YUVA’mız. YUNUS’tan alacağı, cümleye vereceği, gönüllerde
tomurcuk güller göreceği müjdelenir. ‘Nedir?’ denmesin, soruya düşülmesin,
dendiği gibi alınsın, gönüller hoşnut olsun, ALLAH’ım RAZI gelsin, yolunuz
aydına varsın. Kumda yürüdük, ‘İz?..’ dedik aradık, NURU’nda yüzü gördük. Dumansız
gelen günlerin sahibi olunuz, oluşu bulunuz, gelen gün için benden üç
anahtar alınız: 1-Her açacağınız kapıda, önce bir an durunuz.
Açacağın kapıda göreceğin ne olursa olsun, O’ndandır. 2-Yolumda YARDIMCI gelen kim olursa olsun,
bendendir. 3-Yuvamın temelini atan, kim ne derse desin, sadece
HAK’tır. Tahtına oturan elbette Şah’tır. Ne var ki, oturtanı düşün. Aldığım-alacağım O’ndan, bildiğim-bulacağım O,
gördüğüm- gönlüme koyacağım O’na. EYVALLAH diyelim, günün kapısını
‘Hayıradır.’ diyelim öyle açalım. Yanımıza gelenin, yolunu soranın; yolunda kaygusu kalmasın. Mimar binanın
temelinde yoruma düşerse, tamamında zorluk çeker. Halbuki, alışa-verişe
yorum yoktur. Madde manayı açar. Maddede şüpheye düşersen, mana
senden kaçar. ‘Yumuşak yolumuz.’ diyelim, gönlümüzde HAKK’ı bilelim,
yorumdan uzak kalalım. Her olay, yazıldığı gibidir. ‘Yolum HAK’tır,
PİR’im paktır.’ dedikte, duman niye? Sözümü dedim, anahtarı verdim, daha ne diyim? Niyazınıza duacı oldum. Yol,
HAK’tadır. Olacağı-bulacağı ALLAH’ım düzene koyar; kul, ‘ALLAH’ım.’
dedikte, yoluna uyar. O’na havale edilen, yönünü bulur. Gelenlerle beraber,
sevenlerle beraber. Cümlenize selam olsun.
Mümin kullar ile, gönülde yollar ile buluştuk, gün geçmedi halleştik.
‘Geldim.’ diyen her kula ‘Senin ileydik.’ dedik. Sen-senden ayrılma, sen-benden
sıyrılma. Sen O’ndasın, ben O’nun ile sende. Her halka düğümden ayrılır,
iki ucu bir araya geldikte tek halka olur. Zincir denen odur. Cümlenize EYVALLAH diyelim, hayır gününde andıkları ile beraberliği
müjdeleyelim. ‘Andığımız kim?’ derseniz, hayır günü demediniz mi, niyaza
durmadınız mı? Yeminde ne vardır? Niyazda aradığın, yudum-yudum
aldığın. Murat nedir? Yardımını dilediğin. Yardımını dilemene ne hacet, senin
ile değil mi, sana VEREN değil mi? Vermiyor dersen, kendini yokla.
Cemde ararsan, cümlede gözün olsun. Tende ararsan, aynada gözün olsun. Yaprağa
can veren, toprağa kan vermez mi? Merdiven çıkıla-çıkıla tüketilir. İniş
için merdiven gerekmez, çünkü inişten kulun gücü kesilmez. Neden? Soruya
verdim. (Soru üzerinde sohbete girildi.) Dünya
yapısının ahretin gölgesi olduğunu daha önce vermiştim. Çıkışın
adım-adım olması gerektiğini söyleyelim. Çünkü her adımın hizmeti ayrıdır.
Atılan her adım, yönüne göre seni götürür. Önce yönüne niyaz et, sonra
ALLAH’ıma havale et. Kumdan medet beklersen, kasırgaya göğüs vermek te
var. O zaman, kumun sana hizmeti olmaz. Çölde kasırgaya tutuldukta, tedbirin ne
olduğunu bilir misiniz? Kasırganın estiği yöne dönüp çökmek. Arkanı
gelene döneceksin. Çünkü yüzün daima gidenle beraber olacak. (Tedbir aldık dendikte, takdiri silmiş olmaz mıyız?)
Aldığın tedbir, sana hata vermemiş olması içindir. ‘Nasıl?’ derseniz;
gözünü, ağzını, burnunu ancak sakınabilirsin. (‘Gövde
ne olacak?’ denmesi üzerine.) EYVALLAH. YM diyelim, namazın olumunu
verelim. Mana dileğin oldukta, gönlünce ibadette varolursun. Beden borcunu,
gönül varlığın ile nasıl ödersin? ALLAH’ımın EMRİ, kulunun borcudur.
Aldığın şekeri, pirinç ile ödeyemezsin. Borcunu dileyen öder,
ödemeyen borçlu gider. Hesabını, ne sen ne ben diyemeyiz. Yağan yağmur senin mi, akan sular benim mi? Cümlede O, cümle
O’nda. Konuk geldik, yedik, içtik, güldük. ‘Vermedi.’ dedik ağladık, her
hal ile dünyaya uyduk. Varolanı bilip te, verdiğine uymazsan; hata kimde?
Günün yorumu, miyyarın mıdır? ‘Yerim olsun gideyim, makamımı bulayım.’ dersen;
ibadetin kadar sevgin de bol olsun, mana sana sevgin ile gülsün. Yorum neye yapılır? Dört yol ağzına geldikte, ‘Hangi yoldan gidersem
çabuk varırım.’ diye. Yoksa hangisi daha güzel diye değil. Yemeden
doymazsın, içmeden kanmazsın, durmazsan kalmazsın. Gidişte buluş,
tektir. Gönülden ayırmadığın, ‘Nerden varsam?’ dediğindir, dört yol.
Unutma, hepsi varır. Varış senindir, yolunu aydınlatan PİR’indir.
Nama değil CAN’a gönül veriniz. Tende değil bende güzeli görünüz. Ben
o bendir ki; bilene görünür, bilmeyene silinir. (Benin
manası, RUHUMUZ) ALLAH’ım cümleyi bilenden etsin, bilenle bir tutsun,
bilmeyene buldursun. Bilenin yerine göz attık, orda kimi bulduk? Bilen kuldur,
bölen de kuldur. O; bilenin yaratıcısı, bölenin de. Bilmeyenin bildiği,
hatasından ise; affından bulsun, kendini bilenle bir olsun. Gümüş verdiğini
ne ile verir? Madde oluşu ile. Ama o, ne sende kalır, ne senden sonra
gelende. Demek ki, senin ile gelebilendir, seni yücelten. (Bizimle gelen, mana.) EYVALLAH. Yeşilden aldık, gönlümüzü serdik, her olayı sorduk.
Sorulmadık soruyu, gönüllerde aradık. ‘Sorulmadık soru nedir?’ Anda, ben neyim?
Her kul andaki halini bilse, zan olandan uzak kalırdı. EYVALLAH diyelim, sözü
sohbete bağlayalım.
Gönüller hoş olsun, gelenler gülsün. Gayretten geçilse, verilen
seçilse, ayırım nerde düşer? ‘Senden almayan, seni bilmeyendir.’ derlerse, gönül koyma. ‘Yolumu
seçtim.’ diyene de ki: ‘Hayır olduğuna inandın mı?’ Kendinden öteye
düşünenin yolu, elbette HAKK’adır. ‘Yolum cümleye.’ dedi öyle yatırdı. Ona
deme! Söz edilir, çeşitli yorum yapılır. Diyen desin, HAK, arayanındır.
Elbette bulur, yanında kaydını yaptırır. Gümüş saçlının yanında olana
dedim. Aşmadığın eşikten ötesini düşünme. Geçen günde kalanı
düşünüp dert edinme. Ne geçen sende, ne gelecek senin. Anında ol, anını bil;
gelecekte olacak, kaygunu sil. ‘Olmaz.’ dediğin, yolu buldukta sana uymaz.
Karşımızda olana. Gölgeyi yolun düzeni bilirsen; kayguyu silersin, ‘HAK’tandır.’ dersin.
Gölge, HAK YOLU’nun ermişinden gelendir. ‘Nasıl?’ derseniz: Çölde gölge
ararsan ne bulursun; ağaç gölgesi buldukta nasıl ferahlarsın.
Geleceğe kendini hazırlamak. Geçmiş, kapanmış olandır; gelecek,
açılacak kapı. Miyyarı yumuşak olan, yoldan halini soran, halinden hoşnut
olsun.
Yerince görülür, dünyaya verilir. Gören göz ile, her olana EYVALLAH
denilir. Kutbunu ararsan, sonsuzdur. Katkını ararsan, yersizdir. ‘Neden?’ dersen,
katkı senden değil de ondan. Atan da O, katan da. Kul niyetini haz ile
açsın, nefsini koz ile seçsin. Mümin olan bilir. Nefis koz ile kulu eğer.
Gönül haz ile nefsi mağlub eder. Huyun güzelinde suyun akışı görülür.
‘Olaylar yazıdır.’ denir, beklenir. ‘Düzen bozuk. Düzeni bulacak gerek.’
derseniz, bozanı dürecek de gerek. Kuş yuvada oldukça, yavrusuna sahiptir.
Yuvadan uçtukta, yavru kainatın malıdır. ‘Düzeni bozuk.’ diyene, kavgaya destek
arayana. Kavgadan maksat, döğüş değil dağılıştır.
Dedim ya, ‘Düzen bozuk.’ diyene. Dumanız gök ararsan, bulutun üstüne çık. O
zaman göreceksin, düğümü çözeceksin. HAK ADI’na dönen, dünyada aranan nedir? Dünyayı durduramazsın, ‘Sen dur,
ben döneyim.’ diyemezsin, gidişi kalıba koyamazsın. Onun için, olanı
olduğu gibi gör. Deme görmeyen kör. EYVALLAH. Sahipsiz kaldık derseniz,
YARATAN gönlünden çıktı mı? ALLAH’ımın yazdığı olacak. ‘Aç göreyim,
olacağa göz atayım.’ dersen daha gönce dedim, bulutun üzerine çık da gör.
Ney de YUNUS’a ses bulsa, YUNUS gönlünü aramazdı, ‘Yol...’ deyip düşmezdi.
Elbet YUNUS’un aradığı kendi gönlüdür. ALLAH’ımı aradım sandı. ALLAH’ım
her an onunla değil mi idi? Aradı durdu, bıraktığı yerde buldu. Onun
için, sizler de düzeni KURAN’dan bekleyiniz, yozandan değil. Saklı olan
her olay suça delildir. Gizli gördüğün olaydan uzak kal. Uzak kalamayacak
isen, açmaya çalış ki seni de içine almasın. EYVALLAH. Düşünmekten
kolay havale etmektir. Ne kadar düşünsen, yoluna koyacak HAK’tır. Hem
YUVA’nın düzenini, hem vatanın, hem de dünyanın. Duvara dayansan yıkılır,
ağaca dayansan dökülür, direğe dayansan sökülür. Senin
sığınacağın, dayanacağın, güveneceğin sadece HAK’tır. Ondan
başka sığınacak yoktur. Şaşıran dahi O’ndandır. Yolda
gidersen, yolunu şaşarsan; yol göstericin kimdir? Sanma ki kuldur.
Kulu vasıta kılar. Gelen, dönen, yoruma verilen, sebepsiz gelmez. Yemeyen ile
yiyen bir olmaz. Aç olanı yedir, tok olanı giydir; mesafe kapanır. Marifet,
mesafenin üstündedir. Vasıta aramaz, aç ile toktan sorumlu olmaz. Name ile
aranan, yerine oturandır. ‘Gözden ayırmam.’ dersen, ‘Yerine oturdun mu?’ derim Gümüş ile katışan, altın ile oluşan; somut ağırlıktan
ayrıdır. Niyaz ile, olacağı bulursun. Hırs ile, olacağa uzaklaşırsın.
Aslında olacak, ne desen olur. Senin görüşün, seni yanıltır. Taya semer
vurma ki, asi olmasın, yanına gidene vurmasın. Şeker ile beslenen tayın
yöntemi, sunulduğu gibidir. Arpa ile beslenen tayın yöntemi, boynuna
torbayı astığı andadır. Evet. Her hal ile sözüm yerini alır. Yargıca şeker
sunarsan, alacağın tatlı sözdür. YUNUS’um der ki: “ Yumuşak yolu
bilmeye, kendini eğitmeye hazırlarsan; YARDIMCIN anında yanındadır.” ‘Her
alana...’ dedim ya! Gelen ile gülene. EYVALLAH. Gümüş ile, dedim ya!
Kayguyu bırak, düzene koyan HAK. ALLAH’ıma emanet olunuz, kaygulardan uzak
kalınız.
Huzur ile aldık, gönüllerde bulduk, dost olanı olmayandan ayırdık. Yanlışlık
yok! ‘Dost olan, olmayan var mı?’ derseniz, elbet yok. Ne var ki, var ile yok
dendikte; ayrıntıya düşülür, dost olmanın değeri görülür. Oluş
sözdedir, görüş gözdedir, duyuş ÖZ’dedir. ‘YAR!’ dendikte, YARATAN
bilinir; ‘Sar!’ dendikte, GÖZETEN görülür. YAR ayrı, saran ayrı mıdır? Gönüller
hep bir, ayıran yok, söz ayrı olsa bile. Sohbetin özü nedir? Ayrı düşünen, toplu taşınan her kulun
sözünün bohçalandığı, günü geldikte söze özünü buldurduğudur. Dağılmazsa,
toplanmaz. Gözü gören; ÖZ’ü aramaz, ÖZ’de olduğunu bilir, bilmeyeni çağırır.
‘Her çağırana gidiş uygun mudur?’ derseniz, gönle yakın gelenin
sesini alırsın. Gözünden ayırma dendiğinde, gözet demek değildir, göz
at demektir. Çünkü gözeten O. Göreyim dersen, sileceklerini düşün. ‘Yolum
nerde başlar, nereye gider?’ dersen, yerini olduğun an sormuş
olursun, önce gelişi silmiş olursun, her hali ile yeniden doğmuş
olursun. Gelişten maksat, dünyaya göz atıştır. Yoksa doğuşun,
gönlünü yakan meczubun gelişinden azade olmaz. Meyhaneyi dileyen, sohbetin
güzelini arayandır. ‘Sadece meyhanede mi sohbet?’ derseniz, yerini ararsanız,
dönüp dolaşmakta gönlünüzü sarhoş eder. Ne var ki, kendin kendinde aradığını
bulamazsın. Pişirdiğin aşın güzelliğini yiyenden öğrenirsin.
Günün güzelliğini ancak, pencereni açarsan görürsün. Sohbetin olgununu da
sofrasında bulursun. ‘Kimden öğrensem?’ deme. Gün gelir karınca dahi, sana
sohbetinden bir katre verir. Yemeyen bilmez, tadına ermez. Sofraya oturmayan
dahi mahrum kalmaz. Demese duyar, duymasa uyar, uymasa arar. Yemeyi dileyelim,
yemesek bile dileyene sunalım. ALLAH’ım bunca nimetleri ile kainatı
donatmış, ‘Seven yesin, sevmeyen aç kalsın.’ demiş mi?
Seven-sevmeyen, kendi ayırmış. Kul ayırdı ise, HAKK’a ne söz kalmış. Akımın özelliği nedir. İki zıddın bir oldukta verdiği. İki
zıt dedik, birbirine zararını gördük mü? Asla. Duvar yıkılmazsa, yerine yenisi
örülür mü? Çirkin denilmezse, güzel görülür mü. Güzellik her yerde, her şeyde
mevcut. Ne var ki, kulun görüşü ayırır, ayırdıkta doğruyu bulur. Doğruyu
buldukta, ayırdığından utanır. Demek ki, önce ayıracağız tarayacağız,
gönlümüzü öyle besleyeceğiz. Yenmediğin senden değildir,
yenemediğin O’ndan değildir. ‘Yenmek ayrıdır, yenilmek gayrıdır.’
derseniz, yanılmış olursunuz. Ağaca baltayı vurursanız devrilir.
Yenmiş mi olursunuz? Ya ağaç üzerinize devrilmiş olursa, yenilmiş
mi olursunuz? Sunmak diledik, ‘İZNİN ALLAH’ım.’ dedik, geldik
gönülleri hep bir bulduk. Sözler uymasa da ‘YA ALLAH.’ diyelim, sözü de bir
edelim. Deste dendikte, bağlantı kurulur birde bulunur. ‘Geniş olsun,
MEYDAN alsın.’ derseniz, MEYDAN kainatın beşiğidir, HAK KAPISI’nın
eşiğidir. ‘Ayırır!..’ demeyin, kendi gönüllerinizi ayrı koymayın.
Çünkü O ayırmaz, ayıranı göndermez, ayıranı buldurmaz. ‘Ayıran varsa,
oldurmaz.’ denmesin. Her meyve olacaktır, yaprağın altında kaldıysa,
gününü dolduracaktır. Ne var ki, er geç oluşur, her çekirdek asılda
buluşur. ‘Cennet senindir.’ derlerse de ki; ‘Cehennemi de benim!’ ‘Neden?’ derlerse
de ki; ‘Benim için kurdu ise inkar edemem. Güzeli bilirsem, cehennemine çirkin
diyemem.’ O’ndan olan cehennem de güzelin güzelidir. Nasıl ki kuru yaprak
ağacın gazelidir. Hasmını öv, senden güçlüdür diye. Dumanın verdiği
seni sardı ise, bacanın gereğini düşün. Gözünden ayırmazsan, gönlünün
sardığını düşün. Cümlenize verilen, senden-benden değil,
O’ndandır. Yerini bulduralım, cümleye dağıtalım dendikte tereddüt niye?
Ummak güzeldir, olmasa bile. Bulmak güzeldir, vermese bile. YM diyelim, sohbeti
bağlayalım. (Resim verilir: HAZRETİ HATİCE) Varolan O’dur. Varolana uyacak, sen. Sen ancak beden ile
sensin. Bedeni sildikte, VAROLAN’a katılansın. Varlık, darlığı siler.
Darlık, bildiğinden değildir. Darlık, uyuyanadır. EYVALLAH diyelim.
Ten ile göründükte, bedene uydukta simayı verene; kul gözüne uyanı, günde dilendiği
gibi vereni söyleyelim. RESULÜ’ne uyanın, ‘Bildim Seni.’ diyenin, secdeye ilk
baş koyanın simasıdır. HZ HATİCE. Kayıt cümlenindir, cümleyi
ananındır. EMREDEN HAK’tır, emri alan halktır.
Yeninin güzelliği, eskinin özelliği vardır. Yoncayı neden dilersin? Talihim dönsün dersin. Yonca senin gönlünde. (a: yonca DÖRT HALİFE mi?) EYVALLAH. Günün olayından
gönlün ferah alsın. Yönünü değiştirme, gönlündeki AŞK’ı
söndürme. Sönen yok yanılma. Gönüldeki AŞK ateşi her an aynı alevle
yanmaz. Gün gelir kor olur, kulun en olgun halidir. ‘Yumuşak oldum.’
dendikte, geriye dönüşten korkma. Gönüller, güzel ile hoşnut olur.
Güzel nedir? Güzel sevendedir, yerini bilendedir. ALLAH’ım seven ile beraberdir,
gören ile beraberdir. ‘Yerim nedir?’ dersen; suyunu aldığın, beraber olsam
dediğindir. Daha önce verdim, niyaz ile dilediğin, dedim ya. (a: HZ ÖMER ile tüm yaşam boyu beraber olmam için
ettiğim niyaz mı?) Yolun onun yolu, sevabın ondan, elbet affın da
onun ile. (a: geçen akşam rüyamda altın
harflerle, bir levha üzerine Arapça olarak yazılmış KUR’AN-I KERİM’den
bir ayet gösterildi. Bu ayet hangi surede ve manası nedir?) ALLAH’ımın,
MELEKLERİ ile verdiğidir. Yememiş olsan, yediğinle
kalsan; yolun gine O’nadır. YASİN SURESİ on sekizinci ayet. Mimarın binasında hata var ise, yapısına söz edilmez. Çünkü hata mimardan
gelmez. ‘Gözün görmezse, gönlünü aç.’ de ona. Dönenden, ‘Sormadın sorumu.’
diyenden. (a.a için verilen) Gönlünü üzme,
yumuşak yol senin. EYVALLAH. (a: bu verilen
a.a için bir lütuf değil midir?) Her verilen, her kul için
lütuftur. Ne var ki görecek göz ister. Bülbül sesini niye sessizlikte verir? Saklayacağı olmadığı için.
Sohbetin en güzeli, gönüllerin hoşnutluğudur. Sebep sorulsa, olaylara
neden denilse; düzeni kim kurardı? Yolumuzun gidişine uyan her kulun
yanındayız, gönlündeyiz. Elbet. Komutan gelse orduyu görse, diyeceği
nedir? Düzenin yerinde. Yenmeyi dilersen yapacağın nedir? Güçlenmek. EYVALLAH. Yenmek, gözün
kapamaktır. Gözün kapamadan manaya girebilir misin? Kayguyu sil dedim sana.
Silmediğin senin değil. YUNUS’um sözü verdi “Yudum-yudum alsalar.”
dedi. Dumanını silesin. ‘Dar bu sokak.’ demiyesin. (z’e)
Çünkü sokağın darında değil, varındadır aradığın. Sonunda; cemde
ararsın, CAN’da bulursun. Sunduğum gibi, aldığın yönde. Defterin yaprakları
hayır diye açılır, her gününe sevinç eklenir. Koyduğun gibi. Görüşte
hata yok. EYVALLAH diyelim. Serçeye yerini sorsan, yuvanın özelliğini görürsün.
Serçenin tevazuunu göreceksin, yuvasının özelliğini bileceksin, yumuşak
oluştan örnek vereceksin. (Halden mi örnek verilmesi lazım?) Evet. Kumdan alırsan, kuğuya söz
vermezsin. EYVALLAH diyelim.
YUNUS’um yoldan sorar, yolundan halin arar. Sergide gördüğünü olgunluğuna
yorar. Oymayı bilenin, sözünü edenin, YUNUS yollunun. Konuk beklensin. Haber
sorarsın, yoldadır. MEVLÂNA’yım! Namından kaydı silinir, adları bölünür,; sudan geçerse, selamın alınır.
Alan bilir. Giden aransa, yollar taransa; elde kalacak, kaba topraktır.
Cümlenize selam olsun, her gönülde güller açsın. Kulun yorumu yerini bulsun,
‘Şifa ALLAH’ımdan.’ densin. Aradığın değil. Şüphede kalma,
kayguya verme. Yemeyi dilediğini değil, yemen gerekeni ye. (Gerekenin ne olduğu soruldu.) Yanıktan uzak
dur, donuktan uzak dur. Güneşin vergisine dolan. Dünyanın kaygusundan sıyrıl,
cepteki taşlardan ayrıl. Cebe ne konur? EYVALLAH. Ele alma demedim. Kaygu
alma, taş misali cebe koyma. ‘Gönüllere serpinti alalım, güllerle bir
olalım.’ derseniz, sözün bağlantısına düşmeyin. Hiç bir söz bir
kaideye bağlı değildir. Halkanın bir ucu ayrı öbür ucu ayrı olsa
dahi, iki ucu bir araya geldikte tek halka olur. Aldığım-verdiğim
demeyin. Aldığını-verdiğini VEREN kim? Yargıcın vereceği karar,
iki kişiden birine yarar. ‘Yerini buldu mu acaba?’ dersen, adalet; HAK
HUZURU’nda şaşmaz. Kul ne yapsa, HAKK’ın ADALETİ’nden kaçamaz.
Yerini bulsun yeminin. Sözünü ettiğin, ‘Olmaz.’ diye ettiğin. ‘O’nun
ADI’na.’ dersen, yanılmış olursun. YM dedim, kayguyu sildim. Sözünü
verdin, adımını attın, elini uzattın. EYVALLAH. Konuk gelsin. Namını
sorduğun, suyunu verdiğin; yumuşak yoldan gelir. Suyunu diledin,
dilediğince aldın. Yoruma düştükte, şüphe ile doldun. Yanınızda,
şüpheyi silenden olan var. LOKMAN. Yemeni geciktirme, aşını eskitme.
Düşünü, yumuşak yerde düşün. Gayreti, beden gücünün ötesine
götürme. EYVALLAH. Bedende düzeni bul, seferde gezeni bul. Koyundan sütünü al,
gönülden kayguyu sil. Yolumuz bitmez, her çoban gütmez. ‘Yüce dağlar yol
vermez.’ derseniz, hele yürüyün de görün. Sen niyetini aç. Dağlar geçit
verir, ağaçlar önünde eğilir. Çiçekler, karda bile tomurcuklanır.
Mayayı yumuşak tutalım, yolumuza HAK ADI’nı katalım. ADI’nı
dilimize, ZATI’nı gönlümüze alalım. Şekeri neden yersin? Ağıza tad
versin diye. Şerbeti niye içersin? Gönlünü ferahlatsın diye. Ne atılan
senden, ne katılan benden, her toplanan O’ndan. Sabrına el atsan; yolumun
direği dersin, gönlünün vardığı yeri görürsün. Şebnemde kainatın
RAHMETİ’ni bulursun. Başarı nerdedir? ‘Günümü ADI’na açtım.’ diyende.
Yoksa ‘Gayreti kuşandım, dünyayı döşendim.’ diyende değil. Oymayı
dileyen dedik, incide rahmetin olumunu gördük. Daha önce verdim ya. Şebnemde
kainatın RAHMETİ’ni bulan, incide olgunluğuna erendir. RAHMETİ’ne
erende dahi, dünyanın mihnetini görendir. Denir ki, ‘HAKK’ın RAHMETİ ile
yıkanmış-paklanmış, pür-ü pak olmuş; dünya mihneti onu nasıl
bulmuş?’ Mihnet dediğin rahmetin müjdecisidir, kaderin elçisidir.
Kaderinde incinmek varsa göreceksin. EVLİYA olsan da, o köprüden
geçeceksin. İnci olsan kabuğunda kalsan, yazıldı ise delineceksin.
Kulunun borcunda, HAKK’ın HUKUKU, gramı ile yazılıdır. Kumunun tanesini,
kulunun hakkına ödetmez. Ne var ki, kulunu sevmese affetmez. AFFI; BÜYÜKLÜĞÜ’nden-YÜCELİĞİ’nden
olduğu kadar, sevgisindendir de. Delinmiş inciden maksat; gününü
kayırmaktan uzak kalmış, kendini kendinden olanlara adamış demektir. (Kendinden olan kimdir?) Kendini O’dur dersen,
O’ndan gelen her kul, kendinden olandır. Sıyrılmış; her nesnesi ile, her
nefesi ile. Sadece beden kafesi ile dünyaya bağlı kalmış, nefesini
dahi dileyene adamış. Ona nefes gerekmez, çünkü canından geçmiş.
Canını, CANAN’a varsın diye göçürmüş. Som altın verseler, gülüp geçmiş.
‘Altını dileyene verin. Benim ile CANAN’ı derin.’ demişlerin adıdır. (Delinmiş inci.) Evet. Her sözümüz cümlenize
ile inci olsun. ALLAH’ıma emanet olunuz. Döşeğin yumuşak olsun,
örtün seni sıcak tutsun. Seferde kim olur? Niyazını HAKKA eden. Sefere çıkan
ile bir ol. Niyazını HAK için dile. Gezin, niyazın ile olsun. Sorulanı verelim, ‘ULU’m kimdir?’ diyene. Suyuna yol al, gönlünde olan her
kayguyu sil. Gününü yönün ile bölme. Günü gelende gör, yolunu sorduğu
elini verir. HACI BEKTAŞI VELİ. ALLAH’ımın RAHMETİ, cümlenizin üzerine olsun. Sohbetten söz dileyen,
gücünü verdiğince değil aldığınca görsün, sazdan sepet örsün.
Sepette, çiçeğin açanına gönlünü koysun. Derenin akışında, sevenin
bakışında ne görürsün? Elbet güzeli. Toprağı ekilidir, ipliği
bükülüdür. Elbet yavruya dedim.

Huzurun olduğu yerdeyim. Yozlaşan her çiçek, gönülden silinse
de; yerini gelene bıraktıkta, gönüllerde sergiye konur. Güçlük, yerini almada
değil bulmadadır. Olanın güçlüğüne gönül konmasın, yamaya söz edilir denmesin.
Yama olsa da yerini bulur, açığı örter. Sana. Güçlük dersin, kayguya düşersin.
Yolunun gidişine açıktır, derim. (Hayır mı?)
Hayıra olmıyan var mı? Günün yorumunu dert etme. Seçilenin değil,
geçilenin sözünü aldıkta; gönlün huzura varacak. Ne var ki, denenin üzerinde
durulmasın, yumuşak yol taş ile karılmasın. Sarayda olmayanla,
deryayı bilmiyen bir olur mu? Deryayı bilenden değil misin? (a’ya mı?) Evet. Yolunun gidişine, gönlünün
erişine ayak uydur. Yemeniyi giydikte, gidişe uydukta; umduğun gibi
olur. Sözü sert gelse de, yerini bulur. Yola niyet kuralım, ‘Yardım SEN’den.’
diyelim. Kilim serildikte, helva karıldıkta yerini bulmuş olur. Yemeyi
diledi isen, helvayı kararsın. Oturmayı dilersen, kilimi serersin. Sözümüz
açık. Sorulan sorunun; unu-yağı hazır, şurubu hazır, karılması
beklenir, her olaya sabır eklenir. Benden deme. Gayretini veren de, gören de,
YÜCE’dir. Yolumuz açık, dedik. YUVA’nın yolunda, günün aydın olduğu
görülür. MEVLÂNA’yım! Yolumuz sorgunun ötesindedir. Yargı, HAKK’ın HİKMETİ’ndedir. Hak
olanı göstersin, neyden nefes alınsın, elden ele verilsin. Cümlenin selamı,
cümlenize olsun.

Gönül koyma dedim. Niyetinin açık olduğu görüldü. Sorgusunun devamı
verildi. ‘Yolun gidişine uyar mı, aransa duyar mı?’ denildi. ‘Ağaç
köklü ise, ele geldikte yerini bulur.’ denilen; aranılanın kökünde
olmadığı denildi. (Seneler evvelsi izleri
kaybolmuş akrabalar hakkında) Yoldan sorulmadı mı? ‘Arasam mı?’
denilmedi mi? Kundağından eş olanın, kanından kardeş olanın
sorusuna verdim. (a. için mi?) Hayır,
anasının. Kulunun yolu, gönlü, hali, bizce malum. Gönül koyma dedik. (a.’ya) Serden soran, yerden alır. Gönülden soran,
halden alır. Gönlünün yerini, sana daha önce verdik, kaygusunu sildik. Yazılı
olanı söyledik. Hata, bizden gelmez. Sözümüz, gün gelende değişmez.
Unutulmasın, yazılı olan bozulmaz. Gönüllerimiz birdir, müjdenizi veren PİR’dir.
Kucak dolusu sevgi ile geldik, öylece bulduk, hoşnut olduk. Durandan
geçmedik, sileni seçmedik, gördüğümüze şaşmadık, ‘Olsa-olmasa?..’
diyenin sözünde durmadık. Veren ZATI’ndan, olan özündendir. Suyun akışı, nasıl ki nazındandır.
Suyun şahlanıp aktığı yere göz attınız mı, dumansız gönül ile
baktınız mı? Yolumuz, akan su misali O’nadır. Sözümüz, cümleyedir. Kaygumuz
silindikte, silenin kim olduğu bilinir. Neden VEREN’in verdiğine
kaygu edilir? O GÖREN’dir, kulu kayguya düştükte YARDIMCI gönderendir.
‘YARDIMCI kimdir?’ denildikte, elbet dünyayı dünya diyebilmiş, dünyada
kayguyu kendi bedeninden silebilmiş olanı gönderir. Gönderilen
seçilmiş kullarındandır. Denmesin ‘Hani ayırmazdı, kulunu kayırmazdı?’ O
asla ayırmaz, kulun ayırdığını kayırmaz. Varış, her kulun aldığı
mesafe ölçüsündedir. Ne kadar erken yürüyüşe çıkarsan, o kadar erken yol
almış olursun. Söz değişmez. Birdir. Daha önce verdim. ALLAH’ım
maddeyi dilediğine, manayı dileyene verir. Dile ki alasın, deryasında gark
olasın. ‘Ben diledim vermedi, beni öne almadı.’ derseniz, yanılmış
olursunuz. Dilerken sadece O’na varmayı düşünün, mertebeyi almayı değil.
Öyle düşündüğünüz an, muhasebeye düşmüş olursunuz. Onun
kulu ile muhasebesi asla olmaz. Hesabını verecek olan kuldur. Her kulun
YARDIMCISI, dilediği anda gelir. Her geçen gün, kuluna yeni doğuşu
gösterir. Gören görmeyenden ayrı mıdır? Görmediği gün elbet ayrıdır. Ne
var ki, onun da göreceği gün doğacaktır. Günün doğanına göz
açalım. MESNEVİ dendi, sohbete bağlandı. Her batış, doğuşun
müjdesini verir. Dünya kaydı, medeniyeti yazıldığı yere kadardır. Yazı
bittiği yerde kalır. Çünkü, yeni doğacağa gün açılır. Batan
demeyin, biten deyin. Batan gönüldedir, biten yeniye yer verendir. Yeniye gidişi
KUR’AN’ın vermedi mi? Yorulmayı bilmedik, yazana vermedik. Aydın olsa, dünya
hali uysa; sözünden derdiniz, ilminden bilirdiniz. Demek ki YARATAN, bilene değil
uyana verir, ‘Uyayım.’ diyenlere iletir. Günümüzün sohbetini verdim. Miyyarını bilen O, kulunu gözeten O, yazıyı yazan O. ‘Silen?..’ demeyin,
hataya düşmeyin. YAZAN bozmaz, çünkü hataya asla düşmez. Sevmeyi
bilenin sevgisinde ne vardır, bilir misiniz? Sohbete verdim. (Sohbet edildi.) Sevenin sevgisinde kainat vardır.
Kainat O’nundur. Bilen O’nadır. Seven O’ndandır. Demek ki sevende O vardır.
Uymak, kulluktur. Sevmek, kulluğun ötesinde. Ne var ki, uymadan sevemezsin,
sevdikte uymayı silemezsin. ‘Yerimiz nedir?’ diye düşünmeyelim. ‘Nerde
olursak olalım, O’nun ileyiz.’ diyelim. O zaman uymuş, ölçüsüz sevmiş
oluruz. Mertebe alayım dedikte, olduğun yeri çirkin görmüş olmaz
mısın? Halbuki, O’ndan çirkin yaratılmamıştır. ‘Her kul O’nadır.’ dedikte,
olduğun yer de O’ndan değil mi? EYVALLAH diyelim, her hale uyalım
derim. Ne batanın ne bitenin yargısına düşmeyelim, ne çalanın ne vuranın
sorgusunu düşünmeyelim. Daha önce verdim. Yargıç kararını elbet ikiden
birine verir. Halbuki YÜCE, her ikisini de yargılar. Neden? İki ucun bir
araya geleceğinden. Sanılmasın, yargıda hataya düşer. Sesin geldiği yerde, elbet nefes te vardır. Nefeste maksat, yazıya
değil kazıya söz etmektir. Yenemediğimiz rakibi, yenen ile dövüştürürsen;
öğünme, sana düşmez. Gücün üstünde güç vardır. Yenilmeyen olmaz. ALLAH’ıma emanet olunuz, her kayguyu siliniz. ‘Silecek ALLAH’ım!’
deyiniz, YARDIMI’nı dileyiniz.

YUNUS’umdan söz aldık, sözü gönülde bulduk. Hal ile hallendik, yolunda GÜL’lendik.
YUVA’nın suyunda gönlümüz erdi dedik. Erenden maksat, aranmak. Cümlenize selam
olsun, sohbeti dilimizde, ÖZ’ü gönlümüzde kalsın. CAN’dan gelsin, CANAN’da
bulsun. Her dilek ersin, kulunu bulsun. Sudan geldik, suyumuz verdik. Sahib
olan her kulun, gönlünü yuğduk. Sayanın saydığında, netice değişmez.
Gören ile görmiyen, elbet bir olmaz. ‘Neymiş?..’
demeyin. Suyunu yolundan alan, selden masun kalandır. Sarmayı dilersen,
kökünden düşün ki; alacağın, sana da ağaca da yol versin. Komşuda
olanın, sana gelenin sözünü etme ki; yerini bulsun. Denenin yanlışı yok.
Yumuşak yolun özüdür, maddenin sözüdür. Maddenin değeri gününde
bilinir, geçende unutulur. Mana; her geçen gün, daha geniş yer alır. Onun için;
mana ile hemhal olunuz, selameti orada bulunuz. Maddenin yazısı oradan, mananın
sözü buradan. Ne dense, ne yol yürünse; olacak yazılıdır. Onun için maddeyi
bırakın, YAZAN’ın yazdığı gibi olsun. Manayı dileyin ki gönlünüz paklansın.
(Kulun kimliği, ezelde yazılmış mıdır? Şaki
veya mümin gibi?) Elbet. ALLAH kuluna; kendini buldurmak, kimliğini
bildirmek için gönderir. Tövbekar olan kulun hatası, affolur. Dersin ki, ‘Yazı
değişir mi?’ Doğuşun değeri, odur. Tekamül denen, orda
buluştur. RUH’u bölüş, kainata serpiş, arıtıp tekrar dönüş.
Dönüş nereye? Kendine. Önce kendine, sonra arı gönülle HAKK’a. CAN’dan
aranan nedir? Arılık. Her yaratılan gelir, dünyaya uyar. CAN’da bulamazsa,
CANAN’da arar. Kendini, ne olursan ol buldurur. Yazı odur. Ezelde, RUHLAR
yaratıldıkta, düzenin dışına çıkana ‘GEL!’ dendikte; gelişe uymayan
asi RUHLAR’ın, dünyaya gelişte de asi olacağı, elbet yazılıdır. EZEL
ALEMİ, her türlü cezadan masundur. Dünyaya gelişin hikmeti odur.
‘Düzene uymak, kendini bulmak yazılı ise, nasıl bulur?’ dersin. Gökyüzünde uçan
kuşa yön verebilir misin? Uyarsa sürü olur gider, sürüden ayrılan helak
olur. ALLAH’ım kulunu, beden kafesi ile dünyaya vermiş, kendine öyle yön
buldurmuş. Kulunu helak olmasın diye korumuş. Yerini bilen, yolunu
gören; yürür. Asi kulu, her adımda taş ile vurulur. Ceza mıdır? Asla.
Taşa vuracak ki, doğru yolunda gitsin. Sözümüz açık. Dönüş O’nadır,
kendini bulanadır. Bulmadan dönmez, ALLAH’ım izin vermez. EYVALLAH.
Yanılmış olunmasın, asi kulu kalmaz. Ne var ki, her bulanın yeri bir
olmaz. Har kul, ALLAH’ımı bildiğince bulur. Buluş, kendine oluştur.
ALLAH’ımın takdiri; buluşta değil oluştadır, kulunu asilikten
kurtarıştadır. VELİLERİ verir, PEYGAMBERLERİ ile gönderir,
yolun aslını gösterir. ‘Su olayım, nereye akarsam akayım.’ dersen; elbet
yolun uzamış, ancak varışa uymuş olursun. ‘Akan suya uymak nasıl
olsa, varış bana, nerden olursu olsun.’ deme. Oymayı duyan, övmeyi
bilendir. Övmeyi bilen, yumuşak olandır. Yudum-yudum alalım, ne var ki
dökmeyelim. ‘Yerimiz bol, yolumuz dar.’ demiyelim. Dar yol, gidişten
sorumlu değildir. Sadece gidişe yer veren, görüşten mahrum
olmasın. Armağan, layık olanın muradı olmalı. Her dileyen değil,
layık olanın alacağı bilinmeli. Dost dendikte, CAN ile sarılmalı,
‘CANAN’dan gelir.’ demeli. ‘Donanma, cemiyetin kuralıdır.’ denilmeli. Sunduk
söz diye, arıdan bal diye. Kul alsın, gönlünde bulsun, ne güzel hal diye. Dünya hali gelir-geçer, ne olsa ne bulsa, kul sonunda göçer. Taş
bulan kaçar, güç bulan şaşar. Kaçsa da, şaşsa da; akıbet
olacaktır, kul kapıyı bulacaktır. Elekten gecelim, kaçmaktan duralım, şaşmaktan
kalalım, ‘İlle KAPIN, ALLAH’ım.’ diyelim. Yollu yolu ile, halli hali ile
bulur. Seyrine dalalım, gönül ile bulalım, EYVALLAH diyelim, cümleyi
selamlıyalım. CAN’dan geçtik, CAN’dan göçtük, CANAN’da buluştuk. Cümlenizi
dileyelim, gelişte buluşalım. O’nun KAPISI, gönüldür tapusu. Ne kadar
mamur eylersen, o kadar hamur bulursun. Fırında pişirirsen, olumlu
gelirsin. Un beden, su iman. Vermezsen duman, gelişin yaman. EYVALLAH.
Öyle ya, fırınsız gelirsen, hamursuz kalırsın.
Kumdan yol dileyenin, gönülden huzur bulanın yanındayız. CAN diye geldik, yanımızda
olandan kayguyu sildik. Sunduğumuzu alana, ‘Gönlüme yazdım.’ diyene.
Silenden olursun, yolunu bulursun, sudan geleni bilirsin, ‘Hatasız olsa?..’
dersen, yanılırsın. Çünkü hatayı yapan kuldur, silen de kul olsun, huzuru öyle
bulsun. Adalet er-geç yerini bulur, yolunu çeviren taş ile doğrulur.
‘Nasıl?..’ dersen; kulun hakkını, kuluna vermez. HAKK’ın ADALETİ şaşmaz.
O’nu bilen, düşmez. Bilmiyen gelip sana çatmış ise, ALLAH’ım İZİN
vermez. Sırtını dayadığın, ALLAH’ım olsun, elini tutanı göndersin. Gönlün
gibi, yolun da açıktır. Yenmedik lokmanın derdine düşme. Yeneceği
versin, verdiğini kulu bilsin. Güzelin nerde olduğunu aramak, güzeli inkar etmektir. Çünkü, aramaya
gerek yok. Güzel görmeye, HAK’tan gelenin ne olursa olsun güzel olduğunu
bilmek gerektir. Elbet güzeldir, çünkü O’ndan hata gelmez! İHLAS okusun, kendini bulsun. Kundağı sardı, bebeği beledi,
kumu eledi. Kendini bulmayı diler, YARDIMCI’sı elden-eli alır. Sunduğumuz,
kulunun dileğinedir. Seyrinden, geminin yolunun nereye gideceğini umarsın. Ne var ki,
vardığı, varacağı yeri bilemezsin. Varış, daima limana giriştir.
Yumuşak yolunun gidişine gönül verdiğini dünden söyledim. Kim ne
derse desin, nerden gelirse gelsin; senin yoluna duramaz, çünkü HAK İZİN
vermez. VEREN’in verdiğinde hayır görürsen, gönlünde açan
çiçekleri bil. ‘CAN’ım yolda, gönlüm halde.’ dersen, yerini bulmuş
olursun. Sermediğin kilim toz olmaz, kurmazsan sofrayı aş yenmez.
Sofranı kur, ‘Ekmeğim olsun, bal ile yensin.’ de. ‘Benim hakkım, bende
kalandır.’ dedin mi, mutluluk senindir; ötesini diledin mi, gönlüne duman serdiğindir.

YUNUS’umun sözünden alanın, gönlünü kaygudan sıyırdığı görülür.
Sevmeyi dileyen, sebep aramasın. Yazılanın bozulmayacağı bilinsin. Daha
önce verdik, her olayın yazıldığı bilinir, yazılan sizlere verilir.
Verilen, HAK ADI’na söylenir. Huzuru gönlüne alasın. Ona de ki: ‘ALLAH’ıma
havale edilen, doğruyu bulur.’ Dile vermesin, gayretin boş olduğunu
bilsin. ALLAH’ım, kulu için en hayırlısını bilir, yazısını öyle verir. Kulun
buna katabileceği, hiç bir şeyi yoktur. Sadece ‘Uydum ALLAH’ım.
Verdiğini SEN’den diye hayır bildim.’ desin. Ne var ki, ALLAH’ıma havale
edildikte, doğruya dönüş görülür. (a’ya mı?)
Elbet. ‘Yerimi yere verdim, yerden nasib aradım.’ de. Halbuki, nasibini HAK’tan
alacaksın. Kayguyu silesin, dilediğini bulacaksın. ‘Yuvamı SEN aldın,
güzelini vereceksin ALLAH’ım.’ de. Alandan değil verendendir, yolunu
görendendir. ALLAH’ıma emanet olunuz. ULU’nun yardımında olduğunu bilmez misin? (a’ya.)
Yoluna uygun geldikte; sözünden değil, gönlünden verir. ALLAH’ım
cümlenizden RAZI olsun.
Yudum-yudum verdik, gönüllere serdik, her kulunu sardık, geçeni derdik,
gelene selam durduk, cümlenize EYVALLAH dedik. Kaideyi bozan olmaz, YAZAN’a karşı durmaz. Taşı ele alsan,
başına koymaz. Eli-elde bilelim, korkuyu gönülden silelim. Sahife
açıldıkta, yazılan okundukta; görülecek selamettir. Varmayı dileyen elbet
görecek. Ne var ki, günü yazıldıkta dönecek. Ne gelenden sorumuz, ne YAZAN’a şüphemiz
olmasın. ‘Niyaza duralım, olaydan uzak kalalım.’ demiş, cümlenize söylemiştim.
(Uçak kazası ve zelzele olmadan evvel, olacağı
tebliğinde belirtmiştir.) Kumun yolunda olanın, bileceği nedir?
Olayın niyaz ile değişmiyeceği. ‘Niye verdin?’ derseniz; yolun
gidişine, kapının açılışına hizmeti olur diye. ‘Hangi kapı açılır?’
dendi. Açılan kapı, gönlüne bağladığın HAK KAPISI’dır. Niyazı yolun
için ettikte, açılan kapılardın geçersin. Dünya düzenine öyle baktıkta, hatadan
uzak kalırsın. Çünkü olayın dışına çıkmış olursun. Niyaz olayı
defetmez, seni dışına çıkarır. Gönül öyle bir saraydır ki, tezyinatı
NUR’dur. NUR’unu harcama ki, sarayın aynayı sende bulsun, kainata aksetsin.
Derdim var diyen, dünyayı kökte bulandır. Satıhtan üste çakan, derdine ortak
arayandır. Derdine ortak ararsan; VERENİ bil ki, derenden olasın. Varlıkta
olandan dirlik ararsın. Yanılma! Varlıkta olanda, BİRLİK vardır.
Aslını bilenin düzeninde, ayrılık olamaz. Öyle oldukta, dirlikten söz edilemez.
Darda görsen, yazık deme. Darlığın ötesi çizilmemiştir, yazılanın
ötesine geçememiştir. Sarhoşa sorsan, ölçüsünü bulamamıştır.
Neden? Bulsa sarhoş olmıyacağından. Haram denildikte ölçüye vurulmaz,
çünkü kulun ölçüsü birbirine uymaz. Yediğin aşın, içtiğin suyun,
uyuduğun uykunun; çoğu-azı haramdır. Öyle ise her kul, kendi ölçüsünü
kendisi bulur, bedeninin kaydını mantığı ile korur. Yontulan her ağaç
yerini bulur dendikte, kulun kendini bilişi verilir. Senden sorumlu, senin
bedenindir; bedenin sorgusuna, nefsin hakemindir. Gözden anlarsan, yumuşak
olanı bilirsin; çünkü gözden, O’nun ADI’nı alabilirsin, gözden-göze O’nu
okuyabilirsin. Müymin olanın söyleyeceği gözündedir, çünkü vereceği
ÖZ’ündedir. Göze, ÖZ ile girilir. ÖZ’de her kul BİR olur. Günün yorumuna
düşmeyin, gönüllere kaygu vermeyin. Yersiz değiliz. Kökünü bildik, doruğuna beraber göz atalım dedik,
el-ele verdik. Dumansız yer, bulutsuz gök aranmaz; çünkü gerekmiyen, kainata
verilmez. Dumandan gözünü sakınırsan, geçende izi kalmaz. ALLAH’ıma emanet
olunuz, cümlede selameti görünüz.

CAN’dan aldık, CANAN ile bildik, cümlede bulduk, EYVALLAH dedik. Suyu,
yolumuz dedik aldık, el-ele yürüdük. Suyu bilene yoldur, yol ise haldir. Halin
uymazsa, suyun bilmezse; vereceği nedir? Suya sırtımı dayayayım dersen, tutunamazsın;
gönlünde bulayım dersen, dumanı kendine almazsın. Akan suda çöpe göz atma,
götürür gider. Cümle ile BİR olduk, cümlenizden aldık. ALLAH’ım RAZI olsun,
RAHMETİ’ne kandırsın, AŞKI ile yandırsın. Beraber dedik, söze
başladık. Sorgu günü de beraber gelsin, ayda arayan güneşte bulsun. Sabah
diyenin, günü aydın geçsin. Naz ile nazana sorulur, sorguda sarahat görülür. Seven sevdiğine
nazlanır. Yumuşak yolun, yumuşak kulu olur. Açılan kapıdan, her
nasibi olan görür. Suyun aktığı yer, yosun da bürür. Kumun çokluğu,
taşın yokluğu demek değildir. Umulan zaman, olumun bilimine
gelmez; bilim, umuldukça yürümez. Meyve ermezse yenmez, duvar örülmedikçe adını
almaz. Güç olan, yazılmayanı yapmaya çalışmaktır. Gurbet denen, gönlünden
yoluna attığındır; han, yoluna durak kattığındır. Aşamazsan
yolunu, sorma nedir. Halini, nasibim dersen. Cam, yerini değil yöreni
ayırır. CAN, yöreni değil bedenini dünyada kayırır. Kama, kulun yerini
gösterir. Kimine korkuyu, kuluna üstün durmayı; kimine kalem açmayı, ağaç
yontmayı. Kulun yeri, kullanışındadır. Niyazınız, ağaç yontmaya
olsun. Eylemimiz, sevgide kalsın. Sonsuz demeyelim, noktaya yaklaşmayalım.
‘Her olayın sonu vardır.’ derseniz, yanlıştır. Her olayın, sadece doğuşu
vardır. Nasıl ki suya taş attıkta, açılan halelerin bittiği görülmez,
sadece başladığı görülür. Onun için, hürmetimiz her doğanadır.
Hummalı oluş, halenin dışına çıkmaya çalışmadır. Günün sohbetini verelim, yazımızı derelim. ALLAH’a
ısmarladık. Verdiğinde bulasınız, bulduğunuz gibi kalasınız.
Yüzden aldık, BİR’de bulduk, hal ile geldik. Yol yürüyenindir dedik.
Yolu gösterenin, gösterdiği yerde kalırsan; hata sende mi, gösterende mi?
Elbet sende. Gayretin yeri nerededir? İmanını bağladığın yolda,
gördüğün halde. Seyrine düştüğün, güzellik ile coştuğun
her olay; sana kanat verir mi, yolunu aşırır mı? Güzeli görmek, aymaya
başlamaktır. Güzeli bilmek, içinde olmaktır. Görmek basamak, bilmek
aşamaktır. Sevmek, sevimli bulmak değildir. Sevmek; dolmak demektir,
manaya doğmak demektir. Severim dediğinde, çeşit sayarsan;
kendini aldatma derim. (Çeşit saymak nedir?)
Kuldan-kulu ayırmak, dostum-düşmanım demek, fakir-zengin okumak, kumaşta
atlas dokumak. Unutma! Atlas görümlük, patiska ölümlüktür. Onun için,
ayırdığın olmasın, atlasın yanında patiskaya da yer verilsin. Zengine
sevap kapısı fakirdir, bilinsin. Sevabına ortak olana, senin yolundan taşını
alana, elini ver ki; selamına talib olanın, çok gelsin. (Yazılmıyan var mı?) Yazılmıyan
kulundan mıdır? Defterini alan gelir, düren döner. Kul dilediğince değil,
görevince okur. Ne var ki, kimi gününde okur gününü dokur, kimi gelen günü
okumaya çalışır. Açılmıyan yaprak okunur mu, kulun yolu gelmeden dokunur
mu? Gayretin yerini bilmeli, gereğini okumalı. Çemberi döndürelim. Dönüşte
göreceğimiz nedir? Her devirde, ölçüsü değerinde ilerlediğidir;
dengesi bozuldukta olduğu yerde kaldığıdır. Dağdan yol alan, elbet düz yolun kolaylığını bulamaz. Ne var ki,
düz yolda giden, dağda gidenin gördüğünü göremez. Güçlük, dağa
çıkıştadır. Güzellik, çıkışta bakıştadır. Düz yol eğitir,
yokuş öğütür. YARATAN, layık gördüğünce versin; dilerse eğitsin,
dilerse öğütsün. CAN O’dur, CANAN O’ndandır. Naz sana, nazan senin,
nazlanan cümlenin. Halka; iki ucu bir oldukta değerini bulur, adını alır.
Çünkü yerini, ele gelen görür. Ele gelen nedir? Aynayı bilen kimdir? Güneşe
tuttukta, yansıtan nedir? Ele gelen; sana aynayı bildirendir, yüzünü gösterendir.
Yüzünü gör ki; YARATAN’ı bilesin, ele geleni bulasın. Ele gelen, seni-sana
bildiren, seni-sende bulduran, kainata uyduran, birlikte aydıran; HAKK’ın ta
kendisidir. Eline aldığın, imanın değil mi? Gönlünde bulduğun, AŞK’ın
değil mi? Olmaz dediğini olduran, yazısını bildiren, kulluğun
güzelliğine uyduran kimdir? HAKK’ın ta kendisi değil mi? ULULAR
sadece ışık tutar, yol gösterir, HAKK’ın EMRİ’yle yolunu korur. VEREN
de O, GÖREN de O, ele gelen de O. O’nun ile doluyuz. O’nun HAY VASFI ile
halliyiz. Bunu böyle bilelim, kendimizden kendimizi soralım. ‘VARLIĞI ile
yüklüyüz YM.’ diyelim, cümlede birlik bağını bağlıyalım. Sepette
sedef, sedefte sebeb aramıyalım. ALLAH’ıma emanet olalım, cümlede kainatın
varlığını bulalım.

Olumsuzluk, güzelliğin çevresini asla değiştirmez, olan ile
olmayanı birleştirmez. Cümlenize selam olsun. ‘Olumsuzluk...’ denilenden, olumun aslını bulunuz. Kader ile kadir ayrı
olamaz, kulluğun ölçüsünde yazıyı okuyamaz. Okumak asıl değildir, yaşamak
gerek. Almaktan maksat, uymak gerek. Geçitte aradığını düzlükte
bulamazsın. düzlükte bulduğunu yüksekte göremezsin. Geçene gönül koyma,
gelene ölçü vurma. Düzen ne senden ne benden, dünyayı dürenden. ‘Düzenini
bulsa, hal ile olsa.’ denir. Denilende, özlem görülür. Özlenen nedir? Aşağıya
inilmez, yukarı çıkılmaz. Anda olana uyalım, niyazımızda analım. ‘Neyi?..’
denir. Alamam denileni, bulamam diye özleneni. Sükut, NASR ile bağ kurar.
Değişmeyen ÖZ yerini gösterir, özleneni buldurur. EYVALLAH. Alacağım vereceğim, verdiğimi göreceğim.
Günün yorumuna dilediğinizce varacağım. Gönülden almazsak, yolumuz
vermez. Yorumda kalmazsak, gönlün ferah almaz. Yarım almadan dörde bölmeden,
çiçeği açmaz. Çiçeği açmazsa, meyve vermez. Dörde bölünür, üçte
olunur. Dördün üçü bulunur. ‘Biri nedir?’ derseniz, sahifesi çevrilir. Kayıtta
öyledir. ALLAH’ımın vergisinde yargısında hata aranmaz. ‘Olumsuzluk..’
denilmesin, yorumda hataya düşülmesin. Olumu, dördün üçünü benimser birini
kanımsar. Saman ne kadar hafif ise de yerini doldurur, gözü
kandırır. Ne var ki, çokluğu kaplamaz, civarı kapsamaz. Gerçeğin
arandığı yerde, suyun akşından şikayetçi olunmaz. Çünkü suyun
akışı asla inkar edilemez. Demir dövülürken alacağı şekil
kullanılacağı yere göredir. Demir dövülür. Asmayı yerinde bilelim, olandan sorumlu aramayalım. Daha
önce verdik. Şekil dilendiği gibi olsun, istense de yazıldığı
gibi yer bulur. Ne var ki, cemiyetin yargısından cemiyetteki sorumludur.
Cemiyet yargılarken, cemiyettekine verdiğinden kendini sorumlu tutsa;
cemiyettekini yargılarken daha insaflı olurdu. Cemiyet, cemiyettekine
verdiği ile öğünmeli; vermediyse döğünmeli. Tüm cemiyetin
hatasını bir kuldan sormamalı. Kör sağıra acır. Acınacak ne kördür ne de sağır. Eylemin
dönüşü beklenen ile değil, verilen ile olur. Verebiliyorsan, elbet
alırsın. Bölüyorsan, şaşkın kalırsın. Bölenin yanında olma. Ne var
ki, kim olursa olsun, nerden gelirse gelsin; elin, elinden ayrı kalmasın. ALLAH’ıma emanet olunuz. Doğuşun dönüşe değil, gidişe
olsun. Yeniye her yüz dönsün.

Güzellik, gelenin hayrına iman etmekte, ‘ALLAH’ım
ne verdiysen
hayrımdır.’ demektedir. Selam olsun diyelim ALLAH’ıma emanet
edelim.
Yerden
gelmedik, yerden sormadık, “OL!” denene uyduk, ne olsa
EYVALLAH dedik. ‘Gayretin
yeri selamet mi?’ dersen, ne gayret, ne
hayret olanı değiştirmez. Umulanın
oluşu, kulun yerini göstermez.
Almayı dileyen sergiye vermez. Gönüllü olan
gölgeden ayrı kalmaz.
Gelenin sözü demete girmez. Günün olayını olduğu
gibi alın, yorduğunuz
gibi değil. Söyleneni almadınız. Olduğu
gibi, yorduğun gibi değil. Gelen
giden yolcu yeniyi verenden alırsın,
türlü yorumda kalırsın. (a’ya)
Kaygusuz olmayı dene. Rahmetten buluta söz etme. Yağmur bulut
olmadan
gelmez. Onun için buluta söz edilmez. Geçitte kalmaktan kaçın
(Geçit nedir?) Geçit ilme açılan yolun kapısıdır. Gerçeği olduğu gibi
alırsan, doğruyu bulmuş olursun. Elmayı
ikiye böldük te, paylaşmaya
gönül koyduğun görülür. GANİ
der ki: “Görüntü çevreni darda bırakır.
Gerçeği ara oyuna yer verme. Aşacağın
yolunu gerçeği buldukta
görürsün. Her olayda görüntünü arama, ‘Mana mı?’
diye yorma (a’ya)
Önce gerçeği tanı, sonra
manada ara. ‘Sen-ben.’ denmedikte, O’ndan
olunur, yol öyle bulunur. HAZRETİ
OMAR der ki: “Aşını, eşini, düşünü
dile verme.” ‘Alacağım
aldığım SEN’den, VERDİĞİN EYVALLAH!’ de.
Yağan
yağmur, esen rüzgar yaprakları dökse, yerde çamur birikse; söze
verme. Altın
tabak bakır tabağa denk olmasa
da, içine konan aş ne
olursa olsun mideni doldurur. Ağacın gölgesi seni
dinlendirir. Asla
yolundan alıkoymaz. Ne var ki, daha önce dendiği gibi önce
gerçeğe uy.
ALLAH’a emanet olunuz. YUNUS’um
der ki: “Dilden dile söylenir, günden
güne hallenir, günü gelene dek eylenir,
günü dünden peylenir.” Ayağını
elini tertemiz alnını, geyik misali sevdik, sardık sarmaladık, güne
hazırladık. Yerini yönünü adı ile verdik. Yanımızda olana dedik. (z’ye)
Onun elinden onun
dilinden, gerçeği bulursun. Yanımızda olanın (a’ya)
Aynayı nerde diledin? Kimden bekledin?
Sorunu alalım senin. (a’nın)
Gerçeği bulmadan alamazsın, uymadan çözemezsin. Eline gelse gene de
bilemezsin. Derdin dörde bölünse, her biri eline alınsa; gene de elinde
dört olur. Önce gerçeği bul, öyle manayı ara. ALLAH’ıma emanet olunuz.
Gününe uyacak, verdiğimiz gibi olacak. Asmayı budadın. yaprağını
bekle.
Üzüm elbet
senindir, güzellik
yolundur. Güzellik uyan
kulundur. ‘Açanın
yerini alayım.’ deme. Dinleyici
ol. Ne yaz, ne söyle, sadece
dinle.
Yudum-yudum içen ile, içtiğinden geçen ile bir olan; BİRLİK’ten
ayrılandır. İçen içtiğince, seçen seçtiğincedir. Sen-senden ayrılmazsın,
ayrılanla bir olamazsın. O’nu-sende bulamazsın, seni- O’na veremezsin. Bağ
üzüm vermedikçe, yanına gidemezsin; dağ yolun açmadıkça, tepesine
varamazsın. Yol, dileyenin; gün, halini bilenindir. Geçen, ne kadar güzel
olursa olsun; gününe dönmez, kuluna vergisi olmaz. Günü O’nda bileceksin, her
olaya O’ndan diye uyacaksın. Yerden aldığın senin olmaz, sele verdiğin
yolda kalmaz. Selamın verenle, eskiyi dürene EYVALLAH deriz. Yumuşak
olandan sorarsan; ne yel getirir, ne sel götürür. Yerini almışsan, O sana
buldurur. Talebin olduğu yerde, olaylar gelişmekten uzak kalır. ‘Neden?’
denir. YAZAN’a uyarsan, talep niye? Geçenden umarsan, günün değeri nerde?
Her olay, daima önde gider, olur geçer. Geçene dönüş, kulun yanılmasıdır.
Olmuyor deyip, kayguya düşersen; yoluna göz at, gönlüne söz et. Olan da
O’ndan, gelen de. Sadece kaygu senden, kulluğunun hatasından. Yapıya
verdiğini, sen mi oldurdun; yapıya kapıyı, sen mi ördürdün; gemiyi
deryaya, sen mi koydurdun; dünyaya güzeli, sen mi doldurdun? Güzel dersen;
çirkinin, güzelden güzel olduğunu unuttun derim. Yuyanın verdiği
sadece yoldur. Unutma! Seni götürecek tutan eldir. Elini ver ki yolun açılsın,
varlığa gönlünden NUR’lar yağdırsın. Varlık dedik, yanılmadık.
Varlık; beden değildir, bedenin muhafaza ettiğidir. Güzelin tarifini
sorguya verdim. Güzel, yumuşak olanı verir. Güzelin tarifi güzel demekte
değil, olmayanda erimektedir. Olmayan nedir? Olmayan değil, olmayan
güzellik çirkindir. Olan sadece O’dur. O’nun ayrısı yoktur. Taş kırılır
kum olur, kırıla-kırıla bölünür. Öyle oldukta, bunca günde dünya taşsız mı
kaldı, taşı mı eksildi? Her gidenin yeri dolar. Kırılan; ufaldığına sevinsin, sel ile gelsin deryayı bulsun. TURGUT
REİS desin, selamını alsın. (s’nin ULU’su mu?)
EYVALLAH. Elini elinde bilsin. Karşımızda olanın. Yoluna gönlünü versin,
YEMEN’de olsa da, gemiyi bulsa da; yoluna durana, selamını kesmez. Almayı
bilenin, silmeyi dileyenin; yardımcısıdır. Var ile varız, yoklukta darız, çoklukta koruz, hiçlikte kül. Geldik HAY
diye, olduk kal diye, göçtük hal diye. Hale uyduk, geçtik- duyduk. Göçmeden duyamazsın.
“Aman.’ dersen duyamazsın. Aman, ayrılıktır. ‘KULHUVALLAHİ
EHAD.’ dedik, kul olduk; ‘ALLAHÜSSAMED.’
dedik, O’nu bildik; ‘LEMÜYELİD
VELEM YÛLED.’ dedik, kül olduk; ‘VELEM
YEKÛNLEHÛ KÛVÛFEN EHAD.’ denildikte; HAKK’ın “OL” dediğine, oldurduğuna,
dönüşe uydurduğuna; gönüller ile katıldık.
Günün olumuna göz attık, gönüllerde ateşi yaktık. Kundak saran ile
yolu sorana, konudan çıkılmaz dedik. Gözden ayırmadan, kuldan kayırmadan;
suyunda alacağını gördük, yoldan kalacağını bildik. Alan bilir.
ÇİZEN’in yazdığı, silinmez. Yol soran ile hal gören, bölünmez. Alan
bilir. ‘Neymiş?’ denmesin, verildiği gibi alınsın. Halden alan,
yoldan soran, bölünmez dedik ya! Varmayı dilersen, uymaya çalış. Vurmayı
dilersen, kalmaya alış. ‘Vermez!’ denmesin, vergiden şüphe edilmesin.
Sargıda hata ararsan, sergide göreceğin nedir? Yamadan utanırsan,
yırtıktan ne ararsın? ‘Dengini bulayım, açığı örteyim.’ de ki; gayretin
yerini bulsun, niyetin yazılana uysun. ‘Yer mi uymaz, söz mü vermez?’
denilmesin. ‘ALLAH’ımın her yazdığı hayır.’ densin, uyulsun. Çamur
olmazsa; tarla ekini vermez, kökün suyu bulmaz, ağaçta meyve ermez. Varsın
rahmeti bol olsun, tarla çamurda kalsın. Gümüş verirse, altın alır. Her
alana, güzeli seçime verene. Kolay olandan zor denilen, daha verimli olur.
Kuluna zor anında YARDIMCI’sı gelir. Verdiğimi almadın mı? Kul vardır
deryaya yürür, kul vardır damdan akan suda kalır. Elbet deryanın verdiği
ile damdan akan bir olmaz. Sözünü ettiğin, arkaya attığın. Yenmeyi
değil el vermeyi bilirsen, yobazda kaideyi silersen; sözün yerin bulur.
‘Yumağım düğümsüz sarılsın.’ dersin, her olayda kaygıya düşersin.
Yamaya gönül koymadan, dünya günü geçmez. Her kul geçmedikçe, yönünü
seçmez. Geldik-dönüşe, dönmeden yanışa. ‘Yanmasam.’ diyene söz
versek, saz diye alır. Dinleyiş ile olsa dahi, sonunda bulur. Cümlenize
selam olsun. Gelişi bildik, NUR ile geldik, dönüşe hazır olunsun dedik. ‘Günü
gelende uyarız.’ denirse, gününü YAZAN bilir. Kul; dönüşe en yakın anda
diye hazır olursa, durmaya değil varmaya niyetlenir. ALLAH’ım yazdığına
niyet ettirsin. ‘Gayrısından sualimiz olmasın.’ diye niyaz edilir. Kuşağı
dar dolama, yumağına zarar verir. Konuya duman verme, yoluna zarar verir.
Yanılmayın, sözüm cümleyedir. ‘Derdim var!’ denirse, yanılma mıdır? Kulluğunun
içinde isen, hata olsa da AFFI’na sığındıkta hata silinir. YAZAN’ın HAK
olduğunu bildikte, ‘Yolundayım.’ dedikte, hala ‘Dert!’ dersen ALLAH’ım af
etsin derim. Yol bilen; yolunda olan taştan şikayetçi olmaz,
karanlıkta dahi geçse taşa vurmaz. Vurursa, hata taşta mıdır?
Bilmeyen vurursa, taşı oraya koyandadır. Bilen vurursa, elbet vurandadır.
Taş asla hatalı değildir. Ne gelendir, ne getiren, sadece
getirilendir. CAN’da yumuşak olan nedir, yolda yumuşak olan
nedir? Gönülden EYVALLAH dedik. CAN’da yumuşak olanın sorgusunu verelim. VERDİN-bildim, kahrına bal diye tadına erdim. Yanılanı, gönülden
AFFINI diledim. Öylece yumuşak CAN oldum. Yanılanı dedim, ben affetmeye kalkmadım.
Hata onda ise, atâ YÜCE’de. Yolun yumuşağı nedir? Kulunun geçişine uyan, taşını-toprağını
eriten, basanın-geçenin şikayetinden uzak kalan, selde arınan, yelde
elenen; yumuşak yoldur. ‘Yolun tarifi bu mudur?’ derseniz EYVALLAH. Yol
hal yoludur, araba vapuru değil. Güzellik aranmaz dedik daha önce .
Sözümüz, yolunda olan içindir. Dünya halinde, elbet güzel-çirkin denilir. Çünkü
karşıtı olmayana ne isim verilir? Yeniyi alırsan, eskiyi atarsın. Demek
ki, güzel ile çirkini öylece ayırırsın. Güzeli-çirkini kuluna tevcih etme,
sözünü hatalı bulma. Geçeni-gelen ile kıyas etme. Geçen örtülür, gelen
beklenir. Ancak an yaşanır. Sunduk güne kadar, sunacağız her yönde.
Döneceğiz, döndükçe yönü sileceğiz; dönüş odur. Kul bir noktada
kalırsa, alacağı mahduttur. Aynı noktada dönerse, sonsuz dönüş hızlandıkça
cümle yönler tek olur. Renklerin silinip beyaz olduğu gibi. EYVALLAH. Ayağımız
yerde, gönlümüz serde. Gönlümüz serde yanlış değil. Kulun gönlü
serdedir. Yolunu buldukta, benliği sildikte; serden, O’na verilir, ‘Sende
ALLAH’ım!’ denilir. Açılan her kapıdan, ayrı mana verilir. Kaide asla bozulmaz, MEVLÂNA elden bırakmaz. Binamız kurulur, gönüller hep
bir olur, cümleye AŞK’ı yöneltir.
Sunduk gelince, gördük gülünce. Sözü-söze bağladık, yolumuza ekledik,
her kulunu bekledik. Gelenin-gelmeyenin, yolumuzu bilmeyenin yoluna sözümüz
yok. Selam olsun sizlere, NUR saçılsın yüzlere, aydın gelsin gözlere, kavuştursun
bizlere. Söyleyenle beraberiz, dinleyenle olalım, olandan dağılanı
bilelim. Yanılmayın! Olandan dağılan nedir? Ermiş meyvenin çekirdeğidir.
Her bir çekirdek, bin çekirdeğe özettir. Her gelen, kulluğa
namzettir. Vergide sevgi vardır, alanda saygı. Seven verir, alan erir. Yerini
bulmayan kum, dökülür. Yerini almayan kum nedir? YARATAN’ın elbet
yarattığıdır. Ne var ki, binada yeri hazır değildir. Kum tanesi
denmesin, tane ufak görülmesin. Her kum birbirini buldukta, el-ele verdikte;
binanın temeline oturur. Danışılan, elbet aykırı değildir. Mimar
çizer, binayı çözer. Çalışan, O’ndan gününü izler. Danışma, o
yoldadır. Günün gecesi olmasa, yarını bilinmez. Vurduğun tokat, değerini
sende değil onda bulur. Vurduğun; kaybınadır, dökülen kumunadır.
Dünyayı, dünyayı dileyene bıraksan; seni siler, arayı böler. Ne sen yürü, ne
onu bırak. Gayretin; beraber yürümek olsun ki, çekirdek beden bulsun.
MEYDAN verildi, MEYDAN geçildi, ‘YUYAN.’ dendi seçildi. Seçilen getirdi. Kimi?
Elini her vereni, elbet geleni. Gelmem diyen gelir mi, varlığında erir mi?
Vurmayı değil, sarmayı bildik, ‘YAR, SENDEN!’ dedik, verdik. ‘Var mıdır?’
diyene, var dedik. ‘YAR mıdır?’ diyene, sor dedik. Sardığında, bulduğun
nedir? Söz ile MEVLÂNA dersiniz, ÖZ ile HAKK’ı sararsınız. ADI’nı dilde,
ZATI’nı gönülde bulursunuz. MEVLÂNA’yım! Sofrayı açandan olduk, aşını seçenden sorduk. Varsın nasibini görsün,
kulu yeter ki O’nu bilsin dendi. Cümle, cümle ile BİR oldu. Birbirimizi
sevelim, hatalarımız ile. Birbirimizi sevelim, cümle günahlarımız ile.
‘Gördük!..’ dediğimiz yerde, ağzımıza yama koyalım. ‘Bildik!..’
dediğimiz yere, nokta vuralım. Nokta koymayanda, sonsuza varır. Kula
sonsuzluk, asla yoktur. Her olay noktalanır. Sadece kainat noktasızdır. Duman
uzakta olsa da; RAHMETİ’nden diyelim, darlığa düşmeyelim. Cümlenize sorgu vereyim, deryanın tuzunu arayım. Tuzunu nerden alır,
rahmeti neden katıksızdır? (Soru üzerine muhtelif
fikirler atıldı. Cevabı, MEVLÂNA HAZRETLERİNE bırakıldı.) Tuz,
deryanın madde halidir. Nasıl ki kul, sadece RUH’u ile döner, dönüşte her
hali siler. Deryanın tuzu; ne kabındandır, ne tadından. Tuzunun
arıttığınca, suyu hafifler. Neden? Dumana yer vermediğinden. (Deryanın dumanı olur mu?) Elbet olur. Kaynağın
bittiği yerde, buharlaşma başlar. ALLAH’a emanet olunuz. Sözün
yorumunda; yoldan değil, halden örnek alırız.
Cümlenize selam olsun, kainat sizde kalsın, kaldıkça darlığı silsin.
‘Gönülde yer var mı?’ denir. Var olmasa; kainatın oluşu, cümleyi
buluşu, nereden bilinir? Durmayı bilmeyen, yürüyüşe uyamaz. Suyun
akışı görülmese, güzelliğe erilemez. Asmaya verdiğin suyu, verdiğin
gibi almazsın. Neden? Çünkü sen, sadece suyunu verdin. Halbuki asma, özünü
verir. Oyun nerde başlar, nerde biter? Doğuşta başlar,
göçte biter. Yolcunun yoluna bakan, kendi ayağını sürter. Onun için her
kul, kendi yolunu bilsin, bildiği kadarını versin. Alan, ‘ALLAH’ım RAZI
olsun.’ desin. Verdik-kardık, günde sohbeti derdik. ALLAH’ım, sohbeti açandan-açtırandan
RAZI olsun. (Resim verildi: HAZRETİ YUSUF) Giden-gelse, gelen-gülse; elbet o’na uyardı, kuyuda kainatı duyardı.
Resmini selam ile verdi, dileyende gördü. Dünyaya verdi, cümleye serdi. ALLAH’ıma emanet olunuz, kaygudan kendinizi
siliniz.

YUNUS’um ile geldim, sözü beraber verdim. Anıldığı gibi dedim. Yerden
gelen; yerde gördüğünü bilendir, suyun aktığını görendir, YUNUS’tan elini
alandır, ona gönlünü verendir. Olmuş denen görülendir. Olacak denen beklenendir. Olmuşu geçtik.
Bekleneni düşünmek, anın ötesine bakmaktır. Görebilirsen, doğru.
Yamayı dileyen mi, yumağa düğümleyen mi gereklidir? Yamayı dilersen,
YARDIMCI’n gelir elbet, yumağın düğümüne ne hacet? ‘Yumağım
düğümlendi, çözmeye gayret.’ dersin. Gayretten maksat nedir? Elbet sabır.
Yorulmayan elde hüner görülmez. Karanlık yolda, fener yok ise, geleni
göremezsin. Göreyim demek için, feneri sen yak. Fenerin yandığı yer, elbet
karanlık olan yerdir. Karanlık, sadece dünya kulunadır. Giden; karanlıktan
sıyrılandır, vardığı yerde hakikati bulandır. Bulandan olana ne mutlu,
çevreyi görene ne mutlu. Gam, gönlünü fenersiz bırakanadır. Yemin denmesin.
Sözün olduğu yerde, kulun varışı bilinmediğinden, yemine yer
verildi. Yol dönüşünde yemin silindi. YAR dedik geldik, çiçek dedik, cümle gönüllere serdik.
Gemiye gelenin, yolum olsun diyenin, kimliğini gördük. Yenmeyi dilersen,
sevmeyi dile. Yenilmeyi dileyen elbet
olmaz. Ne var ki, yenilmekten asla kaçınılmaz. Suyunu diledin mi, ‘ULU’m
kimdir?’ dedin mi, andığına uydun mu? Mümin olan bilir. YUNUS’um der ki: “
Geç kalan yorulur. Neden? Yetişeyim der koşar. Oluşuna uydun mu,
YARDIMCI’nı duydun mu? SARI SALTUK. m.’nin ULU’su. Kumandan. Almayı düşünmeden,
vermeğe bakma. Yerde olanı silme, serde olanı bölme, düşündüğünden
kalma. Dörtte kalmaz, yediye varmaz, YARDIMCI’n seni bırakmaz. Geride kalma, ne
olur deme. Dayandığın YÜCE olsun, kuluna ceket iliklenmesin. Verecek olan,
sadece YÜCE’dir. EYVALLAH. Olan olacaktır, yazılan görülecektir. Ne var ki, ne benden
ne benden, sadece YÜCE’nin yazdığından. Gerçek nedir? Olanın görüldüğü,
olanın yazıldığıdır. Umut, gerçek olmayandır. Gerçek olanı bileyim
derseniz, olana uymak ile. Aymayı bilirsen, geleni sorarsan, alacağın
nedir? Selam alırsın, selam verirsin. ‘a’ya.’ Açmayı dileyene soralım. ‘e’ye.’ Gözden almazsan, gönüle verebilir misin?
Sözden uymazsan, yönünü bulabilir misin? Savaş, düşmana karşı
olur. Sen, düşman bilir misin? Düşman diyen, yolunu ters çevirendir.
Sen yolundan döner misin? Önünde sonsuz ufuklar görülür. Bulut olsa, şikayetçi olabilir misin? Ufkumu kararttı diyebilir misin?
Bilirsin ki bulut geçecek, başka yollar seçecek. Senin ufkun, yeniden
açılacak. Onun için; gelene söz edilmesin, geçenin derdine düşülmesin.
‘Gönülden olana söz edilmez.’ dersen; yel ile gelen, sel ile gider derim.
‘Yanlış.’ deme! Gönül HAKK’ın her kuluna açıktır. Ne var ki HAK, gönlün
tek sahibidir. Cümlenize selam olsun. ‘Bana söz...’ diyene, gönlüm onunla
bilsin. ‘r. hanım.’ Ekin dedi yürüdü, yastık diye uyudu. Gönlünü saldı, SARI SALTUK’u buldu.
HAK ERENLER, BİR oldu. EYVALLAH. “El-elde olsun, gönül darda kalmasın.”
dedi, hediyesini verdi. (Karı-koca ilişkilerinde, kimin kime egemen olacağı tartışılırken.) Er yoldaş olur, hatun haldaş. Yuvanın yoluna baş
koydukta; her hal silinir, kader bölünür, ikiden birliğe varılır,
sende-ben aranır. Bende-sen, sende-ben. İkiye varılırsa, O unutulur.
ALLAH’ım gönüllere huzur versin, her kulda gölgeyi silsin.
Yeniye yol alan, eskiye göz koyan; yerini bilen midir, olana uyan mıdır? Gönlüne
koyandanız, eskiye dönendeniz, yeniye uyandanız. Dilesen de, eskiye dönemezsin; gönlünü çevirirsen, yeniyi bulamazsın.
Olaylar, günü geldikçe açılır; her kul, olaydaki tutumu ile seçilir. Yoksa,
kulun tutumu ile olaylar değişmez. Görgün, her gittiğin yerde. Sonunu gördüm sanırsın, gördükçe olumunu
bulursun. Her giden dönmez, dünya kuluna vermez. Verici vardır, alıcı vardır, ondan
başkası veriye uymaz! RUH yerini buldu mu, düşünmeyi dünyada bırakır.
Düşünce ile değil, akım yolu ile, enerji yükü. Yerin aldığı
enerji, VERİCİ’ye uyabilse; göz denen yerde boşluk kalırdı, beden
erirdi, orman kül olurdu, deniz tebahhur ederdi. YÜCE ALLAH’ım, öyle ince ölçüler
ile kainatı donatmış ki; her bir yaratılan, öbür yaratılanın yüküne ortak.
Senin yıkmaya çalıştığın, gelir senin üzerine yıkılır. Aslında o olay
olacaktır. Ne var ki; kuluna, şaşmayan KANUNU’nu gösterecektir. O
YAZAR, O DÜZENLER, O GÖRÜR, O GÖZETİR. Miyyar olmasa, yolun aramazdın; suyun akmasa, YUVA’nı açmazdın. Miyyar
yerini, nimetinden bilesiniz; suyun akışına, şüphesiz uyasınız. (Suyun akışı nedir?) Verişimiz! Oyumuz
yumuşak, YUVA’mız yumuşak; suyun akışı gür, her kulun gönlü hür.
Görülmesin hatalı kul hor, çünkü bilmeyene uymak zor. Oyumuz sizinle, sorunuz bizimle. Asmayı budarız, kökünü
sularız; meyvesini, kuşlara mı bırakırız? ‘Layık olan yol almaz,
dilediğini bulmaz.’ denmesin. Hasmına söz edenin, sözü elbet hoş
gelmez. Ne var ki, hak olanı, HAK’tan başkası bilmez. Cemiyete üye olan,
kaidesine uymaya mecburdur. ‘Uymayım.’ dersen; haklı bile olsan, cemiyet seni
ezer. Mümin olmak, sadece secdeye varmakla değil. Cemiyete uymak ta,
müminin vazifesidir. Güzelin tarifini sorsalar, diyeceğin nedir? Olmaz mı? Varoluş,
güzeldir. Gemiye kaptan alsalar, seni başına koysalar; yolun nereye varır?
Yerini aldığın limana varırsın. Her kulun, varacağı bir liman vardır.
Kimi yakın limana, kimi uzağa. ‘Oymuş!..’ dediğin, senindin. VERİCİ dedik söze girdik, alıcıyı dünyada bulduk. Duman
silinsin, renkler bölünsün, aynaya dilenen yüzle bakılsın. Alıcı elektrik
yüklüdür. Akımın gelişine, kapısını açtı. Yanılmayın. Elektrik yükü
olmayan kul yoktur. Ne var ki, dayanma gücü kadar alır, yani kabına göre.
GARİB’in kabında, doğuştan özellik vardır. Neden derseniz, daha
önce verildi. Her yüz yılda; VERİCİ yenilenir, ona MERKEZ İSTASYON
denir, oradan cümleye dağılır. Gümüşün dayanmadığı, altın kab
gereklidir. Kulu vazifesini bilsin, VERİCİ’ye uysun. YUVA’ya derim. Daha
önce verdik. Elektrik akımı yüksek olduğu için, diğer RUHLAR’ın gelişi
sözü edilemez. ‘ALLAH’ım!..’ deyiniz, secdeye varınız. Yüz yılın VERİCİSİ
seçildiniz. Aydın yolun yolcusu, danışanın kolcusu, niymetin bilicisi; suyun
aktığı yerde, selin yıktığı yerde, belin büktüğü yerde; her
dileyen YARDIMCI EYYÜB SULTAN. Sabrına eş, dileyene yoldaş, darda
olana haldaş, GARİB. VERİCİ, alıcıya eşit gelir;
gönlü, gönlüne karşıt gelir. GELEN, İSLAM denenden ise; alıcıya eşitliğindendir.
Elektriği nerde yakarsan, orayı belirtir. VERİCİ’yi demedim,
alıcıyı dedim. Onun istasyonu, İSLAM MERKEZİ’ne kurulmuş, oraya
verir. HIRİSTİYAN dediğin de gelse, vereceği aynıdır. Ne
var ki, alan şüpheye düşer. ALLAH’ım, her yaptığını hatasız
yapar, kulunu şüpheden uzak tutar. Cumayı yol bilen, yolumuza gönül katan;
aslında, gidişe uyandır. ‘Oymuş!..’ denenden, duman alınmasın, hatasızdır bilinsin.

YUVA’mız gönüllere açık. Dileyen gelir, gelen dileğince alır.
Verdimiz ne azalır, ne bölünür; verdikçe dallanır. Cümlenize selam olsun. Selam
HAK’tan gelsin, HAK diyeni bulsun. Cümle, gönlünce GÜL’lensin, GÜL’ünce
dallansın, her dalı çiçeklensin. Verenin vericisi, görenin dericisiyiz. Geldik ADI ile, bulduk andı ile. Sardık-sarasıya, döndük bulasıya, sevdik
doyasıya. Almayan, alandan olsun, gelen güne sözümüz verilsin. Sohbetimiz,
yarın gelende de söylensin, yazıya gine de verilsin. Gönülden açılan; yerinden olmaz, serinden kalmaz. Yerinden neden olmaz?
Çünkü veren, doğrudan gönüle verir. Ne yerde arar, ne serden sorar.
Saymayı dileyen, saygıyı ölçüye ne ile vurur? Saygıyı dolanmaya değil, düşünmeye
veriniz. Her hale uyunuz. Uyuşta selamet görülür. Yerini bilenin, yorumu
hatalı olmaz. Kul HAK ADI’na yürürse, saygıda kusur etmez. Saygı, diz büküp
boyun kırmak değildir. Her kulun hakkına, kendi hakkını eşit
bilmektir. Kendi hakkını çiğneyip başkasına bağışlamak,
kendine olan saygıda kusur etmektir. ALLAH’ım, her kuluna, vergide kusur
etmemiş. Kulu da, kendi dahil, kusurdan uzak kalması gerekir. Güneşe uyanın, gölgeyi bilenin yardımcısı olur. Yaya gidene uysa, yoluna gönül koysa; gideceği yer neresidir? Elbet
HAKK’ın KAPISI’dır. Vermeyi dileyenden, almayı dileyene selamıdır. Aynayı yüzüne vuralım
dedik. Hamurunu yeniden karalım, yolunda hanlar kuralım, giden ile gelenden
haber soralım. ŞEMS’ten verileni, YAHYA’dan bilelim. Yargıya, günde
değil gelende düşelim dedik. Çünkü karara yargı gerekmez. Yazılanın
kararı, kuluna düşmez. Devrine değil, devrana bak. Geçen ile değil,
olan ile öğün. Gelen için, sakın dövüneyim deme. Çünkü geleni sen bilemezsin,
güzeli göremezsin. ‘Boş olan bahçeme, dikeceğim nedir?’ dersen; önce
toprağı belle, RAHMETİ ile sula. Ekeceğini sen değil, HAKK’ın
seçer. HAKK’ın bahçene diktiğini, O’nun kulu biçer. Selamını alasın, gün
senindir bilesin. Seyrinden geçilmeyen, deryada seçilmeyen balık hangisidir? Yunus değil
mi? Yolunu şaşıranın rehberi olmaz mı? Yolunda yolcu ile beraber
yürümez mi? ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun, gönüller GÜL’le dolsun. Yolunda
gidenlerin yardımcısı, yolunu şaşıranların yordamcısı olsun.

Halde uyduk, gönülde duyduk, cümlenizde bulduk, selam ile geldik. Selam
olsun cümlesine. RAHMET dilendi, HAK’tan denildi; dilenenler, niyaz alanlar,
geldi selama durdu. Günün yorumu; elden-ele, gönülden dile verildi. ‘Kimler?’ diye
sorulur. Yerini bulanlar, dumansız gelenler, SAMANYOLU’nda buluşanlar. SAMANYOLU;
sorgusuz varanların yoludur, dünyada sorgusuz kalanların yoludur. Gönüller,
elbet HAK ile doludur. Gam; yolundan şüphe edenlerde olur, gönlünde dilenmeyeni bulduranda
olur. Dilenmeyen nedir? ALLAH’ımın haram dediğidir. Haramdan maksat;
kulun, vergiden gayrı dilediğidir. Sohbetimiz açılır, söz alanlar seçilir. Seçen, elbet HAK’tır. Niyaza
çağıran kim? Elbet GÜLÜMÜZ, Selamı’nı getirdiğimiz. Namaza çağıran
kim? GÜLÜMÜZ’ün Selamı’nı getiren, cümlenizden götüren. Gecenin sözü edilir, sohbetin hikmeti sorulur. Gönüller
öyle yüklü gelir ki, gelenler dengi bulur, ALLAH’ım İZİN verir.
Doluya dolu gerek, kuluna yolu gerek. Daha önce verdik; madde dilediğine,
mana dileyene. Dileyin gönlünüzce, alın halinizce. Cümlenize selam olsun. Selamlarınız
iletildi, bilinsin.
Niyetimizden geçtik, çünkü niyet dünya günündedir. Olmuyor- olamıyor denen
günün ötesine geçtik. Olanın-olacağın, görgüsüne vardık. Cümlenize selam verdik.
‘Yuyanım, yolumda.’ diyenin, elinden tutanı gördük. Kulun alacağı; ne yer ile, ne yön ile, sadece gönlü iledir. Softa
denildi, tarif soruldu. Yolun gidişini bilmeyene, bilmediği halde
‘Bilirim.’ diyene, bilmediğini bildiği halde sormayana; softa denir. Yanılmayın!
Sözümüz cümleye. Yazımızın başında, yolun taşsız olduğunu
verdik. Günün olayından, gönül dolayından söz bağlansa, dost diye
hallense; olacak nedir? Aynaya bakan, baktığı gibi görür. Miyyarın, gönlün
ile ölçülür. Her bedene, ölçüsünce fistan biçilir. Namına gelen her olay,
kainatın sırrınadır. Seyredilen dünyada göreceğin; niyetine uyan değil,
sadece yazılandır. Ayağına çarık giysen, tozlu olsa da yol benim desen;
YAZAN’ı unutma derim. Her olanı, yazılandan biliniz. YAZAN yazdı ise, yolun
gidişine uyunuz. Niyazın- namazın, niyetini çevirmez, niyetini yazılana
uydurmaz. Sevmeyi deneyin dedim; kainata varıncaya, dolayını sarıncaya kadar.
Seven ile bir olun. Sevgi doldurur, gidene götürür. Giden nedir? Duran var mı?
Sevgisiz niyaz, tuzsuz aşa benzer. Taht görsen, kralını sorsan; ‘Geleceği yazılıdır.’ denir, oturana diz
bükülür, selam verilir. Niye? Gönlünü hoş bırakana. (cümleye) Gelen diz çöksün diye değil, hoşnut
olsun diye. Seyrin olduğu yerde, gönlüne güzel gelen var. Gönlüne güzel
gelmeyen yerde dur. ‘Yanıldığım yer burası.’ de, orada güzeli ara. Gönül
aynadır; bakan içinde olsun, baktığın sende kalsın. Her verilen cümleye,
sözüm her alana. Seymen yerini bilmez, yolunu görmez; sadece YAZAN’a uyar, yel
misali gider, sel misali akar, gül misali kokar. Yumuşak yolun sözünü
bilmez. Ne var ki uyuşta, asla hataya düşmez. Alan bilir. Uyduğu
gibi, gönlünü bağladığı gibi. Selamını iletelim. ‘Yeniye değil,
olana baksın.’ der. Selviye uzaktan bak, doruğunu görürsün; yakınında,
gölgeden uzak kalırsın. Ne yakınında, ne uzaktan; gönlünden silemezsin. Darlık,
gönüllerde yer almaz; gönlünde bahçeni belledi isen, ‘Dikeyim çiçekleri.’
dediysen, sorguyu mantığından sildi isen, olanı-olacağı ALLAH’ıma
havale etti isen. ‘Aya mı gideyim, yıldızlarda mı arayım?’ diyene de ki;
gönlünü aç, yıldızları orda seç. Kainatı öyle görürsün, verilene EYVALLAH
dersin. Oynamadığın oyunda; ne kazandığını, ne kaybettiğini düşünmüşsün.
Nerden başlasam denmesin! Her an; başlayanın eşiğidir, doğanın
beşiğidir. Yazılan görülür, sanılmasın ayrıya düşülür. Vurgun, eğriden
doğruya olmaz. Eğriden eğriye gelir, bunu da sadece YAZAN bilir.
Çamın olduğu yerde, sokağa bakılır. Duvarın örüldüğü yerde,
görülen nedir? Duvarın örüldüğü yerde, görülen duvardır. Sen ördün, sen
gördün.
Yol yürümekle alınır. Alınan her adımda, daha öteye gidilir. Gayemiz elbet
gitmektir, niyetleri gütmektir, sohbetleri açmaktır. Cümlenize selam olsun.
Sohbetimiz üç kelime ile açılsın. Sen, ben, O. Sen, tuz; ben, derya; O,
deryadan varışa gidilen. Derya dedikte, VEREN kim? Sohbete gönderen kim?
Seni-beni-O’nu BİR dersen, hepsini bizde bulursan; tuzu çözmüş
olursun. Çünkü, su-tuz-buhar dedikte, çokluğa ‘Ondan.’ dedikte; TEKLİK’e
uymuş olursunuz. Tuz, deryanın madde hali dendikte; deryanın sıfatı
söylenmiş olur. VEREN’in verdiğinde, madde olsa dahi SIFATI vardır.
Demlenen her doyanda, sessizlik görülür. ‘Yerimin oluşu?..’ demeyin,
‘YARiM’in görüşü.’ deyin. Gidene yol bitmez, dileyene dur denilmez. Kader, dilendiği zaman
okunmaz. Okunsa dahi, görmeden çözülmez. Elimi-yolumu bilenin adını diyene,
dumansız gökte yıldız arayana verelim. ŞAM’dan gelsen, tenden silsen;
niyetinden atamazsın, VEYSEL’in yolundan çıkamazsın. Yenmedik meyveden değil,
girmedik türbeden değil. MERKEZ’in sözünde, soranın sazında hata yoktur.
EYVALLAH diyelim, alana sözünü verelim. ‘Yoldanım.’ diyen. ‘Komşuda pişti,
kazanda taştı.’ diyene. Mümine kuluna. Ayağından atsa da,
ağacından tutsa da; yazılan görülür, başlanan örülür, her dolan bohça
dürülür. Yumuşak oldukça, ölçüsü kendine verilir, VEYSEL misali. Sorulan
verildi. Sözü açtık, sohbeti geçtik. Yumuşak olmaktan maksat, göze bakmaktır. Gözden almadığın,
gönülden bulmadığındır. Günü gelende, sorulan verilir. Derya misali, tuz
ile haşır-neşir olunur. Yaşamaktan maksat nedir? Nefes almak mı,
vermek mi? Yoksa VEREN’i bilmek mi? Soyluya sorarsan, dünyanın tozu soysuz.
Soysuza sorarsan, dünyanın tozu soylu. Soylu da O’nun, soysuz da. Huylu da
O’nun, huysuz da. YUNUS misali; kimini diş ile, kimini taş ile kırar.
Kıran kim? Kırdıran kim? Diş diye, taş diye ayıran kim? Çokta
BİR’i bulalım, BİR’de cümle olalım. Selama hep beraber duralım.
Yıldızları aşalım, SAMANYOLU’na cümle ile ulaşalım. ALLAH’ıma emanet
olasınız, maddeyi tuz misali bilesiniz.
Saran gönüllerde, soran dillerde, açan güllerde; aranan nedir? Saran
gönül, sevgiden; soran dil, övgüden; açan gül, saygıdan görülür; defterine
kaydı, öyle yapılır. Cümlenize selam olsun. Saran gönüllerde, sevgi ile dolsun;
soran dillerden, ilmini alsın; açan güllerde, güzeli görsün. Dilden maksat,
veriştir. ‘Sorguda veriş?..’ derseniz, gönüllerde açana sorar. Aynaya
bakmazsan, kendini görür müsün? Öyle ise bakış, soruştur. Sunulan her damla, tuzun hasretini giderir. Derya; ne büyür, ne küçülür.
Sanılanın ötesinde, umulmayanda görülür. Onun için sorgu; sanılandan değil,
bilinmesi gerekenden olsun. Kumun tümünde ayrıya düşemezsin, avucuna
aldığında ölçüyü ararsın. Kumun ölçüsünden ne beklersin? Çimende görsen,
güzelliğinde aramazsın. Neden? Çok gördüğünden. Yanlış değil.
Çimeni çok görürsen, bakar mısın? Öyle oldukta, birliğin güzelliğini
buldukta; kulluğun seni BİRLİK’e götürmez mi, götürmezse tek
kalan çimen gibi olmaz mısın? Hata; sende mi, yoksa bende mi, tek bırakanda mı?
Eğer çimen olsa idim, tek bırakanda derdim. Madem sen aklınla geldin,
mantığın ile buldun; gönlün ile bütünlüğe yürü. Uymayana; sevgin ile,
saygın ile örnek ol, onu da al götür. ‘Gelmezse?..’ deme. Yol odur ki, çıkanı
sona götürür. Her olaya gülmesini bilesin. Gülmenin yolunu bulasın. Günün
yorumunda, kulun sorunu vardır. Günde kula, dünya dardır. Aslında darlık, kulun
kendi gönlündedir. Kendini bulduracak kim? Elbet HAK’tır. Birine bol verecek, öbüründen
kesecek; ikisinden, üçüncü ortayı bulacak. Her var olan, ortada olursa;
buluş ne ile olacak? Kuvvetli, zayıfı dövecek ki; zayıf kendini bulsun,
kuvvete ihtiyacı olduğunu öğrensin. Aslında yediği dayak; görüşe
göre değil, müstahak. Şikayetçi olmazsa, daha kuvvetli aramazsa;
kendini bulur. Daha kuvvetli arayanı, ‘Beni döveni dövdüreyim.’ derse; her
vesile ile, dayak yiyeceğini bilmeli.
Kandilde yağ var ise, ışığı boldur. Günün yargısı, gönlüne
huzur veriyorsa; bir gün daha yaşadın derim. Çünkü yaşamak;
gönlündeki huzur günleridir. Camide aranan, cemde görülen midir? Cem, çokluk. Ne var ki, camiyi beden
almaz. Bedene ölçü girmez. Çünkü gün gelir, bedenin aldığını cami almaz.
Gün gelir, YUNUS misali kul gelir, camide tek kalır. Yanlış anlaşılmasın!
Teklik dedim, bir demedim. Öyle olalım, kainatı bende görelim, bizde bulalım. ALLAH’ıma,
kainat ile emanet olalım.

Huzur ile geldik, hazır bulduk. Yerinde-yolunda olanın, sohbetine
katıldık. Selam olsun, mey kadehi dolsun. Esenden selam alsın, gelenin
kaygusunu silsin. Kayıtta yazılan okunur, daha nice ömür günü dokunur. Sermeyen sergiye malını, vurmayan atına nalını; elbet yerini, buldukta
görür. Yenmeyi değil, dönmeyi düşün ki; aldığını bilesin. Kaygu
edilen değil. Olmuş olan, niyazına karşı gelendir. Mimardan
sorarsan, yapının kapısı gündoğusuna açılır. Binanın kapısı, gönlünün
yapısına denk midir?
Güğümler dolduğunca, gönüller aldığınca, suyunuz
aktığınca yerini bulur. Her olay anındadır, hayır yazılır. Hayır görülse,
cenkten uzak kalınır.

Yuyanın geldikte, elini verdikte; yeniyi görürsün, örneği alırsın,
yerini bulursun. Senden olmayan, sözü bilmeyendir. Sen ki yolum bilirsin, halim
uyarsın, perde açarsın, hatadan kaçarsın. Ne var ki kul, ne kadar kaçarsa
kaçsın; hatasızlığı asla bulamaz, hatasız olamaz. Onun için, ‘Allah’ım!’
diyelim, yaptığımız-yapacağımız hatalar için, AFFI’na sığınalım. Olaya gönül koymayın, güneşe perde tutmayın. Kulun kaderini değiştirmek,
kulun elinde olsa; analar kalemi elinden bırakmazdı, evladının kaderini kimseye çevirtmezdi. Müsterih olunuz,
olayın her satırında hayır arayınız. ‘Göreyim!..’ derseniz, kapıya perde
koyarsınız. Çevreyi dolayanı değil, dolananı düşünün. ‘Hocam!..’ dediğiniz,
kaderi yazdığını sandığınız; kendine yazılanı bilir mi? ‘Allah’ım!’
deyin, O’na duacı olun. Dumanını dağıtsın, yavruları öyle eğitsin. Ne
var ki; dumanlı olsa da, sadece sizlere dumanını üfleyebilir. Kaderinize asla
nokta koyamaz, çünkü gücü yetmez. Gönüllere huzur koyunuz, her an aranızdayız biliniz. Güneşten yerini alan, ‘Çizgide; yer mi hatalı, ben mi?’ demez. Ne sen hatalı, ne ben. ÇİZEN de asla hataya düşmez.
Öyle oldukta, her olana EYVALLAH demek; bilene yaraşır. Unutmayın! Yönümüz
sadece ALLAH’ımadır. Kulun sorgusuna verilecek cevap, kul dilinde olsun. ‘Tamam
olmayan, yumağa denk gelmez.’ denilsin. Her an aranızdayım. Gönüllerinizde
olduğum kadar. Müsterih olunuz. ‘Ben!..’ diyen silinir biliniz. ‘Ben!’
diyene uymayınız. ‘Ben!’ diyeni ALLAH’ım görür, duman verenin yolunu çevirir.
ALLAH’ıma emanet olunuz. CAN ile CANAN BİR’dir, biliniz!

Güzellik; gelenin hayrına iman etmekte, ‘ALLAH’ım, ne verdiysen
hayrımdır.’ demektedir. Selam olsun diyelim, ALLAH’ıma emanet edelim. Yerden gelmedik, yerden sormadık. ‘OL!’ denene uyduk, ne olsa EYVALLAH
dedik. ‘Gayretin yeri selamet mi?’ dersen; ne gayret, ne hayret, olanı değiştirmez.
Umulanın oluşu, kulun yerini göstermez. Almayı dileyen, sergiye vermez. Gönülü olan, gölgeden
ayrı kalmaz. Gelenin sözü, demete girmez. Günün olayını; olduğu
gibi alın, yorduğunuz gibi değil. Söyleneni almadınız! Olduğu
gibi, yorduğun gibi değil. EYVALLAH, gelen-giden yolcu. Yeniyi;
verenden alırsın, türlü yorumda kalırsın. (a’ya)
Kaygusuz olmayı dene, rahmetten buluta söz etme. Yağmur, bulut olmadan
gelmez. Onun için, buluta söz edilmez. Geçitte kalmaktan kaçın. (Geçit nedir?) Geçit; ilme açılan yolun kapısıdır.
Gerçeği olduğu gibi alırsan, doğruyu bulmuş olursun. Elmayı
ikiye böldükte, paylaşmaya gönül koyduğun görülür. Ayağını-elini, tertemiz alnını; geyik misali sevdik, sardık
sarmaladık, güne hazırladık. Yerini yönünü, adı ile verdik. Yanımızda olana dedik. (z’ye)
Onun elinden, onun dilinden; gerçeği bulursun. Yanımızda olanın. (a’ya) Aynayı nerden diledin, kimden bekledin?
Sorunu alalım. Senin. (a’nın) Gerçeği; bulmadan
alamazsın, uymadan çözemezsin, eline gelse gene de bilemezsin. Derdin dörde bölünce, her biri eline alınsa; gene de
elinde dört olur. Önce gerçeği bul, öyle manayı ara. ALLAH’ıma emanet
olunuz. Gününe uyacak, verdiğimiz gibi olacak. Asmayı budadın, yaprağını
bekle. Üzüm elbet senindir. Güzellik yolundur. Güzellik, uyan kulundur. ‘Açanın
yerini alayım.’ deme. Dinleyici ol! Ne yaz, ne söyle. Sadece dinle.
Güzel denildi ise, çirkin bilinmez. Kayıt, kul eli ile silinmez. Açılan
yol kapanmaz. Cümlenize selam olsun. Gelenin, bilenin, görenin yolu açılsın.
Sesten ötesini bilemezsin, kapalı kapının arkasını göremezsin. ‘Açan açtı.’
dersen, elini tutandan bil. Sergide malını satamayan, değerini anlatamayandır. ‘Anlatmak, gücünde
mi?’ derseniz; elden tutarsa, yardımını katarsa; izin verildikte, önüne
taş konamaz. ‘Vurmadığın ensede elin izi kalır.’ deme. Yenmeyi
değil, yürümeyi düşün. Yenmek mücadele, yürümek, ilerlemektir. VEREN
seçmezse, kul ne yapsın. Gayrette hata olmaz. Ne var ki, gayretin verimi,
VEREN’dendir, serenden değil. Her vergiye sahip olan, karşısında
alamayanı bulur. Vergiye layık oldu isen, liyakatini göster. Kayguyu, şüpheyi
sil. Sunulanın yerini, yolunu, vereni bilir misin? Üç yaprağı, bir elde
bulur musun? Düğün ordadır. Her olandan, her dönenden sevincine-sevinç
katılsın. Varlıkta, dirlik görülsün. Elinden götürenin adı bilinsin. Dilinde,
gönlünde, sahilinde daha desem, O’nu. MEVLÂNA’yım! Suyumuz, yolumuz, dileyenin;
elimiz, elini dileyene uzatanın. Vurmadığın ensede, elin izi kalır mı
dedim, kayguna nokta koydum. Sana ‘Ensemde iz bıraktın.’ diyen olursa, ‘Elim
sevapta.’ dersin. Kumda yürüdükçe, yolunun izi örtülür. Durgun suda, böcek çok
olur. Onun için seçtin akan suyunu, gördüm bilenin huyunu. Yumuşak
olmaktan, yerini bulmaktan kaygun olmasın. Varanın sardığı, dengidir; soranın düştüğü,
cengidir. Açmazsan, göremezsin; yürümezsen, varamazsın. Sorduğun gibi
olur, gittiğin yerde alır. Aynada görülen, sadece bakılandır. Olduğun
gibi bak ki, olmayı göresin. Oynamadığın oyunun kaybını, elbet düşünmezsin.
‘Ya oynarsam?’ deme. Oynamak, olana-olacağa boyun kırmaktır. Oyun, senin
vereceğin karardır. Yanılmayın, verilen asla oyun değildir. Onun
için, karar da senden çıkmaz. Hiç kul, elindeki bir çuval şekeri denize
döker mi? Güzelin olduğu yerde, çirkin bilinmez dedim. Güzel odur ki;
vergide kalsın, versin, hep versin. HAKK’ın vergisi, kulun cümlesinedir, sahip
çıkılamaz. ALLAH’ım, asla sahip çıkacağa izin vermez, verdi ise şaşmaz.
Elimiz elinde, yolumuz yoluna, GARİB’in diline. Sözünde olsun, şüpheler
silinsin. Yeniyi değil, elde olanı bulsun. Üç yaprakta, üç olayı silsin.
Dilediği an, yardımına desin, çağırsın. Elimiz-dilimiz, yardımındayız.
Soğuktan uzak, sıcaktan ırak, suyunu güneşte bırak dedik. Dilendiği
an, GARİB’in dilinde. Verdimiz YÜCE’nin EMRİ’ndedir. O’ndan dedim.
Yerimizi bilenin, elimizi dileyenin; dönüşüne, gönülden katılırız.
Yolumuz-yolunda dedik, ölçüyü eline verdik. Alasıya verilsin. Daha önce verdik,
el-ele olacak dedik. Olmuyor denen; gün gelende oluşur, vergiye
karışır. Cümleye dönecek elbet. Sermekten maksat, elbet çürütmek değil.
Alana. Olanı içte, ak kalanı dışta denensin. Renginde arayın. Suyunun.
Gövdeyi denersen, kanda bulursun; suyunda ararsan, tende görürsün. Ayakta
olanın, yuvarlak kalanın yerini bulacaksın. Ne var ki, önce bedeni, sonra kemiği
bileceksin. Aynı çiçek. Ne var ki, az gün geçecek. ‘Koruyucu gerekli mi?’
dendi. KORUYAN’a havale edildikte, dumanlar silindi. Dilendiği an,
sözümüz-ÖZ’ümüz seninle, YÜCE ALLAH’ımın İZNİ ile. Eğmeyi bilmeyen, sevmeye çalışsın. Danışmaktan uzak kalan, kapısını
örtsün. Danışmak, yolu açmaktır. EYVALLAH diyelim, ‘Benden söz gerekir
mi?’ diyene soralım. Selam ile geldi, LOKMAN elini sundu. Korumaya değil, yürümeye-yürütmeye bakılır.
Koruyucu sadece ALLAH’ımdır.

Yenilmedik olmaz, el başta kalmaz, yel ile gelen, her olayda sel ile gitmez.
Yanılmayın! Geçmez demedim. Gemiye gelen her kulun sorumlusu, elbet kaptandır. ‘Olmuyor!’ dediğin
HAK’tandır. Gene HAK’tan gelecek, yemyeşil ottan şifa alacak. ‘Ne
demek?’ dendi, yemyeşil ot soruldu. Cumayı andık, yerini bildik,
LOKMAN’dan danıştık: Nar ile NUR gönülde olur; biri yakar, biri kavurur. Yel eserse, dumanını
savurur; ‘Dünyaya söz edeyim.’ diyen, sözünü kendi kulağında bulur. Karşımızda
olana dedim. Sebep; ne sende, ne bende, ne kainatta. VEREN O, SEREN O.
‘EYVALLAH!..’ diyeceksen, ‘Gayret!..’ dersen, hayrette kalırsın. Gayrete
düşmeden de bulursun. Çuvalın dolmazsa, torbaya aktar! Elbet her
dileğini ister. Genç olsa, yaşına artanı ister. Yaşlı oldukta,
gençliği dürter. Ne var ki, her olay birbirini örter. Oyunda yer yoksa,
gemiden ayrılmayı düşünme. Sana da yer olur. Her günde, gelen beklenir.
ALLAH’ıma emanet olunuz, dilediniz bulunuz. Geceler elde kaldı, gün oldu gönle doldu, gönüller hep BİR geldi. Oğula selam verdi. Elimiz seninle. Kaygun olmasın,
gönlüne duman gelmesin, başın önde kalmasın. Yumuşak yol götürür,
dilenen yolu buldurur. ALLAH’ıma emanet olasınız, umduğunuzu bulasınız.

Huzurun yol aldığı, gönülde döl verdiği bilinsin. Yerinden yol
alan, olmuşa uysun. Kucağına aldığın yeşil ot olsa,
dolduracağı boşluğa söz edilmesin. ‘Koparılan, yerini silendir.’
derseniz, yerini bulandır derim. Cümlenize huzur dilerim. Niyetlerde gördüm, ALLAH’ım
şükür dedim. (KUR’AN-I KERİM mealinde, HZ. NUH’un bin
yıl yaşadığı yazılı olduğu bilinir?..) Yılın uzununa
değil, ömrün uzununa bakınız. Yerini öyle bilesin; o’nun misali, paylaştıklarında
göresin. (z’ye)
KUDRETİ’nden yol verir. Yolunda görene, ‘Göreyim!’ diye gönlünü bağlayana,
gösterir. Selam ile gelenlerden, selamınıza katılanlardan, ALLAH’ım RAZI olsun.
Seven bulsun, açılan kapımız olsun. Yumuşak yol dedik, her yönde verileceğini
söyledik. VEREN’in vergisine vazifeli kılındık, onbir ile bölündük.
Eğitime, yönetime, sıhhatine; onbir yönde vazife böldük. ALLAH’ım,
cümleden RAZI olsun. Vazife, elbet onbir’de kalmaz. Vazifesi olmayan, düğüne
katılmaz. Ne var ki, her düğünün yönetmeni olur. Verginin küçüğü
olmaz. Vazifeli kılınan, elbet yalnız kalmaz. Elimiz- elinde dedikte, cümleye
niyazına cevap verdik. Dünya günümüzde de, varışta da; aynı vazife ile
yükümlüyüz. Kanser denildi, şifası müjdelendi. Ne var ki, ‘Ölüm son buldu.’
denilmedi. Verilen, huzurdur. Yoksa her kulu, ölüme hazırdır. Denildiği
gibi. Verildiği yerden genişleyecek. Yerini bilenler, yolunu soranlar
çoğalacak. Günün geleninde, vurulan her tokat geriye dönecek. ‘Şifa
almaya geldik.’ Denilip, kapınız çalınacak. ‘Nasıl?..’ denildi. Vatanım denen
yerde, yatanın çokluğu kapıları açar. Açılan kapılar, dost olan her kulu
yoluna çeker. Dost dedik açalım, cümlede şüpheyi silelim. Bende bana diyen
kulun, kapısı açılmaz. SEN’den cümleye dedik te, düşman asla olamaz.
Kapılar açılacak derken, vatan kapısı dedik. Çoklukta tekliği, vatanda
bulduk. Cümlesi gelsin diye çağırdık. Olay, dileklerinize verilendir.
Varlığın dönüşümü, nasıl dünyanın karışımı oldu ise; onda da
öyle geldi. Oymayı kemiren kurt misali, deldi. Kumrunun yediği,
midesincedir. ‘Midesi var mı?’ demeyin, öğütkeni yok mu? Gününün dolusunca, kulunun hizmetinde; yolunun gidişini bilmez,
‘Nerdeyim?’ demez. Doktoru dedim, onbir’in üçü. Gününün suyunda, zakkumun özü
vardır. Zakkumun özünde, YÜCE’nin SÖZÜ vardır. Meyvesini alırsa, dövmesini
bilirse; sorgusunun cevabını bulur. ‘Verilen, niye onda?’ denilir.
Varlığında; durgun suyu bilmedi, fırtınaya gülmedi, sunulana yüz
çevirmedi, denileni aşmadı, verilene şaşmadı. ‘Madde,
verildiği gibi.’ dedi, ötesine koşmadı. Bilenin yaptığı, elbet
uygundur. Bilmeyenin yaptığı, gönlüne kapıyı örtmeden açtığıdır.
KUR’AN’ı bilen yanlış okursa, hatasına sayılır; bilmeyen yanlış
okursa, cahilliğine verilir. Yargıya değil, adınıza sevgiye düşünüz.
Sohbetimiz cümleyedir, CAN’ımız CANAN’a. Verilenin sözünde, cümlenin ÖZ’ü
görülür. Varlığı cümlenizi sardı. Enerji denildi, madde ile hapsedildiği söylendi. Elbet her RUH,
enerjinin ta kendisidir. ‘Nasıl?’ denilir. Niyazın seni nereye götürür, neden
RUHLAR beden ile örtülür? EMREDEN’in; yenmesini dilediği, güzelliğini
bildiği, yerini yerliye verdiği, ‘OL!’ denenin olduğu gibi.
‘Açık değil.’ denilir. Anılmadık sohbetin, bilinmedik sözünü verdik.
Bedenini neden sakınırsın? Gelecekten elbet, gidecekten değil elbet.
Halbuki, bedeninde kaynayıp duran enerji yüküne inanabilsen, gelecek seni asla
korkutmaz. Çünkü o her şeyi yenmeye muktedirdir. Sen onu uyutursun,
bedenine güç verirsin. ‘Bedeni sil.’ denen odur. ‘Ölmeden öl.’ denen odur. O
nedir. Sana, KENDİNDEN üfleyen, bedenine NURU’nu katan. Aynayı çevirdik,
sizlere parlak yüzünü gösterdik. Bak, her dileyeni çek. Nimetine nail
olabilsinler, ümmetine katılabilsinler. Cemaatin çokluğu, korku vermesin. Dileyen gelsin, YUVA’mız her
dileyene açılsın. Günün yorumuna geçilsin, yerimiz bilinsin, postumuz serilsin.
Topluluk, YUVAMIZ’a-yolumuza gelsin. Sözümüz açık. Aynı yerde, YUVAMIZ’da
toplanılsın. YUVA’mız açık. Postumuz elbet gönüllerde. Ne var ki, tek yer
bilinsin, sohbet bu binada yapılsın. ‘Neden?’ denilmesin. Güzelin sözü,
çirkinde ÖZ’dür. Gönderen yerini öyle verdi. Sohbetin yeri, birde kalsın
denildi. ALLAH’ıma emanet olunuz, cümle ile bulunuz.

Niyazda bulduk, yolumuza verdik, sohbeti YUVA’ya bağladık. ‘Neymiş?..’
denende, soruya verilende; söz, bizden değil dedik. Olmaza değil,
olana yürü. Değil ise alemin körü; yolunu alır, sözünü bilir. Günde söze
yer verdiysek, gelende YUVAMIZ’da sohbetimiz olur. ‘Nasıl?..’ denilir. Yolun
uzununa gidildikte, gündüze gece katıldıkta; sohbet, YUVA’nın ötesinde olur.
Kervana katıldıkta, handa mülaki olundukta; YUVA’nın dışında, sohbet
yapılabilir. Yola gidilende, gecelere gündüzler eklenende, GARİB diye
beklenende; YUVA’nın dışında sohbet olur. Nimet odur ki, değerine
paha biçilmez. Niyet odur ki, hak denilenden geçilmez. ‘Yeniye, eskiyi
eklensin.’ dersen, sözün seçilmez. Kadere yazılandan kaçılmaz. Unutulmasın,
yazılan en güzelidir. Yerini bilen bulur, yolunu bilen yürür, yemini eden kalır. Yemin, HAKK’ın YAZISI’na
isyandır. Yazıya da, soruya da, cevabım birdir. YAZAN’ın yazdığı, en güzeldir. Kulun bileceği tevekküldür.
Madem O en güzeli yazar, sanılmasın yazdığını bozar. Daha önce verdim,
YAZAN’ın şaşmadığını bildirdim. Ömrün ne olduğu söyledim.
Ömür, HAK’tan bilinenin, bilinen günlerin olduğunu demedim mi? Uzun ömürlü
odur. Yılların uzunu değil, bilinen günlerin çokluğudur. EYVALLAH.
Öyle oldukta, huzur senin iledir. Yaşanan gün odur. Şüphen olmasın. HAKK’ın malın, HAKK’a havale et.
Gücü her yere yeter. Gönül koyma, kaygu alma, gününü kötüye sayma. ALLAH’ıma
havale et. Söze katma. Bildiğin kalsın, aynaya uysun. Oynamayı bilmeyen;
kaybına şaşmaz, kaybetmeden öğrenmeye çalışmaz. Varsın
dalaşsın, sonunda sahilde dolaşsın. Her soru cevabını alır, YAZAN, en
güzelini bilir.
Duyan oldum geldim, her dileyeni buldum. Sahiline kum oldum. Cümlenizi selamladım,
selamlar ile geldim. Alana-bilene, sohbete soru katana, ALLAH’ım RAZI olsun
dedim. Gelenin sözünde, YUNUS’umun ÖZ’ünde dileyiş boldur. Der ki, “Oldur
ALLAH’ım oldur, vereceğini buldur, kendini bildir.” Gelişte-biliş,
bilişte-oluş vardır. Durgunluk, varışta asla yoktur. Vermeyi
diler, ne var ki verilecek izni bekler. Dünyada tekamül, üç yöndedir. Kanda, CAN’da, tende. RUH’un tekamülü geliştedir,
HAKK’ın ‘OL!’ dediği anda oluştadır. Ten silinir, kan bölünür, CAN
bilinirse; tekamüle vardığı görülür. Dünyanın oluşunda, her var olan;
adı ile bilinir. Savaşın olmadığı yerde, sulhu görebilir misin?
Bedendeki ateşi, savaşmadan yenebilir misin? Nefsine hangi silahı
kullanırsın? Savaştan beklemeyen, sulha yaprak eklemeyendir. Ne var
ki savaş, isyan edene olsun, isyanı durdurulsun. Elbet durduracak ALLAH’ımdır.
Sadece niyetin sulha yapraktır. Geçtik-göçtük, vardıkta bildik.
‘Bildiğimiz noktada kaldık.’ dedik. Dileyene dedik, HAK’tan İZİN
diledik. Elde deste ile bulduk. Desteyi tek-tek böldük. Üçün birine, meyinden
sunduk. (t’ye) İkisi dedik, halini gördük,
‘Hal ile ol!’ dedik. (f’ye) Üçünü derledik,
veresiye terledik. Ne var ki; olaya diyenden demeyenden, uyandan uymayandan,
SAHİBİ’ni bilmeyenden; asla yüz çevirmedik. Bildik- bulduk, cümlenin
önüne serdik. Doğuştan aldı, MEVLÂNA sözü gönlüne verdi.
Vazifen mutlu olsun. Dileğin kutlu gelsin. YARDIMCI’n bol olsun. Şifa
dileyen her kul alsın. Adımız; bilindiği gibi, dünyaya olduğu yerden, yayıldığı
gibi yayılacak. Taş koyan, ayağında bulacak. Sözüm benden değil,
HAK’tandır. Onun için, dileyen asla bunalmaz. Yaprağını bilen, çiçeğini
atmaz. Bilen-bilse, asla taş atmaz, atana müsaade etmez. ‘Verilene
inansam.’ denirse, inandırmak HAKK’a güç gelmez. Soğuktan açılmaz,
sıcaktan katılmaz. Derinde yol alırsa, devrinden kalmaz. ‘Devri nedir?’ dendi.
Kanda dönüşü, doluya varışı, yaraya inişidir. Sahası geniş ise,
uzun zaman devamlı ilaç. Serum, kuşak olsun, beden ilaca doysun. ‘Serpme
olur mu?’ dersen; sırtta kalana, duyuş yerini bulur. SAHİBİ
kulunu korur. Cümle gönül BİR olur. Dokuma yerini, seyirsiz alır. Yumuşak
tende oyun olmaz, seyrine kalmaz. Vermeyi bilen alır, yumuşak tene şifa
verir. ALLAH’ıma emanet olunuz. Savaşın bittiği yerde, el-ele veriniz. Çünkü savaş düşünen;
yerini değil yöresini arar, töresini sorar. ‘Var!’ denen yerde, mantığına
uyar. Elbet her kulun mantığı, aynı yönde değildir. Ters gelende,
savaş başlar. Unutulmasın, her savaş mantık savaşıdır.
Toprak bölünmesi dense bile, öyle oldukta savaşın suçlusu kim? Kaybeden
mi? ALLAH’ıma emanet olunuz. Vergiye uyunuz.

‘Yol ULU’nun.’ derlerse de ki; ‘Benimdir, ALLAH diyenindir, O’nu
dileyenindir.’ Cümlenize selam olsun, bilinen çözülsün. ‘Çözümde hudut nedir?’
denirse, verilenin aynen alınışıdır. Kader sadece yazılışıdır. Olay,
olduğu gibi görülüşüdür. Olduğu gibi dedik, yorulduğu gibi
değil. Çünkü olaylar, kulun yönüne göre görülür. Gölgede olana ‘Güneşi tarif et.’ dersen, ‘Yandım.’ der. Halbuki güneş,
aynı güneştir. Olana, olduğu yeri gösterir. Günün olayında, ‘Yanılan
var mı?’ derseniz, olduğun yerden gördüğüne, yanılma denmez. Ne var
ki, diyenin dediği yere dönersen, onun da gördüğünü söylediği
bilinir. Onun için derim, gölgede kalma ki; güneşin verdiğine uyasın,
yaktığını duyasın. Kuyunun vergisi kimden? Gölün sergisi kimden?
Varlığına uymak kulluktur, varlığını bilmek yolluktur. Halinde
verene, yolunda gidene, uyana; ‘Olmuştur.’ dersiniz. ‘Olmamış.’ dediğinize,
hangi ölçüyü vurursunuz? Han, su ile yıkanır; yol, rahmet ile paklanır; kul,
AŞK ile hallenir. Halde oldu isem; yolda bulduğumdandır, savaşa
“HAY” diye katıldığımdandır. Neden “HAY” derim? Savaş gücümü diri
bulayım, onun ile nefsime savaş vereyim. Vermekten maksat, onu yenmektir. Çünkü savaş verdiğim müddetçe;
onu yenmiş sayılırım, sulha öyle el veririm. Yanılma yok. El mi güzel,
eldeki mi? Yol mu güzel, yoldaki mi? El, eldeki ile güzeldir; yol,
yoldaki ile. Yemin nedir? Bilinmedik olaya söz atmak, gidilmedik yola göz atmak,
varolanı inkar etmek. Kucak sevene açılır, sevmeyenden niye kaçılır?
Kucağını düşünmeden değil, çok düşün öyle aç. Gelmeyenden
kaç, sevmeyenden değil. ‘Gelmeyen sevmeyen değil midir?’ deme.
Gelmeyen, seni bilmeyendir. Gönlü açık ise, sevmese de gelir, sevmesini öğrenir.
Bilenden olmak, uyandan olmaktan üstün değildir. Asmaya bakarsan,
meyvesini dilediğince alırsın. Ne var ki, verdiği kadar.
‘Aldanmayım.’ dediğinde, aldanmaktan maksat nedir? Yerden gelen, yere
döner. Yediğin meyveye, attığın çekirdeğin ismini vermez misin?
Almayı dilediğin her olayın ölçüsü, senin bilgin kadardır. Alacağın bilginin ölçüsü,
sonsuzdur. Ne var ki, hiçbir fani, sonsuz bilgiye sahip olamamıştır.
Cümlesi bir araya gelse, bilgisini öbürüne katsa; yine de bilgi çerçevesini
çizmesine yetmez, asla ortasına adım atmaz. Gelen-giden, olanı bilir, verileni
görür. Anahtar eldedir. Ne var ki, kapıyı bulan yok. Soruyu soru ile
cevaplandırayım. Dilenen; ALLAH’ımın İLMİ midir, yoksa HİKMETİ
midir? HİKMETİ burada, İLMİ oradadır. Çözeyim diyen kulu,
zordadır. Gayret; İLMİ’ne ermek midir, yoksa HİKMETİ’ni
görmek midir? İLMİ’ne elbet eremezsin, vermedikçe; HİKMETİ’ni
göremezsin, ermedikçe. Ermek; tekamül etmek midir, yoksa gömleğinden
sıyrılmak mıdır? Gömleğini sıyır ki göresin, RUH’un açıklığına
eresin. Her kulun RUH’u paktır, çünkü onu veren HAK’tır. Alacağın vereceğin O’nadır, ereceğin
göreceğin O’dur. O’ndan geldik, O’na döneceğiz. Sıyrıldı isek;
dünyada öleceğiz, ölmeden bileceğiz. Bileceğimiz nedir? O’nun
SIRLARI değil, kendimiz. MEVLÂNA’yım ben dedikte; günün yolunu verdim, dileyen kulunu gördüm.
Cümlenizde yanan ateşte, HAKK’ın AŞKI’nı bildim. Bilmeyenin bildiği
bende, demeyenin dediği bende. AŞK ile yanan her bedende, sadece
O’nun “OL!” dediği vardır. ‘AŞK ile yanmayan bedende?’ derseniz; AŞK
ile yanmayan bedeni, ne ile ölçersiniz? Nasıl ‘O’nun aşkı yok.’ dersiniz? Yaratılan
her kulu, O’na AŞK ile bağlıdır; O’na isyan etse bile, O’ndan gelene
hakir diye baksa bile. Gönlüne yol açılır, isyanında yoluna taşlar saçılır.
Ayıkladığı her taş, onu dilediğine götürür. Onun için kulu; kulu için
yargıya düşmesin, ‘İyi-kötü.’ deyip ayırmasın. Verilen sözler, yazılan
yazılar; cümlenizin yolunda olan taşlar için değil, yolunda taşı
olanları görürsen, yardımından uzak kalmayasın diye. Daha önce verdim; eli
elden ayırma, kulu kuldan kayırma, hatalı bulduğunu öbürüne duyurma. Bildiğin
senin, bilmeyen ile paylaş. Duyduğum O’nun, duymayan ile halleş.
Güzellik odur ki; güzeli olduğu yerde, çirkini bulduğu yerde sevesin. (Resim verildi: VARAKA HAZRETLERİ) Denenden, söylenenden, yolunu varolduğu günde bilenden, ‘Bunda, güneşin
ateşi mevcut.’ diyenden, ona bilgisince yol gösterenden. VARAKA HAZRETLERİ.
EYVALLAH diyelim, cümleye selamını bildirelim. Anan ile beraberdir. Şefaati
sonsuz! Günün yorumunda; aman diyene el, ALLAH diyene hal verir, cümleyi görür.

Konuk olup gelen ile, yolu bilip soran ile beraberiz. Halden geldik vakıa
dedik, dönüşte olandan-olmayandan, ALLAH’ım RAZI olsun. Cümleniz,
kainata ayna misali. Yelde durmaz, selde akmaz, gönülden asla çıkmaz. ‘Kaçana uyma, geleni
duyma.’ derlerse de ki; ‘Görmek alasıya, sevmek veresiye. Çağıranın sözüne
uyarım, ne denirse-densin duyarım, alacağımı gönlüm ile ölçerim. Çünkü her
verilenin zıddında, alacağım almayacağım vardır.’ YAZAN’ın YAZISI,
görenin bilgisine, elbet eşit
değildir. Günün olayına yer veren, gelene duman ile bakandır. Günün
olayına hayır diyen, gönlünde ateş yakandır. Değişen nedir?
Günler mi, olaylar mı? Dönen nedir? Dünya mı, kainat mı? Anılanın gelişinde,
kumun vergisi vardır. Olayın oluşunda, kulun sorgusu vardır. Olanı
VEREN’den sorarsan, oyma misali verir, oyanın her telinden, kulun kaderi
okunur. Ne var ki, okuyacak dil gerek. Almayan gelmezse, vermeyeni sorar. Yol
münasip olan bilir. Yerden değil serden bilen, konuk diye yoldan gelen. Okuduğun-
yazdığın, resim diye çizdiğin her konuda; kaderin ölçüsünü arama,
kaderini asla kötü diye yorma. Hayır olmayanı vermez, kulunun önüne diken
sermez. Serdi dersen, dikensiz gül olmaz. Kuluna en güzelini YAZAR. Güzel değil
diyen, gönlünü bozar. Dersem, ‘ALLAH’ım, dert diye edindiğim, olmazsa diye
döndüğüm; kendi hatamdır. Bana verdiğin, gönlümü açıyorsa; mükafat
olur.’ Kul dert dediği ile, kendini bulur. Hazır olan, huzura varır.
Yeşil renkte, huzur ara. ‘Denk olmazsa, seyri bozulmazsa?..’ diyene dedim.
Aldığın gibi. Sorduğun yönde, yumuşak yolunu benden sorandan.
Olumuna değil, verimine gayret göster. Güneşte hata arama, katımına
söz verme. Kanından gelene, kumunu eleyene; yumuşak yol göster. Yelden
sakınma, selden dökünme, ne olursa-olsun kaçınma. Elini veren gelir, yardımını şüphesiz
gösterir. ALLAH’ıma emanet ol. Bildiğin gibi, olduğun gibi kal.
Dönenin sözüne değil, VEREN’in YAZISI’na bağlan. Hayıradır her olay.
Olmuşsa-geçmiş, üstüne kapak örtmüş. Yanında olana dedim. Örtüleni
açmayalım, yazılandan kaçmayalım. Yazılandan elbet kaçamazsın. Ne var ki,
kaçayım diye gayret gösterirsin. Yuyanın nerde? Ne dedi, hangi derde? Ne gördü, ne sordu? Ne verdi, hangi
serde? Yuyanına veren kim? Yolunun yolcusu ol, kulunun halinden bil.
Almadığın senin değil, alamadım deme. ‘Yemeniyi giysem mi? Yoluna
katılsam mı?’ diyenin sorusuna cevabım. Yanımızda olana. Nimetinin verilişinde, ‘VEREN’in HİKMETİ’nden.’ dersiniz.
Her verdiği HİKMETİ’nden değil mi? Kuşun ötüşünde,
arının katışında, ne görülür? Suyun akışında, ne duyulur? Akan suyun rengi,
yüzeyin dengidir. Kulun kainata isyanı, nefsi ile cengidir. Cenge katılan,
elbet silahı ile gider. Çoban ise, sürüyü kavalı ile güder. Yormadığın ayak,
gözünü örter. Neden dersen, ayağını yorarsan çok yol alırsın. Aldığın
yolda, çok şey görürsün. ‘Almayan ben olmayım.’ dedin, sürünün çobanına el
ettin. Sana dedim. Kime diyene. Yolunu aldı isen, sürüyü buldu isen; sayısını
sorma, sen de katıl yürü, deme kaldım geri. Gidene uyan, olanı duyandır.
Olduğu gibi, bildiği yönde, duyduğu sende, gördüğü onda. Varsın
dönsün. YUNUS’um der ki: “Gül dalda, bülbül dilde, amel sende, emel gönlünde
oldukça; gayretin yeri, hayrete döner.” Saçından dağılan, elinden dökülen; yerini alır,
toprak ile hemhal olur, gün gelir seni bulur. Karındaşına dedim. Açılan
kapı, derdine yol verir. Yol, kulunu huzura götürür; her kul, kaderin yazısına
katılır. Ne var ki, ‘Önleyim, durayım, kaderime düzen vereyim.’ diyen, yanılır.
EYVALLAH diyelim, huzuru ‘ALLAH’ımın YAZISI’na uyduk.’ diye bulalım. ‘Yerden almadığımı, HAK’tan dileyim mi?’ dersen, yerden aldığını
kimden almış olursun? Karşımızda olana dedim. Yamaya yer veren, elbet açığını örtendir. Yaprakta yer, toprakta ser
arama; kuluna yolunu açar, her dileyen üzerinden geçer. Topraktan şikayet
gelir mi, kul toprağa verir mi? Verir dersen yanılırsın. Söyle toprağa
ne verirsin? Su dersen rahmetten, el dersen zahmetten söz etmiş olursun.
Niyazımız, rahmeti bol gelsin. Gelen, topraktan olsun, dumanını dünyada silsin.
Yerine-yönüne, karındaşın uysun. Olmuyor denen olacak, dilenen el tutulacak.
Yemeniyi giyeyim diyene, yanımızda olana. Oyuna yedek alma, sergiye yolcu
sorma, ‘Bu mudur?..’ dediğinden uzak kalma. Ne var ki, elden-dilden ham
olanı çıkarma. Üç al, bir sor; gönlüne yatanı kar, öylece neticeye var. Yerinin
dolayına uymayı dene, çağıranı ara, ‘Konuk geldim.’ de, YARDIMCIN’ı dile. Aradığı yerde değil, gökte
hiç değil; gönlünde. Çağırdığın zaman gelmez. Sen ona yürü.
‘Bulmadım.’ deyip dönme geri. Yanında olana de ki; uyduğun gibi olsun, çağırdığın
bizi görsün. Sen uydun, ben duydum. Uyanın dediğinde değil, halinde
bilsin; ‘Uymaz.’ denmesin, hata aranmasın. Yeşil, oluşu; mavi, görüşü; sarı, buluşu; kırmızı, kalışı;
turuncu, barışı; mor, varışı gösterir. Pembe, uyuşta güzeldir;
huzur, bilişte. Yerden bulamazsın dedim. Huzur, ne alınır ne satılır.
Alamadım dersen, yanılmış olursun. ‘Gönlüme koyamadım.’ de ki,
aradığını bulasın, kendine dönesin. Yoluna-yol diledim, dersin. Her
gidenin yolu birdir. Sadece elini veren PİR’dir. Kim verirse tutarsın,
aynı yola adım atarsın. Cümlenize EYVALAH diyelim, yolumuz HAKK’adır yürüyelim. ALLAH’a ısmarladık. Daha önce dedik, HZ.VARAKA. ‘Koyun uymuyor, çoban bilmiyor.’ denmesin.
YUNUS’um yolu bilir, sürüyü gidene yürütür.
Niyaz ile gelenlerle geldik. EYVALLAH diyenlerde, günün düzeni görülür.
Her olay, olduğu gibi örülür. Ören, ördürene uyar. Almam diyenin sözü,
alandan öteye nasıl geçer? Muayyen günün yazısına uyuldu. Olayda yorum, huzuru
sildi. ‘Yer mi yersiz, söz mü?’ derseniz; yer olduğu gibi, söz dendiği
gibidir. Demek ki hata, yerde değil sözdedir. Kuşun uçuşuna uyan;
günün yorumunu duyandır, suyunu dilediği yerden alandır. ‘ALLAH’ım!’ diyelim,
niyaza duralım. Yazısını
verdiği, gününü uzun tuttuğu bilinsin. ‘Senden mi?’ demeyin,
YAZAN’dandır; yanında yönünde, dönendir; YEDİ KIZLAR, denendir. Dumansız gönül olsun, yumuşak yolunda sevgin yerini bulsun. Suyunu
aldın, yolunu bildin. Yeminde, eline elin varsın. Sözüm dedikte, yemin
silinsin. (s’ye) YUNUS’um der ki: “Geldim-gördüm, cümlenizin gönlüne, güller serdim.
Serenin; yerine değil, gönlüne baktım.” Yerinde derken yanılma olmadı. Yer
yolunu, gönlüm yönünü gösterir. Elde desti olsa, gideceğin yer bellidir.
Ne var ki, suyunu nereye vereceğin bilinmez. Dileyenle gideceğiz,
yerini gönülle bulacağız. Gidelim, yolun gidişine uyalım. Yaprak
daldadır dökülmez, kuvvet koldadır bükülmez, olay HAK’tadır dönülmez. El-ele
vereceğiz, niyazlar ile bulacağız, ‘Bulduk şükür.’ diyeceğiz.
Yemin dedik. Yeminden maksat; VEREN’in verdiğini kutlamak, cümle ile paylaşmak.
Paylaşanın bol olsun, sevincine dostların katılsın. Vurgun geçti, sargıdan
geçecek, yumuşak yolunu, öylece seçecek. Kumun olduğu yerde, kendini
bulacak. Gecemiz, yanımızda olanındır, gönlü huzur ile dolanındır. Sanılmasın
sözden dedik, yazıdan okuduk. Eller açılsın, ‘Uyandır ALLAH’ım.’ denilsin.
Gönüller sadece O’na bağlansın. Huzur sizlerle. EYVALLAH dedik, cümlemiz BİR
olduk. Yanında durduk, selam götürdük. ‘ALLAH’ım verdik, yazılanı okuduk.’
dedik. ALLAH’ım, cümlemizden RAZI olsun. ALLAH’a ısmarladık. Gönüller döndü,
el-ele verdi, yardımcı olundu, yerinden soruldu. Yolunu, ÇİZEN verir,
aynaya bakan görür. Aşamayan, yardımdan mahrum kalmaz. Kayguyu gören, düşmez.
Görülecek-duyulacak, yol alınıp yürünülecek. ALLAH’ıma emanet olunuz, açılan
kapıyı bulunuz.
Yuvamız gönüllere açık kapanmaz, yolumuz her dileyenle dedik, cümlenizi
selamladık. Gemiyi alan bilir, kaptan yolunu verir. ‘Gemiyi alan kim?’ dendi. Gemiyi
alan, yürümeyi dileyenleri görendir. Kaptan, yolunu verendir. Geminin yoluna,
girdik cümlenin koluna. Olanı- olmayandan ayırın. ‘Olmayan, neden?’ demeyin.
Olmayan, yazılmayandır. YUNUS’um der ki: “Olanı sildim, olmayanı ateşe
koydum pişirdim. Duman oldu yürüdü, yanan elde acısı kaldı. Olanı aldım
pişirdim, aş oldu kotardım. En güzelini, olana uymakta buldum. Yeniyi
alırsın, eskiyi atamaz mısın? Umulanı bulursan, yenisini aramaz mısın? Şeker
ile suyu kattım, suda şekeri erittim, ateşe koydum kaynattım. Bal
oldu ele geldi, yenildi dile geldi, tatlı yendi tatlı dendi, güzeli öyle
bulundu.” Kuyuda olana tadını katsan, elindeki kadar alır. Kuyuda gene, kendi
suyunun tadı kalır. (Kuyudan kasıt nedir?) Günün
olayını dedim. Niyetin kabıdır. Her yaratılanın, kendi ölçüsü kadardır kabı.
Kiminin desti kadar, kiminin kuyu kadar, kiminin derya kadar. Niyet, kulun yapısındadır.
Ameli, gönül kapısındadır. ‘Niyazı niyetine uygun mudur?’ dersen, niyaz HAK
için oldukta, yumuşak yol bulunur. ‘HAK için olmayan niyaz var mıdır?’
dersen; HAK’tan istenen, niyaz değildir, niyettir. Niyaz, ‘Kendimi
bileyim, kendimde SENİ bulayım.’ denilendedir. Uzayan
ömür dildedir, çünkü ömür yazıldığı kadardır. Ne erken gelir, ne geç
kalır. Her gelen bilir, çağırıldığı an yürür. Dünya her geleni
barındırır. Açlık denirse, maddeciliği siler. Hürriyet nedir? Meyhaneyi
bildi mi, bildiği yere geldi mi, geldiğinde buldu mu, bulduğuna
uydu mu; o kul hürdür. Meyhaneyi bulamazsa, kapısından giremezse, sarhoş
olup dönemezse; ‘Hür.’ denir mi? Öyle dünya, kulunu barındırır mı? Aymayı
bilenin yapacağı, bilmeyenin elinden tutacağıdır. ‘Çokluk.’ dendi.
Denenden maksat, dünyaya sığmadığı mıdır? Ölümün azaldığı,
doğumun çoğaldığı yeni midir? Ölümün ömrü andadır, doğum
dokuzuncu aydadır. Yanılmayın! Sorguda hata yok. Yarının yargısı, bugünün
kaygısı olur. Ne var ki ALLAH’ım, azı da çoğu da görür. ‘Ölçüye alınsa,
hatalı mıdır?’ dendi. Ölçüye aldıranı bilirsen, elbet değil dersin.
‘Bakamayacağın beşten, bakacağım iki hayırdır.’ dersen; O’ndan
aldığındandır. Yoksa beş olsa da bakarsın. Baktırana uyarsın. Niyet,
O’na uymaktır. Olanı-olmayanı, kendinden bilmek değil. Diledim ikide
kaldım dersen, kendinden vermiş olursun. Halbuki VEREN asla sen olamazsın.
Adanın alacağı ölçü, elbet büyüklüğü kadardır. Çok gelen
dağılır, ‘Vay halime.’ diyen yanılır. Dünyaya çok gelenin yanılacağı
gibi. ‘Nasıl?..’ denirse, yerini almadan yürümez. Kayguya düşmeyin.
Yazılana uyacak, geldiğini bilecek, kendini bulacak, öyle dönecek. (Kimin için?) Her
gelen için. Derde-deva nedir? Huzur. Huzur
nerde derseniz, VEREN’i bilende. ‘Yerim dar.’ diyene de ki; gönlünü aç, toprağın darını
geç. Dünya bedenlere yetmese bile, gönüllere kainat çok geniştir. Gittiğince gider,
her gideni sarar, sevgin dünyayı
düzene koyar. Ne var ki dünya, gene aynı dünyadır. Güzellik
odur ki; kendi gönül yapında, dünyanın her kulunu görmek istersin. El-ele verelim der, beraber ermek istersin. Niyaz
odur ki; kendini siler, cümle için el açarsın. Niyazın bol olsun. (f’ye) Daha önce de dedim. Niye el-ele verdik?
Niye YUVA’ya geldik? Niye sohbeti kurduk? (Siz de O’nda mısınız?) Ben O’ndan
mıyım, yoksa O’nda mıyım? O’ndan idim, O’na geldim. Sen de O’ndansın, O’na
geleceksin. Yerde miyim, sende miyim? Yerde değilim, sende de değilim.
Öyle ise O’ndayım. ‘Ya adın?..’ dendi. İşte, yerde ve sende olan adımdır.
Gönlünde açan, AŞKIM’dır. Ne var ki, günümde atılan çekirdekler, bir iken
bin oldu, kainat adımı bildi. Şimdi, gölgesine oturuldu. Size verilen,
RAHMETİ’ndendir. O’nun rahmeti olmasa; ağaç ne ile beslenir, meyvesi nasıl
erer, kul onu nasıl dürer? Verişimiz, O’ndandır. Ne var ki,
sığındığınız ağaçtan alırsınız, öyle bilirsiniz. Allah’ıma
emanet olunuz. (a ne zaman iyileşecek?)
Verdim. Yaprağın çoğaldığı gün.

Mümin olan her kulda, gidilen bunca yolda; varış tek kapıdır, dünya
kula yapıdır. Yolun gidişindesin, sözün deyişindesin. Cümleye derim. Yenilene değil, eğilene dönelim. Yenilenin görüşü, eğilene
uymaz. Sohbetten
söz bilmeyen, ‘Yazılandır.’ demez. Yerden alır, elden bilir. Yolunu yeniye
değil, eskiye uydurur. Eski, atılandır; yeni, bilinen, doğruya
götüren. Yeni; geldiğinden, güne eskimeyendir. Kıyamete kadar, eskimeyecek
olan. Çünkü her gün yenilenir. (KUR’AN-I KERİM
mi?) EYVALLAH. Olmuşsa güzel, kimdendir? Düşmüşse gazel,
nerdendir? Gülelim, GÜL’den alan halimize; gülelim, bildik yolumuza; gülelim,
aldığımız Selamımıza. Kimden gelir, kimden verir? Verenin; niyazına
durduk, Şefaatine sığındık. Dolu elden, dolu dilden, dolu gönüllerle
ihya olduk. Sudan geldik, su ile suyu dileyene, ‘Gönlünü yıka.’ dedik.
Dilemeyen elbet olmaz. Dünyanın kahrına gömülse, sudan şifasız çıkmaz. Sözümüz geceye bağlandı. Dardan beklenmez, bola eklenmez, derya el ile paklanmaz. Neden? Çünkü kir almaz, her
geleni örter. Otun uyanı, olumunda biter. Cümlenize selam olsun,
gecemiz bağlansın, dostlar bir olsun, her kulu PİR olsun. DOST dedik gelsin
ele, el ile versin dile. Dilden atsın, gönülden gitsin GÜL’e. Gidenin yolunda,
GÜLÜ’nün Gönlü vardır. Her kulu dileyende; gönlünün o’nda olduğunu, o’nun
sevgisinin cümleyi sardığını bilsin. YM olsun. Sözümüz gecede bağlansın.

‘Günümüz gönlümüze uymuyor.’ denen, yanıldığını bilse; yol münasip
olur. Cümlenize selam ile geldik, gelenlerde hoşnutluk gördük. Yumuşak
yoluna, adım atanlarda, huzuru tadanlarda; gönlünden tenine akseden, NUR’unu müşahede
ettik. ‘Kim?’ denmesin, cümlededir. Gününü hayır diye, kendini uydurandadır.
Konuk olsa, YUVA’ya gelse, diyeceğimiz nedir? ALLAH’ım gönlünde olandan
versin, cümlede aynı sevgiyi görsün. Nimetinde aranmadık, olduğu gibi bildik; HİKMETİ’nde
sormadık, ‘Verdiği
gibi.’ dedik, cümleyi selamladık, söze girdik. ‘Huyun güzeli nedir?’ dendiğinde; güzeli olduğu yerde, çirkini
bulduğu yerde dedik, günün olayını verdik. (Kıbrıs
hadiseleri mi?) EYVALLAH.
‘Güzel nerde, çirkin nerde?’ denir. Güzel, oluştuğu yerde; çirkin,
buluştuğu yerdedir. Mimar çizer, güzel; amele kazar, o da güzel;
yuvayı kurar, o da güzel. Çirkin olan ne? Olanda hata bulandır. ‘Dostluk!’ dedik, dünya günümüzde çağırdık.
‘ALLAH!’ dedik, sesimizce bağırdık. Her uçanı O’nun bildik, her geçende
O’nu gördük. Dönüş değil doğuştur. Doğuş, biliştir.
CAN sende mi, teni sil; CAN tende mi, ayna ol, kendini gör. Görmezsen, deme
oldum kör. Kendinde bulamazsan, etrafında ara, belki uymadı töre. Gün gelir
açar, sayfayı geçer, her kul gününü seçer. ‘Hummalı günün hatalısı kim?’ dendi.
Dünya gözü, aradıkta bulur. Neticeyi gördükte; oluştuğu iyidir, ‘Kaynaştığı
ULU’dur.’ der, gelene niyet kurar. Oyun değil elbet. Oyundan çıkıldı, başından yumuşak yolu denildi.
Serde hakikat arandı. Perde görüldü. Dumanlar dağıldıkta, açılana
uyuldu. Doğuşu verdik, cümlemiz kardık, bir kaseye
koyduk, dileyene sunduk. Doğan’a uyduk, ‘GÜLÜ’dür.’ dedik. Suyu’na;
‘Gönüller dolusu alalım.’ diye, talip olduk. ‘ALLAH’ım!’ dedik bohçaladık,
Kundağı’na sarıldık. ‘Kundağı nedir?’ derseniz, kainatın tümü,
kundağın içinde. HAKK’ın vergisi, sargının özü. Kainatı o’nda bulalım,
açtıkta ÖZÜ’nü görelim. (Hazreti
peygamber efendimiz mi?) EYVALLAH. (Resim verildi: HZ. PEYGAMBER
MUHAMMED EFENDİMİZ) Güzel, en güzel, sen güzel, ben güzel. Ne var ki, o en güzel. İki alemin biri, cümlenin PİRİ, HAKK’ın
HABİBİ. Şefaati üzerinizde olsun; müslim, gayrimüslim kundağında
sarılsın.

Yol münasip. ‘Yer mi, yol mu?’ denir. Ne yolda, ne yerde. Uçandan kaçandan
değil, Had’ın ötesinde, kad’ın gölgesinde. ‘Gelenden
mi?’ denirse, güneşe bakandandır. Olumuna duman verilmesin. Olanaktan, uzak ol. Birde durdu, ikide açtı, üçte şaştı, dörtte düştü,
beşte geçti, altıda gördü. Yediyi bekler, yoluna ekler. ‘Kaydını
silelim mi?’ demeyin, dumana yer vermeyin. Daha önce dedim, güneşe bakar.
‘Bedeni yakar mı?’ derseniz, yöreye bakar.

Güneşe bakar dedik ya! Dumansız olunuz. Duymuyor değil,
duymaktan uzak. Niyaza veriniz. Olumuna söz edilmesin. Duymaktan uzak dedim ya. (Anlayamadık. Sağır mı oldu yoksa komada
mı?) Değil. (Şok gibi bir şey
mi geçirmekte?) EYVALLAH. Geçici. General, yuvayı aramasın. (Yuvadan kasıt bizim evi mi?) Değil. o’nun yuvasını.
Olumu niyazınızı bekler, yoluna sabır ekler. Suyun ortasında. YÜCE ALLAH’ım; ne korumaktan, ne gözetmekten aciz değil. Verişim,
olumuna duman gelmesin diye. Kurtulasın diye değil. Yumuşak
olunuz.

(Kıbrıs hadiseleri üzerine f’nin sorusu: İnsanlığı yücelten ilahi
ilhamları hakkıyla benimsemiş İslamiyet aleminin, etrafındaki
sevgisizlik çemberini kurup sürdüren insanlara Allah müjdelerini ulaştırıp
benimsetmek ve insanı (her şeyden önce ve her şeyden üstün olarak, insan
olarak sevmeyi, saymayı ve yücelmesine yardım etmeği) anlatmak hususunda
davranışlarımızın nasıl olması gerektiği.) Yuvamızın havasında, gönüllerin devası bulunur. Cümlenize selam olsun,
‘Yurdum.’ diyene, kainat yolunu açsın. Kalem elde, niyaz dilde, cümle gönülde
oldukça; derde deva aranmaz, çünkü olana dert denmez. Rahmet diye gelen su, her
yere aynı iner. Ne var ki, indiği
yerin yapısına göre oynar. Gölde su olur, bataklıkta çamura bulanır. Demek ki
hatayı gelende değil, olanda aramak gerekir. ‘Yerden mi?’ derseniz,
olumludur. Bataktan uzak durursanız, bedeni korumuş olursunuz. ‘Ne ile
kurutalım?’ derseniz, elbet gölge ile değil. İslamiyet odur ki; kaçan kovalanmaz, arkadan asla vurmaz, aman diyene
el kaldırılmaz. Kapısına geleni, geri çevirmez. Kapısına gelenden maksat;
‘Yerini alayım.’ diyen değil, yardımını bekleyendir. Güzellik öğretendedir, güzel öğrenende. Öğrenen gelmezse,
biz gideriz, ‘Öğretelim doğruyu.’ deriz. Güleriz, güldüğümüzü
bilmezse döveriz. Ne var ki, dayağımız dahi gül dalı iledir. Dikeni
batarsa, GÜL’ün
Yolu’nadır. Vermeyi diledi isek, gülü dalı ile alırız, ‘Dikeni HAK’tandır.’
deriz. ‘Olmuyor.’ dediğin, gün gelip olacak. Bilmeden bozduğunu,
bilerek düzeltecek. ‘Bilmeden nedir?’ derseniz, koruduğu mezhebi. Bilse
ki, KORUYUCU sadece YÜCE’dir. Yemin eden kime eder? Kuluna mı, yoluna mı? Aslında ne kuluna, ne yoluna
yemin yoktur. Çünkü yemin, kulu çerçeve içine alır. Oluşta çerçeve yoktur.
Her yaratılan aynı mıdır? Elbet değil. Genişlik, sorulandan çok daha yakındır.
Yanılmayın! Toprak demedim, onu vermedim. Sevgi genişliği, saygı
genişliği, toplum genişliği. Sevgi, yayılan mikroplu hastalık
gibidir. Daima etrafına bulaşır. İlacı olmadığı için, günden
güne genişler. Sevginizi dağıtın. Gittiğiniz
oturduğunuz her yerde. Göreceksiniz, ne kadar uzağa yollarsanız, o
kadar çabuk bağlantı kurulur. Gerçek olan sadece sevgidir. Onun için çabuk
yayılır. İnkar eden asla bulunmaz. ‘Sevmeyen yok mu?’ derseniz, elbet yoktur.
Sevmesini bilmeyen vardır. Sevmesini bilmeyene de göstermek, bilenin
vazifesidir. ‘Nasıl?’
derseniz; sana taş attıkta, sen onun sırtını okşayacaksın. Yere taşı,
sineye başı koyasın. Arayan sevgi arar, sevgi vereni sorar. ‘Ben severim.’
dersen, haline bakar. Hal ile, dil ile, gönül ile sevelim; sevgimizi her gelene
verelim. Dağılalım, dağıtalım, halkayı bir tutalım. Bağımsız
olana kement atalım, ‘Gelmem.’ diyeni öyle çekelim. Gelişine sevindirelim,
pişman etmeyelim. Suyumuz HAK’tandır, toprağımız paktandır. Güneşe dönüğüz, deryada
balığız. Dünyayı bildik, kayguyu sildik. Gönülleri saldık, diledik
gönül çobanı olduk. ALLAH’ım cümleden RAZI olsun. Olaylardan sorumlu olmayan, hizmeti HAKK’adır. Geleni
soymayan, kuluna eziyet vermeyen; elbet doğruyadır. ‘Gidene
edilen, bizde neden edilmez?’ demeyin. İslam’ın yolunda, elinde olana
eziyet yoktur. Allah’ıma emanet olunuz, yazılanda bulunuz, müsterih olunuz.

Nimetine gönül verdik, gönülleri kainata serdik. Cümleye niyaz ettik,
‘ALLAH’ım; YOLUN’u bulsunlar, VARLIĞIN’ı bilsinler, VERDİĞİN’e
uysunlar. AMİN! El mi güzel, dil mi? El verende, dil diyende güzeldir. Yüz mü güzel, gönül
mü? Yüz gülende, gönül saranda güzeldir. Yol mu güzel, ayak mı? Yol bilende,
ayak gidende güzeldir. Aydın gün, karanlık güne eşit midir? Yoksa kainatta çeşit midir? Aydın gün
gülene, karanlık gün ağlayanadır. ‘Ya hastalık, ölüm?..’ derseniz;
anmadığın olay, elbet senden uzaktır. Suyun aktığı yerde, çamur bol olur. Onun için; akan suya söz edene,
gönül koyma. MİRAC’ın oluşu, gönüllerin doluşudur. Olan gönlün, SAHİBİ’ni
buluşudur. Aymayı bilenden olalım, gelen güne sözü bağlayalım,
günde ‘EYVALLAH!..’ diyelim.

‘YA ALLAH!’ dedik, yükümüzü dünyada koyduk, gönülden sevgi ile dolduk.
Doldukça genişledik, genişledikçe yükseldik. Sahrada arayan neyi bulur? Hudutta neyi görür? Kimi bulur? Kimden alır? Aldığını
nerede verir? Orada erir, orada varır. Varış, buluş değil midir?
Eğilenden olunmasın, yükü ile dolunmasın, yerden alınmasın.
Alacağın-vereceğin, O’ndandır, O’nadır. ‘Nerden geldim, nereye gideceğim?’ dersen, kendine mesnet bulmuş
olursun. Bedeni dünyaya bağlarsın, RUH’unu bedende görürsün. ‘Gelişe
uydum, gidişe aydım.’ dersen, gönlünü kainata açarsın. ‘Sözün özü bu mudur?’
dersen, söz yetmez, ÖZ bitmez. Olmak, olmamanın özüdür. Olmamak, dünyanın
sözüdür. Sözü sildin mi, ÖZ’ü bulursun. Sözün bittiği yerde, ÖZ başlar.
MİRAC’ın odur. ‘MİRAÇ nedir?’ diyene de ki; ‘Sözü sil, ÖZ’ü bul!’ ‘Dünya gereksiz.’ diyene
de ki; ‘ALLAH’ım, gereksiz olanı yaratmaz. Gerekmese, kulunu dünyada yaşatmaz.’ Dünya güzeldir, yaşayana. ‘Nasıl?..’ derseniz; yaşamak, güzel
ile hemhal olmaktır.
Taş ile kireç ile oynamak değil. Taşı güzel görmek, yerinde;
suyu güzel bulmak, derinde; havayı sevmek, serinde. Gönüller hep bir olsun, gününüz kutlu gelsin, sevinciniz
paylaşılsın.

Niyete yol soranın yolu, hayıra çizilir. Yumuşak yolunda, aydın
günler görülür. Her olaya, ham meyvedir denilir. Ne var ki, her ham meyve, oluşa
namzettir. Olmadan meyve yenmez, gelecek kötü denmez, ALLAH’ımdan bekleyenin,
murat kapısı kapanmaz. Niyetinin yerini, niyaza bırakasın. Her biri tek-tek olur, niyaz eden
görür. ALLAH’ımın EMRİ’dir. Ananın yeri birdir, bilmeyen kördür. Uyanın
yolu, PİR olmaktır sonu. ‘Olanaktan yer olmaz!’ diyen yanılır. ‘Yerimi bulamadım.’ diyen! Yerini bulacaksın.
Daha önce dedim; niyete değil, niyaza yer ver. ‘Gidene ne deyim?’ dersen,
gideni-geleni sen düşünme. Gönül zenginliği, deryadadır enginliği. ALLAH’ım, her kulunun
nasibini verir. Ne var ki, kulunun gönlünü yoklar. Meyhane yolumda, HAK kulu
kolumda, meraka yer yok, taş yok yolunda. Anacığı; ALLAH’ım yolunu
sana denk getirsin, gönüller MEVLÂNA’ya getirsin. Niyetine kapı açılır. Nimet
dünya nasibi. Kumun götürdüğü, selin getirdiğidir. Suyun
akıttığı paklar, HAK gönlünü yoklar. Meraka yer yok, YARDIMCI’n yolunu
bekler. MEVLÂNA’yım! Yenmediğin bileği, eğil elinden öp. Yemine yer yok. Yenmediğin
dedim. Yenmekten maksat, dövüşmek değildir. Yenmeyi bilen, yenileni
alnından öpendir. ALLAH’ıma emanet olasın, her olay düzenini bulur
bilesin. Nefesten yer var, yerim deme sakın dar. ALLAH’ım genişletir.
‘Dilenen yere beni getir Allah’ım!’ demekten maksat, umduğunu bulmandır.

‘Neymiş?’ diyenin, olayda sorgu arayanın; dumanına göz attık,
‘Olan olmayan?’ deyişine söz ettik. Olanı-olmayanı, yolunu bilmeyeni;
eğiten kimdir, öğüten nedir? Desteyi sayarsın, öteye koyarsın, ‘Düzenleyim.’ dedikte, eli elde
bulursun. ‘Bırak kalsın, yenisi gelsin.’ dersen, eskisinden de olursun.
Dağıtandan değil, toplayandan olunuz. Toplu oluşta, selameti bulunuz.
‘Dünyanın düzeni bozuk.’ dedikte, bozan kimdir? Dağılanı toplamayan elbet.
Andığın yeniyi almazsa, eskiye dönmez misin? Dönebileceğin olayda, neden
yeniyi ararsın? Her ağaç, bünyesinin meyvesini verir. Olumsuzluk, yazılmayandandır.
Olumsuza niyet kurdu isen, neden olmayana hata ararsın? Yapıya harç koydukta,
taşını eksik bırakır mısın? Kapıyı örter geçer misin? Oyundan
geçene de ki; ‘Kumun dönüşü, kulun kalışıdır; güzel görene, gönül
sarışıdır.’ Konuk oluşta, sebep arama; dönüşe kulluk edişidir.

YUNUS’um mesafe bilmez, kul ile kulu bölmez, dileyenden kalmaz, taşlı
yola dalmaz, aldığı GÜL solmaz, dediğini HAK silmez. Gelenden bilenden, eli-ele alandan, ALLAH’ım RAZI olsun. Deyişle
bilsin, görüşle olsun, cümle ile gülsün, yemini gelende desin. SAHİP OLAN bilmez mi, kader diyen görmez mi, dileyip geleni sormaz
mı? ALLAH’ım RAZI olsun, cümlenin gecesi gönüllerde kor olsun. Aldık gelenden, sorduk bilenden. ‘Yerini alır, cerrahtan bilir.’ dendi.
‘Nasıl denilir, kimden sorulur?’ Mihnet, duyanadır; cennet, bulana. Yerini
sorarsan; adım-adım gidenin, HAK gönülde bilenin; yerini sorar mısın, mihnetine
yorar mısın? Dikenin güzelliği söylenmez. Ne var ki, gül hoyratça
yolunmaz. Neden? Dikeninden. Öyle ise, dikeni çirkin midir? Kundak belenir,
kulun gönlü elenir. Kimi eğlenir, kimi öğrenir. Kulun kul olduğu,
yerini aldığı; öylece görülür. Kulluk; ne eğitimde, ne denetimdedir. Gönlünün
aldığında, VEREN’i bildiğinde, bildiğini verdiğindedir. Doğuşu, güne bakar söylersiniz. Halbuki gecede dahi, ne doğuşlar
vardır. Eşyanın dili kula zordur. Danışılan, dönüşten öteyedir.
Geliştiren, buluşturan, HİKMETİ’nden. ‘Yeni mi?’ denmesin.
Doğuştan yenilik, veriştendir. Sohbetin
tadına, DOST’un ADI’na, postun yadına, ‘HU!’ dedik, diyenden olduk. Serinde
olanın, doğuştan alanın; elini aldık, ‘Dost eli.’ dedik. YUVAMIZ’a
gelenin, ‘Sohbet HAK’tır.’ diyenin; dostunu arttırdık. Arttıran, elbet HAK’tır;
‘Dost eli.’ diyenin, gönlü paktır. El-ele verelim, hep bir olalım, BİRLİK’i
cümle ile kuralım. ‘Sabahı bulduk, gece olmaz.’ demeyelim. Gecenin verdiğini,
gönlümüzden silmeyelim. YARATAN, gecenin yaratıcısı değil mi? Zengini
yaratan, fakirin gözeticisi değil mi? Sabrını denerse; sevilenden ol,
SIFATI’nı üzerinde bil. Gayretin ötesi, hayretidir; doğuşun ötesi, selametidir. ‘Dönüşün
ötesinde yer var mı?’ derseniz, ‘Ser var.’ derim. Senden öte sırdır, sırdan öte
YAR’dır, kula dönüş kârdır. ‘Alamam.’ deme, ‘Silemem.’ deme. Olaydan kendini, kolay sıyırma. Orada
aramazsan, burada sormazsan, dene! Oluşun vereceği, elbet bölüş
değildir; kulun geleceği, elbet kalış değildir. YAZAN
takdiri koymuş, kul HAK ile yoğrulmuş, hamurunu dost eli bulmuş.
Gel sen de katıl, gönül deryasına öylece atıl. Olana EYVALLAH, olmayana
denmesin batıl. Olmayan, olanın özengisidir. Özengi, kulun dengesidir. Kasırga
yakar-yıkar, ne var ki olan ile olmayanı paklar. Secde kulun ahıdır, rüku vahıdır. Dönüşü, secde-rükudan gelişidir.
‘Nasıl?’ denilir. Secde-rüku, O’nadır; dönüş, O’nun ile oluştur.
Semadan maksat, alış-verişi gönüle katıştır. Aldığını
gönüle aktar. Gönülde durmasın. Bir elden gelsin, gönüle girsin, öbür elden
versin. Çağıranı değil, cümleyi görsün. Tez olan alınır, toz olan silinir, dost gelen sevilir, dost bilen görülür.
O’na nice verilir? Dosta dostça sarılır, posta İZİN ile varılır.
Gelenin yerine, YAZAN’a serilir. Kapı açtık giresiye, postu verdik veresiye. Kapı açılışta, ölçü
kalmaz. Veresiye, gelene devredesiyedir. ‘Ver.’ diyene değil, ‘Kor.’
diyene verilir. Eli yakana değil, gönlü yanana verilir. ‘Nasıl bilelim?’
denmez. Almaz, elinde bulur; gelmez, çağırılır. ‘Olmuş.’ diyenin
yeri, düşüşündedir. Post ağacın altındadır. Posta düşen
nasibindendir. Etini yemezsen, özünü al. Evet, taze suyunu. Ayvanın verdiği, yedi
derde devadır. Mideden-bağırsağa, geçen her derde.

Yeniye el atan; eskiyi silendir, olayı bölendir. Kayıtsız olmak, sözünden
kalmak değildir. ‘Yol bende mi?’ dersen, açılandadır. Gerçeğin görüntüye, gölgesi düşmez. Alıştan
verişten, öteye gitmez. Salıncağı sallarsan, ileri-geri gider. Ne var ki, verdiği derdi
siler. ‘Ne demek?’ dendi. Olayın oluşu, gününe doğuşudur.
Salıncak, doğuştan-batışa, gider-gelir. Mesafe sanılmasın kat
edilir. ‘Neden?’ derseniz, salıncağın bağlantısı, yolunu örter.
Salıncaktan inilsin ki, yol alınsın. Dönemeyenin, değirmene faydası olmaz. Duramayanın gidişi, yolunu
buluşu; güzel midir? Nasıl giderse gitsin, varış yazılan saattedir.
Her olay umuttadır. Aynanın olduğu yerde, kulun bulunduğu yerde, görüş
genişler. ‘YARDIMCIM.’ dedin ya! Yerine vardın, önünde durdun, ‘Dileğim
ALLAH’ım.’ dedin. Almayan gelmez, görmeyen bilmez, merkezde bulmaz. Kardan ak arama, kordan uzak durma, yola kilim serme. Dara ipi germe, yumağı
yoz ile sarma, kolunun yargısına, ayağın ile varma. Sözün gelişi
değil, gelenin oluşudur. Cennetin kapısını, sanmayın kapatırlar.
Cehennemin alevini, sanmayın örterler. Cennet açılandır, denilene uyulandır, gelen güne bakılandır.

Kuşakta dar olan yok. Güzelden geçenin, olduğu görülür mü? Yer
mi güzel, ser mi? Dendi ki; ‘YAR güzel. Güzelden güzel, güzelden gazel.’
Görgüyü açalım. ‘Nasıl?’ denir. VEREN’i bilen görür. Sahte denen her olayın
ardında, hakikat aranır. Ne var ki, sahtenin ardında olan suçlanır. Açılmadık
kitap, bilinir mi? Yazılmadık yazı, görülür mü? Üzüm ermediyse, sergiye konur
mu? Konuk olup gelenlere, ‘Sohbet etsek.’ diyenlere; EYVALLAH dedik, cümlenizi
selamladık. Dost bilenin, dostu elbet bol olur. Testiyi ele alanın, yolu bilip suya
varanın; getireceği bilinir, bilinen beklenir. Seyyah olup gidenin yolu,
yaya olanın getireceği; sadece nasibidir. Yanılma elbet yok. Olumuna
değil, varlığına uyalım. Olumu, vergisidir; varlığı, sergisidir.
Vergi alınır, sergi görülür, görülene uyulur. Sorguda; hata değil, şüphe
kalmasın. Verilenin, yazılan olduğu bilinsin. Kadere uyulsun. Çizgiden
öteye gidilmez, yazılan bozulmaz. Neden? YAZAN’ın hataya düşmediğinden.
HAKK’ın hataya düştüğü görülmüş mü? Oluştan değil,
buluştan. Cenk; niyaz ile gerçeği gösterir, çizgiyi değiştirmez.
Asmayı bekle, üzümü öyle ye. Düşünen -kundakta olanı-, kul değildir.
YARATAN görür, her olay düzenini bulur. Yorulmadık elbet. Güç; gelendedir, dağılmadık
seçilendedir. Sohbeti alalım, sorgusuz kalalım. Gönülden-gönüle aktarılan, dost sevgisidir. Kuldan kula aktarılan HAKK’ın
yargısıdır. Diz koyduk yoluna, göz koyduk bağına, gönül koyduk
dağına. El-ele verdik, dağda-bağda bir olduk, cümle ile gönül bağı
kurduk. Dolandık alsa diye, elden-ele verse diye, cümle birbirini sevse diye.
Sevgi ile bağlanacak, dostluk öyle kutlanacak. Konuk konuktan beklemez,
bilmeyen bilmeyene eklemez. Bilen versin, bilmeyen uysun. Durağımız elbet yok. Çünkü durmak, bitişe nokta koymaktır. Bitiş
asla yoktur. Geçiş vardır. Geçmekten maksat, elbet göçtür. Ne var ki,
göçte boşluk olmaz. Dünyada aldığını, dünya asla vermez. Dünya senin
değil; ‘Oradayım.’ desen bile, olmayanı alsan bile. ‘Olmayan nedir?’ denir.
Senin olmayan var mıdır? Senin olmayan, dünyaya kâr mıdır? Aslında var olan,
aslının gölgesidir. Gölgede bulalım ki, aslına varalım. Aslına varmadan, gölgeyi silme. Ne var
ki, ‘Gölge benimdir.’ deme. Mesafe, düşünülen kadar değildir. ‘Doğuş
anında.’ dense bile, aşılan merhale, doğuştan geçişedir.
‘Nerde başlar, nerde biter?’ dendi. Nokta, başlangıca aynen
geçişedir. Noktada mesafe görülür mü? Noktayı koyan HAK’tır, gören kul.
Daha önce kulluğu verdim. ‘Her doğan görür.’ demedim. ‘Ne aldın, ne
gördün, ne verdin?’ dendikte; kul vereceği cevabı, önce nefsinde versin.
‘Veremem.’ demesin. Eğitim odur ki, kendini kulluğa hazırlasın. Yoz değiliz EYVALLAH. Kumunu gördük, kumunda zerre olduk, HAK YOLU’na ekledik, kulu bilsin diye bekledik. Kuyuyu
gördük yürüdük, güneşte kilimi gölgeye serdik. Yanan gelsin otursun, aldığını götürsün. EYVALLAH. ‘Aldığım nedir?’
dersen, sevdiğindir. Sevdiğin kadar alırsın. Giderken götürürsün. Şah’ın
aldığı nedir? Verdiği. ALLAH’ıma emanet olunuz, cümle ile bulunuz.

Mümin olan bilir, yerini gönüllerde alır. Dileyen kulları, yolumuza gelir.
Yol, gidiş ile alınır; söz, deyiş ile bilinir; gönül, sevgi ile
ölçülür. Gönlünde olanları, yazına verilenleri; olumsuz niyetin olduğu
görülmez, ‘ALLAH’ım.’ diyenin gölgesine basılmaz. Yerini aldığın, yolunu bildiğin, kaderine ‘HAK’tan.’ diye razı olduğun
bilinir. Olumunda, güzel güne dönüştüğün görülür. Yazmayı düşündüğünü
yaz. Çözmeyi düşündüğünü çöz. Sözünün yerini alacağını,
istese-istemese, çözüme uyacağını görürüz. Gördüğümüzü veririz.
Sözünün tek olduğunu bildir. ‘Onurumu onardım, yerimi yeniye çevirdim.’
de. Aşılmadık yol olmaz, yürüyen yolda kalmaz. ‘Günahım olur mu?’ dersen,
yazılana kul karşı gelemez. Destiyi boş taşıyandan değilsin. Oğula. Oymuş
dedik, buymuş gördük. Oyumuzu yolunuza verdik. Gelsin gelenler, ‘DEDEM!’
diyenler. Kapılar açıla, NUR’lar saçıla, günden-güne geçile. Ocaklar yansın,
kazanlar konsun, aşlar pişsin, cümle bir olup, sini başına
geçsin. Aymayı bilene, yolumuz açık. Oğul. Aymaktan maksat; onurunu onarmak,
‘Olumum O’ndan.’ demek; doyumu veresiye, halimi uyasıya onaylamak. Ermek dileyen, görgüde arar; bulmak dileyen, sevgide arar; bulmayı dileyen, kendine döner. Aymak odur! Aynayı
kendine çeviren, er-geç görür. Neyi? Kendini. Allah’ıma emanet olunuz, her olan O’ndandır biliniz, her hal ile O’na
uyunuz.

DOST yolu dedik, yola gönül ile vardık, sohbet helvasını kardık, dileyene
sunduk. Dilemeyen elbet olmaz, kardığımız helva asla bitmez, yenmeyen
olmaz, tanesi sayılmaz, olmadan gelmez, bulmadan dilemez. Salihinden sayılır,
günden güne ayılır, sorgusuz verilenden, gelen kimdir bilinir. Güzel gördük, geçen günde andık, olana uyduk, ‘Gelen O’ndan.’ dedik. Hayır
yazar; yoğrulan hamuruna, pişen fırına. Alacaktan darlık gelmez,
deryaya varan su dönmez. AŞKI’na düştük, AŞK ile piştik, aşına
katılana, kase ile sunduk. Gelenin gönlünde, binanın himmeti vardır. ‘Binanın himmeti olur mu?’
dersen, RUH’un varanda, beden bina olmaz mı? Bina dünyada kalmaz mı? Sunduğumuz suyun akışıdır, akan suyun deryaya bakışıdır. Er
geç deryaya varır. ‘Günümün yettiği...’ deme, gelen güne açılır; yanmayan ocaktan,
ateş nasıl seçilir? Dönük yoldan geleni göremezsin, gidişe
kapılırsın; düz yolda, ‘Yolumun açtığına uydum’ dersin. CAN-CANAN’la
BİR olur, dünya teni kaybolur. Andığından geçme, verdiğinden şaşma.
Dayandığın kapı, HAK KAPISI’dır. ‘Hu.’ dedikte aldığın, cümleye verdiğindir;
cümleye verdiğin, gönlüne serdiğindir. ‘Dost olmaz.’ deme. DOST’u
sorandan, almayı dileyenden; gönlünü çekme. Yersiz desin, sözünü kınasın. ALLAH’ıma emanet olunuz, verilen hizmette huzur bulunuz. ‘Verilen hizmet
nedir?’ denilir. Sevginin varlığa götürdüğü, YARATAN’a
katıldığını söylemek. ‘Yerini, yerenden ayırayım mı?’ deme. Yerini,
yerlisi alır, uymayan ummadığı ile kalır. (Resim verilir: MEVLANA HAZRETLERİ) Sen bende, ben tende, yön handa olmuş isek; ölmeyi biliriz, ne var ki
yazılanda görürüz. Geldik gelenle, gönlünü kainata verenle. Döndük, yerden
kesildik; sohbeti, resimle çevirdik. MEVLÂNA’yım verdim, gönlüm seninle dedim.
Ya ‘İmzanın yeri mi?’ dersen; kuş misali geldik, YUVA’ya konduk,
sohbet ettik. Ne var ki, ‘Doyduk mu?’ dersen; sadece dolduk.

(İnsanlar bazen hakkında hiçbir bilgileri bulunmadığı bir takım
olayların oluşup gelişmelerini ve sonuçlarını önceden bilebilmektedirler.
Buna, hatta hayatımızdan örnekler verebiliriz. Hissi kablel vuku (önsezi) diye
adlandırdığımız bu halin açıklamasını yapar mısınız?) Niyetten çıkana, olumsuz denilir. Kaydına yazılana, yorumuna düşülene
yer vermek; oluştadır. Olanı bilmek, elbet tesadüf değil. Vurgundan gelmez, yargıya düşmez, seçimde yanılmaz.
Niye? VEREN’den bağlantı aldı diye. ‘Malum oldu.’ diyene sor, nedir bilmez. Çünkü, olmadan çözmez. Çözüm, oluştadır; bilim, verişte. VEREN’e uyan,
olacağı alandır. ‘Nasıl?’ denir. Özellik yoktur. Her kul olağanüstü
anını görebilir. Güzellik, görgüyü pamuk misali kabartmamaktır. Gün gelir
basılır. Kuyuya taş attım, sesini aldım, öteye gittim diyenin;
ne attığında, ne gittiğinde özellik yoktur. Sağıra sesi
sorsan, işaret ile anlatır. Halbuki sesin, şekli yoktur. Oymayı bilmezsen, sermeyi dene. ‘Yoğurdu yemem.’ diyene, sütünü ayır.
Daha önce verdik; otunu sütü ile, sütünü eti ile bilirsin, kulunda BİR
olursun. Sözün gelişinde konu oldu, sorguya verildi. ‘Bitki idim, hayvan
oldum, insana dönüştüm.’ sözünün bağlantısı budur. ALLAH’ım her yarattığını,
kuluna hediye etti, cümlesini kulunda bir etti, kulunu yolunda PİR etti.
Otu, sütü olana verdim; sütünü-etini, kulu ile kardım. Elbet cümlesi bir oldu,
BİRLİK’te HAKK’ı buldu. Olum, budur; bilim, bundan öte. Ne var ki
bilimde; senin aradığın kadar değil, çizildiği
kadar buldun. ‘Sevdim.’ diyene de ki; ‘Neyle?’ Derse ‘Hal ile.’, sevgide hata vardır.
Hal ile değil, YAR ile sevilir. ‘Farkı?..’ denildi. Hal ile sevilen, şekle
bakılandır; YAR ile sevilen, olduğu gibi alınandır. Kapanmayan kapıya, kul olalım; cümlenin ayağına, yol olalım. Yeniyi serelim, eskiyi bilelim, almayı verelim diye, el
uzatalım. Almayı elbet her kul diler. Ne var ki emanettir, anında dağılır. Gününden geçenin, yoluna selamet dileyelim, cümlenize EYVALLAH diyelim.

Yenilmeyen yenenden üstün olmaz, yenilen dertte kalamaz. Dumansız olanın vardığı yer, dumanlı olanın durduğu
yer değildir. Neden derseniz; dumansız yürür, dumanlı durur, dağıtalım
diyen bunalır. Yürüyenden olunuz, yürüdükçe bulunuz. Kumunda elek arayan, vaktini boşuna geçirendir. Elediğin, ölçü
kadardır; yürüdüğün, gittiğin kadar. ‘Neden duranı geçelim de,
beraber almayalım?’ derseniz, gerçeği örtmüş olursunuz. Gerçekten gem
bulmayan, gönlünde dem olmayandır. Seyit olan; arandığı yerde değil,
anıldığı yerde diz çöker. Yeniyi bulan, eskiyi silen; dalın kurusunda,
yaprak arar, deminde yemini sürer. Aslında ne yemin, ne zemin gereklidir. ‘YA
ALLAH!’ dedikte, yöreye uydukta, töreyi bildikte, gece ile gündüzü ayırdıkta;
yeminin yeri olmaz. Umulduğu gibi değil, sorulduğu yönde kalmaz.
Dönüşte bulsa da, yürüyeni görmez. Mesafeyi açmasa, derde deyip düşmese;
yumağında düğüm olmaz, çözeyim diye dertte kalmaz. EYVALLAH diyelim, cümleyi selamlayalım. Ceddine göz atan, cehle düşendir. Yanılma yok! Cet ile değil,
ceht ile alınır, öyle bulunur. Ne anadan alınır, ne babadan kalır. Gönül
sarayında, ne kadar kul barınırsa; zenginliği o kadar çoğalır.
Caminin cemaati; yapısına mı, kapısına mı gelir? Ne yapısına, ne kapısına;
yumuşak yol dileyenin, ‘Yöreye uydur ALLAH’ım.’ diyenin, gerçeği aramasına camiye gidilir. ‘Gerçek orada mı
bulunur?’ dersen, sadece aranır. Çünkü gerçek, yapının kubbesine sığamayacak
yüceliktedir. Aymayı orada bilebilirsin, uymayı orada görebilirsin; eğer
niyet kurdu isen. Yeniyi aldık mı, eskiyi bildik mi, niyeti o yönde kurduk mu; açılan kapı bizedir. Çakmayan şimşekte, akım görülmez. Öyle olanda, isim verilmez. Yağmayan
yağmura, rahmet denilmez. Yenmeyen üzümde, tadı aranmaz. Olumsuzluk, şerhe
tabi değildir. ‘Misal?’ denildi. Şerh, kayıttır. Olumsuzluk, kayda
uymayan. Misal, gayretin boşluğudur. Olayın beğenilmese dahi hoşluğudur.
Şerh; yazılan, yeniye kaydeden. Mayanın geçeni, ekşitir. YUNUS’um söze girdi, sazla verdi, AŞK’la döndü. (Tebliğlerinizde eski ve yeni deyimlerine
sık rastlanır oldu. Bu sözcüklerle söylenmek istenileni daha açık olarak
lütfeder misiniz?) Yeniyi ek diye, eskiyi çok diye bilenin; hatası büyüktür. Eski, ektir;
yeni, çoktur elbet. Yeni, yazılır; eski, ona eklenir. Öyle oldukta, yeni çoğalır.
Çözümü açık. Yanılmayın! Daha önce verilen, ‘Eskiyi sildi.’ denilen, verilene uymayan, yeniyi arayandır.
Eskiye uymayan, yeniyi nasıl bilir? Çünkü yeni, geçende eskir. Öyle oldukta,
hep yeni beklenir. Nereye kadar? Aynayı bulana, kendini görene, ‘HAY ALLAH!’ diyene
kadardır. Elbet ‘HAY!’ ALLAH’ımın SIFATI’dır. Ne var ki; bilip uyan, uyanıp
görene; ‘ALLAH’ım. Dirilik gönlümde olsun, ölüyü benden alsın.’ diyene kadar.
Yeniyi günde aldık, yeniye günde uyduk, selam ile durduk, niyaza verdik. Kader
kadr’e uymazsa, KADİR’de buluşur. Niyaz ile olalım, gecemizi bilelim.
Tuğyan ile değil, yuyan ile buluşalım. Tuğyan götürür,
yuyan bildirir. Selam getirdik, gecemizi bildirdik. Alanın-verenin,
gönlünde-elinde-yolunda; beş şarta uyanın-duyanın, ‘Uysam ALLAH’ım!’
diyenin, selamını getirdik. “Yerini bilmezse, gönlünü sersin. ‘KABE nerde?’
derse, gönüllerde bulsun.” dedi, ALLAH’ıma emanet etti. ALLAH’ıma emanet olunuz, her yolda müjdeler vardır biliniz.

Neyzenden neyi sorsan, ‘Kamıştan.’ der. Neyden neyzeni sorsan, ‘Olmuştan.’
der. Olanı bilenden sorsan, ‘Gelmişten.’ der. Geleni görenden sorsan, ‘Kalmıştan.’
der. Yeniyi eski ile karalım, olanı soralım. Gelen değil, gelen günden
sonra olandır. Olanı görülendir. Saçını örene sorsan, boyunu söyler. Sevenden sevdiğini sorarsan,
halini söyler. Güzel çirkini örtmez, çirkin güzeli dürtmez, çünkü güzelin
çirkinin, ölçüsü olmaz. Çıkışta selamet görülür, açılacak kapılara vurulur. Niyetine yol
verene, yol sorarsan; çok kapı vurursun. Kapın açıktır, sorma; her kapıya
girme, bildiğinden dönme, denenden yılma. Suyunu vereni bil, yerine gelen
deme. ‘Yumuşak yolun, yumuşak kuluyum.’ de. Gezmediğin ipte, düz yol arama. Gerdiğini bildiğinde,
‘Acaba?’ deme. Cumayı perşembe ile bölme. Dumanın gidişine yol
sorarsan, bacanı temiz tut derim. ‘Ne demek?’ dendi. Gönlüne
kuruntu koyma. Gerçek, YUNUS’un dediği gibidir. Gönül sevmeye, mide
yemeye, göz görmeye; doyamaz, doydum diyemez. Doydum dedinse; ne gönlün, ne
miden, ne gözün O’nun ile değil. ‘ALLAH’ım!’ de, KABE’de eğil. Zerrenin verdiğinde, azlık arama, vuruşta darlık görme. Neyzeni
verdim, nefesten dedim. ‘Gönülden gönüle, yol vardır.’ denildikte, çözüm aranmaz. Çünkü yorumda hata olmaz. Aynayı eline
aldı isen, gönlüne darlık gelmez. Çünkü elinde kalmaz. Başlanan her şeye, bitenden diye gönül koyulsun. ‘Ya bitmezse!’
denmesin. Cevizden aldığını, çiçekten bilir misin? Çiçeğin verdiğini,
arıya sorar mısın? Arıdan aldığını, kötüye yorar mısın? Dumanını
vermezsen, kainatı görmezsen; gönlünde bulamazsın. Niyazının yerini, niyazın
ile doldur. Deme sakın ‘Ne haldir?’ Karşımızda olana dedim. ALLAH’ım
GÖRÜCÜ’dür, her hali BİLİCİ’dir. ‘Güç el...’ denilen, güzelliğine
yorulur. Huzurun olduğu yerde, niyazının dolduğu görülür. Karşımızda
olana dedim. ‘Miyyar nedir?’ denende, ‘Neyzenden sorulur.’ dedim. Gemiye her yolcu
gelir, fırtınadan ‘ALLAH’ım.’ diyen kurtulur. ‘Ölümden mi?’ dersen, değil.
Sadece selameti bulur. Gümüş alandan geçtik, altın dedik, gönülden geleni seçtik. ‘Vermez.’
diyene de ki; ‘VERGİSİ’nden zerreyi kesmez.’ Karşımızda olana. ‘Niyazım
dilimde değil, gönlümde.’ dersin, yolunu öyle bilirsin. Ne
derlerse-desinler, kulağını hoş söze açasın. ‘Neme lazım.’ diyene de ki;
‘Nemalandım.’ Ayırmak. ‘Neyi ayırmak?’ derseniz, duman veren ile aydınlatanı.
Gerçeği bilenin, dumanı dağılır. Dumanı dağılanın, gönlü açılır.
Öyle oldukta, gününe aydın geçilir.

Niyetten yol bulunmaz, çünkü her niyette alınmaz, bilinmeden bölünmez.
‘Ne yerde ne serde, olan gören sevgide olsun bilelim.’ dersen, ‘Beklemesini
öğren’ derim. Niyetin oluşunda keramet arama, yazılandır. Olumsuzlukta umutsuzluğa
düşme, olanda hayır bil. Duyuşun ötesinde görüş vardır.
Görüşe uyuş dardır. Çünkü duyuş, olanın konuşulanıdır.
Görüş, kendi görgünden. Nayman, niyazını nefesinde bilir, düzlüğe niyet ile gelir.
Geldiğinde bulduğu nedir? ‘Aradığı’ dersen, her kulu arar. Ne
var ki her olanı gönlünde yorar. Yorumsuz sorumsuz dileyin, dilendiğini
arayın, aradığınız yerde bulun. Derde deva sorulmaz, çünkü derde yorulmaz. Vermeyi bildi isen,
aldığına şaşılmaz, VEREN’in verdiğinden kaçılmaz. ‘Gideceğin yolu bilmezsen, YUNUS’a sor’ desem yersiz. De ki: ‘Kul
olur mu yolsuz?’ Dört yola geldikte, yolun başında kaldıkta, ‘Nereye
gitsem doğrudur?’ dersin. ‘EYVALLAH!’ desen, ALLAH’ıma emanet etmeş
olursun. O seni doğruya götürür. Hatalı desen bile, sonunda doğru
olanı gösterir. Yerini aldığın, sözünde bulduğun, hatalı gördüğün; kendini
bilecek, dönüşe EYVALLAH diyecek. Asmaya budak diyenen; yazı bilmediği, üzüm yemediği,
şarab içmediği görülür. ‘Kuyuya ses vermeyin’ dedim, daha önce söyledim.
Demirin yerini bulması için, tava gelmesi gerekir. Niyetin değil, yorumun
hiç değil. ALLAH’ım dedikte, her olayı O’na havale ettikte; her olay yerini
bulur. Yol denir, sevaptan söz edilir, gücü kimden dilenir? Anında olanın
değil, sonunda olan sevabı yazılır. Aynayı eline her aldığında yüzünü
aynı mı görürsün, her yolda aynı mı yürürsün? Olaylardan gönlünü ayni mi
sorgusuz çıkarırsın? Denilen ölesiyedir, buldum denilen kalasıyadır. Sorguya verilmez,
sevap asla paylaşılmaz.

Yeniyi yeniye katma, durumuna yorumu verme, olur-olmaz diye yerme.
Olumsuzluk YÜCE’den değildir, kaderin geceden değildir. EYVALLAH
dedikçe, en güzeli olur; diyen kul, selameti bulur. ‘Niyeymiş?’ deme, ‘Neredeymiş?’ diye sorma. Ne yuvana yeniyi
alırsın, ne de eskiyi verirsin. Atmayan sormaz, ‘Nerdedir?’ demez. Niye neyzenden almazsın? Olmuyor, yumuşak yolunu bulmuyor. Onu mu yer? Niye yiyor? Yeniyi yerine niye koyuyor? Sorulanı
verdim. Niye yeniye YUNUS’um vermez? YUNUS iki ağaca ip germez, çorak toprağa
tohumu serpmez, postunu görse bile, yününü kırpmaz. Onu mu dert edersin? Yeniyi
yol bildiğine, yumuşak yola gönlünü kapadı. ‘Yer mi yerini bilmez, kul mu serini bulmaz, neden kilimi sermez,
güzellikleri görmez?’ dersiniz. Güzellikleri görmeyi dilese, ‘Çirkin.’ demekten
uzak kalırdı. Sözümüz denildi, el-ele verildi. YUNUS’um ile YUVA’ya geldik. ‘Kazanlar
kurulsun, helvalar karılsın, DOST meclisi toplansın.’ dedik, duacı olduk. Altın tabak diledin, tepsi ile geldik, gönülde
SÜLEYMAN’ın hazinesini gördük. Dumanın yokluğa gitti, güzellik GÜZEL’e
katıldı. ALLAH’ıma emanet olasınız, hoş olan yorumu bulasınız. Nimet odur ki;
O’ndan isteyesin, verdiğinde O’nun diye bilesin.

Yenilmeyi düşünmeyen, sevilmeyi bilmeyendir. Dünyanın oluşunda,
her olay iki haldedir. Yenmek, yenilmek; acı, tatlı; güzel, çirkin. Öyle oldukta, yenilmeyi O’nun için,
yenmeyi kendin için sevmelisin. Yenildikte O’nun için sevinmelisin. Var olanın durduğu görülmez. Ne deryada, ne dağda, ne ovada, ne
bağda. Geçmişi düşünürsen, yürüyeni görürsün. Oluşta-buluşta
yer verilir, yaratılış perde-perde açılır. Her açılan, günlük olaydır.
Açılan, geçene kolaydır. Gerçek, geleceği değil anını gösterir.
Oymasız tahta, sadece ocakta yerini alır. ‘Geleceği sevelim.’ dersem,
‘Görelim de öyle.’ dersiniz. Gördükte, ayrıntıya düşersiniz. Olduğu gibi alsanız, güldüğü gibi görseniz;
güzeli öyle bilirsiniz. Almayı her kul sever, alana yol sorar. VEREN’i bilsen,
umduğuna gülersin.

(f’nin sorusu: Göçtüğünün yıldönümünde hayır ve nur götürdüğü
ülkesinde; sevgisizliğin, inançsızlığın, güvensizliğin, birlik
ve beraberlik olma yerine bölük pörçük bir dağılma halinde bulunmanın hem sebepleri,
hem de çareleri hakkında yüce ATATÜRK’ün lütuf ve irşatlarını istirham
edeceğiz. Bu istirhamımıza MEVLANA HAZRETLERİ’nin delalet buyurması
niyazımızdır.) Yerimiz gönüllerde, yolumuz hep sizlerde, geldik gelenlere, verdik
soranlara. Anılanın sözünde, kim oturdu dizinde, nasıl gitti izinde, ne görüldü
ÖZ’ünde? ÖZ oldu verdi, sinesini toprağı için gerdi, gününde serap gördü.
Yanılma yok! Dileği, serap oldu. Yenmeyi bildi, yenileni sevdi, el-ele
verdi, gönüller onun ile doldu. Ne var ki, gönlü ile bir olanda. Günün olayları, yarına ışık verir. Unutulmasın, her sevimsiz görünen
olay, sevilene kapıdır. Hoşnut olunan düzeyde, yürüyüş durur. Yerinde
kalmak, bağımsızlığa yol açar. ‘Neden?’ derseniz, her açılan yol
kurtuluşa mı dersiniz, kuyuya gideni nasıl görürsünüz? Olumsuzluk,
duruştadır. Verim, yürüyüşte. ‘Denge bozuldu.’ denir, düzeni kuracak
aranır. Düzeni bozan, yozanı bulur; teraziye her ikisi oturur. Tartan, düzeni
bulandır. Kaygıya yer verilmesin. Suyun yüzeyinde, yolun düzeyinde görünen;
kurmayı deneyen değildir, sadece düzeni bozan denilir. Ne var ki, öyle
oldukta dahi; yargı, sorguya düşendedir. Kumun elendiği, bebeğin belendiği bilinsin. Doğuş
selamettir, doğan keramet; doğuran salim, doğurtan selim.
Denmesin ‘Ne olur halim?..’ Gerçek, doğar. Güneş yerden mi alır, yere
mi verir? Alandansınız, yeniyi bilin; görendensiniz, eskiye uyun.
‘Olmaz.’ diyene de ki, tarihe dön; tarih verir millete yön. ALLAH’ıma emanet
olunuz, tez deneni görünüz. ALLAH’ıma; anıldığı yerin güzelliğini söylemeye elbet gerek yok. Sen bil yeter.

‘Olumsuz yolda.’ deme, demirde gümüş görme, gümüşü altın ile bir
tutma. Değerine söz edilir, niyetine değil. Tuyan, olumsuzluğa yer verir. Yerin, asla çorak toprak değildir.
‘Verimi yok.’ dersin. Unutma, dinlenmiş toprağın mahsulü
bereketlidir. Alacağın her lokma, alın terinedir; atacağın her adim, HAKK’ın
YOLU’nadır; tutacağın her ağaç, gönül kapınadır. Meyhane sana vermez, sen meyhaneye ver. Vermek; O’na uymaktır, haline
uydurmaktır. Uyumak, yerini almamışadır. Örnek olanı bildin, gönül ile O’na uydun, ‘Seymen.’ dedin boyun kırdın,
nimetine niyet kurdun. ‘Olumsuz mu?’ dediğin, aydın güne kapı açar, her
kulu gölgeden geçer. Ne var ki; bilenin geçişinde tevekkül, görenin
gözünde tefekkür bulunur, geçişe öyle uyulur. Geldin-geçiyorsun, aydın güne
kapı açıyorsun. ‘Zamanım?’ deme, gönlünü aydın güne örtme. Kayguya yer yok.

Yufkayı ele alsan, ‘Yerini bildim.’ desen; bildiğin ne kadardır?
Hazır olan, ele gelen; söze katılmış, saz ile ödülmüş türküye benzer. Cümlenize selam olsun, gelen bulsun, giden olsun. Yolumuz; denildiğince değil, umulduğunca açılsın. ‘Nasıl?’
denir. Denilen sınırlıdır, umulan sonsuz. Dilde hal denir,
gönülde ağaç yeşerir. Toprak, bir avuç alsan da topraktır. Gönlünü çöle
salsan da, gene topraktır. Ne var ki; bir avuç toprak buldurur, çöle götürür.
Çullar giyenedir, somun yiyene. Baktın mı giyene, sordun mu yiyene? Yerini
bilen ise, gününü gören ise; ‘EYVALLAH!’ der. Olanı-olmayanı vermez, niyetini
sorana sermez. ‘Ayağım götürdü mü, yanılıp saptırdı mı?’ dersen; nefsini
korumuş, hatayı ayağına adamış olursun. Olumsuzluk, olumsuzluktan
çıkarılmaz. Yersiz söz, yerli sükutu aratır. Güneş, günü gelene, buğday
başak verene kadar; yöresine dağıtır. Günü gelende, buğdayı
sarartır. Neden daha önce sararmaz, ağaç yaprağını dökmez? Başağı
sarartan güneş, niye yaprağı sarartmaz? Yerini bilene dedik, sözü
YUNUS’uma verdik: Ced, adı ile andırır; ceht, aşkına düşürür. ‘AŞK’ım büyük.’
diyen, ölçüyü nerde bulur? AŞK’ını bilen var mı? Yolunu
aldıysa, kendini sildiyse; ‘Aşığım.’ diyen, AŞK’ına sınır koyandır.
AŞK’ın sınırı yoktur. Sonsuzu bulabilir misin? MEVLÂNA’yım! Sohbetin sözünü
sözcüye verdim. (f: zevk ettikleri üzerinde,
açıklama yapar) Olacağın gününü bilenden olsan, VELİ mi
denirsin? Selim olan, seyrine köşeden bakandır. KERİM olan, köşeden
bakanı görendir. Selim olalım, GÖREN’e kendimizi, tevekkülle bırakalım. Sohbetin güzelliği; selamete gidişe yol açtığındandır, yeniyi
seçenin eskiyi attığından, söze söz kattığından. Sohbetin günü asla
geçmez, aslında günü kulu seçmez, sadece seçene uyar, uymayana niyaz eder. Güzellik
oradadır. Bilenin uymadığı, bilmediğini gösterir. Bilmek ‘Bilirim.’
demek değildir. Yerimiz değil, gönlümüz açıktır. Daha önce dedim,
masal gerekmez. ‘Somunu verdim, tarlaya buğday attım.’ dersiniz; yeşeri
beklemezsiniz. Toprak çorak ise, akımı bekleyin. Her olay, olanak içindir.
Erozyon dahi, toprağın değişmesine hizmettedir. Elbet toprağın
değişmesi, kulun gücünde değil. Aymayı bilenden olunuz.

YUNUS’um ile geldik, geldik cümleye güldük. Gülün renginde, bülbülün
denginde bulduk. Selam olsun sizlere. Ayranı yoğurt ile bir tutarsak, suyunu inkar etmiş oluruz. Yoğurdu
süt ile bir tutarsak, mayasını inkar etmiş oluruz. Yaratılanı asla inkar
etmeyiz. Ne var ki, mekruh deneni de hünkar etmeyiz. Saraya girdikte;
kapıkuluna hünkar diye selam verenden misin, hünkara kapıkulu diye sırtını
dönenden misin? Ne var ki, gördükleri vazife asla inkar edilemez. Kapıkulu
olmasa, hünkara iltifat olmaz. Söz söze bağlanır, kul söz ile eğlenir,
eğlence eyleme döndürülür. Eylemde yolsuzluk varsa, inkara düşülür.
Çünkü cemiyetler, asla yolsuz eyleme izin vermezler. ‘Olanlar nedir?’ denirse,
olumlu ile olumsuzun çelişmesi. Olumsuz, hiçbir cemiyette barınak
bulamamıştır. Çünkü olumsuzlukta, dilenen yere hala varılamamıştır. Müsterih
olunuz, dökülen saçtan yakınmayınız. Dökülen dökülmeyenin kurtarıcısıdır.
Asmaya göz attı isen, güzeli orda gördü isen; sevmeyi öğrendin derim.
‘Neye?’ dendi. Asma, sevginin sembolüdür. Yanılma yok! Asma yapraktan alır,
meyhaneye kadar götürür, meyhaneden sonsuz sevgiye kapı açılır, her güzel orada
buluşur. ‘Nasıl?’ dersen, gönül güzel görmeye alışır. Meyhane,
oluşun sembolüdür. Cenk nerde başlar, nerde biter? Olumun; söz
aldıkta başlar, sözü silişte biter. ‘Sözü siliş nedir?’ dendi.
Sözü siliş, biliştedir; biliş, uyuştadır. Uyanın söze
ihtiyacı kalır mı?
EYVALLAH dedik, gelenleri selamladık. (Bu
hitap toplantıya katılan üç genç için) Alandan olasınız, deryada
bulasınız, dünyayı hoş bilesiniz. Ne var ki, alasıya değil; güzeli
göresiye, çirkin denileni silesiye. Günün yorumuna ayna tuttuk. ALLAH’ım cümleden RAZI olsun. ‘Dilediği
var mı?’ diye sorulanı ilettik. “ ALLAH’ım RAZI olsun, verdikleri kadar
alsınlar.” dedi. ALLAH’ıma emanet olunuz, O’nunla O’nu biliniz, O’nun diye
cümleyi seviniz, O’ndan diye her yaratılanda güzellik görünüz.

Yenin yumuşatmaz, yerini bilen yolunu şaşmaz, yolunu bilen kaderden kaçmaz. ‘Günümüzün yorumu mu?’ dersiniz. Yeniye
yol vermez. Sürgünde olan dedim. ‘Sonu yok.’ denilir. Unutulmasın, dünyada her
olay son bulur. Ne var ki, son buldu diye, sanılmasın olaylar yok olur. ‘Dönüşe yol var mı?’ denilir. Soranın, YUVA’da olması gerekmez. Olumunu inkar eden, suyunu batağa döken; niyaz ile
elbet yol alır. Ne var ki, kul olaylar ile dize gelir, yol bulur. Kul
kendini kırmazsa, olaylar kulu kırar, kum misali ufaltır. Suyunun aktığına, yoluna çimenler serdiğine; görüşte inanacağım
dersin, görünce söyleneni unutursun. Oğula. Güçlüğü geç olan yener.
‘Neden umulan tez görülmez?’ dersin. Yoluna konulanı görsen, gönlünü posta
serersin. Unutma, ne derlerse desinler, söze söz katma; suyunu dileyenden, dost bilmesen bile
esirgeme. Geçlik güçlüğü yenecek. Dost bil her kulunu, beğenmesen de
yolunu. ‘Yerimde-yolumda-gönlümde, HAK var.’ de, kendini öyle bul, nefsini öyle
böl. Sudan geldik, su olacağız, suya varacağız. ‘Deryadayım, kuyuyu neyleyim.’
deme. Unutma ki akıbet, o da deryaya katılacak. ALLAH’ıma emanet olunuz, her an beraberiz biliniz. Olumsuz yumağın düğümü çok olur. Sabır, düğümün sayısını
eksiltir.
|