“Ateşi körüklesem, yolumu yarılasam, tarlamı darılasam.” der, BEHLÜL DANE sorar: “Yokuşu inmek mi, çıkmak mı kolaydır? Durmadan
yürü. Görmediğin yeri nasıl düşünürsün? Yokuşu çıkmak kolaydır,
çünkü çıktıkta hafiflersin. Beden ile değil elbet. Yerden toplamak,
ağaçtan toplamaktan kolaydır. Ne var ki, yerden toplanan bereli olur.
Bereli meyve, kulun zevkini siler. Aslında tadı aynıdır.” BEHLÜL
DANE kazanı çevirdi, denize devirdi; çünkü yolunu bulması için, darı serpmesi
gerekli değildi.

BEHLÜL'üm geldi: "Çevreyi sana versem,
çehrede gülen görsem; adımı anmaz mısın, şarkımı demez misin?"
"Al beşini, ver
başını, vur taşını, ger kaşını." dedi, BEHLÜL söze girdi: "Al elma bende kalmaz,
sağda solda kul bulmaz, verdiğim çiçek solmaz." dedi, BEHLÜL
yürüdü.
...."Geleni bilseler, perdeyi açsalar; seni beni
görürlerdi, ÖZÜ diye yanarlardı." dedi, BEHLÜL söze katıldı: "Atı avrada verdim, elde kilimi dürdüm, gelesin diye sordum. 'Düşüm beni
getirmez, hatır olsa katılmaz.' dedi, kilimi sırtıma vurdu, beni yola urdu.
Giden, gelene; bilen, bilmeyene söz ile bildirdi. Benden sorana sözüm yarıda
kaldı. 'El ile övünmem.' dedim, dil ile dövünmeden yürüdüm. Gülene kilimi
serdim, 'Az aş sözü açar, çok aş gözü örter.' dedim, sohbeti orda
kurdum. YUNUS'un sözünde yapıyı buldum. Ne var ki, ne YUNUS beni buldu, ne ben
onu gördüm. Elbet dünyada." dedi, BEHLÜL zar attı pul verdi, her sorana
'Yol.' dedi, her bileni kul diye sevdi. Kulu, 'Olmaz...' demedi. Kulluğunu
bilmeyeni, kendi ölçüsünde affetmedi. 'Aldığını bilmeyen, geldiğine
uymayan; dünyaya sığmayandır.' der, dertlenirdi.

"Gayreti yerden alırsın, hayreti gökte bulursun, her halde kendine dönersin.
Yıldızları saysana, ses verirse duysana, çömleğine tuzlu aşı
koysana." dedi, BEHLÜL (DANE) sözü aldı: "Dam aktardım akınca, odun
verdim yakınca, kuru dalı sökünce, gönül verdim bakınca. Bakarsan, beni
değil O'nu görürsün; sevince, beni değil O'nu sararsın; halin
deyince, benden değil O'ndan sorarsın. Öyleyse ham meyvede neden kusur
ararsın? Çadır kursam toprağa, 'Neden?..' der misin? Ağaç olsun
bekler misin? 'BEHLÜL aldı o versin, yıktı ise o görsün.' der, beni sorguya
çekersiniz. (Bu tümcedeki ‘O'lar büyük mü küçük mü?) Küçük. Katığım tatlı geldi,
cümlede DOST'u gördü." dedi BEHLÜL, Dost selamı verdi.

“Güğüm aldım elime, selam verdim
geline, elindeki gülüne. ‘Gelsin bulsun, aldığı gibi sevinsin’ dedim.
Çevreyi saracağım, yaprağı sayacağım, seveni sevileni
soracağım” dedi, BEHLÜL’üm söze girdi: “İt ile itişme, at ile
çatışma. Yerde gördüğün otta böcek varsa, katışma. Gör eline
aldığını, sor beline sardığına. De ki: ‘Bildiğim
bilmediğim, el aleme sormadığım; gerekli ise bilirdim, meraklı olsam
sorardım. Benden bana güzellik, benden sana esenlik; ya senden bana, bana ne?..
Doğuşun benim değil, oluşun benden olsun. Ölüşün bana
değil. Sorma beni, sarma benden geleni. ‘Sar seni seveni, sev senin olanı’
dedim. Dedi ki: ‘Sen O’ndan
değil misin? Sen ben değil biz olalım; olgunlukta O’nu bulalım.’
Doğru beni aldırdı, kör kuyudan kaldırdı. Hem güldürdü hem buldurdu.
‘ALLAH’ıma şükürler...’ dedirdi. Bin çiçeğin tozu oldu” dedi,
BEHLÜL’üm yürüdü.
“Atları ürkütene, ipleri
sarkıtana de ki ‘Sen yozandansın.’ Olmaz. Demen için, YARATAN olmalısın.
YARATAN’a karşı çıkamazsın. Kulunun yozuna kozuna karışamazsın.”
dedi, BEHLÜL sözü aldı: “Yolum uzun geliverdim, sazım
ile eli verdim. Dört yol başında dilenen dostu gördüm. Dedi ki: ‘Nerden
nereye?’ Dedim: ‘Denizden karaya...’ ‘Almazsan selamı, vermezsen kelamı,
gidemezsin, yol karışır çözemezsin, sen kendini bilemezsin.’ Selamı aldım,
kelama gönül verdim, ‘YA ALLAH.’ dedim, yolumu dürdüm, acı ile tatlıyı kardım.
MERKEZ’imin (MERKEZ EFENDİ) macunu oldu her alan kendini buldu. Soframız birdir,
BİR’liğe uymayan kördür. Gönülle birlik, sözü yıkar (yıkamaktan), gönülde birlik çerağ
yakar” dedi, BEHLÜL’üm yürüdü.

“Atı otta bıraktım, nalbant yanında
çıraktım, bilene sorarsan ben çoraktım, sevene sorarsan cümle ile varaktım.
Elden geldiği gibi, dilden verdiği kadar söyledim. Bilen değil,
gülen aldı; uyan değil, sınayan soldu” dedi, BEHLÜL’üm yürüdü.
"Buz üstünde kayma sakın
düşersin, buza ayna diye bakma sakın şaşarsın, yoldan yola geçme
sakın koşarsın. Olduğun gibi, olduğun yerde kal." dedi,
BEHLÜL söze girdi: "Buzun üstü kaydırır,
bilmezsen aydırır. Sözün kısası HAK'tan gelen oyundur, bilesin ki gidiş
geliş huyundur." dedi, BEHLÜL yürüdü.

“Yeşil renge büründüm, dalda yaprak göründüm,
çiçeği ile sarındım, gölgesinde barındım, HAK niyazı ile korundum.” dedi,
BEHLÜL sözü aldı: “Şafak vakti uyanan, suyu ile yıkanan, HAK SÜZÜ’ne
durdu ise, karıncadan sordu ise, ‘ALLAH. ALLAH.’ diyecekler, dillerince ALLAH’ı
zikredecekler. ‘Gel benimle.’ deseler, el ele verecekler.” dedi, BEHLÜL her
danede ADI’nın yazılı olduğunu söyledi. Elbet ALLAH’ımın ADI. BEHLÜL tozdu
toz kaldı, tozu yakada bildi, bildiği günde sildi. “Selama geldik,
selamda bulduk. EYVALLAH diyelim, tozu toz ile üfürelim.” dedi, yürüdü.
“Eyledim gönlümü viran, bekledim dünyadan her an, ‘Dert,
-dedim- HAK’tan’, diledim derman. Kendimi kendime sattım, kendimi kayadan
aşağı attım, öylece kırılmayan dalı tuttum, mananın tadını bir anda
tattım” dedi, BEHLÜL söze geldi: “Dağdan taştan dökülen, her ağaca
takılan, boş tarlaya ekilen, elbet görecek, alacak, bulduğu kadar
bilecek, alabildiğince sevecek. Dar gelse fistan yırtılır, bol gelse
takılır, eski ise bükülür. Dünya hali yamandır, bilemezsen dumandır,
erişecek zamandır.” dedi, BEHLÜL’üm cümlenizin uyduğu zamandan,
dumanın silinmesi için niyaza
durdu.“Söz gelene, saz bilene, kainat gülene güzeldir. ‘Doyum olmaz
güzelliğe’ denilir, her yaratılan öyle tanımlanır” dedi, BEHLÜL sözü
KOMUTAN’a (M. Kemal ATATÜRK)
verdi:
“Her renge selam verdim, her rengin özünü gördüm. Suya eğildim,
kendimi buldum; saz ile söz ile, ömrümü sardım” dedi, BEHLÜL cümlenize ER
selamı verdi. “‘ER selamı nedir?’ denilir: ER selamı, bilenin; kör selamı,
görenindir. Bilen, her var olana ‘Selam.’ der; kör, sadece gördüğüne.
Görmediği yaratılanı bilmez. BEHLÜL, seferde olana, seherden aldığını
sormaz. Konuk olana sözüm: Dört yerde sözüm olur, dört kulda gözüm kalır;
benden bana sadece AŞKIM şifa verir” dedi, selamladı. “‘Konuk kim?’
denildi: Adını, ALİ’den alan, kement atılan güne uyan. Neyden bilir, naz
ile bulur, KADİR olan ile yerini görür, ‘Hasan’ diye anılır.”
“Tuz aldım tası verdim, koz ile ekeri gördüm; her göze gelen toza
sordum: ‘Gözüm senin mi, HAK’tan izin mi?’ ‘EYVALLAH.’ dedi, göze taht kurdu,
‘HAY.’ dedimse huyu sildim. Göz,
göze hizmet etti, gözyaşı tozu attı, gözüm elbet rahat etti. ‘Ne demek?’
denilir, sözün manası sorulur: BEHLÜL’den ne beklersin, dediyse sözüne ne
eklersin? BEHLÜL tozu DOST bildi, gözünün yaşı ile olanı sildi; ne tozda
ne gözde şikayet oldu. Demek ki, her olayın düzenleyeni BİR’dir. Toz
geleceği bilen ALLAH’ım, göze yaşı verir, kulunu tozdan dahi korur.
‘Almadan vermem.’ dersen, yükün ağırlaşır. Kaldıracak sensin.
ALLAH’ıma havale ettiğin her olay, gözdeki toz gibi , yaş ile gider.
‘Ben alayım.’ dersen, derine kaçar.
Kendini değil, her olayda kendinde olanı düşün.” dedi, BEHLÜL’üm
gönüllerinizdeki muhabbet için, cümlenizden hoşnut kaldığını selamı
ile bildirdi.
“Ata bindim desteksiz, saat buldum kösteksiz” dedi,
BEHLÜL sözü aldı: “ ‘Dur.’ dedim durmayana; ‘Vur.’ dedim, uymayana; ‘Sır.’
dedim, sormayana. Kaldığı yerden geldi, adım ile buldu. ER, eğitir;
ER öğütür, -konduğu dalı görse- şahini korkutur. Demde,
kuşak beldedir; demde, soran haldedir; sayfayı açarsanız, bilindiği
yoldadır” dedi, BEHLÜL yürüdü.

“Kapalı kapı deme, yapıya denk yolun var.” dedi, BEHLÜL
söze geldi: “Seni beni anarlar, beni senden sınarlar, ağaya
paşaya sorarlar. BEHLÜL adın alsa, kendini yolda görse; ne kumu ne çamuru,
ne seli ne yağmuru derdine eklemezdi, ondan bundan beklemezdi. Söz aldım
dize geldim, sohbetinize anında katıldım; yardımına ‘Gel’ diyenle, rahmetini
paylaştım. (Kimin ULU’susunuz?)
Renk ile adın alan, adımına nasip katılan.” dedi, BEHLÜL selamladı yürüdü.

“Gölge senden gelmedi, sana gelen, yaprağı bölmedi,
kapalı kapıyı açan bilmedi.” dedi, BEHLÜL sözü aldı: “Kuyuya dalsam
göremem, açıkta kalsam duvarı öremem; bildiğim kadar uyarım, bilmeyeni
saramam. El üstünde taş varsa atarsın, serginde kumaş varsa satarsın,
bilginde ALLAH’ım varsa uyarsın. Kaygu nedendir? Elin, gönlün HAK’ta,
sergin HAK’ta. Neyi nerde ararsın, neden sergi sorarsın? Aç gönlünü
açılsın, HAK NURLARI saçılsın. Güç olanı geçtin, komşu ile değil DOST
ile seçtin.” dedi, gecede verdiğini cümle ile paylaştığını söyledi,
selamladı.” ALLAH’ımın RIZASI üzerine olsun.” diye o da niyaz etti.

“Eyledim halimi küffara düzen, dedim ‘Geldi mi sana
YAZAN, aldığını verdiğini dilediğince bozan?’ ‘Uyar uymaz…’
dediler, bildiğime kapak koydular.” dedi, BEHLÜL söze gamlı girdi: “Gamlı değilim. CANAN ADI’na olandan yerini aldım.
Kayguyu tepsiye koyana, ‘Sakın pişirme.’ dedim. ‘Tepsiye koyacağın,
kaygu olmasın; sakın o aştan kimse yemesin; kaygu ile oluşanı, kaygu
ile buluşanı benden bilmesin…’ Dünyayı alamazsın, dünyada dilesen de
kalamazsın. Ne var ki, verdiğinin tadını, sana ne kadar acı da gelse
güzelliğini bilemezsin. Büyük nimettir, dünyada bildiğin, YÜCE
HİKMET’tir. Kayguya düşersen, (dünya)
boşa geçendir. Süzmeyi bilmezsen, nice günahtır. Gel el ele olalım, güzel
nerde bulalım. Geldi isek, verdi ise, hikmetine erelim. ‘Oldu olmadı…’
denileni, beraberce dürelim. Geçen gün örtülendir, gönülden bertilendir. O’nun
ile geldi isek, vergisine uydu isek; kapı bize açılandır, taşsız yoldan
geçilendir… ‘BEHLÜL…’ değil DİVANE; AŞK yolunda
PERVANE. ÖZ’üm sözüm BİR’dir benim, gönül sazım gürdür benim, ömrümü
bilenlere, yaşantım zordur benim. Saraya saltanata uymadım, doğada
güzelliğe doymadım, ‘Ana’ dedim ‘Baba’ dedim, sesini duymadım; ‘Ağa’
dedim dizinde gülmedim. Öyle geldi, öyle bildi; olana güldü, olmayana ‘Yolsuz…’
diye payladı. Adı DİVANE’ye; andı, PERVANE’ye döndü.” dedi, BEHLÜL
cümlenizi selamladı.
“Her söze at bağlamam, her göze örtü koymam, gelse
gelmese saymam.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Atmazsan eskiyi, nasıl alırsın yeniyi? Gülmezsen olaya,
nasıl girersin kolaya? Kumaş alsan bakarsın karaya. Meyveyi ezmeden ye,
güzeli süzmeden bul. Ne derlerse al, de ki ne yerlerse bal. Her söz tatlı
gelsin. Unutma, gözyaşı gözyaşını getirir; gülersen, konuyu orada
bitirir. BEHLÜL konuya divane gözüyle girer, pervane sözüyle çıkar. Öyle olmasa,
başına huni takar. Her kulu için öyledir. Sen konuyu bitirmezsen konu seni
bitirir, seni dilemediğine götürür.” dedi; sorgunda, gönülden gelen
kaygunu silmeni diledi. “Kayguya gerek yok, çünkü bellenecek.” dedi, BEHLÜL’üm
yürüdü.

“Her gelen BİR’dedir, BİR’de olalım; yolu aldı isek, GÜL’den
bilelim; gönülden zengin oldu isek, rengine dalalım.” dedi, BEHLÜL’üm bir söze,
bir göze, bir de ÖZ’e gönül taktı: “Gelenin ÖZ’ünde, çiçeklerin tozunu buldum. Birbirine hepsini ekledim,
toplayasın diye bekledim. Topla-topla, aldığın her tane için hopla.” dedi,
BEHLÜL’üm selamladı yürüdü.

“Elif ile başladık söze, gönülden girdik göze.” dedi, BEHLÜL geldi: “Geldim, ‘Bakayım…’ dedim; kaldım, ‘Göreyim…’ dedim. Tarlayı süreyim,
rahmete gireyim; zahmeti söylemeden, her taneyi niyaz ile ekeyim. Eline su
dökeyim, soylu gelene olumsuzu vereyim. ‘Dağıtayım…’ dediğin,
‘Eğiteyim…’ diye genişlediğin, her adımda okunur; kimi sakınır,
kimine dokunur. Bilginde olumsuzluk asla yoktur. Öyle oldukta, ne yakın, ne
kaynar su dökün. Oluşana; sevin, sevin, sevin…” dedi, BEHLÜL’üm yürüdü
“Esen rüzgar götürür, kış gelende ağaç yaprağını yitirir.
Olayda, yenilenme vardır. Ağacın verdiği gün-gün artar, her örtü
kulunu dürter. Örtüden maksat; dilenmeyendir, nefsimiz ile elenmeyendir.
Eşik gördüm geçeyim, kapıda kulu seçeyim. Ne ondan ne bundan, geçemedim
yaratılandan. Hep bir olsun, yolunda beni bulsun dedim, cümlenize el verdim.
Dağılan değil eğileni bilelim, sorgunuzda gönülden geçeni
görelim. Sergiye geldi ise açalım saçalım, alan ile paylaşalım.” dedi,
BEHLÜL’üm selam ile söze girdi: “Dar kapıdan geçmedim, kulu yozdan seçmedim. Dert dediler güldüm, sert
dediler kırdım, ağaç verdiler yardım. ‘Neyim ben?’ diye, kendime sordum.
Adımı DİVANE’ye bile-bile çıkardım. O’nun affı cümleye ise, elbet bana da.
Her anımda, affına sığındım. Sağdan soldan almadım, yağmur geldi
solmadım, suyu gördüm dalmadım. Gel el ele verelim, dünya ne güzelmiş
diyelim, huzuru elimiz ile dürelim.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı yürüdü.

“Kaynak olsa meydan bulsa, her kul alim olurdu. Konu bitse kaygu etse, her
kul zalim olurdu. Asılda yerini bulsa, yapıya gönül ile gelse, her kul selim
olurdu. ‘Yorgun geldi, sözü yetti, BEHLÜL gayreti kattı.’ denilir, her yolda
gönül aranır. Geldim buldum YUVA’da, sis var dedim havada. Yol açık. Gün, gelen
günden güneşli, güzelliğe her kulu hevesli. ‘Avaz, nerde başladı
nerde bitti?’ deseler; doğuşta başladı, bağışta bitti
derim. Sağır geldi yoluma, sözü almadı dilimden. Semada gösterdim,
niyazına bastırdım. Aldı bildi, EYVALLAH dedi. Kör geldi yoluma, anlattım
bildi, ne güzel dedi. Gördü desem göremez, kulun aklı eremez. Aldığını
bildi ya. Veren bilse, yolum dese, YARATAN gibi elbet koruyamaz.
‘Dilediğini korur, dilediğini vurur.’ diyene sözüm. Her kulunun her
zerresini korur, çünkü kul yazılanı bulur. ‘Nefsimi kör eyledim, sağır
gelenden sakındım, olaylarda yakındım.’ diyene de ki; ‘Olaylardan yakınmak,
kaynağın yanında boş bakınmaktır.’ Sendeki ÖZ’ü ara, gönlündeki sözü
tara. O zaman bulacağın, ömrüne ışık alacağını görürsün.” dedi,
BEHLÜL’üm selamladı, yürüdü

“Sepet ördük düzene, duman vermedik yazana. Yamalı fistan giyse, yerden
göğe kilim serse, her adımda gölge görse; bildiği ile kalacak,
görgüsüne sadece talib olduğu gelecek.” dedi, BEHLÜL’üm söze geldi: “ ‘MEVLÂNA. Altın olsa alamam, gönül dolsa kalamam, ömrüm dağlandı,
sevincimi bulamam.’ deme sakın. Aldığın her zerreyi, dağılmayan de
öyle dokun.” “Bağlara su yürüdü, sular aktı her yakayı ekin bürüdü. Olgun gelenin
sesini, dolgun gelenin nefesini aldı isen; darlığı geçtin, zorluğu
aştın. Neden, gerçek değil dedin, şaştın? Hiçbir olayın,
nedeni yoktur. Olan, gerçektir.’” dedi, BEHLÜL’üm geldi. Şarkıyı
sevdiğini, nefesten aldığını bildirdi.

“Deniz yolu açıktır, sefer dilersen eğer; dağın yolu geçittir,
ağaca dönersen.” dedi, BEHLÜL’üm söze eşikten geçti: “Eşik beşiğe götürür, her kulu güzel
buldumu, çirkini bitirir. Geldiğin yerde, aldığın günde, niyazın seni
dilediğin yere götürür. Az ile çoğu dert demedin. Acı lokmayı yedin,
yoktur varlık demedin. Can ile CANAN’da ayrıyı sildin, gönül kapımıza geldin.
Çağrıya biz talib olduk. El ele dedik, yoldan bileni aldık. Akan suda
yaşımız, akan GÜL’de başımız vardır. Soframıza her dileyen gelir, bol
aşımız vardır.” dedi, BEHLÜL’üm niyazını dağıttı. Hoşnut
olduğunu, hoşnut kalacağını bildirdi, selamladı yürüdü.

“Dağda dursan, yamaca baksan, sürüye aklını taksan; ne ‘Dur.’ diyebilirsin,
ne aşını pişmeden yiyebilirsin.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Her ata nal vuranlar, her koşuyu ‘Yetersiz.’ diye yoranlar,
bilsinler ki; yorum geçersizdir, ‘Olmaz. Olamaz.’ diyen tutarsızdır. Olanı
olmayanı ALLAH’ım bilir, bilmeyene bildirir. Gönlüne kaygu koyma, buza basıp ta
kayma.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı yürüdü.

“Bağladım ayağı, bekledim kayağı. Kar
yağdı kayacağım, güzel güne doyacağım. Beyler, hatunlar. DOST
diye bilelim her kulunu, DOST diye söyleyelim her yolunu. Uzun olsun, yeter ki
her kulu HAKK’ı bulsun.” dedi, HAMZA DOST cümlenize RESULÜ’nün selamını
getirdi:

“Her nefes, benden sana selam getirir.” dedi, BEHLÜL’üm
söze geldi: “AKDEVE’ye binelim, dilenen şarabı gelene gülene
sunalım. ‘Ağlara balık gelse…’ diyene soralım; etine mi, yatına mı,
aldığımız sathına mı? Elbet alacağız, gönül verdik dolacağız;
GÜL’üne talib olduk, seferde dolanacağız. Konuk gelen ile, konuyu bilse
bilmese açacağız, her taşı aşacağız; DOST olduk kalede
kaldık, dağılanı toplayacağız. Her PİR’in, BİR’den gelen
BİR’liği, kendine adını veren kalesi vardır. Kaygusun
alıştığı, dostluğumuzun oluştuğu; YAR diyendedir,
ölçüsü gönüldedir. Bağlandığın için, ‘Ne ora, ne bura, bilgimde
kalmasın kara.’ dersin. Ayağıma giyeceğim, BEHLÜL denildi isem kalemi
bulacağım. Elbet geleceksin. Derman dilenen her olayda, FERMAN YÜCE’den
dedik. Kemerde bağlı kalan her düğüm, açılandandır. Geçilmeyecek
eşik yoktur, yolunda ise. Yapıya geldi isem, adımı aldı isem; eşikten
beşikten değil, kaşıktandır. Nasibini dağıtan demektir…
Bilmez misin, her lokmanda, yiyebilenin çokluğuna niyazdasın? Yoksulun
yokluğu elbet niyaza gelmez, kainat eşitte kalmaz. Gayret, sende
boşa değildir.” dedi, her kaşığında nefesi olduğunu
bildirdi, selamladı yürüdü.
“Ocak başında dursam, eğilene bir vursam; yapısına uyacak,
aldığına doyacak.” dedi, BEHLÜL’üm söze geldi: “Her ocak kaynayacak tencere bekler, kul aşı içine ekler. Canlardan
can alanlar, canlardan can verenler, benden senden öte değil; ALLAH’ım,
bildiğinden güzeldir, katı değil; beden sana emanettir, ruh asla
değil. Gölgede kalan mı güzel, kainata dalan mı, yoksa HAKİKAT
ALEMİ’nde güzelden güzele doyan mı? ÖZ ile verdiğini, ÖZ’den alan
O’dur ebedi; ne var ki, sözü silen de O’dur; bedendeki katıyı alan da, arttıran
da O’dur.” dedi, BEHLÜL’üm her damladan oluşanı sordu. “Yazdık çizdik konuyu, sildik olumsuz kanıyı. YUNUS’a
söz veren de, BEHLÜL’e yol gösteren de, cümle ile sohbeti kuran da; O’ndan.
Bilen, O’nun ile oluşandır; söz edilen, yeni ile gelişendir.” dedi,
BEHLÜL’üm resimden sorana; “SARI ANA yavrusu ile… Yavruyu doğuran
değil, doyurandır ana. Her dileyen yavrusu olur; kimine oğul, kimine
oğulcuk der.” dedi, BEHLÜL’üm selamı selamladı.

“ ‘Yere düştü desteğim, ağır geldi
kösteğim.’ diyene, de ki: ‘HAKK’a dayandı isem; ne desteğim
düşer, ne kösteğim taşar.’ Kul, aldığına şaşar.”
dedi, BEHLÜL’üm söze geldi:“ ‘Değirmen taşı mısın, dertlilerin başı mısın? Aldım
verdim, her sorguda seni buldum.’ dersen de; kayalardan atlasan da,
bildiğini katlasan da; olacaksın bulacaksın, olduğun gibi kalacaksın,
yapının emrine uyacaksın. Aynı gün birbirini kovalamaz, her an bile birbirine
uymaz; gölde avlanan balık deryadan söz getirmez, getirse bile verdiğini
bitirmez.” dedi, BEHLÜL’üm her sözünün ÖZ’ünde, senin ile oluşturduğu
yapında, uyum sağlanan akımı buluşturduğunu söyledi, selamladı
yürüdü.
“Elimi yüzüme sürdüm, yüzümde HAKK’ın NURU’nu gördüm.”
dedi, BEHLÜL’üm söze girdi: “Avucuna göz ile baka, söz ile bağla;
BİR’liğe getirir, selamete götürür, aç olanı doyurur, güç gelende
kayırır, beklenen şifa sarımsak ile gelir.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı
yürüdü.

“Boş gelmesin kazanlar, boş durmasın kızanlar,
uzak kalsın yozanlar.” dedi, BEHLÜL’üm selamını cümlenize iletti
“Vardım söğüt dalına, dedim arı balına, güldüm kulun haline. Nerden
aldın, nerden verdin? Şu ufacık çevrende, neyi nerden ayırdın? ‘Gezersen
görürsün, ararsan bulursun, uyarsan olursun.’ dedim de, ‘Sen uydun mu?’
dediler, BEHLÜL’e sözü kattılar. ‘Deryaya ayak atsam, balıklar durmaz. Havada
kuşu tutsam, kanadım olsa yormaz. Karada davar gütsem, nefes yok kavalım
ses vermez. Ben mi gölgede kaldım, her olayı yararsız buldum?’ dedim, kendimden
kendime sorguya düştüm. ‘Balık giderse gitsin, senin ayağın deryada
kalsın. Kuş uçarsa uçsun, senin gözün havada kalsın. Kaval ses vermese de,
gönlün huzurda olsun. Öyle ise, her güzeli BEHLÜL sevsin.’ dedim, kendimde O’nu
gördüm. O’ndan O’na selam verdim. Saydım, sevdim, nefsimi soydum. Bir
ağaçtan öbürüne, kainatı serdim.” dedi, BEHLÜL’üm cümlenizi kendinden
kendine yargıya çağırdı. “Sakın yargının sonunda kendinizi
cezalandırmayın, mükafatlandırın. Çünkü sağ ile solun birbirinden ayrısı
gayrısı yoktur. İkisini bütünlersen, kendinde olanı bulmuş olursun.”
dedi, BEHLÜL’üm selamladı yürüdü.
“Değirmene gideceğim, buğday aldım
satacağım. BEHLÜL ile söze geldim, tüm sürüyü güdeceğim.” dedi,
PİR SULTAN ABDAL cümleyi BEHLÜL ile selamladı. “Söz aldık söz verdik, aramızda sohbeti kurduk.”
BEHLÜL’üm sordu: “Değirmen öğütene mi eğitene mi hizmettedir?”
PİR SULTAN peyledi: “Dünyada neyledi?” “Sana bana yer verdi, yüce
dağa kar verdi. Ocak başı buldu da, kışta yolum zor…” dedi.
PİR SULTAN sordu: “Buğdayı kime sattın? Yükünü kime sattın?” “Her alanın bir PİR’i, her soranın doz kiri olur.”
Doz: Şüphenin zerresi. “Elde DOST, gönülde DOST; öyle oldukta, alanda
post. Her alan, dileyen ile birlenir.” dediler, BEHLÜL’üm ile PİR SULTAN
ABDAL, cümleniz ile el ele olduklarını, yol soranın yanında kaldıklarını
söylediler. Dediler ki: “Biz, seni beni sildik. O’ndan geldik, O’nun ile
olduk, O’nda O’nu bulduk. Cümleniz için niyazımız: BİR’de kalınız, seni
beni siliniz.” dediler, selam ile yürüdüler.

“Parmak izi vereceğim, ayak izi göreceğim,
tarlanı süreceğim.” dedi, BEHLÜL söze geldi: “Bakla alsam yiyemem, ‘Ne güzelmiş.’ diyemem; kaygu
sözü bağlarsa, ben yoluma gidemem. Yolun açık, yerden dilendiği
gibi.”

“Bağladığın nefsini çözmeyesin. Emanetinde
olanın kaderini çizmeyesin. Bilesin ki, bağladığın sana hizmette,
beklediğin HAK’tan hikmette.” dedi, BEHLÜL’üm selam ile geldi: “Korkuyu silesin, gönüldeki çerçeveyi bölesin. Sevgi
çerçeveye girmez, girerse bilen olmaz.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı. “Her oyun
bilen ile oynanır, bilmeyen bilende yeniktir. Çağırdın geleceğim,
derman diyen ile olacağım.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Bağladık iti, bekledik atı.” dedi, BEHLÜL’üm söze geldi: “Doğruya taş koymadım, dağdan atı
salmadım, dağılan toprakta hata görmedim. Gelse bilse doğruyu, görse
silse eğriyi; en güzele uyacak, ADI ile doyacak.” dedi, BEHLÜL’üm
selamladı.

“Kemik alırsa köpek, ağzından alamazsın, saklarsa
yerini bulamazsın. Benliği bedendedir, DOST’luğu güdendedir. Sahib
olduğunu bilmez, sahibinden asla gönlünü silmez.” dedi, BEHLÜL’üm söze
geldi: “Yedi yerde söz etsem, sözü ayrıda gütsem, alanlar bilirler. Derler ki;
‘BEHLÜL divanesidir, bilgi hazinesidir. Arayandan kaçar, çakılana koşar;
dertten alır derdi böler, divanelikte sohbete güler.’” dedi, cümlenizi DOST
selamına çağırdı, selamladı, gönülden kendine uyana sözünü bağladı.
“Bağladım dizimi, bekledim sözünü.” dedi, BEHLÜL’üm
söze geldi: “Atılacak her adımda, BİR’likten söz ederiz; sonra,
alır taşı toprağı birbirine katarız. Çiçeği kökü ile alır,
dalını bir kenara atarız. Böceğe, gereksiz diye bakarız. Çözen çözülen
nedir? Gelen, görülen kimdir? Konuk isek kime geldik, kimde kaldık, kimi nerde
bulduk? Aşmayı dilediğiniz, gerçek diye bellediğiniz her yüzde,
resim görürsünüz.” dedi, BEHLÜL’üm göz ile gönülü birlemenizi diledi,
selamladı.

“Yumağım düğümiü ise, vardığım kuyu
güğümlü ise; düğümü çözeceğim, suyumu içeceğim, her arayana
aynayı tutacağım.” dedi, BEHLÜL’üm söze geldi: “Attan indim, yumağın düğümünü sordum. Dediler
ki; ‘Ağaç altına oturasın, şarkını tutturasın; sütünü aldı isen,
mayanı kattırasın. Düğümünü çözersin, gideceğin yolu çizersin.’
Ağaç altı güvenlidir, arı dersen kovanlıdır.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.
“Bağlardan geçeceğim, üzüm aldım suyunu
içeceğim, gönülden bilmeyenden kaçacağım.” dedi, BEHLÜL’üm açık kapıda
kendini buldu: “Kenara yol açanı DOST dediysek, arkamızı dönmeyelim;
atı azılı bildi isek, binmeyelim. Sabah akşam yuvamızda ne aşın
acısına söz edelim, ne de olmamış meyve tadalım.” dedi, BEHLÜL’üm
selamladı.

“Bayrak her Devletin Beyliğini gösterir. Toprak,
kainatın sabrını bildirir. ‘Nerden, nereye?’ denilir. Kulun ayağından,
karıncanın yuvasına kadar; çiçeğin kökünden, böceğin çevresine
kadar.” dedi, BEHLÜL’üm söze geldi: “Bakır tasta su buldum, SÖZÜ ile gönülden doldum. Deryaya
geldim, bilmeden daldım. Verdiğimiz öğüttür; durduğumuz,
kayıttır; dayandığımız, söğüttür. Alırsan bileceksin, yol alıp
övüneceksin. SEVGİLİ’ye bağlanıp, olumsuzdan soyunacaksın.”
dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Gökler açıldı bile, yıldızlar
saçıldı göle; karanlık
bilmez, uyan hale.” dedi, BEHLÜL’üm her yıldızda konuklarla sohbete
girdi: “‘Bir önceye geldin de, bildiğin nedir? Her verilene uydun da,
sorduğun kimdir? Alışan ile gelişeni gördün de, yorduğun nasıldır?’
diye. ‘Aldığı her söz ALLAH’tan.’ dediler, bilenin tasına nokta
koydular.”
dedi, BEHLÜL’üm sözü bağladı. Çevreyi uyumsuz bilene, yapıya gönülden
inanıp, ‘İnanmam.’ diyene.

“ ‘Su aradım bulamadım, saki oldum sunamadım, kimsenin halini kıramadım.’
dersem; suda olduğumu bilmediğimdendir, yerden göğe
saymadığımdandır.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Semeri ata koydu isem, yüküm hazırdır; ağaç ile buldu isem, köküm
hazırdır; gönül ile buldu isem, suyum da hazırdır. Öyle ise; ‘Suyu bulamadım,
buldu isem sunamadım.’ diyemem, ham meyveyi asla yiyemem.” dedi, BEHLÜL’üm
bilgisine terazi koymadan dengeledi, selam ile EYVALLAH dedi.

“Alanı satanı saydım, nefret diyeni soydum, kirli
çamaşırı sepete koydum.” dedi, BEHLÜL söze geldi: “Ak aldım, karayı vurdum, DOST dedim sofrayı kurdum, cümle için helvayı
kardım. Gelen giden yesin, ‘RABB’im RAZI olsun.’ desin. Duvarda el izi var,
gönülde GÜL sözü var. Geldik gördük, izinde sevgi ile dürdük.” dedi, BEHLÜL’üm
selamladı.

“Üşüdüm yorgan aldım, sıcakta göle daldım.
Gayrete gönül verdim, YAZI’da güzeli öyle gördüm.” dedi, BEHLÜL’üm söze geldi: “Barış olsun dedim de, yarışa öyle durdum. Aşı pişsin
dedim de, yiyene sordum. Doymayı dilden, uymayı halden biliriz, her yolda
dileyen ile geliriz.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı. “DOST yolcuyu bilir, yolcu
bilene gelir; ayıkladığınız pirinçte, yerden selam görür. Ermeyi her kulu
diler, ermek için zerrelerini böler, her zerresinde olan bilgi ile kainatı
tarar. Ne var ki, her bilgiyi nefsi ile anda örter.” dedi, BEHLÜL’üm cümlenizi
selamladı.

“Bekçiye sordum ‘Beklediğin nedir?’,
çarkçıya sordum ‘Gördüğün kimdir?’. ‘Emirden aldık, görevden bildik’
dediler, kulun verdiği bir lokma da SAHİBİ’nden gördüler… DOST,
sofralar kurdu da, cümleyi birbiri ile ördü de, yaprağı ele aldı,
dalları ayrı-ayrı saydı da adını sordunuz mu? Yol, AŞK ile kolaydır; yol,
DOST ile kolaydır; yol, yükünü bırakırsan kolaydır.” dedi, BEHLÜL’üm söze
geldi: “Bakmadığım su kalmadı, yakmadığım ocak olmadı, bilen, bilmeyeni
bulmadı. ‘Öyle ise güzeli nasıl tarif edelim?’ dedik. Dediler ki; tarife
YUNUS’u gösterdiler. ‘Her kulunda YUNUS’u gör.’ dediler. Yoğun bilgim
olmadı, gözüm malda kalmadı, kayba asla kaygu duymadı, kendinde oyun
bulduğu her zerreyi birbiri ile kırmadı.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Akan suyu durduramam, yerden taşı kaldıramam; olumsuzu gölgede
bulsam, ağacını kestiremem.” dedi, BEHLÜL’üm söze geldi: “Taze üzüm daldadır, konuk gelse haldedir, DOST KAPISI
buldu ise dilediği koldadır.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı. “Suyun aktığı yerde buluşalım, yoluna düzen
vermeye çalışalım.’ diyene; suyun verdiğini bilendeniz de, vereni
sorarız; suyun getirdiğini görendeniz de, bitirdiğini ararız. Her
yolun getirdiği BİR’edir, her PİR’in verdiği kordadır;
bilen kolayda, bilmeyen zordadır. Çevremiz sana bana, aydın olan her güne…”
dedi, BEHLÜL ile MERYEM bir sözde kaldı. “Durak pey-pey ise, varak pay paydır. Yumağı bile-bile
örelim, düğüm geldi ise sabır ile çözelim, her güzelin altını çizelim.”
dedi, BEHLÜL ile MERYEM cümlenizi selamladı.
“Bir-bir aradım satırda, DOST KAPISI’na geldim bulduğum GÜZELİ
sevdim. Ararsan sen de bulursun, bulduğunu kırk katıra yüklersin, gün gece
beklersin.” dedi, BEHLÜL’üm darı danelerini yoluna serpti. “Seçen değil, geçen görsün, görgüsünü bile bile örsün, yumağını
düğümsüz sarsın.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Bir-bir anlattık sözü, gerçekte bulduk ÖZ’ü, kainatta
gezdirdik gözü. Her gördüğümüz güzel, her uyduğumuz güzel; sonsuza
geldi isek, soysuzu sildi isek, bulduğum gerçek güzel.” dedi, BEHLÜL’üm
söze geldi. “Ok attık, hedef tuttuk, her hedefi düzene kattık; gelen geçene sedef
dedik, eldeki güzeli sattık. Alandan olasın, olayda kendini bulasın. ‘Dert,
dert.’ diye ezilenler, olur olmaz üzülenler; saydıkları sayfayı açsalar,
dünyada güzeli seçseler; ‘ALLAH. ALLAH.’ derlerdi, bal ile keten tohumu
yerlerdi. Dağılan geçer. Katılandan gönlün ile doyasın, gerçeğe
doyasın, düğümlü denilen yumağı çözesin.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.
“Bir bir okudum, güzel diye gönüldeki her günü sakladım.
Baktım ki, kaynar taşacak olur; atıldım yollara, bildiğim hallere.”
dedi, BEHLÜL’üm söze geldi: “Sevdiğim her insan yerden göğe belirdi; sevmesem dedim, gönlüm
delirdi. Sen sana sormadın mı, kimden geldiğini; sen bana sormadın mı,
kimi verdiğimi; sen cümlede görmedin mi, KİM’in YAZDIĞI’nı? Ver
elini YAR diye, sevgiliye sar diye, bilmeyene zor diye…” dedi, BEHLÜL’üm
selamladı.
“BEHLÜL DİVANE derler, her konu bileni zorlar;
yolda olsa da karlar, dinlemem gelirim, elde olanı bilirim. Sahib olmadım toprağa,
sözlü kalmadım yaprağa; orda burda oturdum, kayguyu dünyada bitirdim,
adımı DİVANE’ye getirdim. Ne deli, ne divaneyim, ALLAH AŞKI’na
pervaneyim. Akıl mantık uçurduk, aşk bağından geçirdik; sete sepete
geçerli olmayanı doldurduk, yüksek rafa kaldırdık. Dileyen, BEHLÜL DANE der,
anar; dileyen, BEHLÜL DİVANE der, tarar… İster ansın, ister yansın,
yeter ki AŞK’ı ile pervaneye dönsün. ‘Gel gidelim.’ diyenle, KEVSER
ŞARABI içenle bağlarda buluştuk, kaygusuz oluştuk.” dedi,
BEHLÜL’üm AŞK’ı ile cümlenizi selamladı.
“Geminin direğine bayrak astım, adımı bilmeyene küstüm.” dedi,
BEHLÜL’üm söze geldi: “Yolu bilmeyene diyeceğim; ‘Al taşı, ver başı.’ Diyecek ki;
‘Ne hacet? Dünya, alabildiğine koşu.’ Koştum-koştum
varamadım, han gördüm duramadım, hancıya yolu soramadım; ‘DOST dediğini
nerde bulayım?’ Dedim ki; ‘Koşu diye inlersen, kendi sesini dinlersen,
dünyayı öyle bellersen; ah sana, vah sana.’ ‘Al sana, ver bana.’ demeden
olamazsın, güzeli gayrıda göremezsen bulamazsın. Hatanın özünü ara, sözünü tara. YUNUS misali bulursun, kendinden
aldığın ile olursun.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Büktüğüm ipte derman aramadım, HAK’tan geleni Güneşten
soramadım.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “At ile kedi bir değildir, it ile geyik te bir değildir; amma,
kul ile yol birbirini tamamlar, kul gerçeğini yol ile tanımlar… ‘YÂR.’
diye-diye dolandık, her binek taşında gelecek atı bekledik. Ne beklersin,
elden eli, ne alırsın dilden deli? Yol gide gide buldurur, DOST ADI’na her
yükünü kaldırır.” dedi, BEHLÜL’üm cümlenizi selamladı.

“Dağlar yücedir, bilgisi benden nicedir” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Dağın yanına vardım da, vergisini sordum; dedi ki, ‘Hele çık
zirveye, sakın söz verme zırvaya.’ Güldüm, ovaya geldim; dedim, ‘Vergin nedir?’
Dedi, ‘Hele, ara da bulasın; çiçekte böcekte YARATAN’ı göresin; vakit geldikte,
bedenini örtesin; o zaman, sorgunu tekrar edesin.’ DOST olduk toprak ile, post
bulduk toprak ile, aldık verdik toprak ile…” dedi, BEHLÜL’üm her güzeli yerinde
kodu, selamladı.

“Darı ektim toprağa, meyvesi olur dedim, arayan bulur dedim.
Dağılanı toplarsan, yaprakları katlarsan; elbet toprak vericidir, yerden
göğe dericidir.” dedi, BEHLÜL’üm söze geldi: “Dizimi bağlamadım, sözüme eğri eklemedim,
olumsuz gelecek olay beklemedim, gönlümde olanı saklamadım. Elden ele, dilden
gönüle er kişiye danıştık, her kişiyle söyleştik.” dedi,
BEHLÜL’üm selamladı. “İki satır bağlamaz, iki ömür eklemez;
BİR’den BİR’e, BİR’den çoğa çok ille bağlanırız, TEK
ile eğleniriz. Eğlenmekten maksat; haşrolmak, bildiğimizi
neşretmek… ‘Gayrette emek, senden mi, benden mi?’ derlerse, de ki;
‘YÜCE’den.’ ‘Duman var?’ derlerse, de ki; ‘Geceden.’ ‘Bilgini yokladın mı?’
derlerse, de ki; ‘Heceden.’ ” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Gönülden gönüle adım-adım, AŞK’ı ile
yandım-yandım, Güneş’inde döndüm-döndüm pervane oldum; doğruda
kaldım, çevremde hep güzeli gördüm.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Tavuk aldım, civciv buldum, pazara saldım; alan var, soran yok. DOST
KAPISI’nı sordum; duran var, çağıran yok. Ordan burdan dolandım, HAK
LOKMASI arandım; yerde duran ağaca, dalda duran yaprağa selam verdim.
‘Gelişte gidişte bulduğun nedir?’ dediler; ‘Bir avuç toprak, bir
kova yaprak…’ dedim; ‘Eğil de selam ver.’ dediler, her zerreden selam
aldığımı söylediler. Bilmediğim BİR’likte, aradığım
gürlükte, gerçeği bir yaprakta gösterdiler.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.
“Demde dönüşe uysam, doğudan geleni duysam; niyazına gerçeği
katacağım, her nefeste RABB’im ile DOST adını anacağım.” dedi,
beylikten paşalıktan yumuşak yolu açana, gelişin gerçeğine
uyduğunu BEHLÜL’üm söyledi: “ ‘Merdiven buldum çıkayım, her adımda arkama bakayım,
çıktıkça güzelden güzeli bulayım.’ dedim, ‘Çıkmak için nefes gerek.’ dediler,
‘Bakmaya alışırsan, kafes örter.’ dediler. Değirmen su bitirmez; su,
ayağın güçlü ise götürmez. Bile-bile gideceğim, bula-bula sürümü
güdeceğim.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı. Değirmen, bildiği haldir;
akan su, tuttuğu yoldur.

“Kış gelse odun olmaz, üşürsün, yaz gelse kar
kalmaz, yanarsın; baharda, çiçek böcek der dönersin. ‘Aldığımız SEN’den,
vereceğimiz SEN’in ile, varacağımız SANA ALLAH’ım.’ diyelim, her
nefeste kamışa şükür üfleyelim.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Ekinler boy-boy oldu, tarlaya kuşlar geldi; nasibini alan doydu,
sevgiyi bilen duydu.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Duvar yüksek aşamam, dağ yolunda
koşamam. DOST YOLU’nu bildim geldim, YUNUS misali sözüne uydum geldim.”
dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Paylama geleni, yolcunun sözü olur; peyleme bulanı,
hancının eli varır; alan, bilmeyen, durur; bilen, bulmayana yanılır; yolları
aşındıran, söz deyip taşındıran, BEHLÜL’den geleni bilir.” dedi, BEHLÜL’üm
sabırsız söze girdi: “Soğuk suya dalamadan, Güneş’te kalamadan, ne istedim bilemedim.
DOST ocağı bize yanar, DOST sohbeti bizle döner.” dedi, BEHLÜL’üm
selamladı.

“Kapanan kapıda durma. Uluyan ite vurma. Attı ise destiyi, işe
yaramaz diye kırma.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Bağlı duran atın yerden göğe yapısı,
kendinden olmayana bağlıdır; çözelim, bilgin, kendinde olana katılsın.
Çevreye uymasa da, yerini buldukta, dumanı sildikte, güzelin en güzeline
uyacak.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Kapı açık gireyim, kim var kim yok sorayım… Gelen giden toplanırsa, bir
satırda katlanırsa; sofrayı kuracağız, yorumda gerçeği
bulacağız.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Al elma sarı elma, gönülde sevgi cümleye dolma; bilmeden
gelse olur, bilgide gayrı kalma. Seven sevilen güler, Dost deyip selamını
bekler; aldığı ile verdiğine, kaygu ile derdiğine, acı tatlı
demeden bohçasına koyar. Atalım benliği, satalım senliği, tutalım
BİR’liği, silelim körlüğü.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Bayram geldi güleceğiz, DOST ADI’nı bileceğiz, her satıra
döneceğiz, dileyene sunacağız; doğuya selam verdik, batıda bilgimizi
sunacağız; bilenin belleğine, gerçeği nefes ile
dağıtacağız. Her nefes alan, DOST havası bulacak, bilgisini
aldığı yere koyacak.” dedi, BEHLÜL’üm yol üstünde durdu: “Mayayı verdik hamura, ocağı yaktık. Bilen gelsin, aşı kavursun,
her açı doyursun. Bağlı atı çözelim, boş yazıyı çizelim, ‘Kuyu açık.’
diyene, akan suyu gösterelim. Yolları aşacağız, deryaya cümle ile
ulaşacağız. Davamız HAK YOLU’dur, kum misali kavuşacağız.”
dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Sarayda otursam, altın tepsiden baklava kotarsam; ne yerinde, ne serinde
değişen olur. Yediğim bende, sofra yerde kalır.” dedi, BEHLÜL’üm
sözü aldı: “Her noktayı denedim, sönmeyen yıldız gibi; her softaya
yöneldim, solmayan yıldız gibi. Güzeli vermediler, ne var ki, asla gönlümdeki
güzeli silmediler. Kapanan her kapıda durdum, niye kapattılar sordum. Cevab,
HAK SÖZÜ olamazdı. HAKK’ı bilen, kendinde kapı kapayacak gücü bulamazdı. Geçtim
güzü, buldum yazı, öylece çaldım sazı. Yöreye uydum, DOST diyen her kulunu
duydum, sevgilinin sohbetine günü-günü doydum.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.