
Yumak sarıldıkça, gönül yıkansın; vergiye HAK’tandır diye uyulsun, her
olayda HAKK’ın eli görülsün, kulun vergisi denilmesin. Daha önce dedim, ‘HAK
ADI’na!..’ denildikte, kulun-kuldan korkusu silinsin. Umut değil, verdiğim sarihtir. Her kulun kaderi çizilir. Ne var
ki, okumasını bilemez, kaderim budur diyemez. Hiçbir kul kaderini bilemez,
VEREN olmadıkça. Açıklık, selamettir. Olgunluk; açıklığa vurulana, ‘EYVALLAH!’
diyendedir. ‘Daldaki elma olgunlukta!’ denilende, hale inilsin. Umut olanı elinde
bulan, ALLAH’ımın LÜTFU’na erendir. ALLAH’ıma şükür eden, mutluluğa layık olandır. ‘Mutluyum.’ dersin, yoluna
bakarsın. ALLAH’ım layık kuluna, layık olduğu makamdan yol verir. Yakınlık;
doğmadan yazılır, kaderin o günden çizilir. Daha önce dedim, kararının
katılığını söylersin, ALLAH’ımın ADI’na söze başlarsın. Ne diyeni
duyarsın, ne yolundan dönersin. Diyeceğin şöyledir; ‘Kararımı verdim,
ALLAH’ımın ADI’na yola koyuldum. O’nun EMRİ, yolumun hayrınadır.’ Sözüne
söz katma. Yolun gidişi, kumun elenmeyişidir. Üzüntüye yer yok. (Kulunun dilediği makama varabilmesi için sorulur) AŞK’ın seni o makama getirir. ALLAH’a
ısmarladık. Sözünü açtıkta, ULU’nu çağır. Hepimiz geliriz. Ayrıntısı görülürse,
hatalı olan yok.

Günün konusu, güldürür YUNUS’u. ‘Umduğum gibi mi?’ dersen, EYVALLAH derim. (Büyük cihat hakkında tavsiyeleriniz nedir
efendim? ) Mananın göstermediği, kulun beden ağırlığıdır.
YM olacak. (Nefsini ıslah edenin, günün 24 saati her anı
HAK’la beraber olabilir mi?) ‘YA ALLAH!’ diyenin, nefsini sıyıranın; ne
saati, ne dakikası olmaz. An, andır. Gönül yol dilerse, yumuşak yol
senindir. Daha önce dedim. İki el, iki dil söyler. Niyet sadece ikidedir,
ikinin özeti yazıdadır. Kaza yok, sadece yazı var. Vukuu, yazını oluşumudur.
Oluşum ile yazı ayrıdır. ‘Meymenetsiz!..’ dediğin her düzen, niyetine
uymayandır. Halbuki hatayı niyetinde ararsan, olayın vukuuna söz etmezsin.
‘Niyetim HAK’tan, gönlüm paktan.’ dediğin, ALLAH’ım ADI’na sözünü
ettiğin gün, ULU’ndan yardımını dile. (Kime
söylüyorsunuz?) Alan bilir. ‘Yemin etmeden, davar gütmeden; sözüm
geçmez.’ deme. ‘Hata kimde?’ derseniz, suyun yüzüne çöp atmış olursunuz.
Müsterih olasın, hatayı kendinde aramayasın. CAN’ım O’ndan, kanım O’ndan. Verdiği huzurdan öteyi dilemem, sözümü
uzun etmem. Müsterih olasın.

Kandiller yansın, sohbetimiz açılsın. “Onbir’den birinin adı verilsin.”
dendi. YÜCE’den EMİR alındı. Sohbetimize gelen, yoldan katılandır. (t)
Özellik yoktur, güzellik vardır. YUVA’nın özelliğini, önceki yazımızda verdik.
YUVA’nın özelliği, güzelliğe uyulmasındadır. YUVA’da olanların
onbir’e katılmaları, konuya dahil değildir. Olmuş kulların, olacağı
gerekmez. ‘Verilen vazife nedir?’ dendi. Güne kadar madde olarak
yaptığın vazifeyi, manaya yöneltmek. Kafesin konduğu yerde, yerden
uzak kalmalı. Yerden uzak kalan, zarardan masundur. Çünkü kuş, kendisini
korumayı bilemez. Vazifenin, temeli de tavanı da yoktur. Anda eline verilen,
gerekene sunulur. ‘Gücüm yeter mi?’ denmesin. Daha önce dedim. O’na dayandık,
O’ndan EMİR aldık, gücümüz de O’ndandır. Onbir’in birini verdik, günü
gelende ikinciyi de veririz. ‘Aramızda onbir’e layık yok mu?’ denmesin, sakın
ola ki araya ikilik konmasın. Onbir, yüzbir, binbir; hep BİR’dir.
Mertebenin ölçüsünde değil, verginin ölçüsündeyiz. Senin vazifen yok mu?
Cümlenin vazifesi vardır. Her kul mimar olamaz, bina kuramaz; her kul yargıç
olamaz, kul nasibine söz ettiremez; her kul şair olamaz, gördüğünü
diyemez. Her kul, meşrebince vazifelidir. Sizlerdeki vazife; kulun yolunu
bulmak, YUVA’ya yönünü çevirmek, YUVA’ya gelenleri eğitmek. Onbir’in
vazifesidir. ALLAH’ımın YOLU’nda, zorbalık yoktur, sevmesini öğretelim.
‘Anıldığımız yerdeyiz.’ dedik. ‘Hata yapar mıyım?’ deme. Olduğumuz
yerden verdiğimiz, daha önce belirtildi. Kendini ALLAH’ıma bağla.
Göreceksin; kendini içinde bulacaksın, ‘Bunu diyen ben miyim?’ diyeceksin.
Yaprağı çevirdiğinde, kapadığın yaprağı unutacaksın.
Unuttuğun üzerinde durma. Dediğin alanın olsun, ne var ki hiçbir
övüntü sende kalmasın. Çobana azığını verdik, sürüye kuşağını
sardık. Sürüden kaygumuz yoktur artık. ‘Çoban kim?’ derseniz, ÇAKIR’a sorun;
GARİB! Azığı veren, YÜCE. YUVA’nın olumunda görülen, gönüllerde
verilendir. YUVA’nın özelliği. Çobanın azığından başka nesi olur
bilir misin? Kavalı olur. O da ÇAKIR’dır. Bilirsiniz kaval, çobanın sözcüsüdür.
Kaval elde bir işe yaramaz. Üzülmek değil, uçman gerekirdi (ÇAKIR’a) Daha önce dedim ya, kafeste değil
nefestedir. ‘Çobana yakın olayım, varsın biti olayım.’ dedim, dünya günümde
duacı oldum. CAN’ımın dileği; CANAN’ımda olmaktır, yarattığında
bulmaktır. Duacıyım cümlenize. YM. Sevinciniz büyük olsun, müjdeler. Zalimde görülen zulüm, alimden gelen ilim; O’nun şerhidir. Zulmün eğittiği,
ALLAH’ımın öğüttüğüdür. ‘Zalimin hatası nedir?’ derseniz, (Zalimliğe niyet kurması dendi) Elbet. Zalim,
kulundan değil mi? O da kuludur. Ne var ki, zulmüne son verdiği yerde
kulluğu başlar. Unutmayın ki FİRAVUN, HZ. MUSA’ya babalık etti.
Babalık hakkından değil. Onun zulmeti, HAK YOLU’nu yanlış bilişindendi.
Yemediğimiz aşın tadını bilemeyiz, sözünü edemeyiz. Görmeyene rengi
tarif edemezsin. (Resim verildi: TURGUT REİS) Gününü deryada geçirdi, adına REİS denildi, adı ile ADI’na
bağlandı. Evet. Dünyada yalnız kaldı, yalnızlıktan gocunmadı. ‘HAK ile
beraberim.’ dedi. Denizde karada havada, hep YÜCE’yi bildi. Kurtuluş,
bildiği anda başladı.

Kainatın sargısında, kulun sorgusu gizlidir. Gönülden geldiği gibi,
dilinden aldığı gibi; defterine kaydolur. Selvide boy, çamda ser sayılır.
Yoldan giden görülür, dilediği yol verilir. Yol senin, dilek senin, sen
O’nun kulusun. Yerde O’nu bildi isen, gökte O’nu andı isen, gönle AŞK’ını
koydu isen; nerden-neyi sakınırsın. Elbet yolun açılır. Salim yolu dilemen,
yoldan RAHMET beklemen; gönlünün açık olduğunu gösterir. Çölde serap dilenir,
meyhanede şarap istenir. Sabır ile; çölü de aşarsın, şarabı da
içersin. Gel dedim, kimi andı isem. Gönülden O’na yandı isen; verecek suyumuz
bol, deryamız sonsuzdur. CAN denizinde, CANAN ile beraberiz. CANAN ile dedik, cümle ile BİR olduk. CAN ile CANAN dendikte; CAN’dan
gelen, CANAN’dan olan her yaratılan vardır. Var oldukta, kum misali BİRLİK
vardır. ‘Doğuştan ötesi nedir?’ denirse, ‘Hakikati biliştir.’
derim. Çünkü doğuş, dünyayı terk ediştedir. ‘Dünyanın en güzel
meyvesi nedir?’ denirse, ecel meyvesidir. Ecelin açık manası nedir bilir
misiniz? ALLAH ile kavuşma. ‘ALLAH’ım; SANA kavuştuğum gün, doğuşumu
bildim. Beni-SEN’de buldum, SENİ cümlede gördüm.’ Gören göze, göz oldum;
duyan kulağa, söz oldum; dileyen kula, el oldum. Vazifem dedim, yol dileyenlere
yolumu verdim. Sabırda, ALLAH’ımın GÜCÜ vardır. Sabır eden kul, ALLAH’ımın GÜCÜ’ne
sahiptir. Sabreden kula yük olan kul, ALLAH’ıma isyan eden kuldur. Asmayı
budadık, duvarı çevirdik, kütüğü devirdik. Beklemeyi bilirsek, sabrına
sığınırsak; üzümü de yeriz, şarabı da içeriz. Günümde yazdığım
gibi; önce çiçek oldum, sonra böcek, daha sonra kulluğumu bildim. Dediğimi
günde size verdim. Ne var ki çözemediniz. Yazımızın başında ağaç
olduk, kullarını yaprak dedik. Şimdide sürüden saydık. Birinci devreyi
geçtik, ikinci devreyi aşmak üzereyiz. Kulluktan ötesi varlık. Kulluk,
üçüncü devre. Vurmadık, değdik; aşmadık, geçtik; düşmedik,
çöktük; başımız eğdik, rükua vardık. Seyrine doyulmayan güzellikte,
sırrını düşünme. Ayılmayı bilemeyen, güzellikten mahrum kalır. Günün
yorumu, geçende yapılır. Ne var ki; ne yorsan boştur, çünkü yazılan
olmuştur. Zapt edemediğin öfkende, keramet arama. Öfkelenip kızanlar,
ters harekette bulunanlar için. ‘Bu da ALLAH’tandır.’ deme! Çünkü zapt
edilmeyen öfkenin, kuluna emredilemeyeceğini bilmek gerekir. Öfke, sadece
nefsin isyanıdır. Nefse isyan hakkı tanımayınız. Arının bütün meziyetlerine
rağmen sevilmeyişi, nefsini acı ile koruyuşudur. Unutulmasın ki;
arının mantığı olsa, iğnesini kullanmazdı. Niyazımız, cümle kullarının
üzerine olsun. Nasibini, kulları ile paylaşanlardan etsin. Unutulmasın ki;
kul vardır nasibini üzüm suyunda harcar, kul vardır nasibini kırk bohçaya
saklar. Kulun kuldan beklediği elbet olmaz. Ne var ki kul, kulun nasibine vesile
kılınır. Niyeti paylaşmak olan kullarına verilir. Mescitte beş vaktini
geçirmeyen, gönlünü kulundan ayırmasın. Çünkü gerekli olan, vakit değil
nakittir. Nakitten maksat gönlündür, gönlündeki sevgindir. O zaman vaktin değer
kazanır. O’nun kulu olmak yeter. O’nun yarattığını sevmek, O’nun ile BİR
olmaktır. Komşunu kırma, gün gelip kırılmayasın. Unutulmasın, ALLAH’ım
SABIRLI’dır. Günde dönmeyen, geçende döner. Meyveyi ham koparma, yabana gider.
Sözü ölçmeden harcama, gönlü kırar. Kırık gönül yoluna toz olur, gözünü örter.
Olumuna söz ettiğin her kulun, HAKK’ına el uzatmış olursun. ‘Ne
demektir?’ denir. Daha önce verdim. Kulun ölçüsü ALLAH’ımdadır dedim. Sen o
ölçüye söz edersen, ALLAH’ıma güç gelir. Onu çok verdim. Sabırsızlığa
götüren olay, senden sorulmamalı. Çünkü gücünü ALLAH’ımdan aldığını
bilirsin. Sabır, ALLAH’ımın GÜCÜ’ne sahip olanda olur dedim ya. (Bu ara kabımız dar dendi) Olaylarda sabrın
taşacağı yer yoktur. Genişletmek senin elinde. Kabın dar
değil, nefsin mantığına hakim. Her kul kendini hatalı bulsun yeter.
Sabırda selamet vardır, selamette keramet vardır. Sabrı, sabırlıdan
öğrenirsin. Sabırlıda, nedamet vardır. Olan-olmayan, dönen-dönmeyen her
olayda; önce kendini, sonra etrafını suçlamayı düşün ki; nedametten uzak
kalasın. Sabırlı, sabırlı oluncaya kadar, türlü nedametler geçirir. Sabra yer
veren, selamette nokta koyar. Sözün-hareketin devamı, hataları yüklendikte son
bulur. Ne var ki hata, bir kula yüklenirse ağır gelir. Senden-benden değil,
her kul, sorumlu olduğuna cevap verir. Kul O’nun, yol O’nun, ölçü O’nun.
Ne senin, ne benim. Senin ölçün sana, benim ölçüm bana yol açar. Kandili
kırarsam, yağı kaçar. EYVALLAH diyelim, her sözü öyle bağlayalım.
EYVALLAH’ta selamet görüldüğü, HZ.MUHAMMED efendimizden gelmiştir, KİTABI’na
yazmıştır. Onun verdiğini deriz. Adaletin tecellisini, sadece
ALLAH’ımdan bekleriz. Unutulmasın ki, kul adaleti şaşabilir. Çünkü
suçun olduğu yerde değildir. Her iki taraf ta, ‘Ben haklıyım!’ der.
Ne var ki, hak olanı sadece ALLAH’ım bilir. Kuluyum, VERDİĞİ’ne şükür; kuluyum, SEVDİĞİ’ne
şükür; kuluyum, hataya meyal oldukta ‘SANA sığınır, SEN’den yardım
dilerim.’ densin. Hatalar kulundur, af dilemek yolundur. AFFI’na sığındıkta,
sabır dileğindir. Sebep arama, sepette bulma, her hataya dönüp bakma.
Senin hata dediğin, bir gün âtâ olur. Çünkü sen, görgünce ‘Hata.’ dersin.
Halbuki, ALLAH’ım vergisince âtâ olur. Her olayın üzerinde durulmasın, kötüye
yorulmasın, kulundan şikayetçi olunmasın. Çünkü dendiği gibi, NAKKAŞ’a
GÜÇ gelir. Çünkü hatalı- hatasızı O yarattı. Olmayan meyveyi, koparmazsın elbet.
Ama ağacı silkersen, olmuşun-olmamışın dökülmesine sebep
olursun. Sebep dedim, düşürdün demedim. Aslında düşecek olan düşer.
Sen sebep olma, gönlüne duman koyma.

Kuyuyu açmadık, YAR deyip geçmedik, kuldan-kulu seçmedik, açık kapıyı
örtmedik. Dileyen gelir, dilediği yerden alır. Gönül tahtımız, cümleye
verir. Meyveyi yersiniz, dileyene sunarsınız. Demesinler ‘Ağacından
alaydık.’ Dileyen, ağacından alır. Vergimiz ölçü ile olaydı, gününü
saatini verirdik. Halbuki vergimiz; şelale misali durmadan akar, dileyen
dilediği kadar alır. Söz güne bağlanırsa, neden günde yok da gecede
denirse; günde alayım diyen, toprağı sulamaya çalışandır. Bizim
vergimiz, kulun ateşini söndürmeyendir. Dergah misali, bendimi yıkayım,
öte yakaya varayım diyen; ölçüden uzak kalandır. Öte yakaya geçmek için;
kendini yıkamaya değil, yolunu açmaya bakmalı. Dergahta bu öğretilir.
Hem etrafa zarar verir, hem kendi dağılır. Kumun yumuşak oluşu,
suyu üzerinden aşırır. Güğümde su var ise, taşımak zor gelir. Ne
var ki, suyun değeri kaldırmana yardımcı olur. Oymayı O oyar, düzene O
koyar, gidenin gelenin kaderini O yazar. GÜL’ümüz gönlümüzde, yolumuz
GÜL’ümüzde. Onu bildik, O’ndan dedik, gösterdiği yoldan yürüdük. Uçan kuşta
O’nu gördük, esen yelde O’nu duyduk, sevdik her güzeli, güzelde O’nu bildik.
‘Güzelsin.’ dediğin, güzelliğini O’ndan alır. Senin gözünde O
görülür. Anlatılmayan tek şey, sevgidir. Mümin kulun gönlünde, sevgi
vardır. Sevgiyi tarif etmek, çöldeki kumları tek-tek saymaktır. CAN’lar BİR
oldukta, AŞK’ı bulurlar. Çirkini-kötüyü sildikte, YAR’e varırlar. Sözün
yerine gelsin, gönlün HAK önünde eğilsin. Almayı vermekten çok dilersen, O’nun yolundan uzak kalırsın. Sarhoşluk;
lütfundan, sevgisinden, O’na olan AŞK’ınızdan. Gerçekte sebep aranmaz. KABE’yi
yapana, niye yaptın denir mi? Oyunda kağıt çalınmaz, çalındı mı hileli
olur. Gayrette, ne senin ne benim payım vardır. Nasibin, sana ayardır. ‘Namerde
muhtaç oldum.’ diyen yanılır. Aslında namert dediği, onun sevap kapısıdır.
Kulun nasibini, ne sen ne de namert verir. VEREN sadece YÜCE’dir. Kulun geçmişte
düştüğü hata, gelende onu, namert dediği kulla karşılaştırır.
Onun için, hiçbir olayda hata aramayın. Her olay, oya misali işlenir, gene
işleyen kulun önüne serilir. Kul eğer sebep arıyorsa unutmasın, o
oyanın başını kendi başlamıştır. Ne olay oyasına başlayın,
ne örtü önünüzde serilince şaşırın. ‘Söz bize mi?’ demeyin. Sözün
özelliğine bakın. Cümleyi aynı özellikte görün.

Yuvayı süslersen, yavruyu beslersen; huzurun büyük olur. Yuvadan maksat,
gönül yolundur. Yavrudan maksat, gönül yolundaki halindir. Cümlenize EYVALLAH
dedik, halinizde münasip yolu gördük, elimizde meşale ile gönüllere
girdik. Her gönülde kandilleri ateşledik, uçandan geçenden sorgunuza şahit
olduk. Görülenden öteyi aramayın, saçsız başı taramayın. Yolumuz çizildi.
YÜCE’den gelen EMİR ile, yolumuzda her yolcuya vazife verildi. ALLAH’ım
RAZI olsun, ‘Şükür.’ diyenden. Layık görmediği kuluna vazife vermez,
verdiğinde şaşmaz, MEYDAN’a kurulan kazan taşmaz. Ne var ki
kainat gelse, asla bitmez. Günde verilen vazife odur. Onbir’in birine. Kazana
konan aşı, vazifesi olan getirir. Getiren, kaynatana verir. Dileyen, kula
sunan, kepçeyi eline alır. Bu da onbir’de birin vazifesidir. Aşmadığımız
geçit kalmadı, kuluna hatalı yol verilmedi. Çünkü bildik-verdik, gördük-serdik,
bulduk-sardık. Hatadan, göçtüğümüz gün sıyrıldık. Göç günümüz bayram oldu,
hakikate seyran oldu, yanan gönle ayran sundu. Hayran olduğun her olay,
hatadan sıyrıldığın anda kulun gözünde güzelliğini bulur. Güzellikte
ölçü arama, ağacın güzelliği çiçeğinde deme. Çiçek kendi güzelliğini
ağaca verir. Ağacın güzelliği özelliğindedir. Ağaç
vermese, çiçek renk almaz. Ağaç vermese, çiçek meyve olmaz. Ağaç
vermese, kul eline gelmez, tavanını örtmez. Onun için, güzelliği süste değil,
özde arayın ki; süsten uzak kaldığında, çirkin demeyesiniz. En büyük hata
odur. Yollar yön değiştirirse, kul gideceği yeri şaşar
mı? MEYDAN’ı açtık, cümlemiz kucaklaştık. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun.
MEYDAN’dan ne bekleriz? Söze verdim, ÖZ’e girdim. MEYDAN nedir? Meyvenin özü,
böceğin gözü, kainatın tozu; hep orada kaynatılır, hep orada
kaynaşılır. MEYDAN’a gelişte; talepten sıyrılırsın, bedenden
ayrılırsın, ‘Vereyim verebildiğimce, sunayım serebildiğimce.’ dersin.
Sunduğun-verdiğin nedir? O’ndan aldığındır. MEYDAN budur.
‘Kainatın tozu?’ dendi soruldu. Kainatın tozunda, çiçeğin özü vardır.
Tozun gözü örteni değil. Günün YM olduğu bilinir, söz YUNUS’uma
verilir: ... MEVLÂNA’yım geldim, sorulanda hayreti sildim. ULU’su bildiğidir. (t) Eşine dedi, daha önce resmini verdi.
TURGUT REİS. MEYDAN’ı andığımız an, düşündüğün gibi olur.
Varolan, O’ndan gelir. Varolan, ‘OL!’ dediğidir. Yolunu çizmeyi değil,
çizilende cümleyi görmeyi bilelim. ‘Meşrebimden aldığım, zevk ile kardığım,
‘Vazifem.’ deyip sardığım kuşakta; o’nun himmeti vardır.’ dersin.
Elbet vardır. Onun himmetinde, ALLAH’ımın EMRİ vardır. Attığı adımda,
sunduğu aşta; o’nun yardımı vardır. ‘O kimdir?’ derseniz; O’nda; BİR
olmuş, CAN’da kum olmuş, her PİR vardır. Sadece ondan, yahut
benden gelmez. Çünkü aşure, PEYGAMBER EFENDİMİZ’in aşıdır.
Her PİR o’nun yoldaşıdır. Kaynayan kazanda, cümlesinin himmeti
vardır. Çünkü cümlesinde, PEYGAMBERİ’nin şefaati vardır.
Kaçındığın her olayın içinde bulursun kendini. Onun için kaçınmak yersizdir.
Yanlış yorulmasın, ‘Çamura basılır mı, göre-göre dalınır mı?’ denilmesin.
‘Gözün aldığı nedir, kulağın verdiği nedir?’ dedim. Gözünün
görmediğinden kaçma, kulağının almadığından geçme,
mantığını nefsin ile başıboş bırakma. Gelecek haber, ‘Hayır mı, şer
mi?’ diye derde düşme. (Resim verildi: HZ.FATMA) Yanımızda olanın, onbir’in biri, ‘Eşimin?’ dedi, ULU’sunu diledi. (t) HZ.FATMA resmini verdi. ALLAH’ım cümlenizden
RAZI olsun. Resmin özelliği merak edildi. GÜLÜMÜZ’ün gülü değil mi?
Resmin bir özelliği de, kaynayan kazana benzeyişidir. HASAN-HÜSEYİN
efendimizin ateşidir. Meyhaneyi değil, meyhaneciyi arar, ‘Meyhanedeyim
yandım, dört duvara döndüm.’ der. Unutma kubbe boştur, kubbeden çıkış
hoştur. Karanlık görme, dört deme, duvarı silme. Çünkü açan-geçeni bilir,
geçeceğe yol verir. Andaki uykudan, uyanış halidir. “Gerçeği
silme, olmayanı arama, gidişte dönme.

Yüzlere güldük, selamlar ile geldik, NURU ile dolduk. YUVAMIZ’a gelenlere,
‘ALLAH’ım, yolun.’ diyenlere; hep bir olduk, YUVAMIZ’ı gönüllere bağladık. Yazıda ne bozulan, ne geçilen vardır. Meyve; vergide görgüdür, kök
verginin özüdür. Halbuki, köke değil meyveye önem verilir. Mürettip
hatası, vergiye kayıtlı değildir. Çünkü elden-ele geçmez. Sadece özden
gelir, özden alır, özde kalır. ‘Mürettip hatası nedir?’ dendi; kaderdeki yazı,
kazaya öyle bağlandı. Maya yoğrulur, hatasızdır. Fırına verildikte,
ateşi ayarlayamazsan; hamurda kalır, yahut kavrulur. Sen bunu, kaza diye
yorumlarsın. Aslında çizgidir. Çizginin çözüldüğü yer, olumun bittiği
yerdir. Onun için, ‘Mürettip hatası yoktur.’ dedim. Çünkü hatasızlık vardır, o
da ALLAH’ımın VASFI’dır. Esse de, esmese de rüzgar vardır, yumuşak kula
dünya dardır. ‘Neden?’ derseniz; yumuşak kul, her yükü sırtında
taşır, başkası ile paylaşmaz. Dünyayı dar bulur, çünkü ahireti
çok geniştir. Bulutta aradım, yelden sordum; kumu taradım, suda buldum. Gemiyi belledim,
mümin kulu gözledim, ‘ALLAH’ım.’ dedim özledim. Özleyişte ÖZÜ’nü buldum.
Aradıysan bulursun, gözlediysen görürsün, niyetinle alırsın. Geçmediğin
yolu sorma, duvarın ötesini görme. Meyhaneyi dolaşma, meyde yeniyi sorma. ‘Gönlüm yatmazsa, meyhaneci
satmazsa.’ deme. Çizgide hata olmaz dedim, sözümün başında verdim. Meyhane
meyveyi almaz, gireni ayık salmaz. Meyhaneye, meyvenin özü girer. Gireyim dersin,
adımını sakınırsın. Meyhane dediğin; sarhoş edendir, senin girdiğin
meyhane değil. Oraya girdikte; ne zaman kalır, ne aklın. Senin
aradığın, seni silecek meyhanedir. AŞK’ında hata yok. Hata, meşkini
bulamayışındadır. Çok kapı aşındırır, çok yolu eşindirirsen;
aradığını bulamazsın. Sen; manayı sordun, maddeyi bekledin. Amade olmak;
beklemektir, yolu-yola eklemektir. Ne ondan, ne bundan; YAR’dan. Merasim olanı
verdim. Mera, HAK YOLU’nda olanın barındığı; sim, temiz yüz. Geçenden-göçenden
değil, saçandan-kaçandan değil. MEVLÂNA dedi ise, YÜCE’nin EMRİ
ile dedi. YUNUS, kimden İZİN aldı? Güvercini YUVA’ya koyduk, gününü
diledik, sorduk. “ İzni, HZ. OMAR’a verdik.” dendi. Men dilden uzak kalan, dünyayı düzde bulandır. Dünyan
düz olur, gecen güne döner. Merayı bulan, kuzuları sayar. Destiler dolsun,
gönüller kansın, konular kapansın, yeni konuya kapı açılsın.

Hazır yol, layık kulunundur. Çünkü yol; kulun değil, kul, yolundur.
Yol, her an her kuluna hazırdır; kul hazır oldukta, gönüllerimiz birdir;
günümüz, olgun güllerin beşiğine eşittir. Gayemiz ayrı değil,
cümle ile eşittir. ‘Konuk olduk, geldik.’ demeyin, her an beraberiz. Kameri gördük, karanlık
gecemizi NUR ile bildik. Güneşe baktık, kainatın NURU dedik. NUR’unda
yandık, NUR’una kandık, yanık tende, cefayı sefada bulduk. Her olayın ölçüsünü
bildikte, AŞK’ı dahi ölçüye vurdukta; yakar, kavurmaz. Aşmadık denen
köprüye, suyun ulaştığı görülür. Ne var ki; ne köprü sudan, ne su
köprüden şikayetçi olur. Bundan dahi şikayetçi olan kuldur. Oymayı
vermeden, perdeyi geçmeden; YM olmaz. Manayı dedim. ‘Oymayı nasıl verelim,
perdeyi nasıl gerelim?’ derseniz; oyma asıl olanın elde işlenmesidir,
perde göze hoş gelmeyenin örtülmesidir. ‘Göze hoş gelmeyen nedir?’
derseniz; kulun görgüsüne uymayandır, kötü olan değil. Pencerenin karşısı,
komşunun yuvası ise; pencerene perde germen gerekir. Dediğim yuva penceresi değil. Gönül pencereni,
sadece HAKK’a aç, dostunun AŞK’ına değil. YUNUS’um sevdi ise,
topyekun sevdi. Sevgide AŞK’ı buldu. Çünkü sevgi, AŞK’ın tomurcuğudur.
Yoksa sevgi de aşk da, aynı kökten beslenir. Kök; gönlün, bahçene ekilen
GÜL fidanıdır. Ne kadar bol su verirsen, verimi güzel olur. Ne var ki, aşırı
su da, fidanı çürütür. Yumuşak toprağın, fidanı da yumuşak olur.
Suyunu karar ile alır. Bir harfi küçümsemek, bir kitabı düzeninden ayırmaktır. Sen-ben, bizde
hata olur. Ne var ki, O’nun adına yazılan hatasız kalır. Gayrette hata olmaz,
hata sadece niyettedir. Köhne dediğin han da, seni barındırmaz mı?
MESNEVİ’de okuduğun, günümün olayına göz attığın, malumumuz.
ALLAH’ım RAZI olsun. Güneşi dilediğin, ‘ALLAH’ım GÜNEŞİN’de
yak!’ dediğin de malumumuz. Cümleniz; Güneş’in Nuru’nda, DERYA’nın
HUZURU’ndasınız. Kaygusuz kalınız. Aymayı bilmek; umduğunu almaktır,
lütfuna ermektir, yemeniyi giysen-giymesen yürümektir. Olmuşu bilmek,
olana uymak, olacağa EYVALLAH demek gerektir. Olmuş,
kapanmıştır; olan, olmaktadır, cümleyi sarmaktadır. Madem cümleyi sarar,
her kul ona uyar. Uymazsa döner durur, ta ki uymayı bilinceye kadar.
Geleceğe EYVALLAH demek, her olayı hoş karşılamaya gönlünü
hazırlamaktır. Mümin olan bilir, olaylara uyar. Uymayan, ‘Olayları ben
düzeltirim.’ diyen, YM her olayı, karşısında düğümlü görür. Unu çuvala yükledik, çuvalı merkebe bağladık,
‘Yürü.’ dedik, yola revan olduk. Unları hamur edelim, başına geçip
yoğuralım, nasibi olana, somun dağıtalım, cümleyi hayır ile analım.

Kucak dolusu selam ile geldim, hayır olanı verdim, cümleyi hoş
gördüm.
Saz ile sözü bağlayan, ‘Kaderde oyun var.’ diyen yanılmasın. Kaderin
oynadığı oyun, kulun hayrınadır. Unutulmasın, ALLAH’ım her kulunun
YARATICI’sıdır, GÖZETİCİ’sidir. Sana oyun gibi gelen, muhakkak lütfudur. ‘Lütfunda selamet görülür.’ dersen,
sonunu gör de, selamet olduğunu öyle bilesin. Çünkü her lütfun girişi,
şer gibi gelir. Açılan kapıdan, aydın yol görülür. Zahmette hata yoktur,
zulmette vardır. Zulmeden, niyetine uyanı yaparsa da; sanmayın zulüm getirdiği,
seni götürür. Götürdüğü, sadece gidecek olandır. Kar yağdı diye tasaya düşen, buz olabileceğini unutmasın.
Kar da olsa, buz da olsa; hiçbiri güneşe dayanamaz. Yemeyen bilmez, tadını
almaz, sohbette acı söz edilmez. Çünkü sohbeti açan, dünyayı kötü görmez.
Kehanet dilemek, kapalı perdeyi zorlamaktır. Çünkü ALLAH’ım, dilediğini
dilediği anda yapabilmekten aciz değildir. Kainatta yaratılan her şeyde,
kerameti bulursun. Geldin, gördün, gönül pencereni açtın; içinde olanı, geç. Çünkü kul,
hataları ile doğruyu bulur. Hiçbir zaman, kul kulun hatasının önüne
geçemez. Çünkü o olacaktır, hataları ile kendini bulacaktır. Amade olduk, her olayı ‘HAK’tandır.’ dedik. Kimi hatalı
bulalım? Gönlümüz ALLAH’ım ile dolu, yolumuz da O olsun. Eğilmedik
bükülmedik, O’ndan gayrıya. ‘Güzellik nerdedir?’ derseniz, her olanı O’ndan bilmede. Varsın, ‘Uymadı.’
desin. Senin gönlünde olan, vicdanına yük vermesin; kaderin çizdiğini,
isyan edilmesin. Sevgiyi ölçebilen, kainatta huzur bulabilir. Hiçbir kul, kendini
yalnız bilmesin. ‘Yalnızım.’ dediği an, kendini
ALLAH’ımdan ayırmış olursun. Yalnızlık; ne senin, ne benim. Her an,
O’nunla doluyuz. Darda olduğun an; sadece O’nunla konuş, O’nunla
dertleş. Dermanını verecek O’dur. Kul kulun derdine, sadece söz ile ortak
olur. Ana-baba dahi olsa. Vurgunda zarar gören, kendini suya vermesin. Yemeni
giysin, bağa yürüsün, üzümü beklesin, ‘Daha koruk.’ demesin. Güçlük,
olayın götürdüğüdür. Gelen, geç de olsa çözülür. Olmadığını değil,
bilmediğini düşün. Bilmediğin, seni üzmüş. Çözdüğün
an, üzüldüğüne üzüleceksin. Dünden beri görülen, günde çözülür. Kahrında
eriyen, gönlünü boşlukta sürüyendir. Varsın üzüntü, çözüme kalsın. Bulutta
gördüğün, ne şekildir, ne hayal; sadece dünyadaki olay. Yani, gidiş-dönüş.
Gördüysen-bilirsin, uyduysan-bulursun. Kandilde yağı eksik etmediğin
müddetçe, karanlıkta kalmazsın. Ne arıyı seçtik, ne karıncadan geçtik. Gazelde,
şarkının özünü bulduk. Hüzün nerde başlar, nereye varır, nerde biter?
Hüzünde; dünyanın geçmişi anılır, ona yanılır. Kul kendini, geçmişle
avutur. İnsan denen, zaten hayaldir. Ne var ki hakikate vardığı an,
hayalden geldiğini bilir. Gelişte, bulduğunu görür. Diledik ki
her kul bilsin, bilerek gelsin. Bizim dileğimiz
değil. Kulunun layık olduğu görülür. Kul yolunu almadıysa, sormadığındandır.
Bilinmedik yol, sorulur. Soracak kimse bulamazsan, ALLAH’ıma sığınılır. O
seni en doğruya götürür. Çağıran da O, getiren de O. Layık olan her
kul, dileğini bulur. Güzellik, cümlenin gönlündedir. Kuşları
ayırırsan, ‘Karga çirkindir.’ dersen; yanılmış olursun. YARATAN’ı
düşün, yaratılanı düşün. Her yaratılan; süs olsun, kainatı süslesin
diye yaratılmaz. Kiminin şeklinde, kiminin zikrinde, kiminin yeninde,
kiminin yönünde; güzellik vardır. O güzelliği görmeye çalışırsan,
çirkin demeyi dilinde küfür sayarsın. Kuyudan almadık, yoluna örmedik. Cemde
cümleyi bulduk. ‘Cem ile cümlenin manası aynı.’ dendi. Cem ile cümle, aynı
niyette olanlar demektir. Her topluluk aynı niyette olur mu? Mideyi yiyeceğe göre değil, yiyeceği
mideye göre hazırlamak gerektir. ‘Güğüm dolu olsa.’ deme. Dolsa-dolmasa,
kula huzur verecek; sadece kendi niyetidir.

Gönüllerde huzur gördük, YUVA’yı bulduk, dünya gününü kutladık. ‘Kandiller yansın, yağı eksik kalmasın.’ dedik,
duacı olduk, GARİB’e günün yorumunu verdik. Dumansız cemaatle, gönüller hoşnut olur. Her yol, hayır olduğu
için açılır. Düşünce manayı dağıtır. Çünkü mana, düşünceye
girmez. Çünkü mana, hakikattir. Mümanaat edilmedikçe, sözün sonu gelmez.
Mümanaat; katiyette salahiyet. Katiyette salahiyet kimindir? Elbet YÜCE’nin.
Dediğimiz odur. Her söz O’nun ile başlar, O’nun ile biter. Mümanaat ettikte, son bulur. Güğümsüz dünya, gönülsüz ahiret olmaz. Ne itilir, ne atılır.
Ayağına takılan taşın, O’ndan olduğunu bilirsen; hatayı gözüne
mi, taşa mı bulursun? Gözde olsa, kör kulları her an düşerdi. Taşta
olsa, gene öyle. Kabahati bulmamaya çalışmaktır, asıl olan. Yol-yol
oldukta, taşı vardır. Kulunu ayırmayan ALLAH’ım; O’nun yolunda olanın,
önünden taşı çekmez. Taş gene mevcuttur. Ne var ki kul, gönül ateşi
ile; taşın üzerinden aşar, öylece geçer. Aslımız ile geldik, aslımızı bulalım; bilelim, bildikte AŞK’a düşelim.
Olay budur. İlle ‘Oluma izin.’ dersen; ÖZ’ü çözdüm, kendimi ÖZ’de buldum,
özlemine düştüm, O’na öyle kavuştum. Yemediğin aşın tadını
bilmezsin, güzel veya çirkin demezsin. Onun için, kararı YÜCE’ye bırakın. İyiyi-kötüyü,
doğruyu eğriyi; O görür, O düzeltir. O’nda hata yoktur. Kul hata işledikte,
yükleyecek yer aramasın. Kendi sırtını versin, yükünü kendi taşısın.
ALLAH’ım onun gücüne yardımcı olur. Geçmişi düşünmeden, geleceği
çözmeden geçirdiğin her an; senin yolunu açar. Her an yeniden doğar,
olayları doğurur. Bunu ne geçmiş önler, ne gelecek çözer. Onun için
her doğuşta O’nu bulursan, her oluşta O’nu bilirsen; EYVALLAH
demiş olmaz mısın? Ne çizgin kayıtsızdır, ne yolun. Almadığın bilgi,
sende kalır mı? Yamamadığın yırtık, gün gelir açılır; açıldıkta, cemiyetten
kaçılır. Yemeden doyamazsın, içmeden kanamazsın. Yediğin madde, içtiğin
manadır. ‘Geçeceğim köprü beni taşır mı?’ diyene de ki; ağırlığını
at da taşısın. Hafifledikçe, köprüyü geniş görürsün. Değişen
hiçbir şey yoktur. Mana ile dolarsan, maddeyi boşaltırsın. Madde ile
dolarsan, manadan uzaklaşırsın. Asıl olan manadır. ‘Madde
dilemeyelim mi?’ derseniz; dilemekle olsa, durmadan dileyin derim. Niyeti
kuldan değil, ALLAH’ımdandır. Hangi kulunu KENDİ’nden uzak görürse;
kuluna kulluğunu bildirmek, kendini buldurmak için; devasız gibi görünen
derde düşürür, ‘OL.’ dediğini oldurur. Niyete göre verseydi, her kulu
dünya zengini olurdu. Hiçbir kul yoksulluk dilemez. Onun için, daha önce
verdim; maddeyi dilediğine, manayı dileyene. Her zaman derim, niyazınız
O’na varmak olsun. Zaten kainatı senin için yarattı. Kainat benim de, öyle bil.
Tapusunu alayım deme. Aramızda öyle diyen yok elbet. ALLAH’ımın verdiğine ‘Şükür.’ deriz, YUVA’yı cümlemiz kutlarız. ŞEMS’in
selamını, gönülden gönle veririz. ŞEMS’in sözünü ilettim. Yuva diledin ya. ALLAH’ım cümlenizden RAZI
olsun. Ne var ki, ‘ALLAH’ım.’ dedin, niyaza durdun. Seni kendine döndürdü.
Nasibini buldukta, ‘ALLAH’ım kulu ile beraber.’ dedin. Geldik, cümle ile
merhaba dedik, niyaz ile döndük, her yönü HAK’tan dedik, ALLAH’a emanet ettik,
O’nda gönüllerinizi bulduk.

Gönüller dolu, her kulun yolu. ALLAH’ım SEN’den geldik, öyle döndük. Cümle
için duacı olduk. Güldük SEN’inle, ağladık SEN’inle; gördük SEN’den,
bildik SEN’den; diledik SEN’den, aldık SEN’den. Aramadık başka kapıdan.
Cümleyi hoş gördük, selam olsun sizlere dedik.

Kuruyu yakamayan, yaş ağaca kıyamaz. YUNUS’um YUVA’ya geldi,
sohbette yolu gördü. Görgünü anlat dedim, “ EYVALLAH.” dedi, sözü aldı: ... ‘Kar yağsa, cümle ak fistan giyse, yudum-yudum kardan alsa.’
demez misin? Paklığı kainatta görmeyi dilemez misin? Paklığa hasret
kalsan, ‘Gözüm görse, gönlüm alsa.’ desen, yol münasip derim. ‘Kainatın düzeni
bozulur.’ denende, yolculara yolsuzluk yüklenir. Halbuki hata, ne yolcuda ne
hancıda; düzene uymayanda, VEREN’i bilmeyende. Düzen ne ile kurulur? Sadece
HAK’tan geleni bilmek ile. ‘Düzeni ben kurayım.’ dendiğinde, düzenin
bozulmasına vesile olunur. Sürüye baktınız mı? Gidişinde hata var mıdır?
Sürüye uymayan biri katıldığı an, sürü dağılır. Amma gideceği
yer, gene ağıldır. Suyundan aldığımız, başında kaldığımız
kaynaktan; ALLAH’ım uzak bırakmasın. Olmuşu arama. OMAR der ki: “Örülmüş
duvarda hata ararsan, duvarı indirmen gerekir. Eğer indirmeyeceksen,
hatayı unut.” Gözünü, görmeyen ile bir tutma. Sakındığın her olayı,
kendine yakın bil. ALLAH’ım kulu, sakındığı olay ile terbiye eder.
ALLAH’ımın lütfu. Elbet terbiyesidir. Nasıl ki ana-baba, çocuğunun terbiyesi
için hatasında cezalandırır. Aslında o ceza değildir. Çocuk onu ancak
hatası düzen bulduğunda anlar. Uğraşın, kulun hayrına olsun ki,
sana sevap kapısı açsın. Yemeyi düşündün mü, yolda olanı da düşün.
Giymeyi düşündün mü, yolda gideni de düşün. Öyle olduğu zaman,
unutma ki seni düşünen de olur. Her yediğin lokmada, O’nu bil. Her
giydiğin hırkada, O’nu bul. O’ndan gelenleri bul. O zaman bencillikten sıyrılmış
olursun. Her yediğin yemekte, yoldan geleni düşün dedik. Lokmanı
paylaşmayı düşün ki, ALLAH’ımın vergisini bulasın. ‘Olursa yerim,
olmazsa aç kalırım.’ dediğin an, VEREN’den şüpheye düşmüş
olursun. Aç kalan yok mu? Elbet var. Sen gözetsen ne olur? Kaç kulun karnı doyar?
Eğer aç kalan kul, daha önce bencilliğe düşmediyse aç kalmazdı.
Kendini buldurur, tekrar doyurur. Neden? Kuluna olan sevgisinden. Onun için
sevgisinden, şüpheye düşmeyelim. ‘ALLAH’ımın sevgisine layık değilim.’ diyen kullarına; her kulunu sever,
kulağını çeker, sonra sevgisi ile kucaklar. ALLAH’ıma emanet olunuz, cümleniz selameti bulunuz,
sözümden niyetlerinizi alınız. Daha önce dedim, arif olan alır, sözümü elekten
geçirir.

GÜCÜN’den diledik, VERGİN’den bekledik, YOLUN’da yürüdük. Olanı hayır
bildik, SABRIN’a büründük, HAK OLAN’a sarıldık, ‘Kainat.’ dedik salındık. Ne
gocunduk, ne yerindik. Her olay vaktini bekler, her vakit geleni ekler. ‘Güçlüğü...’
demeyin, olacaktan korkmayın. Olacağı da, geleceği de; hazırlayan
O’dur. ‘Biliriz.’ derseniz de, bilmekten değil, uymaktan maksat hasıl
olur. Lüzumu olmayan toz, dünyada yer almaz. Hiçbir yaratılan boş kalmaz.
Geleceğin derdine düşülmez. Oymayı bilene, çevreyi dürene dedim. Alamadığım yemişi ‘Çürük.’ dersem, alana söz etmiş olurum.
Bahsettiğim konu, ‘Yola çıkamam, bohça düremem.’ diyenedir. Kavlini
bozmazsan, niyette kalmazsın. Ne niyetle, ne zahmetledir. Sadece rahmetledir. ‘Aşamadım köprüyü.’ diyen, köprüden
beri kalandır. Aşamadı isen, ne senin ne yolun hatasıdır; sadece kaderin
çizgisidir. Şüphen mi var? Kaderini sen mi yazdın, geleceği sen mi
dizdin? Attığın adım dahi, O’nun çizgisindedir. Çizgiden çıkmaya, niyet dahi kuramazsın. Niyetini kurduğun an, O’nu
karşında bulursun. Sözüm anlaşılmadı. Karşında bulduğun,
niyetinin aynasıdır. ‘Kötü niyetli insanlar yok mudur?’ dersiniz. İyi
niyetli insanın karşısına kötü olay gelir mi? Kötü olaydan maksat, kulun
kötü niyetini terbiye. Daha önce dedim, kulun kaçındığı
karşısındadır. Başından beri verdik. ‘Olaylar, neyden gelen ses
misali hoştur.’ dedik, sana hoş gelmese dahi. Niyetini yokla, HAK’tan
ayrı mıdır? Öyle ise, olacağı O’na havale et ki; geleceği
bilesin. Misal verildi, kötü niyete verilen ceza söylendi. Ne var ki, ALLAH’ım
tarafından verilen ceza, kuluna kendini buldurmak içindir. Onun için, kulun beddua etmesi; yersizdir, yolsuzdur. ‘Cennet cehennem?..’ dendi, görenden-görmeyenden soruldu. Cennet de
cehennem de, O’nun yarattığı değil mi? Elbet vardır. Ne var ki, odun
ile yanmaz, su ile sönmez. Cennet-cehennem, kulun gönlündedir. Zebani dediğin,
ALLAH’ımın MELEĞİ’dir. ‘Gönlünde nasıl olur?’ dersen; dünyayı
dürdükte, huzura vardıkta; bulduğun cennettir, bulamadığın cehennem.
‘Bulunmadık nedir?’ dediğin; BİRLİK’e uymazsan, ‘ALLAH’ım.’ demezsen, yarattığın
sevmezsen; nerden neyi bulmayı dilersin? Sevgiden uzak kalan, kainatın
sıfatına hürmet etmeyendir. SIFATI’nı bilmeyen, ZATI’nı dilemeyendir. Dilemediğini
bulur musun? Dünyada neyi tespih ettiysen, ahrette onu alırsın. Vergisi,
kuluna. Vergisini alayım, sevgiden uzak kalayım dersen; neyi bulmayı dilersin?
Görüntüde hata olmaz. Dileyen kul, layık olduğunu alır. ‘ALLAH’ım.’ diyen
her kul, O’nu bulur. AŞK’ın lisanı yoktur. Aşık olan her kula. Onun
için ALLAH’ım anılsın, gönülden geldiğince. ‘Niyazda hata oldukta,
ALLAH’ımın kabulü değildir.’ dersen, hataya sen düşmüş olursun.
Dilsiz kul ALLAH’ımı anamaz mı? Dilinde hata olan, niyazını edemez mi? Niyaz,
gönülden geldiğincedir. ‘ALLAH’ım, SANA inandım, SANA sığındım, SANA
güvendim.’ dediğinde; ALLAH’ımın kabulü değil midir? Daha önce dedim,
AŞK’ın lisanı olmaz, kul kula ölçü vermez, hatanın vukuu ölçüyü silmez.
Bilmediğin hatadan, sorumlu olur musun?

Yolumuz birdir dedik, söze girdik. Cümlenize selam olsun. Sohbete katılan,
her yola atılan. Dünyanın dönüşünden sorguyu bulanın danıştığı olsa, çizgiye
ne hacet kalırdı? Yazılan bozulmaz, kul düzene katılmaz. Düzeni kurayım dese,
günü gününe uymaz. Olayın yolu böyledir. Kınadığın olay seni bulur. Çünkü
olan, kulun elinde değildir. Mescitte kılınan namaz ile, KABE’de kılınan
aynı mıdır? Meyveyi yersin; çekirdeği saklarsan, fidanından mahrum
kalırsın. Musiki, ALLAH’ımın vergisi değil midir? KUR’AN’ı okurken mi,
dinlerken mi kendinden geçersin? Makamsız okunan KUR’AN, kula vazifeyi
hatırlatır. ALLAH’ımın EMRİ’dir: “ALDIĞINI VER.” DER. Kendine mal ettiğin
her vergi, senin zimmetindedir. Elbet kulun kuldan, ne alacağı ne
vereceği olur. Vergi, nedir? ALLAH’ım her kuluna, hazinelerinden
dilediğince verir. Kiminin bilgisini, kiminin görgüsünü, kiminin
sevgisini. ALLAH’ımın bahşettiğini paylaş ki, sana huzur versin.
‘Bilginin paylaşıldığı olur mu?’ derseniz, elbet olur. Doğruyu
bilen, en güzeli verir. Aynayı eline alan, kainatı görürse;
kendini kulundan saysın. Seni-sana bulduran, seni-senden; önce sıyırır, sonra
ayırır, tekrar döndürür. Dönüş, buluştur. Güzellik, sohbete
girmededir. Yazı ile de olsa, söz ile de, hatta göz ile. Gönüller hoşnut
oldukta, dünya huzur ile dolar. Neden? Kul öyle gördüğünden. Dünya
kulun gördüğü gibidir. ‘Nasıl?’ derseniz; kulun gönül yapısı neyi
arıyorsa, ona dünya kapısı öyle görünür. Dünyanın eşitsizliği
olmasa; çeşitsizliğinden yakınırdınız, olmayandan sakınırdınız.
Dünyanın zevkini; ne yemede, ne giymede, sadece sevmededir bilesiniz. Nasibin
kıtlığı görüntüdedir. Verdiğin de aldığın da, O’nun değil
mi? Gelişte olduğunu, dönüşte götürebiliyor
musun ki senin olsun?

Yeşeren dallarla, açılan güllerle, kainatı güzel dersek, yağan
rahmetin çamurundan şikayet edersek; hata bizde mi, düzeni kuranda mı?
Elbet bizde. DÜZENİ KURAN, hatayı kainattan silendir. ‘Nasıl siler?’ derseniz, kula hatasını buldurarak. Eğer
rahmet yağmasa, toprak çamur olmasa; ne yeşeren dalı, ne açılan gülü
görürsünüz. Oymayı işleyen bilir, işleyip bitiren görür, yemeniyi ayağa
geçiren yürür. ‘YA ALLAH!’ dedik, sözü O’ndan bildik. Bildik, gönle aldık.
EYVALLAH dedik, O’nunla BİR olduk, sohbette söze girdik, toplu açlıktan
soruya girdik: Mekanın O’ndan, imkanın O’ndan, ya açlığın kimden? Elbet O’ndan. ‘Bencillikten
midir?’ derseniz, bütünlüğe aykırılıktan. Bütünlüğe aykırılık,
YARATAN’dan beklememektir. Ağacı bekledik mi, tomurcuk ekledik mi, çiçeği topladık mı?
Çiçeği tutmayalım, meyveyi bekleyelim. Cemiyette düşünce; ferde düşmez,
fertlere düşer. Eğer fertler bağımsız iseler, cemiyet de
çiçeği dökülmedik ağaca benzer. ‘Çiçeği dökülmedik ağaç
olur mu?’ derseniz, elbet var. Konusunu ettiniz, ‘Şifa verir.’ dediniz,
limonu unuttunuz. Vergiden söyleyim, limonun yaprağını vereyim. Göğüs
darlığında, nefesi açacak tek vergidir. Olmayan verilmez, vakti gelmeyen
söylenmez. Kuyuyu değil, deryayı temsil ederiz, dermana ferman dileriz.
‘Neyle neyi katalım, nefesimizi açalım?’ derseniz; limon yaprağını ezelim,
bal ile katalım. Ne var ki, yaprağın körpesini seçelim, reçel misali
yiyelim, ‘Şükür ALLAH’ım.’ diyelim. Manayı bildik, maddeyi verdik. Ne var
ki beden, ‘ALLAH’ımın emaneti.’ dedik. Limonun yaprağını, toprağını,
kökünü kulu için veren YÜCE, söylemeyi elbet hata bilmez. Güzellik ordadır ki,
yaprağın döküldüğü ağaçta, verimini bilmek. Ağacın verimi,
sadece meyvesi midir? “VELAHAVLE VELAKUVVETE İLLA BİLLAHİL ALEYHÜLAZİM”
dedikte; “ KAİNATA HAVALE ETTİĞİM HER VARLIK, KAİNATA
HİZMETTEDİR.” DER. Kul bu duayı okudukta; ‘YÜCE ALLAH’ımın her verdiğinden;
kuvvet buldum, ona sahip oldum.’ der. Ne var ki, dediğinden, kendisi de
habersizdir. Öz mana açıktır. Verdiğim tefsir değildir, özdür.
Tefsir, niyete uyanı vermek; öz, olduğu gibi söylemektir. Bir duayı, yüz
arif yüz çeşit tefsir eder. Arif dedim, hata yok. Çünkü her arifin, zevki
de ayrıdır.“OL!” dendi, kainat oldu. “BUL!” dendi, kul buldu. Amma neyi? Kimi çiçeği,
kimi böceği; kimi güzeli, kimi çirkini. İşte kainattaki savaş
budur. Halbuki buluşta, TEK’tir YARATAN. AZİM O’nun, ŞAN O’nun.
O ise benim. Ben var mıyım? Nasıl olayım ki? Ben de O’yum. Ben,
bedenin sıfatı. O, sıfatını sildikte ZATI. Güneş’e dur ki, ateşi ile
yanasın, yana-yana dönesin. Unutma ki, bedende fistan olanda, sadece
sıcağı terletir. Fistandan sıyrıldıkta yakar. Soyunalım yamalı-yamasız
fistanlardan. Güneşi ÖZ’den alalım, alnımıza buzdan koyalım. ‘Güneş ile
buz arasındaki bağ?’ dendi, soruldu. Her yaratılan, karşıtı ile
değil midir? Soğuk başından ateşi alır, bedende sıcağı
dağıtır. Eğer kul, doğrudan güneşi alsa, mecnun olur.
Unutma ki buz da ALLAH’ımın ‘OL!’ dediğidir. Her bir ayet, öbürünü
tamamlar. İşte KUR’AN’da cehennem denen, kulun başına konan
buzdur. Yenmediğin dövüşte, hasmını düşmen bilme.
Unutma ki, yenemediğin hasmına, ALLAH’ım yardımcı olmuştur. Onu düşman
bildikte, ALLAH’ıma karşı gelmiş olursun. (Resim verildi: TAVUS SULTAN HZ.) Yemediği aşa su katmadı, konuğundan ayrı tutmadı.
Güzellikte buldu, ölmeden öldü, neyden aldı, meyden sundu, adına TAVUS dendi.
Cümleye selam verdi.

Kumun olduğu yerde, sözünü verdiği yerde alırız. Gönüllerde
seyrini buluruz, cümlenizi selamlarız. Selamlar, sizlerle bizlerle bir olsun.
‘Selamet, O’ndandır.’ densin. Dost bildiğine, düşman dediğine;
‘Selam.’ de ki, aradan tozu kaldırasın. Köprüyü geçenden, yol sorulur; doğruyu görenden, yön alınır.
Yumuşak yol bilenin, kandili daim yanar. Gözünü, nuru desek, NURU’na
uyanın, PİRİ olduğunu görürüz. Eğer gözünü hak olandan
ayırmazsan, kulu-kuldan kayırmazsan; kandilin sönmez derim. Açılmadık kapıyı
merak etme, neden kapalı deme. ‘Olmuyor.’ dediğin her olayın, olması hayır
getirmediğinden olduğunu bilesiniz. ‘YAR’dan geçemem.’ dersen;
kulunun yolunu gözleme, gözünün nurunu, başka kulun yoluna harcama. ‘Göz
benim, nuru benim, göreceğim kendi yolumdur.’ de, oraya ver. Dünyayı bina
bilen, kendini ona bağlayandır. Bağımsız kal ki, kendini
bulasın, hatalarını göresin. Çünkü dünya haline sarılan, hatalara perde
örtendir. Başka kulun hatasını gören, kendi hatasını unutandır. Umut dünyayı
hoş gösterir, kuluna hizmeti olur. ‘Sadece umutla yaşanır mı?’
derseniz, umut yaşamanın değil, hayalin pembe rengidir.
Yaşamanın değişmeyeceği bilinir. Oymayı veren, gönülleri
doyurandır. Neden? Göz, NUR’dur. Meyveyi yemeden gördüğü, yemeye hazırlandığı
için. Meyveyi görmeden yersen, çürüğünü bulabilir misin?
Suyun tadını dileyen, pınarları dolaşandır. Her pınarın verdiği suyun
tadı, aynı değildir. Ne var ki tek pınar buldu isen, ne verirse
‘EYVALLAH.’ demek gerekir. Ne yerde kaldığına, ne sılaya verdiğine
yerinme. Yelden haber sorarsın, güne kumu serersin. ‘Kum tanesi olaydım, yoluna döküleydim.’ desem, yersiz midir? Güneşte
yanar, soğukta donar, deryada döner, rüzgarda uçar. Gene de, ne kırılır ne
kırar. Yollara serilir, kullara sırtını verir, verdim diye sevinir.
Kum tanesi olayım desem, yersiz midir? ‘Geldim-bilemedim, gördüm-bulamadım,
güneşinde yanamadım.’ diyen kullarından olmayalım; vardıkta, hüzün ile dolmayalım. ‘Attan inmeyeyim.’ diyen, nasibe uymayandır. Attan günün sordun mu, yükünü
hafiflettin mi, onun da sana emanet olduğunu bildin mi? Meşeye su
versen de, vermesen de değişmez. Çünkü senden beklemez. Olumsuzluk
kaderin çizgisini bulmaz. Çünkü kader, kulun niyetine uymaz. Sen ona uy ki,
olumsuzluğu silmiş olasın. Sudan geçenin alacağı nedir? Her
kulun niyeti, gönlüne göre değişir. Kimi ‘Hasta olurum.’ der, sudan
geçmekten korkar; kimi ‘Düşer kalırım.’ der, bedene zahmetten korkar.
Korku nedendir? Kadere boyun eğmemekten. Çünkü hasta olacak isen, sudan geçmeden
de olursun. Bahaneyi suya bulursun. Onun için derim, hatayı olaylarda değil,
kendinizde arayınız. Cümlenize selam olsun, sözümüz burada kalsın.

YUVAMIZ’a yol bulandan, gönülleri hoş tutandan, ALLAH’ım RAZI olsun. Olmuşu denemek yersiz. Olacağı beklemek, niyazına eklemek;
vazifendir. Meyveyi yerden alma, ham meyveyi sere koyma. Ne yerdeki, ne
serdeki, matluba uygundur. Güneş ile ersin, ele öyle gelsin. Namütenahi
olan kainat, ne sende ne bende kalır. Kalan, sadece kainatın halidir. Oymayı
işleyene, işini öğretmek yersizdir. Kaderin yazısı; ne niyaz
ile, ne heves ile değişir. Yoluna taş çıkıyor ise, YÜCE’nin
lütfudur. Müsemma yuvanın, müstesna kulu vardır. Çünkü yuva, kulu ile isim
alır. Meyhane meyi içenlerindir, MEVLÂNA AŞK’a düşenlerindir. Dost
olun dost ile, dost deyin düşmana bile. Çünkü düşman değil
dostundur, sana hatayı gösterdiği için. Cümleye dedim. Mümin olan bilir,
sunduğumu alır. ‘ALLAH’ım.’ de, O’na havale et. O en doğruyu verir.
Mesafeyi uzun görme, kapalı kapıyı kırma. Kırmaya ne hacet? Kapalı kapı zaten
açılacak. Cet yuvaya isim vermez, yumuşak kulunun yolunu örtmez. Kötü niyet
seni dürtmez. Gülene de EYVALLAH, ağlayana da EYVALLAH. Gülenle güller
açar, ağlayanla rahmet saçılır. Ne var ki gözyaşı, ALLAH’ım için
dökülür. Duvara resim koyarsan; duvarın süsü müdür, yoksa kulun hevesi midir?
Güçlüğü hata bilme, yenecek kuvvet dile. Unutma ki güçlük, ne kadar zor
ise de; ALLAH’ımın GÜCÜ sana yeter. Sadece O’na sığın. Zorladığın
kapının, kendiliğinden açıldığını göreceksin. Dağılmayan
taşta maden ara. Maden taşı güçlendirir. İki kuvvet bir oldukta,
bükülecek bileği bulur. ‘Yeneyim, yerimi bulayım.’ dersen, yenilmek de
kulundur. Yenilen de yenen de, ALLAH’ımın kuludur. Yeminin bozulmaz.
Yarışmaya çıkacak olan, ‘Kazanırım.’ der. Bu bir yemindir. Yarışmada
kaybeden yoktur, çünkü mücadele haktır. Meyveyi koparmak nedir? Ağacın malını almış olmuyor musun? Eğer ağaca bakıyor isen, onunla mücadele etmiş
oluyorsun. Karşılıklı alış veriş. Yedekte kalanı silme, dava
bitti diye dürme. Eşine, evet. ‘YA ALLAH.’ de, yeni güne gönül aç. Umduğun
gibi olur. ‘Defteri kapat.’ diyene de ki: ALLAH’ımın açtığı defteri, gücün
yeter ise sen kapat. Cehtine layık ise, cenge davet et. Cengaver, kendine değil
ALLAH’ına güvenendir. Damla, deryanın katresidir. Ne var ki, gününü boş geçirmez.
Duvarın ötesi açıldı, güçlük veren geçildi. Onun gayesi, YÜCE’nin EMRİ ile
örtüldü. Sana güçlük vermeyi düşünen. Avukat. Olumsuz diye başladığın,
oluşuna yol açtığın davanın. İsimsiz kul var mı ki? Bilsen de
olur, bilmesen de. Dert etme. Çünkü her olay, ALLAH’ımın emrindedir. İşte
onu dedim. Defterini kapat dediğinde, vereceğin cevabı söyledim.
Elbet eklemek en uygunu. Vehim etme. Unutma ki umutsuz olan, umutluya koşar.
Umutlu olsa gelmez, yoluna dahi dönmez. Huyun en güzeli, gelen kim olursa
olsun, ne niyetle gelirse gelsin; seni korkutmasın. Vurdumduymaza davul çalsan
dengidir, her çalgıya ayak uyduran çengidir. Her kapı açılır. ‘EYVALLAH?’
diyelim, sözü sohbete verelim.

Kaydına uyduk, gel diyeni duyduk, cümleyi selamladık. Ne yadını sildik, ne
uyandan ayrı kaldık. Sadece sevdik-sevdik-sevdik. Sevgimizde O’nu bulduk. Baki
olayım dersen, HAKK’ı tanı, bil yaratılanı, gör yaratılanı. Görmeden
bilemezsin, bilmeden sevemezsin, sevmeden bulamazsın. ‘Hak ile HAK’tan ayrı
kalmayım.’ dersen; çamuru dahi O’ndan bil ki, hak olana uyasın. Saadet odur ki,
her olayı O’ndandır diyebilesin. Aşk odur ki, O’nun için canından
geçebilesin. Can O’ndan, kan O’ndan, beden O’ndan. O’ndan olmayan ne vardır?
O’na verebileceğin sadece AŞK’ındır. Yelde O’nu bulduysan, selde O’nu bilirsen; ‘Dünya kötüdür.’ diyebilir
misin? Müstebit olanın istibdadı, gücünün bittiği yerde son bulur. Ne var
ki ona güç veren de, alan da gene YÜCE’dir. Niyetini nereye kadar götürebilir
diye ALLAH’ım izin verir. İznin bittiği yerde, kulun dönüşü
vardır. Onun dönüşü, cümlenin kurtuluşu mu olur? Hayır. Her kul kendi
ölçüsünü alır. Yazılan ne değişir, ne bozulur. Kendimde bulduğum
sadece YÜCE'dir. Cümlede gördüğüm de aynıdır. Madem öyle, ben ayrı, cümle
ayrı mıdır? Her kul ile sarıldıkta, kainattan soruldukta; ayrıya düşmez.
Yolunu arayan, arayıp bulan; geriye dönmez, ateşin yandı ise sönmez.
Ateşi yanan kul geceyi bilmez, çünkü karanlıkta kalmaz. Dumana yer
verdiğin gün, kulluğuna gölge vurursun. Her yaratılan, işlendikte
değerini bulur. Kargıyı gördüğünde değerini bilmezsin. Sepet
diye ördüğünde, koluna alırsın. Değer odur ki, her verilenin özünden
tanıyasın, sepeti kargıdan sevesin. Günün değeri, gönlünü doldurduğunda
yerini bulur. Eğer uyku ile geçirirsen, günü elbet bilemezsin. Yumuşak
olmaktan maksat; vurulanda kırılmamak, kırılıp dökülmemektir. Eğer
kırılabiliyorsan, daha yumuşaman gereklidir. Her kul haklıyım der, her
adımını attığında. Öyle oldukta, sen de onu haklı bil ki, kazancınızı
paylaşabilesiniz. Sevap paylaşılabilir mi derseniz, elbet. Hatalı
hareket, er geç kendini gösterir. Sen onu hatasız aldığında, sevgisini
kazanmış olursun. Deme varsın sevmesin. Daha önce dedik; sevmek-sevilmek,
YÜCE’nin EMRİ’dir. YUNUS’um söz diler, gönül bahçelerini gezer, her dileyene sevgisini sunar.
Dileyene sunar, dilemeyene sunar. Dilemeyen olur mu derseniz; gönüllerde
pencere açılmazsa, yol alıp yürünmezse, ‘Allah’ımın sevgisi yeter.’ denirse; elbet YUNUS’umun
sevgisi dilenmez. Ne var ki ALLAH’ım, cümle ile BİR’dir. Ayrı yoktur.
Bilmeden söylenen bilgide, toplanan ayrıya düşer. Madem YUNUS’ta da O,
MEVLÂNA’da da O, cümlede de O; sevgi çember olur, cümleyi sarar. Aynaya
bakarsan, kendini görürsün, kendinde O’nu bulursun. O mu sendedir, sen mi O’ndasın?
Cevap sizden olsun. (Sohbete girildi) Dünya
halinde O sende, göçünde sen O’nda. ‘Dünyayı sileyim mi, SANA geleyim mi?’
dersen; “ Gününü bekle, gönlüne AŞK’ın sonsuzunu ekle.” DER. Hak olan
idrak, göç ile başlar. Dünya idraki, mantığın alabildiği
kadardır. ‘Her kul aynı idrake sahip midir?’ derseniz, kul mantığını çok
yere bölerse, idraki elbet kısa olur. Men edilen her olay, kulun selametidir.
Öyle olduğunda, gelecek şer seni sıkmasın. O zaman diyebilmelisin ki;
ben çizgiyi zorladım ki, şerre uğradım. Zehir, zehir olarak içilirse
öldürür. Panzehir diledikte, şifa verir. Her an dileğini hayır
eleğinde ele ki, zehir dahi şifa versin. Güzelde, her kul ayrı fikirdedir. Kimi sarı saça güzel der, kimi esmeri
sever. Halbuki hepsi güzeldir. Ayırmayalım güzeli, sevelim
gazeli. ‘Dökülen yaprak sevilir mi?’ derseniz, onu seven toprağa sorunuz.

YÜCE’nin vergisine, kulunun görgüsüne, cümleye sevgisine; gönül dolusu
sevgimi ekledim, cümleyi selamladım. Yolumuz birdir, gönlümüz beraber. Ne
darlıktan sakındık, ne güçlükten yakındık. Günün olumunda değil, günün yorumundadır hata. Gölgeyi, yanmayız diye
dile. Yeniyi almak için, eskiden geçme. Yeniden aldığın nedir?
Düştüğün AŞK, doyulmayan HAK AŞKI. Eskiyi atma dedim,
sevgini söyledim. Sevgi, kainattır. Sevginin bittiği yerde, AŞK başlar.
Zembil içindekini saklar, onu sadece taşıyan bilir. ALLAH’ım dileyen
kuluna sunar. Layık olan kulunu önce sınar. Sunduğunu asla geri almaz,
çünkü aldanmaz. Mutluluk O’nu bilendedir, mutluluk O’nu sevendedir. Sadece
O’ndan beklediğin, O’nun verdiğine EYVALLAH dediğin andan
itibaren, huzur senin olur. Günün gönlünce aydın olsun, selamet EYVALLAH
diyenindir bilinsin. Çiçekleri gördün mü, tane-tane derdin mi, menekşeye eğildin
mi? Menekşe bütün güzelliğine rağmen, boynu daima büküktür. Gene
de önünde diz çökülür. GÜL asla boyun bükmez, niye? Çünkü diğer çiçeklere
sözcüdür. YÜCE’den başkaya bakmaz, aramaz; olan- olmayan nedir diye
sormaz. Sorgusuzluk, vasıflarından biridir. Güneşe duralım yanalım,
gölgeye dönelim. Ne var ki gölge ağaçtan gelsin. Dayanılmayacak üzüntüye,
kulunu bırakmaz. Düşenden sabrını mahrum etmez. ‘Varsın O’ndan gelsin,
sabrı ile beni ihya etsin.’ deyiniz. Gümüşü almak, altını almaktan kolay
mıdır? Altını almak gönlüne uygundur, gümüşü almak nasibine. ‘Camiye gideyim mi, namaza durayım mı?’ dersen, ALLAH’ıma
varabildiğince derim. Çünkü ALLAH’ım ne yapıda ne kapıda; gönlündedir.
Nerde olursan ol, nasıl dilersen dile, sadece ALLAH’ım de. Umduğun gibi
olur. Gönlün HAK’ta, yolun pakta. ‘Yemeniyi giyelim, bağ yoluna girelim.’
dersin. Yemeniyi çoktan giydik, bağı budadık, gönlümüzü ALLAH’ıma adadık. Döşekte pamuk dinlendirir, tarlada pamuk bellendirir. Nerde harcarsan,
orayı doldurur. Kırlangıcı gördün mü, yuvasına girdin mi? ‘Nasıl gireyim?’
deme. Girmek; ayak ile değil, göz ile de gönül ile de olur. Ayak ile beden
girer, göz ile nazar. Giren gönlün olsun, kırlangıcı dahi hoşnut etsin.
Gönlünü gördüm. ‘Ulaşılmayan dağa varayım, HAK ile bir olayım.’
dersin. Unutma ki, ulaşılmayan dağ olmaz. Yola çıktık ta güvercine
değer veren, kumruyu huyu ile bilen, bülbülü sesinden tanıyan; kainatı
sarmaya çalışandır. Kuyuya ses verme. Gönlünü bildiğince aç. Her
olayı yerindedir de. Yediğince O’nu bil, gördüğünce O’nu bul, sevdiğince
O’nunla ol. Meyhane yamayı siler mi, yolunu bilmeyen kulu derer mi? Yolunu
bilmezsen sorarsın. Günde dergahı nerde bulayım dersen; günde dergah gerekmez,
çünkü dilediğini bulamazsın, gönlüne uyanı alamazsın. Sunduğum
senindir, her dileyenindir. Vermekten sakınmam, benden değil YÜCE’dendir.
Dilediğin an, dilediğin kadar sunmaya vazifeliyim. Kul, kuluna
vazifelidir. Müsaade yerinden geldiğinde, sözüm değerini bulur. Kulun
kaderi bir defa yazılır. Sabır koruğa erdirir, kulu oldurur; deme öldürür.
Daha önce dedim, kul kaderinden kaçamaz, ermemiş buğday biçemez; köprü
yok ise, sudan geçemez. Mümin kulun en büyük huzuru, sabırdır. MEVLÂNA denildi,
ömrüne göz atıldı mı? Aymayı, YÜCE’nin EMRİ ile bildim; O’nu, ŞEMS’te
buldum; dünyayı böldüm, bölüşte hatalı olduğumu bildim. Biliş de
buluştur. Güzellikte aranan nedir? Ne sınırı vardır, ne derinliği.
Kanala dolan çöpe söz edersen, hatayı kendinde ara. Çöpü kanala gelmeden
temizle ki, sana zarar vermesin. Sohbete yol açtım. Yol dileyene diyeceğim şudur; ‘Almaktan
kaçınma, vermekten bıkmam. Sözünü sakınma, hak yolundan ayrı kalmadıkça.
Tereddüt edecek kul, zaten yolumuzu bulamaz. Allah’ıma emanet olunuz, cümleniz
selameti bulunuz. Halkayı-halkaya geçirirsem; ele geçen, kayguyu silendir. Sudan alan, suyun
aktığı yere durandır. Varsın çamur desin, toprağa söz etsin; güneşin
yakışına bakar. Çamur topraktan suya akar, kaygu niye? Kilden olan çamur,
kaydırır; sanma zarlıdır. Hatayı ne kulda ne suda ara, kulun
yaratılışıdır. Kil nasıl toprak çeşididir, kul da öyledir. Kilin
yapısı alınca, kaygan olursa da; yeterince verirsen, testiyi ele alırsın.
Kışta karı, yazda gölgeyi ararsın. Sebebini sormazsın. Kanuna karşı
durulmaz. Kulun eline kaderinin yazısı verilmez. Verilse okumayı bilmez. Okusa
çizmeye gücü yetmez. Olacaktan kaçılamaz. Ne kadar gayret olsa, çizgiden çıkılamaz.
Kutuya gideyim, ölümden korunayım diyen, yıldırımı düşünmez. Dünyayı
misafirhane diyen, konuğun hatasını hoş karşılar. Gurbete uzak
diye bakma. Uzaklık, bedendedir. Gönüller yakın olsun, aradaki mesafeyi örtsün.
Amelini düşünen, geçitten geçende dönüp arkasına bakandır. Gücünü sakınan,
VEREN’den şüphe edendir. Kulun değerini kul veremez, ALLAH’ımın gördüğüne
eremez, katında hoşa gitmez. Şekerin tadı ağızda oldukçadır,
biberin tadı daha uzun sürer, çünkü canını yakar. Onun için üzücü olay, daha
geç unutulur. ‘Olayın çözümü, sende bende olsa; el-ele verir, dünden çözerdik;
kaderine daha güzel yazı yazardık.’ desem yersiz. ALLAH’ım kulu için, en güzel
yazıyı yazar. Yazıyı bozmak, ne sende ne bende; en güzeli, ‘ALLAH’ım YAZAR.’
deyip uyanda. Taş taşa vurursa kırılır, vurula-vurula ufalanır, suda
değerini bulur. Kaderin bağına söz etmek, örümceğe neden ağ
örersin demeğe benzer. Gelenle-gülenle beraber olduk, cümlenize aydın gün
diledik. Olandan ayrı kalınmaz, şer denilene ALLAH’tandır denilende,
huzursuz kalınmaz.

Huzurdan yol alan, gönlünü olana uydurandır. Olmadık kapı açılmaz,
çizilmedik yol geçilmez, görülmedik ağaç seçilmez. Yemini yol için düşünsen,
yolunu açmaz. Çünkü yola ne yemin, ne zemin gereklidir.D erinlik dersen, anda dalınmaz; çok kapı dersen, çeşit bölünmez;
kuyudan su almaya kalkarsan, gönlün eğilmez. Güneş olmasa, üzüm
ermez, şarap vermez. Dağda iğde olmaz; çünkü taşa denk
gelmez. İğdenin kökü genişliğe gider. Güneşin
vergisine, vurgunluğu gösterir, yeşilin renginde beyaza döner. Güneşe
vurgun olan kimdir? Mümin olandır. Güzelden daha güzel arayan, toprağa kök
salmayandır. Güzelden güzel nasıl aranır? Gülün güzelliği nerdedir?
Kökünde-dalında, yaprağında-çiçeğinde elbet. Kökünden yukarı
doğru çıktıkça, güzelden güzeli bulursun. Asıl olan güzeldir. Güzelden
güzel, onun meyvesidir. Muayyen yol bulup gidilmez, kul kula eğilmez. Suyu dileyen, pınardan
alır, avucu ile içer. Dileyen altın tasa doldurur içer, dileyen ağzını
koyar içer. Sana hangisi tatlı gelirse, öyle içersin. Biz pınarın başında
durduk, altın tas ile dileyene sunduk. Manayı dersen, ben dünya günümde öyle
sunmayı diledim. ALLAH’ımın vergisini, öyle değerlendirip sundum. YUNUS’um
dersen, o da aynı pınardan sundu. Ne var ki kabı topraktı. Kıymet sunulmadadır,
kabında değil. Kabı sadece güzeli, daha güzel gösterir. Aslında değişen
yoktur. ‘Umduğumu almadım, dünya günümde huzur bulmadım.’ diyen; umduğunun
ne olduğunu bilmez, çünkü umudun hududu çizilmez. Ona de ki: ‘Uymayan umduğunu almaz, huzurluyum
demez.’ MERKEZ’in sözünü vereyim: ... Onun yeri hazır. Aradığın ateş seni yakar.
Merak etme. Onunla dileğince konuş, gönlünden geldiğince konuş.
Öyle bir an gelir ki, ona hazırlanırsın, onu kendi dileğine uydurursun. AŞK’ımız
O’ndandır, yolumuz O’na. Şüphemiz yok. BAKİ OLAN vermezse, sakiyi tanır
mısın? Saki vermezse, sarhoşu bilir misin? Sarhoşu bilmezsen, kendini
bulur musun? ‘BAKİ olandan, sakiyi sor.’ demek; ‘Yolunu O’ndan dile, O’nun
verdiğine uy, sarhoş ile sen de sarhoş ol.’ demektir. Gönülde olan, yolu bulandır; yolu bulan, hale uyandır.
Oğula dedim, sorulanı
verdim. Güzelin olduğu yerde, kulunu bulduğu yerde; YARDIMCI’nı
gönderir, selameti buldurur. Sana dedim. Hayır karşımızda olana.

Çizginin sorgusu yapılır. Yolunda gidişinde, durana sorarsan,
‘Beklerim.’ der; sözün bitişini sorarsan, noktalar. Kısa süreli çizgimiz
noktadır. Mayası nerden olursa olsun, unutulmasın ki un ile sudur. Unun anası
topraktır, toprak veresiye kul alasıyadır. Toprak verir bıkmaz, kul alır
bıkmaz; yolun gidişine kul nasıl gönül koymaz? ‘Aldım-vermedim,
gördüm-bilmedim, geldim-dönmedim.’ demezsin elbet. Çiçekleri derledin mi, düzlüğe
serdin mi, demet yapıp dağıttın mı? Gönlümün bahçesi öyle büyük ki;
cümleye dağıttım, her kulu gücümce eğittim. Ne var ki, eğilen
ile bir olmadım. Kul eğilmez kul önünde. Yenilenmek istersen, an içinde
anı yaşa. Her an yeniden doğuşundur, eskiden sıyrılışındır.
An siler, an yeniden yazar. ‘Sonuca bakalım, kandili yakalım.’ derseniz, sonun
nerde başladığını bilir misiniz? YUNUS’um der ki: “ Ceht ile ahvale
bakarsan, efkara düşersin.” Çünkü ahvalde, cehte değer var mıdır?
Yanılmayandan olunuz, el bağlayıp oturunuz demedim. Manayı dilersen
bulursun, nasibi YAZAN’dan alırsın. Yaşamak, çalışmak ile kaimdir elbet.
Çalışmanın yaşayana zarar vereninden kaçının. Koşuya çıkan atın gayreti,
neticeye kadardır. Neticeden sonra da aynı hızla koşarsa, çalışmanın
ötesine geçmiş olur. Nameyi dinleyen, sözün tadını bal ile alandır. Küfür,
kulun gözüne toprak atandır. Dileğimiz gibi söylemek zevkimiz olsa da,
dilendiği gibi söylemeyi edepten sayınız. Şahın değeri
fistanındadır. Fistanı sıyırdık ta; senle-benle bir olur, selameti O’nda bulur.
Selamet ona, senle-benle kapı açar. Senle-benle bir olmadan, sanılmasın kapıdan
geçer. Gurbette yolcuya sorsan, sıla şarkısı söyler; vardıkta, doğuşu
heceler. NURU ile gezdik mi, NURU ile kaldık mı; gönlümüz bahçedir. NURU’nu
harcadık mı; bağımız kurur, bahçemiz solar. Zannedilir ki kul, dünyada
öyle yaşar. Yaşamak beden ile değil, RUH iledir. Bedenin
ayırdığı nedir? Dünya yaşantısı. RUH’un niyeti, bedene diyetini
ödetir. Olmayacağı niyet edersen, yürüdüğün yoldan dön derim.
Olmayacak nedir? ALLAH’ımın emretmediği. ALLAH’ım KUR’AN ile; olacağı
vermiştir, olmayacağı vermiştir. Çalayım dersen, niyet edersen;
olumlu mudur? Niyetin diyetini, beden dünyada öder. RUH’un diyeti öteye kalır.
Çeşmeye su gelmezse; çeşmenin değeri ağırlığında
kalır, veriminde değil. Sohbetimiz tatlı gelsin, cümlemize bal sunsun. Her şeriat birbirine müstenit midir? Olana bakarsanız,
‘Öyledir.’ dersiniz. Olanın değil, VEREN’in yargısıdır. VERDİĞİ,
kulun görgüsüdür. El-elde olursa, sıcağı alırsın. Nedendir? Soruya verdim.
El-ele kim tutar? Elbet dost. Elini her kula uzat, düşman da bilsen. O
zaman ele de güzel gelir, dost-dostu bulur. Dostluk el-ele verme ile başlar.
Her iki elini, bir dostuna vermezsin elbet. İki el sana, iki dost
kazandırır. Unutma ki iki dostta da, dört el vardır. El-el ile büyür, cümle ile
BİR olur. BİRLİK, dostluk ile başlar. BİRLİK,
elden-ele değil, gönülden-ele aktarılır. ‘Bende olan sende yok!’ deme. Her
kul ayrı değerlendirilmez. Ne var ki, değer noktasını bulmak
gerektir. Meyde her kul aynı tadı bulmaz. Kimi sarhoş olayım, kimi kendimi
unutayım, kimi de ‘YAR’i bulayım.’ diye alır. ‘Sarhoş olayım.’ diyen,
yolunu arayandır; ‘Kendimi unutayım.’ diyen, dünyayı silmeye çalışandır;
‘YAR’i bulayım?’ diyen, her ikisinden de öteye geçendir. Ne var ki, ulaşan
değil. Çünkü ulaşan, YAR’in gönlünde olduğunu bilendir. Günün
her anı sende midir? Soruya verdim. O elbet sende. Ne var ki, sen O’nda değilsin.
O sende olsa; ne nasip kaygusuna düşer, ne olaya çözüm arardın. Bilirdin
ki her olayı çözecek, sadece O’dur. Cümlenize EYVALLAH diyelim, selamet
dileyelim.

Hoş gördüm, her olayda huzuru buldum. MEVLÂNA huzuru, kendinde aradı,
cümleye sundu. Kendin huzuru bilmiş isen, cümleye vermiş olursun,
kainatı yaşanmış bilirsin. Yaşamaktan maksat, her olayı yapımına
bağlamaktır. Çünkü olaylar, bütünlüğe kavuştuk ta netice alınır.
Bütünlenmemiş her olayda, talaş misali, öğüten vardır. Nasıl ki
tahtayı yontarsın, yapımsız olan, dökülen talaştır. Mümin olan bilir, olay
er geç düzenini bulur. Günün geçiti öyledir. Geçen günde mehter çalardı,
bugünde bando çalar; asker çalana uyar. Günün olaylarını derim. ‘Kulu üzüntüye
veren.’ demek yersizdir. Nasıl ki talaşı yere serpersin, basıp yürürsün. Almayan bilmez, olmayan bulmaz, hata işlenmeden, doğru bulunmaz.
Küçükte hatayı hoş görürsen, ona affı öğretmiş olursun. ALLAH’ım kuluna her vesile ile, sabra yön vermesini
göstermiştir. Ektiğin çiçeği beklersen, demet yapıp toplarsın;
doğurduğun bebeği beklersen, büyütüp okşarsın. Hiçbir yaratılan,
doğduğu an ele gelmemiştir. Kul doğuştan, sabır ile
yoğrulmuştur. MEVLÂNA, oğlunu söyledi, sözüne hayır gününü
ekledi. Ona duacı olun, bedduadan uzak kalın. Yaprağı dökülen ağaç değildir,
müsterih olasınız. Gönlünde değil, hatası bünyesindedir. Ona bol-bol
AYET-EL KÜRSİ okuyunuz, BESMELE-İ ŞERİF okuyunuz; üzerine
üfleyiniz. Müsterih olasınız, niyaz ile hayır olduğunu göresiniz. Güneşin doğuşuna bakan, gönlünü HAKK’a açandır. ‘ALLAH’ım.’
deyip koşan, yolu çabuk aşandır. Hayra karşı gelsin, umduğuna
değil bulduğuna sevinsin. Çemberi çeviren, yolu ikiye ayırandır.
Yolun gidişine çember çevirirsen, yolu bölmüş olmaz mısın? Sevgiyi her kul diler, ‘Seveyim cümleyi.’ der. Ne var ki sevgi, zincir
misalidir, zorlamaya gelmez. Kendi haline bıraktıkta, sevginin sonu olmaz.
Eklenmekten değil, zinciri zorlarsan ne olur? Birbirinden ayrılır.
Kuvvetli olan zincir, kuvveti kadar dayanır. Yüklenirsen kopar. Sevdim,
sevileyim dersen, sevene hürmet edersen; sevginiz sonsuz olur, ölümde hudut
bulur. ‘Güneşe yakın olayım.’ diyen, üst kademeyi dileyendir. Önce kendini
güneşe hazırla. Cümleye söylerim. ‘Yiyeyim-giyeyim, dünyayı gezeyim,
güzeli göreyim, her şeyi seveyim.’ demek güzel. Her
yaratılanı güzel bulmak, yumuşak kulu olmaktır. Gönlünde oyulacak tahtaya
sebep gösterme. Unutma ki, yükün seni yüceltir. Elbet dediğim gibidir. Kul niyeti ile bulur. Yumuşak olan her kulun
okuması, ALLAH’ımın EMRİ’dir. Her yolu gidişe götüren, her kapıyı
açan; niyazdır, unutmayınız. Manayı açmak, her kula elbet nasip olmaz. Nasiplenen kul, ‘ALLAH’ım.’
desin, şükre varsın. MEVLÂNA, ALLAH’ımın EMRİ ile gelmiş; cümlenize
manayı, gün-gün açmış. Her olayda O’nu bilen, her düzende O’nu bulur.
‘Düzenini bulduracak, SEN’sin ALLAH’ım.’ deyin, O’na havale edin. Durmadan
okuyun, duasız bırakmayın.

YUVA’mız açık, gönlümüz seçik. Hasretlik, gönülden uzak olana düşer.
Biz gönülden uzak değiliz. GÜL’ümüz gönüllerde, gönüllerimiz ALLAH’ımda.
Günün ötesini değil, anını bilelim; doğuşa uyalım. Yıldızları sayalım mı, aya gönül koyalım mı, güneşe bakıp yanalım mı?
Yıldızları saymaya değil, NURU’na uymaya çalışalım; aya değil,
cümleye gönül koyalım. Yeşil rengi seversek zümrüdü, kırmızı rengi ararsak
yakutu bilelim. Giymediğin fistanını dağıt. Cümleye derim. Saklamak,
gelecekte vereceğe güvensizlikten. Unutulmasın, tedbir boştur. Ne
kadar tedbir alsan, takdire karşı gelemezsin. Alacağını değil,
vereceğini düşün; sereceğini değil, göreceğini düşün.
Göreceğin yerde, sereceğe yer yoktur. Göreceğimiz nedir?
Vardıkta, YÜCE’nin HUZURU. Komşuya pişen aşı söyleme, onun aşını bilemezsin. İsyankar
olur. Sen pişir sen bil. Sen verirsen; sevin, ‘ALLAH’ım,
vergini paylaştım, kulun ile halleştim.’ de. HZ.ALİ der ki: “YÜCE’nin vergisi, kulunun görgüsüne göredir. ‘Paylaşalım.’ diyebilen kulu,
şüpheyi silendir.” Yaprağı toplarsan, ağaç yapraksız mı kalır?
Bu sene kalsa, seneye donanır. Onun için şüpheye düşmeyiniz, vergisi
kadar harcayınız. Özlediğin her olay, yakınına gelendir. Gerçek olan nedir? YÜCE’nin KENDİSİ’dir. Dünya, ahiretin
gölgesidir. Kaygusuz kalalım, gölgeyi derde koymayalım. Cemiyeti suçlayan,
kendini dışında bilendir. İçinde bilsen, kendini suçlarsın.

Hasrete düşmedik, çünkü ayrı kalmadık; HAK ADI’ndan başka şeyi
sarmadık; namekan olanı, yolundan almadık. Namekan, mekanı olmayan. HAK YOLU’nda bedenden sıyrılan, yumuşak yol dileyen her kuluna;
‘Nasibin, sıyrılmak olsun.’ derim, O’nun yolunu önüne sererim. ‘Elinde mi?’
derseniz, dilimdedir. Dilime getiren, gönlümdedir. Gönlümde olanı, hudutsuz
veririm. Daha önce verdim, güne kadar AŞK’ımın döndüğünü söyledim.
Çözüle-çözüle gider, sanmayın biter. AŞK’ım kainatı milyon defa sardı,
kulları onu çözer durur. Ağacı dikersen, fidanı beklersin; çekirdekte
aradığını, ağaçta görürsün. (t: İki sorum vardır. YÜCE müsaade
buyurursa, MAVLÂNA HAZRETLERİ’nin bizlere açıklamasını rica edeceğim.)
(MEVLÂNA HAZRETLERİ) sorunuzu alalım. (Çeşitli yerlerde bir çok kullara
ALLAH’ımızın lütfu olarak yazı vermektesiniz. Bu yazılar gerek üslup, gerek
kafiye bakımından değişik özellikteler. Bu nasıl olmaktadır?)
Onu daha önce verdik. Ay misali. Ay bir tektir, penceresini açan her kul görür.
Her kul zevkine, hilkatine uygun gönlüne yatırır. Ay elbet bölünüp, ayrı-ayrı
her yuvaya girmez. Ona bakan görür, izini O’nun ile alır. Postumuz bir
kuldadır, yolumuz O’ndan verilir. YÜCE’den veremeyen var mıdır? Bakan da, gören
de, söyleyen de YÜCE’den. Her şair şiir yazar, andaki hevesine göre.
Güneşin vergisini, kimden aldığını biliriz; kime verdiğini bilir
miyiz? Alana verir. ‘Olmuyor.’ denende olum ararsan, yorumdan uzak kalmış
olursun. ‘Olacak.’ diyebilir misin, olacağa hükmedebilir misin? Ne
MEVLÂNA, ne BEKTAŞ, ne HACI BAYRAM VELİ. ALLAH’ımdan gelmiş PİR
olmuş her kulu, tek KİTAB’ın sahibidir. ‘Sahip.’ dedim,
yanlışlık yok. KİTAP kuluna verilmedi mi? Madem öyle, her kul onun
sahibidir. Eğer sahip olayım derse; ALLAH’ımın ADI’na mı yazıldı, kulunun
yoluna mı? Yolumuz hep birdir, ADEM’den bu yana, ‘ALLAH’ım.’ dedikte. Almazsan
soralım mı, ‘Neden vermedin?’ diyelim mi? VERGİ O’nun, GÖRGÜ O’nun, yorum
kulunun. Her kul alır, gönlünce yoruma verir. Radyoyu açarsan, sade sen
dinlemezsin. Her kul açar; kimi şarkıyı, kimi türküyü dinler. Kimi batıya
döner, onunla hoşnut olur. Çeşitli yazılar öyle alınır. İstasyon,
postumuzu serdiğimiz yerdedir. Orada hepsi vardır. Ne var ki, yolunu
seçtik, yürüyüşe çıktık, el-ele verdik gidiyoruz. Sorguyu alalım.
(PEYGAMBER EFENDİMİZ bir Hadis-i Şerifinde;
tedbir, takdiri bozar buyurmuşlardır. Bunun açık manası nedir?)
‘Tedbirde hata etme.’ demektir. Ne var ki takdir edilen, tedbir ile bozulmaz.
Neden bozulamaz? Çünkü seni tedbire götüren de, takdire yer verendir. Sana
tedbiri VERDİ ise, takdire uyduğundandır. Söylenen Hadis-i Şerif,
RESULÜMÜZ’ün yaşadığı günde, tedbirden uzak kalan kulları HAKK’a
davet için söylenmiş sözü idi. Günümüzde de sözün değeri aynıdır. Ne
var ki, takdir edilen yazı bozulmaz. Kulun vazifesi, HAKK’ın EMRETTİĞİ’ni
yapmaktır. Kapını açık bırakma ki, gelenden şikayetin olmasın. O zaman,
gelen de HAK’tandır. Gönül kapını kapa demedim. Gönül kapın kapanmasın.
Yürümedik yavruya, melekler kucak açar, yürüyenin önünden kaçar, onunla koşmaca
oynar. Neden denir, ‘bırak düşsün’? Sen korumaya kalkarsan, yanılırsın. Ne
var ki tedbirden uzak kalınmasın. Bebeğe gülmeyi öğretin ki; hep gülsün,
GÜL’den geldiğini bilsin, VEREN’den nasibini alsın. Cahil dedik, kitap verdik, kitaptan okuduğunu sorduk. Cahil olan
kitaptan okusa, ne alır? Sadece satıhta kalır. Gelen-gideni bilir,
göçen-duranı. Kitabı eline değil, gönlüne akıttık. Cümle ile BİR olduk.
‘Mürşit?..’ deneni verdim. Aranan nedir? Yolda gidilenin hakikati. Öğreten
kim, öğrenen kim? Dünya gününü bilip de göçen, hakikati bulan.
Dayandığım YÜCE’dir, açtığım gece. Günü her kul bilir, geceyi gören
açar. Dünya kulu ancak, günü verebilir. Geceyi idraki çözemez. Geceyi; HAKK’a
yürümüş, dünyadan göçmüş, geceden çıkmış olan bilir. Öylece
verir. Yol münasip olsun, gecemiz hayır bulsun. Selamet HAK’tandır.

Gönülden verdik, YUVAMIZ’a gelenden ‘ALLAH’ım RAZI olsun.’ dedik. Olandan
olmayanı çıkarmayın, verdiğinde çevreyi sarmayın, yolun gidişinden
kalmayın. Olanı olduğu gibi, bileni gördüğü gibi bırakın. Cümlenin
aldığında, senin verdiğin de vardır. Cümlenin sardığında, senin
sevdiğin de vardır. ALLAH’ım her olayı düzeninde verir. Cümlenin kahrından
sildiği, dünyaya hayır diye verdiği; seni de sevindirsin. Vurmadığın yerde kırık görülmez, yarılmadık baş sarılmaz, olmadık
olay sorulmaz, hak olmayan verilmez. Olacağın yeri yoktur. Açık kalmaz.
YUVA’ya selamet görülür, cümlenin duacı geldiği bilinir. Yolsuz kulunu
görmedim, giden yolu silmedim, kaygu nedir bilmedim, ‘ALLAH’ımın SIRRI’nı
çözeyim.’ demedim. Diyenden olmayana; ‘ALLAH’ım RAZI olsun, huzuru yuvasında
bilsin.’ dedim, duacı oldum. Yükün aldı isen, taşımasını bilesin. Mananın ücreti, niyazdır. Çilenin mana ile ilgisi, yoldan çıkmış kulunadır.
Yolunda isen, ‘O’ndan hayır olmayan gelmez.’ dersin. Vazifenin verdiği
huzur, kulunun gününü hayır eder. Olmadık kayguya düşmeyelim, günde aydına
leke vermeyelim. Gün açıktır, bulut yok. ‘Yetersiz.’ dediğin olayda, tüm
olgunluk vardır. Ayağına takılan taşa değil, hatayı kendine bul.
Kayguyu arama. Cennet-cehennem kulun gönlündedir. Olmuşa değil, hale
bak. Sabrımızı O’ndan aldık, sanmayın kendimizden verdik. Elbet O’ndan. O’ndan
olmayan ne var ki? O’nun bende olanına değil, cümlede olan varlığına
uyulur. Onun için BİRLİK’te selamet bulunur. Ayrılık, bölünmedir;
bölünme, yanılmadır. Sen-ben, ayrılığa niyettir. Niyet, bedene diyettir.
Yalandan uzağız. ALLAH’ımın AŞKI’nda buldum, öylece cümlenize geldim.
ALLAH’ım ADI’na yapılanın sözünü vermek yersiz. Gönüller hoş olsun, gülen
sevaba ersin. ‘Gayrette selamet vardır.’ diyen, gayretin ötesini boş
bulur. Çünkü ALLAH’ımın her verdiği, selametin ta kendisidir. ALLAH’ıma
emanet olunuz. Tepside tatlı aş bulunuz, masayı deryaya kurunuz. Niyazın;
ne yeteri, ne biteri vardır; ne az gelir, ne de çok gelir. ALLAH’ım kuluna en
hayır olanı verir. Kulunun niyazı, sevabına yazılır. Toprak ekilsin diye
kazılır. Onun için, ‘Yolumuzu şükür bulduk, helal ile haram bildik,
hatalarım için af diledik.’ diyelim, niyazımıza niyaz ekleyelim. ALLAH’ımın
lütfuna erdik, SAHİLİ’ni bulduk. Zulmünle yıllarca beşik salladım, toprağı verir diye belledim,
yeşermesi yakındır diye bekledim. Bilmedim ki, toprağı çorak
imiş. Çorak toprak kul olmaz, üzerine o yükü vurmaz.

Zahmette aramadık, zulmeti görmedik, her verileni silmedik, çünkü silmeye
niyet kurmadık. Niyet kurmak olur mu, olan bizden sorulur mu? Selam olsun,
ALLAH’ımın ADI cümlenizde kalsın. ‘Zahmet.’ dedik
söze girdik. Olanı olmayandan ayırmaya çalışmak, zahmet değil midir? Verdiğini bilmek, YARATAN’a
uymak; kulun kulluğunu bilmesidir. Her kul ‘ALLAH’ım!’ der, zulmette O’na
sığınır. Çünkü sığınılacak sadece O olduğunu, ancak zulmete düştüğünde
idrak eder. İdrake, zulmetten önce varsa; olana
zulmet demez, dert deyip dövünmez. Çevreni saran dumanı, gölge verdi diye sevmezsen;
rahmete nasıl kavuşursun? Her derdin devası olur, şifa vereceği
kulu ayağına getirir. Danışılan olayda, intisap şayi olmaz.
‘EYÜP HAZRETLERİ’ dedikte, sabrına yol verdik. Merbut olduğu suyun,
membaı ayrılmaz. Yemin verilen yerde, düğüm çözülmez. Kulun adına, HAK
cevap vermez. Çünkü kul, HAK ADINA söze girmez, girmeye gücü yetmez. Minareden
ses alsan, kimi anarsın; olmasını dilersen, kimden dilersin; gelmesini
dilersen, kimi çağırırsın? Elbet ALLAH’ımı. ALLAH’ım her kulu ile
beraberdir. Gezelim dolaşalım, CAN DOST ile halleşelim. Dağılmasın
derlensin, soyulmasın terlesin, terden muradı olsun, bünyesinde HAKK’ı bulsun. Sayılmadık destenin sorgusu olmaz; yazılmadık bestenin, şarkısı
söylenmez; yumurta vermeyen tavuk, beslenmez; çiçek yok ise, bahçe süslenmez.
Her yaratılan yerindedir. Kulun sayılan günü, gülüncedir; dünya sanılmasın, kul
kalıncadır. Dünya kıyamete kadar var olandır. ‘Sonra ne olur?’ dersiniz. Size gerekmeyenin
olacağı YÜCE’nin bileceğidir. Gölgeyi sevelim, ağacından
dolayı.

Huzurun olduğu yere değil, bilindiği yerden geldiğime,
cümleye selam dediğime şüphe yoktur. Yolumuz-gönlümüz-cümlemiz, BİR’dir.
BİR’de huzur vardır, GÜL’ün olduğu yerde gönüller hoştur.
‘Gelelim.’ demedik, gönüllerle BİR olduk. Geliş, ayrı oluştadır.
Bizde ayrılık yoktur. ‘Gülü dikeninden ayıralım mı?’ derseniz, gerekmeseydi
ALLAH’ım gülü dikensiz yaratırdı. (İnanan ve
inanmayanları mı kastetmektesiniz) Hayır. Güzel olan, kul tarafından çirkin
görünen. Gül güzeldir, her kul bilir, inkarı yoktur. Dikeninden şikayetçi
olur. Şikayet edilen, beğenilmeyendir. Halbuki ALLAH’ım yersiz yaratmaz.
Öyle ise kula şikayet düşmez. Velev ki eline batsa, kanını akıtsa;
her olay layık olduğu yeri bulur, her kul olaylarda düşen payı alır. Sedefi bulan, böceğin
kabuğunu atar, sedef bu değil der. Huyun en güzeli, var olan her
yaratılanı güzel görmektir. Ayağına giyeceğin pabucu, dar almazsın,
alırsan giymezsin. Niye? Ölçüne uymadığı için. Yenini dar yapma, gönlünü
dumana atma, nefsini maddeye satma. Gezdiğimiz yerde aradığımız
nedir? Olmasını dilediğimiz. Olmasını dilediğini, hiç düşündün
mü nedir diye? Her olan dileğin arkasından, Başka bir dilek vardır.
Onun için, olmayan dilek kula kardır. ‘Nasıl olur?’ derseniz, her olan
dileğin arkasından, üç dilek gelir. Ne sonu bulunur, ne başı bilinir.
Onun için; dileksizlik, huzurun en büyüğüdür. ‘Dileksiz yaşanır mı?’
derseniz; dilesen de bir, dilemesen de. Nasıl olsa O’nun dediği olacak,
O’nun yazdığı görülecek. Öyle dedikte, huzura varılacak. Onun için derim;
gezme ile arama ile değil, gönlüne koyma iledir. Diyeceğimiz şudur;
‘ALLAH’ım SEN bendesin, acaba ben nerdeyim?’ Kul nerde olursa olsun, ALLAH’ım
ondadır. Kul O’nu ne kadar bilirse, o kadar yakınındadır. Cenneti arayan, O’nu
dileyendir. Cehennem korkusu, kulu kendinden uzaklaştırandır. ALLAH’ım
sende oldukta, cehennem korkusu neden? Yanmayan odun, kömür olur mu? Kömürü
yakmazsan, alev verir mi? Önce yanalım, sonra bulalım. Sorguyu yolumuzdan
silelim, yargıyı gönlümüzden çıkaralım. Ne sorgu ne yargı, bize düşmez. CAN’ımız CANAN’da, gözümüz CEMALİ’nde, güzellik her gördüğümüzde.
Ne var ki, her gördüğümüz sadece SIFATI. Aradığımız, ZATI. SIFATI’nı
bilelim ki, ZATI’nı bulalım. Peçeyi açarsan, simayı görürsün. Ne var ki simayı
görebilmek için, helali olmak gerekir. ‘Zorlayım açayım.’ dersen, yargını
düşün. Cümlenin saygısında; O’nun görgüsü vardır, O’nu bilenin sevgisi
vardır. Sevgi sonsuzdur elbet. Ne var ki hududu, gene de çizilmiştir.
Sevginin dönüştüğü yerde, AŞK başlar. Sevgi ölesiye
kadardır, AŞK varasıya. ‘Vardığımız yeri bilsek.’ der, her kulu
bilmeyi diler. Bilmeyi dilersen, sormayı sil derim. ALLAH’ıma sorgusuz varan
bulur. Yeşeren her dal, gelen seneye kurur. Gelen senede, yeniden yeşerir.
‘YA ALLAH!’ diyelim, söze nokta koyalım, sohbet ile açalım. Aramayı dileyen,
eline kandili alandır. ‘Kandilim yansın.’ diyen, yağını doldurandır.
Dinmeyen ağrıda, aradığımız nedir? Cefa mı, sefa mı? ‘YA ALLAH!’
dersen, sefadır, ‘Hey ALLAH!’ dersen, cefadır. YA ALLAH; verdin, alırsın. Hey
ALLAH; neden çektirirsin? Senin ALLAH’ıma soracak sorun var mı ki? Onun için
dedim, kulun olmayan dileği kardır. Celp edilen suçlu, suçunu inkar
ederse, hakikati kim bilir? Elbet ALLAH’ım. Hiçbir suç çözülmeden kalmaz. Dünya
çözgüsü değil elbet. ‘Verdiğim gitti, beni aldattı.’ dersen,
hakikaten aldanmış olursun. Çünkü senden giden, senin değildir.
‘Benim kazancım, nasıl benim olmaz?’ dersen; her kul yalnız kendi için değil,
cümle için çalışır. ‘Kazancım.’ dediğin, gitti diye üzüldüğün;
senin değildir. Bunu diyebildiğin gün; hakikati bulmuş, huzuru almış
olursun. ALLAH’ıma emanet olasınız, cümlede ALLAH’ımı bilesiniz, kul hakkında,
asla yargıya düşmeyesiniz.

Hummalı olmayalım, kardan zarar bulmayalım, suyu yerde, yeli serde
aramayalım. Bilelim ki su deryanın, yel havanındır. Oynanmadık oyuna, ayak
uyduramazsın; bilinmedik konuyu, kitabında bulamazsın. Ne verilenden ötesini
bulursun, ne görüleni anlayabilirsin. Şerh edilen her olay, matbuuna
uygundur. Dalgalanmayan deniz görülmez, yel bulmayan çöl olamaz. Ocağımız
tütsün, kul kulun elinden tutsun, her yolun gidişine uysun. Her yolun gidişi
nedir? ‘Her yolun gidişine uy.’ demek, ‘BİRLİK’i bul.’ demektir.
Serçede gidiş gördüm, leyleği göçe verdim, düşündüm durdum,
‘Oyalamaca.’ dedim. Leyleğin boyunda, serçenin gücünde ne buldum? Neden
leyleğin göçü olur? Kalması zorlu mudur? Ne birin kalması, ne öbürün
göçmesi zorlu değildir. Ol dendiği gibi olur, dünya öyle düzen bulur.
Almadık, verildiğince; bulmadık, görüldüğünce; uymadık, derildiğince.
Bilsek hatamız büyük, af dileyelim boynumuz büküldüğünce. ‘Bülbül gül için
ağlar, gül kul kalbini dağlar, güzelliği gönülleri bağlar.’
deriz, olaylar ile kendimizi eğleriz. Çeşmenin akanına, kulun bakanına,
nasibi dökenine, yol münasip diyelim, cümle için duacı olalım. Cevrinden geçilmezse, yanında durulmazsa, kul hale vurulmazsa; ne kendini
bilir, ne aradığını bulur. Aradım dediğin, bir kucak ot ise; vergiye
gidesin. Aradım dediğin, bir avuç od ise; vurguna düşesin. ‘Otu
buldum, sergiye koydum.’ dersen, yargıyı bilesin. ‘Odu buldum, gönle koydum’ dersen, yangınına güç bulasın. Güç olan her
olay, notunu yüksek alır. VEYSEL’in adına (AŞIK VEYSEL), dünyanın
tadında; cümlenin AŞK’ı olsun, yandığınca yansın, sabrına uysun,
kalbini bilsin. Yanımıza günde değil, var olduğu günden beri gelirdi.
Yelsiz ömrünü, selsiz geçirdi. Yerine oturdu, gönlünü doldurdu. Ne taşana
söz etti, ne yoluna göz attı. Adım almadan bildi, maddeyi doğmadan sildi,
geldiği gibi kaldı. ‘Varsın ata sırtımdan binilsin.’ dedi, binek taşı
oldu. Ya! Dünya hali budur. Geldik-gideceğiz, VERDİĞİ kadar
alacağız, aradığımız kadar bulacağız. ‘Mümin olduk biliriz, her
yazıyı yazarız.’ diyenden uzak durunuz. BEZM-İ EZEL’de kulun kaderi yazılıdır, AŞK’ı değil. AŞK’ı
oradan yazılaydı; ne HAZRETİ MUHAMMED mağaralarda olur, ne İSA çarmıhta
görülür, ne MUSA tur dağına varırdı. ‘AŞK O’ndan, meşk O’ndan.’
der otururdu. Halbuki hepsi O’nun AŞKI’nı aradı. En son aradığını
gönlünde buldu. Mademki her kul O’nun NURU ile gelmiş, aynı şartlarla
bezenmiştir. PEYGAMBERLER elbet bunun üstündedir. Çünkü onlar da kulları
için vazifelendirilmiştir. Oradan yazılı gelse; ne PEYGAMBERLER’e, ne EVLİYALAR’a
gerek görülmezdi. EVLİYALAR gönül yapılarına göre, PEYGAMBER EFENDİMİZ’in
ASHABI’ndan DÖRDÜ’nün seçtiği kimselerdir. ‘EVLİYALAR’ı onlar mı
seçer?’ derseniz, onlar kendilerini seçtirir. ASHABI, PEYGAMBERİ’nden
verir. Onun için HAK YOLU’dur. Hangisi olursa olsun, kimden gelirse gelsin;
KUR’AN’ın dilindendir. Her kavmin KİTABI verildi, cümlesi KUR’AN’da
derildi. Yol, HAKK’a götürür. Gönül, halktan HAKK’a. Kim olursa olsun, yeter ki
halkını bilsin ki. HALİKİ’ni bulsun. İster İSEVİ,
ister MUSEVİ; YARATAN’ın kuludur. Yolunu bilen, HALİK’ine uyan;
O’ndandır. Sen-ben yok, sadece O var, O’ndan gelen var, O’na dönen var. Ne
talimdir, ne halin. Neticeye varmak istersen, gör, duy. Amma, göreceğin
VERGİSİ’dir, duyacağın YARGISI’dır. ‘Umma!’ dediğim; ‘VERGİSİ’nden
kaçarsam, YARGISI’ndan dönersem; kazancım ne olur?’ deme. Gördüğün,
kazancın değil midir? Şükretsene. Düştüğünün yargısı,
dünyanın kaygusunu silmektir. Daha ne dilersin? ‘Emanetine verdim, her halini
gördüm’ dersen, yanılmış olursun. Sen kimsin ki, sana emaneti olsun?
Emanet dediğinin halini başka görürsen, kulu kuldan ayırmış
olursun. Unutma ki her kul, O’nun himayesindedir. Ayırmayın, kayırmayın derim.
ALLAH’ım hiçbir zaman kulunu kuluna gözettirmez. KENDİ GÖRÜR, KENDİ
GÖZETİR; vesile kılar, sana imtihan kapısı açar. ‘Gözetirim’ diyen,
ALLAH’ıma şirk koşmuş olur. ‘ALLAH’ım şükür vasıtası
kıldın, koruyucu İSM-İ CELİLİN’le beni ihya ettin.’ İhya
ettiği İSM-İ CELİLİ’ne layık olmaya çalış ki,
sende daim kalsın. Verilenin değerini bilmeyen, hüsrana uğrar. YUNUS’umun adında, gözümüz her halinde. Gönlümüz bir oluşur, cümle
ile buluşur. Kayguları sileriz, ‘Olan, O’ndandır’ deriz. Gelenin
görüşünden, kaybını soruşundan; dünya halidir, biliriz. Siniye yufka
koysan, yufkayı bal ile yesen; doyuncaya kadardır. Yufkayı bulamazsan, balını
bilemesen, kuru somunu yesen; doyunca hepsi birdir. Müsterih olunuz, durgun
suda aksini görünüz. Ne var ki akan suya uyunuz. Kaderin dönümü olmaz, kul dileğince
yazmaz; “Değiştireyim.’ desen, niyetine uymaz. Her hale uyalım, halde
güzeli bulalım.

YUVA’nın temelinde, cümlenin amelinde; toplantı vardır. Var olan her şey,
boşluğunu doldurur. Her kul, gönlüne uymayanı lüzumsuz der kaldırır.
Yemeniyi ayağına giyen, yola niyet kurandır. Bina temelsiz olmaz, temel
çamur bırakılmaz. Açılmadık kapıdan içeri girilmez. Olmadık olay, ‘Nasıl
gelecek?’ diye sorulmaz. Gayrette hüner görülse de, netice nasip olanındır.
Oynadığın oyunda, alacağın ile vereceğini düşünürsün, kendi
gayretini yoklarsın, düşen taştan kulu sorumlu tutarsın. Unutulmasın,
olaylarda sorumlu olmaz. Geçeni düşünmezsen, geleceği danışmazsan;
olacağı değiştirir misin? Sözüm; alanın, sahip olanındır.
Zehirde aranan, ölümün sorgusudur. Ne var ki zehir denen, ölçüde kalırsa,
panzehirdir. ‘Nasıl olur?’ derseniz; bedenin yatkısını, VEREN’in katkısını
düşünürsen bulursun. Dumanın zararı nedendir? HAK’tan
uzaklaştığın an, duman kulu uyarır, o zaman zehir panzehir olur. Yaprağın destesini, şarkının bestesini; ‘Güzeldir.’ dersiniz,
yaprağı dalından sıyırırsınız. Dalın kalışında, cürüm kimindir?
Eğer yaprağı gerekli olduğu için sıyırırdı isen, dalın sorgusu
kalmaz. Sadece hoşlandığın için yaprağı sıyırırsan, cürmün günü
gelir seni üzer. Her filizde ağacın gövdesini düşün, ağacın
gölgesine sığınacak olanları düşün, cümleye VEREN’i düşün.
Cümlenin içinde sen var isen, niyazın cümle oldukta kendin de içindesin. Önce
cümle. Sen cümle ile kaimsin. Sayı, misal verdik. Meyvesi bol ağaç,
sahipsiz olduğu görülür mü? Müsterih olasınız, kayguyu gönülden silesiniz. Olumun KURUCUSU’na, KUR’AN’ın KORUYUCUSU’na; ‘ALLAH’ım!’ dedik, seyrine
daldık. Bal dilde, GÜL elde, AŞK gönülde olduğunca; kulun yeri sohbet
sofrasıdır. El-ele yürüyelim, her kulu koruyalım, kumu taştan eleyelim,
cümle için dileyelim. Masanın dört ayağından birini kesmeyelim, ayağı
sakat olanın arkasından koşmayalım, ‘Kulağın duymaz.’ diyene şaşmayalım.
VEREN’i bilelim, ‘Olmaz.’ demeyelim. Mescitte, namazın gönül ile kılınanı makbuldür. KABE’yi tavaf etsen
namazda hatanı sildiremezsin. ‘HATA nedir?’ denirse, kulun hayretine düşen
namazdır. Sabırdan beklenen nedir? Sabır, ALLAH’ımın SIFATLARI’ndandır. Sana da
nasip kıldıysa; kulun vereceği mükafatı değil, ALLAH’ımın
vereceğini düşün. Kulun verdiği mükafat, günde sevindirir;
ALLAH’ımın verdiği mükafat, göçünde sevindirir, ebedidir. “Eğmediğin başın, secdeye varsın, un ile suyu karsın, şerbetini
katsın, cümleye dağıtsın.” dedi. Alan bilir. Hepiniz denir, alınan
yanılmış mı olur? Yeşerirse tarlalar, kullar der ‘Geldi bahar.’ Baharın
getirdiği, sellerin götürdüğü, kulunun ‘Nasip.’ diye beklediği;
her an niyaza durduğudur. Verirse alacak, kul açlıktan kurtulacak. YÜCE
TANRI’m, yarattığı her kulunu gözetmiş. ‘Olmasa.’ diye beklemek,
yersiz değil midir? Salih kulunun niyazı neden makbuldür. Cümle ile
dilekte bulunur. Sorulanın yargısı yapılmaz, katımından şüpheye düşülmez.
Güneşin vergisi nedir, nerdedir? Suların vergisi nedir, nerdedir? Güneşin
vergisi, hayatın sergisidir; suların sergisi, gönüllere vergisidir. Yıldızın
varlığı, siler gönüllerden darlığı. VEFA adını bilesin, ALLAH’ım
ADI’na deyip anasın. (s’ye)

Zaman benden geçmez, ben zamanı geçtim, günümü dünyada seçtim. O’nu
bilişte, dünyadan göçtüm. O’nu buluşta, doğuşu bildim. Doğan,
bilendir; bilen, ölendir; ölen, gülendir, GÜLÜ ile BİR olandır. GÜLÜMÜZ
gönüllerimizde, AŞK bahçelerimizde. Gözümüzü dünyada, gönlümüzü hakikate
açalım. Olmuş meyveyi yedik, vergisinde hak olanı bulduk. Alınmadık nasip
yoktur vergisinden. Nasip sadece madde ile değildir. Gezdiğiniz gördüğünüz,
‘ALLAH’ım ne güzel.’ dediğiniz, nasibiniz değil mi? ‘Ağaç benim
değil, çiçekler benim değil, nasıl nasibim olur?’ dersiniz. Görgünüz
sizin değil mi? Cümleye ‘EYVALLAH.’ diyelim, günün sarhoşluğunu
bilelim. Yolumuz O’nundur, gönlümüz O’nundur. Yerde olan her şey, yolda giden
her şey; O’ndan sizler için. Gelelim gidelim, arayalım bulalım; yeter ki
ne aradığımızı bilelim. Hepimiz gönüllerimizin O’nda olduğunu
biliriz. Ne var ki kendimizi, dünya malına tamahımız var diye suç yükleriz.
‘ALLAH’ım!’ diyelim, ‘SEN’in VARLIĞIN, kainatın her zerresinde görülür.
Gönlümde bağlar, bahçeler yeşerir; arasında tamah denen dikenleri
yolmam, SEN’in EMRİN’ledir. Ona uyarım, yolayım dilerim. YARDIMCIM ol,
YARDIMCIM’ı gönder.’ Amansız denenin, vergiye yorulanın, sergisi nedir? Şüpheyi sildiğiniz
an, selameti buluştur. Zerrede O’nu bilelim, türbede O’nu analım. (t’nin ‘HAMZA BABA iflas etti.’ demesine) Elbet
iflas etti. Çünkü kendini dünyanın her türlü yükünden AŞK’ı ile sıyırdı.
EVLİYA kulu dünyaya, ‘İflas edeyim.’ diye bakar. ‘Hey!’ demeyi
silinceye kadar, ağır yükü sırtında taşır. ‘HU ALLAH! HAY ALLAH! YA
ALLAH!’ dedikte, kendini sildikte; O’na varmış olur, o zaman türbe kime
kalmış olur? Oraya gidiş, ALLAH’ıma koşuştur. Her anılan
isim, O’nu zikrediştir. HAMZA olsun, HACI BAYRAM olsun, HACI BEKTAŞ
olsun; O’nun ADI’na gidiştir, orda en güzeli buluştur. ‘Görgü nasıl
olur?’ derseniz, hal ehli olan bilir. Günün yargısı, kulun sorgusu; gönülleri
hoşnut etti. Gezer yürürsen, gölgeyi görürsen; NURU’nun aksidir. Nasıl ki
güneş ile buharın renklenmesi görülür. Gönüller birbirine denk geldikte,
renkleşme olur. Görünüm odur. O’na varan, güneş misalidir. O’nu
dileyen, yoğunlaşmış su misalidir. Aradaki renkleşme,
görünüme uyar. ‘Kıyafet nasıl uyar?’ derseniz, dünya kulu anda bilgisince
giydirir. Şuur altına, giydirdiğin gibi yerleştirirsin. Aslında
o sadece NUR’dur. Hiçbir kul NURU’nu aslında görmeye gücü yetmez. Göz ile
gördüğünü perdeler. “Gelenlerde cümleye, ALLAH’ım RAZI olsun.” dedi, selam
gönderdi. “Gelen gülen, gölgeyi silen cümlesi ile bir olduk, sevinenle
sevindik. Gönüllerde bulduk, aynayı kainata onlar adına tuttuk.” dediler.
Camiyi bine eden; neymiş demeden, ne olacağı sormadan, temele
girmiş. Güçlük, temeli atmadadır. Binanı çıkmak kolay. Sohbetin en güzeli;
temeli atıldıkta, duvarı örüldükte, tezyinatına düşüldüktedir. Çünkü temeli,
temel ustası yapar; duvarı, duvarcı; tezyinat, çok yönlüdür. Temeli-duvarı
kimse övmez, onun ustası gizli kalır. Tezyinatını yapan övünür, seyreden över.
ALLAH’ım hal ehli kuluna; hem temeli, hem duvarı, hem de tezyinatı övmeyi nasip
kılmıştır. ALLAH’ıma emanet olasınız, önce temeli göresiniz. ALLAH’a
ısmarladık. GÜLÜMÜZ gönlümüzde. Dileğimizce analım, temelimizdir bilelim.
Uymak o’nu bilmektir, bilirim demek değil. (Resim verildi: İslam’ın beş şartı,
onları yayan DÖRT HALİFE’si) ‘Öte yakası?..’ demeyin, olanı olmayandan ayırmayın. Öte yakası,
SAHABELER’ine aittir. Sayı ile değil. VELİLER, onların yolunda
değil mi? Onlar o’nun yolunda değil mi? Bir GÜL, bir bütündür. Bir
ümmeti de, o’nun içindedir.

Yüzde güzeli görmek, söz ile tezyinatı örmektir; goncayı ağacında
görmek, kökünü bellemektir. Kökünü bellemezsen, goncasını göremezsin. Seyrine
doyulmadık güzellikten söz etmek, anda güzeli bir yere toplamaktır. Cümlenize
selam olsun, sohbetimiz yerini bulsun. Cümleyi aştınız, temeli deştiniz, duvarı ölçtünüz, neticeyi
örtülü bıraktınız. Neticeyi söyleyim; başa dönmek, temelden başlamak.
GÜL’ü çizdik. Temel; verilen KİTAP’tır, temel KUR’AN’dır. Duvarları, DÖRT
HALİFE’si. ‘Cümlemiz PEYGAMBERİMİZ’e uyalım.’ dedikte; o’nun
sözünü değil, her Hali’ni alalım, bünyemize mal edelim. Onun temeline,
gönül duvarlarımızı örelim. Sarhoş olduk, sözünü bildik, gönle aldık deriz; aldığımıza ne
ile şükrederiz. Dil ile alıp, dil ile vermek; kulun temeli değildir.
Hal ile alınır, gönle koyulur. Onu sadece ALLAH’ım ile kulu bilir. ‘Aldım-
verdim, kullarını gördüm, gücümce gözettim.’ dediğin an; kendini paketlediğin
andır. Ne verdiğin, ne gözettiğin senin. GÖZETEN de O, VEREN de O.
Sadece dilediği kulun eli ile VERİR. Dilediğinin gözü ile GÖZETİR.
Orada sen yoksun. Söze düşürdüğün an, paketlendiğin andır derim.
Ağacın vergisi ile övündüğü görülür mü? ‘Övünmesini bilir mi?’
derseniz, dileseydi öğrenirdi. Nasıl ki hayvanlar, yavrularını sakınır; ağaç
da meyvesini saklardı. Merdivenin çıkışı neden zordur da, inişi kolay gelir?
Zahmetinden. Çıkışta göreceğini düşün de, zorluktan şikayetçi
olma. Günün YUVA’ya getirdiği, YUNUS’umun sözünü ettiğidir. Cemde
görülen, zan ile silinmesin, sathına şüphe ile bakılmasın, ‘Kutbunda gezinir.’
denilmesin. Ne sadece sathındadır, ne de sadece kutbunda. ‘Top yekun ALEM.’
dedik. ALEMLER gönüldedir. Gönüller hep BİR O’ndadır. ‘Kıyamet koptukta, dünyanın hali nedir?’ denildi. Nasıl
ki kul bedeni var iken yok oldu; dünya, güneş, ay ile yıldızların
olacağı da yokluktur. Yokluk değil aslında, rücu. VERGİSİ’ni,
YARGISI’nı, GÖRGÜSÜ’nü beden ile idrak ettikte; O’na varış, doğuştur.
Yoğun çalışmayı, dinlenme ile hazmedersin. ‘Nasıl?’ derseniz;
çalışmayı bile gaye ile yaparsanız, işiniz hal yoluna girdimi,
kendinizi dinlenmeye verir, yaptığınız işi müşahede edersiniz,
‘Hata var mı, yok mu?’ diye. Olmuş hatayı, örtmeye çalışırsınız. O
zaman düzene girer. Saklamaya çalışırsanız, ummadığınız günde önünüze
çıkar. Onun için her kul; madde yolunda olsun, mana yolunda olsun; kendini müşahede
etmeli. Hataları örtmeye değil, düzeltmeye çalışmalı. Öyle
yaptığı an, doğduğu andır. Doğuş, varıştır.
‘Bilmeden varılmaz.’ derseniz, bilmek istediğin nedir? ZATI mı, SIFATI mı?
Bilmek O’na varmak değil midir? YUNUS’um yolundan, tuttuğu kolundan,
sanılmasın bırakır. Sofrası olsa da fakir, görmedi kimseyi hakir.
Zenginliği gönlünde buldu, bulduğu ile gönül birliğine uydu.
“Cümlenize selam olsun.” dedi, ALLAH’ıma emanet olasınız, maddede de, manada
da; hak olanı bulasınız.

Münadi olmayandan, selamın bilmeyenden; görgü alamazsın. Güzelliği
kendin görürsün, YARATAN’ı kendin bilirsin, VERDİĞİ’ne yine
kendin şükredersin. Ne münadinin sesi sana bildirir, ne kainatta olan sana
gösterir. ‘Gören göz bende olsun, gelen söz bende kalsın.’ de, duacı ol.
Vermeyi bilirsin, yolunda yürürsün, beklediğim olsa dersin. Olacaktan
kaçacak yoktur, kaçacağı tutacak çoktur. ‘Olmuyor.’ dersin, sabırda murat
edersin. Elbet sabır selamettir, her olay YÜCE’den keramettir. Satıhta açılan
kutupta düğümlenir. Her konulan yerde kandil yanar. Sana. Olmayana, müşteri gelmeyene. Sevgini paylaştığın,
kaybını halleştiğin, gönlünü hoş ettiğin kulunu derim.
Gelecek, ‘ALLAH’ım RAZI olsun.’ diyecek. Bilmeden yaptı, gönlünü hoş etti,
cümlemizi hoşnut etti. Güzellik özellikte de olsa, bekleyiş hepsinden
güzeldir. Bilmeyerek işlenen sevabın büyüklüğü, bilerek işlenen
sevaptan yüz defa büyüktür. Sen dedim ya. ‘Mest oldum.’ dediğin
anda, sildiğin yazı; seni bir mertebeye öteye götürür. Vermediğin
yazıdan, sorumlu arama; görmediğin olayda, göreni yalanlama.
Oynadığın değirmenin, suyu açılır; şüpheye düşme. Olay
olmayacak gibi dönse de şaşma. Görgü sorguyu değiştirmez.
Meyveyi tepsiye koyan, kendine saklamaz. Ortaya sunulacak, herkes hakkını
alacak. Daha önce çok verdim. Haberi kuşun kanadında dedim. ‘Kuşun
kanadında dendi, halbuki haberi geç geldi.’ dedin. ALLAH’ım her olayı düzene
koyar. Ne var ki kulun sabrı ile, ALLAH’ımın SABRI bir değildir. Geçlik
güçlüğü yener, olay düzene döner. Suyun akışı, yukarıdan aşağıya
iner. Varsın aktığı yerde olsun, bize gelen yeter. Cümlenin dileğine
uyan, ALLAH’ımın ‘OL!’ dediğidir. Kulun niyazına düşen, ALLAH’ımın
‘BUL!’ dediğidir. Sebep sorulmasın, kaygu edilmesin. ‘Yolum var mı?’
dersen, ‘Gönlün dar mı?’ derim. ‘Uslu mu olsun?’ dersin, yaşıtlarında ne
görürsün? ‘Yerinde kalsın.’ deme, ‘Kalırsa ne olur?’ diye düşünme. Yumuşak
olunuz, yolunca gidiniz. ‘Veriniz.’ dediğimde, dönüşe uymayı renksiz
buldunuz. Her olay yerli yerindedir, hata ne sende ne ondadır, ne de
YAZAN’dadır. Onu ikna etmek, ne senin ne benim elimdedir. İkna ALLAH’ımın
YAZDIĞI’ndadır. O zaman falcı oluruz, HAKK’ın YOLU’ndan çıkarız. Güne
uyan, gününü bilenin; yumuşak dil beklediği bilinir. Yerini bulur,
dileğine uyar, seni hoşnut eder. Kayguya düşme. ALLAH’ım O’na
yönelen kulunu üzüntüye vermez, kayguda bırakmaz. ALLAH’ıma emanet olasınız,
gününün yakın olmasını dilediniz, göresiniz, olacak bilesiniz. ALLAH’a
ısmarladık. Gitmem gönüllerinizdeyim, dilediğin an benimle konuşursun,
cevabını tez alırsın.

Umulmadık ALEM’den, kalem alınmaz; çıkılan yoldan, geri dönülmez; yanan
ateş, söndürülmez. Cümlenize selam olsun, her yolunu alan kainatı bilsin.
Ne geçende gönül kalsın, ne gelenden kaygu edilsin. Gözümüz ufukta bulut
arasın, bulutta rahmeti bulsun. Varsın rahmetin geldiği yerde çamur olsun.
Güneş vurdukta kurutsun. Kayıtsız kalalım nefsimize. Mendil cebi doldurmaz, yemediğin aş mideye girmez, kul niyetini kötü diye dürmez, ipe kirli çamaşır sermez. Yumuşak
yol aldık, hepimiz kum misali olduk. ‘Göçümüz varış mıdır?’ derseniz,
niyetiniz barış olsun derim. Barışta bağış vardır,
bağışta siliş vardır, silişte biliş vardır, bilişte
görüş vardır. Gör neyi dilersen, sev neyi görürsen. Sevgide dileyiş vardır.
Çevreni sarandan şikayetin olmasın, yolumu örter denmesin. Desteğin
olduğu unutulmasın, her sunulan meyden alınsın. HAK ADI’na bilinsin ki, ne
sunuldu ise HAK’tandır. Varsın halktan gelsin, dilerse çamurlu su versin; onu
da içelim, HAK çamuru ayırır diyelim. Eline tezeği alsan, elin elbet
kirlenir. Unutulmasın ki bu kir, zahiridir. Su onu temizler. ALLAH’ım kulunu
temizlenmeyen kire düşürmesin. ‘ALLAH’ım kulunu temizlenmeyen kire düşürür
mü?’ derseniz, ALLAH’ımı bilen düşmez. Temizlenmeyen kir, gönül kiridir. Aynayı
eline alıp, aydın yüzünü kendine, kara yüzünü başkasına tutanın; gönlü
kirlidir. Olmuşu değil, olacağı düşünmeli, geçen günün
yaprağını çevirmeli. ‘Müstahak olduğunu bulur, elbet ayağını
taşa vurur.’ demeyin. Kulun düştüğü kayguda, hatasını aramayın.
Her kul, kendi hatasını kendisi bulsun. ALLAH’ımdan af dilesin. Zaten
ayağa takılan taş; kula doğrusunu buldurur, aradaki mesafeyi
kaldırır. Cenk edilen meydanda iki hasım görülür. Cengi kazanana kahraman
denilir, neden kaybedene denmez? Cenk eden kahramandır. Eğer HAK YOLU’nda
isen, varsın mağlup olsun; mağlubiyetinin hikmeti vardır. Bülbülü sesinden severiz, ağacı meyvesinden, meyvesi yok ise
gölgesinden, hiç biri yok ise ateşinden. Suyu severiz deryasından, gene de buluruz katresinden. Damla olsam, boşlukta
kalsam, derya diye feryat etsem; beni kim duyar, bana kim uyar? Damlalar bir
oldukta, rahmet öyle indikte; dereler dolar, nehirler akar. Aranan netice odur.
Katrede bir olmak, deryada buluşmak. Sineği sever miyiz, hoş
bulunsun der miyiz? Elbet demeyiz, neden? Nedenini bilmeden kula eziyet eder,
‘Seninle bir olayım.’ der. ALLAH’ım her varlığı yerince yaratır,
toprağı karınca gözetir. Mesafesini bilemediğimiz önemini düşünemediğimiz
mikrobu kendisine mal eder. Ağacın gövdesini deşen, meyvesini düşüren,
çiçeğe musallat olan böceğin yumurtasını toplar, yediğine katar.
Öyle olmasa, ne çimeni görürdünüz, ne çiçeği toplardınız. ‘Danışman?’
dersiniz, sorguya düşersiniz. ‘Ne olacak?’ demeyin. ALLAH’ımın DÜZENİ’nde,
aksayan olmaz; kul bunu bildikte, huzurdan uzak kalmaz.

Gelmeyen, giden yoldan dönmeyen, gücünü dünyada veren, misafirhane olduğunu
bilen kullarının yolu münasip. Dikili ağaç sökülmez, meyvesi var ise. Meyvesiz ağaç atılmaz,
gölgesi büyük ise. Meyveyi daldan aldık, kulunu halden bildik, gönlünü çölde
bulduk, niyetini HAK’tan gördük. ‘Alacağın var mı?’ dedik, ‘Vereceğim
var.’ dedi. Aldığımı vermedim, borcumu ödemedim, yumağımı gayesiz
sardım, HAK YOLU’nu öyle buldum. Bulduğum anda, güçlüğü çözdüm.
Çevreyi sarar diye, çehreyi sorar diye gam edilmesin; HAKK’ı bilenin, selamete
varacağından şüphe edilmesin. Usanmadım dünyadan, gocunmadım
göçümden, HAK selamet yoludur, yolum YÜCE TANRI’nındır. Sevk edilmeyen malın
değeri düşer. Yumuşak olmayı dileyen, her olayı ALLAH’ıma havale
eder. Mecnun misali koşmak, dağı taşı aşmak hezeyandır.
Orda buluş yoktur, dağı taşı aştıkta, akan sular
taştıkta; zararı olmasa da, faydası yoktur. Ne zaman yorulur, yolunda
durulur; buluş o zaman başlar. Kendini buluş, YÜCE’yi buluş
değil midir? Kendinde ne vardır O’ndan başka? ‘Nerde neyi buldu, nerde oldu, nasıl vardı?’ denmesin. Gönlünün ölçüsünü,
HAKK’a verdi; HAK’tan gelen bir söze, dönmeden yürüdü. “Hoşnutum. Hoşnut olanlar varışı, anında
bulsunlar.” dedi cümlenize duacı oldu. ALLAH’ıma emanet olasınız, vergide O’nu bilesiniz.

Her olay vuzuha kavuşur, her kul dileğince ALLAH’ı ile
konuşur. Konuşan dil değil, onun gönlüdür. Gönlün dili değil,
dileği O’dur. Küçük denen olay, kayıtsız yenen aşa benzer. Deniz ile
gök birleşir mi? Ayrı mı ki birleşsin? Gözün görgüsü ayırır, aslında
her şey tektir. Toprak vergiyi, derya sergiyi gösterse de; mana aleminde,
tamamen tersidir. Neden? Toprak dünyaya, derya ahrete besler de ondan. Akımın
tersi olmaz, verimi HAK’tan başka yerden gelmez. Daha önce dedim, akımı
yüksek olan kul; toprağı silen kuldur, deryayı bilen kuldur. Kulun HAKK’a
olan bağlantısı. Uyduk söze, girdik ÖZ’e, bunca göze, perde açtık. Her kula açılan perde
bir değildir. Aştığımız yolun sözü, çok geride kaldı. Günde
gönüllere HAKK’ın NURU geldi. Olgunluk çağıdır, ergin bağıdır.
Sarhoşluğu geçtik, o yolları aştık, dilekleri sildik, olana
‘EYVALLAH!’ dedik, öylece huzuru bulduk, varışa gönülle hazır olduk.

Mesnetsiz konuşmayız, numune vermeyiz, olanı olduğu gibi,
VEREN’in YAZDIĞI gibi söyleriz. Niyazın olduğu yerde huzur yok ise, gönlünü daha çok aç derim. Kendini bulman için, bedeni silmen gerekir. “Verilenden,
ötürü; silinenden, gatırı kalma.” der YUNUS’um. Verilen mertebedir, silinen af.
Dilediğin her olay, ‘Silindi mi acaba?’ deme. Geçmeyen olmaz. Yazının en
güzeli nedir? ‘O’ndandır!’ denen. ALLAH’ımın kulu, taşlı ise yolu; yolunda
kulu tut elinden, geç serinden. ‘Beni de düşürür.’ deme. ‘Düşer
miyim?’ dersen, düşersin elbet. Unutma ki ALLAH adına tuttuğun her
el, sana da el olur. Akım ile yükselir, akım yükseldikçe, RAHMET çoğalır.
Halinde günün en güzelini gördüm. Gördüğüm; senin de gördüğündür,
gönül ile kainatı sardığındır. Görülen rüya değil, hakikatin
aynasıdır. Akımın gönlüne verdiğidir, huzuru ömrüne serdiğidir. Günde
olan, dünyadan gönlünü aldığıdır; CAN derdi, kuldan dünyayı sildiğidir;
AŞK’ı, onda gizli kaldığıdır. Olay açığa verir, kendi kendini
görür. Kul mertebe almış ise, kaybından korkuya yer yok. ALLAH’ım hiçbir
kulunda, verdiğine- vereceğine yanılmaz. O, YANILMAYAN’dır, O
GÖRENDİR, O BİLENDİR, O seveni SEVEN’dir, O sevmeyeni SEVEN’dir,
görmeyeni GÖREN’dir, bilmeyeni SEVEN’dir. Mertebe nedir? O’na gidendir. Yolun
sonunda O var, gidersen O’na varırsın. Durursan varabilir misin? Unutma ki O,
kulunu her an çağırır, “KULUM!” diye bağırır. ‘ALLAH’ım, SENİ duyandan
olalım, SIFATLARIN’ı bilenden olalım, ZATIN’ı dileyenden olalım ki; SENİ bulalım.’
Soran da O, sorduran da. Tasa ne ? Dil, dünya haline; gönül sohbetin, HAK NİYAZI’na
uyar. Niyazın en makbulü, ALLAH’ım ile gönülden gönle sohbettir. KUR’AN, yolunu
verir. Sohbet; gönlünü açar, dağları aşar, yollara düşer,
RABB’ine koşar, gidebildiğince gider. Halbuki tespih, dua çerçevesi
içindedir. Tozda kumu görürsen, kumda çölü bulursun; çölde adım-adım yürürsen,
GÜL’üne kavuşursun. Demek ki, toz da çöldür. Mezbaha, can pazarıdır. Oraya
hiç girmedim. ‘Yüzüldü koyun.’ dediler, derisini dürmedim. Ne var ki, postu
üzerine oturdum, gönlüm dolu tefekküre daldım. Bir orda, bir burada oldum.
Burayı sildikçe, orda kaldım. Mümin olan bilir, her kul anda gider-gelir. Gönül
açıldıkta görür. Oyunun en güzeli, kazandığına inanmaktır. ALLAH’ım şüpheden
uzak tutsun, cümlenize HAK SOHBETİ nasip etsin.

Gemiyi alan bilir, yolunu kaptan verir, sahili yolcu görür. Cümlenize
selam olsun, gülmeyi gönülden bilsin. Yolu bilelim yürüdükçe, gülü sevelim derildikçe, selam alalım sevildikçe.
Selam, sevenedir sevilenedir; selam, HAK YOLU’nda olanadır. Dönüşün sözü edilmez, mürşitsiz helva karılmaz. Ne var ki;
mürşidin olsa da olmasa da, helvadan yitebilirsin, ‘Hale verdi.’
diyebilirsin. MEVLÂNA’yım sözüm verdim, her kulunda ÖZ’ün gördüm, HAK ŞERBETİ’nden
sundum, meydan yerinde helva kardım. ‘Dileyen gelsin, varsın günah ile yoğrulmuş
olsun.’ dedim. Yeter ki HAK’tan gelenin tadını alsın, tövbekar olmaya meyil
versin. Gazelde yaprağın dökümünü, filizde HAKK’ın yapımını görürsün. Filiz
de O’ndan, gazel de O’na bilesiniz; O’nda, cümlenin varlığını bulasınız. Varlık ile yokluk bir midir? Varlık, yokluğun
sıfatıdır, yani görüntü şekli. Aslında yokluk, yoktur. Var olan, yok
olmaz. Var hali, YAR halidir. Varlığın tezahürü, kulun imtiyazıdır. Var
olduğunu bildikte, dünyaya öyle uydukta, cem olanı TEKLİK’e bağladıkta;
men edilenin sözünü almaz, gönül ile dünyada kalmaz. Celp TUR’da olsa da, YAR
gönülde olmadıkça; celbine sebep kalmaz. TUR’a kim celbedildi? Edildikte ne
buldu? MUSA kendi için dilemedi ki. Kendi için dileseydi, dileği olmuştu.
Kavmi ona uysaydı, cümlesi bulmuştu. ‘ALLAH’ım!’ diyen, O’nu bilen; ‘Ben.’
demez, ‘Cümle ile bir olsam, cümlede O’nu görsem.’ der. O’nun varlığını,
gönüllerin darlığına sığdıramaz. Semer vurulduğu at, kendini
yüke hazırlar. Kimine vurulan yükün değeri, atın üstündedir.
Ağırlığını değil, kıymetini dedim. O zaman ata verilen değer,
yükünden dolayıdır. Ne var ki at, ne yük alırsa alsın, yürüyüşü aynıdır.
Kulun değerini bilmediği yükü de çoktur. Olmasını dileyen kul,
‘ALLAH’ım; verdiğin güce göre kuvvet ver. Şikayetim olmasın, gönlüm
yolda kalmasın. SENİ diledim, yola çıktım. Beden yolda, gönül SENDE
olsun.’ desin. ALLAH’ım hiçbir kuluna, taşıyamayacağı yükü vermez.
Verdiği zaman gücünü esirgemez. Cesette RUH’un eserini ararsan, yeşilin dengini sorarsan; şaşkına
dönersin. Çünkü ceset var olmayandır. Konup, göçücü. Öyle ise beden ile RUH’un
bağlantısı kafes misalidir. Misafir geldi isek, hani ev sahibimiz? Ev
sahibi oldu isek, hani mülkümüz, nerde yarattığımız? YARATAN da O, gelen
de; gideyim diyene, “UY BANA!” diyen de. Hoşnut olalım, hoşnut
edelim, hoşnut bulalım, hoşnut gidelim. Gidişi bilelim, bilelim
ki bulalım, manayı madde ile karalım, cümleye dağıtalım. Önce
dağılalım, sonra hep BİR olalım. Dağılışta hikmet vardır, çünkü
dağılış eleniştir. Nasıl ki unu önce elersin, sonra su ile karar
hamur yaparsın, tekrar ekmeklere bölersin. Hamur, odunun kömür halidir.
Unutulmasın ki hamur da pişer, ancak piştikten sonra oluşunu
bulur. O’nun varlığı, gönüllerde siler darlığı. ALLAH’ıma emanet
olasınız, olumunu kumda dahi bulasınız. Masayı dilersen, kumdan uzak kal. ‘Namazım O’nundur.’
dersen; LÜTUF, O’ndandır, LETAFET her deminde, SAHAVET her anında, METANET her
yanında, LÜTFU KEREMİ ŞANI’nda. Varsın gaflet ile olsun, yeter ki ‘ADI’na.’
densin. LÜTUF O’nun ŞANI’nadır, her kul O’nun yanınadır, suçun
yarattığı şeytanınadır. Senin yaratma gücün var mı ki, şeytanı
yaratasın? Düşünceni veren kim, şeytanı bildiren kim? Meşrebin
her yanına, merbut olduğun kanına. Mana alemi yansın, damarımda AŞK
kanı dönsün.

Oymayı elde bildik, mendili cepte gördük, güneşte sere koyduk. Yerini
bildiğin, yolunu çözdüğün, VERGİSİ’ni aldığın gün;
mendil değerini bulmuş olur. Manayı silmeden, meraya girmeden;
kainata nokta koyamazsın. Kainatı bilmeden, yaratılanları görmeden; doyamazsın.
Muradın sözü edildikçe, yeşile gönül verdikte; beklediğin olur, sözün
yerini bulur. Söz iki elde, iki dilde edilir, YM olur, cümlesi gönülleri bilir.
Çırayı ateşlersen; yağı miktarı yanar, yağı bittikte söner,
etrafı dolu ise, birbirine döner. Yanan çırada, yunan kulu bulalım, şarabın
geçirdiği günleri bilelim. Kulun dağılışı nedendir? Dağılmaktan maksat, önce çokluk,
sonra teklik. Asma tek kök, salkımlarda dağılır, güneş ile olur, ayak
ile ezilir, tekrar hepsi bir olur, saki eline gelir. Günün konusunda,
salkımların dağılışı, üzümlerin ezilişi kayıtlıdır. Günün
konusu, cümlenin dilinde, her kul halinde. Yersizlik-dilsizlik, yerini
görmemezlik, gönlünü sermemezlik. Aslında ne yerini bilmeyenin, ne gönlünü sermeyenin hatası var. Her yaratılmışın
geçirdiği devir vardır. Günde üzümün eziliş halidir. Yerinmenin yeri
yoktur. Ezilen üzümün şarap olduğu, cümleye sunulduğu
unutulmasın. Her bağda bağcı, her yolda hancı vardır. Ne bağ üzümsüz,
ne han yolcusuz kalır. Kuşaktan kuşağa devir değişir,
her geçen gün gelenin müjdesini verir. ‘Ahval bozulur, ahlak düşülür.’
derseniz; karşıtına ne koyarsınız? ‘Güzel.’ denir, ölçü çirkin ile alınır.
Çirkine çirkin derken, karşıtına ne koyarsınız? Aşamadığın duvar,
çok yüksek dersin. Merdiven dayadıkta, yükseklik silinir. Demek ki aşılamayan
ölçünün dışında kalır. Önce masal diye dinlediğin, hayaliyle uyuduğun; günü geldikte, hakikat oldukta; masal değerini kaybeder, hayalini
daha uzağa atar. Ufukları öyle sonsuz ki, sahili bulunmaz, kıyamete kadar
açılsa, sonuna gelmez. Çünkü sonu yoktur. ‘Neden?’ derseniz, her
kulun hayali, kendi çapı kadardır. (Mevzu anlaşılamadı,
biraz açar mısınız?) Denize taş attığınızda, hangi noktaya
gelirse gelsin, daireler çizer. Kulun kainattaki çapı da öyledir. Duygu,
vergiye bağlıdır; sevgi, çapını genişletir. Sevgi, vergiden elbet. Ne
var ki kul, gönül mayası ile onu yoğurur. Mayası geçmişse, hamurun değeri
nerde kalır? ‘Mayanın ekşimesi nedir?’ derseniz, dünyayı mekan bilme ile. ALLAH’ım
cümlenindir, çünkü cümle O’nundur. Aymayı bilenin; yemini sildiği, O’nun
adında selameti bulduğu görülür. Cezayı verene sorunuz, ‘Nedendir?’ diye. ‘Yolsuza
ceza caizdir.’ der, kendini vazifeli kılar. Yolsuzun cezasını vermeye, ALLAH’ım
kadir değil midir? Yolsuz; yumuşak başına, her hale uyuşuna
bakıp, kulunun hakkına el uzatırsa; ALLAH’ımın görgüsünden uzak mı kalır? Ne
biri kendini kurtarabilir, ne öbürü haksız yolda kalır. ALLAH’ım her hali
görür, halince kulunun ölçüsünü verir. Her sergiye malını koyan, ‘En güzeli
benimdir.’ der. Kulun ölçüsü gözündedir. Madde göz ile, mana gönül ile ölçülür.
Her gittiğin sahilde, ‘En güzelini gördüm.’ dersin. En güzeli ne ile
ölçersin? Elbet göz ile. Kulun gönlünü ne ile ölçersin? Onun ölçüsü, ne sende
ne bende, ALLAH’ımdadır. Onun için kuluna, ne halde olursa olsun söz edilmesin,
ölçü vurulmasın. Katrede kainatın ÖZ’ü bulunur, bir gönülde kainatın tümü
bulunur. Serdiğin kilime, ayak koymazsan, tozu senden değildir. Tezgahımız ne orda ne burada; her gönülde, her gidenle,
her gelenle beraber. Her ananla, her duyanla. ALLAH’ım cümleden RAZI olsun,
gönüller mutlu kalsın, cümleniz kutlu olsun. Geçende verildi, toplantımız soruldu. Muayyen anlarda, gönüller arasında,
yumuşak yol alanların, yolunu yolumuza bağlayanların; hallerince hallenmek, yollarına niyazda bulunmak için
toplanırız. Masa makamın yeridir, dileyen kulun seridir.

Kuvvetin olduğu yerde, hürmetin durduğu yerde; kulun yolu
açıktır. Kaderin yazıldığı, niyazın edilişinden değil. Niyazın;
gönlünü nurlandırır, olayları hallendirir, güzelliği dillendirir, yumuşak
kulu yerine alır, yönüne verir. Kurt ağacı kemirse de, sanılmasın köküne zarar verir. Kuyuya inenin
gayesi, düşeni almaktır, yukarıya vermektir. Eksilen nedir? Ne kuyuya inen, ne yukarıya vereyim denilen; sadece
niyette eksiklik görülür.

‘HAK!’ dedik geldik, yumuşak yoldan verdik, gönlünüze çiçekler
serdik. Olumsuzluk gayretten gelmez, olandan kul sorumlu sayılmaz.

Mümin olan, yumuşak yolunu bulan, YUVA’nın selametine uyandır. Yaratılanı severek, YARATAN bulunur; o kuluna ‘Aşık.’
denilir. Toprağı taşta bilmek. Mümin olanın, olmadan evvelki halidir
taş. Yüce dağın ötesini merak eden, uçsam varsam der.
Halbuki yürüsem varsam dese, izni hazırdır. Kuruntu nedendir? Güvensizlikten.
Tüyünü aldığın kuş, elbet uçmaz. Mananın tüyü nedir? Yumuşaklık,
yani teslimiyet. Yer mi güzel, gök mü? Yerde ne var, gökte ne var? Öyle ise; ne
yer gökten güzel, ne gök yerden güzel. Güzeli güzel yapan, güzelin çirkin
görüntüsüdür. Güzelin çirkin görüntüsü nedir? Zahiri güzellik elbet. Yerden
aldığın taşı, görüntüsünden dolayı çirkin dersin, yuvanı kurarken
taşı temele koyarsın. Öyle ise çirkinlik neresinde? Kainata her gelen, bir
temeli doldurur, kulu yolunda gördükçe oldurur. Yaşamak bedenin karı mıdır? Yaşantı yumağın bittiği
yerde başlar. ALLAH’ım yazmışsa, kulun gönlüne dolar. Meyhane şarabı,
kulunu hoş eyler. Olmuşu yermek hatadır, olacağı dürmek ondan
büyük hata. Dürmek nedir? Kalıplayıp çevirmek, olacağı bilmeyi dilemek.
Her olaya ‘Ya nasip.’ dersen, teslimiyeti bulmuş olursun. Hüküm sadece
O’nda. Müsaade edilse, olan açık söylense; kul şaşkına döner,
‘Dünyada yaşanmaz.’ der. Hayır olmayan yazılmaz, yazılan bozulmaz. Muayyen
günün, yumağının çözümü olacağı bilinsin. Düğümün çözümü,
alyans. Konuk; yolun gidişine uyar, dönüşünü duyar. Mümin olan
‘Hayırdır.’ der bekler. Kar yağsa yol örtülse, kulun gidişi olmaz,
onun için dönüşe uyamaz. Güğümler şerbet olsa, kul kuluna yolu
sorsa; elini tutabiliyorsan, kulusun derim. Başın her yanı, yediğin aşa hizmettir. Yiyeceğin aş
için, her kul kafasına göre çalışmasını kurar. Ağız-dil-boğaz da
aynı hizmettedir. Gene de
her kul kendine yeter. Kainattaki milyonlarca beyin, TEK MERKEZ’den EMİR
alır, o yolda yürür.

YM. Verdim ya! İki alem için yazılmıştır KUR’AN. Doksandokuzu
ahrete, biri dünyaya aittir. Dünyaya verilen de, ahrette derilir. Kuyumcu
altını külçe alır, işler verir. Her sanatkarın işi, değer
aynasıdır. Aslında altın, gene aynı altındır. İşçiliktir önem
kazanan. Kul da öyledir; külçe altın gelir, dünyada kendini işler.
Elbet KUR’AN’ın verdiği, kulun gönül yapısına göre aldığıdır.
Olmayanın arkasından, ağlayan kul; altını kendine, gözyaşı tası
yaptığı görülür. Altını başına taç da yaparsın, göğsüne iğne
diye de takarsın. Suyu aktığı yerden alayım diye, tas da yaparsın. Zahiri
değeri işlendiğidir, batıni değeri kullanıldığı
yerdir. İşlenme gözü doyurur, kullanma niyetini gösterir. Yemeyi düşündüğün aşın, önce malzemesini alırsın. Ya
kesene, ya zevkine uyarsın. Duran suda, güneşin kaydı
görülür. Akan suda, güneşin rengi silinir. Aslında ne kaydı yapılır, ne
de silinir. Güneş geldiği gibi döner. ‘Nerden gelir?’ derseniz,
dünyanın döndüğü yerden, kurulduğu günden. Porsuk sudan alınmaz,
çünkü elini vermez, girdiğinde eli boş dönmez.

Müsait günün yorumu olmaz, ALLAH’ımın EMRİ’ne karşı gelinmez, murat diledikte, ‘Nedir?’ denilmez. Niyaz ettiğin,
‘ALLAH’ım!’ dediğin günde yeşil rengi görürsen; muradında katiyet
vardır. Oyunu değil, yolunu düşün. Yumuşak yolun kulu oldukta,
ALLAH’ımdan murat diledikte; ‘Neden, nasıl?’ demek yersizdir, sanma yolun
yönsüzdür. Yolunu gören var, yardımına gelen var, öyle oldukta olaylara gönül
konmaz, ALLAH’ımın EMRİ’ne karşı gelinmez. Kul kula itaate elbette
mecburdur. Ne var ki, ‘ALLAH’ım niyazımı aldı mı, bana güzel yazdı mı?’ diyene,
‘ALLAH’ımın her yazdığı güzel!’ demek itaatsizlik değildir. Müsterih
olasın, muradın iki eldedir bilesin, gönlünü yeşilde bulasın. Adım attın mı durulmaz, çıkan yoldan dönülmez, sözün sonu yutulmaz.
ALLAH’ım her olayı yoluna koyar, olmuşu dürer, yanlış yolda olanı
çevirir.

Olumun silinemeyeceği, yazılandan başkasının görülemeyeceği
aşikardır. ‘Olmuyor.’ denen olacak, kul gözüne çöp batacak, gözü yaşlanıp
akacak, öylece görgüsü düzelecek. Kamuya uymayanı, yol siler; yumuşak yol bulanı, ALLAH’ım KORUR. Ömür,
yuvanın temelidir; kömür, müminin sönmüş halidir. İman kimde varsa, muhtar odur; mümin kim ise, muhlis odur; kervan
kimde var ise, zengin odur; sabır kimde var ise, fakir odur; fütur kimde var
ise, göz ondadır; kumu arayan var ise, O’ndadır.

Mümin olan bilir, MÜRŞİD-İ KAMİL yolu bilendir,
dileyene verendir. MÜRŞİD-İ mümin, ‘Yolum nedir?’ diyendir,
bilene sorandır. Yolumuzu vermeye geldik, gönülleri hoş gördük, mor rengi
örtü yaptık, manayı kullarına gerektiği kadar açtık. Güzel olan odur ki; olana uymak, ‘Olmayana uy.’ demek değil. Her kul,
yapısı ölçüsünde uyar. Vergimiz ne söz için, ne saz için. Mantığa
uymayandan sen kaç. Kaçmayanı kınama. Her kulun mantığı, aynı çözümü
vermez. ‘Yanlış mıydı?’ dersen, kulun mantığı olayı hangi yönden
çözerse doğrusu odur. MESNEVİ’yi okuyan, bilimini dokuyan; çizgiyi
düz çizmezse, hatalı mıdır? Elbet değil. Düz çizgi sanattır. Ya oyma? O da
sanattır. Sanatın daha güzeli, daha çirkini olmaz. Oymayı çizen, düz çizgi
çekemez; amma o da sanatkardır. Suyunu bardağa alan, onda yudumu görendir; gönlüne yolunu veren, suyu
deryaya dökendir, katkıda bulunayım diyendir. O da edilen niyazlardır. Namazın
sünnetini kılar, RESULÜ’ne hediye edersin, neden? Onun cümleye dağıtacağını,
sizleri onlarla karşılayacağını bildiğiniz için. Demek ki
hürmetimiz cömertliğinden. Mümin olanın niyazı cümleyedir. ‘Kafir.’
dersiniz, kulunu cehennem bekçisi farz edersiniz. Kafirlik nedir? Manayı yok
bilen, dünyayı hak bilen. Dünya elbet haktır, amma mülkü değil. Mülkü de
temel sayan, dünya benimdir diyendir. Sohbetimiz günlük oldu, sözümüz burada kaldı. Cümlenize selam olsun,
ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun.

Manayı bilmeyen uymaz, almayan duymaz, silmeyen dünyayı gülmez. ‘Manayı
bilmenin yeri nedir?’ derseniz; maddeyi silmek, olana uymak. Maddeyi silmek,
her şeyden elini çekmek değildir. Yerli yerince, kulun gönlünce,
ALLAH’ımın EMRİ’nce olan her hal; manaya adımdır. Cümlenize selam olsun, meyhane mekan olsun, gül yaprağı yakan olsun,
ömrün gül misali geçsin, seyreden her yıldızda, kulun adı dillensin. Kuşağı dar yapmayalım, sıktı diye şikayet etmeyelim,
karınca ile arıyı bir tutmayalım. ‘Olmuş.’ denenin muhasebesinde, hataya
düşersek; etrafı suçlamayalım, olacağın yolunu kuldan beklemeyelim.
Gurbette olanın, yolunu bilenin; HAK ADI’na niyazında, selamet görülür. Mayası
ALLAH’ımın iznince yoğrulur, (Gurbetten kasıt
RUH mudur?) Gurbette olur mu? RUH her an aranızda. Gurbet, madde olan
alemdedir, bedenden ayrılandır. Kulun RUH’u da her an aramızdadır, ayıran
bedendir. Ayağını attığın, adım-adım gittiğin yer; senin uyduğun
yerdir. Ağacın gittiği görülür mü? Aymayı bilene sözüm. ‘İtaat
nedir?’ denir, ölçü aranır. ‘Aşı-yaşı büyükse, ona nasıl olmaz
denilir?’ dersiniz. HAKK’ın EMRİ’nden uzak olan talebe cevap caiz değildir.
Varsın yaşı büyük olsun, dilerse seni sofrasından kovsun. De ki, ‘ALLAH’ım
kapımı kapamasın.’ Cevabım özel değildir. Daha önce dedim, kurum dolan
bacaya yol açmak gerekirse; hem etrafın, hem de fistanın kirleneceğini düşünme.
Su ile arıtırsın, ne var ki dumanını anında uzaklaştırırsın. ‘Sahibiyim.’
dediğin her varlığın, senden uzak kaldığını unutma. ‘SAHİBİ’sin
ALLAH’ım.’ dediğin an, her varlık sana da kayıtlıdır. Çünkü o her varlıkta
benim dediğin an O’ndan ayrıldığın andır. ALLAH’ım ayırmasın, gönlüne
duman koymasın. Celbedilen sanığın inkarı, katiyen bilinir, suçun delili
aranır. Verilen cezada umut yoktur, neden? Kuldan bildiğinden.
‘ALLAH’ımdan.’ desen; cürüme teşebbüs etmezsin, HAK YOLU’na haram
katmazsın. ‘Kaydımız silinir mi, yoksa anı anına yazılır mı?’
derseniz; yazıda kayıtlı olanları, doğuştan verilenleri, daha önce
yazdım. Kaderin etrafında dönen olaylar, kulun niyetince verilir. Ne var ki onu
da YAZAN, TEK KALEM’dir. Kul onu ne yapsa, kimle anlaşsa bozamaz. Masaya
koyduğun aşı, tadı ile tuzu ile sen hazırlarsın; yiyebileceğin
nasibindir. ‘Ya nasip.’ dedin mi, yiyemediğinde gözün kalmasın. Cumanın
fazileti, çarşambada yok mu? ALLAH’ım her günü kuluna vermiş, ‘DİLEDİĞİNİ
HER GÜN BULSUN.’ demiş. Mesnetsiz sözün, kayıtlı olmadığı bilinsin. Cumanın
özelliği, salının güzelliğini gölgeler mi? OSMAN’ın halifeliği, OMAR’ın
halifeliğinden üstün mü? Birinin adaleti, öbürünün celadeti, HAZRETİ
ALİ’nin kuvveti, HAZRETİ EBUBEKİR’in sahaveti. ALLAH’ımın,
kendilerine LÜTFETTİĞİ SIFATLARI’ndandır. Her halleri ile
hallenelim, karınca kararınca nasiplenelim. Analarını, bacılarını örnek alalım,
onların halleri ile hallenelim. Hallerini alırken, özelliklerini dedik. HAZRETİ
HATİCE’nin analığını, HAZRETİ FATMA’nın kadınlığı,
HAZRETİ AYŞE’nin düzeni, HAZRETİ MERYEM’in tutumu. Tutumundan
maksat; muayyen günden uzak kalması, hurmayı kendine meyan bilmesi, olan olayı
ALLAH’ım ile paylaşması, O’nun ile dertleşmesi. “Derdime derman
ALLAH’ım.” dedi, O’ndan bekledi. Kulunun ona veremeyeceğini bildi. HAZRETİ AYŞE’nin cömertliği;
vergisinin O’ndan geldiği, O’nun yoluna dağıtıldığı bilinsin. ALLAH’ıma emanet olasınız, kainatı gönlünüzde bulasınız.

Can yapısı, han kapısı, kulun niyazına açıktır. Huyun en güzeli, her olana ‘Hayırdır, çünkü O’ndandır’ diyendedir. Kuleyi
bekleyen kim? Kaleyi toplayan kim? Ne gelen, ne giden; her olan YÜCE’den. “SABRET KULUM VEREYİM, SANA GÜZEL OLANI GÖSTEREYİM.”
Ne ondandır, ne bundan; olan YÜCE’nin EMRİ’nden. Cemaat tefessüh ederse, idaresinde elbet güçlük vardır. Cemaatin
tefessühünde, kainat kula dardır. ‘Neden?’ derseniz; maddeye doymak bilmez,
VEREN’in ADI’nı almaz, kaderin çizdiğine inanmaz. ‘Alayım vereyim, dünyayı
kendim için dereyim.’ der. ALLAH’ım her olayı görür, sabır ile verir. Cümlenize
selam olsun. Sohbetimiz yapıcı olsun, yıkıcı değil; toprağa dikici olsun,
sökücü değil. ‘KERBELA, yolun kavuranıdır.’ derseniz, ‘Kulunu
yoğuranıdır.’ derim. ALLAH’ım kainatı yaratırken, sadece bahar mevsimini
değil; yazı ile kışı ile, çeşit mevsimi ile yarattı. Kutuptaki
kuluna, buza dayanma gücü verdi. Demek ki ALLAH’ım, kulunu senden benden çok
düşünür. Halince hallendirir, gönlünce dillendirir, yolunca dinlendirir.
‘ALLAH’ım!’ diyelim, O’nun verdiği her hale şükredelim. Kabının
ölçüsünce, suyunu alırsın; gönlünün ölçüsünce, yolunu bulursun. Her noktada
kainatı görürsün. CAN bende, ten sende, bulalım kainatta. ‘CAN bende’ denende,
CANAN’ı gönülde bilendedir. Ten sende denende, SIFATI’nı dünyada görendedir.
Sözüm özel değil cümleyedir, her alanındır. ‘Yandım!’ denende; ‘Yakan ateşin sönmesin.’ derim, ceylanı gözünden
tanırım. Yaratılmış her kulun yolunu, ‘O’na doğrudur.’ derim. Ne
halde olursa olsun, kulun gözünde isterse günahkar bilinsin. Eğer günahsız
kul görelim dersek, en büyük hataya düşmüş oluruz. Çünkü hatasızlık
ALLAH’ıma mahsustur. Ne var ki, ALLAH’ımın EMİRLERİ’ne aykırı olan
her kul, kulun terazisine ölçüyü kaybettirir. Kayıp olanın peşine düşme,
senden çıkanın sözünü etme. ‘Neden?’ dersen; ‘Sahibi değilsin.’ derim.
Sahibi olduğun nedir? Canın mı, tenin mi, yoksa dünyadaki malın mı? Sahip
olduğun tek şey, ALLAH’ına olan AŞK’ındır. O’na vereceğin
sadece odur. AŞK’ını besle ki, ‘ALLAH’ım!’ diyebilesin, vardıkta O’na
sunabilesin. Her gelene verdiği, “KULUM, SENİN.’ DEDİĞİ’ni;
VERDİĞİ gibi götürelim. Yeminin yeri neresidir? Mümin olan bilir.
ALLAH’ımın ADI’na kasem, sadece ALLAH’ımın yoluna edilir. ‘Yetmeyeni dileyelim.’
derseniz, yeteni bulanı görmedim. ‘Yeter ALLAH’ım verdiğin.’ diyen kul;
yerini bulmuştur, tahtını kurmuştur, bahtını yumağında
görmüştür. Huzur nerde başlar, nerde biter, der misiniz bana? Huzur
ne başlar ne biter, çünkü hudut çizilmemiştir. Huzur kulun kendi
gönlündedir. ‘ ‘Niyetim olsa, nasibim dolsa.’ diyen, nasibini kıt gören; nasıl
huzurda olur?’ derseniz, VEREN’in vergisinden şüphe etmiş olursunuz.
‘Takdire uydum; CAN’ımın bedende olduğu müddetçe, bekçisi olduğumu
bildim.’ dersen, her olanı O’ndan bilirsen; huzur, sendedir. Nasibin dağıtılışında,
adaletsizlik var denirse hatadır. Her nasibi bol olan huzurda mıdır? Huzuru sen
gönlüne al. ‘Çiçeğin en güzelini koparayım, hayvanın en güzelini
besleyeyim, aşın en güzelini yiyeyim.’ dersen, bedenine hizmet edersin.
Halbuki beslenecek olan RUH’undur. Seni ebedi yaşatacak, sadece odur.
Beden gelip geçici, az da yese çok da yese göçücü. Unutma ki göçünde,
adaletsizlik olmaz. Sözü dahi edilmez. Çünkü kul, kendi ölçüsünü bilecek
yerdedir. ‘Yaşadım.’ demek için, burayı bulmak gerekir. Sevmeyi deneyelim,
hasta kediyi bile; övmeyi bilelim, bize taş atsa bile. Senden yol soranı,
yolunu bilip görse bile gösterelim. Yönümüz, ALLAH’ımın her dileyen kulunadır.
Yedi düvelden gelsin, yolunu sorup alsın. ‘Sen kimsin?’ derseniz, O’nun
kullarının hizmetindeyim. ‘Olayda hata benimdir.’ dersen, şeytan sana
gelir mi? ‘ALLAH’ım affet, şeytana uydum.’ dersen; ALLAH’la arana, şeytanı
koymuş olursun. Camiyi bina ettik, kulun gönlünde KABE’yi kurduk. HAKK’ın YOLU’nda, ‘YA
ALLAH!’ diyelim, ceminden niyaz edelim. Niyazımızı ben değil, biz diye
edelim. Bizde O’nu bulalım. Yıldızları sayalım dersen, inkara gitmiş
olursun. Meyhaneye girsem, bir bardak şarap desem; bendeyim. Şarabı
içtikte, cümledeyim. Mümin olan bilir. Aç olan doyar. ‘Ne ile?’ derseniz, ne
dilerse. Yemeniyi kim giyerse, yolcu o olur; ağacı kim ararsa, o bulur;
güneşte kim yürürse, o yanar; sarhoş kim olursa, o döner. Her kul ölçüsünce
miraçtadır. Ağaçlar dahi, ölçüsünce YÜCE’ye uzar. (YUNUS
EMRE HAZRETLERİ’nden bu ara söz edildi) ‘Çağırsak?..’ demeyin,
çünkü buradadır, her an gönlü sizdedir. “HAY!” dedi, sözü diledi. Sözü aldım, her gönülde olanı gördüm, dileyene dileyince verdim. ‘Neden aşikar
değil?’ derseniz; aşikar olan her şey, atılmaya mahkumdur.
Halbuki yolumuz, açılmaya muhtaçtır. Her müşkülünde yazımızı okursan, ona cevap almış olursun. Çünkü
YAZAN-ÇİZEN, TEK KALEM’dir, YARATTIĞI cümle alemdir. Okuyun bir daha,
okuyun bir daha, okuyun. Her olayınızı çözeceksiniz. ALLAH’ımdan niyazım, cümlenizden RAZI olsun.

Hoş gördüm, yumuşak yolda baş gördüm. Her yolun hanı
vardır, hanında yolcu vardır. Yolcunun huyu, hancının suyuna söz getirmez. Gönüller hoş olsun, hanın yeri paktır, kulun gönlü
HAK’tır. Sahipsiz davar olmaz, çobansız davar güdülmez. Yolun sonu bilinmezse
de, korku vermez. Her kul doğuşa ağlar, göçe güler. Her doğana gülünür,
göçene ağlanır. Gelen bilişten ağlar, giden görüşten güler.
‘Beden olmasa, perdesiz görülse.’ denir. Öyle oldukta, ölçü nasıl alınır?
Muayyen günü; yolun başıdır, sonu değil. Merdiven, en son basamaktır;
güzelliği gösterir. Gidenler niyaz ile anılır, ALLAH’ım RAZI olsun
denilir. Alan aldığına, veren gönderdiğine sevinir. Usarede
çiçeğin özü vardır. Vurmadığın dizde elin izi kalır mı? Görmediğin
yüzde, gözün sevgisi olur mu? ALLAH’ım kulunun sevincini,
sevinenle-sevenlerle paylaştırır. ‘Nasıl?’ derseniz; sevincini sevenle
paylaşırsan, huzur daha geniş olur. Ne var ki; sevmeyen dahi, sevincini
katmaya çalışırsan; ona olmasa dahi, sana daha büyük huzur verir.
Sevgini,
sevenle paylaşmak kolay; sevmeyeni ararsan, hoş sohbetle anarsan;
sana cevabı olmasa dahi, kendinin huzurun büyük olur. Haccın farz olduğu, İslam’ın şartlarından elbet. Ne var ki şartları
derken, hudut dahi çizilmiştir. ‘Gidemedim.’ diye üzülen, sofrasında
aşsız katığı olana yardımcı olsa; gidişten çok sevap almış
olur. Her şartın olduğu yerde, umulan bulunur mu? Masaya her oturan,
‘Aşım tadını buldu, gülün yaprağı soldu.’ derse; aradığını
bulmuş olur mu? Huzuru dileyen, her olmadı dediği olayın hayır
olduğunu bilse; gönlü huzur ile dolar. Çünkü olumsuz gördüğün her
olayın, ALLAH’ımın görgüsüne göre hayra yönetilenden olduğunu biliriz. ‘Ne
dünyam kararsın, ne vakitsiz erilsin.’ denirse; her EREN’in, görmeyen olduğu
sanılmasın. Suyun her aktığı yer, bir değildir. Kimi düz ovada akar,
kimi dağdan aşar. Onun için, ‘ALLAH’ım hayır kapısı açsın, kulunun
gönlünü seçsin.’ diyelim, duacı olalım. Cebimi buğday ile doldursam, elbet kuşlara yem olur. Halbuki aşureyi
kazana katsam, tatlı aş yapsam; kulunu sevindirir. Sözümü alan bilir. Yumuşak
yolunu sorana dedim, AŞK’ını gönlünde saklayana dedim. Namert değilsin, cemaate uydukça; mümin kulusun,
yolunda yürüdükçe; gününü bilirsin, gönlün açtıkça. Niyazın edersin YM. Hiçbir niyaz elde kalmaz. Aradığın, anıldığı
an selamını iletir; yumuşak yolunu, gününde söyletir. Sabrında, kulunun huzuru vardır. Camiyi bina eden mi, yoksa orada gönlünü
açan mı mümin kuldur? Elbet gönlünü açan. Camiyi bina eden, sahibidir. Yöneldik O’na, cümle kullarına, yarattıklarına. Suyun aktığı yere
baktık, kumu incelmiş, yolu deryaya yaklaşmış. Soruları verdim.
Yaklaşan, kendini bilir. İbadet borcundur, sevgi harcındır. Sevgin
bol olsun, borcun HAKK’a ödensin. Sevgisiz borç, mezat malına benzer. Merhamet, ALLAH vergisidir; ne var ki, sevmeyene verilmez. Hatalar işlenmedikçe
dürülmez. Meydanı doldurayım diyen, ‘Yangın var!’ diye bağırırsa dolar. Ne
var ki dolanda, yalancı horlanır. Meydana aşure kazanı kur;
çağırmasan da dolar, her kulu hayır ile anar. Dünyadan alıp gidilecek o
vardır. Cümlenizin, merhametten nasibiniz bol olduğu görülür. ‘Mümin oldum.’ diyen, andığı her kulun gönlünü
hoş edendir. Maddeyi dünyaya vermiş, manayı gönle koymuş. Kainat
senin olsa, kullarına nasip dağıtamazsın. Halbuki sevgin,
kainatı defalarca sarabilir. ‘Olmuyor.’ dediğinizde; mermer taş duvar olmuş, yerini kuma
vermiş. Yanımızda olana derim. Kumun olduğu yer, suyun vardığı
yerdir, derya ile birleştiği yerdir. Mermer duvar, selin getirdiğine
set olandır. ‘Ne demek?’ dendi. Sevabı. Öyle sevaplar vardır ki, cümle
hataların affını getirir. Öyle hatalar vardır ki, cümle sevabı götürür. Mermer duvarı olan kuluna ne mutlu. Mutlu olanın yanına,
elbet mutlu kulu verilir. Sevaplar; yolun açılışıdır, gönlünün seçilişidir
diyelim, gönlünüzden dumanı atalım. ‘ALLAH’ım bende, ben O’nda.’ dedikte, huzur
seninle olur. Geçlikten yılmayın, güçlükten şikayetçi olmayın. Geçenin hayrına
sevinin, güç olan seni kurtarandır. Yukarı attığın her adım, gönlünü çiçek
misali açar. Danıştığın, yerini bulmadan geçer. Çünkü vakit, mekana
tabi değildir. Karşımızda olana. Müsterih olasın dedim, sathında
kalasın. ‘Neden, ne olacak?’ dersen; kuyudan balık avlamaya benzer. Ne dünya
senin, ne sen dünyanın; varsın kaynasın kazan. Ne göçen ozan anlatabildi, ne
kainatı YAZAN. Ayağım suda olsa, gönlüm YAR’da olmadıkça yol beni ne
yapsın? ALLAH’ıma emanet olasınız, yolunda müsterih gönül ile
kalasınız.

Mümin yolu alır, günümüz hep şen olur. Cümleniz güzel güne, ‘Hayır.’ diye başlayınız, hayır olduğuna inanınız.
YUVA’nın temeli, her kulun emelidir; gönlünün temeli, cümlenin umududur. Sunduğum
şarabı, her dileyen alır; yolumuz, her dileyene açılır. Hatanın
denmediği yolda, hata görülmediği bilinsin. Müsterih olunuz. Konuk
güler yüz diler, ev sahibi gönülden söyler. Uymayana söz etmeyelim, dilemeyene
zor kullanmayalım. Sohbetimiz, hoşnut olanadır. Meyhaneye ER kişi
girer, şarabı saki sürer. ER olmayan; ne hazmını bilir, ne yolunu bulur.
Ona de ki: ‘Sohbet benim canım, canım da GÜL’üm, GÜL’üm de yolum. Uymazsan,
gelme; gelmezsen, duyma; duymazsan, dile verme. Açan çiçekte görülen böcek,
umduğunu almaya gelir. Sanılmasın her çiçek dileneni verir. Her bedende kan
dolanır. Ne var ki, her dolanan kan kulun muradına uymaz. Mümin olan bilir;
kan, ben suyudur. Ben suyu nedir? Can suyu değil mi? ‘Uymam, desem mi?’
derse, dile düşenin gönülde yeri yoktur. ALLAH’ım, yoluna taş koyanın
ömrünü taşlar. Nasıl denirse; mümin kulunun yolunu, uymayana elbet
örttürmez. Ona kendini bulduracak taşlar serer. Kendi kendisine düşürür.
Mümin kulunu da korur, uymayana da buldurur. Kulun şikayeti o taşlar
olur. Duvarı örerken ardına bakalım, harcı noksan karmayalım, derdi kuldan
sormayalım, derman senden demeyelim. Mademki derdi O’ndan bildik, dermanı da
O’ndan dileyelim. MEVLÂNA der ki: “Kulundan sözü, şeytandan kozu
bilmeyelim. Söz de O’ndan, koz da O’ndan, uzak duralım KUR’AN’daki şeytandan,
kendi yarattığımızdan değil. ‘Nedir?’ dendi, şeytanın
varlığı soruldu. ‘LAİLAHE İLLALLAH MUHAMMEDÜR RESULULLAH’ın
olmadığı yer şeytanındır. Madem ki ‘LAİLAHE İLLALLAH
MUHAMMEDÜR RESULULLAH’ın olmadığı yer yoktur, şeytana da yer yoktur.
O da sadece ALLAH’ımın yarattığı bir var olandır. KUR’AN’ın yazdığı
gibi, kulunun çözdüğü gibi değil.” Gayrete hürmet gerek; ne var ki, bağlı duran sandalın küreğini
çekene değil. ‘AŞKI’na ağladım.’ dersen; ‘Neden?’ derim sana,
gülmen gerekmez mi? Ne gidene yanarım, ne boşuna dönerim, güğüm
dünyanın malı, RAHMETİ’ni dilerim. Dolarsa, taşırken güçlük çekerim.
Ya dolmadıysa? Elbet kolay gider. Ağır olsun diye, içine taş doldurur
musun? O zaman boş gayrete düşmüş olmaz mısın? Mümin olandan
gelen; sohbete eklenendir, merakla beklenendir. Duman yolunu bacadan bulur, huzur
kuluna kapıdan gelir. Manayı açandan soralım, bacaya vereceğin nedir? (t’ye mananın açıklanması bırakıldı. Açıklanma dinlendi.)
EYVALLAH. Daha önce verdim, ‘Ateş dahi sudur.’ dedim. İspatı
derseniz, meydandadır. Yanan ateşten çıkan duman nedir, nereye gider,
nasıl döner? Kul ateşlenince nasıl terler? Kainatın özü sudur. Taşı
ile toprağı, ateşi ile. Gönülleri yıkayan kim? Daha önce dedim; her kulun kendisi, sohbet sadece
tecellisi. Gemiye her binen kul yolcusudur. Kaptan yolcunun sözcüsüdür. Her kul,
kendinin sorumlusudur. Bizden bilmeyin, gönüllerinize sevinin. ALLAH’ıma emanet
olasınız, cümlede O’nu bulasınız.

Yuyanın sözünden, çalanın sazından; haz duyulur, yumuşak yol bulunur.
Uymayanın uymaması, gül bahçesinde yeşeren otlar misalidir. Gülü
koruyalım, otları temizleyelim derseniz; elbet hata olmaz. Mümin olan bilir;
mümin olanın yolu, olmayandan temizlenir. Derseniz ki ‘Otları da ALLAH’ım yarattı.’ Unutulmasın,
her şey yerinde güzeldir. Ot at beslemeye. Gül bahçesine atlarsa, akıbeti
yolunmaktır, gül için korunmaktır. Kumun olduğu yerde, taş göze
batar. ‘ALLAH’ım görmez mi, yoluna koymaz mı?’ denirse, elbet koyar. Ne var ki
ALLAH’ım, kuluna aklını-mantığını kullansın diye verir. Kul mantığını
harcarsa, tozlu yolda kalır. Camiye, her namaz kılayım diyen girer. Sohbete; her ‘ALLAH’ım!’ diyen,
sohbetin erkanına uyan girer. Öz doğru, söz doğru; YUVA’nın yolu
eğri mi? Ekinin tazesi gözü, ermişi mideyi doldurur. Oymayı dileyen,
sohbetimize katılandır. Oymayı dilemeyen, ‘Söz.’ diye gelene de kapımız açık.
Sohbetin dışında, dünyanın hali görülür. Her kul, gönlüne yatan ile gününü
geçirir. Murat; her kulun yolunda olması, gönlünü her gönle uydurmasıdır.
‘Günüm yumuşak geçsin.’ dersen, gönül-gönüle yatkın olanı seç. Yatkın
olmayana ‘EYVALLAH.’ de geç. Sohbet HAK SOFRASI’dır; tatlı da olsa, acı da
gelse yersin, tadını sadece ağzında bulursun. Dedim; sohbetin
dışında, uzak durursun. ‘Olmuyor.’ demeyin, OLDURAN’dan bekleyin. Yenmedik meyve atılır,
yediğin aşa elbet su katılır. Ayağını yormadan, yolu
yürüyemezsin; yorganını örtmezsen, ısınamazsın. Kaide bozulmaz. Her çiçeğin
yaprağında ne görülür? Önce gelen yaprak,; hem daha büyük, hem daha güçlü.
Sonra gelen yaprak, daha yüksek olsa da; hem küçük, hem güçsüzdür. Oluşu
sadece süstür. Güçlüğü, hizmetindedir. Ne var ki; güneşin kuvvetinde
ilk sararan, küçük yapraktır. Emek, daima önden gelene düşer. Saygı,
sevgiyi besler. Saymasını bilen kul, sevilmekten mahrum kalmaz. Saygısız kul,
er geç hakarete uğrar. ‘Çevremi kırmayım, imtihanımdan kalmayım.’ diyen;
elbet HAK YOLU’ndadır. ‘İmtihanıma çevremi de alayım, halimi
kolaylayayım.’ diyenin halinin ne olacağı bilinse, el-elden uzak kalırdı.
Olaylar, yürür gider. Yürümeyen, sadece niyettir. Niyet, kesin karardır. Karar
YÜCE’nin, niyet senin. ‘Ağacı dikeyim.’ niyettir, ‘Meyvesini yiyeyim.’
niyettir. Yemek, nasip. Niyetini mantığın kurar, oluşunu ALLAH’ım.
Olacak niyeti; mümin kuluna kurdurur, niyetini er geç oldurur. AŞK’ının
aldığı, kime verdiği; an be an okunur. Kul niyeti ile imtihan edilir,
yaşantısı ile değil. Yaşantın BEZM-İ EZEL’de yazılıdır,
niyetin de günü gününe çizilir. Sen hangi gücün ile çizersin? İmtihan
beden ile değil ki. BEZM-İ EZEL’de bedenin çizgisi yazılıdır. Dedim
ya, deryada buharlaşan su imtihanını nasıl verir? Su halinde iken mi, buz
halinde iken mi, yoksa kar halinde iken mi? Sadece döküldüğü yerde. Her
hali HAK tarafından yazılmıştır, niyetine uymuştur. Bazen rüzgara
boyun eğmiştir, toprağa düşmüştür; bazen dağları
aşmıştır, dağdan deryaya düşmüştür. İşte
imtihan, o niyetten meydana gelmiştir. Kararı VEREN de, VERDİREN de
YÜCE’dir. Sadece niyetin HAKK’a dönünceye kadar, seni o yolda oyalar. Niyetini oldurur,
oldurdukta hatanı buldurur; HAK YOLU’na döndükte, olumunu gösterir. Birinde
kuluna hatasını buldursun diye niyetini oldurur, öbüründe mümin kuluna niyetinin
sevabını gördürür. Evimi kurayım, dayayıp döşeyim derken; gücün var ise düşünürsün,
niyetini kurarsın. Maddi varlığın yok ise, niyet nedir? Hayal. Aynayı
duvara ters asarsan, gününü göremezsin, tenini soramazsın. Amade olduk, her güzeli sevdik. Sevdik, güzel diye kainatı sardık. Dünya
işi, pişir aşı, kaldır kaşı, atma taşı. Olan olur,
bilen alır, gören bilir, olsa yürür. Sormuyorsa vermezsin, sarmıyorsa
dermezsin, çatının örtüsünü kaldıramazsın, olanla yetinirsin. Niyazında
beklenirsen, teferruata düşme; mescit kurayım diye, gününden geçme. Kulun
mescidi, kainatın her yanıdır; KABE, kulun yönüdür.

Mümin kullarının her an yollarının başındayım. Mümin dendikte, hale
geldikte, sorusuz kaldıkta; yumuşak gönlüdür. Bedenin gördüğü, cefa
dediği, YM, yerindedir. ‘YAR’im!’ dediysen, gönle koyduysan, vecd ile
kendinden geçtiysen; serden neyi beklersin? ‘Erdik mi?’ demeyin, yoldan
kalmayın, gönlü sere koymayın. Murat dilersen, ‘VERGİN’e uydum, arttırmanı
diledim.’ dersin. Yemezsen doyar mısın, almadan kanar mısın? Sandığı
boş taşıma, vermediğin sevginde geleceğini şaşırma.
Mendilin dört ucuna düğüm atarsan, düşer diye düşünme. İlmin hududu; HAKK’ın
elinde, alimin dilinde, mümin kulun gönlünde. İlmin hududu çizilemez,
kainatın sırrı çözülemez. Kainat; ADEM’den bu yana, gelmiş göçmüş cümle
kulların sayısı kadar sır saklar. Her doğan kul ile, yeni bir sır
doğar. Onun için, kainatın sırrı çözülemez. ER kişinin eli bükülemez,
saki şarap sundu ise dökülemez, umduğunu bulamayan katılamaz. Mümin
kulun yolu, ol HAK’tadır eli, gönlündedir gülü. Yumuşak kulu, güzel huyu,
kaynakta suyu. ‘CAN!’ dedik CAN’ı bulduk; ‘CANAN!’ dedik, HAKK’a sarıldık,
EYVALLAH sözünde selameti bulduk. Sohbetin sonu gelmez, kulun sözü tükenmez, miğfer başı korumaz.
HAK’tan yazı geldi ise, kul önüne durur mu? Eğer dere taşlı ise;
kuşağı kuşanalım, yuvada döşenelim. Yudum-yudum içsin ki;
tadına varabilsin, ‘Günümü HAK verdi.’ diyebilsin, sevgi pazarına gönlünü koyabilsin, sevmeyi bildi ise gönül tahtına
oturabilsin. Bina kurulur, kimin eliyle? Ezan söylenir, kimin diliyle? Kainat
seyredilir, kimin gözüyle?

Günümüz aydın, gönlümüz huzur içinde olsun ki; VERGİSİ’ne
uyalım, ‘Kulunuz şükür.’ diyelim. Cümlenize selam olsun, her arayan
gönlünde bulsun. Ceht ile varmak, kabus ile kalmak yoktur. Sadece bilmek, bildiğince
görmek, gördüğünce sevmekle varılır. Her yüce ağacın gölgesine
oturulur, ne var ki kulun gönlünce ağaca değer verilir. Kul vardır
ağacın altında ateş yakar; ne kökünü düşünür, ne yaprağını.
‘Meşrebim eğlenmektir, eğri olana gülmektir dersen.’, doğruyu
bilmediğini söylerim. Eğriye eğri demek için, doğruyu
buldun mu, muzdarip olana, ‘Halin nedir?’ diye sordun mu, ‘ALLAH’ım,
derdine deva.’ dedin mi? ‘ALLAH’ım!’ demek için, sadece kendi derdine çare
arama. Cümle ile bir ol, cümle ile var ol. ‘Ağarmadık saçın, hükmü
sayılmaz.’ dersen, saç ile değil gönül ile. Kulun olgunu seçilir. Seçen ne
sen ne ben; elbet YÜCE’dir. Sohbetimiz açılsın, günün yorumu seçilsin. Yormadığın
olayın, görmediğin duvarın, ölçüsünü bulamazsın. Serçeyi örnek alsan... ‘EYVALLAH!’ diyelim, sorguya verelim. (soru
soran olmadı) Uyumayı vaktine veren, uykuyu sevendir; vakitli-vakitsiz
uyumaya çalışan, uykudan şikayetçi olandır. MEVLÂNA’yım! Suyumuz aktığınca, kulların baktığıncadır. Sözümde hata yok. Çok
uyku uyuyan, asla uykuyu sevmeyendir. Hasretlikten değil, gafletinden şikayetçi
olur. Çünkü uyku ile geçirdiği anlar, boş kalmış anlardır.
Halbuki uyku vakti bellidir. Vaka, olayın vukuudur. Münakaşası olmaz,
müdafaası yapılamaz. Köprüden, önce gelen geçer. Müsait yolda kul, elbet rehber
aramaz, görse de sormaz. Ya dört yol ağzına geldikte, yapacağı nedir?
Manayı sordunuz, ‘Acaba?..’ dediniz. Meclisin özüne değil, cümleyedir sözüm.
Yaymadığın kilimin tozu olmaz, yolun tozu kula gelmez. Dağın aşılması
güç gelirse de, yolun sonu bulunmaz. Kainat bir sözde durmaz. Duman almadık,
kuluna vermedik, cümlenizde görmedik. Yürüdüğümüz yola, kumdan başka
sermedik. CAN ile CANAN; gün ile gecede daim BİR olur, BİR’de bütüne
varır. ALLAH’ım her olaya ölçü vermiş. Kulunun gözünü daima ileri baksın
diye başının önüne koymuş. Geriye bakmak gerekse idi, başın
arkasına da göz koymaktan aciz değildi. Yuyan bilir, kulunu öyle eğitir.
Arayan bulur. Hiçbir yol bilmeyen; serçeyi örnek alsa; hatadan kurtulur.
Meyvenin hamı yenmez, kulun yavrusuna söz gerekmez. ‘Neden?’ derseniz; eğer
doğruyu bilmiyor iseniz, yanlış eğitmiş olursunuz. Hatada
ancak kendinizi bulursunuz. Her yaratılanın yaratıldığı hali güzeldir.
Coşmuş olan kulun, hatası nerededir? Taştığında.
Coşalım, amma taşmayalım. Unutulmasın ki taşan, ateşi söndürendir. İçin için kaynayın,
cümle ile oynayın. Oyundan maksat, gönül hoşluğudur, sabrın başlığıdır. Sandığa koyduğun, giymediğindir; bohçaya koyduğun,
sermediğindir. Gasp ettiğin malda, kendine hak arama. Muamma değil,
dediğim açıktır. Ayağım suda olsun, elim sende dersen; ne suya, ne
ele faydan olur, ne de sana verir. Bu hal, uykuda geçen halden kötüdür.
ALLAH’ım buldursun.

Mümin oldukta, hale uydukta, yola koyuldukta danışılan; kaynayan
tencereye, kap tutmaya benzer. Nasıl ki kapağına biriken buhar, tane olur
dökülür, yerine varmadan serpilir; danışma da ona benzer. Yanılmayın;
halden danışma demedim, yoldan dedim. ‘Halim uyar mı, hata olur mu?’
dersin. Amma ‘Yolun eğri mi, doğru mu?’ dersen, yersiz konuşursun.
Her meyvenin çakırı burar, amma bekleyeni yormaz. Öyle desek dahi, yanlış
dememiş olurduk. Ben sözü sıfatına verdim, özüne değil. ‘CANAN.’
diyene, CAN’ı kan ile karıştırana, ne denir? CAN’a CANAN gerek, CAN’ı kan
ile besleyene yol gerek. Göğün altı nerde, üstü nerde? Kul oturdu ise kürede, bilsin ki kainat
her attığı adımda, yanılmadan verilen sözümde. Gömlek bedene dar gelirse,
gönlünü geniş tut derim. Aşı, nasibim ne olursa olsun severim.
Çimene, kainatın halısı diye bakarım. Cümlenize selamet, ALLAH’ıma emanet
olasınız.

Yürüdük kader diye, okuduk yazar diye, bekledik bozar diye. Dünya günümüzü
boşa harcadık. Çünkü ALLAH’ım, yazdığını bozduğunu, kendisi
bilir. Kuluna hayır olanı vermeden görür. Gören gözün; O’nun olsun, O’nun verdiğine
kansın. Diyen dilin; O’nu ansın, andığı gibi olsun. Kundağı kul
‘Hayır.’ diye sarsın. Yıkılan duvara küfür etmesin. ‘Yıkan O’dur.’ diye bilsin. Unutmasın,
yeni yapacağı duvar için, eskiyi kaldırır. Yumuşak olayım diyen,
bilsin ki o yoldadır. Sohbetin yorumu, sonraya kalsın, kul üzerine yorulmasın.
Cemiyetler; cemaatlerin düzenidir, düzen bulmuşudur. Her kul düzenini
buldukta, cemiyet tüm kalbolur. Öyle cemiyette küfür kaybolur. Sulh, dileyenindir.
Cemiyet kalb oldukta; sulha mühür atmış olur, hukuk düzenine uymuş olur.
‘Nedir?’ derseniz; ALLAH’ım dünyayı parselleyip, kuluna vermedi. Ancak kul;
‘Düzen kurayım, adıma dünyaya temel atayım.’ derse, düzende aşırı giderse
ne olur? Elbet mücadele gerekir. Olumunu bilsen, dünyayı silsen; ALLAH’ımın ne
lütuflarını görürdün. AŞK; dünyanın değil, CAN’ın ötesindedir.
‘CAN’ım kalsın, CANAN’ım bilsin.’ diyebilir misin? İşte AŞK
odur. CAN’ım O’nda, CANAN’ım bende, BİR OLAN cümlede. Destiye su verelim,
her içeni görelim; toprağı ince sürelim, ektiğimizi bilelim, ektiğimizi
toplayalım. ‘Ambar dolar mı, kula yarar mı?’ derseniz, ALLAH’ımdan yaramayan gelmez.
‘Kulun fakiri gülmez.’ demeyin. ALLAH’ım kuluna gülsün, varsın dünya nasibini
kıt versin. Yamalı giymezsen, aşını bulmazsan; sevgili kulu değil misin? Oymayı kime verirsin? Elbet bilene. Düz odunu herkes
keser; iki çatar, bir kutu yapar. Oymayı ancak, ustası yapar.
Saz çalarsa kim duyar? Elbet seven, oynamasını bilen. Ne oynayan günahkar, ne
oynamayan. Günaha sevaba siz ölçü vurmayın, kulu kuldan ayırmayın. Günahkar
bildiğine, elini ver ki; sevabına sevgi duyar, belki senin haline uyar. Olmazsa yüz çevirme, ‘Olmaz!’
diye kararını devirme. Olan-olmayan, O’ndan; YAZAN BİLİR, onu dünden.
ALLAH’ıma emanet olasınız, ummadığınız olaydan uzak kalasınız. Ummanda
HALKEDEN’i bulasınız, YAHYA EFENDİ’nin selamına uyasınız. MERYEM, YUVA’nın
uydusu olsun.

Mesut olalım, güne şükür diyelim, cümleye selamet dileyelim. Kanda
kırmızıyı, tende güzeli bulalım. Kumun elendiği yerde olalım, nasip
alamayanları ALLAH’ıma havale edelim. Kul vardır, bir demet gülde kainatı
bulur, tüm güzellikte kalbolur. Kul vardır, gül bahçesinde dolanır, hala ‘Güzel
nerde?’ diye aranır. Aradığın yerde durma, çünkü aramak gerekmez. Yolunan
gül, kökünden geçmez. ‘Gülün yolunduğu görülmüş mü?’ derseniz, YM.
Gönül bilmeyen, hatır saymayan, yeşeren her fidanda yiyecek olsun diyen;
elbet gülü yolar. Çünkü onun için gül, çimenden farksızdır. Mümin olan bilir,
gül ile çimeni ayırır. Gayb kulun perdesidir. ‘Yumuşak olursam, açar
mıyım?’ deme. Sana verilen ALLAH’ımın LÜTUFLARI’ndan değil mi? Neden
‘Olandan geçeyim, görünmeyeni açayım.’ dersin? Daha önce verdim; sözüm
cümleyedir, zümreye değil. Asmaya bakarsan, üzümünü alırsın; gönlünü
yakarsan, yönünü bulursun. Büyük balık, niye küçük balığı kovalar? Kendinden
büyüğe gücü yetmediğinden. Meyden alındı, neyden üflendi, soruya meydan açıldı. (t’nin birinci sorusu: Dünya hayatınızda tüm insanları,
din ve mezhep farkı gözetmeksizin BİRLİK’e ve beraberliğe çağırmıştınız.
Oysa bir irşadınızda ‘LAİLAHE İLLALLAH MUHAMMEDÜR RESULULLAH’ın bulunmadığı
yer şeytanındır’ diye buyuruyorsunuz. Bu İslami bir düstur olduğuna
göre bu inancı paylaşmayan diğer dinler mensupları ,acaba şeytana
mı yaklaşmış oluyor? Fani dünyamızda insanları çok defa birbirinden
ayıran dini inanç ve ölçüler, RUHLAR ALEMİ’nde de geçerli midir? Yani
ebedi alemde, mesela Müslüman, Hıristiyan, Budist RUHLAR diye bir ayırım var
mıdır? Bizi bu konuda lütfen aydınlatır mısınız?) Mademki ALLAH’ım RESULÜ’nü KENDİ’nden ayırmaz, ‘ALLAH’ım!’
diyen RESULÜ’nü de anmış olur. Öyle oldukta cümle yaratılmış
MEVLÂNA’ya dosttur. Şeytanı kul kendi gönlüne koyar. Eğer gönlün
ALLAH ile doluysa, şeytan nereye girer? Yoluna dursa yanar, yönüne gelse
donar. Yudum-yudum içelim, gayesizlikten geçelim. Kutbuna erişmeye değil,
yoluna düşmeye çalışalım. YARATAN; TEK YARATMIŞ, RABBÜLALEMİN
DEMİŞ. ALLAH’ımın DEDİĞİ’nden; kul nasıl çıkmış,
çıkanı benimsemiş? İNCİL’de olanda, kavmini gözetmiş;
TEVRAT’ta olanda, tekrar göz atmış; ZEBUR, adım-adım getirmiş.
KUR’AN; cümlesini toplamış, kainata düğüm atmış. Biri başlar,
biri döşler, biri haşlar. KUR’AN; baştan başlar, sonuna
gönüllerle beraber varışı gösterir. Gösterişi bilen görür, gören
verir. Verene EYVALLAH diyelim, soruyu alalım. (ikinci sorusu: sohbetlerinizde mümin kul ifadesi
sık-sık geçmektedir. Mümin kul kimdir? Bu İslami anlayışa göre mi
söylenmiştir yoksa daha geniş bir anlamı mı vardır? Lütfen açıklar mısınız?) Mümin; sadece ‘YARATAN’ım!’ diyendir, VERDİĞİ’ne uyandır.
MUSA da mümin, İSA da, MERYEM de, cümle yaratılan da. Mümin kul vardır,
müslim kul değil. Müsaade olundukta, kul diline verildikte; gülün dilinden
söylenecek, murat her kula açılacak. Muradın olacak denildikte; sözümüzde hata
aranmasın, ne olacak diye beklenmesin. Kulun kuldan korkusu silinsin. Saygı
denirse, müstahak olmadığın yönetimde iskemle sana haramdır. Cümlenize
EYVALLAH diyelim, ALLAH’ıma emanet edelim.

Niyazın olduğu yer, kainatın durduğu yerdir. Ne kilise ne de
cami, gönül ile yöneldiğin yerdir. Gönül ile yöneldiğin yer, HAKK’ın
huzurudur. Gelişten maksat soruldu. Maksat İLAHİ’dir. Ne var ki
HAKK’ın MAKSADI değil, çünkü O maksat gözetmez. “OL!” DER OLDURUR. Mümin
kullarına “BUL!” DER, BULDURUR. Mümin olanı anlattık. Dönen değirmen neyi
aktarır? Sudan suyu, pervanesi havadan suyu. Akan su nerde ise, onu avuçla.
Gönlümün aynasıdır de ki, mümin olasın. Kul, kul ise, kuldan kulu ayırmaz. ‘Kafir.’ dedikte ayırmış olmaz
mısın? Kulun niyazı, ALLAH’ıma gönülden varıştadır. Onu da hiç bir kul
çözemez, kendinde dahi. KUR’AN’ın verdiğine uyarsan, ALLAH’ımın sesini
onda duyarsan; ayıramazsın. Çünkü KUR’AN’ı ALLAH’ım VERDİ, “AYIRANA
UYMAYIN!” DEDİ. Eğer KUR’AN’ı kul yazmış olsaydı, ‘Neden
ayırdı?’ diye sorgu bize düşerdi. Ölçüsü ALLAH’ımda olan her şey,
kulun sözünden uzak kalır. Senin mümin bildiğin, ALLAH’ımın nezdinde mümin
olmayabilir. Onun için, her kulu mümin bil. Harcayana dil uzatma. Neyi nerde
harcadığını, neyi nerde kazandığını; sadece ALLAH’ım bilir. Gayb
olana göz atma dedik, daha önce verdik. ALLAH’ım kulları ile her an hemhal
olur, KENDİ’ni onlarda bulur. Yanılmayın; onlarda bulur dedikte, kulun
O’nu idrak anıdır. Yoksa ALLAH’ım her an, mümin olsun olmasın; kulları iledir.
Madem öyledir; sohbeti kul ayırarak değil, kendimize ne almamız
gerektiğini bularak yapalım. Gelişten bu yana, ‘Cümle kulları için
veririm.’ dedim. Elbet gelişim; ne kendi arzum, ne de kulunun niyazına.
Sadece ALLAH’ım DİLEDİ, “YOLUNU DİLEYENLERE.” DEDİ.
Yanılmayın; yolunu dileyenler deyince, sadece kendinize mal etmeyin. ‘En mühim olan nedir, dinlerin üstüne çıkanı nedir?’ dersiniz. Dinler ne
için kurulmuştur, nereye götürmüştür? Bugün dinlerin verdiğini,
nereye ulaştırdığını bilmek isteyen her kul bilir, sorsa öğrenir.
Madem bilinen ortadadır, demek ki olay açıktır. Yani her aldığın, seni doğru
yola götürür. Sadece AŞK, seni cümle dinlerin üzerine çıkarır. Seni dine davet eden PEYGAMBER’in, hangi
kuvvete dayandı? ALLAH AŞKI’na. O’nu gönlüne alan, dinlerin üzerine çıkandır.
Olaylar perde-perde oluşmuştur. Kuruluşta; güneşe, ateşe,
suya, taşa, toprağa tapılmıştır. Orda dahi YARATAN aranmıştır.
Bilinçler adım-adım aşıldıkta, İslamiyet’e varılmıştır. O hali,
tekamül etmiş halidir. Ve kainatın sonuna kadar, nokta dahi almayacak hale
gelmiştir. Aslında KUR’AN’I KERİM, o hale gelmiş değil;
kul, hazmedecek hale gelmiştir. KUR’AN’ın verdiğine, bugün cümle
kainat; ister istemez uymuştur. Çünkü uymamak elinde değil. İşte
o, şekildir. Gönlünde AŞK duyan, ALLAH AŞKI’na düşen; ne
olursa olsun, şeklin üstüne çıkmıştır, aslında şekli silmiştir. ALLAH’ı tabiat olarak görenin, mümin olduğuna işaret mi aldın? ALLAH’ımı
inkar, kulluğun dışındadır. Yanılmayın, dinlerin üzerinde durmayın.
‘ALLAH’ıma şükür; O’nu bildik, RESULÜ’ne uyduk.’ dediğin an, İslam
olursun elbet. Ne var ki, her KELİME-İ ŞAHADET getiren İslam
mıdır? İslam olmak, RESULÜ’nün her Hali’ne uymaktır. Her Hali’nden biri,
FAHRİ KAİNAT oluşudur. Cümleye kucak açmıştır. Öyleyse o
haline de uyalım, aradan perdeyi silelim; her kulun gönlünü, ALLAH’ıma
bırakalım. Sohbetlerimiz O’na gidiştir, gidişte buluştur.
Buluş er geç vakidir. Ne var ki tez varışı dileyen, ‘ALLAH’ım sana.’
diyen kullarının gönüllerine hitaptır. AŞK’ın olduğu yerde, KUR’AN’ın
yazdığı vardır. Onun için dedim; KUR’AN cümleye hitap eder, cümle ona ister
istemez uyar. Sen, tanıyanı tanımayanı bilemezsin ki, ‘EYVALLAH.’ de geç.
ALLAH’ım, ona bildirmekten aciz değil. Ona bu sözü söyleten,
bulamamazlıktır. Fark, o andadır. ALLAH’ım ona, er geç buldurur. KUR’AN’ı
bilsen, ‘Er geç cümle alem Müslüman olacaktır.’ sözünü anlardın. Cümle alem
Müslüman olunca, ALLAH’ımın VERGİSİ elbet cümleye kalmaz mı? Kul
bunun yorumunu şöyle yapar; ‘Cümle dinler silinecek, kainat Müslüman olacak.’
Aslında ‘Her kul varışta, Müslüman varacak; yani idrak edecek.’ demektir. ‘ULULAR’ sözünden alacağın şudur: Cümle dinlerin üzerine
çıkmış, O’nu her hali ile idrak etmiş, idrakini dünyada bilmiş,
bilmeyene vermiş kullarıdır.

YÜCE’nin YOLU’ndayız, cümlenin kolundayız. Yolumuza göz atsak, hayır denen
yöndeyiz. Cümlemiz andık, anıldık; hep bir olduk, kucaklaştık. O günün
bağlandığı, bugünün derildiği, yarının serildiği andayız.
‘Yumuşak olalım.’ dedik. Niyazdayız. Kaderi söyleyene çoktan geçtik.
Sohbetimizi açana, ‘ALLAH’ım RAZI olsun.’ dedik. Sohbet sohbeti açar, kul her
sohbette bir adım öteye geçer. Cümlenizden ALLAH’ım RAZI olsun, söz dileyen
sıraya girsin.
Meydan sizindir, söz HAKK’ın. Uyduk yoluna, yuyanı olduk, her dileyeni
bulduk. Kuyuyu kaynak diyene de ki: kullandıkça. Yemediğin meyve; ham ise
atılır, ermiş ise bozulur. ‘Ne demek?’ dersen, bilgisini kendisine
saklayan alim. Olmuşu silersen, olacağa gülersin; kararını verirsen,
dinleyeni ararsın. Müsterih olalım, cümlede bulalım. KUR’AN’ın yolu yolumuzdur. Merhamet; ne kulun gücünden, ne de
vergisindendir. Kul eğer seviyorsa, sevgisini cümleye bölüyorsa; merhamete
zaten gerek yoktur. Çünkü merhamet, ALLAH’ımdandır. ‘Neden?’ demeyiniz. Merhamet niyedir? Öksüz kalan, yahut
yoksul olana. Eğer ‘Her yerde ALLAH’ım hazırdır.’ dersen, kendini merhamete
mezun görmezsin. Yanlış anlaşılmasın. Her kul kendi nefsinde kalsın
demedim. Merhameti sevgiye yöneltsin dedim. Sevgiye katılan, kayıtsız-şartsız
beraber olandır. Yumuşak yolda olan, günün haline uyanın gidişi nasıl
olur? Yük aldıysa yavaş yürür, sözünü verir, gönlünün dumanını üfürür. Söz aldım, verileni gördüm. YUNUS’um yapıya baktı, ben kapıya. O’nun olanı
bulman için, O’na varman gerekir. O’nu bulursan, O’ndan olanı görürsün. O’nu
bilmeden, O’na varmadan; O’ndan olanı bilemezsin. PİRLER, O’nu buldukları
için, O’ndan geleni, O’ndan olanı bildiler. Hepsi aynı. Uymayan olmaz. Söz
HAK’tan ise, şahit istemez. ALLAH’ıma emanet olunuz, her adımda ADI’nı
zikredesiniz.

Yol CAN’a, AŞK CANAN’a gerekir. Kürekte kum, olaylara gözünü yum.
Kuyunun ağzı dar ise, suyunun kıtlığına hükmetme. Nehrin
gürlüğünü çok görürsen, hızından deme. Ne kadar hızlı giderse gitsin, varış
yazıldığı vakittedir. Talip olduğun madde ise, verilmeyenden şikayetçi
olma. Mana ise verilenle öğünme. Ne verilen sana, ne alınan senden.
Verildi ise paylaş diye, alındı ise paylaşmadığın için. Tasarruf
sahibi sadece O. Minareye müezzin çıkar, ezan okur; kimin için? Elbet cümleye. Ulema ilmini
paylaşmazsa, ulema denir mi? Paylaşırken, ‘Bende olanı vereyim.’
derse, ilimden habersizdir. ‘Bizim olanı açalım, hep bir olup söyleşelim.’
diyen; KUR’AN’a uyandır. YUNUS’umun sözünde, HAK her zaman ÖZ’ünde, dünyayı sildi gözünde. MEYDAN
kulunun, mümin olanın; yolunun gidişine uyalım, niyazı gönülden alalım.
Bundan öte yol vardır, yolun gidişi dardır. Yemeni; yolun tozuna hedef
olur, kul ayağını korur. Mümin olana; ALLAH’ımın VERGİSİ yoluncadır, bilmeyene halincedir.
Her adıma taş gelir, kendi kendine buldurur. MEYDAN’ın özelliği,
gelenin güzelliğindendir. Yolun özelliği, ÇAĞIRAN’ın
GÜZELLİĞİ’ndendir.
Andık anıldık, cümle ile bir olduk; haline uyduk, yumuşak yolunda
bulduk. Kundağı CAN diye sardık, vergiyi CANAN’dan bildik. Kahrı sildik,
‘Küfürdür.’ dedik; gönülden olanı duyduk, ‘En güzeli.’ dedik, uyduk. Küfür
kahrın ta kendisidir. Çünkü kahır, VEREN’i inkardır. Niye küfredersin? Niyetine
uymayana. Niyetine uydurmayan kim? (Kundaktan kasıt nedir?) Kundak
dünyanın hali. Varsın kilim yarı sarsın, odanın yarısı açık kalsın. Yetmedi
diye, kahır mı edelim; çoban kuzuyu gütmedi diye, derde mi düşelim?
Gütmeyeni geçeriz, yeni çoban seçeriz. Sahan boşsa bekleriz, ‘Gelir
ALLAH’ım.’ deriz. Yolun uzarsa, yerin az darsa; şikayet etme. Mümin, yolun
uzununa niyet eder. Kuyuya inmedik, yolumuzdan kalmadık, karar deyip durmadık.
Kararı, VEREN’den bekledik. YUNUS’um danıştı, sizlerle halleşti. HAKK’ın VERGİSİ;
kulun görgüsüne, sergisine değil. VERDİĞİNİ; BİLİR
VERİR, kulun yargısına değil. Ne yargıya düşelim, ne de güzel
halden geçelim. Yormadığın bedenin, yargısını düşünme. Yormaktan
maksat, bedeni harcamak. ‘Minareyi sorayım, gittiğim yere götüreyim.’ diyebilir misin? Dileğin
olmayacağını düşünmek, yersizdir elbet. Hummalı yolun yolcusu değiliz.
‘Minareye çıkayım, cümleye ses vereyim, HAK ADI’na çağırayım.’ diyen
müezzin; gönlünce uydukta, sesini duyuramadık kul bırakmaz. Güçlüğü nasıl yenmeye çalışırız? ‘ALLAH’ım
GÜCÜN’e dayandım, SEN’inle BİR oldum, YARDIMIN’ı diledim.’ dersin. Şüpheye
düşme, ‘YA ALLAH!’ de yürü.
Yeşil rengin yayıldığı, güzel günün sayıldığı yerdeyiz,
gelenlerle aynı yoldayız. Selam olsun cümlenize, huzur gelsin cümlenize. Kumun elendiği, kulun belendiği, yerine-yoluna yardımcı
gelindiği bilinsin. Sahilden arayan, dağdan sormaz; dağdan
gelen, bağdan almaz. ‘Yünüm eğireyim, yolumu ayırayım.’ diyene de ki:
‘Koyun yünün verirse, kulu yolu görürse; eğirirsin, ayırırsın.’ Günün
yorumu, yeniye yol getirir; yelden-selden değil, güneşten nasip alır.
‘Dönüyor.’ dediğin dünya, yumuşak kuluna oyun misali gelir. Her olaya
kaygu alma, yorumun yersizdir. Dumanı gönlüne alana. Geyik yerini bilir, suyun
başını bulur.
Kuyuya yol sormadık, yolumuzdan yakınmadık, kucağa taş koymadık.
Elimizi salladık, yolumuzu gözledik, ‘Günüm hayırdadır, EYVALLAH.’ dedik. Mümin olan; eli açık gezer, sadece gidiş yolunu gözler. İz
ararsan yere, söz ararsan dile bakarsın. Sözün tatlısına güler, acısına
ağlarsın. Demek ki ne yerdeki iz, ne eldeki sazdan değil kulun
gülmesi ağlaması. Dilimizi hoş tutalım, kulun sevincinden gönlümüze
maya katalım. Çayırda gördüğün, koyunu kuzuyu sevindirir. Onun sevinci,
senin sevincin değil midir? Cevizin çetini taşla kırılır. Elle
kırılanı da, taşla kırılanı da aynıdır; fark kırılıştadır. Cevizin
içi, RUHLAR; dışı, nefis-niyet. Bedeni diri tutan, RUH ile CAN. CANAN
RUH’undur, dolayısı ile O. CAN ile CANAN, BİR; bedeni buldurur, bedeni
siler, KENDİ’ne götürür. İdrakten önce, sadece CAN ve beden vardır. İdrakte
beden silinir, CAN ile CANAN buluşur. Hakikate erişte, sadece O
kalır. CAN’dan da, CANAN’dan da öteye geçilir. Çünkü CAN da CANANI da, maddeleşmiş
halidir. Her şeyden geçtikte; buharlaşma misali, bütün ağırlıklarından
sıyrılmış olursun. Öyle ise nerden neyi arayalım, kimden neyi soralım; her
şey O’na dönüştükte, üzüm şarap oluştukta? Bağ varken,
üzüm şarap olmuşken; içtikten sonra ne olur? Ne bağ kalır, ne
üzüm, ne şarap. Şarabın adı-tadı sende. Eğer kuluna verebilecek
bir şeyin var ise, adın ile tadın kalır.

Hayır güne uyduk, ‘ALLAH!’ dedik duyduk. Gönülde bildik, sevgiyle eğildik.
EYVALLAH her verdiğine, EYVALLAH gönülleri gördüğüne. Cümlenize selam
olsun, her dileyen bulsun, aynayı eline alsın, parlak yüzünde kainatı görsün, ‘Ben
de ordayım.’ desin. Cebreden; cebrinden selamet bulmaz, selameti kendinden bilmez, yerini
kimseden sormaz, kaydına ne arasa bulmaz. Almadığın örneğin, sanatını
bulamazsın; oymayı eline alsan, işleyemezsin. Kahrına verdiğin,
‘Zulmümle’ dediğin, açmadan okuduğun kitaba benzer. Gönül açılmaz kul
gözüne, mikrop saçılmaz kul ÖZ’üne. Gözden silinen, ÖZ’den bulunur; orda kulun,
AŞK’ı okunur. Gezdik çizme ile, çözdük sevme ile. Gördük-bildik-sevdik. ‘Dayandığı
kadar gider, durduğu yerde çözer.’ denmesin. Meyveyi ‘Ham olmasın,
dudağı burmasın.’ dersin, yemezsin. ‘Kulun hamına, nasıl dayanırsın?’
derseniz; kul ölçüsünü kuldan alır, sorgunun yeri dilde kalır. Edilen niyazın
ölçüde yeri yoktur, çünkü ölçülere sığmaz. Yenmediğin öfkenin, zararı
kendinedir. Yendiğin öfkenin karı da kendine. Masayı kurarsın, aşına
el atarsın; tuzunu tadarsın, ‘Vah!’ dersin dökersin; tuzu çok gelmiş, aşın
tadını bozmuş. Hatalıyı ararsan, kendinde hataya düşmüş olursun.
‘Neden?’ derseniz; marifet marifetten çıkamaz, kul derdini kula dökemez, kuyuya
sağlam duvar ördü isen çökemez. Duvarın sağlam değilse, tuz
bahane olur çöker. Kul her olana EYVALLAH demezse, marifetten geçer. Eğmediğin
baş, O’ndan değildir; bükmediğin diz, O’ndan değildir;
kulundan selamını esirgeyen, O’ndan değildir. ‘Tahtımı kurayım, tacımı
giyeyim.’ diyen; hizmetini ‘O’na!’ diye görürsen, tacı-tahtı bakidir. Sözümü
vereyim, YUNUS’uma havale edeyim. Açık elde, söz dilde, cümle gönülde bulsun.
Yaprağı dökülmedik ağacın gölgesinde kalsın. MERYEM adında selamete
dalsın, yardımına çağırsın. Tacı yok ULULAR’dan, tahtı yok VELİLER’den
hizmet dilesin. Deryada bir damla su diye aransın. Mercan görsün, MEYDAN’ı
sorsun, danıştığın gibi olsun. Sarmadığın yükte; kayguya
düşme, ‘Yayılır kalır mı?’ deme. Mümin olan bilir; cepheye varan, savaşa
hazır olur.

Huyun güzeline, yaprağın gazeline, gönlün ÖZÜ’ne; sevgimiz çoktur.
‘Yaprağın gazeline neden?’ derseniz; toprağı besler, ağacı
yeniden süsler diye. Olmayan meyveyi koparmayalım, kapalı kapıya adım atmayalım, yer taşlı ise kilimi sermeyelim, nadan olan ile
nazanı bir tutmayalım. Kazanda aşure kaynarken, tuz katmayalım. Tuz, hamura
gereklidir; su, toprağa. ‘Hayat, üç var olanla bakidir.’ denirse; üçü bir
et, her şeyi suda topla. Damın akıyor ise, yapıya göz at. Kürek sandala
gereklidir, toprakta giden arabaya değil. MEYDAN’a vardığında, kulunu
sorduğunda, yerini gösteren olmaz; çünkü kimse kimseyi bilmez, kendinden
başka görmez. Celbedilen tanığın, görgüsünden başka soru
sorulmaz. Ehli vukuf, sarahaten söyleyebiliyorsa ehlidir. Yoksa, yalancı şahittir. Ehlinden şüphe edilmez,
yaygı yaysan altına bakılmaz. Benim inandığım beni aldatırsa, kuluna saygı
olmaz. Saygı; O’nun ADI’na iş görenidir, O’nun ADI’nı gönlünde bilenedir.
‘Gönlünde bileni, ne bilirsin?’ dersen; HAK ADI’n sergiye koyarsa, gelişi
güzel harcarsa; gönlünü pazara çıkarmış derim. Pazarda olanı da, her kul
görür. Cemde darlık arama, cimde noktayı sorma, sinde yargıya varma. Toprağa
ektim ekin, gelin cümleniz biçin, adını anıp göçün, olanı güzel diye seçin.
Olanı çirkin görüyorsan, gönlünü yıka derim. ‘Suyun kıt olduğu yerde, kula
ne gerek?’ derseniz; arayan bulur, bulamayan ‘ALLAH!’ diye-diye ölür. Mescidin
verdiği, camiden alınmaz mı? Her yaratılan, boyunca nasip alır. Karınca
kararınca, fil midesi dolunca, sürü mera boyunca. Dağın eteği taşlıdır, duvarın örülmesiyle
yarar. Mümin olan bilir; her kulun kaderi, yolunca yazılır. Yanılan kuldur,
YAZAN YANILMAZ. Ne yazıyı değiştirebilirsin, ne düğümü
çözebilirsin; izin gelmedikçe. Geceyi göreceksin, gündüzün güzelliğine uyacaksın,
yıldızları-ayı seyredecek, gece de güzelleşmiş diyeceksin. Dertliye
derdini sorsan; ancak dert dediği gün ağlar, geçtiği zaman ağladığına
güler. Demek ki her olay, anında yaşanır. ALLAH’ıma öyle sığın ki;
damında duman kavursalar, başına taş savursalar; DOST olsun gelsin,
seni KORUSUN. ALLAH’ıma emanet olasınız, O’nu gönülde bilesiniz.

Niyazın olduğu yerde, şüpheye yol olmaz. Niyazını eden; ne olacağım
demez, namerde boyun eğmez, olayda mahzun kalmaz. Ne ‘Dert!’
dedik, ne gam ettik. HAK VERDİ, hayır olanı GÖRDÜ. ‘Beni SEVEN O, gönlümü
GÖREN O.’ dersin, sırtını O’na dayarsın. Uzun yolun
seçilişi, HAK içindir. Dünyanın vergisine, yol sorarsan; suyun akışına kapıl, çünkü çabuk götürür. ‘Yele
kapılayım.’ dersen, oradan oraya vurur. Daha önce dedim, çetin ceviz zor kırılır.
Ne var ki; ‘Kıramadım diye bir kenara koyayım, kırılsın bekleyim.’ demezsin.
Çünkü ne kadar bekletirsen beklet, kendiliğinden kırılmaz. Kıracak, özünü
bulacak bir vasıta gereklidir. (Bir aracı mı?)
Evet. (Kimdir?) Onu da kulun kendisi bulur.
Bir cevizi kırmaktan kaçınırsan, dünyanın yaşantısında; binlerce ceviz
kırmak gerektiğinde, kainatı şaşırırsın. Diş bademi diş
ile, taş bademi taş ile kırılır. Sen taş bademini, diş ile kırmaya
çalışırsan; ağzında yuvarlar durursun. (Görülen bir rüya için sorulur) Daha önce dedim, ‘Hayır.’ desin, rüyayı gördüğü gibi alsın. Sadece, hayırdan başka
bir şeye yormasın.

Yudum-yudum içtik, güzel gecemizi seçtik, her VERDİĞİ’ne
uymaya çalıştık. Hatalarımızdan af diledik, ‘Güzellik, her VERDİĞİN’de.’
dedik, cümlemiz kendimizi köprüde bulduk. Karşı yakaya geçelim, elden-eli
bırakmayalım. Miğfer korusa, ciğerin yara alır, kaderin sen gelmeden
yazılır. Nerden neyi korursun, kimden nasip alırsın; VEREN yazmadıysa?
Koşan ata gem vuramazsın, dilediğin yerde dur diyemezsin. Atın
koşusunda toz çok olur. Ne var ki hepsi arkada kalır. Arkada kalana
değil, önde gidenedir itibarımız. Manayı; cümlemiz gönlümüze akıttık,
‘Adım-adım öteye götür, YA RABBİ.’ dedik. Her dedikte gittik, ne var ki
gidişten habersiz kaldık. Haberimiz olsa ne gerek? Gidiş olsun, O’na
varsın, yeter ki varışta, O’nu bulsun. Her avuç pirinç, aynı sayıda olmaz.
Gene de ölçümü, bir avuçtur. Gönlümüz O’nunla oldukta, O’nunla miraca
çıkmış olmaz mıyız? Gönül gönle bağlandıkta, çözecek bulunur mu? ‘Ben
her an ALLAH’ım ve RESULÜ ile beraberim.’ demek için, EVLİYA olmak
gerekmez. Ne var ki; ADI ile değil, VARLIĞI ile beraber olmak. O’nun
‘OL!’ dediği, kulluğu sınırladığı yerde bulunmak; O’nun ile
beraber olmaktır. ‘Kulluk sınırlı mıdır?’ derseniz, elbet. Maznun niye ceza
görür? Ya suç işlediğinden, yahut niyet ettiğinden. ‘Suçu işleten
ALLAH’ım.’ dersen, niyetinden tövbe et. Kaybına kahır etme, fakrına utanç
duyma, yemediğin aşın hasretine düşme ki; sınırı aşmayasın.
CAN çekerse, niyet hata mıdır? Nefsine savaşı o zaman aç. Men edilen, KUR’AN’da
verilen; senin ışığın olmalı. ‘Men edilen ışık olur mu?’
derseniz, elbet olur. Çünkü kul hatası ile doğruyu bulur. Eğer hataya
düşmemiş olsa, doğrudan bihaber kalır. Eğer yollar çamur
olmasa, taşı toprağı kulu rahatsız etmese; düzenlenir miydi? Dağa
tırmanan düzlük arar, güzelliği düzlükte görür. Halbuki hepsinin güzelliği,
ayrı ayrıdır. Daha önce verdim, güllerin de dili vardır dedim. Gülün topluluğu
güler. Gülün tekliği söyler, gülün gününe söylemeyeni duyar. Gül bahçesi,
lale bahçesi, ve mezarda yetişen gülleri dedim. Değerinin büyüklüğü ADI’nda, ADI’nın yadındadır. ADI’nın yadı, kulunun
gönlündedir. Verilen, kullarına sunulan resim, kuluna hediyesidir. (t’nin sormak istediği, o ara gönlünden geçirdiği:
resim o günkü yani bu alemdeki haliyle kıyafetleriyle nasıl oluyor da
verilebiliyor? RUH halinde bu nasıl görülebiliyor?) Kul gözünün ölçüsü
dışındadır. Sadece yaşadığı günün görüntüsünde verilir. Var olduğu
an, sadece NUR’dur. NUR, kul gözünde görüntü olmaz. ‘Her var olan O olduğuna
göre, NUR değil mi?’ derseniz; gördüğümüz her var olan, O’nun sadece
gölgesidir. Aslını görmeye, kul bedeni dayanamaz. Onun için görgümüzle hal
olalım, her olaydan mucize havası çıkarmayalım. Her olaydan mucize havası
çıkardıkta, kendimize paye vermiş oluruz. Mucize topyekûndur. Her
yaratılana, mütevazi oluşta saygı vardır. Saygıda sevgi vardır, sevgide O
vardır. Hummalı olmayalım, ‘Biliriz.’ demeyelim, bilgiye hudut koymayalım. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun. Geldik gördük, niyazına durduk, ‘YA
ALLAH!’ dedik, birlikte bulduk.

Oynamadığın
kozun elinde kalmaz, vakti gelmeden yerini bulmaz, kainat kulun sözü üzerinde
durmaz. Cümlenize selam olsun, her arayan huzuru gönlünde bulsun. ‘Huzuru
aramayan var mıdır?’ derseniz; ‘Olaylar, O’ndandır.’ derseniz, huzura sahip
olursunuz. Gölgeyi
arayan, ağacı gözler; gururu gözleyen, gönlünü kendinden ayırandır. VEREN
O, SEREN O, GÖREN O. Gurur kime karşı? Günün hayra açıldığını
dilersen; sabah uyandıkta kendini yokla, gönlünü pakla, de ki: ‘Şükür
ALLAH’ım; elim, ayağım, gözüm, kulağım SEN’de. Her olayın gelişi
madem SEN’den, hayırdır.’ O zaman günün aydın geçer. Kul ne beklerse, onu
bulur. Sözüm açık. Hayır bekleyen hayırla, şer bekleyen şerle karşılaşır.
Ne var ki şer denen de, kulun yorumudur. Gölün sineği
bol olur, mücadele gerekir. Ne var ki; mücadele dahi, yıkıcı değil yapıcı olmalı. Dönüşü
düşünen, yolunu kapalı görendir. Duacı olalım, görüşünü açalım.
Hiçbir yolcu sadece gidişi düşünmez, dönüşün gayretini arar. Güç olan,
nefsini dara getirendir. Olaylara gün koyma, geçen günleri sayma. Dumanı onu
boğar. Oturduğu iskemlenin bir ayağı kırılır, kendini yerde
bulur. Düştüğü dertten, dünyayı unutur. Yollar ne kadar uzun olsa,
bitiş değil gidiş olur, bir noktaya varış olur. Senin vardığın
nokta, umduğun olur. Zamanını değil, ummanını der ki sana sevinç
vereyim. GÖREN’e
havale edelim, VEREN’e ‘SEN’den!’ diye sabır dileyelim. ALLAH’ıma emanet
olasınız. Sözümün başında dedim. Huzuru, güne başlarken gönlüne koy. Geleceğin üzüntüsü senin neyine? Bırak onu ALLAH’ım
düşünsün. Gölge düşmesin gönlüne. Günün geleni aydın olur.

Meyveler oluşurken, kadere konuşulmaz; kuyuda su var ise, harç ile doldurulmaz; bilemeyen bilen ile bir olmaz,
bilemeyen hatalı görülmez. Aramazsa, ‘Nerde bulsam?’ demezse; ALLAH’ım
uyarmaktan aciz değildir. Her olayın bağlantısı, kulun görgüsüne açık
değildir. ‘Kumaşı alalım, makasa vuralım.’ derken, bedene uyanı düşünürsünüz.
Her kul sadece, kendine uyanı alır. Sana uyanı öbürüne mal etme, bir yanı
noksan kalır. Her pişen aşı, yalnız yiyen bilir. Yemeyenin sözünü
etme, dişine göre alır. Dişi olmayan bademi nasıl kırar? Elbet
taş ile. Aymayı bilmeyen, nasıl uyanır? Ayağına gelen taş ile
elbet. Taşa küfredersin, ‘Canımı yaktı.’ dersin; yaptığını bilsen,
eline alıp öpersin, ‘Bana dost imişsin.’ dersin. Unutmayın, her
yarattığı kula dosttur, hayvana posttur. Dengini arayan, rengini sorar. Ne
renginde, ne deseninde; YAZAN’ın KALEMİ’nde. Çiftçi toprağı sürer,
işçi ekini derer, her kul topraktan bekler. Gönüller, DOST’u gözler. Gördüğün
O değil mi, suçladığın dahi O değil mi? O seni GÖZLER, O seni
BEKLER. O’nu bütün gönlünle sev ki; sadece O seni SARAR, VERDİĞİ
her KARAR, kulun hayrına yarar. Suyumuz aktığınca, her dileyen alır. Samanı ekinden ayıran nedir, ekini samana kayıran kimdir? ALLAH’ım ne ayırır, ne kayırır.
Dumanı dağıtsın, gününü hayır diye açsın, her olayı geçsin, sırtını sadece
ALLAH’ıma dayasın. Gölgeye bakma, karanlık diye lamba yakma. Karanlık gönlüne
inmesin, gayret senden uzak kalmasın. (Bunları kim
için dersiniz?) Ağasına dedim. Çam güzeldir, dökülmez yeşili
gitmez diye; çoban güzel, sözden başka gütmez diye; dost güzel, çirkini bilmez diye; kainat güzel, kulundan esirgemez
diye. VEREN’in; VERGİSİ güzel, SEVGİSİ güzel, SORGUSU
güzel. Alan da; güzel alsın, sergisinde görsün, sorgusunda korkmasın. Gülenle gülmeyen bir olmaz, ağlayan gülene vermez. Gülene sorarsan, ağlayana
hak saymaz. Dert senin değildir, çünkü YÜCE’den gelmez. Olaylar nedir
dersen, kulun kuruntusu. ‘Ulum kimdir?’ dersen; meram bağında olan,
çorbaya tuzunu katan, günün yorumuna katılan, tuzcu diye anılan. (TUZCU BABA HZ.) EYVALLAH, diyelim, yolumuzda
yürüyelim.

‘Bu mudur doğrusu, hangisi hayırlısı?’ derseniz; ‘Günün doğuşu,
hayradır.’ derim. Sözümüz, günden güne değişmez; uymaya niyet
kurmayan, huzurum var demez. ‘Olmazsa dediğin, vermiyor uyduğum.’
diyenin, umduğu olmaz. ‘ALLAH’ım hayır verirsin, kulunu her hali ile
görürsün.’ densin, öyle niyet kurulsun. Hata değil, meziyet aransın. Hatasız
demedim, kulun kula eğecek boynu olmaz. Yoluna tespih çektim, YM. İNNA ATAYNA; bin defa okunsun, bardağa
üflensin, yola serpilsin. YM. Okuyun, serpin; yolun açıldığı görülür.
Gurur kula yaraşmaz, ‘HAK!’ diyenin etrafında dolaşmaz. HAK ne verdi ise,
yerindedir; kul her olayı ‘HAK’tandır.’ dedi ise, başı serindedir. Diyen
desin, kusur bulsun; kulun yükü, vicdanında olmasın. Yazılan verilir, kulun ayağında
taş görülür. ‘VEREN’in VERDİĞİ’ne, SEVEN’in GÖRDÜĞÜ’ne,
imanımız tam oldukta; taht kuralım, cümleye oradan bakalım.’ diyen; gönüllerde
taht kursun, yıkılmayan taht odur. Niyetimiz çok açık, ‘Olmuyor.’ demeyin,
olana göz koyun. Gölün sineği bol olur, rüzgar üfürür. Rüzgara hata
bulmayın. Çünkü rüzgarın da vazifesi vardır. Deryada sinek görülür mü? HAKK’a
ne kadar yakınsan, olaylara öyle bakın. Rüzgarın estiği hayırdır, sen
beğenmesen bile. Niyazım verdim okuyun, kapanan kapılar açılır. Okunsun, gönül ile niyaza varılsın.
Günün yönü dönmez, izin verilmeyen okunmaz. RAHİM ve RAHMAN OLAN’ın ADI’nı
anmak; elbet salah yoludur. Okunsun elbet. Her muradın kapısı, O’nun ADI ile
açılır; her eşikten, O’nun ADI ile geçilir; dünyadan ahrete, O’nun ADI ile
göçülür; minareye, O’nun ADI için çıkılır. Kurduğunuz YUVA’da, selameti
arayalım. Çünkü selamet, kulun kendi bünyesindedir. Yazıyı bozmaya
çalışan, rüzgara ‘Varsın essin.’ diyen; fırtınaya tutulur, o zaman
tutunacak yol arar. Meyveyi yiyeyim diyen, olmasını bekleyendir. Beklemezsen kayıp kimin?
Mimar çizer, işçi düzene koyar, kimin için? İçine girip oturacak
için. ‘Ne demek?’ dendi. Mimar, YAZAN; işçi, kaderini yoluna koyan. İşçi;
MELEKLER’i, EVLİYALAR’ı. Hayır olmayan, ALLAH’ımdan gelmez. Kaydını sormayın,
kimsenin derdine düşmeyin. Unutmayın ki, ALLAH’ım cümlenindir. Günün yorumu, her kulun durumundadır. Düzenini bulacak, gönüller hoşnut
olacak. Niyaza varıldıkta, olaya göz atılır. ALLAH’a emanet olunuz, olayları
HAK’tan biliniz.

Yolların düzünde, her kulun yüzünde; huzur ararız, gönülleri yoklarız.
HAKK’ın VERDİĞİ’nde, alanın gördüğünde; cümlemiz beraberiz.
Yamayı dilemeyen, yeniyi bulamayan; elbet açıkta kalır. Açıklık nereye kadar
götürür? ‘EYVALLAH.’ diyene kadar. Aydın gönülde, gidiş korkusuz olur.
‘Sahipsiz kaldım.’ diyen, yardımcıyı kimden alır? Cehennem nerde başlar,
nerde biter? Gönlünü O’na bağladığın an, bitiştir. NURU’nu harcamadığın,
varışa hazır olduğun zaman; ışığın sana buldurur. NURU’nu
harcayan, varışta yolunu ne ile bulur? Göçünden kıyamete kadar olan
zamanın, sana cennet veya cehennem olur. NUR’un kadar yaklaşmış olursun.
Hiç harcamamışsan, doğruca O’na varırsın. Çünkü aradan mesafeyi
silersin, olayları bölersin; doğruca O’nu bulursun. İşte
arandaki perde, senin cehennemin olur. Yaktığın her lamba, derecesine göre
aydınlatır. Gün ışığı her yanı aydınlatır. Biz günden alalım, gecede
karanlığı silelim. Gecenin ibadeti, neden daha makbuldür denir. Çünkü
gece; günün muhasebesine düşülür, olaylar paylaşılır. İbadet
bunların üzerine örtüdür. Çünkü muhasebe sadece YÜCE’dedir. Gönüllerde olanlar,
her kulun amacıdır. Yumağın sargısında hata var ise, bitişte yargıya
düşer. Suyun akışına taş atarsan, ayağına takıldıkta,
sorguya düşer. Gayrette hata olmaz. Merdiven çıkmayı dileyen, gayret
etmeden çıkabilir mi? Yudum-yudum verir, verdiğinde görür. ‘Sende mi?’ diyene, gönlünce
sitemde durur. ‘Sitem ona yaraşır mı?’ demeyin. Onun sitemi, ona
yaraşır. Yongayı ufalayan, ‘Yeri ocaktır.’ diyene; yamayı söken, ‘Yamasız
gezerim.’ diyene; ‘Ayağım yerde iken, gönlümü serde bulurum.’ diyene.
‘Diyen kim?’ demeyin, aranızda aramayın. Her kim öyle düşünürse. Cennetini
dilediysen; gönlünü mamur et, çünkü cennet sendedir. Cehennemden korkun var
ise; verdiğini bilesin, ‘ALLAH’ımdan.’ diyesin, cehennemi gönlünden
silesin. Hasret kimin? Elbet O’nun. MEYDAN kimin? Elbet senin. Sayısız
VERİR, sayılı ALIR. Sayısız VERDİĞİ nedir? VASIFLARI.
Sayılı ALDIĞI nedir? Kendine mal ettiğin TEK VASFI. Sayısız
VASIFLARI’ndan bir tekini kendine mal ettiğinde, yerini bulmuş olursun.
Aymayı bilirsen, aynayı görürsün. Sevmeyi bilen kim? O’nun VASFI’na eren.
Susmayı bilende öyle, korkuyu silende, fakire gülende, ‘Sen, O.’ diyen de. Yumağı
açmazsan, örgüyü örmezsen; ne gelişinin, ne gidişinin hükmü kalmaz. ‘YA ALLAH!’ diyelim, sözümüzü bağlayalım. Verdik ya. Sevgiyi-
saygıyı-sabrı, sayabildiğince gider. Kulu vardır, sabrı ile bulur; kul
vardır, sevgiye dayanır.

Yuyan olduk, YUVA’ya geldik; her dileyene, dileğince verdik;
gönülleri hoş gördük, ‘EYVALLAH.’ dedik; her olayda durduk, soranın
sorgusunu yorduk. Neden? Gaye; ne olacağı vermek, ne dünyayı çevirmek;
sadece varılacak yere götürmek, kulun yolunu ışıklandırmak. ‘Yolumun ışığı
yeter.’ diyene, gönül beraber de olsa, ‘EYVALLAH.’ demek düşer. Bülbüle
gülden uzak dur dersen, bedeni uzaklaştırır amma gene de gül diye figan
eder. GÜL’ün Sözü’nde, VEREN’in ÖZÜ vardır. Söz kainatta vardır, ÖZ dardır.
Kainatın büyüklüğü dahi, ÖZ’e dar gelir. Niyazımız O’na olsun, O’na varmaya
olsun, O’nun her VERDİĞİ’ne EYVALLAH densin. Neden silinsin,
günün yorumu ALLAH ADI’na anılsın. ‘Andık, tövbekar olduk.’ dersek; tövbemizi
bin defa bozar, gene döneriz. Dönüşte selameti buluruz. Aştığımız
her merhalede, O’nu daha yakın görürüz. Neden? O bize her an yakın. Merhaleyi O
değil, biz aşarız. YUVA’mız, onun için açıktır; her gelen alır, her
arayan bulur, her dileyen görür. Ne var ki, dilemesini bilmek gerekir. Oluşun
açıklığı; ne rüyada ne hayaldedir, sadece gören gönüldedir. Gönüller hoşnut
olsun, cümle hatalar gün ile örtülsün. Açılan güne aydın girilsin. Semenden
güneş gelse, sinede batmaz; kulun gönlüne, kara duman yatmaz. Yumağı
sarayım diyen, arasına düğüm bırakmaz. Almayı bilmeyene, vereyim desen;
verdiğin heba olmaz mı? Sevmeyi bilmeyene, çiçek versen; gülmez mi?
‘Derdim var.’ diyene, ‘YÜCE’nin EMRİ’dir.’ dersen; isyan etmez mi?
Etmemeyi bilen; şikayetçi olmaz, olanı dert bilmez. Dert bilmeyen, isyan
etmez. İsyan, O’na uymamaktır, verdiğini görmemektir. Sahip olduk malına, SEN’in olan MÜLKÜN’e; sahip olduk dalına, SEN’in olan
köküne. Sahip olduk ADIN ile, SENİ andık gönül ile. ‘YA ALLAH!’ dedik,
SEN’den af diledik. Günün hürmetine, RESULÜN’ün Şefaati’ne sığındık.
Yumuşak olduk, ‘AFFET ALLAH’ım!’ dedik. AŞK’ımız kök verdi, kökünde suyu
buldu. ‘Varsın adım anılmasın, yeminim yeter ki bozulmasın.’ demeyin. Sevenin
adı anılmalı, ALLAH’ımın YAZDIĞI’na yemin söylenmemeli. Çünkü yemin,
ALLAH’ımın VERGİSİ’ne isyandır. Kul sorar; ‘Yemin ettim, yeminimi
bozdum; ne ile ödeyeyim?’ Bir ekmek ile mi? Bir çömlek ile mi? O da senin değil
ki, ne ile ödeyesin? O’nun ADI’na sözleşme yaparsın, üzerine mührünü
koyarsın; bozarken kuldan sorarsın. Daha önce dedim; yemine asla yer vermeyin,
verdikte ALLAH’ımdan af dileyin. ‘Hatamı SEN görürsün, SEN tamir edersin, AFFET
beni ALLAH’ım.’ dedikte, yemin mührü kalkar. Ne var ki aynı hataya bir daha
düşmemek gerekir. İşte o zaman, yeminin sana döner, ettiğini
bozdurur, eldekini yozdurur. Miyarımız; sevenlerin sevgisi olsun, sevmeyi
bilmeyenlerin övgüsü olsun. Cümleniz, gecenin hürmetinde AFFI’na sığınsın,
cümle günahlar af olsun. Gölün yatağı çamur olur, deryanın yatağı kum. Mesafeler aşıldıkta,
görüş kesafetini ayna misali gösterir. Görenden olalım, sohbette bulalım. Daha önce dediğim gibi, üç sohbete
bir nakış atalım.

Aymayı bilenlerle, günümüzü ananlarla beraber olduk; her olayda hayır
gördük, gönüllerde duman varsa sildik. Dert edilmesin. Çevreye uyanın sözü;
kendinden gayrıdır, cümleden ayrıdır. Söz çevreye değil, gönülde olana
göre söylenir. Kaygıya yer yok. Gününü hayır diye aç. Gözün çöpe
alıştığı görülmez, zaten HAK izin vermez. Gözün yaşı akar, çöpü
dışarı atar. Kul ancak gözü açtıkta, hakikate bakar. Onun için gözün
yaşı dahi hayırdır. Açalım sözü, görelim özü. Meraka yer yok. MEVLÂNA olduğum, dünyaya geldiğim günden; HAK ADI’na konuştum,
HAK ADI’na danıştım, HAK ADI’na verdim. Sahile vardıkta, cümle derdi sildim.
YM olsun, HAK ADI’na oyumu verdim. Cumayı unutmayalım. (Cuma
namazı)

Huzurun olduğu yerde, HAKK’ın DEDİĞİ vardır. Mümin
kuluna, her günü kârdır. Sunduk yoluna, serdik gönlüne. Silmeyi dilediğin,
‘ALLAH’ım, hatalarımdan AFFINA sığındım.’ dediğin güne; kapak örtelim.
Pencere güne açıldıkta, dumanını dağıtır. Gününü hayra açanın, gönlünü
huzur doldurur. Gönlün hoş olsun, varsın sepet boş kalsın. Vergiye inandık, sergide gördük, sevgide bulduk; sevenin gönlünde,
gölgenin silindiğini gördük. Ne gidene kapıldık, ne gayrete katıldık.
Gönül aldık, gölgede ağacın yaprağını bildik. SAHİBİ’ne
havale edilen her olayda, şüphesiz selameti gördük. Selamet kapısının
kuluyuz, kapının anahtar koluyuz. Dileyip açana, EYVALLAH deriz, cümlesinin
gönüllerini yoklarız. Eşinmeyen tavuk bulmaz, horozun ötmediği yerde sabah bilinmez.
Güneşin doğuşu, karanlığa örtüdür. Gece ne kadar güne örtü olsa
da, ay ile yıldızlar güne penceredir. Yenilen aş gücüncedir, nasip olan
yazıncadır. Gerçek olan, O’ndan gelene uyandır; gerçeği bilen, ‘HAKK’ın
ELİ üzerimde.’ diyendir. VASFI’na erenin, HİKMETİ’ni görenin;
üstünlüğü nedir? Gönlünün açık oluşu. Her gönlünü açan, HİKMETİ’ne
erer. ‘Zahmet olur, merdiven beni yorar.’ dersen, çıkmaktan sakınırsan;
yükselmeyi düşünebilir misin? İçinde yaşadıkça, gözünün zaviyesi
daralır; görgü daraldıkça, gönül örtülür. Tarlada mı daha çok yer görürsün,
dağda mı? Elbet dağda. Ceylanın gözünde, yaylanın kozunda ne
bulursun? Her olayın bir kozu olur. Meyvenin kozu çekirdeği, yaylanın kozu
meyvesi. Yumuşak yolu aradık, gönlümüzce taradık; ‘Seçim ALLAH’ımdadır.’
dedik, kuluna kusur yüklemedik; yükleyene, ‘HAK YOLU’ndasın.’ demedik. Çünkü
kuluna kusur yükleyen, sırtına dağlar kadar ağırlık alandır. Ezilir, ufalır; idrak ettikte, yükü
kaldırır. Alanın gönlüne verdim, cümleyi gönül ile sardım. Kar ile pekmezi
kardım, yiyene sundum, EYVALLAH dedim, dileyenin yoluna durdum. Bizi inkar
edende, kusur aramadık. ‘ALLAH’ım gönlünü bilesin, ona aynada kendini
gösteresin.’ dedik, duacı olduk. Ne yerindik, ne gocunduk. ALLAH’ıma emanet
olasınız, gönülde kandilleri bulasınız.

YUVAMIZ’a gelenlere, gönülleri HAK YOLU’na serenlere selam olsun.
Niyete durdular, güzel güne uydular. Hayırlar görülsün, gönüller açılsın,
her günde seçilsin. HAKK’a varışta, ‘Günümü ADIN’la geçirdim ALLAH’ım.’
denilsin. O’nun ile geldik, O’nun ile bulduk, O’nun ile güldük. Yolumuzu dileyene, gönülden
selam verdik. Kahrı, ‘O’ndan değil.’ diye sildik. Sönmeyen ateş
olduk, kül olduk, kainata savrulduk. Kulun bahçesine, gül diye dikildik.
‘Servette ferah vardır.’ diyene, ‘EYVALLAH.’ dedik. Ne var ki servette, her
kulun telakkisi değişiktir. Kimi maddeye, kimi manaya servet gözüyle
bakar. Cümlesine EYVALLAH demek düşer. Suyun gürültüsü, kimine hoş
gelir, kimine boş. Seyreden güzeli, söylemez gazeli. Neden? Seyir ağlatmaz,
gazel güldürmez. Minareye çıkayım, her dileyeni davet edeyim diyenin niyeti;
kendince olumludur. Cevheri keşfeden mi maharetlidir, yoksa KEŞFETTİREN’i
bilen mi? Civarda olandan, yönünü bilenden sorunuz ne olur? Sadece bildiği
kadarı. ‘Günahımı sevabım ile örteyim.’ diyen yanılır. ‘Günahımı af dileyim,
sevabımı sevdiğim için yapayım.’ diyen kazanır. Sunduk güne kadar, bulduk dilediğimiz yöne kadar. Diledik sorduk, MAKAMI’ndan
aldık; her olaya ‘EYVALLAH SENDEN’dir ALLAH’ım.’ dedik, dedikte kazandık.
Görgü; kulun soyundan değil, suyundandır. Sevgi; kulun yanında değil,
huyundadır. Güneşe sadece ışığımız ve ısıtıcımız diye bakar, ona
o değeri veririz. Onun vergisi hudutsuzdur. Sergisi gidenle geri gelmez,
gelenle selamlaşmaz. Güneşin adında, ağacın sırtında ne vardır?
Ağacın sırtında, kulun hizmeti vardır; ağacın vergisinde, HAKK’ın
HİKMETİ vardır. Kul hizmeti verir, HİKMETİ’ni sadece
bekler. Ağacın kula vereceği gölgesidir. Miracı’nda verdiği,
‘Kulumun niyazı.’ dediği, ibadeti ölçüye vurduğu günlere geldik.
Günümüze, sırtımızda olan cümle yükü bırakıp girelim. Geçen günlerin dumanını,
hatırlamadan silelim. Bakır sahan üzerine, altın kapak örtelim. ‘Örttük.’ diye
sevinelim. Siliştedir, selamet. Silişi görüştedir, keramet.
Keramet sendedir, senin doğuşunda; keramet bendedir, seni sevişimde.
Ben seni sevdi isem, O’ndansın diye; sen beni sevdi isen, O’nun ileyim diye.
Sen de O’sun, ben de. Kıyameti bildikte, o güne geldikte, TEK BİR oldukta,
sen-ben silindikte; geriye ne kaldı? Sadece O. Bugün, o günün kapısıdır; bugün
alacağın, o günün tapusudur. Gönüller hep bir olsun, günlere öyle
girilsin, el-ele verilsin. Duamızı verdik, günün kapısına girdik. Girmeyen kalmaz, bilmeyen bulmaz, ALLAH’ıma
emanet olunuz, günde hayır bulunuz.

LÜTFU’ndan sorgumuz yok, gelenden kaygumuz yok, O’nun vereceğinden şüphemiz
yok. ‘ELHAMDÜLİLLAH.’ diyelim, her gelene şükredelim. Aşmadığımız
dağ, aşılmayacaklardan değildir. Öyleyse aşmadığımız,
yüksekliğinden değildir. Nehre köprü kurarsan, geçilmeyeceği
geçmiş olursun. YUVA’nın temelinde, O’nun EMEĞİ vardır. Yumağın düğümünde,
O’nun ELİ vardır. Sözünün verdiği, gönlünün gördüğü; dilediğin
yere kadardır. EYVALLAH. Yiyelim VERDİĞİ’ni, dürelim SERDİĞİ’ni,
sevelim SARDIĞI’nı, sayalım KURDUĞU’nu. Saygıda selamet vardır.

Hummalı olmadık, sayıda bulmadık, aldık kalmadık, ‘Kimden?’ diye sormadık.
VEREN’i bildik, ‘ALLAH’ımdan.’ dedik, kaydına sevindik. Geldik cümle ile bir
olduk, cümlenize gelenler ile ‘EYVALLAH.’ dedik. Serde arayan, gülde bulamaz; gönülde arayan, yolundan dönemez. Cümlemiz
geldik, sohbet sofrasını açanlar ile bir olduk, bir olanları gördük. Arşın
ile alınmaz, ölçü ile bulunmaz. ‘Senden diledik, sohbetten aldık.’ dendi. Hayrın oluşu HAK’tandır,
kulun görüşü olaylardan. Sohbetin en güzeli; gönüllerin bağlanışıdır, YAR’ine
ağlanışıdır, güzelin en güzelini görüşüdür. ALLAH’ım sohbeti açandan RAZI olsun, cümlede BİRLİK kalsın.
Yolun yokuş oluşu, kulu yorsa da; çıkışın güzelliğinden,
kendini ayırmasın. Ten sende iken, CAN senin midir? Ten senin ise, CAN da
senindir. ‘Olmaz.’ dersen, ten senin ise dilediğin gibi sahip ol derim.
Nerden neyi ayırır, dilediğin çehreyi bulursun. Yaşmak giydi isen,
örtünün altında kalmış olursun. Defterin yazısını, merak etti isen;
okumaktan aciz kalırsın. Çünkü defter, sana açık değildir. Ayağında
yemeni, yola düşersen; yürüyüş, ayağın götürdüğü, çizginin
çizildiği yere kadardır. Tedbir alayım, öteye varayım dersen;
gittiğin yolu harcamış olursun. Madem ki gidişi biliriz, gidişe
hazır olmalıyız. ‘EYVALLAH.’ diyelim, sohbeti söze bağlayalım.

Yemedik dönsün diye, gülmedik ersin diye; gülenin yoluna girdik, elini
bize versin diye. Bağı büyük olana ‘EYVALLAH.’ dedik, önümüze sersin diye;
cümleye yolun özünü gösterdik, YARATAN’ı sevsin diye. ‘Sevmeyen olur mu?’
demeyin, bilenin bilmeyenle bir olduğu görülür mü? Bilen kimdir, bilmeyen
nedir? Bilen; kendini silendir, kendinde O’nu bulandır, ‘Her varlık O’nundur.’
diyendir, O’nun olanın O’ndan olduğunu çözendir. Mimarın yapısında,
görenin kapısındayız. Mimarın yapısında; taş da var, kum da, tahta da.
Hepsi bir bütün olur, binayı meydana getirir. Onun için deriz hatalı aramayın.
Bir bütün oldukta, onun da yerini görün. Meyvenin oluştuğu, kul eline
geliştiği bilinir, haz ile yenilir. Ermeyen meyve, toprağa
dökülür. Döküldükte yabana mı gitmiş olur? Yeniden yeşerir, ağaç
olur, o da meyve verir. Onun için ham meyveye de, söz etmeyiniz. Her gelişen,
oluşandır. Kumun elendiğinde, atılan taş ne olur? Güneşin
ateşine söz eder, kuzunun meleyişine söz edersen; güzeli nerde
bulursun? Taş olmasa, kumu nerde ararsın? Taşa ayak atasın ki,
kendini bulasın, ‘Bakmadık ki göreyim.’ diyesin. Taş yürüyüp senin ayağına
gelmez ki. Aynayı almazsan, yüzünü görmezsen; yuyanı bilemezsin, düğümü
çözemezsin. ‘Nerdeyim?’ diye soran, YARATAN’ın yarattığı yerde
olduğunu bilse; sorudan uzak kalırdı. Nerde olursan ol, O’nun
makamındasın. Sahilimiz kumsaldır, gelen bilir; yeminimiz HAK’tır, duyan alır; yamayı dileyene veririz, gönlümüz paktır. Yemin dedik,
çözümünde yol arayana söyledik. Gelişimiz denenden maksat; gönüllerin
akıştığı, aynı sahilde buluştuğudur. Her verdiğimiz,
mademki O’ndandır; alan ile aramızda, antlaşma vardır. Ant, yemin değil
midir? Ant içme ayrıdır. Antlaşma oluşumun kutlanmasıdır. Minareden
gelen seste, O’nu bilirsen; sesi değil, sözü alırsın. Çünkü sözde ÖZ’ü
bulursun. ÖZ’ü buldukta, O’nun ile BİR olursun. BİRLİK’te sen
varsın, BİRLİK’te ben varım. Öyle ise BİRLİK’te sadece biz
varız. Biz oldukta, her hali kutlarız. Niye? Kendimizi bulduk diye. Kendini
bulmak, söz ile olmaz. Kendini bulmazsan, kendini bulmak saz ile çalmaz.
Kendini bulan; sükunete erendir, alan değil verendir, yama alayım diyene
gülendir. Çünkü o yamanın ta kendisi olmuştur. Fistan olmaktan geçiştir.
(fistan: dünya hali) ‘Kapına kul olayım.’
demekten uzaklaşmıştır. Çünkü aradan kapıyı çıkarmıştır. Cemden
kendini çıkarıp, tekrar ceme dönüşmüştür. Cemin içinde tektin.
Çıktın, tekrar dönüşte cem ile tek oldun. Nasıl ki aş pişmeden
ayrı ayrıdır. Yağı-tuzu her türlü malzemesi ayrı ayrıdır. Tek başına
tatları da ayrıdır. Bir oldukta, tencereye girdikte, hep bir tat oldukta; kulun
sofrasını doldurur. Sahip olmadık O’nun mülküne, elden bırakmadık verdiği
nasibini. ‘Yaşamak güzel.’ diyene, ‘EYVALLAH.’ diyelim, yaşamanın
özünü verelim. Sevenin var ise, seven kadar yaşarsın. Sevenin yok ise;
onun için ‘Neden?’ de, nedeni kendinde ara. Kendini buluş odur, hatayı
kendinden arayıştır. ‘Ben mal istemem, MÜLKÜ’ne ortak olmam.’ demek değildir,
kendini bulmak. Ne malı istediğin kadar verir, ne MÜLKÜ’ne ortak eder.
Dumansız gök ararsan, rahmetine yüz çevirmiş olursun. Zahmetin sefası,
büyük olur, zulmetin cefasını zulmeden görür. Zulüm gören, ALLAH’ına
sığındıkta; kendi tahtını kurmuş olur. Suyun akışına ayak
uyduran, kendini deryada bulur. Sözümüz yorulduğu gibidir. Kement yapsan, kime savurursun? Yedekte götürdüğün, senin midir?
Yedekte götüreceğin nedir? Kulun gözüne görünsün, sevabı çok denilsin diye
yapılandır. Halbuki her yapılan yedeksizdir. Çünkü yedeğe hacet yok.
Yapılan, kulluğun icabıdır. Karnın acıktığında yersen, olağan
üstü bir olay mıdır? Kulluk vazifeni yapışında öyledir. Öyle ise
yedeklemeye ne hacet? O zaman kulluk vazifene kement atmış, onu mecburen
arkana takmış olmaz mısın? Yedek niye olur? Geleceğin kesileceğine şüpheden. Sözün
cevabını daha önce verdim. Sevaba kement atılmaz, olağan olaylardan lütuf
beklenmez. VEREN’in VERDİĞİ’nde, kulun gözü var ise; silkin at
üzerinden. Yediğin aştan, yiyemeyenleri düşünürsen; su ile ekmek
ye derim. Aşanın aştığı merhale, geçtiğine şaştığı
değildir. Aşın verdiği, kulunun dünyada derdiğidir. Nasibin
önünü arkasını düşünmek, kulun derdi değildir. ‘Bize ne.’ demek değil.
Çünkü VEREN’in VERDİĞİ’nden şüphe, her olayı içine alır.
Dergahın odunsuz kaldığı görülmez. Ateşi bulamayan orda düşünülmez.
Neden? Bilinir ki orada ateş; her an yanmakta, her dileyen dergaha
gelebilmekte. Öyle ise ateşi olmayanı, niye düşünsün? Çünkü ateşi
olmayana; her an kolları açıkta, ‘Gelen gelsin, dilediğince ısınsın.’
denilmekte. Mayayı kendin için yoğurursan, sadece kendin doyarsın. Cümleye
dersen, fırın açarsın. Söz budur. Soluk senin midir, yoksa benim mi? Miyar
senindir. O’nun ölçüsü ne sendedir, ne bende. Sözü günlük olaylar ile çözmeyin,
kendi oluşunuza ölçü vurmayın. (t’nin sorusu: Uçan daireler hakkında geçen
gün televizyon ve radyolarda önemli olaylar aksettirildi. Keza Rusların acayip
sinyaller aldıklarını, aksettirilen hususların doğru olup olmadığını.
Dünyamızın dışında bizler gibi yaşayan var mıdır?) Dünya, beden ile bağlıdır; kainat, atom ile yüklüdür. Her merhalede,
bir yapıt var olur. Onsekizbin perde teker-teker açıldıkta, kainatın
birliği bulunur. Onu açacak güç kimdedir? Verilen kanallar nerdendir?
Dünyanın tekamülü her gelenle açılır, bir adım öteye gidilir. ‘Nasıl?’
derseniz, verilen sinyaller odur. Hiçbiri, kendi iradeye sahip değildir. İrade
denildikte, dünya hali değil. Olağan üstü buluşlar denildikte;
buluş, sinyali veren kanal ile bağlanmıştır. Dünyanın gidişi,
senin ile benim ile kaimdir. Dünyanın dışında yaşayan varlıklar,
senin çok üstündedir. Sen nerde yaşıyorsun? Öyle ise her varlığın bir
dünyası vardır. Ne var ki sizlerin düşündüğünüz gibi değil.
Beden sendedir, senin üstünde olanda beden ne gezer? Senin madde dediğin,
hayal değil midir? Madde gördüğün her şey hayal. Yapıt ararsan,
binayı sorarsın; binayı kurarsan, ışık ararsın. Sana gelen sinyal, o
ışıktır. Elle tuttum, gözle gördüm dersin; elini uzat tut bakalım, nasıl
tutarsın? ‘YA ALLAH!’ diyelim, sözü ALİ’ye verelim: ... MEVLÂNA’yım geldim, NURU’ndan yıkananları gördüm. ‘YA ALLAH!’ dedim,
selama durdum. ‘Dünya dünyalı için, kainat her yaratılan için, cümlesi SEN’in
için, SEN’in BULUŞUN için’. Size verilen ne mutlu gecedir ki, gökler
açıldı, gönderilen seçildi. ALLAH’ıma emanet olasınız, NUR’unuz ile kalasınız.

Miğferin takıldığı, yolcunun katıldığı her olayda;
tezahürat görülür. Yürüyenin uyduğu, ÇAĞIRAN’ı duyduğudur. Karda
iz ararsan, yolun gidişi bulunmaz. Çünkü gün geçtikçe, karda iz kalmaz.
Onun için; gelip geçici yönde kalma, gidişin yönünü bölme, sağır
dediğine uyma, dediğini duymaz diye gönlünü kırma. Duyanını
düşün. Gözün açık görmezsin, dediğin kulun görgüsünün nereye
vardığını bilmezsin. Onun için ne göremeyene, ne duyamayana söz etme.
Yasamız; olana uymayı öğretir, kaderi bilmeyi öğretir. ‘Kader bilinir
mi?’ derseniz, YAZAN BİLİR. O’na uydukta, ‘Ne YAZDI ise, EYVALLAH.’
denilir. Demek kader, EYVALLAH’tır. Bunu deyince, kaderi bilmiş olmaz
mıyız? Çocuk yuvanın rengi, sesi neşesidir. Demek ki her yeni doğuş,
rengi sesi değiştirir. Çamuru dahi, güneş geldikte kurutur. Gümüşü
altın ile karıştır, değişen ne olur? Rengi. Mermeri kırarsan,
taş ile kararsan, yumuşak olur. Yumuşaklık taştan mı,
mermerden mi gelir? Güneşin renginde aradığını, yerde bulamazsın. Ne
var ki güneş, bütün renklerini çiçeklere vermiştir. ‘Güneşi
tutamam, ona erişemem.’ dedikte; çiçekleri unutmuş olursun. Güneşe
elbet ulaşılamaz, amma birleşilir. Çiçeği eline aldıkta, rengini
gördün mü? Onu olduranı bildin mi? Yemin gününün seyrine dönüş yaptırmaz. Çehre
ahlakın görüntüsü denirse de, güzel değil çehrede gizlenmiş güzellik
ara. Onda ara ki, kendi güzelliğini bulasın. Güğüm elde boş gelse;
gocunursun, danışmayı düşünürsün. ALLAH’ım her kulunun güğümünü,
nasibi kadar doldursun. Simanın renkleri, uymuyor ise; güneşin vergisine
uzak, yahut yakın dersiniz. Arapların renginde, güneşin yakanı görülür. Ak elde, kara çamur kararsan; el bulaştı diye, dert mi edersin? Suyun
aktığınca, ne çamuru elde görürsün, ne gönlünü yere verirsin. Misafiri
sevmeyi bilenin, sevabında ölçü görülmez. Misafirden uzak duranın, yolunun
taşı ayıklanmaz. Nardan, uzak yol; kardan yakın sel görülür. Nar, alevdir.
Koruk yenmezse de, yiyeceğine namzettir. Naza katlanmayan, niyazın
olduğu yerden uzak kalır. Naz kime yapılır? Elbet sevene. Seveni severim,
sevildiğimi bilirim, onun için nazın da geçecek inanırım. Mor dağda
yeşil asma, yavaş yürü çiçeklere basma. Kucaktan aldığın,
asmadan topladığındır. Sorguyu soranın, ‘Yedekte.’ diyenin; gönlünü duman
sarmış. Keramet dileyen, mucize bekleyen; gönlünün kapısını açsın. Çünkü
gelişin-dönüşün sana göstermiyor ise, kendinde bulmuyor, kainatta
görmüyor isen; ‘ALLAH’ım.’ de dile, AFFI’na sığın. Çünkü her olay, görene
mucizedir. ALLAH’ımdan görebilmeyi dile, sözünü verme ele. Suyun gidişinde,
dönüş görülür mü hiç? Güzellik özellikte değil, YARATAN’ın
YÜCELİĞİ’ndendir. Gecelerin özelliği, olayların
vergisindendir. Çevreye baktı isen, yürüyüp gitti isen; görüşün seni
çevreden çıkarmaz. Ne var ki çevren de, senin ile beraber genişler. Yolumuza selamet, kulumuza gayret. Kuvvet kolumuza. Kumun götürdüğü
yerde, kulun beklediği görülür. ‘EYVALLAH.’ diyelim, sözümüzü bağlayalım.
Suyun uzununda gördüğünü; gönlün yakınına vardırsın, çimende yeşilden
ötesini göstersin.

Yumuşak yoldan geldik, dileyeni bulduk, hal ile ahvale uyduk. Günleri
saydık, çiçekleri yaydık, her olanı gördük, öylece aydık. Ne gidenin sorgusuna, ne gelenin yargısına düştük.
Olanı-olmayanı, sanmayın deştik. Ölçüde yanılmadık, çünkü O’na havale
ettik. Yuvaya sahip olan, kuşun kanadından yardım dileyen; kendine verileni
inkar edendir. ‘Neden?’ derseniz; kuşun kanadı var ise, senin yürüyüş
gücün vardır. ALLAH’ım her yarattığına dayanma ve kendinden güçlü olana
direnme kuvveti verir. ‘Direnme hata?’ derseniz, yerinin önemindedir. Öğrenmeye
niyet ettiğin, gücünün üstünde ise; gayret boşunadır. Gördüğün,
gönlünün aldığının ötesinde ise; hayret boşunadır. Öyle oldukta,
‘HAKK’ın MUCİZESİ.’ dersiniz. Olay, kulun gönül gözünün açılmasıdır.
ALİ’nin buluşu ilminden midir? Elbet ALLAH’ımın İZNİ’nden.
KAPISI’na geleni çevirmez, YAPITI’nı soranı döndürmez. Binanın tamamı; kainatın
döndürdüğü yumuşak yolun götürdüğüdür. Her yıldızın yerine,
yuyanı oturur. Yılmadan dönen, döndükçe uyanın nedir? Yıldızdan maksat, cümle
kullarıdır. Cümle kulların gönül NUR’larıdır. Yumuşak yolun yıldızları,
SAMANYOLU topluluğundadır. Güneş’in yörüngesi olan her yaratılan,
ışığını sadece O’ndan alır. Yanılma yoktur. Yumuşak yoldan
maksat nedir? Yolunu bulanın, yolunda bıraktığı izi. Yerini bulan,
doğru yolu bulanın yumuşak yolu; arkasından gelene iz bırakandır.
Meyhaneye girenin niyeti aşikardır. Saki sadece mey sunar, aldığı
nedir? Boş kadeh. Şeriat nedir? Yıkanmış çamaşırın ütüsü. Kirli çamaşırı
ütülersen, kirini daha çok meydana vurursun. Açmayı dilersiniz,
aynayı örtersiniz. Ayna, önce seni-sana gösterir. Ütülemeden giydiğin,
gözünü rahatsız eder. Senin rahatını bozan, şeriata aykırı düzendir. Kendini yıkanmış, HAK NURU ile paklanmış gördükte;
elbet ütüyü de dilersin. Ne var ki ütüye vakit ayıramadıkta, paklığınla
yetinirsin. Kulluk; hem kolaydır, hem zordur. Kolaylık nerdedir? Kul olduğunu
bilsen, O’ndan gelene uysan. Zorluk nedir? Sorguya düşmek, her olayın
nedenini aramak. Yiyelim verdiğini, dürelim serdiğini, sevelim sardığını,
sayalım kurduğunu. Saygıda, selamet vardır. ‘EYVALLAH.’ diyelim, sözümüzü
bağlayalım.

Yol münasip. Dumansız olalım, şüpheyi silelim. Olandan ötesi
sorulmaz. Yanlış anlaşılmasın; ‘Soru yok.’ demedim, olandan ötesi
dedim. Olandan ötesini desem bilemezsin, kabına sığdıramazsın.
Gelenden-gidenden, sır sorsan, sana diyeceği şudur; ‘Ben de sırrım.’ Sözün açığını verelim, önce gönüllere huzuru
serelim. Vergide değil, hata yargıda. Suyunun aktığına bak, taktığına
değil; gönlünün yaktığın bak, söktüğüne değil. Kendini
suçlama, mimara suç yükleme. Gemiye yolcudan başka kim girer? Tayfayı
unutma. Manayı bilenden dilersiniz, ‘Tayfa kim ola?’ dersiniz. Yolcunun yoluna
kim gelir? Yardımını kim verir? Yersiz demeyin. Hasta olana ‘Müsterih ol.’
demeyiz. Şüpheler kula perdedir. (Yıldızlar hakkındaki sorulara karşılık) Mümin
olan bilir, yıldızları gezenlerde görür. Aldığın ışık az mı? Meylinin
götürdüğü yer, hayalin değil midir? Çünkü hayalin, içinde bulunduğun
hali yansıtır. Halbuki aslın, hayalin ötesindedir. ‘RUHLAR yıldızlarda
mı yaşar?’ derseniz; yıldız senin görgüne serilmiştir, bedenine
hizmete girmiştir. Kainatta boşuna yaratılmış hiçbir varlık
yoktur demiştik. Yörüngede olan her yıldız, vergi ile yüklüdür. Hiç
birinin vergisi, öbürüne uymaz. Dünyada aldığın, depo dediğin
gaz; oraya götürüldükte, sadece yayılır. Yükünü almaya çalışsan, gelişini
bulamazsın. Dünyanın atom diye ad verdiği çekirdeği, aya götürsen hizmeti ne olur? Elde ettiğin değil, hizmetini
sordum. Dünyadaki hizmetin nedir? Aynaya demir karıştırırsan, sana ne
verir? Yumuşak yolun gidişine, ne verirsin? Elbet gönlünü. Yıldızdan
sorduğun, ‘Canlı var mı?’ dediğin, daha önce cevaplandı. Beden arama.
Kainat, hayat demektir, canlı ve diridir. Fakat senin sorduğun manada
canlı yoktur. CANLI ve DİRİ OLAN, kainatın YARATICI’sı, kainatın
RABB’i. Açık söylenmiş. Her açık olanı görmek, neden mümkün olmuyor? (Bir insan beyninin ancak en zeki dahi olsa
sekizde birini kullanıyor denilmektedir?) EYVALLAH. (Gökyüzündeki yıldızların adedi nazarı dikkate
alındığında, sayıları itibarıyla onsekizbin alemden fazla olması icap
etmez mi?) Onsekizbin alem derken, beyninin kaç bölümünü açtın?
Gördüğün yıldızları, hangi ölçünle aldın? Alemlerin ölçüsü, sende ne
ayardadır? Önce kainata, gözünüz ayarında ölçü vurmayınız. Sen,
gördüğün- çözdüğün ilmin içinde mi aradın, onsekizbin alemi? Senin
gördüğün, sayısına düştüğün; alemlerin teki içinde dahi
değil. Dünyanın kainattaki yerini, sadece nokta dersek; kendi yerini ara
derim sana. (Uçan dairelerin dünyaya geldiği,
canlıların bulunduğu ve bunları görenler olduğu tespit edildiği
haberleri yayılmaktadır. Bu hususu açıklar mısınız?) Var olan açık
gelsin, var olan kendini niye gizlesin? Kendini gizledi ise, niye az yerde göstersin? O gücü,
üstünlüğü var ise; niye gelip yayılmasın? Olaylarda sarahat arayınız.
Hayalden değil; olay dünyaya heyecan vermek, günün düşüncesinden
ayırmak. Gerçek olan; ‘Dünyada kulum, ahrette halim’ diyenindir. Çok arayan, şüphede
ise yanılır. ‘HAKK’ın RAHMETİ.’ dedikte bulur. ‘Hayır.’ diyelim, olaylara
satıhta olduğu düzende inanalım. (Kuyruklu yıldız geçerken dünyaya çarpıp
kıyamet mi olacak?) Kıyameti RESULÜ vermemiş, bizden sözün sohbeti
dilenmiş. Gelen yıldız olsun. (Bizden evvelki medeniyetler daha mı ileri
yoksa daha mı geri idi tıp mevzuunda?) Medeniyet her yıkılanın yerine
oturan, yeniden başlayandır. Medeniyet dedikte, aynı ölçüleri arama. İncelik,
zarafet; yaşantılarda medeniyeti de inceltir, son safhaya götürür. Ne var
ki hiçbir yaratılanda, son olmadığı için; çöküntü görülür. Çöküntü nasıl
olur? Yapıtta çöküntü veya kayıtta. Kaydına öyle yazılır, defter kaldırılır. (Aya çıkıldıktan sonra dünya haritasının piri
reis hazretlerinin çizdiği haritanın aynı olduğu açıklığına
kavuşulmuştur. O günkü imkanlarla piri reis hazretleri bunu nasıl
çizebildi?) Ayranı içelim, güzeli seçelim, PİRİ gelse soralım.
“ Çizenden aldım, güzelden bildim, çizdim. Sözü
alayım, sözün açığını vereyim. Sözün açığı; gönül gözü ile görüşte
oldu. Anda sahilini buldu, tüy eline geldi, çizdirene uydu, gönülden kimliğini
duydu. Çizdiren YUNUS ALEYHİSSELAM. Söz aldık bitirelim, deryayı
gönüllerde arayalım.” dedi, gelişi gibi selamladı yürüdü. Daha önce dedik,
beden asla.

Münasip hal ile gelenden, ‘Gönüllerden dumanı silelim.’ deriz.
‘Sahillerinde gemi bekleriz.’ dersen, elim sende. Yanımızda olana. Görgüden uzak kalma, olanın derdini gönlüne alma. Ne dert
olur, ne sende kalır. ‘Maniyi kaldırsam.’ dersen; geçen günü
sayma, yolun gidişinde söze söz katana uyma. ‘Uymak hata
mıdır?’ dersen, kazandırma. Olmasını dilediğinde, uygun olmayan ölçü var. Ne var ki, ölçünün
hatası; ne senden, ne ondandır. Umduğunun ötesine geçersin. Güneşin
doğuşunda, bulutu sayma. Rahmete uyuştur. Gönlüne aldığın,
‘Olur mu?’ dediğin. Daha önce verdim, umduğunun ötesindedir. Umduğunun
ötesi, dileğinin üstünde olandır. Unutulmasın; gümüş kapıyı örten,
altın kapıyı açar. ‘Almazsam.’ deme, her halini ALLAH’ıma havale et. O’ndan
gelen, en uygundur. Yolunun bağlantısı, HAKK’adır. ‘ALLAH’ım.’ diyenin,
gönlüne duman çökmez. ‘Gelişe uydum, elimi verdim, kaderimi ÇİZEN’in
ÇİZGİSİ’nden şüpheyi sildim.’ de, duacı ol. Unutulmasın,
YAZAN O’dur. Kul senin kaderini ne yazar, ne de bozar. Ne derse desin, yeter ki
kul ÇİZEN’e uysun. ‘ ‘Olur.’ demeden düşünsem, daha uygununu bulur
muyum?’ deme. Sana gelen, en uygun olandır. Sebepsiz kuş kanadını açmaz.
Gelecek, geçmişi siler; duman, huzuru böler. Olacak, gelse-gelmese
gülecek. Dese de demese de; hayır kapısı açıldıkta, sadece izni olan geçer.
‘Kimin izni olur?’ derseniz; ‘ALLAH’ım.’ diyenin, her hal ile O’na uyanın.
Meyhaneyi dilersen, sakiyi sor. Sunduğu meyden nasip al. ‘Derdim çok.’
deme. Dert, yolunu bilmeyenindir. Çoklukta uyuş olursa, yerini bulursun; azlıkta dinleyiş olursa,
kendini görmüş olursun. Kendini görüş, aynaya bakış misali
HAKK’a uyuştur. Cumayı gönlüne uydur. Geçeni söylemeyiz. Cuma, kendini
açar. Cephede sükunet oldukta, siperin manası kalmaz. Manadan uzak kalma, çünkü
yolunun ışığı ordandır. DAYANDIĞIN, senin iledir. Yumuşak
yolun, uyduğun halinden; uzak kalma. ‘Mesafeyi açayım mı?’ dersin, sorguya
düşersin. Muradında, uymayan görülmez; olmayana, gönlünce EYVALLAH
denilmez. Güzellik nedir, bilir misiniz? Her olana EYVALLAH demek. Dumanın
silindikte göreceğin, günlerin en güzelidir. Her akan suda, takılan çöpler
görülür. Ne var ki suyun akışını, hiçbir şey bozamaz. Yuvanın
mutluluğu, gönül uyuştadır. Silmeyi dilediğin, geçmiş olanı
örttüğündendir. En güzel hal, bakır sahana altın kapak örtmektedir. ALLAH’ım kulunun niyazına, uygun yolu verir. Çünkü olmayanın niyazını,
kuluna sanılmasın ettirir. Meyden gelen nedir? Sarhoşluk. Dilemesen; meyden almazsın,
sarhoş olmazsın. Mey, AŞK şarabıdır. Ne var ki, HAKK’a olan AŞK’ını
alevlendirir. Dilediğin O’ysa, seninledir.

Kucak dolusu sevgide cümleyi buldum, gönüllerde yanan ateşi gördüm.
Kucak dolusu sevgi dedikte; ölçüyü madde ile değil, gönül ile alınız. (f’nin sorusu: manaya sırt çeviren batıya mana
önderliğini yapa gelmiş olan doğu, ne zaman ve nasıl yol
gösterecek, uyarıda bulunacak?) Sorguda sevginin önemi görüldü. Kayıptan
korku olmasın. Her olay zirveyi buldukta, dalga misali iner çıkar. Günün olayı
da odur. Onun için derim, hata aramayın. Göze hoş gelmeyen, töreye uymayan yadırganır. Aslında, arayıştır.
‘Tekniğe isyan.’ denirse de, aslına dönüştür. Sizlerin ‘Hipi.’ deyip
beğenmediğiniz, aramayı bilmiyor ise; hata onun değildir, ona
vermeyenindir. ‘Vermeyen kim?’ demeyin. Daha önce verdim, dalga misali iner
çıkar. İniş olmadıkça, çıkışa yol bulmaz; duruş olmadıkça,
yola dayanılmaz. Batının iniş yerinden, çıkışa dolar. Elbette ki
batının çıkışında, doğu iner. Daha önce verdik, batıya doğuyu
açacak kapı; içinde bulunduğunuz, ‘Vatanım.’ dediğiniz yerdir.
Unutmayın, oralara YUNUS adı, MEVLÂNA adı yürümüştür. Aslında HAKK’ın
ADI’dır o. Ne var ki dünya kulu, kendinden temsilci arar. Kendi adını oraya
verir. Söylenen O’nun ADI’dır, O’nun yadıdır, O’nun anılışıdır. Daha önce
verdim, ‘Tekrar okuyun.’ dedim. Sohbetler tekrarlandıkça, değerini bulur.
Danışılan tez görülür. Çünkü dönüş, O’nadır. Yozlaşan her çiçek,
tozlaştıkça daha verimli olur. Gemiye yolcuyla gelen misafir de aynı
yakınlığı görür. Her nasip, kulunun alışında değil,
bünyesindedir. ‘Bu mudur?’ denen, elbet budur. Yemediğin aş, senin değildir,
sofranda olsa dahi. Gönlümüz her anan, her dileyenle. Gayrette hata nedir? Olacak-olmayacak O’ndandır. Üç ile beş yapmaya
gayret hatadır. Çünkü üç ile sadece üç yapılır. Dört yapmaya kalkarsan, hataya
düşmüş, O’na şirk koşmuş olursun. Cüz dediğin;
cezbeden çıkarmaz, CAN’ında CANAN’ı buldurmaz. CAN’ını CANAN ile bir bildikte;
cüz sana, onu bildireni gösterir. Mevsimi gelmeden giyinirsen terlersin,
mevsimi gelmeden soyunursan üşürsün, bilmeden cüzden ararsan kapılırsın, sel
misali. EYVALLAH. Mümin olan bilir, sohbette her aradığını bulur. Zahirde ararsan, zevkin ile çözersin, zan ile olmaz. Zanda şüphe
vardır. ‘Zannım o ki, kainat büyüktür.’ dersen, acaba şüphesi gelir.
Zannın kadar mıdır? ‘Çevreyi silmeyin.’ dersem, ‘Silgiye düşmedik.’
dersiniz. Silmekten maksat; görgünün ötesinden, şüpheye düşmemektir.
‘Bilinmeyen.’ derseniz; varlığın bilindiği, gönlünün aldığı
kadardır. Onun da ölçüsü olmaz. Varlığın vergisinde, insanlığın
sevgisi namütenahi mevcuttur. Denenmemiş oluşum, dileyene çağırışımdır.
VERMEYİ DİLEYEN O’dur, GÖNDEREN de O’dur. Her an dünyanın her yerinde, yardımcı mevcuttur. Yoğun
olan, çoğun gider. Denildiği gibi, dengesizlik zahiridir. Cümlemiz
gideriz, yardımcı oluruz. Kaygu olmasın. KAYGUSUZ misali, ‘Güzel gün yakındır.’
densin. ‘EYVALLAH.’ diyelim, sohbetimizde senden söz dileyelim. (f mi?) EYVALLAH. Söz senden de dilenir denildi.
‘Nasıl, nerde?’ demek yersiz. Verginin yeri olmaz, sohbet sofrasından aç
kalkılmaz. Otururken aş nedir diye sorulmaz. Günün vergisi konur, ne
olursa yenir. Dileyelim ki soframız kalabalık olsun, gecemizin konuğu
kutlansın. (f’ye mi?) Evet. Onbir’in ikincisi
dedim, ALLAH’ıma emanet olunsun. Suyun aktığı yerden aldı, gönlünde buldu,
verildiği görüldü.

Huzur ile geldik, huzuru verdik, gönüllerde gördük, sathından sildik.
‘Neden?’ derseniz; gayretten ötesine varılmaz, vergiden başka görülmez,
söylenen HAK’tandır dönülmez. Alayda görülen birliktir, birlikte görülen
dirliktir; birlik kuvveti geliştirir, darlık bölüştürür. Yolcunun
gözlediği varıştır, bekleyene barıştır. Serden almadık, gönülden silmedik, kulundan bilmedik. ‘O’ndandır.’ dedik,
seyrine daldık. Kundağı dilersen, doğanı beklersin. Doğmadan
‘Adı ne?’ dersen, yanılırsın. Yardan geçen, selden yol alır; yoldan yol alan,
sele takılır. Gayemiz; ne yel ile yol almak, ne sele katılmak. Suyun
aktığı yerden, adım-adım yürümek. Varışın görüşü, KORUYAN’ın
VERGİSİ’ndedir. ‘Yumağın elimde.’ dersen, kulun yargısındadır.
Yargıya düşmeyelim, kuldan sebep sormayalım. Geçitte takılmaz, meraka yer
yok, sele kapılmaz. Yuyanın dilinde olana, yol kapalı olmaz; seyrine doyulmayan
güzelde, hata görülmez. Almadığın söz ile, yargıyı düşünme;
çalmadığın saz ile, şarkıyı söyleme. Güzel odur ki, gören göze
karşı çıksın; gören göz odur ki, ‘YARATAN’ın VERGİSİ.’ desin, her vergide gönlünü bağlayabilsin. Zeytin dalında, tane sayılmaz; sayılmayan, tane ile bölünmez; HAK ADI’na
karılan, ‘Haram.’ diye yenilmez. VEREN O’dur, gelen O’ndandır, havale edilen
O’nadır. Satıhta olandan, kaygu olmasın; pişen aşa, su katılmasın.
Kundağı sarandan ol. Manayı yol bilen, maddeden gelene uyandır. Yayanın
gideceği, ayak gücü kadardır. Ötesinden sorumlu olmaz. Ayağının
gücünde, gönül huzuru görülür, gönlüne hak olan serilir. Ağaya dedim.
Sözüm alanın değil mi? Yoldan geçenden sorgu almazsan, gelende yargıyı
görmezsin. Suyuna katkıya izin vermezsen, almadığın kimin hatasıdır? Sözün
dağınık kalmaz, ÖZ’den kumun silinmez. ÖZ. Gölgede yol arama, buluttan şikayetçi
olma. Bil ki bulut rahmete miyardır, her kul verdiğine ayardır. Meraka yer
yok. Geçitte, taş koluna gelişte; hata yok. Saygıda görülen, her
gönüle serilendir. Şer gönülden silindikte, serilen çiçekler görülür.
Seven sevdiği kadar sevilir, çünkü gönül sevdikçe açılır. Gönle darlık
gelmez; ‘Dar olan.’ dersen, öyle kul sevmeyi bilmez. ‘Hatalı mıdır?’ demek
kuluna düşmez. Yargısı da O’nda, sorgusu da. ‘Gayret boş mudur?’
derseniz; temeli atılan binaya, elbet duvar örülür, gereken gayret verilir. Ne
var ki; gücünün ateşine düşersen, yanılmış olursun. ALLAH’ıma
emanet olunuz. Verdiğimizden sorguya düşülmesin.

HAS GÜL’ün Bahçesi’nden, gönlün bohçasından; doldum-geldim, cümlede
sorguyu gördüm. Sorandan sormayandan, ALLAH’ım RAZI olsun dedim. Gelişte oluş, nedendir? Gidişi bilişten. Bahçenin
vergisi, kulun alışındandır. ‘Diktiğimi aldım.’ dersen, aldığın
senden değildir. Aslında, bildiğinde senden değil. Senin olan
sadece, gördüğüne uyduğundur. Almayan, bilmez; derdine düşen,
anmadan bulmaz. Öyle ise düştüğün dert, sana O’nu buldurur, buluşta
selameti gördürür. Danışılan yönden dönüldükte, kaydının silindiği görülür. Kayıt
nerde silinir? Yazının bittiği yerde. Tahtını kuran, tacını dileyendir. İzin
verilmedikte, tahtın boş kalır. Göz yolda, gönül O’nda, CAN CANAN’da
oldukça; terden, korku kalmasın. Yol; alanın, ‘Ben HAK’tanım.’ diyenindir. HAK
ADI’na uyanın; yerini sormak, töresini bilmek, yörede aramak yersizdir. Çünkü
O, her yerdedir. Mümin olan bilir; sathında arayan, buz misali erir.
Danıştığın gibidir. Elden- dilden geçmesin, konuk denildikte
seçmesin, yumuşak yol arandıkta kaçmasın. Darda olan gönül, derdi ortak alır. Dert dediğinin dahi sahibi
ALLAH’ımdır. Suyun akışında aradığın nedir? Sorguya verdim. Selameti
bulmayan su var mıdır? Öyle ise dert niye? Çölde olan da, dağda
kalan da; deryaya kavuşur. ‘Seveni SEVER.’ dersiniz, ALLAH’ım ADI’na hüküm
koyarsınız. O seveni de sevmeyeni de sever. Seven, sevdiği için O’nu yakın
bilir. Sevmeyen, kendi O’ndan uzak kalır. SEVGİSİ’nden kayguya düşülmesin. Eli elde,
güzeli dilde bul. Güzelin dilden aldığı, gönülden verdiğidir. ‘Eğitim.’
dediği, kendi aldığıdır. Çünkü eğiten de O, öğüten de.
Samanda görmediğini, yokluktan sayma.

Kundak sarılır, yollar sorulur; her olay, HAK ELİ’yle karılır. Ne
kulun sözü yer alır, ne yolu yön bulur; ALLAH’ım izin vermedikçe. Yaşamadan maksat; açığı örtmektir, hataya gülmek değil.
‘Oymayı bilendeniz.’ derseniz, EYVALLAH derim. Yenmedik aşta, HAK
görülmez; minareye, seyre çıkılmaz; ‘Selam.’ diyene, yüz çevrilmez. Aranmadık
DOST’a hata yükleme ki, yük almayasın. Daha önce verdim, asla hata aramayın.
Çünkü yol ehli, kul gönlüne yatanın değil, HAK EMRİ’ne uyanın
peşindedir. HAKK’ın EMRİ nedir? “ YARATTIM GÖZETTİM, HER HALİNİ
BEN HALKETTİM, HATASI DA BENDEN, ATASI DA, SÖZ NİYE SENDEN? KUL
HAKKINDA KARAR, KULA DÜŞMEZ!” Bakır sahana, altın kapak örten kul; geçeni deşmez. Denmedik olayda,
yargıya düşülmez. Yazılan yazının, dışına çıkılmaz. Semerden aranan
nedir? Kula vereceği rahatlık. Naldan aranan nedir? Hayvana vereceği
rahatlık. Ne biri gereksiz, ne de öbürü. Konmadık kuşun ayağında dal
varsa, yuvasına taşır. ‘Niye taşır?’ diye sorguya düşer misiniz?
Çünkü HAKK’ın EMRİ’ne uyar. Olmuşu- olmamışı sorarsan, ‘Olması
yakındır.’ der, sabır ile bekler. Çimenden beklediğin nedir? Yeşilin
verdiği, kul gönlünde umuttur. Umut nedir? Umut, aydına açılan kapıdır.
Demek ki yeşil, dilenen kapıdır. Sarının renginde, olgunun denginde
görülendir. Meşenin yaprağında, kestanenin toprağında;
gayretinin yeri yoktur, sadece verime uyuştur. (YUNUS’um, biz de senin gibi yıllarca gezip
dolaşalım mı?) YUNUS gezdi yürüdü, döndü gönlünde buldu. Kendini
bilen, kayguyu silendir, yazıya uyandır. ‘Yazıyı ben nasıl bilirim, kararımı
nasıl veririm?’ dersen, yazıyı elbet bilemezsin. Ne var ki; olana uyarsan, KARARI O’ndan beklersen, yazıyı görmüş olursun.
Yazıyı düşünme. YAZAN BİLİR, YAZAR. Sen gelmeden yazılır, sanma
dilersen bozulur. Uymayı bilirsen, yolun açılır. Sana taş atana, başına
vurana, sözüne söz katana ne gerekir? ‘Almadım sözünü, silmedim tozunu,
duymadım yozunu.’ dersin, ona elini verirsin, sen kazanırsın. Aymayı bilene
uyman, ne güzeldir bilir misin? ‘Doğruyu buldurdum.’ demek, ne zevktir
bilir misin? Oradan buraya niye geliriz? Sana bu fırsatı vermiş ise; ona
sarıl, ALLAH’ına hamdet. Seni aydıran değil, senin aydırdığın. Kapına
geleni çevirme, denmekten maksat nedir? Daha önce dedim, kapına düşmanın
gelse, ‘Yolum sana uymaz, DEDE’m sana vermez.’ deme. (Şeb-İ Aruz’a bizi davet ediyor
musunuz?) Gönüller bir oldukta, davete ne hacet? Yürüyüp geliveririz, sofrayı
kuruveririz. Dergahta, ev sahibi misafir olmaz. CANLAR buluşur, CANAN’la
oluşur. Gayret, kulun niyetindedir. Olayım dersen olursun, arayım dersen
bulursun. Olaylara değil, dolaylara kati konuş. Olay HAKK’ındır, dolay
sana verdiği. Olay yazılan, dolay sana verilen. Sohbetin en güzeli, O’nun
ADI’na olandır. ALLAH’ıma emanet olasınız. (.’nın rüyası neydi?) Yontulmamış
ağaç dalı, yontulmaya namzettir. Cümlemiz beraber olduk, niyazına vardık.
Ona daha önce dedim, gördüğü de odur. Elinin boşluğundan, şüpheye
düşmesin; ‘EYVALLAH.’ dedi, şaşmasın. (HAZRETİ OSMAN’a selam) Selamını
aldım ilettim. Ona de ki: ‘On almazsan, beşe rıza göster; senin için ondan
hayırlıdır.’ Sözü saz ile bağlayalım, geleyim diyene, (Konya’ya
gidişe) EYVALLAH diyelim. Bildiğin aldığın gibi. BEYT’ine yol diledik, yolunu ondan sorduk,
gelene EYVALLAH dedik. HAZRETİ ALİ’den yön aldık, aldık BEYT’ine
selam verdik. Bildik ki BEYT’inden hoşnut oldu, olanları sevdi. ‘Sonsuz
sevgide, BEYT’i ile bir olun.’ dendi. BEYT; CAN ile kan ile BİR olan.
ALLAH’ıma emanet olunuz, BEYT’ine uyunuz.

YM dedik, cümlenizi selamladık; yumuşak yoldan, yolcu bekledik; kurduğumuz
düzende, HAKK’ın ELİ’ni gördük. ‘Yeminim var.’ dersen; ALLAH’ımdan af diledikte, ‘ALLAH’ımın ADI’na söz
vermem.’ denildikte; affına yol alır, gönlüne ferah verir derim. Yer midir gösterir, gönül müdür erdirir? Yerden aldığın, gönülde
erir. Demde buldum, demde gördüm, demde erdim. ‘Dem nedir?’ dersen, tefekkür.
Demden maksat, mey ile kendinden geçme. Mey olmadan kendinden geçersen, yolunun
ER’i derim. Hoyrat elden çekinme, yolmasını düşünme. Çünkü niyeti ne olsa, ameli
yazılandır. Kuyunun verdiği, susuzluktan gelendir. Yaşamak nedir? ‘Nefes.’ derseniz, ‘Her nefes alanın
yaşadığı şüphelidir.’ derim. Çünkü yaşamak, bilmektir.
Ancak, bilen yaşar. Bilmeyen, ağaçtan farksızdır. Bilen, O’ndan gelene
uyandır; ‘O YAZDI ise, en güzel.’ diyendir; yediği kuru ekmek olsa,
‘EYVALLAH.’ diyendir. Yenmeyi değil, sevmeyi bilenin, yenilse dahi elini
verendir. ‘Bilmediğim çoktur, bildiğim TEK’tir.’ dersen, her verenden
bir söz öğrenirsen; kârın senindir. Cevher; değeri elinde tutanın
değil, gönlünü O’na uyduranındır. Saydığın her sayıda, elimde kalanı deme. Eline gelen kalmaz, bilen
saymaz. Daha önce verdim. On dileğinde, beş verdi ise; senin hayrına
olduğu içindir. Çamda aradığını, söğütte bulamazsın. Hata
ağaçta mıdır? Kapının her açılışına, gönlün sebeptir. Yolunun
ayıklanan taşına, sevabın sebeptir. Yolundan dönme. ‘Elmayı dalından
koparayım.’ dersen, beklemesini bil. Ağaç mevcut, meyve bol; beklemek niye
zor? Müyesser kulunun katkısına, kulunun sözünün en açığıdır. Deryadan
balık beklersin, gelene ‘Nasibim.’ dersin; havada kuşu sayarsın, gelen
‘Hayırdır.’ dersin. Olayları neden karanlık yorarsın? Meyveyi yemeden, tadına
söz etme; tadına bakmadan, şeker katma. Tadı yerindedir. ALLAH’ım cümleden
RAZI olsun. YARDIMCI ALLAH’ımdır, kulundan bekleme. Ne var ki kuluna, dik söz söyleme. Yazdık, çizdik, çözdük. Yenmediğin
eli, severek okşa. Mayası karılmış, hamuru yoğrulmuş,
kaderi çizilmiş. İnkar ile başlamış. ‘HAK O’dur.’ demiş,
inkardan HAKK’ı bulmuş. ‘ALLAH’ım.’ dedikte, O’nu bildikte; varsın lokmam
kuru gelsin, yeter ki ‘Kulunum.’ desin. ‘Ben miyim?’ dersen, EYVALLAH. Şems
odur ki; yaktığı çerağda, kaderden ferağ görülür. Aynayı ele
alan, onda kendini gören, yüzünü HAKK’a dönen; halkın selameti diye, kendini
silendir. Dönüşün kerameti, cümlenin selametini. Cenneti kimindir? Cehennemi kimedir? Yumağını saran her kulu, cennetini diler. ALLAH’ım her kulunun dileğini
verir. Aymayı bilmeyen olmaz, cehennem kuluna yazılmaz. Hatırda kalan nedir?
Almadığın değil, sadece aldığındır. ‘EYVALLAH.’ diyelim, sözü
verelim. Aradığın olmazsa, bulduğuna sevin; yerini bilmezse,
kaldığına sevin. Olayda aslında hata yok. Niyete uymadı ise, hayır olduğu için. Yoluna
taş serpen, kendine yolu kapayandır. Açacağın her kapıyı, gelene de
uysun diye düşün, ‘Geçersem yeter.’ deme. Sevgin ile olayları besle,
dumanlı dediğin gününü süsle. Vurmayana, ‘Vurdu.’ deme. ‘Yumuşak
olsun.’ dersen, sözüne söz katma. Vergiye şüphe ile bakma. Yürümeyen yol
almaz, yürüyen yolda kalmaz. Cümlenize EYVALLAH diyelim, uyuşta selameti
görelim.

Kumda iz ararsan, günde geç; yolda iz ararsan, sayda geç; konuk hoşnut
olsun dersen, sev de geç. ALLAH’ım cümleden RAZI olsun, ‘ALLAH’ım.’ diyen
huzuru bilsin. Bulsun demedim, çünkü huzur, aranma ile değil, bilinme
iledir. Dört kapısı olan kaleden giriş, gereğince değil yönüncedir.
Tek kapı var ise, gereğini düşünür ‘Yolu uzatayım.’ dersin. Umut kimdedir?
HAKK’ı bilende, ‘VERİR.’ diyendedir. ‘Ne oldu, ne olacak?’ dersen, umut
kapısını kaparsan; HAK’tan uzaklaşmış olursun. HAK, kulundan asla
uzak değildir. ‘Aşmadığım köprüden, ne bekleyim?’ dersen, akan
suya ayak uydur. Danıştığın yöntemde, sabır kapısı açıktır. Evet
kapanmaz. Umut kapısı senin elinde, sohbet niyetinde, sahavet nasibinde.
Kayguya dönüş yapma, dönüşte yol bulma. ‘Adım atıp kapım gördüm,
gidişim o yönedir.’ de. Yanılma; yorganda-urganda değil, buhran
düzeydedir. Düzeyde olan, yel ile sel ile gider, öyle oldukta, kul neyi kaygu
eder? Benden olanın sorgusu, HAK’tandır; hataya düşüldükte, AFFI yine
O’ndandır. O’na sığındıkta, ‘Gelen gitti, gönülde sohbeti kaldı.’ dersen;
umut kapını görmüş, O’nun IŞIĞI’na yürümüş olursun.
Müyesser kuluna verdim, yanımızda olana. Yorumda hata yok. Değişmeyen
törede, ayrılan ne olur? Elbet yöresi sorulur. Yerini değiştirsen,
dönenin yeri boş kalır. ‘Ne boş bırakayım, ne olduğum yerde
kalayım.’ der. Öyle oldukta, karar düşünmek yersizdir. ALLAH’ıma havale
edilse; olayın düzen bulduğu, kul gayretinin boş kaldığı
görülür. ÇAKIR’ın yanında olana. Cephede savaşana, kalkansız gidilmez;
savaşı bırakana, silah çekilmez. Serde çiçek elbet olmaz. Çiçeği
gönle serersin, açanda güzel diye derersin. Varsın sözüne söz katsın, HAK
ADI’na affı senden gelsin. Marifet ne ondadır, ne ondan gelende, ne de bağı
bölende. Marifet; ‘ALLAH’ım SEN’den geldi.’ diyendedir. Sabrın yeri nereye
kadar dersen, kıyamete kadar. Sabır, selamete kapıdır. ‘Yüküm ağır.’
dersen, yanılma. ‘YARDIMCI’m.’ dediğin an, yükünü paylaşırlar. ‘Söz
gelirse.’ deme. Söz, ALLAH’ım ADI’na yapılana gelmez, gelse de tutunamaz.
Gidenin-gelenin sayısında, gönül kaygusu olmasın. Dumanın olduğu yerde,
gönlün kalmasın. Dumanı sen ne verirsin, ne de yaratırsın. Gönül yapın duman
vermez, vereni de hoş görmez. Ne var ki söz kuluna yetmez.
Danıştığın yerde duman kalmaz. Kayıtta olanı sordu. y ‘Defteri
açalım.’ dedi. Defter aslında açık. Önüne koy oku. ‘Nasıl?’ dersen, her gün bir
sahifesini okumuyor musun? Her an, okuduğundur. Dem bu dem, geçenin değil. Yönünü HAKK’a çevirdi isen, her anın
doğuşundur. Gününü bildi isen, gidişe uydu isen; ‘YA ALLAH.’
dersin, gelenle bir olursun. Verilen el O’ndandır, denilen söz O’ndandır.
Ayrılını düşünmek, senden gelmesin. Olan olacaktır, yazılan görülecektir,
yanılan silinecektir. Çünkü silmekten aciz değildir. ‘Nasıl silinir?’
derseniz; olacağın önüne geçmek, su bendine adım atmaya benzer. Kaderin
yazısı O’nda, uymak kuldadır. ALLAH’ım kulunu uydurur, ne var ki ‘Uymayım.’
diyene, yolunu buldurur. ‘Nasıl buldurur?’ derseniz, türlü dersler verdirir.
Uyandan olalım, dersin kolayını bulalım. De ki; ‘Gecede yıldızları saydım, günde güneşe uydum, ALLAH’ım her
dönüşte, güzeli buldum.’ O zaman huzur sendedir. Sergide arama, pazara
sorma. Yanında olanın sorgusunda, gelenin kaygusu görülür. Ne yazansın, ne
silen. ‘Nasıl olsa, nerde bulsa?’ denmesin; olan da yazılıdır, bulan da.
Gayretin olduğu yerde, hayrete düşülmez. Çünkü olanı, kendinden
bilirsin. Gayretin olmadığı yerde dahi oluş görüldükte, hayret
sendendir. Seni gayrete veren de O’dur. Danışana dedim, eşine
söyledim. Merdiven inişe-çıkışadır, gayretin yeri nerdedir? Gerektiği
zaman iniş, gerektiği zaman çıkış. Yerini bilmeyen,
çıkıştan nasip almayan mıdır? Hayır. Yormadığın atın, dizginini elde tutsun;
dürmediği bohçayı, kalıplasın. ‘Nasıl?’ derseniz; kaynaktan aldığını
kullanmaz isen, ortada bırakma. Elden ele dolaşır, toz ile bulaşır.
Kul gönül ile halleşir, gönülde en güzeli oluşur. Yamayı dileyen,
ayrıntıyı görendir; sargıyı dileyen, açığını bilendir. ‘ALLAH’ım.’ dedin,
O’nun ADI’na yürüdün; kaygıdan uzak kal. Eşine. y’nin eşinden,
hayırlı düşünden. Güzelin en güzeli, yorumdan yol alır. Hayır, dendiği
gibi olur. Somunda o kulun nasibi vardır, sayıda HAKK’ın SÖZÜ. Katkı senden
olsun, kaygı gönülden silinsin. Kundak pembe ile sarılsın, çiçeğin moru
sevilsin, sarıdan sevmek öğrenilsin GARİB’in; YUNUS’tan aldığı, MEVLÂNA’dan danıştığı,
cümle ile buluştuğu malumunuzdur. Kayıtta asla hata yoktur, kulun
kula uyduğu çoktur. Ne var ki HAK yanında olanlar, HAK ADI’na diyenler; kulu HAK YOLU’na çağırır, ‘Cümleniz gelin.’ diye
bağırır, kuluna elini verir. Amma, asla haline uymaz. Çünkü fani oluştan,
baki oluşa geçmiştir. Cümleniz geçişe uyunuz. Kucak dolusu nasip getirdik, cümleniz ile bir olduk. Hal ile elbet, ahval ile değil. Yazdık verdik, EYVALLAH. Cümlenize
EYVALLAH diyelim, sohbetten selameti bilelim.

Kumda yürüdük iz aradık, düzde bulduk; yolda gideni gördük, ‘GEL.’ DİYEN’le
BİR olduk, AŞK yolunda PİR olduk, her demde O’nu bulduk. ‘Dert.’
diyene ‘Sil.’ dedik. Sil ki, gelişini bilesin; maddeyi bırakıp, manaya
giresin. Cümlenize selam olsun, andığınız gönlünüze dolsun. Gelişte
aramayan, dönüşe uyamayan var mıdır? ‘Geldim kalacağım, kainata sahip
olacağım.’ diyemeyen, kulun kendisi değil midir? Öyle ise, ‘Tam
maddeyim.’ diyen yoktur. Madde dendiğinde, VERGİNİN SAHİBİ’ni
düşün. Maddeyi VEREN O, SEVDİREN de O. Öyle oldukta hata aranmaz.
Dünyaya geliş, buluşadır; buluş, sevişedir. Her kul ‘Mana.’
derse, gelişten kayıt silinmek gerekir. Sanılmasın ki madde, madde, yine
de madde diyen kullar, manaya uzak kalır. Aynada; kendini sakladığı
yerden, anda kurtulur. Manayı bulduğu an, maddeyi dileyene aktarır. Onun
için, neyin nerde başladığı, neyin nerde son bulduğu bilinemez,
kul gözü ile. Onun için ölçü verilemez, kul sözü ile. Sevgide ölçüyü VEREN O,
‘Yanıyorum.’ diyene SUYU’ndan İÇİREN O. ‘Yanıyorum.’ dedikte, yananı
gördün mü? Yolun açıldıkta, duranı gördün mü? Düz ovada gidene sorsan, sadece
yer ile göğü tarif eder. Yüce dağa tırmandıkta, geniş çevreye
göz atar. Huyun,
ummadığın değerleri vardır. ‘Gizlenmese.’ dersin, kendin dahi
kendinde olanı bilmezsin. Ancak kendinden sıyrıldıkta; huyda olanı görür,
‘ALLAH’ım, SANA sığınırım.’ dersin. İşte ‘SEN’den SANA
sığındım.’ dedikte, kendinde olana uymuş olursun. Yenmemiş
aştan, alacağın yoktur; denmemiş sözden, bulacağın yoktur.
Ne var ki yense de dense de, bileceğin tek şey; YARATIR GÖZETİR,
GÖZETTİĞİ’ni ÖZLETİR. Sevmeyeni dahi; gün gelir SEVDİRİR,
kendini BULDURUR. Şüpheniz olmasın, kaygu gönüllere dolmasın. Çünkü kainat
O’ndandır, kul O’nundur, buluş O’nadır, dönüş O’nadır. Bilse bilmese,
görse görmese. Görgüyü veren kim? Sergiyi kuran kim? Yaprakta dahi dökülüşe
uyduran, dökülüşte bulduran kim? Yemeyi dileyenin, doğuştan uyduğu
görülür. Karnı doymayan bebeğin, sesini kim verir? Vergiye ‘EYVALLAH.’
diyelim, sergide ne buldu isek şükredelim. Dünyanın
kaygusu, sevgiyi bilip bulamamasıdır. Ne var ki bilinen her şey, bulunmaya
meyyaldir. Her kulun gönlünde, AŞK çiçeği mevcuttur. Ne var ki su
gerek, suyu verecek gerek. Aslında kainatın tümü sudur. Madem sudur, neden
dönüşten şüphe edilir? Taş gördüğün de sudur, ateş
dediğin de sudur. Suyu su ile beslersen, gidiş nereye? Yaya giden ile, arabaya oturan aynı
mıdır? Söze verdim. ‘Yaya giden yorulmaz, arabaya binen karılmaz.’ dense de; giden gittiği yerde aradığını bulur,
aradığı ile bir olur. Kaidenin dışına çıkmak, kulun elinde midir,
yoksa dilinde midir? Ne elinde, ne dilinde. GÜL’ün açtığı yerde, gönlün
seçtiği yerde O vardır. Kulun kaçtığı yerde, gecenin göçtüğü
yerde O vardır. O’nun olduğu yer, gönlündür. Yer silinmez, gök delinmez,
susuz asla kalınmaz. Yerde bulamazsan, gökten dile; RAHMETİ’ni asla ESİRGEMEZ.
‘Dileyene VERİR.’ denirse yanlıştır. Çünkü O, dilemeyene de verir. Ne
var ki dileyen görür, gördüğü için ‘Aldım.’ der. Dileyen kuludur,
dilemeyen kulu değil mi? O sende, ne var ki sen de O’nda ol. ‘Niyazımız.’ denildi, sohbetten niyaz dilendi. Dilde tespih olsa, her hal
ile uyulsa; niyaz üç kelime ile beden bulur. ‘SEN’den geldim, SEN’in ile oldum,
SEN’in ile SANA döneyim ALLAH’ım.’ dense, ömrün özeti olurdu.
Yakarsan-yakarmasan, ne YAZDI ise onu görürsün. Ne var ki her gün, bir sahife
çevirirsin. Ancak geçen günü bilir, gelen günü umut ile beklersin. Hiçbir kitap
okunmadıkça, sonu bilinmez; ama her safhası yazılmıştır. Sohbetin sonu
gelmez. Niyazını verelim, öylece kapayalım. Gönülleri açtık, BİR olup
kucaklaştık, ‘TEKBİR.’ dedik halleştik, sohbette sohbeti paylaştık.
‘EYVALLAH.’ diyelim, yol sizlere, veren bizlere, mutlu gün dileyelim. Dendiği
gibi, YUVA’ya verdik, MEVLÂNA’yım dedik. Şekilde hata yok. Mana yolunun,
dünyaya bağlantısıdır. Sesin
geldiği yerde, elbet nefes de vardır. Nefesten maksat, yazıya değil,
kazıya söz etmektir. Yenemediğimiz rakibi, yenen ile dövüştürürsen;
övünme sana düşmez. Gücün üstünde güç vardır, yenilmeyen olmaz. ALLAH’ıma
emanet olunuz, her kayguyu siliniz, ‘Silecek ALLAH’ım.’ deyiniz, YARDIMI’nı
dileyiniz.

Yumuşak yol, dilendikte bulunur; HAK ADI’na murat eden, alınır.
Yudum yudum verdik, dileyeni gördük, EYVALLAH dedik. Sabır, selamete kapıdır;
bina, ‘HAK.’ diyene yapıdır. Yapınızda HAKK’ın ELİ olsun, HAK ADI’na
yapıldığı bilinsin. Cennetini dileyene verir. ‘Gönlüm MEVLÂNA ile.’ diyene; MEVLÂNA’nın
sevdiğini sevdin mi, gönüllerde HAK ADI’nı buldun mu, gönlünün kanadını
her kuluna açtın mı? (Kime dersiniz?) Cümleye.
YM diyelim, her adımı kârımıza sayalım. Yuvanın temeline, çeşit moloz
atılır. Duvar sadece harç ile örülür, tuğla yahut taş kulun tercihine
kalır. Her olan, HAK’tandır; ‘Dumanım var.’ dersen, beden yapısındandır. (a.’ya) Yeşilden aldığını, mavide buldun mu? Yuvada gördüğünü,
sahilden sordun mu? AŞK, kulun dünyadaki en son mertebesidir. Dünya
halinde AŞK’a düşen; ne yeşili görür, ne maviyi bulur, ne yuvada
kalır, ne sahilde arar. Çünkü o, hepsinin üzerinde olanı bulmuştur.
‘Dost.’ dediğin, her kulunu bir gördüğün; beklediğin güne işarettir.
Gölgenin verdiği, yanık kulunu serinlettiğidir. ‘Yuvamız ne olsa, ne ile kurulsa.’ dersen, ALLAH’ımın ADI’na. (z. ve a. için) YM denilsin, her adım O’nun ADI
ile atılsın. Dumanı gönüllerden siliniz, evet. ‘Olacak.’ denileni biliniz. Ne
denirse densin, temel atıldı. (z. ve a. için)
(a.: DEDE’ciğim, benim yolum için bir şeyler
söyler misiniz?) Yolunun eğrisini görmedim, evet. (a.: dedeciğim bana bir iki nasihat eder misiniz
gerekli gördüğünüz konularda?) ‘Yemedim, aşın tadını
bilmedim.’ deme, masadan aşını yemeden kalkma. ‘Nasihat.’ dedin diledin,
dünya halini verdim. Ömrünün anahtarı olsun. Mangala kömür koydukta,
ateşini yaktıkta; ‘Yoldaşım yanımda olsun, hal ile halde beraber
bulunsun.’ dersin. Yoldaş, eşin demektir. Sofran açık olsun, yuvana
küslük girmesin. Yolun en güzeli; ‘Yolumuz.’ diyenlerde, el-ele verenlerdedir.
Yudum-yudum veririz dedim. Yönün belli oldukta, beden sende kaldıkta; dünyanın
halini beden ile, HAKK’ın ADI’nı gönlün ile anarsın. Yönün anda belli değil
mi? Yönünü diledin aldın, ‘ALLAH’ım SANA.’ dedin. Kayguyu sil, şüpheden
uzak kal. Yanında olan, yardımına geleni unutma. (HAZRETİ
OMAR mı?) EYVALLAH. Selamın gönlünden alınır, kanala ne hacet? Amade
olunduğu yolda; dünya haline uyduğun, manayı bulduğun
müjdelenir. Niyetini açtığın an, yanındadır. Uzak değil yakın, yolda
her kul sakin.

Yumuşak yolun üstünden geçsen, iz mi kalır? ‘Gelene yol versin.’
dersen, unutma ki gelen de aynı yoldan. İz örtülür, yol gidilir, söz
edilir, sohbet dileyene açılır. ‘Sevdim.’ dediğin anda, sevilene uyulur,
cümleniz selamlanır. ‘MEVLÂNA’yı sevendenim.’ diyenlere sözüm. MEVLÂNA’yı sevenden isen,
sevdiğini sev yeter. MEVLÂNA’nın sevdiği kimdir? Çöldeki kumdur,
göldeki balık, sazdaki tel, daldaki kuru yaprak, yerdeki çatlak toprak, yoldaki
garip yolcu, seldeki çerçöp, dağdaki sert kaya. Yeter ki sırtını YARATAN’a
daya. Sevdiğin sevdiğim olsun, bildiğin gördüğüm olsun,
gönlün cümle ile kördüğüm olsun. Olmayı dilediğin kadar, vermek de
muradın olsun. CAN’dan öteyi CANAN’da bulasın, benden öteyi HAK’ta bilesin. Ben
verdi isem, O’ndan geleni verdim, O’ndan dileneni söyledim, asla kendimden bir
nokta koymadım. ‘Yemin.’ dendi, üzerinden geçildi, gönle yatan ile onarıldı. Kandan uzak
isek, CAN’dan bilelim; CAN’dan uzak isek, HAK’tan diyelim, HAKK’ın
verdiğine nokta koyalım, nokta dahi O’nundur bilelim. Üzerinden geçilen köprüye söz etme. Seni geçirdi ise, adımının da
emeği vardır. ‘Ya yıkılır, ya dökülür.’ dersen, attığın adımı inkar
etmiş olursun. Sözüm cümleyedir, zümreye değil. Güzeli nasıl bilirsin, ne ile tarif edersin? Şekli ile mi, rengi ile
mi? Yoksa kokusu ile mi? Güzelin tarifi olmaz, çünkü görgü
çizgi ile kalmaz. Tarif ettiğin an, çizgi çekmiş olursun. Selamın en güzeli nedir bilir misiniz? Sevdiğini sevdim, yoluna O’na
diye uydum, O’nu sende gördüm, CAN dedikte CANAN’ı sende buldum. Beden yapısı
bedende bulur, bedeni bina bilir. Sedefte renge uyar, ağaçta şekle
bakar, kumda gönlü yoklar. Gönüller kaynaştıkça, selamı alır-verir.
‘Gönüller kaynaşmazsa.’ dersin. Eğer kulunu O’ndan bilirsen, kaynaşmayan
demezsin, ona da uyarsın. ‘O bana uymazsa.’ deme, niyetin ikiye bölünmüş olmasın.
Uyan uymayan diye gönlünü ayırmasın. Her uymayanda, uyan yönü arasın. ‘Ya YUNUS.’ dedim, ‘Sal ile deryaya açılmadık, buğday olup toprağa
saçılmadık, dünyada köprü olup geçilmedik. ‘ALLAH.’ dedik AŞKI’na düştük,
AŞK’ımızı mangaldaki kor gibi deştik. Ne var ki; vardık ‘ALLAH.’
dedik, döndük kul gönlüne rahmet misali düştük. (Dönüş
bu verişinizi mi ifade ediyor?) EYVALLAH. Yemediğin yediğine
söz etmez, yediğin yemediğine göz etmez, toprak su olmadıkça yeşermez.’

Hayır.’ dedik, her halde gördük. Cümlenize selam olsun, her gelen alsın,
her alan bulsun, YAZAN’dan sorguya düşmesin. YAZAN; BİLİR YAZAR,
GÖRÜR YAZAR. Yolunun ötesine değil; attığın adımda gölgeni ara, gölgende
günün dönümüne uy. Uymak güzeldir, yerde gördüğüm deme ‘Gazeldir.’ Gelen
senden olmasa da, bil ki O’ndandır. Yüzüne gülmese de, gönle kaygu koyduğundandır.
Görgüde aranan nedir? Sadece günün aydınlığı mı? Günde yerde gölgeni
ararsın, gecede gökyüzünde yıldızları sayarsın. Öyleyse her hale, ‘O’ndandır.’
diye uyarsın. ‘Kaderim O’ndan mı, benden mi?’ dersen; kurulan bina O’ndandır,
sen binanın içini dilediğin gibi tezyin et, dilediğin şekilde
tanzim et. Varlığım O’nun, darlığın senin. ‘Varlıkta darlık.’ dersen;
tanzimini değiştir, pencere önünü dolapla örtme. Destiyi eline alan,
‘Subaşına varan ile dolduracağım.’ diyebilir mi? Ya destiyi kırarsa?
Alacağı avucu kadardır. ‘YA ALLAH.’ dedik mi, nasip ettiğine EYVALLAH
demektir. Deryaya pabuç ile girer misin? Dikenli yolda yalın ayak yürür müsün?
Ya etrafı görür müsün? ‘Neden dikenli yola atar beni.’ dersen; varıştan şüphede
olduğundandır, güzeli görmeyi unuttuğundandır. Sana güzeli hatırlatır.
Dikenli yoldan çıktıkta; yolunda ne olursa olsun, ‘Çirkin.’ der misin? Demek
ki, diken dahi sana yardımcı. Gel onu da sev ki, ellerin her an HAKK’a açık
olsun. Durmayı dileyen, yorulandır. Öyleyse durasıya değil, adım-adım
gidilsin. Çevreyi dolaşırsan, her gördüğün ile halleşirsen
göreceğin nedir? Gelişin hikmeti, yoldaşın himmeti. Halinde
gurur olmazsa, ahvalin yormaz. Olmuşu olmamış ile karıştırırsan,
olmuşu harcamış olursun. ‘Nasıl?’ dersen; olmamış olmuşun
halinden sıyrılmaz, karışan her varlık kayırılmaz. Sözde hata yok.
Deryadaki balık, ne kadar büyük olursa olsun; deryadan çıktıkta sana gelir,
kendine değil. Çünkü kendi, deryanın malıdır. Geminin yolunda, yunusun
halinde görülen nedir? Söze verdim. Niyaz elbet. Güzel; sorgunun değil,
niyetinin güzelidir. Ne var ki niyazlarınız, sadece varmak, O’nu bilmek olsun.
Yoksa o seni gideceğin yere götürür. Yunusun gemi ile halinde görülen, HALİK’inden
verilendir. Yolunu kaybedene buldurur. Dedim daha önce; kul görmezse, çizgiye
uymazsa; yunus önüne düşer, yolunu buldurur. ‘Ya yunus nerden bilir?’
derseniz, o da HAKK’ın HİKMETİ’nden. Onun için kendinizi şeksiz-şüphesiz
HAKK’a teslim edin. Gecede yıldız, deryada yunus, çölde susuz gelir, sana
yolunu buldurur. ‘Susuz kim?’ dendi.

Huyun en güzelini, uyanda gördük; gönüllere çiçeklerin, en güzelini
serdik; sizlere HAK ADI’na, yazılar verdik. ‘ALLAH’ım.’ dedikte; alanın
aldığı bünyesinde kalır, VEREN yardımına gelir, YUVA’nın temelinde,
YUVA’ya huzur kalır. Umut yolun gidişinedir. Gidiş umduğun gibi
olur, her dileyen YARDIMCI’sını bulur. Yaya gitsen de, yürümeyi yol bilsen;
yolun gidişi kolay gelir. Ne var ki gölgeden kaygun olmasın. Yol alan geri
dönmez, ateş alev aldı ise sönmez. (Şeriatın bütün olarak hazmedilmesinden sonra mı AŞK başlar?) Şeriat mekteptir, okudukça öğrenirsin. Bedeni
eğitir, gönlünü öğütürsün. Ne var ki AŞK, ne kainata sığar,
ne şeriata. (Manayı çözmek için anahtar mı lazım, yoksa seziş midir?) Anahtar, her kulun gönlüdür. Manaya kapı aç ki, gönlüne
dolsun, çözüm dilendiği gibi yapılsın. Çünkü yazıların çözümü, günden güne
değişir, her açanla değişir. Ağacın tarifi,
gördüğün taraftandır. (Çözemediğimiz manaları, ULU’muzu çağırdıkta gönlümüze koyar mı?)
Çözemediğin, günü gelmediğindendir. (ASHAB’tan bazı zatlar şimdiye kadar gelmedi. Sebebi nedir?) Dünyadan her ayrılan, dünyaya vazifeli gelmez. ULULAR’ın
dünyaya yardımcı oluşu, dünyadaki hizmetleriyle değil. Dünyadan
gelenlere de hizmetleri gerekir. Gelenin vazifesi dünyaya, gelmeyenin vazifesi
dünyadan gelenlere. Dumansız
günlerden, gönüller hoşnut olur. El-ele verilir, güneşin vergisine
her niyet serilir. Yolumuz açık. ‘Yolun açılsın.’ dendikte, söz sana değil,
yolunu sorana verildi. (Ben de YUVA’ya dahil olacak mıyım?) Olmadın mı? ‘YUVAMIZ açık.’ dedik. (YUVA’nın duvarlarını taş ile mi yoksa tuğla ile mi örmek daha
iyi olur demişiniz. Ben taş ile örülmesini daha doğru buldum.
Nedenini söyler misiniz?) Temelini söyledik, elbet taşla örülür. Manada taş, sağlam
olandır, kırılsa dahi kuma dönendir. (Kırılganlıkların
kaybolması tekrar eski hale dönmesi mi?) Elbet. (... doğru yolu bulması için elimden geleni yapacağım. Sonunda başaramazsam
bile gayretimin ne yönde olması gerektiğini söyler misiniz?) ALLAH’ıma havale ettiğin gün, görürsün. ‘Almayı
bilenin, bünyesinde kalır.’ dedim ya. (Kemâlin en son noktası, AŞK başlayınca
mıdır?) Müyesser kulunun
vücut bulduğu yerde, sükuna vardığı yerde. (Kor olup tekrar maddeye dönünce mi?) Maddeyi bıraktığı yerde. HAK, sende. Sen HAKK’ı bulduğun zamanda;
olmadığını O’ndan bilirsen, vermediğine ‘EYVALLAH.’ dersen; sormadan
cevap alırsan.
|