık almaz.”

“Sözümü eden, varsın aleyhimde diyen olsun. Sözümü edenin gönlünde yer
almışım ki; beni demiş, adımı dile vermiş.” “Yemeni giyseydin, yoluma gelseydin, düğün dernek kursaydın; diyeceğim
çözülürdü.”
“YUNUS’um geldim,
yasemin dalına elimi koydum. ‘YARATAN ALLAH’ım; kokuyu verdin, en güzelini
derdin.’ dedim, menekşeyi boynu bükük gördüm. Yaseminin dalına,
menekşenin haline gönül koydum. Öylece efkarlandım, sonra uyandım.
‘Demek.’ dedim, ‘Ne tırmananın, ne yerde sürünenin güzelliği kaybolmaz.
Sürünse de aslından vermez.’ Sevgimde hata buldum, ayırdım diye kendimi
suçladım. Olgunluk, ayırmadan sevmede. Olgunluk, hatalı olsa bile övmede,
övülecek güzelliği bulmada. ‘Hata sende değil, bendedir.’ demede,
kendi körlüğünü duymada. Eğer ben körlüğümü duydu isem, gören
göze sahip oldum demektir. ALLAH’ımın LÜTFU’na erdim demektir. ‘Güzeldir.’
dediğin güzelde, güzel görmediğin çirkin midir?” YUNUS’um selamlar.

“Yamamazsan yenini, giyemezsin eskini, düşünmezsen VEREN’i, göremezsin
DEREN’i. VEREN de o, DEREN de o. Toprak senden almadı ki sana versin.
Verdiğini söylemezsin, söyleyemezsin. Sen onu elledin, sen onu belledin; o
seni yine de, derledi topladı, kucağında büyüttü. ‘Nasıl büyüttü?’ dersen,
gönül yapını besledi. Gülü ile sümbülü ile, bağrındaki üzümü ile.”
Defterimiz bitti,
sözümüz yetsin. YUNUS’um sözümüzü devir alsın. “Setreden doruğu görse,
sehpadan vazgeçerdi. ‘Ağaca örtü vurayım.’ diyen, böceğe yem
bulamazdı. Böcekten geçilmez, ağaca örtü vurulmaz. Sehpadan maksat, kaydına sorgu
vermek. Ağacın doruğu nedir? Oyması; oyunda bulması,
kucağa gelmesi. Ağacın doruğu, kucağa gelir mi? ALLAH’ım
“OL!” dediğini oldurur, sehpada kulları buldurur. Sehpa neden olur? Yüce
ağacın doruğunu görende, sehpadan vazgeçmezsin. Dediğim odur.
Sana gerekli olan için, ağacı harcar mısın? ‘Yol ehliyim.’ diyen için;
kökünü bildiğin, doruğunu gördüğün ağacı harcar mısın?
Ağaçtan maksat, ULULAR’ınızdır. Bilmez misiniz? Size verilenden öteyi
aramayın demektir. Bir sehpa için, bir ağacı harcamayın. Sehpa dünya
gününde, ‘Yol ehliyim.’ diyendir. “Yolunu alan, ilmine erendir; ilmine eren, bedeni sıyırandır. Bedeni sıyıranda
ibadet, gönülde kalır.”

“Her yongada ağacın bütününü müşahede ettim, meyvesinin tadını
buldum.”
“El ettik, göz ettik; suyumuza tas
uzatana, gönül dolusu sunduk.” YUNUS’um söz diledi,
sözde umut belledi. “El verdiğim kullarda, ışık tuttuğum yollarda; taşlar atılmadı, kul
başı yarılmadı. Sunduğum bellidir, kul başı tellidir; gönül
kırmaz isen, sözün ballıdır. YUNUS’um geldim, ‘El verdiğim kullar.’ dedim.
Oğula dedim. Deryada balıklardan, karada konuklardan sevinç duyanlar;
ALLAH’ımın YOLU’na uyanlardır. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun.” dedi, YUNUS’um
cümlenizi selamladı.

“Çaya ayak koyduk
mu, soğuk diye kaldık mı, kayda niyet kurduk mu?” dedi, YUNUS’um geldi.
“Yelden sakınmam, selden kaçınmam, koğuşa girenden sorguya
düşmem. Yelden gelende, zahmetini görmem; selden dönende, rahmetini
bulmam. Selin aktığı,
damına taktığı nedir? Rahmetidir. Neden O’ndan gelenden sakınayım, ‘Ne
olur?’ diye bakınayım? ‘Benim.’ demediğin, O’nundur. O’nun olan her
şey senindir, çünkü senin içindir. Akan dam aktarılır, yolun gidişine
baktırılır. Sen bakandan olasın, baktıran O’ndan. ‘O’ndan olsam, baktırsam.’
deme. Baktırdığı isen, SEVGİLİSİ’sin.
SEVGİLİSİ olmak, O’nda seni bilmektir. YAR benimdir, YAR
benim gönlümdür. YAR’imi gösterenden, ALLAH’ım RAZI olsun, Cümlesi O’ndan
alsın.” dedi yürüdü.

“Kaybolan her eşyamda, gözümü yumdum. ‘ALLAH’ım, SEN’in olan SANA geldi.’
dedim. Geleni de emanet bildim; gözümle sevdim, elimle okşadım, kundak
misali sardım. YÜCE’nin YÜCELİĞİ’ni her
VERDİĞİ’nde buldum. Cümlenizin günleri kutlu olsun, hayır olanı
gördürsün, sende O’nu buldursun. Sormadığınız her olay, sorgusu
kapandığı içindir. AŞKI’na düştükte, borcuna dalmaktan korkma.
Ne var ki, AŞK’ından kor olmak gerek. Yanmaktan öte. Kül, korun örtüsüdür;
kor, külün görgüsüdür. Kuyu yolun gidişine değil, duruşuna
hizmet eder. ‘Kordan öte nedir?’ dendi. Kordan öte küldür. Koyun kuzuyu
verirse, kuzu yolunu alır mı? Koyun kuzusuz kalır mı? Keramet beklenmesin,
‘Kuluna mahsustur.’ denmesin. Kainatın yaratılışı, her olayın
dürülüşü; kerametten uzak mıdır? Kendi doğuşunu düşünsen,
kerametin içinde olduğunu görürsün.” “Yolumu bulalar, gönlümü alalar. ‘Yiyeyim.’ diyenin, karnını doyuralar.” Mana
verildi, YUNUS’um sevindi. Açın yeri olmaz.
“Geldiler gördüler neyi? Gönüllerdeki KABE’yi. Her yavrunun gönlünün, bir KABE
olduğunu unutmayın. Dünyanın en güzel olayı budur. ALLAH’ımın “OL!”
dediğine uymak, O’nun yarattığını bilmek, O’nun verdiğini
paylaşmak, sevmeyi bilmek. Güzel gördüğün nedir? Sevmeyi
öğrenmek. Sevmeyi öğrenmeseydin, oradaki kalabalık seni sıkardı.
Aymayı bilmek, KABE’yi gönülden aramaktır. Yol üzerine sözümü deyim. Yazılı
kitapları okumak, ALLAH’ımı öyle bulmak; ayı leğende görmektir.
Aradığını gönlünde bul ki, ayı gökte kendin göresin, görüp de eresin. Ne okuyan, ne yazan,
ne söyleyen, ne gezen; taklide gittiği müddetçe, sadece özette kalır. Oku
da, yaz da, söyle de, gez de. Hatalı olsa da bir sen bil, bir de ALLAH’ım.
İkiniz BİR olun, öyle doğruyu bulun. Kulun kulla birliği,
yaratır ikiliği. Çünkü kul kuldan aldıkta, ALLAH’ımdan sormaz. Hatasını
ALLAH’ım görücüdür bilmez. Kuldan sorar, ‘Hatamı düzelteyim.’ der. Yanlış
da olsa, varsın olsun. Yeter ki kul, ALLAH’ım ile dertleşsin. Cümlenizden
ALLAH’ım RAZI olsun. Gönülleri hoş etmek, tekrar tekrar nasip kılsın.”
“Aktarmadığın heybeyi, sokakta bırakma. Suyunu dolduran, gününü hayır ile
dolduran, olmamışa sırtını dönen; gönlünü AŞK ile doldurandır.”

“Gönlünü ver, ne olursa olsun; elini ver, ne gelirse gelsin; yönünü vur, nereye
giderse gitsin. Unutma ki O’nun olmadığı yer yoktur. ‘CAN’ım.’ demeyen,
CANAN’ını bilmeyendir. ‘CAN’ım.’ dedikte, benliği değil; CANAN’dan
gelen, O’ndan olan her yaratılandır. ‘Oyumu kime versem?’ diyen, yumuşak
yol bulamaz. Çünkü kaderine yol açmaya çalışır. Halbuki kader
çizilmiştir. Gönülde olan her düğüm, ‘ALLAH’ım.’ diyene
çözülmüştür. ALLAH’ım sana yol açtı ise, geleceğe şüphe ile
bakma. ‘Öyle mi olsa, böyle mi dönse.’ deme.
“Meyhaneye girdim,
yumuşak yoldan yolumu açtım, akan selden rahmetini diledim, ‘Cümlenin
üzerine olsun.’ dedim. Zahmetini dünyada bilsin, kendini öyle bulsun; güneşte
yansın, ağaca el uzatsın.” dedi, YUNUS’um geldi. “Zambak;
toprağı değil kulun gözünü süsler, gönlünü besler. Neden?
Yaratılıştaki güzelliğinden. Her yerin yuğanına el uzatılmaz, her derin kuyudan su çekilmez. Aynayı ters tutarsan,
karanlıkta kalırsın. Aramadan bulunmaz, gücenmeden barışılmaz,
danışmadan öğrenilmez. Yuyanını bilen, başka kapıya dalmaz.
Deryadan geliş olmaz. Deryaya sadece gidiş vardır. Aradığın
kapı, senin gönlünde. Orayı ara, orayı sula, orayı besle. Hatasızlık arama,
‘Hatalıyım.’ dersen AFFI’ndan geri kalma. O’ndan af dile. ‘Yolumu SANA
çevirdim, geçen günü devirdim.’ de, AFFI’na sığın. Şerbeti kardı
isen, sunmaktan geri kalma. Kainatın verdiğini, kullarına serdiğini,
santim santim ölçtüğünü, hatasızlığı kendine mal ettiğini bilmez
miyiz? VERGİSİ, senin gördüğünün olduğunu sanma. Senin
gördüğün, şahit olduğun; sadece ONSEKİZBİN ALEM’in bir
perdesidir, eğer o perdeye layık isen. Gördüğünüz dünya, asıl olanın
gölgesidir. Binanın gölgesinde, ne bulursunuz? Binanın güzelliğini gördükte,
dünya sadece şekildir. Eşyanın aslı, RUH’udur. Ceset de, RUH’un
eşyası değil mi? Asıl olan nedir? Elbet RUH’tur. Ne var ki RUH da
gelişe bağlıdır. Huyunu aldı ise, eşyanın yerini bulabilirsin.
Huyunu almayan eşyaya, yerini veremezsin. Huydan maksat, her eşyanın
yapısıdır.”
“Elde üzüm,
bağda gözüm, cümlede sözüm.” dedi YUNUS’um geldi: “Geldim gelenlere,
‘Bize de üzüm.’ diyenlere. Birer salkım vereyim, AŞK’ımı gönüllere
sereyim. ‘Kalk gidelim.’ deseydim, gelen olur muydu? Bedenden gönlü ayırır
mıydık? ‘Dünyayı değiştir.’ demedim ki, yazılı olandan uzak kalmadım
ki.” dedi, cümlenizi selamladı.

YUNUS’um sözünü
kendi açsın: “Elim açsam, yola geçsem, RAHMETİ’ni dilesem; gökten mi
yağar? Toprağı açsam, ekini atsam; biçmeyi RAHMET’ten bilmeyim mi? Kulu kulda bulmayım mı, kulu
O’nda bilmeyim mi? Yerde gördüğün RAHMET odur. O’nu bilmek, O’nu sevmek, O’ndan GELEN’i sevmek; sadece
RAHMETİ’ndendir. O’nu bana bildiren, mademki yerdir; RAHMETİ de,
yerden gelir. ÖZ olduğumda ancak O’na vardım, gönlümü RAHMETİ ile
kardım. Elde yaprak, dilde toprak yürüdüm; ÖZ’de, NURUNU buldum.” dedi,
YUNUS’um selamladı.

“Selam.” dedi geldi,
YUNUS’um sözü aldı. “Bülbülü yuvada gördü isen, ürkütme. ‘Meyveyi dikeyim mi,
kökünü sulayım mı?’ diyene. Yanında olana. Kuyudan ses almasın. Kendine
öğüt verenden uzak kalmasın. Gelene uysun. Kamuya uymayan, sese kulak
vermeyendir. Açılan kapıdan geçilir, verilen elden tutulur. ALLAH’ıma havale
edildikte, kuruntu arkaya atılır. ALLAH’ım yazdığını bozmaz, hayır
olmayanı kuluna yazmaz. Senin çile dediğin her olay, aydın kapının
kilididir. Her aydın olayın kilidi vardır, anahtarı kulun elindedir. Kul
sabırdan uzak kaldıkça; ne kilidi bulabilir, ne kapıyı açabilir. Sabırsızlık
kulu oyalar, gönlünü bulandırır. Unutulmasın, ALLAH’ım her olayı, kulunun
hayrına yazar. Çevrede gördüğün, ‘Uymazsa?’ dediğin, senin
kuruntundandır. Yanında olanın karındaşına. Kazanmadığın
yazıda kâr
arar mısın? Kazmadığın toprağa çiçek diker misin? Dikilmemiş
toprağı sular mısın? Toprağı kaz, çiçeği dik, kökünü sula.
ALLAH’ıma havale edildikte, çiçeğin tutar. Kurur diye korkma, hiçbir
olayda hatalı arama. Çünkü olayları kul değil ALLAH’ım hazırlar. Kayıtta
yazılanın dışına çıkabilir misin? Dünyanın düzenini bozabilir misin? ‘Gidene engel olayım,
gelene karşı durayım.’ diyebilir misin? ‘Pişen aş, benimdir.’
diyebilir misin? Sen pişirdin, bakalım nasibin midir? ALLAH’ımdan olan her
olaya ‘EYVALLAH.’ diyelim, O’ndan GELEN’in hayır olduğunu bilelim.
Geçlikte güçlük aramayalım. Zorluk çıkarmak, kula yaraşmaz. “Kucak dolusu sevgim
ile geldim, ‘YUNUS’um.’ dedim. Cümlede yeşili, samanda sarıyı, gökte
maviyi gördüm. Gümüşe gönül koyana, ‘Altına baksan.’ dedim. Kainatın
verdiğini, kulu eğittiğini; mümin olan her kul bilir. Yolunu
gece yıldız ile alan, günde yönünü gölgesinden bulur. Güneş’ten maksat
RESULÜ değil mi? Onun Yolu’nda olan, kendini bulmuş olur. Kendini
bulan, yönünü tayin eder. Nasıl ki güneşin verdiği, gölgesinden
bulduğu gibi. Yıldızın vazifesi, güne çıkarmaktır. ‘Olmuş mu?’
dersen; ‘Olacak.’ deyim, kandile yağı doldurayım. Sepetten almadığın,
sedefte bulmadığındır; gönüle koymadığın, kaderin yazmadığıdır.
Duvar ören, çatıyı örter. Kılıfı diken, pamuğu dolduran. Komşu derse
desin, senin gönlün yatsın. Yeteri yetsin, kumaşı ölçsün, ‘EYVALLAH.’
densin. Uygun olana. Dikilen ağaçta,
yaprak sayılmaz; ağaç bakımlı ise, meyvesi dökülmez. Kuşun
uçtuğu yer, kula söz vermez. Söz; kulun olduğu yerde, cümleyi
gördüğü yerdedir. ‘Ayrı olayım, rahatı bulayım.’ diyen, rahatın ne
olduğunu bilmeyendir. Meyveyi yemek için, olmasını beklersin. ‘Oldu mu?’
dersen, ‘Yemeyi dene.’ derim.”

“At ile at konuşsa, kul buna
şahit olsa; muhakkak ki duyacağı tek kelime, ‘YARATAN’ım SANA
şükür.’ Koyun ile kuzu meleşse, diyeceği gene aynıdır.
Toprağın derdine düşen, kainatın sırrını deşendir. Seni senden
ayırmasın, toprak seni elemesin.” dedi, YUNUS’um yürüdü.
“Sözü alayım, yağmurda saçağa sığınayım. Gezmede yürümede,
gördüğümü gönle akıtayım. Saçak altına girdim, sığınan yavruları
gördüm. ‘Güzelin en güzeli sizler misiniz?’ dedim. Ben onu öyle görmek
istediğim için gördüm. Hata arasaydım, ‘Burnu akar.’ deseydim; hatayı
kendim yapmış olurdum. Olanı olduğu gibi görürsen, her olanda
güzellik ararsan; kendini bulmuş olursun. Ayvada kurt var dersen, atılır
mı? Temizlersin elbet. Kulun hatasını da örtersin.” dedi YUNUS’um selamladı. “Günleri saya saya, baktım havada aya. Ayda gördüm, güneşte buldum;
gidişte gördüm, varışta uydum.”
“Yemeniyi giyeyim,
yolunuza varayım, tozu dumana katayım.” dedi, YUNUS’um geldi: “Köy meydanına
kazanı kuralım, kepçeyi ele alalım, her dileğe sunalım. Korkunuz olmasın,
‘Biter.’ denilmesin. Kaynayan kazanın bereketi O’ndandır. Gelelim sohbetimize. ‘Girdikte meraya,
saydık kuzularını.’ dendi. Onbir’de kalsın, ötesi sayılmasın. Sayan ile
görenin, çobana azık verenin yoldaşı olduk. Saymadığımız kuzulara, otu ayırmadık. Ayıranın
olduğunu görmedik. ‘Niye saydın?’ diyene; onbir’i öne aldım, onlara öğüt
verdim. ‘Davarı sarın.’ dedim, onları kuşak yaptım. ‘Açılsın açıldıkça,
kuşağı genişledikçe.’ dersem, sözü sona bağlamış
olmam. Çünkü hiçbir olayın, ne başı ne de sonu vardır. Birinin
bittiği yerde, öbürü başlar. O’nun VERGİSİ’ne uyan, GÖRGÜSÜ’nde kalan her
EVLİYA’nın vazifesine düşen. Her bir EVLİYA, onbir öğretmen
yetiştirir. ‘Hoca.’ diyene, ‘Yanlıştır.’ derim. Hoca, hatmeder;
öğretmen, öğretir. Yemeniyi silkelim, cümlenize EYVALLAH diyelim. Kalbimiz
AŞK ile dolsun. Kuyuya inmedik,
suyundan almadık, başında kalmadık. Gölgeyi arayan, güneşten
yanandır. Yanalım ki, gölgesine sığınalım; dönelim ki, kendimizden
geçelim. Beni benden sormayın, beni benden duymayın. ‘Ne demek?’ dersen, ben
beni söyleyemem, ikiye girerim. O’na vardım, O’nun
ile BİR oldum. BİR olan gönüllerle bağlantı kurdum. Olay sadece
budur. Sen ben değil, sohbetimiz O’dur. O’nda ben, O’nda sen, O’nda
cümlemiz. Cümlemiz O’nda BİR’iz, cümlemiz O’nda gülüz. GÜLÜ’nün renginde,
AŞKI’nın ahenginde; buluştuk, kavuştuk. Bedenin vergisi
O’ndandır, dünyanın sevgisi O’ndandır. Madem öyle, O’nu da sevelim dünyada,
O’na bedende değerini verelim. O’na varmak için, bedeni hırpalamak
gerekmez. Mademki bedenin de O’ndandır, O’nun VERGİSİ’ndendir. Gözüm gördü ise,
O’nun GÖZÜ’dür. Elim tuttu ise, O’nun ELİ’dir; aklım yetti ise, O’nun
AKLI’dır. Benim olan yoktur. ‘Zavallıyız.’ dendi. Neden zavallı olalım? Madem
ki O’nun SIFATLARI’na malikiz, mutluyuz kutluyuz. Çünkü O’nun kuluyuz.
‘Hatalarımız?’ derseniz, O’na sığınırız. Sığındıkta hatalardan uzak
kalırız. Hata da kulun, ALLAH’ımdan af dilemek de. Gecenin örtüsü
gündür, yolumuz uzundur. Sohbetin getirdiği, kulun götürdüğüdür. Cümleye ‘EYVALLAH.’ diyelim,
ALLAH’ıma emanet edelim.”

YUNUS’um “YM.” der,
sözü geçen güne ekler. Davarda saydığımız onbir’i bekler. Gücümüz yeter.
Çünkü O’ndandır, O’nun EMRİ’ndendir. “Varsın kumunu deryaya salsın.” der,
sözü benden ister. Söz senindir YUNUS’um. “YUNUS’um geldim,
davarda onbir’i saydım. ‘Onbir’den öteye gitmez misin?’ demeyin. Benim, senin, onbir’in
yüzbir’indeyiz. Söz cümlenindir. Beline kuşak sarmazsan, bedenin beli
bükülür bilirsiniz. Yolumuza öncü koymazsak, yol şaşırılır. Onun için
ALLAH’ım onbir’e İZİN verir. Her bir EVLİYA’nın, onbir
yetiştiricisi vardır. Görünen binlercedir. Ne var ki, binlerce ışık
tutan gerek. Sanılmasın onbir, binlerden gayrıdır. Bir mecliste yüz kişi varsa,
yüzünün de ayrı vazifesi vardır. Onbir, ışık tutandır. Saki olup
şarap sunan değil. TABDUK’un kapısında, otuz yıl çalıştım.
Çalışmaya alıştım, alıştıkça oluştum. Ne var ki, ışık
tutamadım. Sadece saki olup, şarap sundum. Şarabı sunmak için; üzümü
beklemek, şarabı oldurmak gereklidir. Yani, kendi malındır. MEVLANA
HAZRETLERİ daha önce demişti, ‘Senin olan, sadece AŞK’ındır.’
Benim sunduğum da, kendi malımdı. MEVLANA HAZRETLERİ hem ışık
tutucu, hem şarap sunucudur. Onun malik olduğu mertebe,
PEYGAMBERLER’e layık görülen mertebedir. Hiçbir EVLİYA, onun mertebesine
varamaz. Müzeyyen günün gönlüne dolduğu, YARATTIĞI her varlığa,
aynı AŞK ile baktığı bilinir. MEVLANA HAZRETLERİ’nin AŞK’ı,
kainata milyonlarca defa dolar. Ne sadece kuluna, ne sadece yoluna idi
AŞK’ı. Aşamadığı dağı, gönlü ile eritir; geçemediği köprüyü,
dili ile kurdurur; ekemediği toprağı, niyazı ile yeşertir. Amma
isteği, sadece cümleye. YARATTIĞI karınca, kaderini verince; kul niye
baksın, kendinin olmayana gönül taksın? Onun AŞK’ında; cümle BİR’di,
her kul PİR’di. Derdi, deva gördü. Bedendeki dert, gönle şifadır. Gönlün şifasını, beden hazırlar. MEVLANA
HAZRETLERİ der ki: “Sözünü ettiğin, semaya tuttuğun, beni
yücelttiğin nedendir? Unutma ki cümlemiz, bir bedendir.” HAK’ta olan,
hakikati görür. Tevazu, olumu hazırlar. Selam olsun sizlere, geldik durduk
düzlere.” dedi, YUNUS’um yürüdü.
|