“Atı nalladım, iti kolladım, yolu soranı DOST’a yolladım. Nağme
dilendi, zarfı pullandı; almayı dileyene, çevreyi yersiz deyip gülene…” dedi,
BEHLÜL’üm sözü aldı: “Açık yolda duracağız, merkep olsa vuracağız; her direğe
ipi gereceğiz, yıkanan çamaşırı sereceğiz; ‘Gör bakalım.’
diyeceğiz, tatlı aşı öylece yiyeceğiz.” dedi, BEHLÜL’üm
selamladı.
“Dalgalar ses verirse, köpükleri kul görürse, güzelden
örnek bulursa; her halde deniz güzeldir, dağ güzeldir, ova güzeldir…
‘Şikayet edeyim.’ diye niyet kurarsa; deniz kötüdür, dağ katıdır, ova
çamur… Güzeli, güzel diyen; DOST aşını, gönül taşını, yerli yerine
koyandır.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Seherde çıktım yola, seferde girdim kola, derdimi
sordum kula; ‘Doğuştan…’ dedi, sözün başında acı aşı yedi.
Her olay geçicidir, KORUYAN sevgiliyi seçicidir.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Dar sokağa girdim, kapı-kapı sordum, bir kapıda
durdum. ‘YAR. YAR.’ dediler, yerden göğe açıldılar. ‘Konuk geldim. Gireyim
mi, sofranıza durayım mı?’ dedim. ‘Gönlümüzü HAKK’a bağladık, HAK diye
ağladık. Seni nasıl görelim, önüne sofra kuralım?’’ Bir başıma
kaldım, başka kapıya daldım. Baktım üç er oturmuş, aşını
bitirmiş, şükrüne durmuş. ‘Kapınızdan gireyim mi, sofranıza
durayım mı?’ dedim. ‘ALLAH. ALLAH.’ dediler, üçü bir niyaza durdular. ‘Bize
konuk gönderdin, yuvamızı NUR’landırdın. Soframız açık gönüllerimiz gibi.’
Konuk oldum oturdum, sözümü adım verip bitirdim. ‘BEHLÜL gelmiş.’ dediler,
sofraya bir tas su ile bir somun koydular. Niyaz ettim, yorgun kaldım uykuya daldım…
RESULÜ’ne danıştım, dedi ki, ‘RABB’ime en büyük niyaz; kulu ile
kulluğunu paylaştığındır, yolluğunu
paylaştığındır, sevgini paylaştığındır, lokmanı
paylaştığındır. Paylaşan, asla kaybetmez. Ne nefesinde, ne
kesesinde, ne hevesinde, ne kafesinde asla eksilen görülmemiştir.’ ” dedi,
BEHLÜL’üm cümleniz ile hem sözünü, hem sevgisini, hem saygısını paylaştı,
selamladı.

“Olumsuz gelen olaydan kendinden kendine sorguya
düşme; ne derse desin deşme, gelen güne gölgesiz diye
şaşma.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Bir-bir aradım her binayı, dediler ‘Söyler BEHLÜL
kinaye…’ Duman gelen kapıya girmem, duman veren olayı sormam; yaratılanı
severim, kırılsam da kırmam. ‘Çok aldım, az bildim…’ dersem; kendimden kendime
yol çizmiş olurum, zoru yenmiş sayılırım. GÜL ağacı diken ile
sevilir, GÜL rengi övülür. Komşuya sorsam ‘Sevdiğin çiçek nedir?’,
her biri ayrı söyler. Ayrı-ayrı olsa da, bildiği günde sevse de;
olduğuna gülersin, doğan bebeği belersin.” dedi, BEHLÜL’üm
selamladı.
“Ağaçları bir bir saydım, renklerini gönlüme koydum. Davar olsam
çayırda dursam, beklemek değil haklamak olurdu yaptığım. Davar
değil isem, dağları taşları düzeninde bırakır, kendi gönlümü
paklarım.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Ne yasak olandan, ne korku salandan yol sormadım,
karanlık denilen olayı kötüye yormadım. SAHİB’im ile geldim, aldığımı
bildim; gönlümü, kendi karanlığımı silerek aydınlattım.” dedi, BEHLÜL’üm
selamladı

“Her yazgıda, yoğun soru vardır; sergiyi bulamazsa, suya varamazsa,
kulun görgüsü dardır. Asmayı gölge dedik, köküne sırtımızı dayadık, sevgimizi
her renk ile boyadık.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Kaleme sorduğumu, ‘Belgeden…’ dedim saydım;
kitapta gördüğümü, ‘Bilgimden…’ dedim soydum; atın eğeri yoksa,
üstüne binen çoksa, ağacın gölgesini peyledim.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Tur ile geldik yola topluca, yerden göğe sevilen her kula, selam.”
dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Seyre gelsek de güne, soru desek de yöne; bilgimizi bölerdik, yaprak ile
dolardık. Bizi bizden sorsalar, deriz ki ‘SAHİBİ’nden.’ Sizi bize
sorsalar, deriz ki ‘Yol ehlinden.’ Bağlı olanı çözdük, eğri geleni
çizdik, uzun yolda olana sorduk; ‘Binbir düğüme el atmadıysan; yolun
güzel, halin güzel, belleğinde düzen güzel.’ ” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.
“Rengine ahengine gönül verdik, sohbette güzeli gördük.
Postu serelim, DOST’u saralım, gölgede kalandan gününü soralım. Diyelim ki;
‘Güne mi, yöne mi, düne mi kinin? Yoksa, güne uymaz mı konun?’ Günden güne
ulaşırız, RESULÜ’nün hali ile hallendik, kulluğuna yaraşırız.”
dedi, BEHLÜL’üm her gününü benlik simidine ekleyen, kendinden geleni bekleyene
DOST selamı gönderdi. “Dileyen alır, dileyen kalır. Bağlar bağcının ise de, üzüm yolcunundur. Ak üzüm kara
üzüm, DOST ADI’na YEMEN’den geldi sözüm. Bundan güzel söz olmaz, bilse kulu kin
bulmaz. Yapraklar ağacında yakışır, yaprak dökülse de ağaçta
eksik olmaz.” dedi, BEHLÜL’üm cümlenizi selamladı. (‘Benlik simidine ekleyen’ de demektir?) Bayan
gerçeği sorar, bey bildiğini söylerse, uyumludur; dilediğini
söylerse, uyumsuz…

“Her ağaca ADI’nı yazdım; ne yazdan, ne kıştan umudumu kestim;
gelenden sıcağı, gidenden soğuğu öğrendim. Dedim ki; ‘Var
ettiğin ile güzeli buldum, varlığımdaki özelin ile gerçeğe
uydum.’ ” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Çok söyledim, az dinledim, her gelen sesi ünledim;
aldığıma inandım, komşu ile sohbete girdim. Komşu niyazdan
gider, BEHLÜL naz ile sürüyü güder; ondan benden söz alan, aldığı hale
şaşar, ‘Nerden bulayım, nereye varayım?’ diye. Aç gönlünü can Dostum,
gönlünde senin gerçeğin mevcut! Ona buna yönelme, ‘Kimden alayım?’ diye
bunalma; bağladığın düğümde, olumsuzluğa gönül koyma!”
dedi, BEHLÜL’üm selamladı

“Ayağımı bağladım, ağrır diye ağladım; ne dünde, ne bu
günde, geleni gideni eğledim.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “ ‘Her yol benimdir!’ diye yollara düştüğüm,
duymadığım her olayı deştiğim, bilmeyeni gördüğümde
şaştığım, kendi hamlığımdandır! Senden benden aldığım
ile piştim, ocak başında oturdum bilgideki gerçek ile
şiştim. ‘Demek ki aldığımı vermem gerek, bildiğimi sermem
gerek, güzel olan her varlığı görmem gerek!’ dedim de, gölgeden
Güneş’e geldim, Güneş’te her rengi buldum; aklımı ağaçtan
çözdüm, sonsuzluğa saldım. Deryalara gidenler, benden günü soranlar;
gelenden güzeli bulsunlar, gerçeğe doysunlar!” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Al giysem boyanırım, şal giysem dayanırım, hal aldım güvenirim;
seyran güzelden gelse, sevgimde gerçeği görse, nazlanır nazlanırım.” dedi,
BEHLÜL’üm sözü aldı, bir kova suda, üç balık besledi; bir dal ile, bağını
süsledi; gönlünde EMRE uymayan varsa taşladı. “Benden seni ayıramam, sen yok isen gerçeği
duyuramam. Haşlasan da, boşlasan da, seni beni çözmeden gel, bir
satırı çizmeden bul.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı

“Ata yol vereceğim, iti yanımda göreceğim de, gittiğim
yolda sorgusuz kalacağım.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Doğruyu eğriden öğrendim, güzeli çirkin ile peyledim,
sıcağı soğukta bekledim. ‘Vay gayretsiz BEHLÜL. Gerçeğin
örtüsünü senden mi sandın, gölgesiz varlığını dertten mi bildin?’ güller
açtı bahçemde, çamaşırım temiz bohçamda, sadece HAK olsun lehçemde.
Öylece, yol yolcunundur gidene dek…” dedi, BEHLÜL’üm selamladı

“ ‘Balıkların puluna, yarattığı kuluna çevresini soralım.’ dedik,
adım-adım geldik, kuldan kulu sorduk. Kul kulu yerdi, bilgisini ağaca
serdi. ‘Çıksam toplasam…’ dedim. Ağacın sahibi gördü, ‘BEHLÜL nerden
nereye niyeti kurdu?’ dedi de, beni önledi. Oturdum toprağa, bakındım
yaprağa… Düşündüm de, ‘Vah. Vah.’ dedim; ‘Kulu kula ne sorarsın,
verdiğinden ne beklersin?’ Yarattı ise seni YÜCE, silinsin senden gece.
dostluğunu ver yeter, dost olanı bil, biter.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Vurduk taşa kıralım, sorduk başa
varalım; gürleyelim, sırlayalım, doğru yönde parlayalım.” dedi, BEHLÜL’üm
sözü aldı: “Her basamakta arkana baktığında göreceğin tek şey vardır,
bilmediklerin… Çevrene baktığında gördüğün tek şey,
öğreneceklerin… Her basamak bir bilginin eseridir, öğrenmeye heves
ettiğin sadece tasarıdır. Dizgide olmayanı öğrenemezsin. Kaygu etme.
Öğrendiğin kadar, senin için en hayırlı…” dedi, BEHLÜL’üm gölgesiz
günde yüce ağacın gölgesini diledi.

“Nal topladım yolumca, gül topladım halimce, geldim verdim dilimce.” dedi,
BEHLÜL’üm sözü aldı: “Diri buldum atımı, doğru buldum katımı. Kimseye ‘SEN.’ demeden
geldim, seni aldım beni bildim, suyun aktığı yerde ÖZ’üm ile cümlenizi
sardım.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.
“Sürüyü güdeceğim, sefere gideceğim; altın sahanı aldım,
gümüşü satacağım.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Okuduğun her satıra noktayı koyma; aldığını verdiğini say,
senden gelmeyeni duyma; gönlünü soy, güzel gelene selam ilet, çirkin
dediğine uyma.” dedi, BEHLÜL’üm yanımda olanı selamladı.

“ ‘Dağlara çıkmam.’ dersen;
çıkamadığından mı, niyet kurmadığından mıdır? Niyet kur, yol seni
dilediğine götürür, gerçek olmayan bilgiyi bitirir. BEHLÜL sözü esirgemez,
sözü sırlamazdı, bilen ile olur, bilmeyeni saklamazdı. Adımı DİVANE’ye
çıkardılar, bildiğim gerçeğe yaban dediler. Sen de ben de yaban
olmadığını biliriz, çünkü gerçeğin aynasında kainatı görürüz.
Çevremde düzen kuran, cümle ile söze katılanlar; dört yaprağı seçemedi,
bir köprüyü geçemedi. Demek ki, bilmek değil, uymak gerekliymiş.”
dedi, BEHLÜL’üm selamladı.
“Her sayıya göz attık, her seferde söz
ettik, bilgimizi sohbete kattık.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Kayık ile çıksam yola, bir limanda
versem mola; görenler avunurlar, bilenler savunurlar, ‘Gel gidelim.’ dediysem,
‘Gelmem.’ der dövünürler, kayığım küçük diye korkuya kapılırlar. Bilgime
değil kayığıma inananlar, varsın dilediği limanda kalsın,
güvendiği çevreye ADI ile katılsın.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.
“ ‘Sürüye baş olayım.’ diyen
değil, sürüye yol vermeyi bilen çobandır; bilmediği olaya çoban
olayım diyen, yabandır.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Bildiğin her olayın gerçeği açıktır;
dağdan sormayı bilirsem, taşlar ile dostum demektir; suda yüzmeyi
biliyor isem, derya dostum demektir; aldığımı verebiliyor isem, kainat
postum demektir.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.
“Yaktığınız her ocak, gönüllere açar
kucak; DOST SOFRASI kurulacak, hamur açık, yoğrulacak; gölden çıktık,
deryaya varılacak.” dedi, BEHLÜL’üm söze geldi: “Yumruğumun üstüne yumruğumu
koydum; kilimi yere yaydım, oturdum bekledim, azığımı sakladım. Gelen
geçen bakmadı, ocak buldu yakmadı. Ellerimi dize koydum, azığımı sofraya
yaydım, sağıma soluma selam verdim. Giden gelen oturdu, azığımı
bitirdi; sohbete girdikte, hepsi geceyi unuttu. Yandılar geçtiklerine. (Kayıplarına üzülmüşler.)
EYVALLAH. Geçliğe değil hiçliğe üzülürüz, gerçeği nerde
bulursak orda alırız.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.
“Saymaktan yorulmadım, doymayı denemedim,
hiçbir olayı kınamadım.” dedi, BEHLÜL’üm sözü ağaçtan ağaca
bağladı; her gelen geçen, bağladığı söze dilediğini ekledi, dilemeyeni kendine sakladı. “Ağaçtan ağaca HAK bilgisi
iletilir, niyaz ile yüceltilir. Dostluğunu iki ağaca
bağlamış, her geleni beklemiş; dileyen gelsin, dilediğini
sunsun diye.” dedi, BEHLÜL’üm güzelden aldığı kadar güzele sundu, selamladı.

“Yolcuya dur diyemezsin, gemiye geldi
ise; kaptana vur diyemezsin, saygıyı sildi ise. Gönülden gönüle sadece sevgi
aktarılır. Sevgiyi sildi isen, benim adıma değil, kendi adına kayguya
düş.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “YUNUS misali söz alsak, yumuşak der
gezerler; yerde çiçek görseler, yersiz deyip ezerler. DOST adını aldı isem,
tatlı acı söylerim, çünkü HAK KAPISI’nda ‘ALLAH.’ derim beklerim. MEYDAN,
yolcunu değil, kainatın SAHİBİ’nindir. MEYDAN’a söz geldi ise
söyleyenden, söyleyen sorumludur.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Kapalı olmayan kapıya her dileyen girer,
her dileyen gönlünce yorar, her dileyen dilediği sofrayı kurar.” dedi,
BEHLÜL’üm sözü aldı, kayguda olana selam verdi. “Durduğun taşın altında yılan
arama, saçım süpürge diye tarama, almayı dilediğin sohbette kaybına
gelenden dem vurma! Ahengine geldin, ahenk ile dönesin. Doğduk, bile-bile
değil… Duman, sofranızda olamaz; her kapıda, dileyen dilediği kadar
kalamaz! Setre gelmedik, gönülden gelene uyduk, DOST sözünde Dostu bulduk.
Dağları aşmadan da aradığın bizimle, sularla taşmadan da
RABB’imiz izinle adımlarınızı attırır. Değirmene taş koymadık ki
kırılsın, yoluna darı dizmedik ki yorulsun. Seyrine güzel dedik sarıldık, dört
yönde yapıya işçi olduk gerildik, ‘Sen ile ben.’ dedik BİR’likte
kaldık.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Bir atı aldım, öbür atı saldım, ata binemem diyene güldüm. Yerden
ayağın kalksın, Dostlar haline baksın dedim de, gönülden gönüle selam
ilettim.” dedi, BEHLÜL’üm deliden doludan adını semaya yazdı. “Sevgimden ölçü alan, altının terazisine vursa, diz koyup kumda otursa, ne
aldığını bilir, ne bildiğinden kaygulanır; her yolun heveslisi,
yorulduğu kadar yürür, yorulduğu yerde durur. Gidiş o kadardır.
MEYDAN, gelenden yolunu sormaz, çünkü şüphede kalmaz. Varışta emek
vardır. Geldim gittim, oldum bittim demeden günümüzü doldurduk, yünümüzü ördürdük,
bilen ile sardırdık. Oh demeden barışalım, oyununa karışalım. ADI’nın
verdiğine uymaya çalışalım.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Sağdan aldım suyumu, soldan buldum huyumu, sayacağım varımı,
serpeceğim darımı. Yoldan yola gidersem, yolda sürü güdersem; görenler
sevinecek, alanlar uyanacak.” dedi, BEHLÜL’üm söz ile ÖZ’ü BİR’den bine
bağladı. “Her ağaç, doruğunda tek yaprakta kalır, mevsim geldikte çokluğu
bulur. Ağaca tırmanayım, tek yaprağı ben olayım dedim, karda
kışta yük olmayı denedim; Güneş’in verdiğinden, verdiğini
gördüğümden o zaman haberdar oldum. Bekledim yaz gelsin, sakladım gönül
ersin.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Birden ona sayayım, on bir deyim uyayım; açık gelse sözünüz,
benliğimi soyayım. Ne derlerse desinler, BEHLÜL’ün elinden ak üzümü
alsınlar, dileyene sorsunlar. Bilen bilmeyen adımı anardı, ağaç olsam
gelir dalıma konardı. Ağaç buldum yaprak çok, kökü dedim toprak çok,
oluşanı gelişeni bilen yok, ‘Gel niyaza.’ dedim de ‘Hani cami?’ diyen
yok. Toprak dizine gelir, sema gözünde kalır. Sular aktığı yerden, dostlar
baktığı günden selam verir dönerler, BEHLÜL derler gülerler. Gülsün
gülenler, gelsin bilenler, umduğunuz gününüzde yansın çerağlar.”
dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Siniyi koyduk sofraya, örtüyü serdik tafraya. Açmadık kayguyu seçmedik
arsız duyguyu.” dedi, BEHLÜL’üm söze geldi: “Bitti mi eni konu dert dediğiniz olay; güttü mü sürüsünü her çoban
kolay? Gelsin suyumuz, gülsün soyumuz, sevilsin huyumuz. Bende bir, sende bir,
günde bir, sonda bir; RABB’im, cümlenizin nasibini kılsın gür.” dedi, BEHLÜL’üm
selamladı. “Basamak çıktım güzele, dedim selam verelim ezele. Döne–döne
geldiysek güne, soyalım nefsimizi gerçek yöne.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.
“Yorgunluğa yer veren, dinlenmeyi sözde bulur, aynaya baksa kendinde
olanı görür.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “GEYLANİ ile söyleştik, sanmayın dertleştik. Derdi dünya
günümüzde sildik, her on ağaca adımızı yazdık yürüdük… Senin de, benim de
adımız yazılıdır, sevgimiz kainatta dizilidir. Ağaçları say da bak,
nefisleri soy da bak! Günden Güneş’ten aldım, yaprak idim soldum, dumandan
uzak kaldım. Ağaçlar; dünyada bıraktığımız bilgilerdir. Sar
ağacın gövdesini, sor oduncunun yargısını, okudu mu adımızı? Okusaydı,
baltayı vurmazdı! Yerden göğe bitmeyen bilginin, temeli yükselir!” dedi,
BEHLÜL’üm selamladı.

“Avucumda mangır varsa, Dostum çok gelir; diz altında postun varsa sevgin
çok olur.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “ ‘BEHLÜL durdu, kemendi vurdu.’ dediler. SOMUNCU’ya sordum, ‘Somun kaç
mangır?’; dedi ki, ‘Sevgin varsa, ‘DOST!’ diye haykır. Somunum, mangır ile
değil zembil iledir.’ Ağaya paşaya selam olsun, somun dileyen
SOMUNCU’ya gitsin.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Dumandan uzak durdum, ayaktan çamuru sildim, güzeli çağırsın diye
her yana ulak saldım.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Dört yandan haberci geldi, DOST ADI’na cümlesi güldü, seyre dalan her
kulunda açan gülleri gördü. Haberden habere öğüt sorarsan, her yarayı
baştan sararsan; güleceğin gün yakındır. Sevginde kainat bütündür.”
dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“ÖZ’den geldiyse sözüm, günde gördüyse gözüm; her çiçeğe selam verir,
her böceği yuvasından bulurdum.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Örümcek ağın örmüş, ipeği saran sormuş;
‘İpeğim ile ben mi övünürüm, yoksa sen mi?’ . Doymayı bilmeyenden,
uymayı denemeyenden, alacağımız cevap birdir. İpek benim, yaprak
senin, gölgeyi diledi isen yeterli toprak senin.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Her derenin suyuna, her verenin huyuna dost olduk; dostluk verdik, akan
suyun boyuna.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Sır sakladım soydular, bir çuvala koydular, akan suya verdiler; ‘Neden?..
Nerden?..’ demedi, deniz orda komadı. ‘Oh orda, oh burda, geldiğin yerde
dur da etrafına bakın, bilgini şerden sakın!’ dediler, eğri odunu
doğru adama sundular. BEHLÜL kimi kimden sormaz, aldığı bilgiyi
‘HAK’tan.’ der, yormaz; destiyi aldı ise ele, kırmaz.” dedi, BEHLÜL’üm
cümlenizi selamladı.
“Emek verdim ağaca, dalını kırasın diye değil; dumana baca
kurdum, taş yığasın diye değil; yarım bırakmadım yapıyı, hayvan
bağlayasın diye değil.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Yerden aldım da taşı, toprağa koydum başı. ‘SEN verdin,
ben gördüm ALLAH’ım. SEN yarattın, ben erdim ALLAH’ım. Cümleyi ERENLERİN’e
eklesen, yaratılanın ermesini beklesen?.’ dedim de, kendimden utandım. ‘Sen
BEHLÜL, toz gibi canınla canları düşündün de; alemleri YARATAN, cümlesini
gözetenleri GÖZETTİREN’i düşünmedin.? O, senden de, cümleden de
merhametli sevgili, yargısında sadece AFFEDİCİ olduğunu
düşünmedin mi?’ Dost olalım gönlümüzle, Dost kalalım zannımızla,
Dostluğu kuralım bilgimizle.” dedi, BEHLÜL’üm RABB’imin AFFI’na
sığındı, cümlenizi selamladı.

“Yolun gittiği yerde BEHLÜL’üm sözü alır, sürüyü güttüğü yerde
çobana selam verir. Atmadıysak eğri adım, tutmadıysak kula odun; ‘ALLAH. ALLAH.’
diyeceğiz, sancağı elde bulacağız. Suyun akışı göze, Dostun
bakışı yüze, kalmaz sözümüz güze. Bir elden aldık, bin dilden sorduk.
Geldiği yerde bulur, ADI’na selam verir.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Kaynayan her tencere, ateş bittiğinde durulur.
Kuşağında uyum var, niyazında doyum var.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Dört duvardan ararsın, bir duvarda durursun, sırtına yükü vurursun.
Kovalayan, kaçanı görür; kaçan, kendini korur; giydiğin fistan ile, arayan
seni bulur.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Aynaya baktım geldim, çerağı yaktım geldim, Dost ile Dostluğuna
selam taktım geldim.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Kayalara attım kement, yer yerinden oynadı, akan sular bir anda ocak oldu
kaynadı; ‘Bilsem.’ dediğim günde, alkışlardım olayı. Gerçeği bildiğim an, her MELEĞİ’ne hizmet ile verileni
gördüm. Dedim ki; ‘Senin bilgin sana kadar, sanma bilgin sona kadar.’ ‘YA
ALLAH.’ dedim tövbeye durdum; VARLIĞI’ndan, bir kum tanesi bilgiye
sahibim. İnandığım gerçek, budur.” dedi, BEHLÜL’üm günün en güzelinde
cümlenizi selamladı.

"Üzüm aldım çöpsüz, kuş oldum
sessiz, desti aldım kulpsuz. 'Her noksan bana mı, yoksa noksan bende mi?'
dedim, düşündüm."diye diye BEHLÜL'üm sözü aldı, yüksek yerde gözü
kaldı: "Çağırdım gelsene, ömrünce
gülsene. 'dostlukta; üzüm çöpüne, destinin kulpuna bakma.' dediler, 'Yüksekte
alçakta olana aklını takma.' dediler. Umduğum güne geldim, 'Nerde o
günler?' dedim. Elimde olsaydı, gücüm yetseydi; hayıflandığım her günü
silerdim, sevgimi her yaratılmışa bölerdim. Doğruya
eğildiğim gün, eğriyi sildiğim gün oldu." dedi,
BEHLÜL'üm selamladı.
“BEHLÜL’e söz gelmezse, DOST ADI’nı söylemezse; ‘ALLAH. ALLAH.’ der de
gelir, bir nefeste sözü alır. Bağlamadan açtık kapıyı, her niyazda örttük yapıyı. Her dileyen
gelsin, niyazını versin.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Her sofraya otururum, sözü ahiret ile bitiririm, soranlara kuru ekmek
götürürüm. İster yesin, ister kuşlara atsın.” dedi, BEHLÜL’üm sözü
aldı: “Soframda olanlara söz versem; ‘Hallaç mısın, pamuk
misali her konuyu dağıtırsın?’ derler, sonra da hazır şilteye
konarlar. YAR ADI’nı ben anarsam, sen yanarsan; güzel olur, DOST’luğa
misal verir. ‘Sen an, sen yan, biz kanalım.’ derlerse, nefesim ziyan olur.”
dedi, BEHLÜL’üm cümlenizi selamladı.
“Ayva alıp yiyeyim, ‘Mideme şifa verir.’ diyeyim.”
dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Doymayı bilmezsem uymayı denerim, yaprağından cildime şifa
alırım. Oruç tuttum ayıldım, iftar geldi bayıldım, göz-göz olmuş somunun yarısını ayırdım, ‘Yetti,
yetmedi.?’ derken mindere oturup yayıldım. ‘Ayva suyu içesin, DOST ADI’nı
seçesin.’ dediler; ‘EYVALLAH.’ dedim, yerden göğe selam verdim. Yaprağını
kaynatıp dökünmek… (Ayvanın
iki ayrı şifası mı?) EYVALLAH.”

“Teraziye buğdayı koysam, az verir. Dosta yeter mi, somunu biter mi;
her ayna dileyen, kendinde olana
bakar mı?” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Bayrama ‘Gel’ dedik, ‘Ramazan girdi, seyranda kal.’ dedik. Pamuk çıktı
kozadan. HAY ALLAH’ım HAY, elinde tutsa kulu yay; dilediği hedefe atacak,
hevesine avını tutacak. Gerçekten ayrı kalmayalım, seyri dağılanda
bulmayalım.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Ne ayakta çorap, ne belde kemer, destanımı silemez;
RABB’im RAHMET vermese, kul bostanı sulamaz.” dedi, EYYÜB ile gelen BEHLÜL’üm
cümlenizi selamladı.
“Başlık aldım noksan çok, beşlik
bozdum korsan çok. Güzel dedim, yolumu güzele çevirdim. Ne başlık, ne
beşlik benden sormadı.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Bir ayak, bir dayak, -(Dayak destek mi?) EYVALLAH!-, yolumdan almaz beni; bir somun, bir
de desti, güzelden salmaz beni. Güzeller güzeliyiz, bilginin ezeliyiz. Her
günün çiçeğine isim verdik, tezgah kurduk; bir-bir soruyu sildik, DOST
bağına öyle geldik.” BEHLÜL’üm Dost elini DOST ADI’na sıktı. (SABAHAT ABLA mı?)
EYVALLAH!

“Bigâne gelmeyi huy edindi isek, her yerin
havasını sileriz. (Olumsuz
hava mı yaratılıyor?) EYVALLAH!” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Aşın başın taşta değil,
aldığın bilgi kuşta değil. Beğenmeyi huy edinelim, saymayı
dileyene her ağacın kökünden söz edelim! Aldığı bulduğu,
SAHİBİ ile söyleştiği günde, YUNUS ile paylaştığı
anda uyandı; RABB’im, her anında, bir yönünde, niyazına YARDIMCI gönderdi.”
dedi, BEHLÜL’üm selamladı.
“Ham elmayı toplamam, yıkanmamış
çamaşır katlamam; sevgiliye verdiğini sunmazsam, güzel günü asla
beklemem.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “İnce aldım bezini, beyaz dedim tacını;
saydığım anda buldum, gönlümdeki haccımı.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“İki aynayı birbirine tutarsan; görülen
olmaz, şekil vermez. Çünkü, kendinden kendine bakabilmen için; yerden
göğe bilmelisin, kendinde olana gülmelisin. Aynayı eline alabilmelisin ki,
kendinde olanı görebilesin.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Dayanmayı bilmeden elime ayna aldım, kendimden
başka her yöne çevirdim; kimi kırık dalı, kimi dağılan teli gördüm,
yanlıştan yanlışa düştüm. Ne dizim kaldı, ne benzim,
‘Koyduğun nizam, bu mu ALLAH’ım?’ dedim. Denildi ki; ‘Sen aynayı kendine
tut, bırak her yaratılan kendi aynasına baksın!’ ‘ALLAH! ALLAH!’ dedim de,
kendi kendime döndüm; ‘ALLAH! ALLAH!’ dedim de, geçen ömrüme yandım. Ne vardı
şaşıracak, kulu kula aşıracak, ayağı taşa vurup
kendini düşürecek? AFFIN YÜCE’dir RABB’im. Sığındım SANA, döne -döne
geldim de güvendim sona. Kulun nicedir, AFFFIN YÜCE’dir. Eğilen BEHLÜL,
DOST’luğa talib oldu, DOST ile DOST’luğu kurdu, gerçeği öyle
buldu.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.
“Dağdan dağa aşırdığım,
elimdeki testiden suyumu taşırdığım bilinir, değirmene
buğday ile gelinir.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Yemeniyi ayağımda görene sordum; ‘Yolum,
yolun mudur, sevgim, halin midir, eline aldığın sepette, vereceğin
GÜL’ün müdür?’ ‘EYVALLAH.’ dedi de tuttu elimden, güzel söyledi bal ile
dilinden; ‘BEHLÜL’üm yolu açsa, her dileyen geçse.’ ‘ALLAH, EYVALLAH.’ dedim. Yol HAKK’ın, gönül halkın; her
dileyen gelsin, her seven bulsun.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Davul varsa çalayım, ağaçtan ağaca ipi
dolayım, suya geldiysem dalayım günün yorumunda kalayım.” dedi, BEHLÜL’üm sözü
aldı: “Ağaçlardan söz aldım, dediler ki; ‘Dalımızı
kırma!’. Sulardan aldım, dediler ki; ‘Çöpleri yığma!’. İplerden söz
aldım, dediler ki; ‘Meyvesi olan ağaçtan, gövdesi taze olan ağaca
germe!’. ‘RABB’im.’ dedim, ‘SEN, düzeni güzelden güzele kurdun. Ben dalımı
kırarsam, yoluma taşları yığarsam; hatayı kimde arayım, gerçeği
kime sorayım, bildiğime kimi şahit tutayım?’ ‘Ver ALLAH’ım ver.’
dediysem, sergisine gönül koymalıyım.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Payıma düşen nedir? RAB ile gerçeğe
şaşan kimdir?” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Bayrağım elde ise, kuşağım belde
ise, verdiği güç kolda ise; selden zordan sakınmam, vergimi hiç sakınmam.
Kimine güzel verir, kimine acı verir; sonunda, kim olursa olsun dostluğu
bulur.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Çeyrek somun yeter mi, akıl dar ise kul elini
tutar mı, yolun gidişine sevgisini katar mı?” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Güneş, her bakanda gerçeğini
verdiğini söyler durur, BEHLÜL baksa yere vurur. ‘Sende olan bende yok mu,
senin aklın benden çok mu? Vardığın yerden değil durduğun yerden
bilinirsin, kendi kaynağında kendi ocağını yakarsın, sonra da benim
gözüme tutarsın. Ben de sana dilersem bakarım, yerde gökte RABB’imden gelen
çerağımı yakarım.’ dedim; güldüm söyledim, gece oldu ayazda kaldım. Gel, gel sende benim ile ol, bende olanı sende gör! Gör ki, birbirine
bağladığımız akım çekim yerini bulsun, kaydına gelen her konu
kıyamette okunsun.” dedi, BEHLÜL’üm kendi ile, güneş ile
barışıklığını kurdu, kavgasını sildi, selamladı.

“Somunu yarıya böldüm,
birini benim bildim, öbürünü kuşlar ile kedilere verdim.” dedi, BEHLÜL’üm
sözü aldı: “Kuşlar lokmamı
yedi, havada döndü-döndü; kediler lokmamı yedi, döndü yürüdü, biriken suda
gölgesini korudu. Ay’dan gelen
ışığa baktım, sonra da ocağımı yaktım. Ağacıma bol suyu
döktüm, meyvesi dolsun, her gelen alsın diye. Çoluk çocuk bağrıştı,
seyre gelen alıştı. GÜZEL’in var
ettiği, gerçekten zor ettiği, yoldan yolcuya dar ettiği her
günde; bilelim ki, RABB’im her yönde. Zan, O’nu bilmeye yeterli değildir!
DOST dersen; kendinde olan gerçeğe yönelmiş olursun, ne gelirse
gelsin O’nun ile bilirsin.”

“Gölgenin verdiğini, kulun gördüğünü,
elinle tutamazsın; ne var ki, kendi görgünü kimseye katamazsın.” dedi,
BEHLÜL’üm sözü aldı, aldı da göl kenarına geldi, sulara daldı. Balıkların
halinden, ördeklerin dilinden, ‘DOST çağrısı bu.’ dedi, kandile yağı
koydu. “Gelin alalım, aradığımızı bulalım; ne gölde kalalım,
DAYANDIĞIMIZ’dan ayrıda kalmayalım!” dedi, cümlenizi selamladı.
“Var git arı beyine; YUNUS ile yürür mü, yoksa
‘Çiçekten çiçeğe bal alayım.’ diye gelir mi? Altın kafes koysalar, yere
kilim yaysalar; oturmam oturamam, bilgimi kimsenin hali ile tutturamam.” dedi,
BEHLÜL’üm sözü aldı: “ ‘Doğruyu ben bilirim.’ diyenin,
doğrusu kendinedir; ‘Doğruyu RABB’im bilir.’ diyenin, doğrusu
bendinedir. Aç oku KİTAB’ını, gör RABB’in HİTABI’nı: “BEN YARATTIM
KULUMU, BEN VERİRİM YOLUNU!” ‘Niyaz eder, gönül açar, olumsuzdan hep
kaçar.’ denildi ise, nazdan nazı seçer.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Üzüm bağı ERENLER’in; MEYDAN, üzümü
serenlerin; yol, doğruyu bilip verenlerin.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Bağa girdim meydan yok, dosta sordum üzüm
çok. ‘Nerden alsam, kime versem?’ Dediler ki; ‘Söze değil, ÖZ’e gel!’
Öylece bağda üzümü, ER’de MEYDAN’ı gördüm, kendi kendime buldum. Sevgide ölçüye saygı değerini verirmiş,
her kulu saygısı ile yerini alırmış.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Çevreyi dolandım, dallandım budaklandım, rüzgar
esti sallandım.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “ ‘Yağan yağmur yaprağını yıkar,
böceğini döker, öyle ise senin ile tesbih çeker.’ dediler, bana sordular.
‘Kainatta yaratılmış olup, RABB’ini bilmeyen, O’nu zikretmeyen var mıdır?’
dedim. Dediler ki; ‘Taşlar, topraklar.’ Taşlara kulak verdim,
toprağı ele aldım, onlardan zikri öğrendim, cümle ile gönlümü
arındırdım. Seni beni diye-diye, bal böreği yiye-yiye; gerçeğin
güzelliğini unutmuşuz, taşı toprağı bilinçsiz
zannetmişiz. ALLAH’ım AFFIN’a sığındık, taşın ile, toprağın
ile, ağacın yaprağın ile, güzelin çirkinin ile BİRLİK’e
katıldık, sevgide gerçeğe öylece yöneldik.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.
“AŞK ile dolduk bu gün, sebepsiz sandık o
gün. Düşen taşa sataştık, dağılan parçalara ‘Gitsin.’ dedik
itiştik. Gün geçti, gönül devranı seçti. BEHLÜL’üm her durakta renkleri
aradı, renkten rengi taradı, sorumsuz kalmayalım diye kapı-kapı dolaştı.
Dar kapı; seyirde olanı etkilemez, görgüsüne aldığını gönlünden başka
yere koymaz. Her sefer bir ömre bedeldir, sevgi ile tuttuğun el cümleye
modeldir.” BEHLÜL sözü noktaladı, selamladı.

“Darıları ekelim, köküne suyu dökelim, yakaya
GÜL’ü takalım, her gelene bakalım!” dedi, BEHLÜL’üm söze girdi: “ ‘Sır tut!’ deseler, ağzıma kilit vursalar,
hedefi elim gösterir. ‘YA RAB!’ dedim, niyaza durdum; ‘Bana ‘Sus!’ demesinler,
ağzıma kilit vurmasınlar! Gördüğüm bende kalırsa, güzele bohça olur.’
Denildi ki; ‘Her gözde, her sözde, YÜCE’nin SIRRI vardır; bir-bir görene,
gördüğü dardır!’ Bin bir gözden bakalım, her adımda yolumuza su dökelim;
toz olmasın, gelen kayguda kalmasın diye.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“İğne attım düşmedi, su kaynattım
taşmadı, yola çıktım bitmedi.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Ak kuzu peşimden geldi, kara kuzu izimi
buldu, DOST eli elimde kaldı. Elden-ele olalım, el yüzünde güzeli bulalım,
yemeniye toka takalım. Dağlar selam verdi, selamda her birimize güldü.”
dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Ağır taş yerden kalkmaz, eteğine
kum alan oturduğu yere dökmez. Açalım yolu, seçelim hali.” dedi, BEHLÜL’üm
sözü aldı: “Ak fistan giyeceğim, ak üzüm
yiyeceğim, açan GÜL’ün beyazını seçeceğim; ‘Gel!’ diyene selam verip,
gülen ile aldığını öreceğim.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Örtmezsen sahanı aşını ısıtamazsın,
ısıttığın halde elden-ele taşıtamazsın. Her eylemin, bir boylamı
vardır; attığın her adıma yazılan, sevabı-günahı vardır.” dedi, BEHLÜL’üm
sözü aldı: “Hayra attığın adımda; sevabını yazar,
günahını örtersin, eldeki sahanda emeğini tartarsın. Değişen her
günün yorumu, senden değil RABB’indendir .” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Kopmayan daldan desteği biliriz, gövdesi
kalın ağaca salıncağı kurarız; oymayı dilediysek, kütüğü
alırız.” dedi, BEHLÜL’üm söze geldi: “Hazmetmeyeceğin aşı yeme, yerde olan
taşa vurma, kapın var ise girecek camını kırma, yağan yağmurun
altında durma, gelen-gidene ‘RABB’imin RAHMETİ nedir?’ diye sorma!
RAHMETİ tane-tane sayılmaz, elma misali soyulmaz. Bak-gör, sev-bul,
gönüllerden-gönüllere dol-dol…” dedi; BEHLÜL’üm MERYEM ile aynı sofrada
buluştu, verdiği bilgiyi çözmeye çalıştı.

“Kaygunun yeri değil, bilenin zoru
değil, kaynayan sular gibi dağında karı değil. İndi ovaya
sular, girsin düzene yollar, bilsin DOST’luğu kullar.” dedi, BEHLÜL’üm
sözü aldı: “Yakmadıysan çubuğu, dökmediysen
kabuğu; kimden neyi beklersin, bilenden niye saklarsın? KEREM, RABB’imin
SESİ; KERİM, her bilende nefesi; saydığımız, gönüllerde
yarattığı sevgisi.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

“Ana-ana, doğdu dana; RABB’imin verdiği
hem bana, hem de sona.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı, aldığı nağmeyi
deryaya saldı: “Gül de gel, geldiğin yolda güzeli gör de
bul. BEHLÜL darı toplasın, koyduğu her darıyı ‘Bilmez.’ diye katlasın;
olur mu, darı benden akıl alır mı? Koy toprağa, ver yaprağa; suyunu
alacaktır, bilgisini tezgaha koyacaktır.” dedi, BEHLÜL’üm cümlenizi selamladı.
“ ‘Ah!’ dedim, ‘Vah!’ ettim, gördüğüm her
zerreye selamet diledim. ‘Aldığın senin olsa, verdiğim benim olsa,
RABB’imin yargısından her kulu uzak kalsa.’ demeden, aldığım destiyi doldurdum,
han kapısında omuzuma kaldırdım.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Hancı! Yolumda durma, aldığım destiyi
kırma, ‘Nerden geldin, nereye varacaksın?’ diye sorma! Ne geldiğimi, ne
varacağımı ben bilemem; her güne açık olmalıyım, olduğum gibi
kalamam.” dedi, BEHLÜL’üm sözü MERYEM’e verdi:
“Altı atı ağaca bağlama, sonra da ‘Kökü
gitti.’ diye ağlama. Geçer-gider her yolun yolcusu, kulun kendisidir
gönlünün kolcusu.” dedi, BEHLÜL’üm sözü aldı: “Seyre daldık ovayı, nefes ile aldık havayı, DOST
KAPISI dedik YUVA’yı. Gelsin dostlar buluşsun, cümle için çalışsın.
Dağlar yolunu açar, güllerden en güzelini seçer.” dedi, RABİA sözü
aldı:

“Güneş yaktı tepemde, sular aktı çatımda,
dedim ki ‘BEHLÜL hangi KATIN’da?’ Ne bağladığım ip bende kaldı, ne
çözdüğüm at sözünü bildi, aykırı olan her olay geldi BEHLÜL’ü buldu,
BEHLÜL’de olandan bitenden akıl mı kaldı? Dört kapıya danıştıysan, dört
hakimle konuştuysan, elbet aklın dağılır; bil ki, RABB’ini bilen, bir
kapıya eğilir.” dedi, BEHLÜL’üm selamladı.

"Koyun
kuzu gele-gide yol etti, yolcuya gününü güzel etti, elden-ele dilediği
çiçeği attı, gam yükünü kurda-kuşa sattı." dedi, BEHLÜL'üm sözü
aldı: "Binek
taşı yerindedir, suya baktım derindedir, esen yel ile havalar serindedir.
Gücümüz, RABB'imin desteği ile. YAHYA'ya sözümüzü uzatır, yazdığımız
her satırı birbirine benzetir. Dost dediysek kulunu, kimden alır yolunu; hancı
vermez ise elini, kim tutacak doğru-eğri belini? Geldik-geçtik
hamlığı, ‘Dost.’ dedikte bulduk kuldan yanlığı. Taşı-taşa
vura-vura yarattığımız kumluğu yeniden taşlayanlar,
dayandığı gerçeği inkara başlayanlar; süt alayım derken inekten
bilirler, yoğurdu emeğinden sayarlar. Geldik DOST'um o günlerin
zorundan, verdik postu bilmeyi mi darından?" dedi, YAHYA ile BEHLÜL'üm
kayguyu gönülden silmenizi söyledi.

"Destan yazsam okunmaz, iplik versem
dokunmaz, elden tutsam sakınmaz." dedi, BEHLÜL'üm sözü aldı, mesafeye
kendi yönünden baktı. "BEHLÜL destan yazmazsa, fistan giyer de
yürür, her adımında gelen-gideni görür, kimde toz var ise sırtına vurur; tozu
gitsin, kaygusu bitsin diye. Yayan gidemem yola, Güneş'te veremem mola.
Asla sözün yalanı yok, DOST KAPISI'nda kulu tok." dedi, BEHLÜL'üm selamladı

"Akan çeşmeye, nasipli gelmez; akan
çeşmede, bilen çok durmaz; destisini doldurur, sırasını gelene bırakır. " dedi, BEHLÜL'üm sözü aldı: "Adım atmazsan, merdivenden
çıkamazsın; suyunu doldurmazsan, çiçeğine dökemezsin. Her olayın bir dolayı
vardır; bilene kainat sonsuz, bilmeyene dardır. Gel el-ele olalım, akan suyu
bulalım, elden taşı salalım, AŞK'ı ile kalalım.” dedi, BEHLÜL'üm
oğulcuk ile gönülden-gönüle selamlaştı. "İlk adım, sonuna
götürür; her adımda, geçeni bildirir; aynaya baktığın gibi, seni
gösterir." dedi, selamladı