
Hoşnut olduk, YUVA’ya geldik, cümlenizi selamladık. Selamlar AŞK’a
dönsün, CANANLAR CAN’da buluşsun. Kulun yolu, kulun gönlüne göre verilir. Güzellik, ‘ALLAH’ımdan geldi.’
diye uymaktır. Uyan sadece hatun mu olsun? Ahret kapısına hatunu, eşi mi
getirsin? Konuyu kaideye bağlarsan, ‘Sen uydun mu?’ derim. Miyar, görgüde
değil sergidedir. Altın lirayı gümüş çerçeveye koyamazsın. Altın
lirayı gümüş çerçeveye koymaya kalkarsan, kendi görgünü sergiye koymuş
olursun. Elbet ne senin gözüne, ne kamuya hoş gelir. Her erkeğin eşi,
elindeki altınıdır. Ona verdiğin değer, koyduğun çerçeve ile
ölçülür. Yalnız çerçeve altının değerini düşürmez, senin görgü değerini
gösterir. ‘Her kadın aynı mıdır?’ dersen, evet. Madem ki ‘Alıcı benim.’
diyorsun; kulunun yedeğini ALLAH’ım kuluna vermemiş; kulumu dilediğin
şekle, kahır ile sok dememiş. Altına altın değerini verenin,
altın gönlüne, gereken gücü takalım. Yalanın yeri, yılanın deliğinde son
bulur. ALLAH’ıma sığınan; asılmaya götürülse, yalana teveccüh etmez.
Yalanın yeri aslında yılanın yönüne benzer. Ne var ki yılan da, dünyaya kötülük
için gelmez. Ama yaptığı, niyete uygun gelmez de onun için sevilmez. ‘Name gelsin yol bilsin, yolu bilen elin versin.’ dedim, gelene uydum.
Yanıldığın; gelenin kimden geldiğini bilmemektir, gelende O’nu
bulmamaktır. O’nu bulduğum an, kendimi de buldum, kendimde O’nu bildim. Soğuk dediğin yerde, sıcağı bilmezsen; soğuğa
isim veremezsin. Saygıyı, saygısızdan öğrenirsin, ebede öyle uyarsın.

Hoyrat dilden su aksa, gelir mümin kulu bulur, gene de değerini alır.
Gülünü seven, dikenine katlanır. Gönülden almayanın, yolunu bilmeyenin;
yumağı düğümlü olur. Kumunu eleyen, yolunu dileyendir; SAHİBİ’ni
bilen, olana uyandır. Dünyanın sorusu, dünyanın kuruluşundan beri bitmemiş, kıyamete
kadar da bitmez. Kul ‘Çok bileyim, olayı çözeyim.’ derse de; en baştan yanılır.
Çünkü kul; bir adım ötede ne olacağını, ne bilir ne de görür. ‘Mantığıma.’ dedin, mümin kulun sözünü ettin. Her kulun yazısı baştan yazılır, kaderine kazılır. Elbet
olmayacağa ‘Olmaz.’ denilir. Hiç olacağa ‘Olmaz.’ denilir mi? Kulun
elinden yazısını değiştirmek gelir mi? Olmuş-bitmiş, müsait
gün gelmiş denilir. Korkuyu silesin, gönlünü açasın; dumanın
dağılsın, kaderin görülsün. Güçlük ne kararda ne zararda, görülmeyen
yazıya uymadadır. Sohbetimiz ‘Yoldan değil, AŞK’tan.’ dedik; AŞK ile dolana,
dünyayı verdik. ‘Geldim-geçtim, YÜCE’yi seçtim.’ dedi. Aslına dönenin, bedeni
silenin; yoluna ışık tutanı olduk, AŞK’ına AŞK katanı olduk. Gönle
yatmayan, yazıdan uzak kalır. Deme ‘Dediğin.’, dediğim kaderine
yazılı olandır. Sevmem de desen, gün gelir gönle yatar. Asla ‘Yazılı olanı
istemem.’ diyemezsin. Dediğim yanlış anlaşıldı. Olacağı
bilirim, kadere yazılı olanı görürüm. Elbet kadere yazılı olan, oldu-bitti diye
anılır. Olmayana sözümüz yok. Olmayana son verilir. Sineğin uçtuğu,
gücü kadardır; kuşun göçtüğü, muradı kadardır. ‘Olmaz.’ denir,
olacağa uyulur. Kamuyu
oyalayan, kulun gücüdür. Kiminin sesi, kiminin sözü, kiminin sazı. Netice her
kulun kendi kafesinin mücadelesidir. Mücadele yerinde olursa YM. Yedeği
olmayan makine, bozulanda bekletilir. Ne var ki kader, yazıldığı yerde
kalır. Kul kaderine istese de, istemese de uyar. Onu demedim, konuyu. Dileğinize
uydu mu? Kuğunun yüzdüğü havuzda, ördek sakil durur.
Ayna gönülden yansıtır, kaderine gönül yatırır. Gönlü yatırmayan kul, ‘Kaderim
mi?’ demesin. Güğüm yerini bilir, su onu doldurur, kaderini bildirir. Kuşu
denizin üstünde görürsen, balığın sürüsü gelir dersin. Deniz kuşunu
karada görürsen, yağmura işaret dersin. Gelecek, işaretini
gelmeden verecek. Aşamadığın
duvarı geç, deme ‘Tırmanmak güç.’ Yavruya derim. Meşeyi gövdesinden,
deveyi hörgücünden tanırsın. Yumağının yerini de, saygısından bilesin.
Güçlüğü düşünmek yersiz, her olay değersiz. Eğer ALLAH’ına dayanmış
isen; ALLAH’ımın verdiği, sözüne düşmesin, seni ürkütmesin. VEREN’in
VERDİĞİ, kulunun kaderine serdiğidir. ALLAH’a ısmarladık. Onu dedim
ya. Sıhhatini ALLAH’ım vermedi mi? Kuluna sermedi mi? ALLAH’ımdan kötülük
gelmeyeceğini; yazdım, yazdım, yazdım! Oymayı ele
alan, sedefi göze alandır. Sedef işlemeli oyma seçilir, kaderine
yazıldığı gün göçülür. Er mi, geç mi dersin. Vakit çok erken, ne düşünürsün?

Hoş gördüm, gördüğüme sevindim. Gönül yolumuz açık. Kuşun
uçtuğu yerde, dala konduğu yerde, ne ararsın? Uçan kuşun niyeti, dalda yuvayı kurmak, yuvada huzura varmak. Huzur sana
gelmez; sen huzuru ele alır, elinde bulursun. Duanın
vergisi değil, verilenin duası edilir. Sana dedim. Duasını yaptığın,
‘Olsun ALLAH’ım.’ dediğini derim. ‘Anam.’ dersin, duanı gönderirsin.
‘Alacak mı?’ diye şüpheye düşersin. Ağızdan değil, gönülden
geçirdiğin an; seninle olduğunu unutma. Bağlantı gönülle olur,
dille değil. Konumuz
günün sözüne bağlansın, suyun akışına uyulsun. ‘Oldu- olmadı.’
denmesin, kayguya düşülmesin. Elbet yavrular için. Başka kaygun var
mı günde? Sandığı açan, temiz çamaşıra el uzatır. Kirli çamaşır,
düşünülmez dahi. Günün konusu da, kapalı sandık misali. Şüphe edilmesin;
açılacak, mis kokulu çamaşır ele alınacak. Esmerini değil, beyazını seçersin. Yabandan söz
edenin, çobana kaval verene benzediği görülür. Çobana ne verilir? Elbet
kaval. Sen seçersin elbet. Kavalı çalanın, yolunu alan kimdir? Kuzuları.
Düşünceye dalmadan, üzüntüye vermeden; ALLAH’ıma havale edesin, en
güzelini o zaman görürsün. Çünkü sen ne desen, ne kadar gayret etsen; olacağı
değiştirmeye gücün yetmez. Gidilecek yere, sadece niyet kur; ölçü
verme, tayin etme. Saatini-mekanını ALLAH’ım tayin eder. Tayin ettiği
saatte, ancak gidilebilir. İster uçak ile, ister kağnı ile git; saati
değişmez. Aynayı ele
almadan, yüzüne tebessüm ver ki; baktığında güzel göresin. ‘Yapamadın,
gününü seçemedin.’ deme. Nasibi kul değil, ALLAH’ım hazırlar. Kuşunu misal verdim, derede kuğu
gördüm. Neden? Gölde mi olur? Gölden dereye inmez mi? Neden
inmesin, indiği gibi dönmesin? Olacağın güzelliğine
hazırla kendini. Yaprak yeşil ile güzeldir, sararınca gazeldir. Yeşil
rengi sevmeyi dene. ‘Sarı sevilmez mi?’ dersen; elbet sevilir, ne var ki
olgunluğun sembolüdür, yeşil tazeye. Güzel ya. Solunum. Yaprağı
solmadan rengini değiştirmez, ‘Olgun çağdasın.’ denmez.
Sağlık size, varlık bize. Gidene
ayna ver; yolun paklığını görsün, kaygusunu silsin. Oğula derim. Onu
daha önce verdim, evet. Soğanın pişmemişi acı gelirse de,
aşa katılanda tat verir, acılığı gider. Sabır, HAK YOLU’nun
anahtarıdır. Soğan acı ise de, vergisi çoktur. Yalnız aşa tat değil, soğanın değeri beslenmede büyüktür. Koruyucu.
Yumuşak yolun aynasıdır. Bünyeyi korur, gelecek hastalıklara karşı.
‘Hepsine mi?’ denir, elbet hepsine değil. Yuyanından
istediğin duanın. Anında yanında olduğumu bilirsin; olanın benden
değil, ALLAH’ımdan olduğuna inanırsın. Olmayana gönül takmak niye?
Olmayan da ALLAH’ımdan değil mi? Olmayışı da senin hayrınadır. Her
olmayan, günün aydınına açılan kapıdır. Olayın madde ile ayrıntısı yapılır.
Kulun hayrına olan kapı açılır. Koruduğum ALLAH’ımın EMRİ iledir.
O’na niyaz eden kuluna, ALLAH’ım koruyucu gönderir. Şüphen olmasın. Dumansız
gönlünde, fermansız kul buldum. Somun eline verilende, ‘Yolunu yürü.’
denilende; gideceği ilk yer deryadır. Oğul. ULU’sunu
soranın, ‘Yolumu verse.’ diyenin; sorusunu aldım. GANİ HAZRETLERİ’dir.
Danıştığım yerden geldim, niyazını ele verdim. “EYVALLAH.” dendi. GANi’den
aldığım söz, cümlenize çaldığım saz misali; sepetini alan gelsin, güğümüne
su dilesin. ‘YA ALLAH.’ diyelim. Elden diledin, gönülden çok gün evvel istedin.
‘Veririm.’ demiştim. ALLAH’ım da seni öpsün. Öpene dedim. Ben öpene dedim.
Sen de öp, seni de bulsun. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun. ALLAH’a
ısmarladık. Her zaman yanınızdayım. Neden ‘EYVALLAH.’ dersiniz? Sarı
olgunluğun işaretidir dedim, anacığının olgunluğunu verdim. ALLAH’ım
iyi olanlara iyilik versin, kötü olanları ıslah etsin. Amin.

Yeşilden yaprak, toprakta ayak; yolunu alan, yürür. Pencereyi binaya
niye koyarsın? Göreyim diye. Helvayı tencerene niye koyarsın? Karayım diye.
Yola niye çıkarsın? Varayım diye. Yolumuza niye gelirsin? Sorayım diye.
Sorulacak ne var ki? Olacak, olana uyulacak; uymam diyende, yününü çevirecek. ‘MEVLÂNA’yım’ diyene de ki; ‘Dumansız dünya tanıdın mı? Her verilene
uydun mu? MEVLÂNA; ne güneşin batışına, ne denizin dalgasına, ne de
suyun akışına rüzgarı neden göstermez. Dünyayı olayları ile sever.
Olayları olmasa, dolayları bilinmez; üzüntü tadılmasa, sevinç duyulmaz. Sazı nefes
ile değerlendirirsin, nefesini hava ile beslersin. Her elde olanı sakınma
ki, değerinden kaybı olmasın. Huzur
yuvanın değil, gönlünün verimidir. Kumunu ALLAH’ım verir, kul elemeye
girişir. Elediğin ince kuma karışır, kula kulu sevmek
yaraşır. Soğuktan
üşüyen, yazı bekler, suyunu bedene yükler. Suyunu aradın, ‘Deryaya.’
dedin; aradın, buldun.

Suyun verdiğine değil, kulun aldığına gönül koyarız;
gönülleri su ile ancak, öyle yıkarız. Yokluğa değil, varlığa
inanırız; inanmak değil, öyle olduğunu biliriz. Sayıyı çokluktan, soyluyu soysuzdan sorarsan; tenkit ettiğini
görürsün. Ne var ki, neyi tenkit ettiğini bilmez. Soylunun soysuzdan
farkı, dünyadadır. Nasip olana soylu denir, paye verilir. RUH yapısı; ne soy,
ne ana, ne baba vermez. Hoca da eğitmez. Kul kendini, kendi eğitir, ÖĞÜTEN
yine ALLAH’ımdır. Sarmaşık ağaca sarılsa; boy verişi kolay olur,
sağlam destek bulur. Uydunuz-duydunuz, elimizi aldınız. ALLAH’ım cümleden RAZI olsun, KABE
kapısı gönüllerde açılsın. ‘VARSIN.’ desin, kulunu çağırsın. (Gerçek maddi alem var mıdır, tecelli midir?) Suyu
ancak avucunu açarsan tutarsın. Buzlaşması, kulun beden halidir. Ne
görürsün, ne tutabilirsin. Ama vardır. Olay suyun şekil değiştirmesidir.
Kulun yapısını, etten-kemikten-kandan bilsen yetmez mi? Ne bugün, ne yarın çözümü olmaz. Kulun yaptığını, kul bilmez.
Yoktan var, vardan yok olmaz. Varız. Hep varız. Ne var ki, anda
alemden alemi böleriz. Kumunu elemek, her kulun görevidir. Kumunu elemeyen kul,
yapısına önem vermeyen sıvacıya benzer. Ne eleğin delinir, ne de gönlün
bölünür. Eledikçe incelir, eleğin işi kolaylanır. Adaleti kendine değil, karşındakine uygula ki; vurguna
gitmeyesin. Denizde vurgun, yorgun kuluna gelir; karada vurgun, kırgın kuluna
gelir. Ne sende ne bende, soru olmasın ki; adaleti görülsün. Acı ile
verilenini, ‘ADALETİ’nden olduğu.’ denilmesin. Adalet, kulun beden
yapısında tecelli etmez. Eğer gönül kırdı isen, kırılan da gönül olur.
Gözün yaşı aktı ise, kul naz ile baktı ise; ona gönül bağından çiçek
der, eline ver, gönlünü al, sevindir. Sözüne söz katana, sözünü yabana atana asi deme. Asi olan, ALLAH’ıma isyan
edendir. Der ki, ‘Söz ettim, çanak tuttum.’ ‘Sende de bende de.’ deyim, sözü
beraber karayım, elde olana göz atayım. Ne sana, ne bana yararı yok ise;
toprağa gömeyim. ‘Çöpe atayım.’ demedim. Yeşeren, tazelenendir. Her
olay ALLAH’ımın DİVANI’ndan geçer. Sizlerin an dediğinizde, burada
milyonlarca dava görülür. Her dava, anda sonuca bağlanır. Ne
öğrendin, ne bildin, hangi sırrını çözdün? Kalandan-gelenden,
bilenin-bildiğinden; elde olan evrenin boşluğu, her yuvanın
boşluğu söylenir. Bir kapıdan girilir, öbüründen dönülür. Çıkış
yok, dönüş var. Bilenin bilmeyenden farkı, tanımayı öğrenmeyi
bilmesidir. Denizde balık gördün mü, elini atıp tuttun mu? Bilenin sorusu, denize oltayla gidişe benzer. Koşuya hazır olan
ata; gem vuramazsın, ayağını bağlayamazsın.

Yeşermeyen otun, kökü yerleşmez; kurulan düzen, kul niyazına
bozulmaz; yaratılan hiçbir kuluna, kötü yazı yazılmaz. ‘Kaderim kötü.’ diyen,
aynaya arka yüzünden bakandır. Her kul, niyetine göre olayı yorumlar.
Güzellik-çirkinlik, kulun yorumundadır. Aslında çirkinlik yoktur. Altını elde, sözü dilde değerlendirmelidir. Gönlüne dünyayı değil evreni sığdır ki, AŞK’ının değeri yerini
bulsun; yaratılanı yaratıldığı gibi sev ki, olgunluğun ölçüsüne
varasın. YARATAN sen değilsin ki, düzenini sen düşünesin. Açılmayan
kapıyı zorlama, arkasındaki sana sırdır. Yorgunluk dünya halidir, katlanan
VELİ’dir. Her uçan kuş, kanat çırpışı kadar yol alır. Yuvaya vardığı
an, yorgunluğu silinir. Çünkü gücünün üstünde yol almaz, havanın boşluğuna
kanat çırpmaz. Sarnıç yapılır, yağmur suyu ile doldurulur. Yağmur ne kadar yağsa
da, sarnıç ölçüsü kadar su alır. Dünya yükü almayalım, MELEKLER örneği
kanada gönül koyalım. ‘Dünyayı sil.’ demedim, ben de silmeye gelmedim.
Çalıştım, elim yolunda; savaştım, günü gelende. Unutmayın ki, her kul
nasibi ne ise onu alır. Gece gündüz çalışsan da, uykundan yoksun kalsan
da; nasibin ne ise onu yersin. Çok çalış, ancak çok para alırsın. Amma
nasibin ne ise, onu yersin. Asya’yı geçenler, Avrupa’yı bulanlar, Amerika’ya varanlar; ne aradı, ne
buldu? Bulduğu yerde durdu, izin aldı yürüdü. Her adım, kulunu öteye
götürdü. Sonuç ararsan, amaçtan uzak kalmaz. Her atılan adım; dünyayı ölçmek
içindir, evreni çözmek için değil. Geçici olan, bedende yazılandır.
Mantığının seni götürdüğü yer, gönlüne huzur vermiyorsa; yolunu
çevir. Sayı ile olmayanı, toplam ile doldur. Mantığına uymayanın; sözünü
etme, sazını çalma. Gölgesi olmayan ağaç, dünyada yer almaz mı? Dünyada yersiz yoktur,
evren boşluk kaldırmaz. ‘Ses.’ deyip geçmeyin, sesini verenleri tenkit etmeyin, ‘Cehennemlik.’
demeyin. Sesini veren; senin gönlünü eğitendir, dünya kaygusundan uzaklaştırandır.
Oyna bildiğince, söyle diyebildiğince. Yerini alan her sohbet,
açılmaya namzettir. Nasıl ki her çiçek, önce tomurcuktur, sonra açılır; sohbet
de açıldıkça, anlam kazanır. Ağaçta her dileyen kuş barınır, kul
sadece imanına sarınır. Hayret ettiğin her olay, seni O’na daha çok bağlar.
Halbuki sen olduğun gibi hayretin içerisindesin. Ufak tefek olay, seni
etkiler. Ya senin yaratılışının, örneğini buldun mu? Gönlümüzce yaşayalım, gönül olarak dünyadan geçelim; AŞKI’ndan
yanarak, verdiğini yiyelim; kanarak, suyunu içelim. Sonunda O’na duacı
olalım, ‘Şükür ALLAH’ım.’ diyelim. Sevincimizi- üzüntümüzü, cümle ile
paylaşalım. Zorluk uymamaktadır, çünkü sana yük olur.

Bunalım, karamsarlıktan doğar. Amacına çizgi çeken, olayı kendi
hazırladığına inanandır. Aklını olayın bağlantısına değil de
düzenine kullanırsan, huzuru bulursun. Zerre olmaktan kurtulmak için, aynada aksine bakmak gerekir. Oynamaya yol
alan, sazını da çalar. Gölde olan balık, deryada olan balığa yem
olur. Deryayı bilmez misin, gölü görmez misin? Deryanın balığı tuzu ile
pişen, bolluğundan taşandır; göldeki balık, deryada şaşandır.
Umudun olan ilmi, deryadan alacağını söyledim. ULU, deryadan verir;
yobaz, göl balığı misali uyduğunu bilir. Ne bilir ki ne versin, neyi
nerede görsün, ölçüye nerede varsın? Verişimiz nedir? Denize yüzmeyi
bilmeden giren boğulur. Önce öğrendik, şimdi yavaş-yavaş
kulaç atarız, her gün bir kulaç öteye gideriz. Ağmaya bilmeye, alemi tanımaya; gönül gücü gereklidir. Kendini
yoklasan. Yerini verene, yorumunu bildirene; sordun mu? Göçünü özledin mi,
dünya sevgisine rağmen? Göçü özlemek, dünya kahrından ölmek değil;
dünya sevgisine rağmen, O’na varmak özlemi. Özlediğim, O’na varmaya
arzu duyduğum gün; erdiğim gündür. ‘Kalbimi yoklasam.’ dersin,
bedenine eza edersin. Göçün ne erkeni, ne de geç kalanı yoktur. Onun için
ölümden sakınmak için tedbir yetersizdir. Aynayı eline verdik, ‘Ne mutlu sana.’ dedik. Sana dedim. Yalnız aynaya,
aydın yüzle bakman gerekir. Aynayı eline almak, her kula müyesser değildir.
Ne var ki, bakmasını bilmek gerekir. Uçan kuş kendisi için uçar. Hiç bir
kuş öbürü için uçmaz. Yavrusunu dahi, öğretinceye kadar yanında
tutar. ‘Olmuyor.’ denilenden; yumuşak yol açılır, geçit vermeyen dağlar
geçilir. Kuldan kulun niyeti seçilir, yolunu şaşırtan her olaydan
kaçılır. Sebebini yeninde verir, ALLAH’ım her olayı görür; kulunu kuluna nasip
kılan, vurguna gideni görür. YARGILAYAN ALLAH’ım, dengesini buldurur. Soydan
gelende darlık, soysuz denende varlık yadırganır; sanki nasibi kul
dağıtır. Alanla-verenin eli açık kalmalı, bir elden gelmeli öbür elle
vermeli, her kulunu görmeli. Dağdaki çiçeğin kokusu, buruk olur; ovada olan çiçeğin
rengi, soluk kalır. Bahçeye diktiğin, el ile bıraktığın; rengi de
kokusu da dağılır, el ile derilir. Ne dağdaki çirkindir, ne ovadaki
yoz. Usanmadan açan gül, oymasını yerden değil kendi değerinden alır.
Her çiçek derilir, ne var ki en çok gül sevilir; hoşnut olduğunuz
gün, yuvanıza güller serilir. Aynaya bakalım, yakamıza gül takalım. Güzel amma,
biz de gülmeye bakalım. Gülmeyenin yakasındaki gül de ağlar. Her kulun
ULU’sunu. ‘Yakamda gül var.’ demek yetmez. Onu da güldürmek, sevindirmek gerek.
Ne ile? ‘Bir hitap yazdık, daha ne? diyelim. Tek söz, evet. ALLAH’ım her kulunu aynı gönülle yaratır, kul kendi gönlünü eğitir.
Sabır ile başlayan, anahtarı bulur; dilediği alemde, dengine durur.
Kaide bozulmaz. Cümleye duamız, ‘Sabırda durunuz, dünyayı öyle deriniz.’ ‘Hata
olmasın, kul sabrı bozulmasın.’ dersen, ‘Sabırdan nasibin yoktur.’ derim. Hata
olmasa, sabra ne hacet kalırdı. Hatayı yaptıranı, sabrını ölçeni
düşünsene. Kararın verdiği, ne senden ne bendendir. YÜCE’nin DİVANI’ndandır,
MUHAMMED’in Kalemi’ndendir, ALİ’nin kılıcındandır. OMAR’ın adaleti,
ALLAH’ımın selamet kapısıdır. Konuyu açtın, ‘Alemi?’ dedin, vereceğimi söyledim. Kafesten kurtulduğum
anı, andaki heyecanı kula verebilseydim; zerresini vermez, NUR’unu harcamazdı.
Doğuş öyle bir an ki; yaşamayı öğrenmek işte o anda
bilinir, var olmanın çözümü o anda görülür. Doğuş, dünyanın
dönüş kapısı. Dünyayı dumana boğan, kulun gafletidir. Gönülde hasret;
uyanan, dünyayı silenindir. ‘Hep bunu dersin.’ deme. Dünya bağınıza
düğüm atmaya değil, çözmeye gelirim. Çeşmede su bol ise,
kalabalık olmaz. Hem de bol çeşmeden su çabuk dolar, alan gider de ondan.
Çeşmede su bol ise, tadı da güzeldir. Çünkü membaı büyüktür. Membaı büyük
olan su; katımı çok olan, çok yerden toplayandır da ondan. Akanın yolu
kapanmaz, alanın testisi kırılmaz. ‘Sevenin gönlü kırılmaz.’ deme. Her kul bir
değil mi? Elbet birdir. Ne var ki seven, ALLAH’ımın da SEVGİLİSİ’dir.
Sevenin gönlünü kırdı isen, ALLAH’ımın GÖNLÜ’nü kırmış olursun.

‘Hasret kaldık.’ desem yersiz, gelen görüşümden habersiz. Beraberlik,
su ile buhar örneğini. Mümin olanın aynası, sudur. İmanı olan,
zerrede O’nu bulandır; AŞKI’na düşen, VEREN’i bilendir. Dayanmasaydın
O’na, güler miydin dünyaya? KAYGUSUZ’a ‘ABDAL.’ diyene, kayguya düşene ‘Hantal.’ desek yeridir.
Öküzün kötülüğünü gördün mü ki, kötü kelime diyesin. Gölde balık arayan,
gönlünü taş ile tarayandır. ‘Dünya dar.’ diyene, ‘Gönlünü evrene bohça
diye sar.’ derim. Sarmaya kudretim yok dersen, sarmayı öğren. Sorun yoldan
olsun, halden değil. Aymayı bilenlere, sözümüz sonsuz. ‘Han olsun girelim,
yolu yarıda keselim.’ demeyin. Kelebekte CAN, karda kan aramayız.
Kelebeğin yeri, dünyanın süsüdür; karın yeri, dünyanın örtüsüdür. Ne
birinin canı, ne öbürünün kanı bize gerekmez. Aradığımız ne CAN’dır ne
kan; varlığımız O’ndan, O’nun verdiği RUH’tan. ‘Elimi versem, evreni
önüne sersem; AŞK ile yandığını, yalnız O’nu andığını görsem.’
dedim, duacı oldum. Hamalı olduğumuz yükleri, şükür ALLAH’ım attık. GÜL’ümüz Adı
ile, AŞKIN’ı tattık. YUVA’nın adına gelenin, neşesini YAHYA
PEYGAMBER’e ilettik. “ Gamlı olmasın, nefes daraltmasın.” dedi, nefesini iade
etti. Her nefes, ALLAH’ımı ananın sayısını kendine maleder. Teybin bantı
örneğini. Ağız ile değil, gönülde geçen nefesin andaki
anışı; 333 ALLAH ADI ile bağlanır. Yazımız ölçü ile verilir. 333;
yanan, kavrulanın nefesindedir. Nefesinin anışı artsın. Unutulmasın her
adım, sayıyı arttırır. Meyden gelen, ney ile gitti; elden yeri buldu, yerden dağıldı. Ne ele
geldi, ne sepeti buldu. Dünyanın olan, dünyada kalır; AŞK’ın senin ile
gelir, nefesin AŞK’ının ölçüsünü verir. Boş söze gönül konmasın,
boş dünyada gönüller kırılmasın. Almaya, verenin hevesi olur. Vermeyi
bilirsen, almaktan kuşkun olmasın. Her olan YÜCE’dendir. Değişmeyi
dilese de; elde yelde bulamaz, kaide bozulmaz. ‘Olmuyor.’ denen, dünyayı saran
her olay; olmaması gerektiği için olmaz, kulun hatasından değil. Ne bekledik ne gördük, düğüm diye ne çözdük, elde olan ne bulduk. Gün
geçende, kul göçende; arkasında gönül kırığı bırakmasın. Olayı büyütmesin;
olay, olacaktır. Ne var ki söze söz katılmazsa, olduğu yerde kalacaktır. ‘Ben
dereyim, sana vereyim.’ dersen; karşında olanı, elini bağlamış
ah diye ağlamış bulursun. Senden-benden denilmez, yük karşıya
atılmaz. ‘Beraber dürelim, günü aydın görelim.’ denir, el ele verilir, ömür
öyle sürülür. Unutmayın, her kulun nefesi anda gider, ölçüsünü alır. ‘Ah.’ diye
gidenin davası, anda görülür, HAZRETİ ÖMER’e havale edilir. ‘Sen- ben.’
demeyin, dünyayı karartmayın. Aydın olan dünyanın nefesi, uzun olur. Aydan
aldık ışığı, sahana çaldık kaşığı, nefesten sorduk aşığı.
Güğümde el izi olmasın, yumuşak kulunu üzmesin. Aldığın kuvvet
nereden? Parlayan yıldız kimden? Yıldız, gönül bekçisi. O’ndan uzak olmazsın,
gönlün mahzun kalmazsın. (İçki için sorana) Konulandan
öteyi buldun mu, neyde ALLAH’ımı gördün mü? ‘Yeter.’ dediğin yerde kal,
‘Yeter.’ demeyi bil. Öteyi konu etme, unutuncaya dek içme. ‘Dedem.’ dedin,
nasihat diledin. Sözümü AŞK yoluna verdim. Derdini kumlara sat. Onlar
HAK’tan gelenin, hak karşılayıcısıdırlar. Soyluyu dünya seçer, sargıyı YÜCE.

Niyaz ile geldik, ‘HU ALLAH.’ dedik. HU’yu yelden aldık, HU’yu selden
verdik, selam olsun dedik. Gözde-ÖZ’de-sözde, verilen görülür. Verilenden gayrısı, ne sorulur ne yorulur. Satır-satır okursan, özünü bulursun. Her
meyvede öz, çekirdekten evvel bilinir. Yine de dilenene, çekirdekten
varılır. Danışılan sorulur, elden ele verilir, bohça yere serilir. Duman içine
konur, dört ucu düğümlenir; gönül yerini öylece bulur. ‘Vakit derde deva.’
diyene de ki; ‘Yeri gönlümde şifa.’ Anılmayı dilemek, niyaz ile anılmak.
Muradımda danışılan, günde elbet olmaz; gerçeği bulan, hayalde kalmaz, dönüş dilenmez. Yerini bulanın,
sorgusu kalmaz. Dönüşten maksat, dünyada kalış değildir.
Anılardan bulmak, sevenden anılmak; VEREN’den değildir. Doğuş,
alemleri bağlayıştır; göç, düğümleri çözüş. Gönül dilesin, ‘Alemden
buldun.’ desin. ‘Suyumu verenlerle beraberim.’ der. (YEDİ
KIZLAR’la beraber mi?) YM. Sahifeyi çevirelim. Oyunun alındığı, yerinin bilindiği. O’ndan çizgiye izin gelir.
Güzellik çizilende değil, çizilenden olandadır. Yolun düzü, kulun sözü;
ALLAH’ımın ÇİZDİĞİ’ne denktir. ‘Nasıl?4 dendi. HAK YOLU’nda
olanın kelamı, O’ndandır; öyle oldukta, çizdiğine denktir. Çiçeğin açanına, böceğin uçanına, balığın kaçanına söz
edilir mi? Edildikte, HAKK’ın ÇİZDİĞİ’ne denk gelir mi? Yenini sıyırdın mı, karnını doyurdun mu, fakire ayırdın mı? ‘Yedim artmadı, midemi örtmedi.’ dersen; sende kalırsın.
‘Gel paylaşalım, CAN yolda halleşelim.’ dersen; sen O’nda olursun,
O’nda O’nu bulursun. Cümlenize selam olsun.
Hoş gördüm, ‘ZATI’na AŞK’ım, SIFATI’na hürmetim gereklidir.’
dedim, geldim cümlenizi selamladım. ‘YA ALLAH.’ diyelim, söze girelim. ‘ALLAHUEKBER.’ deriz, ‘TEKBİR.’ derken de gönülde O’nu görürüz.
Gölgeyi sevmeyen, güneşe dönmeyendir. Gölgeyi de sevelim, O’ndan gelir
diyelim. Kuşkuya düşen, dünya bağına düğüm atandır.
Düşünce doğuşa götürür, ne var ki düşüncede O olmalı. Kolunu kırana, ‘CANAN’ın EMRİ.’ dersen; gönlünü kazanmış
olursun. Bağını verenin, üzümünü deren ol; şarap diyene, bağını
açan ol. ‘Benim değil, senin.’ de, bağını dileyen ile paylaş.
Unutma ki, bağ da O’nun, yalnız AŞK’ın senin. O’na verebileceğin
yalnız AŞK’ın vardır. Aydın gönüller; aynayı aydın görür, bulutun üstünde
yürür. Aşık olan her kul, AŞK’ın bağında olan kullar ile gönül
aleminde buluşur. Yola çıkan, sonunu düşünür. Elbet varır. Çünkü
yolun başı, sona götürür. Ne mutlu ki, O’nun kullarıyız. Kullarıyız dedim.
Kulu olmak, O’nu bilmektir. Gelenin-bilenin, gönülden ananın duacısıyım. Bana
olan sevginiz, ALLAH’ımın TECELLİSİ’ne olan bağınızdır. Sevgiyi
ölçü veren, metreye vurmaz; sevgi AŞK’a döndümü, sonu bulunmaz. Kula dünya
dar geldimi, derya suyuna daldımı; ‘Kanat ver uçayım.’ der. Unutulmasın,
dileyen kul andan ana uçar. Vahdet odur ki; ahretten geçesin, cennete gülesin,
cehennemi sulayasın. ‘Cehennem sulanır mı?’ diyene de ki; her kul ‘Sulayım.’
derse, cehennem korkusunu silerse; ne cenneti ne cehennemi akıla koymaz. O’ndan
başka düşünmezse, elbet sulamış olur. Suyun gittiği yer,
deryadan şaşmaz. Sen onu bul ki, deryaya varasın. Balığı deryada
ara, havada değil; havada kuşu dile, tavşanı değil; ormanda
ağaç bekle, ateşi değil; dumanı bacadan bekle, duvarda değil.
‘Yerini bozayım, düzeni kurayım.’ diyen; yolunu şaşırandır. Yelde kum arayan, sözünü sakınandır; selde taş arayan, ayağını
koruyandır. Sığınan; ne yelden, ne selden kaçınandır. Gözüne kum geldi
ise, sakınmanın yararı nedir? Gücümüz, gönülden aldığımıza denktir; kulda
AŞK, dünyada ahenktir. VEREN’den geçemeyiz, soranı seçemeyiz. Asinin
isyanı, bedenden olan şikayetidir. Aslında RUH’u, AŞK halindedir.
Onun için asiye acımayalım. Kuzuyu koyundan ayıran, melemesine katlanmalı; suyu
kaynaktan alayım diyen, beklemesini bilmeli. Yanmayan odun, kömür olmaz. Odun
önce kömür, sonra kor olur. Kömür olanı geçtik, kor olduk, kor olana verdik.
Küllenmek HAK YOLU’nda yoktur. Ağaç idik budandık, odun diye dürtüldük,
kömür olduk satıldık, ateş diye yakıldık, ŞEMS’i öyle tanıdık.
Yandık, yandık, hep yandık. AŞK’ı ile budandık, O’nu gönülde bulduk,
vuslatına öyle erdik. Varmayı dileyenlere, görevli geldik. GÜL’ünü eline alan,
başında, dayandığı ilmini bulur. Diyen desin, varsın suya taşı
atsın. Unutma ki attığı taş, onun kaybıdır. Kulun dünyada ettiği
hizmeti, sadece saygıdır. Yemeni giymedik mi, bağları gezmedik mi; çizmeyi
çekmedik mi, dağlara çıkmadık mı?

Özellik olmasına değil, gönüllerin dolmasına, ALLAH diye yanmasına
talip olduk. CAN’ımız CANAN’ımıza, yolumuz yolunuza. Dünyanın sözüne, kulun
çözüne, kaygu verenin, danışmanı olanın, kendi derdinden, arı kalanındır.
Senin derdine düşenin, kendi derdini ALLAH’ıma havale edendir. Hayretiniz niye olsun, niye dünya kaygu dolsun? Senden olanın ayrısı,
ALLAH’ımdan gelenin gayrısı yok. Yoluna gitmeyen, AŞK’ına düşmeyen;
hiç değil ise gönül kırmasın, kulluğundan olmasın. Dönmeyi dileyen,
darıdan ümit bekleyen; kuşlara yem vermiş oldu, gene de dönüşü bilmiş oldu. Sahrada ne ararsın,
konudan ne çıkarsın derlerse de; sahrada yanarım, yolsuz ile dönerim. Dönmekten
amaç, yolsuza yolunu buldururum. Dönmesini bilmeyene, dönmesini ‘Dene.’ dersen;
durduğu zaman, hangi yöne baktığını unutur. Yolun doğrusuna
geldiğini öğrenince, duacı olur. Döndürdün, kandırdın; ne var ki
doğruyu buldurdun. Nehirin akışına değil, varışına gönül koyalım. Sohbetimiz
uzun olsun, deryamız dolgun kalsın. Gam edilmesin, ‘Dünya bozulur.’ denilmesin.
Karıncayı gördün mü, derdine ortak oldun mu? Elbet olamazsın. Amma ALLAH’ım;
karıncanın dahi derdinin dericisidir, nasibini görücüsüdür. Aşmadan varılmaz, taşmadan dürülmez, dolmadan derilmez, görmeden
bilinmez, bilmeden sevilmez. Görünce seveceksin, sevmesen bile, sevmeyi öğreneceksin.
‘Sevmek nasıl öğrenilir?’ demek için; gülün rengine baktın mı, kedinin
kulağını çektin mi? Kulağını çekersen, tırnağına muhatap
olursun. Gene de seversen, sevincin büyük olsun. Yumuşak yolumuza, yonca
koyalım; gidip gelene, yudum verelim. ‘Sessiz dünyadan, söz dileriz.’ dersiniz.
Sessiz denen dünyanın, seslerinden alsanız; dünyadan geçersiniz. Ne renksizdir,
ne sessiz, ne de şekilsiz. Gölgesinde olduğunu bilseniz. Kömür ateş olunca, güzelliğini bulur. Odundan ne alınır,
kömürden ne verilir? Ateş; hem bedeni, hem gönlü ısıtır. Soğuk
olmazsa, sıcağa dönülmez; isyan olmazsa, AFFI’na sığınılmaz. Çirkini
görmezsen. Güzeli bulan çirkini siler, çünkü güzelliğini arar. Güzelde
güzeli görmek, her kulun; çirkinde güzeli bulmak, hak kulun. Nefesler ölçülür, HAZRETİ YAHYA’ya iletilir. Her kulun AŞK ölçüsü,
nefesi ile verilir. Her kulun nefesinde, ALLAH’ını
andığı kadar ölçü bulunur. Ne var ki, dil ile değil, gönül ile
anış. Gün dendi, ay dendi, yılın hayrına selam verildi. Olsun yıllar, gelsin
günler, gülsün yüzler. Yumak sararken, dünya ile ahret aydın olsun, ağacın
köküne su yürüsün.

Hoşnut oldum yuvanızda, hayır gördüm gününüzde, duacınız her an
oluruz, KABE’yi gönüllerde görürüz. Deryayı kuşun mu sandın, yolunu yokuşa mı dedin? Yolun düzünü
veririz, her kulun gönlüne gülleri dikeriz. Koyduğun kanun, ne senin ne
benim, YÜCE’nin. Gemiyi deryaya verdik, deryanın ortasında ne bulduk? Deryanın
ortası, gök ile denizin birleşmesidir. Birleşmeyi tek ayıran,
deryanın kuşlarıdır. Evet. Derya kuşların değil, kuşlar
deryanındır. Deryanın ortasını geçen, kıyıya yaklaşan gemi; kuşların
uçuşu ile selamlanır. Kıyıya yaklaşmanın, müjdecisidir kuşlar.
Damını örten, ‘Yuvamı bildim.’ der. Gelen-giden haberler, geminin karaya yaklaştığını
haber verir. Haberden maksat, nameler. Mektup, kuş misali gelir-gider. Ağacı niye dikersin? Meyvesini alayım diye. Asmaya niye çardak
kurarsın? Hem gölgesini, hem meyvesini alayım dersin. Üzüntüye yer olacağı,
daha önce verdim. Üzüntüye yer niye? Kaide bozulmaz. Yazının hatası değil, kulun tamamlaması. Yazıda da
hata olabilir, çünkü kul eli anda durabilir. Gümüşü dünyada dileyen, ‘Altın yolumu ahrete bağlasın.’ der.
Seymenin kanında, koruyucu varlık mı var? Her kulun kanı, kendi seymenidir.
Güneşten alan seymen, gölgeye iltifat etmez. Oğulda seymen kanı,
güneşten yanmış. Aynı YUNUS’um gibi. Neyi açayım? Oğuldaki gönülü mü? Güneşin yaktığı,
sadece bedeni korur. Seymenden olan, adım-adım yanandır, ALLAH’ımı bilendir.
Gölgeyi ne yapsın. Aşkına gölge mi düşürsün? Dilediği, dilediği
gün olur; sizler dert etmeyin. Kaleye mi çıktın, etrafa mı baktın? Gölde balık arama, gönülde taş
tarama. Sorana dedim, dünya derdini sorana. Asamadığın sepeti sat,
alamadığının üstüne kat, olayı ALLAH’ıma havale et. Alsa verse, bohça
dürse dert mi? ALLAH bohçayı dürmesin, kulunu cezalandırmasın. Haylaza ‘Haylaz.’ dersen, sana güler. Dumana yol vermeye çalışırsan,
dağılır. ‘Oldu-olmadı.’ deme, güne kadar olanla yetin. Gelenin bağlantısı,
senin elinde mi? Aymayı bilmekle, huzuru bulursun. ‘Umduğum gibi mi?’
dersen, sana hayır olandır derim, sözü oğula bağlarım. OSMAN der ki: “Gayretten
değil, hayretten buldum.” Aymayı dilediğini; gayretinden değil,
ummadığın elden alacaksın, hayrete düşeceksin. Olana-durana sözümüz
ne olsun? Uyuyana ‘Aç gözünü.’ dersen, yaman sözü olur. Aymayı dilemez, uykudan kendini alamaz. Elbet uyur. Koşuyu kazanan
at bilmez amma, binici meziyet kendinde imiş gibi sevinir. Biz ne attanız, ne biniciden; sadece seyirciden. ‘Gideyim.’ diyene, daha önce verdim, ‘Olacak elbet.’ dedim. Zorluk çıksa
da, açacağı unutma. ALLAH’ıma emanet olasın, olacağı bilesin, önüne
taş gelse de kayguya düşmeyesin. Taşını kaldıranı unutmayasın.
Ben kaldırayım diye, gayrete düşmene ne hacet? ‘ALLAH’ım.’ de, YUNUS’umu
dile. ALLAH’a ısmarladık, sözümüz bitti, gece de yetti.

Gölge düşmez sözümüze, duman gelmez gözümüze, hayret olmaz ÖZ’ümüze.
Geldik-döndük-vardık, varıştan vazife aldık; dönüşe kulunu hazırlamak
için. Almayı deneyenden, vermeyi esirgemedik. Eğmeyi deneyen, sevmeyi öğretir;
SAHİBİ’ni bilen, uyanını bulur. Kaçınamayacağımız olayda sorumlu, karşımızdakini tutmayalım,
hata onda olsa bile. Hatayı görmeye değil unutmaya çalışmak gereklidir.
Her gidenin yolu düz olsa, düşen olmazdı. Kul düşmese, düzgün yürümeyi öğrenmezdi. Hataya düştü isen,
üzüntün bilmemekten olsun. Hatanı bildi isen, sevinmen gerek. Hataya
düşmeyen, AFFI’na sığınmaz; AFFI’na sığınan, üzüntüde kalmaz. ‘Olmaz.’ dediğin olacak. ‘Gayretim ne olsun?’ dersen, ALLAH’ıma
sığın derim. Amade olayım, soruyu senden bekleyeyim diyene dedim. Hastanın
şifası, dertlinin devası ALLAH’ım. Duacı olman, seni de hastanı da huzura
kavuşturur. Ona de ki; ‘Derdini verenin, varmayı ölçüde bilene verdiğini
bilesin, dedi MEVLÂNA.’ Gayreti dedim, sözün başında verdim, olaya
taş koyma dedim. Düşen düşsün, düşmemeyi öğrensin.
Elinden tutarsan, ‘Ben götüreyim.’ dersen; tutamadığın güne, gene düşer. Akıldan geçenden, gönülde olanı çıkar. Hummalı olanın yoluna, ne söz ver,
ne de söz al. Konuyu açana, gönlünü eylemeyi düşünür. Amade olduk, ‘ALLAH’ım YARATTI.’ dedik, karıncayı da sevdik. Sevenin dostu
çok olur. Sevdiğin her kul, senin dostun olur. Çünkü sevgin sana öyle
gösterir. Ağaca çıkanın pabucu yerde kalır, elbette dönüş gene olur. Sakla
sözünü, vurma yüzüne. Günün konusu, eşin eşten yanışıdır.
Gönülden uyduğun günü, ‘ALLAH’ım.’ diye yalvardığın, O’ndan teselli
dilediğin günü unutma. Anda gönlünde hoşluk duydun, gelenin YARDIMCI’n
olduğunu unutma. Gününü hoş geçir, gamlı olma. Gamın yeri, kulun
kulluğunu bilmediği gündedir. ULU’nun sözünü aldım, yolumu sana
verdim, suyunu içirdim. Güğüm ile gelsen, adını versen dedim. Karşımızda olana diyeyim, sahanın küçüğü de büyüğü de gereklidir.
Ne var ki elinde ki küçük ise, aşını da az tutarsın. ‘Neden küçük?’ deme,
sorguya verme, ‘Büyüğüne sahip ol.’ deme. Gücünün yettiğine evet
dersin, yönünü gününe çevirirsin. Asmayı çardağa sardıran, hem gölgesini
düşünür, hem meyvesini. Dama taşı olsun demeyin, eşlerinizi öyle
görmeyin. Yer yerinde, söz serindedir. Sözü diyen, yediği aş gibi pişirmeye
çalışmalı, öyle demeli. Olacağı önleyemezsin. Ne var ki kendini hazır bilirsen, ALLAH’ıma
sığınırsan; olay seni sıyırır geçer. Gelenin değil, gidenin sözü
edildi. Karşımızda olana. Olay seni sıyırdı geçti, dert
değil. Hamuru yoğuran, elini sıyırır. Eldeki leke değil,
hünerdir mühim olan. Leke gönülde olmasın, dilin dikenli olmasın. Ömürde olan,
kah gülen, kah ağlayan; gününü ‘Güzel.’ desin, hayır olanı beklesin.
Gidenin arkasından bakmasın, gelenin hayrına inansın. Selam olsun gelene, sözü başından bekleyene, ‘Yolumu kapadın DEDE’m.’
diyene.

Yumuşak yumaktan, çözümsüz düğüm gelmez. Gülün rengi, ne kadar gölgede kalsa solmaz. Bağ bakımsız kalmaz,
dağ dikensiz olmaz. Dikeni, dikmeyene sor. Dikeni diken, şikayetçi
olmaz. Çünkü dikişinin sebebi ondadır. Altının değeri hamurundadır,
kulun değeri gönlündedir. ALLAH’ım cümleden RAZI olsun. Altını oyma misali işlersen; görüntü değeri artar, hamuru değişmez.
Kulun da gönül değeri değişmez. Kulu eğitmek, görüntü değerini
arttırır. Dağdaki çobanın da gönlü altındır, ildeki yabanın da. Çobanın
görüntü değeri, yok diye sevmeyelim mi, yuvamızda konuk etmeyelim mi? Ser. Baş olduğunu bilmez misin? Mantık. Dünyayı mantık ile
yürütebilirsin. Sahifeyi çevirdikte, bir öncekini unutursan; ne yazacağını
bilemezsin. Güdenin çoban olduğu söylenir, aslında sürü yolunu kendi bulur. Yolu çoban gösterse, önden gider. Manasını sordunuz,
kamuyu verdim. Kaçan kovalanır, duran geçilir. Merak olan yerde toplanılır, sana uysa
uymasa düşünülür. Güzellik tümünde, seminde değil, seçilende değil.
Kuşun çirkinini arayalım, kaygusunu tarayalım. Sözü kul dilinden
inceleyelim. ‘Baykuş.’ denir. Güzellik, fakat her kul dilinde ölüm
habercisi. Ölümü kötü alırsan öyle. AŞK’a düşüp de, O’na kavuşmak
için yanarsan; baykuşun sesi sana, müjde gibi gelir. ALLAH’ım her sözü
kendi söyler. Kulun görüntüsüdür. Dedim ya, dünyada kötü olay yoktur, kul yaratır. Köpeğin
uluması, ağlaması denir. Görebilen ise, ölüme ağlamaması gerekir.
Doğuştan değil, gönül yolu uyan gelir, ‘ALLAH’ım.’ der diler. Yahut
ALLAH’ım ‘VAZİFELİSİN.’ DER, kuluna GÖNDERİR. Doğuştan
olanın, seçilen kullar olduğu bilinir. Yosun denizin dibinde, kumun kökünde olduğu müddetçe değerlidir.
Güneşe çıkışta değerini kaybeder. Ne kadar deryanın
derinliğinde olsa da, suyun yüzüne çıktı mı, güneşten aldı mı;
yokluğa mahkumdur. ‘Ne demektir?’ dendi. Mevzusu oldu, Yetiştirilen
nasıl yozar? Deryada yetişenin yozması, çok ağır imtihanlarla geri
iadesini sağlar. Yosun kökünden ayrılmamalı, suyun yüzüne çıkayım
dememeli.

Yumuşamadan yol sevilmez, yol bilmeyene sürü emanet edilemez, sahile
vuran dalga sayılmaz, denizin yüksek görüldüğü devrede suyu çoğalmaz. Ne dalganın çoğundan, ne
rüzgarın sesinden kul ürkmesin, yola giden fırtına gelir demesin. MESNEVİ’de denilen, sürüde köpek aranan; köpeği bekçi diye
saymasın. Kimse kimsenin bekçisi olamaz, geleceği çeviremez. Kulun kaygusunu gideren TEK BEKÇİMİZ, SAHİBİMİZ’dir.
Bir tek AŞK’ını verebilmen, O’na kavuşabilmendir. Sen götür, ‘Sundum ALLAH’ım’
de. ‘SANA verebileceğim AŞK’ımı getirdim.’ de. Sorgun orda kalır. Ne
var ki, o AŞK gönlünü kor haline getirebilmeli, cehennemi dünyada
silebilmeli. Yoklamaya ne hacet? Gönülleri YAHYA PEYGAMBER ölçer. Göçmesi, bedenden uzaklaşmasıdır. RUHLAR daima beraberdir. Ne var ki,
senin ölçemeyeceğin kadar kısa fasılalarla beraber olup ayrılırlar. Kulda
devamsızlık, bizde her an. Anda bizle, anda bedenle. Bedene girdiği an,
bizden perdelenir. Elbet her kabiliyetin bir kula verilmediği malumdur.
Neden? Kulun kula hizmeti olsun diye. ALLAH’ım verdiğini, neden saklasın? Huyunu değiştiremezsen,
yolunu değiştir. Hata sana kolay geliyorsa, devamı gerekmez.
Kolaylık, hatadan kaçana verilir. Her hata, bir kuldan uzaklaşmana
malolur. Kesilen kurban, HAZRETİ İSMAİL’i temsil eder. Onun için
özürsüz olması gereklidir. Sevindirirken, bayram sevinci olur. Sevinen
sevindirene vücut vergisi borcu olmaz. Neden olmaz? Çünkü şeriattan
ayrılınmaz. Gücün var ise, burada da kesersin, gönlünü ferah tutarsın. Beden
duygusu. Ne hata, ne ata. YARATAN’ımdan gelir, cümlenize verilir. ‘Konuk olalım, yola varalım.’ dedik, selamete duacı olduk. ALLAH’ımın
GÖLGESİ, üzerinize olsun. Amin. Mayayı hamura kattın mı, kabaran hamura şekil attın mı, şeklini verip fırına saldın mı; kayguyu sen değil, kaygu seni
bırakır. Güç ile olanın, göçten alacağı olmaz. Göçten
dilenenin, güçten beklediği gelmez. Koruk koparılıp yenmez, yense de üzüm
tadı vermez. Almadığın meyveyi, bozuk deme. Seyirciye okuyucuyu sorma. Her
kulun görgüsü, sevgisi bir olmaz. Yaprak meyveyi saklar amma, çiçeği asla.
Zaten çiçek, yapraktan evvel tomurcuklanır. Kuşun barındığı da,
ağacın kuytu dalıdır. Yaprağın gizlediği meyve, erdiğinde kendini gösterir. Döşenmiş oda, büyük görünür. Neden? Yerini alanın güzelliğinden, düzenini bulduğundan. Düzenini bulan her olay, büyük
mesafe alır elbet. ALLAH’a ısmarladık. Bayram bayramda yapılır, hatırlamak dualar ile olur. Gelenlerin gelenlerle
beraber olduğu bilinir. Kaşıksız çorba içilmez, aşıksız dünya geçilmez, nefes yetmeden, dünyadan göçülmez. Görüldüğü bilindiği gibi.
Selam olsun sizlere, selam olsun sizlerden olanlara. Aldık geldik, gönüller
ile kucaklaştık.

Hoş olan, YÜCE’den gelendir; dünyaya gelen, dünyaya uyandır; dama
taşı olan, mantığını uykuya yatırandır. Suyun akışına dahi gidilmez, ayağın kesildiği yerde tehlike başlar. Her yolda, kul bastığı yerde
gücünce dayanmalı. Gönlümüzü güne bağladık, günün dünya değerini sevdik. ‘Sevinsin
kulu, dilesin yolu.’ dedik. ALLAH’ım yanılan kulunu ayıltsın. Her günün
değeri, kulu kula bağlamasındandır. Dünya kul için, ahiret ALLAH’ım için sevilir. Dünyada kulunu sevmeyen;
ahiretini anmaz, özlemini duymaz. Kul kulu sevmezse, dünyanın değeri nerde? O dünya madem kul için
yaratılmış, birbirine bağlantı veren günleri emretmiş ‘SEVİN-SEVİLİN.’
diye. Bundan uzak kalmak niye? Kul önce nafaka derdine, sonra da toprak derdine
düşmüş. Düşünmemiş; ALLAH’ım dünyayı senin için yarattı amma,
sana vermedi. Gittikten sonra; zaten hırsına yanarsın, onun derdine düşersin.
Ahiret dünyanın aslı, dünya ahiretin gölgesi. Gölgede niyetin ne ise, ahrette
bulacağın odur. ALLAH’ım cümlenizi aydırsın, dünyayı sildirsin, gölgeden
aslına döndürsün. ALLAH’ım o kadar YÜCE ki; kulunun her niyetinin karşısına, onu
uyaracak olaylar yaratır. Kul vardır uyanır, kul vardır ‘ALLAH’ım cefayı reva
görür.’ der, büsbütün gömülür. Katladık bohçayı, ekledik akçayı, ağırladık tokçayı. Tok olanın
sohbetine katılırsın, neşeni bulursun. Aç olanla oturursun, kayguyu
bulursun. Oymayı yerde, meyveyi serde bırakma. Pencere perdesiz, gönül gövdesiz olmaz.
Perdeyi açana kapamayı göze almaz. Serçeyi mindere oturtamazsın, kediyi ince
dala konduramazsın. Hele ikisini bir arada hiç tutamazsın. Gönüllü yemine yol
veren, gönülsüz cevap alandır. AŞK’ına şahit arayan, kopya arayandır.
AŞK şahit istemez, çünkü ALLAH’ımdan başkasını görmez. Çiçek
güneşi görende açar, gecede örtüyü seçer. Neden? Kulunda ışığı,
gönlünde AŞK’ı olmalı; karanlığa gözü yummalı. Neden gündüz
uyumazsın, geceyi beklersin? ALLAH’ım düzenini öyle kurdu diye. Niye her
kuralına uymazsın? Niyetine gelmez diye. Niyetin ile düzenini bulur musun? Niyetin, ALLAH’ımın nasibine bağlanmalı. Her kul
gücünce çalışır, her verilen güç, ALLAH’ımı hoşnut eder.

Hoş gördüm, cümlenizi selamladım. Kuyunun suyu tatlı ise, içmeye doyamazsın; yaban geldiyse yuvana, kulunun
yerini döndüremezsin. Sana deyişim şu: suyunu aldığın kuyu,
yavan su vermez. Suyun tatlıdır, konuğun atlı. Korkun olmasın,
bağlantıya şüphe gelmesin. Kalkanı kullanan, kılıçtan kaçınandır.
Hamleyi önce sen yaptı isen, korkun olmasın. Atak sendedir, bırak müdafaa onda
kalsın. Olmadan oldu diyen, hamlığı kendinde arasın. Reysen gelmezse, gıyabında hükmolunur. Gıyabına aldığı hükme itirazı
olan, HAKK’a şikayette bulunsun. HAK’tan alacağı cevap, “KANUNA
UYMAYAN, CEZASINA UYSUN.” DER. Şeriat, devlet kanununa
riayeti emreder. HAKK’a sığınıp yola çıkanın, korkusu olmasın derim. Cümlenize
gönülden duacı olurum. Sanılmasın kulunu sınarım. Ağacımıza yaprak olan
her kul, fırtınadan masun kalır. Evet. ALLAH YOLU onu emreder. Onun için, ALLAH
YOLU’nda fırtına olmaz. Şahidin yemini muteberdir, ne var ki aksinin iddiasına ve ispatına
kadar. Kayıtlar aranmadan, merciden söz istenmez; müfredat toplanmadan, kaydına
hükmolunmaz. Sanığın cürmü, yumağına ağırlık vermez. Verse cürüm
işlemez. Onun için vicdanına söz etmek, onu rencide etmez. Hitap etmeye
bile değmez. Hayır. Konumuz, yabana atılan günlük çiçeğe benzemesin.
Her yazılan, olayın içindedir. Koyun mera davası. Dediğin gibi. Açmak
gerekseydi, açık söylenirdi. Bekleyin görün. Nemli toprak verimli olur, ağaç verdiği yaprak kadar kıymet
kazanır. Sözü bağladık. Gölgeyi seçenin yanında oturursan, yoluna geç kalırsın. Yorguna
oturduğu zaman, kalkması zor gelir. Onun için gideceğin yere mola
vermeden yürü. Kalkanı dedim, eline alanı kınadım. Karşındakinde de
eşit kılıç yok ise. Yaprak ile bezendik, gelenlerle sevindik, suyu bol kuyuya ‘Nasip SEN’den
ALLAH’ım.’ dedik. Sahibini kutladık. Kim dedin, dediğimi bilmedin.
Yanımızda olan, yuvamıza konuk gelen. Babası. Bilesin kuyuya gelen su, kaynağımızdandır;
kaynağımız, membaımızdır. Derya. Evet. Susuz kuyu ses verir, sesini geri
çevirir. Suyun dolu kuyunda, gönlün dolu yolunda, nasibin açık dünyanda.
‘ALLAH’ım.’ dediğin, kapısını açtığın; şüphesiz açılır, eşiği
geçilir. Konuyu bağlayalım, ‘Olmuyor.’ denileni olandan ayıralım. Dense de
denmese de, O’na havale edilen çözülür, dengesini bulur. Yorganın küçük ise
değiştir, çorban tuzsuz ise karıştır. Karşımızda olana
derim. Tuzsuz diye dökemezsin, kısa diye atamazsın. Olanı olduğuna bağla,
gününü yarına ekle, ‘Olan hayır.’ de bekle. Bedduaya yer verme. ALLAH’ıma
havale et, doğruyu buldursun. Sen doğruyu bulduramazsın, olaya
güldüremezsin. Alsın versin, kuyuya verdiği sesi kendi duysun. Yol yürüdükçe görülür, yolun sonu varılanda bilinir. Kaçana kovala dersen,
ikisini de telaşa vermiş olursun. (Resim verilir) Yaban gülünden soran, ‘Yapılanı bildim.’ diyen, ÇAKIR’ın düşündüğü.
HAZRETİ İSA. HAZRETİ İSA asaletin değil, yetimliğin
örneği. Konuktan neşe bekledim, HAZRETİ İSA’nın yardımcı
olacağını bildirdim. Onun dileği nerden ise ordan. Koşuya çıkacak ata, şeker verme. Tuz yedir ki gücü artsın. Şekeri
koşu bitende verirsin. Hem kuvvetlenir, hem sevinir. Bir daha koşuya
daha neşeli katılır. Her koşan ata, aynısını tatbik etsen; neticeyi
daha parlak görürsün. Kul yolunu güç ile alır, öç ile değil. Karşımızda olana dedim. Güdülen davar, gideceği yeri zaten bilir. Eğer
yolunu çevirdiysen, o zaman güç gerekir. Bekle uysun, kumunu elesin.
Danıştığını bilir. Kaymayan toprakta mahsul bol olur. Kaymayı huy edinmesin,
mahsulü kıt kalmasın. ‘Huyuma uymaz.’ deme, sen de MERYEM gibi yumuşa.
Sert taş; vurduğu yeri de kırar, kendi de kırılır. ‘Kendim kırılsam
iyi mi?’ deme, her kırılan ufalana-ufalana kum olur. Ondan ötesi ne kırar, ne
kırılır. Elbet. Adını gönlüme yakıştırdığına dedim. Gönül nedir? ÖZ.
Yemeden yunma, içmeden sunma, doymadan kanma, sormadan dönme. Bunlara uydun mu;
ÖZ’ünü bulursun, adın gibi kendini bilirsin.

Huyunu aldın mı, sözünü bildin mi, gayeni buldun mu. Hummalı olma,
nedenini sorma, kaynayan kazandan sıcak su alma. Niye? ‘Kaynattım.’ dersen; ‘Koyuna post, koluna dost
gereklidir.’ derim. Kuyuya merdiven gerekmez, çünkü içine girilip su alınmaz. ‘Kaynayan
kazandan niye su almayım?’ dersen, kazanı çamaşır kaynatayım diye
ocağa oturtursun. Çamaşırlardan gayrı yere kullanma. Her olay yerli
yerince. ‘Aşure kaynatayım.’ dersen; meydanı kuluna göre, kazanı koluna
göre seç, harcını gücüne göre. Harcın azaldı ise, meydandan uzak dur. Yuvan da
gücüncedir, gösteri yapman hatalı olur. ‘Meydan.’ dedik, açık yeri söyledik.
Günümde aşure meydanda kaynatılır, her görene verilirdi. Verecek gücü
olana göre, meydanda dururdu. Kimi köy meydanında, kimi mahalle meydanında,
kimi bahçesinde, kimi yuvanın ocağında. Mahallede kaynar ise, başka
mahalleden gelen olmaz. O mahallenin hakkına göz koymaz. Köy meydanında
kaynayan kazana, bütün köy davetli sayılır. Tasını alan gelir. Aymakta olanın,
kaymağa niyeti olmaz. Aşureyi açtık, güzel olay dedik. Kulunu kuluna
bağlayan ALLAH’ım, kuluna sevap kapıları açan ALLAH’ım. SEN VERDİN,
biz aldık; yuvamızda hallendik, halimize şükrettik. Askıda yelek olur, mevsimsiz kavun kelek olur. Kuş yuvada anadır,
kafeste esir. ‘Esareti seçtik.’ dersem yersiz. Kendimizi kafeste bulduk, kuş
örneği olana uyduk. Çırpınan kuş; tüyünü de, sesini de, hevesini de
yitirir. Öten kuş, değerini bulur. Hem kendi rahat eder, hem etrafa
sevdirir. Kul da öyledir. Çırpındıkça kötüye gider. Teslimiyeti kulu kurtarır.
Koyunun yanında kuzusu olduğu müddetçe, sütünü alırsın. Ayırmayı
düşünürsen, kuzunun hakkını yemiş olursun. Bırak yediğince
yesin. ‘Çok yer, nasibini kısaltır.’ diyen yanılır. ALLAH’ım, kullanılanın
yerini boş bırakmaz. Kuzunun yerini sana vermez. Kayguyu ele alsan,
nedensiz koşu tutsan; nereye dek varırsın? ‘Nasip.’ dediğin yere dek.
Ne bir adım evvel, ne bir adım sonra. Soyun bağlantısı, kulun dünya dağıntısıdır.
Soyuna bağlandıkça, kaybın büyük olur. Kumunu eleyenden ol, eletenden değil.
Kuyunu kendin seç, suyunu bilirsin. Bineceğin ata eyerini kendin vur ki, düşersen başkasını
suçlamayasın. Köpeğini kendin yetiştir ki, huyunu bilesin. Bahçesine
çiçeğini diken, kopmasını kendi diler. Başkasının tutmasına razı
olmaz. Ona gücenmeyin. Harcadığı günü düşünmekten değil; onu
beklemek, eserini göstermek ister. Aslında eser ALLAH’ımın. O da güzelliğin
esiridir. Güzelliğin kaybına dayanamaz. Kitaplığa kitabı koyduğun
zaman, düzenine bak. Hiç küçük kitabın üstüne büyük kitap koydun mu? Sırayla
okuduğunda, önce küçüğünü, sonra büyüğünü okursun. Güzel çirkine
baktırsa, çirkinde güzeli bulurdun. Kulun yanılması ordadır. Hep görüntüde güzel. Yazdık
gördükçe, gördük duydukça, sevdik meydana vardıkça. Her meydanın
sevgili kullarına, sevgimizle bağlandık. Meydanımız köy meydanıdır. Tasını
alan gelsin. DEDE’n verdi verincek, sanma oldu örümcek, YUVA’ya geldi görüncek. Sözü bağlar özünü. Cümle ile sevgisine, gelenlerin saygısına;
cümlenizin özünde, kayguyu siler. Saman olsan gam yeme. Saman da O’ndandır;
suyun üstünde durur, dibine gitmez, olduğu yerde kalmaz. Yolum O’nun AŞKI idi, dilim GÜL’ün Meşki idi. O dedi, ben
bildim; O verdi, ben gördüm; aşığım, O’nu buldum.

Kuşun kanadına el koysan, ne uçar ne geçer. Kul niyazını,
KUR’AN’ından seçer. ALLAH’ıma edilen niyazın; ne ölçüsü olur, ne niyaz askıda
kalır. Hak olanı almak, pak yolunu bulmak, irfanını bilmek, ‘RAHİM.’ deyip
uymak. KEVSER suresinin özü budur. Kul ÖZ’ünü bunda bulur. KEVSER suresinde,
uymanın şartları vardır. Bedenle değil, RUH’la. Mümin olan alır.
Kevser suresini özüne katan, şüphesiz uyar. Katiyet vardır özünde. Kula
kulu bulduran, kulda ÖZ’ü bildiren, dilde sözü olduran, olayları dolduran,
uymayanı donduran; katiyet vardır. Yumuşak olmazsan, sertte sertliği dene. Yumuşakta yumuşaklık. Her kula gelmez, aradığını bulmaz. Kuma taşı
atarsan parçalanır mı? Ancak taş taşta parçalanır. Taşı kuma
attın mı, sadece çukuru kalır. Rüzgar gelir onu da düzeltir. Kaynayan aştan,
kırılan taştan sakınma; uçan kuşa gelir diye bakınma, dünya derdini
kemer diye beline takınma. ‘Hasta mı?’ dersin, tasaya düşersin. Ne bedende,
ne damarda, ne kanda. ALLAH’ımın her an emanetinde. Kaygun, rüzgarlı havada
içilen tütünün dumanına benzer. Tütünü söndür, dumanı kesilir. Kaygun son
bulur. Kalıbının değerini, günde o da bilir. Sen de bilesin. HAZRETİ MUHAMMED’den önce yaşayan, ‘TEK ALLAH’ım!’ diyen, sadece
SOKRAT mı? O da günün EVLİYA’sı. Huşu ile bulursun YARATAN’ımı, saygı
ile bilirsin yarattığını. Saygı, sevginin eseridir; soysuza vereceği
olmaz. Soysuzun soyluya vereceği, ibret dersidir. Bunlar dünyanın
tecellisidir. Soyluyu soysuz değerlendirir. Soysuz olmasa, soylu adını
almaz. Soyluyu, ne aldınızsa aksidir. Kişi olarak ne soylu ne soysuz.
Tutumundadır kulun. Soysuzu vereyim; geldiğini bilmeyen, gideceğine
uymayandır. (Soylu) Geldim gördüm, dönüşe
uydum diyendir. ALLAH’ım senden de RAZI olsun, kazanımız kaynar, tasını alan
gelsin. Dumansız gök, dalgasız deniz olmaz. Münakaşasız sohbet, tuzsuz
ekmeğe benzer. Dünya günümde, tarikat ehli olmadım. Tarikat, suyun deryaya akışıdır.
Her akan su, aynı deryada buluşur. Akan suya katılmayan, deryaya varmaz mı? Vardık ya. Tarikat buldurur, ne var ki
erdirmez. Daha önce dedim; MEVLÂNA’nın ahfadındanım diyen, güne kadar övünen
kullardan; MEVLÂNA bir daha yetişmedi. Neden? Sırtını MEVLÂNA’ya
dayadığından. Tarikat ehli de öyledir. Bir yol tutar, bir PİR’e uyar,
ona dayanır gider. Her tarikatın PİR’i, tarikat ehli değildir. Ancak
onunla ve ondan sonra tarikat kurulur. Bu şu demektir. PEYGAMBERİMİZ’den
ve ALLAH’ımın EMRİ’nden değildir. Ancak o PİR’e duyulan
saygıya-sevgiye hürmettir gönül yolundan alınan selamettir. Olay budur. Kul
sükuneti o PİR’in yolunda gidende bulur. Elbet zararlı değildir. Her dua ALLAH’ımın kabulüdür, kuluna hayır ise. Kul kulun kahrını
diliyorsa, duamın kabulü demek yersizdir. Kaçanı kovalarsan, zararı olmaz;
duranı kovalarsan, şaşarım sana. Evet. Duanı koşan için
yaparsan, durdurur. ‘Duran, koşsun.’ dersen, sebepsiz niyaza varmış olursun.
Daha önce dedim; hayıra niyet, hayıra alamettir. Niyazını yalın dilince de
yapabilirsin. Dayandığın ALLAH’ın; senin duanı gönülden geçerken alır,
diline ne kalır? Komşuyu komşu diye seversin, gayri müslim olana yüzünü dönersin.
Neden? ALLAH’ım yaratırken ayırır mı? ‘Kulum.’ der kayırır mı? Kaderin sözü, ne
sana ne bana düşmez. Camın ardına duran, gelene göz kaldırandır. Komşuyu seçme. ALLAH’ım
kainatı; ne sana ne bana değil, cümleye yarattı. Her kul gönül yolu
ile buldu. Eğer tarikat yolu buldursa idi, gayri müslim olanın cenneti
kapalı olurdu. Bildiğinizce niyaz edin, inandığınızdan uzak kalmayın.

Hoş gördüm, selameti huzurda buldum, huzuru gönle koyanı, hayır ile
andım. Sahipsiz olana değil, SAHİBİ’ni bilene uy. Dar merdiven,
çıkışta zorluk verir amma, gene de çıkışa yol açar. Günlük olay,
geleni düşündürür. Penceresi açık olan, daha etraflı görür. ‘Günümün
derdini; yerde mi, YÜCE’de mi?’ diye sorarsan, ‘Kulun gönlündeki gecedir.’ derim. ‘Olsa mı, gelse mi, sözümüzü alsa mı?’
derseniz, ‘Şüpheden uzak kalın.’ derim. Danışılandan uzak
kalınmasın. Koyun ile çobanı düşünürsen, bağlantıyı kuzudan bilme.
Bağlantı YÜCE’dendir. Sıcak günün gecesini, serin bulursan; güne bağla
kendini. Kazan köy meydanında kurulur, aşure kaynatılır. Cümle kul davetli
sayılır. Tasını alan gelsin, sunulanı alsın. ‘Açık desen.’ dersin. Duvara temel
dilenir, temelin dileğine uyulur, duvar örülür, ‘Üstünü örtelim, ocağa
aşı koyalım mı?’ dersiniz. Nasip olan, yoldan gelenin sorusu
danışıldı. ‘Hayırdır.’ denildi. Karara varanla, kararı alan sevindi.
‘Güçlük olur mu?’ denmesin. Olacağı kul alıkoyamaz, kaderin çizgisini
silemez. Kaygıya yer yok. Kuşun sesini sevmeyene, sev deme, zorla
sevdirmeye çalışma. Varsın dinlemesin. Çorbaya kaşık salan, ağızda
lokma yiyendir. ‘Karanlık olur mu, üzüntü verir mi?’ demeyin. Kulun kaderinde,
karanlık var ise; değiştirmek kulun gücünde değil. Daha önce verdim,
‘Yavrularının geleni aydınlıktır.’ diye. Onun için üzüntü etme, şüpheye düşme.
Katılık yok. Ham olana göz atmayız, olmayanı söz etmeyiz, olanın hayır
olduğundan şüphe etmeyiz. Hayır olanı, hayır dua ile bağladık.
‘Selamete uyandır.’ dedik. Kanadını açan kuş, uçmaya hazırdır. Uçanın
arkasından, tasa edilmez. ‘Olsun.’ diyelim, duamızı verelim. YASİN
okunsun. ‘Hayıra açtığın, hayırdan geçsin.’ deyin. Konuk olan, yuvaya
gelene. ‘Yumuşak mı?’ dendi. Kum misali dedim. ‘Aş yapayım, ocak
yakayım.’ dersin. ‘Güvendin mi?’ diyene de ki, ‘ALLAH’ıma sığındım.’
Koşuya salacağın atın, jokeyini tanıdın mı? Atmayan adımını,
‘Kazandım.’ diye övünür. Aslında kazanan attır. Aymayı bildin,
‘Danışayım.’ dedin. Onun için, danıştığını açık verdim. Sözüm ÖZ’üme denktir.
Danışılanın hayır olduğunu tekrar söyleyeyim. ALLAH’ım cümlenizden
RAZI olsun. Yavrunun annesi olmaktan güzel ne var? Duanı dilden alırsın, daha ne dilersin? Yolun gidişine uymak, kulun
gayretinde değildir. Olayı ALLAH’ım hazırlar, kulun önüne serer. Gücünü;
niyetine değil, niyazına harca. Hummalı olmadan, güç ver. Hummalı olmak,
ne kulu ne yolu kazandırır. Yumuşak olunsun, huzur ile beklensin.
Olacaktan şüpheye düşülmesin. Deme tencere küçük. Aşın
büyüyende, tencere de genişler. Koyunun-kuzudan yeri değil, boyu
büyüktür. Değerini düşünürsen, verdiğine bak. Kalandan gideni
sorma. Gidenin arkasından söz çok olur. Duvar dibine ocak kurarsan, kazan
koyarsan; duvarın görüntüsünü bozarsın. Koyunu seven, kuzuyu kucaklar. Sana
derim ya. Kayguya yer verme, ALLAH’ıma havale et, O yoluna koyar. Kim ne derse
desin, uymayan kazanı devirsin. Yuvanın huzuru, senden sorulsun. Unutma sen
huzurda isen, onlar da huzuru bulur. Kapıyı örttüğün an, dışarının
sesi kesilir. ‘Dışarıdan gelen sesi duyma, duyduğuna uyma, gönlünü
yorma.’ dedim. Diyen, desin. Olacağı ALLAH’ımdan bilsin, hatayı kulda
aramasın, kulu şahit vermesin. Sen ne düşünürsün? Vicdanına yük alan
düşünsün. ALLAH’ıma havale et, huzuru orada bulacaksın. ALLAH’a ısmarladık. Bağlamadan çözülmez, yumak yanlış sarılmaz, olacaktan kaçılmaz.
‘Olmuyor.’ dendiğinden beri, kayguya düşülmüş. Kulunun niyazını bekler ALLAH’ım. YASİN okunsun. Kırk bir YASİN.
Selameti dilensin. MEYDAN kulundur, kul yolun. ALLAH’a ısmarladık.
ALLAH’ım cümleden RAZI olsun.

Kusura yer veren, görüntüde hataya düşendir. Her kulun olmasını
istersen, pencereni güneşe aç. Yemeyen bilmez, aşına el sürmez; kaygu günü kısaltmaz, niyaz yersiz
kalmaz; boş saksıya çiçek ekilmez. Saksıya çiçeği diktik, yeşersin
bekleriz. ‘Kuru dal.’ deme, suyunu bol ver, güneşte tut. Kuru dediğin
dal yeşerir. Denilen niyaza yer ver. Yol almayı dilersen, sonuna değil başına bak. Her adım seni
sonuna götürür. Askıya konmadı, rafa kaldırılmadı. Ayna misali olur, aynada yüzünü görür. ALLAH’ıma havale edilende, en güzeli
bulunur. ‘Nasıl olur?’ deme. Taş birbirine vura-vura kırılır, ufalanır,
kum olur. Senin yapacak ne gücün var? ‘GÜÇ ALLAH’ımda.’ de, O’na teslim ol.
Yapacağın odur. Yardımımız her an mevcut. Gözünü açsan, perdeni yırtsan
göreceksin. Duanı ettin, ‘Olacak mı?’ diye şüpheyle bekledin. Olanı, adım-adım
öteye attın. Aynayı eline al, varacağım yerde bekle. Kapın açılır, günün
seçilir. Niyazını ettin mi, ‘Olacak mı?’ deme, şüpheye düşme. İlacı
değil, benliğini düşün; içinden, onu çıkar. ‘ALLAH’ıma havale
edilen.’ de. Sebep kendiliğinden çıkar. Gayret, boşa kürek çekmeye
benzer. ALLAH’ımın EMANETİ’nde olan; uysun, ‘ALLAH’ım yol açar.’ desin. Hoyrat olan, kırılmayan taşa benzer. Sen kırıldın, sen ufaldın.
Ufalmaktan maksat, yumuşadın. ‘Almadığı elma, çürüktür.’ derse, ‘Aramadın ya.’ deme. Gününü demek,
iZİN’den çıkmaktır. Zaman size uzun gelir. Yol ne kadar uzun olsa da,
netice varılır. ‘Dünyada barış, ahirete varış.’ derim, cümlenize
duacı olurum.

Kuyunun verdiğine, YM dedik kaynağına bağlandık. ‘Dağa
yol alayım.’ diyene, yaylada selam verdik. Selam olsun gelene, gölgede güneş
arayana, suyunu verene. HAK’tan aldın, HAK ADI’na verdin. Ne mutlu sana. Gayb
ne senden, ne benden. Ne mutlu, O’nu bilenden. HAY ‘da olan huyda verir,
neticede gününü geçirir. Konuyu açmak güzel, yolunda gitmek güzel, O’na varmak hepsinden güzel.
Olsam da dünyada gazel, gözümde dünya sadece O’ndandır diye güzel. ‘Kaydını yaptıran, nüfus kağıdı aldın diye yazdıran, İslamiyet’i
nüfusunda kalan kullardan olmayasın. Gönlün kaydını ALLAH’ıma yaptırasın.’
dediğim kuldan alacağım cevap, ‘Aramıza girme.’ ise, sözün doğrusunu
söylemiştir. Kendini savunursa riyaya düşmüştür. Kula yol
göstermek, tenkit ile olmaz. Hatalı ameli yüzüne vurulmaz, hatasını yüzüne
vurursan, alacağın cevap seni üzer. Kulun yolunu almasını dilersen,
yolunun güzelliğinden söz et. Kırıcı olma ki kırılmayasın. Gayretin ötesi
mürüvvettir. Yol kulun, kul YÜCE’nin ADI’na hizmettedir. Dünya gölge ile.
‘Aslını bulayım, O’na varayım.’ diyen, gölgeden çekilir. Ne var ki kula; dünya
aleminin gölge olduğunu bildirecek, ikna edebilecek gerçek mürşit
gereklidir. ‘ALLAH’ım.’ dersen, elbet O’sun. Korku seni daima gölgeye çeker.
Kuzuyu, gölgeye gitmesin suyunu bulsun diye çoban neye başvurur? Yedi delikli kavala. ‘ALLAH.’ dedik, ADI’na döndük,
dünyanın verdiğini ‘Hak.’ diye bildik. Her yarattığı O’nu bilir, O’nu
zikreder denir. Görülmediği söylenirse de, O’nu ancak bakan göz görür. Ateş
yanar, alev de dumanı da YÜCE’ye doğru gider; çiçek yeşerir, YÜCE’ye
doğru boy atar; hayvan yürür, YÜCE’ye doğru başını çevirir
seslenir. Onun sesi zikridir. Serti sertte dene, serti yumuşakta
kıramazsın. Eğer kendin sert isen, yumuşakta eriyeyim deme; kaybolur
gidersin, kumlara gömülürsün. Çünkü yumuşak serti eritemez; taşı kuma
atarsan gömülür, kayboluş odur. Taşı taşa çarparsan,
kırılır-ufalanır. Gücünün yetmeyeceğini, ALLAH’ım kuluna yüklemez.
Yüklediği zaman da, kendi haline bırakmaz. Asmayı budamazsan, verimini alamazsın. Kol bacak, dünya malıdır. Sen
ÖZ’ünü buda. Mevsimini bilen, kendini ona hazırlar. ‘Dünyaya geldim, görmeyi
niyet eyledim.’ dersen; niyeti bağlamış olursun. Niyet, olayın
başında durmaktır. Dönüşe niyet kurarsan, HAK ADI’nı ağızda
götürmüş olursun. Niyet edenin, göç anında hataya düştüğü
görülmemiştir. Kamunun niyetine uyan, dünyanın diyetidir. Kulun niyetine
uyan, gönlünün hasretidir. Komşuda olan, bana da gelsin diyen; yuvasını
rafta arayandır. Kulunun niyazını ALLAH’ım bilir; fikrinde olanı alır, neden
yaratır, yolunu buldurur. Deryanın engininden korkana, ‘Huyun uymaz.’ diyene de
ki; ‘Yaprak değersiz olsa, ağacı süslemez. Ağaç gölgesiz olsa,
kul gelip sığınmaz, kulca sevilmez. Kök yaprakta eğilmez, beden
rüzgara dayanmaz.’ Yer mi, kök mü kuvvetli? Kök candan kopana dek kuvvetlidir,
toprağa gücünce sözünü geçirir. Dayandığın ağaç örneği.
‘Sırtımı verdim, doymayı onlara bıraktım.’ deme. Bırak yudum-yudum gelsin. Söze
söz karışmasın.

Hasret görmeyende olur. Yumuşak yolun yokuşu da olsa, kula dert
vermez; selam gönderenin, yolunda taş kalmaz. Aldık sevindik, ‘ALLAH’ım
RAZI olsun.’ dedik; ocağı yakandan, külünü eşenden, AŞK’ına
düşenden, ‘Yolum nedir?’ deyip sorandan. Yudum-yudum içelim, sorgudan geçelim. ‘Verdim.’ diyene, haber sorana de
ki, ‘Her söz olduğu yerde kalsın, kulun eğitimi yuvasında olsun.
Verdiği sende, dediği bende kalsın.’ Söz benden çıkmaz, adıma söz
verilmez. Adıma verilen söz, özentiden uzak kalmaz. Mevlana olan, AŞK’ını
kendinde bilendir. Sen mevlanasın, gelen değil. Mevlana demek, ALLAH aşığı.
Ne var ki dünyada bu ismi alır. Gelen vardıkta bilmiş, senin AŞK’ına
özenip gelmiş. Onun için siz gelene verebilirsiniz, gelen size değil.
‘Gelene ben ne verebilirim?’ dersin, duanızı elbet. Kayın ağacına
yaslanan, dayandığı kadar durur. Yuyan denmesin. Yuyanın ÖZ’ü kuluna tuttuğu ışıktan belli olur.
‘Yolumuz derya yolu, kim gelirse alsın.’ derim ya. Yolda olan- olmayan, günde
bilen, göçte dileyen, ‘ALLAH’ım.’ deyip AŞKI’nı dileyen. Sahrada olanın yolu, ayak izinden belli olur. Nasibi olmayanın, önünde
rüzgar eser, izi süpürür. ‘ALLAH’ım.’ diyen, izinden ümidini kesmesin. Gökteki
yıldız da, ona yönünü verir. ALLAH’ım her anışında, kulunu görür. Sahibi olmadan, ‘Sahibim.’ diyene, gaflet uykusu tatlı gelir.
Uyandığında, boşa kürek çektim der, geçen güne yanar. Hangi
istasyondan binsen, aynı sona varırsın. Yeter ki o trene yetişebilesin.
ALLAH’ım cümleden RAZI olsun. Gönüller elma olsa, her gelen bir dilim alsa, sana ne kalır?
Çekirdeği kalır. Her çekirdek, bir elma ağacı yetiştirir. Onun
için hepsi gider demeyin, gidene gocunmayın. Ayyaş olan meyden bilir, sarhoş olan neyden sanır. Her halimiz
O’nadır. ‘KAYYUM.’ dedik andık, kumunuzu eledik. Acemi olana gülmek, onu dahi
bilmemektir. ‘Acemiyim.’ dedi ise. AŞK’ının ateşinden demiştir.
‘Kaderinden yananın meyvesi yok.’ desem yersiz. Meyveli ağaç, umdurur;
meyvesiz ağaç, buldurur. Dediğim cümleyedir. Almayı dileyen gelir, ‘Bana.’ diyen yanılır, çünkü sözümüz cümle içindir.
Kase ile çorba gelmişse, bir kula değil her kaşığını
uzatanadır. Yamalı fistan giyen, yamasından utanmasın. Varlığını ‘Benim.’ diyen
utansın. Çünkü varlık senin değil, O’nundur. Danışılan alındı, YM denildi, konuya öyle girildi. Salah yolu; O’nu
bilendedir, elini ele verendedir, aldığı ışığı dileyenle
paylaşandadır. ‘Selam.’ diyene döndüm, ‘Hayır ola.’ dedim. Kayıranı bilesin. Gayesi HAK
olan elbet kayırılır. Gönülde açılan kapı, ALLAH’ımadır. Danıştığı
gibi olur, gayesi yerini bulur. Pirinci çamura eken, su diler. Yuyanı veremez
elbet, VEREN ALLAH’ımdır. ALLAH’ım hayır olmayanı kuluna vermez. Hayrete
değil, gayrete düşer. Göz mü görür, gönül mü yürür? Gönül yürümeyi
diledi mi, göz arkadan gelir. Devamını daha evvel verdim. Olay senden alınandır
dedim, daha önce de söyledim. Soruyu diledin, akıla koydun, senden çıktı artık.
Sorumuz açık olsun, yolumuz bilinsin. Daha önce dedim ya, alış yok veriş
var. ‘Kazan kaynasın.’ demek, ALLAH’ıma ortak koşmaktır. ‘Hata olanı
vermek, vazifem.’ dedim. Onu verdim. Kazanı kaynatmak, kulun elinde olsa, her
kul kaynatır. Duman konmasın, ‘ALLAH’ım ne zaman?’ denmesin. Beklemek-ummak, O’nun verişine
uymamaktır. Kul ‘Mertebe aldım.’ demez, ölçüsünü sormaz. Soran, ‘Öndeyim.’ diyendir.
Kayıtsız olmayan söz bilinmez, kul elbet anlatılmadan almaz. Verdiğim yol
içindir. Benim yazdığımı, uyuyanın yerinegöçenin aldığı da görülür. Dünyada gaflete düşen,
göçünde almaya çalışır. Aymayı bilenle olalım; bilmeyene uyalım, bilmesini
öğretelim. Sorulan soruda, yol aramak yersiz. Göçene ışık vermek, ALLAH’ımın
GÜCÜ’nde. Dünyadan göçenin, bizden alışı kesilir. Nasıl ki dünyada, dünya
ışığı sadece olduğu yeri aydınlatır. Uçak yerden
kalktığında, dünya ışığından uzak kalır. Kul da göçünde, dünya
ışığından ayrı kalır. Orada ancak mertebesi derecesinde ALLAH’ı
iledir. Mertebe dünyada alınır. RUHLAR ferahlık bulur, dünya kulunun aydın
RUH’undan. ‘Kulunu görsün, dünyada mertebesini versin.’ deriz, ALLAH’ıma duacı
oluruz. ALLAH’ımın İZNİ ile kuluna ışık tutarız. ALLAH’ım
cümleden RAZI olsun. (Resim verilir) HAZRETİ ADEM’den aldık, sizlere verdik. Gelenin adına verildi. Konuyu
merak etmesin, fistanı nerden almış demesin. Fistanı yapraktan, destanı
topraktan. Buğday tanesi yuvarlak mı olur? Elmanın kendisi, ademin
hikayesi.

Söze yumak ile girdim, SAHİBİ’ne kavuşanı anında gördüm.
Gözün yaşı akıtan. Cümlenize sağlık dilerim, gelenin yolunu kutlarım. KANUN YAR’dan, SÖZ
O’ndan, VERDİĞİ FERMAN. O’ndan gelenin adına dedim. Kaide
bozulmaz, sebep yoldan çekilmez. Kulun elinde olan, sadece mantığı. Onu
iyi de kötü de kullanabilir. Mantığı iyi kullanmak, her olanı ALLAH’ımdan
bilip amade olmak. Kötü kullanmak, kaderini değiştirmeye çalışmak.
Ne gayretle, ne hayretle kader değişmez. Sorunun yersizliği malum. Seni umulmadık yerden KURTARAN’dan, yumağına
‘DEVAM.’ DİYEN’den, şüphen olmasın. ‘Ne ilaçta, ne güllaçta.’ demedim
mi daha önce? YM, kayguya yer yok. Muyyinin olanı bilmedin mi? Elimi tutan
demektir. Soyunuza değil, yolunuza hizmetteyiz; bedene değil, RUH’una
hizmetteyiz. Pak gönül hatasız bedene sahiptir. ‘Hatalı bedenin, gönlü pak
değil mi?4 dersen; ‘Eğer hatasını meziyet haline getirirse, gönül
pırıl-pırıl olur.’ derim. Kul vardır, bedendeki hataya isyan eder, ahlakını
daha hatalı kılar. Kul vardır, ‘Olan ALLAH’ımdan.’ der, hatayı meziyet ile
örter. O, kulların en makbulüdür. Saz kulağın pasını, söz gönlün pasını siler. ALLAH’ıma emanet olasınız, kayguya yer vermeyesiniz, beni her an yanınızda
bilesiniz.

Yumuşak yolumuz, YARATTIĞIN kulunuz. Kul olduysak, ‘HAK.’
dediysek, olan HAK’tan bildiysek; yaz misali, ‘Güneşe yakınız.’ deriz. Kalede olandan, kainat sorulmaz. Sorgusu sadece kale içindendir. Kainata
çıkanın, sorgusu olmaz. Derya misali. Deryaya ne atsan, hak ile paklar; kainata
çıkan, derdini kalede saklar. Tekrar kaleye dönmeyeceğine göre, dert ondan
uzak kalır. Evet. Sözün bağlantısına. Dağda bağı aramazsın, bağda ayağı sakınmazsın, ‘Suda
gözüm görmez.’ dersen, gönülden kaçınmazsın. Gölde nehir sorarsan, ‘Yol al.’
derim, yoluna rehber olurum. Nehirde gölü ararsan, alabalığa gönül
koyarsan; ‘Aradığını bil.’ derim. Kulun ölçüsü ne sende ne bende. Her
gelen, YÜCE’nin emrinde. Gelişe uyana, ‘Hoş geldin.’ derim. Yolunu açan sebebi senden sorsam, ‘Tesadüf.’ dersin. Asıl olan, tesadüfe
bilmeden uyan kuldur. Sepet misali örülür, dilersen sepete boncuk da konur. Sebebin örülüşünü verdim. Konuğumuz
uysun, olandan yakınmasın, komşuda olan hataya bakınmasın, ‘Hata.’
demesin. ‘Olan oldu, ALLAH’ım öyle diledi.’ denende; çözülüş görülür.
Hatayı çözeyim dersen, üzerine yürürsen; karışık iplik misali, daha çok
karışır, ayağına dolaşır. Kenara çekilirsen, ‘ALLAH’ım SANA
havale edildi.’ dersen; olayın çözülüşü, seni şaşırtmasın.
Kayguyu dünya malından kaldır. ‘Kaybım.’ deme, senden olanı unutma. Konuğumuzun
ULU’su, GANİ HAZRETLERİ’dir. Nasip dilediyse, dileği olduysa;
‘Doğuştandır.’ derim. Kamayı eline alan, tuttuğu odunu kesmez. Odun,
kama ile kesilmez. Ne var ki; oyarsın, işlersin. Odun kesmek dileyen,
baltayı ele alır; yontmak dileyen, kamayı ele alır. Mümin olan bilir. Kaynayan kazana elini koyamazsın. Giden sürüyü geri çevirme, çevirmeye
çalışma. Güzellik, sürünün gidişini temaşadır. Gölgeyi yapraktan
değil, topraktan bilesiniz. Taşa sert diye söz etmeyesiniz. Bilin ki
derya, onu da eritir, kuma karıştırır. Eriyen taş, kumdan ayrı
kalmaz. Kuma karışanda, zaman mekan aranmaz. Kumun dediğini,
bile-bile sorarsın. Güğüm dolduysa, ele geldiyse; ‘Nasibim.’ de, ‘Gayretim.’ deme. Aynayı
eline verdim, manayı günde gösterdim. ‘Nasıl?’ deme, bekle gör. Nefsini bilen değil, onu çiğneyen. Cemiyete uymak güzel.
Verileni almak, hatayı etrafta değil kendinde bulmak; hepsinden güzel. Hiç
kuşların mücadelesi görülmüş mü? Yanılmayın, dediğim kuş dağ
kuşu değil, yayla kuşudur. Suyun aktığı, yerin
aşındığı görülür, dert mi? Aşınan yerin, parlaklığı da
görülür. Binanın küçüğü de, büyüğü de kulu barındırır. Önemi
görüntüde midir, yoksa kuruntuda mıdır? Kaygu. Kul kayguda ise, binanın görüntüsü. Elbet dünya
kulu kuruntusuz kalmaz, gaflet onu bırakmaz. Elbet hata olmasa, kul doğruyu
bulamaz. Onun için derim, kulda hata aramayın. Kulda aradığın hata, seni
geriye götürür. Hatayı bilirsen, doğruyu ararsın. Unutma ki, iş yerine
kasa alan onu doldurmaya çalışır. Elbet boş kağıt değil.
Madem ki gönüllerimiz de RUHLAR’ımızın kasası; onu altın ile dolduralım,
değerini bulduralım. Kağnıyı motor ile geçen, geçtiğine sevinmesin. Duvara da
vurabilir. Önce yönünü bul, gideceğin kapıyı bil; ondan sonra ne ile
gidersen git. O zaman gönlündeki kasaya güvenebilirsin. Dünyaya uyana medeni
diyen, yolunu kendi bulmuş mu? Kuyudan su bekleyen; elbet eteğin
açmaz, suyu doldurayım demez. Komşuda pişene, gönül koyulmaz; hayrete
düşene, ‘Neden?’ denilmez. Her kulun hayreti aynı yolda olmaz. Kul vardır
tesadüfe hayret eder, kul vardır tesadüf diyene hayret eder. Mideye değil, bağırsağa önem versin. Mideden elin çeksin,
bol-bol nar yesin. Narın tatlısına, yediğinin tazesine baksın. Sohbetimiz söze de yer verir. Kuşun uçtuğu yerden, atın koştuğu
yerden selam getirdi. Kaideye uyulsun, selamlar yerini bulsun, her yaprakta
cümlesi anılsın, cümlesine gönül konulsun. Ayrı olan gayrıdır. Her kula denir. Sayfayı devirdi isen, bir daha çevirme.
YÜCE, geceyi günün olayına kapak diye örter. Kula “SONDAN BİR EVVELKİ
GÜNÜ UNUT.” DER. Unutulmayacak, sadece YÜCE’den gelen EMİRLER’dir. Günü
açtığın an anacağın, güne kaydedeceğin; O’nun ADI olsun. O’nun
ADI ile günün başlasın. ‘Kaderim değişir mi?’ dersen, yazılan
bozulmaz. Unutulmasın ki her kuluna, ALLAH’ım en güzelini YAZAR. Kul kaygu ile
günün tadını bozar. Cümleniz ALLAH’ıma emanet olasınız. Kaideyi bilenden, düzenine uyandan, kandilin verdiğini, YÜCE’ye
yürüdüğünü söyleyenden. Bilseniz adını, bulsanız kaydını. Uydum
dediğinize. Suyun akışını, kulun bakışından bilen; her
yarattığını, ‘Merkezinde.’ diyen. Konuğumuza verdim, selamını
getirdim. ‘ALLAH bilir, bekle gör.’ dedim. Sözün başında verdim. Eline
aynayı aldın. Verilen alındı, selamet müjdelendi, ALLAH’a emanet
edildi.

Namaz ile değil, niyaz ile varılır; kem söz ile değil, açık
gönülle bulunur. Kaderin verişine, yolunu bilişin çözüm olur.
ALLAH’ım niyetini, yuvanda verir. Geçici olduğu görülür. Duvar sağlam,
sıva düşmüş. Dediğim açık. Sıvanın tamiri kolay olur, manisi niğan.
Mana açık. Sunduğum, olgunluğun verişi. Dumansız sebep. Yuvaya
duman vermesin, gönülleri kırmasın, şüpheye düşürmesin.
Danıştığın düzelir. Yolunu çizerken, ‘Benden.’ demiş yanılmış.
Verilen derstir, düzelir dedim. Dökülen sıva, yaması değil. Dumanı çok
almış. Okunsun. Kendini, kendi de okusun. Onun yolu açık, dert etme. ‘Geç
olur, güç gelir.’ deme, şikayetçi olma. ‘ALLAH’ım, SANA sığındım,
yavrumu SANA havale ettim.’ de. Danıştığın NUMAN’a soruldu, YM
denildi. Yuvası kurulacak, huzura varılacak. ‘Dönüş.’ denmesin,
ayrılığa göz atılmasın. Hayır yolu açık. Şebnem gül ağacında olursa, daha güzel görünür. Güneşin doğuşunda,
şebnem de kaybolur. ‘Yavrum.’ dersin, güle benzetirsin. Gözyaşına doyamazsın.
Elbet dayanılmaz. Günde olan üzüntün, gülün üstünde olan şebneme benzer
dedim. Yuvanda olan niyetin, ALLAH’ımın kabulüdür. Hummalı olma, kendine dert
etme, geçici olaya gönül katma. Ne dünyanın malı, ne yuvanın hali; seni
kederlendirmesin. Olmasını dilediğini, aracı olmadan kendi gönül yolunla
dile. Gecenin karanlığına, gözünü kapa. Unutma, gündüz yakın, umduğun
iyidir. Almazsa, YM niyet sana gelmezdi. ‘Dileğin olsun, kıymet bilsin.’
diye diledi, dileğin kabul edildi, en uygunu oldu. Yol tıkanmışsa,
çocuğun hatası değil. Dedim; duvar sağlam, sıva döküldü, yolu tıkadı.
Sıva toplanır, yol açılır, duvar yine sıvanır. Neyi dert edersin? Ona de ki; ‘Almayı bileniz, niyeti göreniz, cümleyi seveniz.’ Olgunluk
sende. Yumağınız düğümsüz, ne var ki yavrum yaşça görgüsüz.
Üzüntü vermesin, sizleri üzmesin, yolunu tek öğrensin. Niyazın yerinde,
ULU’nun elinde. Düşündüğünün şifası da, ALLAH’ımın İZNİ
ile verilecek. Olgunluğu görülür. Azdan değil, çoktan alır, nasibi
bol olur. Duasını edelim, muradını dileyelim, ULU’sunu verelim. Ney mi çalınır,
mey mi içilir, yol mu seçilir? Ulusu ona elini verir. MEVLÂNA’yım. Elinle aldığını, adımla veririm. MEVLÂNA’yım.
Eli açık ben gibi, gönlü açık MEVLÂNA misali. Dilediğin an yanındayım, her
an gelirim. Mert olana söz edilmez. Mert oluşu, yolunun çözümüdür. ‘Genç.’
dersiniz, nasibinizi düşünürsünüz. Nasibini sen mi verirsin? ‘Olmasaydı.’
deme, akıla koyma. Olacak, senin elinde değil. Sakın vicdanım deyip,
kalbine koyma; ‘Rahat etmezse.’ deme. ALLAH’ım hayır olanı verdi, öyle münasip
gördü. ALLAH’ımın verişinde; huzuru bekle, kederi değil. Sözüm
teselli değil. Teselli değil yolumuz, hakikati açmak, olmayacaktan
kaçmak. Şüpheni sil, dumanı dağıt. Ne kendine dert et, ne yavrunu üz.
Aldığı verdiğine eşit. Duvarı sıvaması güç değil.

Yeşil fistan giyenden, sözü destan diyenden, hoş sohbeti
sorandan, koyun postu serenden; selam getirdim. Selam olsun sizlere, yolum düştü
düzlere, YUNUS EMRE gözlere. Selam ile geldi. Yuyan olduğum kullara.
Bedeni dinleyen, yumuşak yol dileyen; her kulun yuyanıyım. Rahvan atın
adımı. Muradın ne ise olsun, adını YUNUS’um desin, ‘Rahvan.’ densin, yazımız
düzelsin. Hata bizden densin, (Rahvan kelimesini
iyi okuyamadığımız için bu düzeltme yapıldı) Rayda giden şaşmaz, şaşsa da düşmez; el hatası olanda, söz
edilmez. Halkına zulmeden şahın, başı er geç düşer. Her zulmün sonu,
kahır ile biter. Zalim olan, kendini kuvvetli görür. ALLAH’ım güçsüze YARDIMCI
OLUR. Huyda güzel aransın, yaprakta gazel taransın, sohbette söz her kula düşsün.
Karar cümle ile verilsin. Hoyrat olanın sözü, hayrete düşürmesin. Kanarya sesi ile, şahin gücü ile tanınır. Kanaryada güç ararsan
yersiz, şahinde ses duyarsan hayrete düşersin. Onun için, gönülde
olanı değil, görüntüde olanı onaylayın. Rüyada ‘Hayır.’ densin, yorumuna yol açılmasın. Sözümüz
yol içindir. kayın ağacında gölge, selvide boy, gülde
renk-koku. Suyun sesine, neyden gelen nefesine; sen de yanasın, ben de.
Camdan
bakana, elden tutana, yakaya GÜL takana; selam dedik, geleni
selamladık.
ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun. Güne kadar camdan baktı, günde yakaya
GÜL’ü
taktı. Hoşnut olduk, ‘Geldin.’ dedik, ŞEMS’in selamını getirdik.
“Huyumuz, huyuna denk.” dedi. Yumuşak yol dileyen, yürümeye niyet
kuran;
neden yürümesin? Yanılmayın, ‘Mizacı uymaz, yolu almaz.’ demeyin. Yolu
alan
yürüdükçe, mizacı da yoluna uyar. Mümin olanın, sohbete uyanın; yolu da
verilir, el-ele yürünür. Samanı suya salsan, akıntıya takılır, gidişe
yol
alır. Unutmayınız ki, sizler saman da değilsiniz. Ağaç olduk dallandık, dalımızda bol yaprak edindik. ALLAH’ım cümleden
RAZI olsun, kayguları silsin. Sebep aranmasın, huya yorulmasın. Cümleye derim,
kaygu edene söylerim. Sebepsiz sohbet olmaz, sözümüz gazele dönmez; ney
nefessiz üflenmez, mey hevessiz alınmaz; her heves, AŞK’ından olmaz.
ALLAH’ım, AŞKI’na düşürsün, meyhaneyi aratsın, meydanhanede toplasın,
topladığı has kullarına cümleyi katsın. Koltukta oturan, ‘Yerim sağlam.’ demesin. Yerde olanın, gönlü
serdedir. “YOLUMU ALMAYAN, KULUMU BİLMEYEN, BENİ ANMAYAN; KOLTUKTA DA
OLSA, TAHTA DA KURULSA; SAMANDAN AYRINTISI YOKTUR.” DER, ALLAH’ım. Kul kula köle olmaz; ne var ki kul kulu, köle de bilemez. Senden olanı paylaş, ne var ki gönül rızası ile. ‘Sonu mu?’ diyen,
yarını düşünen; yemini artırmaya bakan ata benzer elbet. ‘Sende var olan,
bende de olsun.’ dersen; nasibine isyan etmiş olursun. Samana benzeyen,
her suya takılandır. Her suya takılan, birikintiye de takılır, dumanı bedene
mal eder. Geçenden yol almak gerekmez, çünkü yol geri gidilmez. Yolun gidişi,
daima öteyedir. Somun alan katık arar, nasibi ne ise onu bulur. Suya baktın mı, yaban gülü yakaya taktın mı, gülün kokusunu aldın mı?
Sorumu bilene, suyumu içene. Sebep sormadım, olayda hatalı kul aramadım. ‘Her
kul ‘Hata bende.’ dese, birer ölçü paylaşsa;
söz uzamaz, mevzu kalmaz, gönül kırılmaz.’ dedim, sözü bağladım.

Yumuşak yol verdiğim, cümlenizi gördüğüm, olay değil
vakıadır. Cümlenize selam deriz. Gelenin gülenin, sohbetimizi dinleyenin, duacısı olduk, cümlenizi
selamladık. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun, dilekler dilendiğince, hayır
yolunu bulsun. Amin. Hayır olan O’ndan gelendir, O’ndan gelen vakıadır. Dönüşe perde açmak, seyrine yumak sarmak, yersiz
olur. Yumuşak yol dile ki; perde değil, kapı açılsın. Perde, sadece
seyrini verir. Kapı, eşiğini ayağına serer. Seyri seni
coşturur, kapı seni koşturur, koştuğun yol götürür.
‘Seyredeyim, coşayım.’ dersen, dünya yetişir derim. Niyetine uyanı, gönlüne vereyim. Kumunu eleyenle, bebeğini bekleyen
aynı vazifenin başındadır. Kuşun uçtuğuna bakma, beden yapısına
akıl takma. Kuş uçarsa, beden yapısına uyar. ‘Ben de.’ diyen,
yaratılışına isyan edendir. Somunu ele alan, mendili çomağa saran,
yolu gözüne vuran; niyete değil, nasibe yol alır. Postu sersem, yolu dürsem; ne yol dürülür, ne post
serilir. Bir karış toprakta, beden verilir. Toprağa verdiğini,
toprak örter mi? Niye verdin diye seni dürter mi? Her verdiğini alır,
sinesinde değerlendirir; sana en güzelini verir. Toprağın sana
verdiği, sayıya vurulur mu, kuyuya atılır mı, boş kuyuda ses kalır
mı? MEYDAN senin ise, sen O’nunsun. MEYDAN O’nun ise, sen O’ndasın. MEYDAN’a
gelişi bilmek ve bilmemektir. Kul meydana geldiğini biliyor ise
‘O’nunum.’ der. Bilmiyor ise O’ndandır. VEREN’in ALDIĞI nedir? VEREN’in
ALDIĞI, sana VERDİĞİ’dir. VERDİĞİ nedir?
Senin RUH’un. O RUH’u verdiği gibi teslim et ki, yerine varsın. ‘O’nunum.’
diyebilmek için, O’ndan GELEN’i harcama. Güzel gazelde de görülsün ki, güzeli bildin deyim. Olmuşa-
olmamışı katarsan, inancı yıkarsın. Bir sepet elmayı karıştırırsan,
adın karıştırdı olur. Bir tane ham koysan da. Ne var ki gafletin çoğu,
alamayanda olur. Alandan gaflet beklenmemeli. Kaydını yaptıran, ‘Sıradayım.’
diyendir; sıraya giren, kaideye uyandır. Kaide, kamunun oy birliğine
sunulur, öyle yerini bulur. Meyveyi alan bilir, ağacı diken tanır, sökene
oduncu denir. Görgüyü sergide değil, vergiye bağla. Kargıya altın halka
taksan, değeri yine kargıdır. Ağaca altın halka takmaya, ne hacet? O
sana altın verir. Seyrine vardığım, cümleyi gördüğüm, AŞKI ile yandığım,
yanmaya günde dahi uyduğum; görülmekten ziyade bilinir, ALLAH’ımın
AŞKI ile cümlenize verilir. Yamayı dilemek; örtüyü vurmaktır, açığı
kapamaktır. Gelişim yama vurmaya, ‘Açığımı ört.’ diyene vermektir.
Yumuşak yol verdikte, cümlenizi gördükte, iğne iplik dürdükte;
dileyen gelsin, yerini alsın derim. Sultan olsam, cihana gelsem, kul önünde
dursam; gene de taç almam, kula önümde eğil demem. Çünkü verseler, cihan
sultanı olmam, olanın da önünde eğilmem. Sen de eğilme, kula kul
olma, kulu kul etme. Etme, ben de senin gibiyim. Geçenin sözcüsü olma. Kula kul
olmak, önünde eğilmektir. AŞKI’na kul olmak, AŞK’ını vermektir.
Bende gördüğün AŞK, sende de olur. ‘Olanın O’ndan geldiğini bilmektendir.’
derim. Sultan dünyayı dilerse, bir yere kadar gider. ‘Dur.’ denen yerde durur.
Sultanın duruşu, kendi iradesi midir? Hangi dünyayı dilerdi? Dünyayı
dilersen, sevmesini öğren. Unutma ki dünya, senin içindir. Ne kuş ne
de kurt içindir. ‘Benim.’ dediğin yerde, sen yoksun; ‘O’nun.’ dediğin
her yer senindir. Çünkü ‘O’nun’ dediğin yerde, senin gönlün vardır. Gönlün
olduğu her yer senindir. Deme tapum var mı? Senin olmayanın oluşunu,
kağıt mı ispat eder? ‘Benimdir.’ dedim, kainatı sardım, kainatta her
güzelliği gördüm. Aymak nedir, uymaktır; uymak nedir, bilmektir; bilmek nedir, görmektir;
görmek nedir, VERDİĞİ’ni sorusuz almak, ‘VERDİ ise,
hayırdır.’ demektir. Çünkü hayır olmayan, O’ndan gelmez. Kul kulu O’ndan çok
sevmez. Ciğerparem yavrum dediğin dahi, sana beden ile bağlıdır.
Beden kalktıkta, sen de yavrun da O’sunuz. Kulun kula sevgisi, O’ndan geldiğindendir.
ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun. Kesede düğüm, çeşmede güğüm
gereklidir. Boşa akan su, çamur olur; düğümsüz olan kese, boş kalır. Harman savrulmak içindir,
ateş dürtülmek için. Kömür olmadan, ateş dürtülmez; ağaç
sönmeden, odun olmaz. Taze yaprak olalım, cümle ile söyleşelim. Dostluk sözün tuzundan mı,
ocaktaki tavından mı sürülür? Tuzsuz yediğin aş, tatsız olur elbet.
Ne var ki, bir daha yemeyim demezsen, vakit gelende aşını yersen, tuzuna
gönül koymazsan; aç kalmazsın. Senin pişirdiğine, sen katarsın.
Eğer konuk isen, olana uyarsın. Katara vurgun deme, gününe uyar. Katar nedir? Yükünü almış, at da
olur, deve de olur. Yükünü almış ise; hata yükü vurandadır, katarda
değil. KORUYAN ALLAH’ımdır. Şah meydanda dursa, ‘Cümle kullarım.’ dese; kulum dediği sadece
meydanda gördüğüdür. Ona ‘Benim.’ diyen, şaha boyun eğendir.
Senden olan, bende değildir. Yumuşayan kulun yolu, taştan arıdır. Gelenden sorguya daldım, vurguna uyana ‘Uymadın.’ dedim. Alan bilir, düşen
yaprakta güzeli görür, kayguya elini çevirir. Dumansız yol diledin, dumanı
arkaya aldın. Varsın dönsün, sana uysun de, elini ver. Günde gelen, sohbetimize
katılana dedim. Her gelen O’ndandır. Şah değiliz seçelim, ‘Meydan bizim.’
diyelim. ‘MEYDAN sizindir.’ dedim. Kuğuyu gölde gördüysen, güzelliğine
mühür vurursun. Gölden çıktığı an, kayguya düşersin. Kaygu yersiz.
Gölden uzak kalmaz, dönüş gene göledir. Çünkü gölden başka yere yaraşmaz.
ALLAH’ım onu göl için yaratmıştır, yerini başka yere iletmez. Somunu elde olan, katığı ocakta arar. Kaşığı ele alan,
çorbayı kaşıklar. Çorban ocakta, duman bacada, kaygu neden kalsın yuvada?
‘Oldu-olmadı, YÜCE’den hayır geldi.’ dersin, olana uyarsın. Sözü söze katmadan,
yularını çekmeden, yola odun katmadan; yürümeyi bilesin, ‘Öyle olur.’ diyesin.
Sebebini arama, havaleni ALLAH’ına ilet ki; selameti O’ndan bulasın. ‘Günümüz hayır.’ densin bağlansın. Uymayı her kul vazifem desin.
ULU’sunu dileyen, kendi elinden alsın. Mümin olan bilir, konuğunu sever;
bir dilim somunu, konuk ile paylaşır. (Resim verilir: HAZRETİ EBUBEKİR) Suyun verdiği, yardıma geldiği görülür. Yardım dilemek; evvel
ALLAH’tan, sonra göndereceği yardımcıyı beklemek. MEVLÂNA’yım, LOKMAN’ın dediğini aldım. Anlaşılmayan, VEREN’in
VERDİĞİ’ne uymayandır. Sepete ot koyarsan, hafif gelir; taş
koyarsan, sana ağır olur. İçine koyduğuna göre değer alır.
Sepetin değeri elbet birdir. İçine koyduğunun değeri, senin
için kıymetlidir. (Resim verilir) Resim YUVA’nın, gününü bilenin. HAZRETİ HÜSEYİN. Onun gününe
verildi, gelenin niyazı bilindi. HAZRETİ EBUBEKİR’den dilendi,
“Verilecek.” dedi. “ Günde verelim. Diledin aldın, selamını buldun. ALLAH’ıma
emanet olsun.” dedi

YUNUS’um ile geldim, sohbete yüzü serdim. Yol kul için, kul hal için; hal
hatır ile, yük katır ile çekilir. Cumayı YM dedik, yolu almaya uygun gördük. Günün olayına değil, dünya
dolayına hürmet ettik. Olmuşun sözü edilmez, kaidenin dışına
çıkılmaz, VEREN’den sual edilemez. Hayrete düşmeden, kesrete yumak sarmadan; ‘Olanı olduğu gibi
alalım, sahili öyle bulalım.’ densin, yerinde olmayan yerilmesin. Yağını
yağ ile temizle. ‘Yağı bal ile temizleyelim.’ dersen, katıksız kalır.
Yağ üstüne yağ eklenir, söz getirmez; yağ üstüne bal eklersen,
söze söz katar. MESNEVİ’den alanlar, ‘Hoş söz idi.’ diyenler, sözün hoşluğuna
değer verenler; boşluğunu demiş olur. Kulak dolsun, dil
dolasın diye; söz söylenmez. MESNEVİ mangal misalidir. Manayı açmak,
sohbetin tuzudur. Söz kesilmesin, sohbet dağılmasın dersen; masal kitabı
okumuşa benzersin. Ne söz karışır, ne sohbet unutulur. Her söz yerini
yerinde bulur. Şekerin tadı herkese bir gelmez. Cemiyete uymak, gönül ile yakmak; bedeni cemiyete, RUH’unu ALLAH’a bağlamak.
Gücün niyaza yetebildiğince, cümleye duacı ol. Sonun başını bulamadın
ki. Başını bulmayı deneme, sonuna varmaya çalışma. Başını bulmak
için, geri dönmek gerek. Yaprak yeşerir, gün gelir dökülür; başı
nerdedir? Merdivensiz çıkılmaz, çıkılanda inilmez. Gayretin sonu mürüvvettir.
Cemiyete uymayan, yerini silendir. Sahtelik, gaybubette olmaz, geçende hata
aranmaz. Hata var ise; kendinde ara, geçene yükleme. Kuyuya ayak atılmaz, yol
uzatılmaz vereceği sudur; çölün kumuna söz etme, götüreceği yoldur.
Kayın ağacı gücünü, zeytin ağacı yükünü değerlendirir. Cemiyet
günün yaşantısını verir. Sorulan İslamiyet’in şartları, KUR’AN’dadır. RESULÜMÜZ onu da
verdi. KUR’AN’da verilenin, gününe uymasını; her mümin kuldan istedi. “Zamana
kendini uydur.” dedi. Sana daha önce de verdim. Verdiğim de odur. Cemiyete
kendini uydur. Kendine baktırmayacak şekilde. Dozun sözünü vereyim;
kendine açıklık içinde çok örtü ile de baktırırsın. Senin sorduğun, edebe
örtü demektir. Emevi. Yenmese, yerini bulmasa; söz edilmezdi, hatun kula örtü
konmazdı, günde yerini vermezdi. Unutulmasın; RESULÜMÜZ hatunlarını örtmedi,
cemiyetten uzak tutmadı. Daha önce verdim ya, edep örtüsü dedim ya. AŞK’ı kazanda aramadık, dünyayı YAZAN’dan sormadık, suyun aktığı
yerde taşı vurmadık, ipin üzerine unu sermedik. Her kul vicdanına hürmet
etmeli, vicdanına yük olmayanı yapmalı. Sepette su ararsan, elbet bulamazsın.
Destide ateş yakamazsın, yumuşak yolda taş bulamazsın. ‘Kuşak
bağlayım, yolunda bekleyim.’ dersen, ne beklediğin gelir, ne YM olur.
Taşı gediğe, kumu hendeğe yakıştır. ‘Müstesna olayım.’
diyen, kendine baktırandır. İstisnadan uzak tut kendini yeter. Cümleye.
Gözün yaşına söz eden, yaşın verildiğini unutandır.
Gerektiği yerde yaş da gelir, baş da eğilir. Kuşun
gittiği yer ya yuvasıdır, yahut da havası. Aşını tasa koy,
başını yastığa.Ayağın bastığı yerde, taş olmasın
ayağı incitmesin. Giymeyi aradığın, suyunu dilediğin, elbet
olur. Her yemin yerini bulur. Hoyrat olandan el alma. Varsın sana yeli göstersin,
sel onun dediğini götürür. Daha önce dedim; hal hatır ile, yük katır ile çekilir. Yük vurmaya
çalışan, hale yol verendir. Halden bilmeyen, selden bulandır. Selin
götürdüğü, senden uzak kalır. Nehre kum olanı; sel götürmez, nehri kumsuz
bırakmaz. Sabır ile yol bulan, kumunu eleyendir. Kayın ağacı dedik, gücüne
güvendiğini verdik. Gücünü yere yıkılana kadar kullanır. Yıkılmaya yüz
tutanın gücü nerde kalır? Oldum olasın, bildim bulasın, sevdim yanasın, AŞK’ım dönesin, pervane
misali O’nda kalasın. Gücüm görmedim, çirkin bulmadım, hayal etmedim, derde düşmedim. VERDİĞİ’ni
aldım, AŞK ile doldum. Doldum boşaldım, yeniden aldım, aldıkça
açlığımı bildim. Kanmaktan geçtim, yanan ağaç misali otları da
yaktım, hepsini bir alev aldım. Büyük ateş, küçük ateş yok, hepsi
bir. Her ateş veren PİR. Yandım yanasın, dilediğin AŞK’ı
bulasın; susuzluk nedir bilmeyesin, AŞK’ımı misal almayasın, kendi
AŞK’ını kendinde bulasın. Sebep söz ile, her kış yaz ile bilinir; yaz olmasa, kışa boyun eğilir.
Ne var ki, yaz geleceği bilindiği için beklenir. Yazın verdiği,
kulun beden ile yandığıdır. Bedeni yakan, görünen güneştir. Gönlü
yakan aranan ateştir. AŞK ateşi dağlamaz, kulu dünyaya bağlamaz.
Sözümün sonu kul dilinden bağlanmasın, ben demeden sizden söylenmesin.
Hasretimiz bilinir, AŞK’ımız her gönülde söylenir. Ne var ki, söz bir
kalemde bağlanır. Gülende ağlayanda, sepetini bağlayanda gönül birdir.
Her gönülde ayrı çiçek açsa da, hepsinin dilediği sudur. Sözümüz bağlansın,
kaleler beklensin. Gönül kaleleri. Olacağın geleceğini daha önce verdik. Alan bilir. LOKMAN’ın.
Oğula dedim. Kızım olan ile kızlarım dedim, cümlenize kucak açtım. Dumanı
sil, olanı bil. Oyayı elinde tutanı, kadife fistan alanı unutma. Kumun verdiği, senin sorduğuna denktir. Kuluna verdiğin,
yolunu sorduğun ahenktir. ‘Geçmeyi dene, seçmeyi bil.’ dedim olanı verdim.
Döküldü ya. Döküldü de yeniden yeşerecek, oya veren derlenecek. Bildiğini,
gördüğünü. Varlığım sizlerle, bekle gör. Sana da verdim, ‘Bekle gör.4
dedim. MERKEZ’im ile sohbeti kardım, kar ile karıştırdım, gününü
soruşturdum. Üzerine almadığın kuyuya ses vermediğin gün, yorumunu vereceğim.
Kuyuya ses verme, sesini kendin derme. Kuyunun dibi derin, ne var ki ağzı
serindir. Orucu da namazı da, sadece ALLAH’ım için kılınız ve tutunuz. Kurbandan,
zekattan ne bekledi isen; aşureden de onu bekle. Cümle ile. (Sözlü mesaj) ‘Bana himmet.’ dedikçe, ben sizden uzak kalırım. Çünkü ben de YÜCE’den alırım. Bil ki alanı olasın, aldığına yanasın.

‘Suayı olduran, kainatı bildiren, şarkı diye okutan nedir?’ desem;
söz dersiniz. Özüne inmeyi deneseniz, AŞK’ına şahit olsanız, her
yanan ocakta alevin dilinden alsanız. Yangın odun ile başlar, kömürde neticeyi bulur. Hatalar küle benzer,
küllenmese eşelenmez. Hummalı olmak demedim. Humma ateşin üstüne kül
atmaya benzer. Yedekte olan at, hızını alamaz, koşayım diyemez. Yedekteki
at, kulun çektiğidir. Kavun yenmeden bilinmez, su içmeden tadı alınmaz. Kanmayı kurtuluş sayma,
hatanı başka kula yüklemeye çalışma. Cümleye derim. Derdini demek
için, mekan arama, kul önüne durma. Derdini DERECEK, gönlünü GÖRECEK, düğümü
ÇÖZECEK; sadece ALLAH’ımdır. AŞK’ımı BİLEN de O, kainatı VEREN de O,
sebebini HALKEDEN de O. O’ndan geldik, O’ndan aldık, O’na döneceğiz. Neden
elden medet dileyeceğiz? Konuya ad veren, bir suya bağlanandır. Bizim bağımız, deryaya.
Yetemeyen bizden olmaz, tütemeyen bizden gelmez. Yumuşak olduk sardık,
MEYDAN yere serdik, cümle ile derdik, selam olsun sizlere dedik.

YUVA’da gün bulduk, günde selamı verdik, sohbet ile yolunda erdik,
cümlenize selam verdik. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun, yediğini nasipten saysın. Hemen gelmedi, gelişi vermedi, geceyi silmedi, olaya gülmedi. ‘Kim?’
denildi, meraka düşüldü. n’den sorunuz. Geleni desin. n’nin ULU’su,
cümlenin uydusu. Sildiği, kaygusuna denktir. ‘Günümüz aydın, gecemiz
gölgesiz.’ dedik, gelenlere uyduk, gelenlerle bir olanlara, selam verdik. Kainatı güzel gören, her nasibe kucak açan mıdır? Kainat, olduğu gibi
güzel. Olduğu gibi seven kul, yolunu bilendir, olana uyandır. Koşuyu
yolda, yokuşu dağda ara. Çıkışta koşu alma, koşuda
zoru bulma. Semer, ata da merkebe de vurulur. Ne var ki atta başka, merkepte başka
değer bulur. Düşündüğünde bulacağın, kendi fikrindir. Sergi
misali, birçok fikri alırsın. Beğendiğin gene kendi fikrin olur.
Çünkü mantığın, onda son bulur. Kuşun
eti yenmese de olur. Kaşığına uyan nasibini verir. Dert etme,
üzüntüye düşme. Konumuza sorduğun da gelir. Kendine aldığını,
RESULÜMÜZ’ün Yolu’nda olduğunu; söz ile değil, ÖZ ile bildirir. Onda
olan cümleye verilir. Kumun elendiği, deryaya döküldüğü yerdedir.
Günde ne yerde ne gökte, gönüllerdedir. Asamadığın ipi el altından kaldır,
gönlünü AŞK ile doldur. Gittiğin yol HAK YOLU’dur. Olduğun gibi,
oluşuna uy. Evet sana. Susuz kalmadın, yolun çevirmedin, sana daha önce de
verdim; ‘Duruşta hayır vardır.’ de, ona da uy. Kendini helak etme,
‘Olamam.’ deme; olamadık yoktur. Sonsuza yelken açsam, yelkeni yaprak desem
olmaz. Yaprak yelkene gelmez, yelken yaprağı dürmez, gemiye yol vermez.
Yapacağı, yaprağı sahilden alıp sahile vermektir. Geçen ile göçen hesaba gelmez. Geçen günü dürmez, göçen AŞK’ını
sermez. Sermeyi denedim, ‘HAK’tan ayrılmam.’ dedim. Şüpheyi niye aldın?
‘Olduğum gibi kalayım, gönlümce uyayım.’ de. ‘Kayguyu sil.’ dedikte;
gelsin rüyaya yer versin, hayır olanı alsın desem; her olay hayırdır. ‘Rüya
nedir?4 diyene, bir perde. Ahret penceresi desem yerini bulur mu? Gönüle
koyanın, ‘ALLAH’ım.’ diyenin; gün gelir niyazı kabul olur. Rüya ile bir perde
açılır. ‘Kaybım var mı?’ demeyin, O’ndan ceza beklemeyin. AF EDİCİ oluşu
ADI iledir. O’na sığındığın an, bedenden sıyrıldığın andır.
Bedenden sıyrıldığın an, beden korkun kalmasın. Cümleye. Her gördüğüm benim, her gördüğün senindir. Bende olan sana
gelmez, kuldan gelen bana gülmez. Kaşığına gelen dökülmesin, ocağında ateşin sönmesin, yerini bilen
dönmesin, dumanı gören katılmasın dedim, yanımızda olana verdim. Yerini bilenle,
yolunu verenin, TABDUK’tan haber soranın; taşına taş eklenmedi, sunduğumuz
yol yedeklenmedi. Sunduğumuz gibi kaldı, aldığı gibi oldu, olana
uydu. ULU’m diyene, seherde sorana; güzellik, aradığın yerde değil
gördüğün yerdedir. Dilediğin uzakta değil, yakındadır. Yola
çıkan ile beraber oldu. Evet. VEYSEL KARANİ. ‘Konuğumuz valide duası
alsın.’ deyim, duacı olayım. Kuyudan ses almasın. Kuyudan ses alan, kendi
kuyuya ses verendir. Seneyi
saniye desek de olur, alanda zaman durur. Her kul gelene döner, geçeni dürer.
‘Yetersiz.’ denmesin, güç ile göç, defterde-rüyada aranmasın. EVLİYA duayı
olduğun yerden de alır. Beden ziyareti, zahirde kalır. Türbe ziyareti,
bedene terbiyedir. Kuyuyu ele alma dedim ya. Gemiyi düşünme gider diye.
Gidişin dönüşü olur, dönüşte uyulur. Yanımızda olana dedim,
konuğumuza. Gemiyi kaptan yürütür, ‘Bilmeyen yolu şaşırır.’
deme. Bilmeyeni gemiye vermezler. ‘Suyun aktığı yerden geldim.’ dersin,
geldiğin yeri söyler misin? Gelişte bulamadıysan da; günde doldun,
aydın oldun, sahipsiz tarlada ağaç diktin. ‘Ağaç kimindir?’ dersen,
hayrındır derim. Suyun yerini bilenden sor ki, varış tez olsun. Yolunu
bilene danış ki, barış günde gelsin. ‘Uymadı, sesimi duymadı.’
dersen; üzüntü etme, duacı ol. YARATAN duyursun, uymayan kulunu UYANDIRSIN. Kazana
attığın her çamaşır kaynar. Kiri ne olursa olsun, tertemiz çıkar.
‘Arınmaz.’ diye endişe edilmesin. Yel ile gelen, sel ile gider. ALLAH’ım
cümlenizden RAZI olsun. Bizlerin dileği; sizlerin aymasıdır, cümlenizin
bizleri burada bulmasıdır. ‘AMİN.’ dedik duacı olduk. Dediği
gibi aldım. ‘Olamaz.’ diyen yanılır. Gününü aydın bildikçe, ‘Hayır.’ deyip uydukça, sen de biz de hoşnut oluruz.
Sohbetten söz dileyene, bir kalem veririz. Selama el versin, elde yeli silsin.
Kandil yandıkça , uymayı bilsin. Sayı ile almayan, hesaba durmaz; kaydını
yazdıran, tesadüf demez. Yünü gün ile arayan, günde geceyi silendir. Hayır.
Yerini değil, serini sorana dedim. Evet. ULU’sunu; yol alanda, gün gelende
veririz. Kul ayırmak yerinde olmaz. Aşını az alana, sözünü de az verdik. Şaka
ile sözümüzü derdik. Aymayı bildi isen, mantığına uydu isen; kimliğine
ne gerek? Ona bürünmeyeceksin ki, adını almayacaksın ki. Okumayı
diledin, hayır olanı buldun, gayretten uzak kaldın. ‘Meyveyi yemezse, aşını yesin, yeter ki VEREN’i bilsin.’ dedim, karşımızda
olanın yavrusuna verdim. Evet. Sudan alan suyu bulur, kendini gün gelir aynada görür.

Yudum-yudum içelim, verileni seçelim, ne olduysa geçelim, cümlenize
‘EYVALLAH.’ diyelim. Geldik söz ile, çaldık saz ile, gördük göz ile, sevdik ÖZ ile. Aşığım
dediğimden, güne kadar yanarım, yandığım günden beri dönerim. Dön
dönebildiğince. Yanan ile beraberim, dönen ile beraberim, anan ile
beraberim. MERKEZ’im ile beraberim. Geldim gelenle. MERKEZ’im der ki: “Benden alan,
yolunu bilendir.” Sözün katkısını verdim. MERKEZ’im verdiği, hediye ettiği
gün; aldığı söze ekledi. “Verdiğim hediye idi.” ULU’sunun sözüne, söz katılmadı, kaide bozulmadı.
MERKEZ’imin ona verişi, yolunun alışı idi. Hataya düşülmesin,
suçluluk yüklenilmesin. Teveccüh, hatadan variy olamaz. Hataya düşene
verilmez. Hataya, âta olana verilir. Güzellik görülür. Hummalı olandan güzellik
sorarsan, bulutu tarif eder. Gaflet odur ki; bulutta kötülük bulasın, ondan
gelen, rahmeti unutasın. Kuşku, dünyayı kuyu bilendedir, kuyuyu da
boş görendedir. Yumuşak yol dilersen, dünyayı okul bilesin.
Yanılmayın; onu ne sen, ne ben, ne de cümle alem dileyemez. Hiçbir kul ayıntıda
kalamaz. Günün konusundan çıkmayalım, özellik aramayalım. ‘İmtihansız
gideyim.’ diyen, özellik arayandır. Dünyaya gelen, özellikten uzak kalandır.
Özellik MELEKLER’dedir. Dünyaya gelen imtihana kayıtsız şartsız uymaya mecbur olandır. ALLAH’ım cümleden RAZI olsun. Gelen
bulan, gören uyan; varışta bilsin, görsün. Göreni de, görmeyeni de elinde
tutsun. Gönlümüzde olan bilinir; gönüllere verilir, nasip olan çizilir, en
uygun verilir. ‘YA HAY!’ dedik, ‘HU.’ ile söze girdik, yuvadan hoşnut olduk. Yolumuz
yol alanın, gönlü pak olanın. ‘Konuk.’ dedik, konuğuna da el verdik. Sudan
alan, konuğuna da sunar. (y’ye) Nar suyundan şikayet eden,
dünyada kendini sınar, içtikçe kanar. Unutmasın o da yanar. Gönlü yanar. Yanan
gönülde şikayet olmasın. Sahili bulan, sıcaktan şikayet etmesin. Suya
ayak sokmaya ne hacet? Gücümüz O’ndandır, AŞK’ımız bizden. Ben yanarım,
sizleri de ateşime alırım, aldıkça büyürüm desem yersiz, büyürüz. Asmaya yer arayan, bağın yönünü bilmeyendir. Bilirsiniz, dağın
yönü güneşin doğuşunadır. Yerde olan ne? Sana gelen ne? Senden
alan ne? Zincir misali alır, aldığını öğütür, gene sana iade eder.
Gelen dönendir, dönen bilendir, bilen uyandır. Elbet. Dönüşe korkun
olmasın, ömürde korku yer almasın. Korku olan yerde, iman silinir. (n’nin bu konudaki sorusuna:) Mutluluğumuzu
biz de söyledik ya. Uygun da gördük. ‘ALLAH’ım, uydu.’ dedik, O’ndan gelen İZNİ
de gördük. Dualarınıza uyduk, ‘Amin.’ dedik. Sedefi sedef olduğu için değil, güzellik verdiği için
seversiniz. Günümüz, yumuşak yol dileyen kullar ile doludur. Her kulun
dileği, ALLAH’ımın YOLU’dur. Ne var ki, yolu bilmeyen, korkuyu
silmeyen yobazın verdiği nasihat; günde yol alınamaz düşüncesini,
kullara aşılamıştır. ALLAH’ımı bilen her kul, O’na varır. ‘Kula yol
vereyim.’ diyen, ona güzellikleri öğretmesini bilmeli. Mümin olan bilir,
sözümü alır. Meyden aldığımız, KUR’AN’ı bildiğimiz müddetçe; güzellik bize
varmayı öğretir. Öyle değil midir? KUR’AN’ı bilene, güzeli görene
dedim. Gönül ile konuştuk, hoş söz ile halleştik. Öyle değil
midir? Hummalı olmadık, olayda karanlık aramadık. ‘Sabır’ dedik bekledik, günü
gelene ekledik. Meyveyi oldurana, ‘SEN’den RABB’imiz.’ dedik. Olan en
uygunudur, gülen senden olsun, sevabı boyu bulsun. Kaşık aldık, tasa çaldık; kaşığı terse tutma ki, boş
gelmesin. Karşımızda olana derim. ‘Sözümüz güne kadar alınmadı.’ der. Mürüvvet
gayretten olsa da, nasip edilende gayret de boştur. ‘Ah.’ demeyiz, ‘HAY.’
deriz. Yumuşak yol dileyen, ‘HAY ALLAH’ım.’ diyendir. ‘Cezadan uzak tut
ALLAH’ım.’ demektir. Sözümüz yarım kalmaz. Mümin olan bilir. Geçtiğin
yolda taş olmasın, çorba tasın elinden kaymasın. Gönül aldığın her
günde, yolunda çiçekler açtığını unutma. Her çiçeğin, cennet kokusunu
saçtığını unutma. Güne kadar sabır ile bekledi, sözü benden uzun gündür
almadı. Bekleyen alır, teveccüh YÜCE’den gelir. Yumuşak yol dilesin.
‘Yolun yumuşak.’ desem, yersiz olmaz. Suyu aktığı yerden, yolu
baktığı yerden görür; selameti oradan bulur. Yer yerince, kul gönlünce eğilir.
Eğiliş YÜCE’yedir. Unutulmasın; ALLAH’ıma uyuşun, mekanı zamanı
olmaz. ‘Gayri müslim ellerde, kulunda iman kalmaz.’ diyene de ki; ‘ALLAH’ım ne
yerde ne gökte, benim gönlümde.’ Konuğunuza dedim. ‘Bilsem de, bilmesem
de; uysam da, uymasam da.’ denmesin. ‘Kainatı YARATAN, BİR TEK ALLAH’tır.’
densin, niyazın ölçüsüne girilmesin. Niyaza ölçü olmaz, kul ölçü ile varmaz.
Niyaz O’na bağlar. Gönül vermeden edilen niyaz, sepete su doldurmaya
benzer. AŞK ile edilen niyaz, deryaya denktir. ‘ALLAH!’ dediğinde;
kainatı sarabiliyor musun, gönlünü göçene kadar O’na bağlayabiliyor musun?
Hiçlik doğuştadır, ölüşte değil. Kafeste kuş, kuş
mudur? Kuş demek; sonsuzda kanat açabilen, dilediği yere
konabilendir. Kafese giren, kendinden geçendir. Kendinden geçene, hiç denir. Kuş
kafese girdikte, senin esirindir. Senin için öter, kendi için figan eder. MEYDAN size açık olsun, her gelen AŞK ile dolsun, gönüller figandan
uzak kalsın, AŞK şarkısı söylesin. Hafız misali. Cümlenize EYVALLAH
diyelim.

(‘Ya MUHAMMED, biz sana kalemi verdik’,
‘Kalemin boynuna muska bağlayan…’ sözlerinin anlamı nedir?) Kalem neyi verir? Kainatta ne görülür? Kumun tanesinde gördüğün,
yoluna uygundur. Kalem olmasa, KUR’AN elde kalmazdı, güne kadar gelmezdi. KUR’AN’ın göze verilişi. Dilde olanı kulak alır, kulak anda bilir.
Göze verilen, şekle vurulandır. Kalemi bulduran kim? Ele verip YAZDIRAN
kim? KUR’AN’ı güne kadar bildiren kim? Her yazan kalem, boynuna KUR’AN’dan
muska aldı demektir. Yazan kalem, tutan el, söyleyen dil, dinleyen kulak; muskayı boynuna
takmış demektir. ‘Dinleyen olayım, AŞK ile dolayım.’ diyen de olur,
okuya-okuya bulan da olur. Bulduran nedir? Elbet, sohbetin en güzeli ALLAH’ımın
ADI’na olanıdır. Her türlü sohbetin sonu gelir. Bir tek AŞK sohbeti hudut
tanımaz, ‘Burada kalalım.’ demez, dalga misali sahile vurmaz. Kaybını düşünen, kazancın değerini bilmez. Neden? Kaybını
düşünmekten, kazanç yolunu düşünmeye yer kalmaz. Dediğim madde
değil mana. Kaybından af dilediğin an kurtulursun. Daima kazanmaya
çalışmalısın. ‘Neyi kazanayım? ’ dersen, kaybettiklerini elbet. Olumunu
yıpratan, kazazedeye benzer. Gümüş maden denir de, bakır neden hor görülür?
Değer ölçüsü ile değil, vergisi ile değerlendirilse; bakır öne
alınır. Elbet gümüş haslete, bakır kuvvete denktir. Aslında gördüğü
amel ile değerlendirmeli. Bakır aşına, bakır taşına denk gelir.
Gümüş sadece övüntü verir. Neyden gelen ses; kulağın değil,
gönlünün pasını siler. Yemeyenden aş sorma, bilmeyenden baş sorma. Yumak yerde, kum
çölde ise; değerine denktir derim, yerdeki yumağı alırım. Göz mü
görsün? Gönül mü sevsin? Yol mu alsın? Yön mü bulsun? Unutulmasın hepsi,
birbirine bağlar. Gemiyi yelkende değil, silkende düşün, dalga
gelip vuranda düşün. Ne kaptanda söz kalır, ne yelkene ip verir, ne kul
dünyayı görür. O anda ALLAH’ını bilir. Asıl olan, gemiyi silkmeden ‘ALLAH’ım.’
demekte, O’na sığınıp da yola çıkmakta. Elbet her başladığın
O’nun adına oldukta, selameti bulmuş olursun. YUVA’da hoşluk, cümlede yaşlık, yolunda geçlik kalamadı. YUVA
hoşluktan çıktı, dergaha döndü; gümüşten sıyrıldı, altın yol aldı.
Semersiz at otlakta gereklidir, kemersiz er sokakta. ALLAH’a ısmarladık
diyelim, sözü cümleye bağlayalım, müsterih olasınız. Gönlünüzce olacak, yolunuz açılacak. Dünya yolu. Hayır olmayan verilmez,
serden gelen beklenmez, çünkü O’na sığınan, her yoldan korunandır. Sabır
neden gereklidir? Bekleyip görmek için. Bekle gör. NUR’umuz bir yavrum. Meyyal olandan sorarsan, alacağın cevap döndüğü yöndedir. Benden alacağın cevap
HAK’tandır. ALLAH’a ısmarladık. Aldık götürdük, cümlesine sunduk. ALLAH’ım RAZI olsun
denildi, selamlar size de geldi. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun.

Hoşnut olduk gelenlerle, adımızı ananlarla, neyi nerden
ayıracağını bilenlere. Gününüz aydın, gönlünüz açık olsun derim, cümlenizi
selamlarım. CAN’dan geçtik, CANAN ile bir olduk, O’nun AŞKI’na düştük, PİR
olduk, beden ile CAN’ı ayırdık. Bedende SIFATI’na hürmet ettik, CAN’da ZATI’nı
bulduk. YÜCE TANRI’mın bedene ihtiyacı yok ki. Beden dünya malıdır, kainat
halidir. Kaidenin dışına çıkılmaz, aynayı eline alan görmeyi bilmeli (HAZRETİ MERYEM ve HAZRETİ İSA’nın YÜCE’ye
beden ile çıkışının söylentilerine dair sorulanın cevabı) Beden ile
çıktı denilen; dünya gününde ölmeden öldüğünü, RUH ile vardığını
bildirir. Daha önce verdim; her kul anda gider-döner. HAZRETİ MERYEM ile
HAZRETİ İSA; vardığını bilebilen, perdenin dışında kalabilen
oldukları için. Bunu etraftan bilenler, beden ile çıktıklarını zannedenlerdir.
Aslında beden çıkmaz elbet. Onlarda beden o kadar hafif ki, gözden dahi uzak
kalabilir. Sorulan kuş ile at misali. (PEYGAMBER EFENDİMİZ ve BURAK hakkında)
Gelen YÜCE’den temsilci. Bedene sahip olduğu için, çıkışa öyle
bir yardımcı gerekli idi. Anlatalım. Günde alemin görüntüsünü
alabilmek için, bedenden ayrı kalmak gerekir. Ne var ki bedenden, kendi
halinde tam bir ayrılık olamaz. Onun için elinden, birinin tutması gereklidir.
Yani daha kuvvetli bir güç. ALLAH’ım BURAK’ı onun için gönderdi. Ancak
BURAK’tan kuvvet alınca, bedeni tamamen terk edebildi. Çünkü bedenin hesabı
dürülmeden, CAN’ı bırakmaz. CAN’ımı RUH’um ile besledim. Bedeni ayır. Yorumunu
diledin, sayısını istedin. (Bir kul, yaratılırken CAN, RUH, beden. Hangisinin daha
evvel verildiğine dair soru cevabı) ‘CAN’ım.’ dediğinde; olmuşu bildin, CAN’ına RUH’unu kattın m?.
Olmuşu bilirsin. CAN her kulda, RUH ile CAN has kulda. CAN’ını ne yapsan
harcayamazsın, RUH’un ile beslersen yumağını çözersin. RUH’un
harcanmadığı bedenin CAN’ı, CANAN’a aittir. RUH harcanır mı dersen,
NUR’dur derim. ‘CAN’ım.’ dediğinde, neyi kastedersin? ‘Ruhsuz kul.’
dersiniz, amma cansız dediğinde ölmüş olduğunu görürsünüz. RUH’suz,
ALLAH’ımın VERDİĞİ’nden uzak kalandır. ‘Dumansız olsun, kul
açığı bulsun.’ dedik. Önce CAN verilir, sonra beden, en son RUH. Ana rahminde
CAN, evet. Ana rahminde RUH, hayır. RUH, doğar doğmaz. Daha önce
dedim ya; bebek doğuşta ağlar. Kafese girdiğine RUH isyan
eder. RUH’un ilk isyanıdır. Güzel sordunuz, güzel aldınız. Ben demeğe gelirim.
ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun. Ağacımıza yaprak olanlar, sohbetimize gelsinler; gelmezlerse
beklesinler, biz gideriz, gönüller bir olur. Aldım cümlesinden, ‘ALLAH’ım RAZI
olsun.’ dedim, getirene gönderene duacı oldum. (s’ye) YM diyelim, olayı olduğu
gibi alalım. Ne var ki aldığımızı ‘En hayırdır.’ diyelim. Aklımıza düşene sahip
çıkalım. Yalnız unutulmasın, ‘Mucize.’ denilmesin. Çünkü mucize, olağanüstü
hallerde olur, PEYGAMBERLER’den gelir. Bizlerden ancak keramet görülür. Keramet
her kuldan gelmez, PİR kuldan gelir. ‘Gördüğüm kerameti midir?’
denilmesin. Gönülden geçen, hayalini genişleten olaydır. Üzerinde
durmasın. Elbet gönülden olanın paklığıdır, hayaline düşen. Gönlü pak
olmayanın, hayalinde HAK olmaz. Ne kızını ne kendini deme. ALLAH’ıma bırak.
Umumide-yalnızda; kimse kendine ne ölçü vursun, ne de vurdursun. Papağan
konuşur da kötü müdür? Değil. Ne var ki bazı konuşması kulun
başına dert açar. Bilmez ki dert olacağını, bilse demez. Kul da
konuşur, kötü niyetli değildir. Ne var ki konuşma, bir başka
kulun yumağına düğüm atabilir. Onun için dört taraflı düşünün. Sözünüzü
bohça misali sarın ki, açıklık kalmasın. Bir yanından sarkmasın. Sözden dedik,
alınma da aynıdır. Söylenilen sözü, en iyi tarafından alın. Sözü diyen de, alınan da; niyette yanılmış iseler, ALLAH’ım AFFETSİN. Çözülemeyen düğüm olmaz, bizden soruldukta. Yumuşak yol dileyen,
her kula veririz. Ağacımıza yaprak olmasa da. Ne var ki ağacımıza
yaprak olana, suyumuzu gönülden akıtırız. Günümüz değil, dünyaya durmadan
veririz. Sözümü alınmanın yeri yok derim. Çünkü her kula, can-u gönülden veririm. Gayretin yeri; ne
gemide ne sahilde, gönlünü deryaya adayandadır, SAHİB’ini orada bilendedir
Cumayı bilelim, niyazımıza yer verelim. ‘Yiyeyim-giyeyim, dünyayı yaşayayım.’ diyen, yaşadığı yeri
bilmeyendir. ‘Yaşayacağız.’ diyeceksin. Günde değil, göçte yaşamak
başlar. Günde ancak imtihan vardır. Göçte yaşaman için, imtihanı
vermen gereklidir. Çünkü O’nsuz yaşanmaz, O’nu dünyada bırakırsan, buraya
O’nsuz gelirsin. O kimdir? ALLAH’ım. Dünyada O’nu bırakmak nedir? Dünyayı
sevmen için, O’nu içinden çıkarman gerekir. Çünkü bir gönülde iki AŞK
olamaz. Dünyayı O’ndan diye seversen, AŞK’ını kuvvetlendirmiş, O’nu
dünyada bilmiş olursun. ‘Dünyaya geldim, nasibimi O’ndan yedim.’ dersin.
Yarını düşünürsen, O’ndan şüphe edersin. ALLAH’ım her kula, bir nasip
ölçüsü verir. YM deyim, açayım. Günde yediğini arttırabilir, ‘Daha önce
peynir ekmek yedim, günde de öyle yiyeyim, kalanı arttırayım.’ dersen; hataya
düşmüş, yarından şüphe etmiş olursun. ALLAH’ım her şeyin
fazlasını haram etmiştir. Durumunu düşünüp, yarınına üzülürsen;
hataya düşmüş olursun. Nasibinde olanı yersin, arttırdığını
değil. Samanın hafif olduğuna bakmayın, atın midesini de doldurur. Atı yaz
gününde harmana bırakırsan, bütün samanı yiyebilir mi? Midesine göre yer.
Artanı, kışlık nasibidir. Onu da ALLAH’ım verir. Eğer nasibi değilse, bir çöp kibrite bakar, ateşi
ile yanar. Dedim ya. (n’ye) Harman günde yenmez,
miden aldığı kadar yersin. Gerisini elbet saklarsın, nasip dersin. Hoş sohbet edildi, ‘EBUBEKİR yapabilir.’ denildi. Elbet yapar.
‘Sen de yapsan.’ derim. ‘Ben onun gibi olamam.’ dersen, hataya düşmüş
olursun. ‘Olamam, o mertebeyi bulamam.’ demek kurtuluş olamaz. O sana
örnektir. ‘Olamam.’ değil, ‘Olmaya çalışırım.’ demek gerek. Ne var
ki, vereceğini; harp içinde değil, her an vermeye hazır olmalısın.
Eğer dünyada yoksulluk çekmek nasibin ise, çekeceksin. Sanma ki para
biriktirirsen kurtulacaksın. Çekilecek olan; kayıtsız şartsız çekilir,
görülür. Kulunun kaçtığını, ALLAH’ım önüne imtihan kapısı açar.

‘Suyun akışından ses alan, gönlüne huzur veren, güzeli verenden bilene geldik. desem yersiz olmaz, AŞK’ta riya
aranmaz. ÖZ ile söz uymasa bile; söz günün olayından, gönül olayın dolayından
yön alır. Yönde ne rüzgar, ne bulut arama, görgünü uzaktan tarama. Yel ile
gelenden şikayet etme, sel ile gider. Gölgede güneş ararsan, güne bak derim. Yamayı gönle vuran, olaya söz edendir. Gönül, söz kaldırmaz. Kandilde
ışık ararsan, yağını eksik etme. Günün konusunda, dünya kokusu var
dedim; dünyaya bağ kuranlara güldüm. Sana değil,
cümleye. Dilekler elbet sonsuz. Neden dilemeyelim, VEREN’den istemeyelim? ‘İstemeyin.’
demeye değil, ‘Unutmayın.’ demeye gelirim. O’ndan istemek, O’nu anmaktır,
vereceğine inanmaktır. Ne var ki, ‘Olsa olmasa O’ndandır.’ diyebilmek,
hayır olana inanmak gerek. İsteyelim, sonsuz isteklerde bulunalım. Yalnız
‘Ben aldım, ben kazandım.’ demeyelim. ‘O VERDİ, NASİP ETTİ.’
diyelim, VARLIĞI’na sonsuz şükürler edelim. Küflenmiş fikirleri
silelim. ‘Sahipsiz olandan uzak dur.’ diyene, ‘SAHİB’ini ona da öğretelim.’
diyelim. Gücün yetmese de, zillete düşene yüz çevirme. Gücün yetmese
dedim. Zillete düşene el vermek, kula güç gelir. Ne var ki sevabı büyük
olur. Kulun hatası, senin zararına olsa da; af yoluna git ki, kazancın büyük
olsun. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun. Hurmayı dalda olduran, olanda sepete dolduran bir midir? Olduran ALLAH’ım,
sepete dolduran kul. MESNEVİ’den desek, ne gerekir. Günde sofra kurulur;
MESNEVİ kuru yemişe benzer, günde ağacımızda taze meyve var. Ham
olanı vermeyiz, bekle olsun deriz. Sorulanı dedim, meyvenin ham olduğunu
söyledim. Olacak beklensin. Unutulmasın, meyve ağaçta, ne var ki ham. Kuruntuyu silelim, olacak en hayırdır bilelim. Güneşi aydın
gördüğümüz gibi, olaylara da bakalım. Eğer gölge düştü ise,
‘Buluttur geçer.’ diyelim. Rahmetten zahmet beklenmez, çünkü verilenden şüphe
edilmez. Görgüyü elde günde arama, gönülde soru bırakma; yol arayana, yüzünü
çevirme. ‘Gayret.’ dedim, olayda yardımcı oldum. (h’ye)
“Unutulmasın.” dendi, selamı geldi, resmini aldı. “ ULU’num.” dediği;
günden gayretini verdi, anıldıkça geldi. Yaprakta gördüğün nedir? Yeşilin rengi, her gönülde dengi.
Sarıyı arasam da, mavide derini bulsam da; morda rengin ahengine dalarım,
kırmızı diye yanarım. Turuncuda gökyüzü tutuştu zannederim, pembe de sükun
bulurum, onda döner dönerim. Kelebek olmayı dilemedim, kuzuyu sarmayı denemedim, yalanı bohça yapıp
dermedim. Ben, ben olduğum, O’ndan geldiğim için övünürüm. O’nu bulduğum
için sevinirim. Sizlere de sözüm, olduğunuz haliniz en güzeli, yaratıldığınız
haliniz en uygunu deyim. O’ndan geldiğiniz için övünün. Sırtınızı sadece O’na
dayayın. Hiçbir güç, O’na dayananı yıkamaz, O’nun binasını yakamaz. Sorular yerini bulur, sevgi gönülde olur. Ne kulun sevgisini ispata, ne
yoluna şahide lüzum yoktur. Kul kulu seviyorsa gönlündedir. Sergiye
koyuyorsa dilindedir. Meyveyi olduran, olduğunu bildiren rengidir. Olmuşu
ele aldın mı, ağzına koydun mu; beklediğin günleri unutursun. n’nin yanında olana
dedim. Gösteriye ne hacet. Riya olmayan yerde, gocunma da olmaz. Hata bulan
uzak gitmez, hataya kendi düştüğünü anlar. Düşünülen gibi olmasa
da, yoldan çıkmaz, öteye gitmez. Gemiye kaptan olsa, dümeni
itaat etmez. Çünkü hayır olmayana, ALLAH’ım izin vermez. Günümün hasretini
duyanın, gönlünü öyle oyalayanın; gözünü olduğu güne çevirmesini dilerim.
Ne o gün iyi, ne bugün kötüdür. Her gün hayırlıdır. Çünkü her gün O’ndan.
Dünyanın dönüşü günleri ayırır, günler kulları doyurur. ALLAH’ım her
kulunu kayırır. Günahkar kulunu da mı derseniz; o, O’nun kulu değil midir?
Cezasını çekti dediğiniz, aslında ona lütuftur. Mümin olan bilir, her
kulun uyandığı bir gün olur. Yeter ki ‘ALLAH’ım.’ diyelim, O’ndanız
bilelim. Benden geçelim, sende-bende cümlede, O’nu bulalım. Çünkü ne
sen-sensin, ne de ben-benim. Cümlemiz O’yuz. Mademki O’ndanız, O’nun
NURU’ndanız. Yumuşak olandan, kumu seçtik, taşı basmadan geçtik, AŞK’ına
şüphesiz düştük. MEVLÂNA’yım ben. Gönüllerinize uyanın, selametinize kapı açtığı
görülsün. ALLAH’ıma her kulu, gönlüne koyduracak el buldursun.

Neyden bulan, HAK’tan olandır; yolu bilen, yumuşak gelendir. Yol
dilersen, sahilde yürü derim. Cümlenizi selamladım. Gönüllerden alırım, her dilekte dururum. ‘ALLAH’ım.’ der, dileyenle duacı
olurum. Olmasını dilediğini, şüphesiz ALLAH’ıma havale et ki; en
doğru yolu bulsun. Yoğurt kaşık ile, ayran bardak ile içilir. Güzelde çirkin bulmaya değil, çirkini güzel bulmaya çalış. Hata
her kulun yanıltısıdır, ne var ki mümin kulun yolunun dönüşüdür. Hataya
bakmayan, kendinde aramayan, karşısında olana yüklemeye çalışan;
bilmeden karşısındakinin yolunu açmış olur. Hataya suçlu arama.
Kendini hatalı gör ki; karşındakine de, kendine de huzur vermiş olasın. Sohbetin tadı olur. Acı olmasın, tatlı gelsin, her kul gülebildiğince
gülsün, gönülde huzur bulsun. Gülenden güldürenden, ALLAH’ım RAZI gelsin. Çiçekler açtı mı, otlar yetişti mi; günün rengi değişir,
dünya her renge bürünür. Baharın güzelliği ondandır. Baktığında her
rengi görürsün. Olmadan olmayandan geçilir, olacak geç gelse de beklenir. Aydan
güzellik bekleyen, yıldızda çiçekleri derleyen, hangisinden geçer? Güneşten
hiç geçilmez. ‘Yıldız olmasa da ay doğmasa da, güneş yeterli.’ denilir. Elbet
yeter. Ne var ki kainat; hepsini birbirine halka misali eklemiş, cümlesi
dünyayı süslemiş, karanlık geceleri aydınlatmış. Karanlık geceler
nedir? Gaflet. Ayda gördüğünü, yıldızda arayan, gökyüzünde SAMANYOLU’nu
tarayan; gönlünü ALLAH AŞKI’na dolayandır. Kapalı bina görende, merak
uyanır, ‘İçini görsem.’ denir. Yol arayan; ne kapalı binada olanı görür,
ne de merakına verir. ‘Görmek gerekse idi, kapısı açık olurdu.’ der. Cennet
bahçesi denir, çiçekleri merak edilir. NUR ile yıkanan, her tomurcuğu
NURU’ndan olan çiçeğin; rengini versem, zaten alamazsınız. Dünyaya gelen
renkler, buradan aksedendir. Güneşten alır, dünyaya verir. Yalnız renkler
dünyada, en solgun halini alır. Atmosfere ne gidersin? Kendini bilir misin? Damarına akan kanı, dünya bilginle yapabilir misin? Şaha giden, önünde
diz çöker, ‘Dünyanın sahibisin.’ der. Dünyanın sahibi demek, küçük gelir.
Koşuyu ne sen, ne ben kazanırız. Neden? Koşucu değiliz de ondan.
Koşuya varmak için, önceden çalışmak gerek. ‘O’na gideyim.’ diyen,
gitmeye hazır olandır. Kendini hazırladın mı? Cümleye. Koşudan maksat,
RUH’unu değil, önce bedenini hazırla, dünyayı huzurla. Yamanı söküğüne
göre dik. Sonra gönlünü; dilediğin yönde ‘Yürüsün.’ de, koşuya
hazırla. Yamayı nereye dikersin? Fistandaki açığa. Açık olan yeri bilmek,
hatayı görmektir. Hatanı bilirsen, meziyet örtmektir. Hatasına bilip de ‘Ben
böyleyim.’ diyen, söküğünü büyütendir. Gün gelir öyle büyür ki, örtecek
yama bulamazsın. Huşu ile niyaz ettik, kulu hayır yola ittik. Doğum ile ölümde,
‘YAZI’dan çıkılmaz.’ dedik. ‘Öyle olsa, böyle gelse.’ denmesin. ‘Olayları
hazırlayalım, en doğruyu bulalım.’ demek yersiz. Çünkü her beden,
olacaktan habersiz. Yazılan yazılmış, deftere çizilmiş. Sen onu değiştiremezsin.
ALLAH’ım hiçbir olayda YANILMAZ. Akan sudan göle düşer. Olacağı
değiştiremez. Yağda balı arama, balı ateşe koyma, onun pişmesi
HAK’tandır. Tazı koşar, tavşan kaçar, kaçamayanın vakti
gelmiştir. Vakti gelmeyen, yuvayı bulmuştur. Aymayı bilen, dumanı
silendir, olana uyandır. Ağacı diken, büyümesini bekleyendir. Umduğun gibi değil, gördüğün gibi bilesin, kaygudan uzak
kalasın. Koyun ile kuzuda, sevgiyi göresin. Kuzuyu koyundan ayırma, ayırırsan
sesinden şikayetçi olma. Cümleye. Eğer dünyanın huzuru dersen, önce
etrafındakilere huzur ver ki, sana da huzur gelsin. Yolum olsun, göçte bulsun
dersen; dünyadan yolunu hazırla. Her kul varışta, dünyadaki barıştan
yol alır. Söze yer verenden, ALLAH’ım RAZI olsun. Ağamın dünyası da,
ahreti de aydın olsun. HAK YOLU’na söz verişine, ‘ALLAH’ım.’ dedik, biz de
duacı olduk. Akşam değil duamız her an. Suyun aktığı yerde, söz
tatlı gelsin, bal ile yensin. Açta toku tanımak zor gelir, tokta açı bilmek ar gelir. Aslında ne biri
zordur, ne öbürü ardır. YM diyelim, sözümüzü bağlayalım. Dünya vergisini
dedim.

Suya giden, ‘Yumuşak olayım.’ diyendir, olgunluğu gönülde
arayandır. Dumanı gönülden at ki, olgunluğu bulasın. Olmayacak binanın, temeli atılmaz. Bina temelsiz çıkılmaz. Kuşun
yapısında dahi, kapısı mevcuttur. Gölden aldığın kumu, denizden almazsın; denizden aldığın kumu, nehire salmazsın. Gezdiğin yolda, taş var ise
kötüleme. ‘Kaderim kötü.’ diye söz etme, kaderin kötüsü olmaz; kul VEREN’i
bilse, hüznü gönle akıtmaz. Mayayı yoğurandan, suyun ölçüsünü sorarsan; hamurun ölçüsünü
almış olur. Mümin olana yolunu sorarsan, bilse bilmese, sana yardımcı
olur. Yosunu denizden alma, sana gelmez; denize verdiğini, sahile vermez.
Her olay yerli yerince. Yosunu toprağa eksen olmaz, ağacı denize
eksen tutmaz. Yerini değiştireyim, olayı bölüştüreyim dersen;
zorluğu kendin çıkarmış olur, yoluna taş koyarsın. Niyetine
uymayınca da, ‘Kötü talihim.’ dersin. Elbet denize ağaç dikmeye kalkarsan,
ağaçsız kalırsın. Sözüm açık. Yerini bilmediğin olayı, çevirmeye
kalkma. Yudum-yudum içerek, AŞK ile dönerek, semada oldum. Olayların hepsini,
kendi bünyemde gördüm. Dönüşü her kul dener amma, her dönen MEVLEVİ
değildir. MEVLEVİ dönüşü; dünyada nadir görülen hortuma benzer. Döndüğü yerde, her şeyi siler.
Gidiş, tek bir noktadır; varış, sadece O’nadır. ‘Döndüm.’ deyip
kendini O’na varmış gören nice kullar; ya sel ile, ya yel ile, kaybolur
gider. Ağaçta güç ararsan, meyve bekleme. Kuşta göç görürsen, kafese
koyma. Yaprakta yeşilin her rengini gördüm. Güzelini aradım, ayıramadım.
Hasır ile örtülen, kusurdan uzak kalır. Aşı olmamış ağaç, yoz
meyve verir. Bağımız budandı, yoz olan aşılandı. Alacağımız,
beklediğimizdir; uyacağımız, nasibimizdir. Göçümü vereyim, günümü anlatayım. Yatağı beden için, otağı
gönlüme diye andım; andığım gibi buldum. Gönül gözüme uydum, dünya gözümü yumdum; ALLAH ADI’nı andım, anda yıldızları
gördüm. Uzakta gördüm, yakında buldum. Yaklaştıkça büyüdü, NUR ile yürüdü,
etrafımı cümle ULULAR bürüdü. Anda kendimi, elden ele,
öteye, daha öteye gittiğimi; RUH’umun, hafifledikçe
hafiflediğini hissettim. Sevincim o kadar büyük oldu ki, hasretim anda
silindi. Silindiği an vardığımı bildim. Elimden tutup anda
geçirenlere, münkir nekir meleklerini sordum. ‘Sorgum sualim, dünyadaki
zavallı
halim.’ dedim. ‘Sorgudan azadesin.’ dendi. ‘Gönülden yaktığın, sualsiz
baktığın dünyanın sorusu olur mu?’ YM. Yürüdüm, anda GÜL’ümü gördüm.
“Gelenden hoşnuduz, getirdikleri ile.” dedi, NUR ile kucakladı. HAK ile
BİR olduk, HAKK’ı dileyene günde sunduk. Dünyaya göz attım, ağlayanlara baktım. ‘ALLAH’ım.’ dedim; adıma
ağlarlar, beni neylerler? Adım onlarda kaldı, AŞK’ım benimle geldi.
Yoğrulmak olaydı, yeniden yoğrulaydı; ‘Cümle kulların ile beraber
yoğur beni.’ derdim, günahına sevabına ortak olurdum; ‘Sende-bende değil,
O’nda selameti bulalım.’ derdim, hep bir olup tövbeye dururdum. Dileğim bu
oldu; ‘Dünyaya varayım, yardımcı olayım; arayan kullara, ışık tutayım.’
dedim, ALLAH’ımdan diledim. “İZNİMİZ SENİNLE.” dendi,
dünyadan vazife verildi. “SEÇTİĞİN KULU BİZ ONAYLARIZ, VAZİFEYİ
ONA VERİRİZ.” denildi. Vergiyi değil, vazifeyi. Vergi benden,
vazife sadece bir kuldan; o da ALLAH’ımın ONAYI’ndan. Seçilen kulun, önce imtihanı oldu. Gönlü her yönden arandı, yoluna türlü
taş kondu. Aldığı vazife, imtihanı neticesidir. Elbet büyük mutluluk. Dikkatinizi veriniz, GARİB’in sorgusuzluğunu görünüz. Hiç sorgusu olmadı, ‘Neden ALLAH’ım.’ demedi. VEREN’i
bildi, ‘Cezam ise EYVALLAH, lütuf ise şükürler olsun.’
dedi, her yönden imtihanını verdi. Onun hoşnutluğu, bizi de hoşnut
eder. Bizim hoşnutluğumuz, ALLAH’ımı da hoşnut eder. ‘ALLAH’ım,
hoşnut edenleri de HOŞNUT ETSİN.’ derim, cümlenize duacı olurum.
Göçünde. GARİB’in göçünde, biz de onunla beraber oluruz. (Kimi EVLİYALAR’ın yollarının
döndüğü, yani evliyalıklarının kaybolduğu söylenir. Ne dersiniz?) EVLİYA’nın
dönüşü olmaz, dönecek olan EVLİYA olmaz. ALLAH’ım lütfunu ihsan
edeceği kulda ŞAŞMAZ. Payeyi kuldan alanlar, kulun
yücelttikleri. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun. (m için soruldu) Neden bulmasın? Onları daha önce çağırdım, gelsinler dedim.
Gelmezlerse biz gideriz. Göçte ilk buluştuğum kimdi bilir misiniz? (ŞEMS HAZRETLERİ mi?) Evet. Başucumda
idi. Gölgeler silindi, NUR ile aydınlandı. Gölgeler dedim bildiniz mi? (Madde alemi?) Elbet. Gölgeden kurtuldum, bedenden
sıyrıldım; aynen koza gibi, kelebekte olana uydum, uçtum. Uçuş tek başına
olmadı. Her yıldız gibi gördüğüm, yanına vardığımda NUR olduğunu
bildiğim zatların arasından geçtim. Yerimi seçtim, ben de onların arasına
karıştım. Amin. Gönülde pas olmasın, kulakta acı söz kalmasın, dile ham söz takılmasın. En
önemlisi kul gönlü kırılmasın. ‘Hatalıyım.’ dediğin an, sevabına sevap eklersin. Hatalı gördüğün an,
sevabını silmiş olursun. Hele hata sende olduğunu bildiğin
halde, başkasına yüklediğin an; ‘ALLAH’ım seni AFFETSİN.’ derim. Suyun aktığı yerde hata aranmaz, kula üzüntü verilmez; bilmeden işlediğin
hataya, af dilemek seni küçük düşürmez. Hediyenin yeri büyüktür; bir yeşil yaprak olsun, yeter ki
‘Hatırladım, andım, adına aldım.’ densin. Sevinen ile ALLAH’ım, seni de sevindirsin. ALLAH’ım ADI’na
sevindirdiğinde, ALLAH’ım seni sevindirir. (y
ile a’nın saunada MEVLÂNA’yı anmalarına) Gönülden anıldı, söz ile
karıldı; sevgiler görüldü, selamlar verildi. Gönüllerde soru vardır; sizler güneşi görür müsünüz? Bizler o kadar
büyük NUR içindeyiz ki, sizin güneşi görüşünüz bize gece
yaktığınız kandil gibi görünür. Güneşte sadece kulu aydınlatan ateş mevcuttur. Bizlerdeki ateş, güneşten
çok büyüktür. Amin. Ateş bizi değil, biz ateşi yakalım. Ve
bilelim ki, ateş ateşi yakmaz. YM dedik, sözümüzü bağladık. Bağladık, çünkü
günde ağır verdik.

Hummalı yoldan almadık, dünya halinden sormadık, KORUYAN’ı ‘Kuldur.’
demedik. Yumuşak yoldan geldik, cümlenizi selamladık. ALLAH’ımın ADI’na, YALVAÇI’nın yadına; AŞK ile bağlandık, evreni tekerlek örneğini gördük. Her dönüşte, yerini
ölçüye alandan uzak kaldık. Dünyada ölçüsünü verenin, ‘Ben erendenim.’
diyenin, kendine paye verenin sahilini; ‘Göl yanıdır.’ dedik. Gölü
derya diye bilene, deryayı anlatmayı görev bildik. MESNEVİ’den söz edilse, ‘Günde yerini bulsa.’ denilse. Günde her
olay, yerini bulabilir; eğer kul, dolaya uyabilirse. Günün kuluna, VEREN’i
anlatmak yersiz. Çünkü idraki, onu ölçüsü içine alabilecek kapsamdadır. Ne var
ki, vurdum duymazlık hali mevcuttur. Buna da güne dek gelen her olayın,
cehenneme olan bağlantısıdır. Nasıl olsa cehenneme gidecek, kul dileğince
yaşamayı benimser elbet. Çünkü cenneti bulma ihtimali görülmüyor.
‘Görülmeyen ufku aramaktansa, görünen güneşte yanmak evladır.’ der, kendini olana
bırakır. MESNEVİ, öğretici idi; günde verilen, uyarıcı. Bugün
güzelliği görmeyen, VEREN’i bilmeyen var mı? Yok ise, gönlündeki dünyadan
görmez. Amacımız dumanı silmektir. Onun için derim, MESNEVİ bugün için
küflenmiş sayılır. Oymayı değil, önce ağacı seçersin, sonra kabuğunu
yontarsın. Ağacı pişirmeden, yontamazsın. Gül ağacından güzel,
oyma veren ağaç olmaz. VEREN’i biliriz, VERDİKLERİ’nden dolayı; varanı görürüz,
sevdiklerinden dolayı. Kul ile MELEK’i ayıran nedir? MELEK’i MELEK yapan; O’nun
VARLIĞI’na, göz ile ÖZ ile tanık olduğu, O’nun ile beraberliğidir.
Kulluk; göz ile VERDİĞİ’ne, ÖZ ile VARLIĞI’na
inandığıdır. Beraberliğini, beden kafesler. Yoksa ayrılık hiçbir
zaman olamaz. Bedenin verdiği, RUH’una sınav kapısı açtığıdır. CAN
bedeni, RUH CAN’ı uyarır durur. Evrene döndürür, ALLAH’ını buldurur. ‘Dünyaya kök salayım.’ diyen bedenin yolu, dünya ile evren arasında kalır.
Korkulan cehennem odur. Oranın yüceliği şuradadır ki, en geride olan
dahi bu aleme giremez. Her gelen, geldiği gibi olduğunu, ‘ALLAH’ımın
takdirinden.’ der; kendi dünya dolayından aldığı mertebeye, kayıtsız şartsız
boyun eğer. Çünkü öyle bir MAKAM’dadır ki, adaletin hak olduğu, kul
hakkının en önde geldiği yerdir. Hiçbir kul, ALLAH’ıma isyan ettiği
için mertebesinden düşmez. Af dilemesi yeter. Sadece kula ettiğinin
cezasını görür. Kul hakkını düşünelim, sadece para ile ölçmeyelim. Kul
hakkı beden ile, kul hakkı gönül ile, kul hakkı sevgi ile ölçülür. Sevgisini
esirgersen, bedenine cefa edersen, gönlünü kırarsan, ve parasını haksız yere
iktisap edersen; ALLAH’ım seni AFFETSİN. Kulunun affettiğini,
ALLAH’ım da AFFEDER. Seni senin ile değerlendirir, seni benim ile değerlendirmez.
Ne sen beni, ne ben seni yüceltemeyiz. Seni de beni de yüceltecek olan, gönül yapımızdır.
Benim sana verebileceğim; senin bulduğun yoluna ışık tutabilmek,
gönlünde olan ateşi uyandırabilmek. Sizlerin bizlere verdiğiniz
dualar, yine sizlerin varışta dalacağınız deryayı hazırlar. ‘Nasıl?’
derseniz; bizler deryadayız bilirsiniz, ne var ki ‘Genişleyelim.’ dersiniz.
Deryalarımız dualarınız ile genişler, her geleni içine alır, sanmayın
dışında kalan olur. Ağacımız yapraklandıkça, gölgemiz büyür. Daha çok
dileyen kulu barındırır. Her yaprağın görevi, bir nebze gölge vermektir.
Dendi ki, ‘Kuluna yardımcı olana sevap yazılmaz mı?’ Onu verdim, ağaç ile
anlattım. Bizden ışık alan, elbet gölgesine sığınmış yanan
kuluna yardımcı olur. El-ele veren, bir bütün olan yapraklar; gölgesinde her
dileyeni barındırır. Yaprağın gölgesi dahi, ALLAH’ımın VERGİSİ’dir.
O’ndan olmasa, ağaçta öz olmasa; ne yaprak canlanır, ne ağaç
bedenlenir, ne gölge barındırır. Arıyı balsız bırakma, sana sorar; saksıyı susuz bırakma, kurur; yolunu
ışıksız alma, yozdurur; deryayı dumanlı görme, bezdirir. Ne dünya olaysız,
ne kul dolaysız olur. Olaydan kaçınılmaz. Olaydan kaçmak kulu yorar. Ne denli
kaçınsa, gittiği yerde yine olayı bulur.‘Olana uydum, ALLAH’ım SEN’den
bildim.’ dersen; huzuru sende, seninle alanda bulur, düğüm öyle çözülür.
Unutmayalım; düğüm, dünyadan değil, kulun halinden olduğu zaman
çözülür. Her kul dünyayı sildiği zaman, AŞK’ı gönlüne kazılır. Gönle
kazılan AŞK, ne saray ile ne hazine ile silinir. Hatta sevene bile
verilsin diyemez, kulu dünya ile değişmez. Hiçbir kula, ‘Köşkün
sarayın olsun.’ diye duacı olmayınız. ‘ALLAH’ım imanını tazelesin, AŞK
zengini etsin.’ diye duacı olun. Dünyaya duacı olan, dünyayı sevenden gelir.
Dünya malı ne kadar sahibiyim desen de, dünyada kalır. Ne seninle gelir, ne
kalanın olur, herkes nasibini alır. Soluğun sayısı artsa diyemezsin,
artışına yardımcı olamazsın. Sayı ile verilir, sayı ile alınır. Yolumu verdim, göçümü anlattım, AŞK’ımı cümlenize fener yaptım.
Anlatmaktan uzak kalmak, ALLAH’ımın verdiği nasibi kendime saklamaktır.
Kendine sakladığın nasibin, suyu alınmayan kuyu örneği kurumaya
mahkumdur. Yudum yudum verdik, her kuluna sunduk. Alandan-almayandan, ALLAH’ım
RAZI olsun. Yazılarımız; el ile toplansın, dil ile söylensin, yazıya verilsin, her
kuluna sunulsun. Daha önce verdim, ‘Düşünce size değil, YÜCE’yedir.’
dedim. YUVA’ya da, YÜCE’nin EMRİ ile geldik; bu yolda, YUVA’nın sahibini
göreve dahil ettik. Huyun aldığı, suyun verdiğindendir. Yazının yayıldığı, her
kulun dilediği gibi olsun. Her kul eline alabilsin, gazeteye verilebilsin.
Kul ne kadar kaçsa, kendini olayın içinde bulur. Buna da gaflet denir. GARİB,
ne senin ne benim, evrenin malıdır. Evren, cümlenin malıdır. Kimi-kimden
esirgeyelim. Yanılma, ‘Sabahat.’ demedim, GARİB dedim. Sabahat, senin; GARİB
cümlenin. Yolumuz her dileyene açık. Yol boyu, yola çıkanındır. Varmak
sonucadır, sonuç nasibedir. Benim uygum da, YÜCE’yedir. Maniyi değil, manayı düşünürsen; huzur senin ile olur. Katara
‘Vurgun.’ deme. Yükünü almış ise, hata yükü vurandadır.

Huzuru gönüle koydukta, AŞK ile O’nu aradıkta ne bulursun? Bulduğundan
ne şüphe edersin? Evrende dönenin sebebi sorulsa, merkezde aradığını her kul bulsa;
yarım dünya olurdu. Evrende dönüş, noktaya varıştır. Noktayı
silemezsin, ‘Olmasa.’ diyemezsin. Dönüşü gaye edinen değil, uymaya
mecbur olan vardır. Dönene uyar da dönersen, perdeyi açmış olursun.
Dönenden habersiz kalırsan, yaşamayı yanlış yerde bulmuş
olursun. Dönene uymak nedir? Kainatta her şey döner elbet. Pencereden vuran
güneşte toz taneciklerine bakınız, hepsi döner durur. Dönüşteki
hikmet, noktayı buluştur. Dedim ya nokta, gelişin açıldığı kapı.
Tabii ki dönüş de aynı kapıdandır. Yalnız niyazımız, kapıdan geldiğimiz
gibi dönelim. Sabah yuvandan çıkarsın, akşam dönersin. Dönüşe uyuş değil
midir? Dönmezsen ayrılık olur. Kainatın dönüşü de öyledir. NUR olan
YARATAN’ımın etrafında dönüş, RUH’un birleşimidir. (RUHLAR üç bölüm müdür?) Onu verdik ya.
NUR’unu harcayan, harcamayan, iki alem arasında kalan. Yaratılış, hepsi
NUR’dur. Tefsirde hataya düşülmüş. Yumuşak yolda olandan,
dünyanın sonu denilenden maksat; doğum ile ölümün son bulduğu gün.
Dünya fena bulmaz. Dünyanın yaratılışı kul içindir. Kulun silindiği
gün, dünyanın boşluğudur. Boşluk, hiçliktir. Hiçliği fena
diye tefsir etmişler. YARATAN’a. Yarattığı gündeki doğuştan
gölgede kaldık, güneşi aradık; güneşi buldukta yandık, gölgede olan
her kula sen de gel yan dedik. Dünya gölge, ne mutlu gölgede güneşi
bulana. Pusuda olana, saklandığın yer benden değil. Amma ‘YÜCE’nin
GÖRGÜSÜ’ne açıktır.’ dedim. Unutma ki benim de, sığındığım yer
YÜCE’dir. Nefsin. Zaten şeytan ruhuna, asla tesir edemez. Anlatalım; RUH sadece ALLAH’ımın NURU’dur. Onda hiçbir katık yoktur.
Nefis, beden yapısındadır, mantığına bağlıdır. Mantığını
RUH’unun ölçüsüne uydur ki, nefsini çiğnemiş olasın. Elbet ayrı. Mürşit, karanlık yola ışık tutar. Bilmediğini sordun,
‘DEDE’m yoldan?’ dedin, dediğimiz günden aldın. Verilen nedir? Yol. Mürşit
nedir? Yol veren. Ne var ki yol veren; yolunu önce kendi bilmeli, daha sonra
yolcuyu bulmalı. Nasıl ki, aramızda yolsuz var mı? ALLAH’ım, yolu olanı nerde
olsa bulur, mürşitten nasibini verir. Fani de olur, baki de; kendini
bildirir. ‘Mürşitsiz yol bulunmaz mı?’ dendi. Daha önce ölçü verildi.
Açalım. Eğer yol gösteren gerekmese idi, EVLİYALAR gönderilmezdi. EVLİYALAR
niye gönderildi? Ayrıca kitap mı yazdılar? Yol mu çizdiler? Sadece RESULÜ’nün
Yolu’nu gösterdiler. Kuluna o yolda örnek oldular. Olay budur. EVLİYALAR,
yolundan alıp verenler, kendilerini bildirenler; ancak mürşit olabilir.
Daha önce de dedim, ‘Ben mürşidim.’ demek, mürşitliğin icabı
değildir. Mürşit, kendini bildirmekle mükelleftir. Söz ile değil
ÖZ ile. ‘Mürşitsiz yol alınır mı?’ denir. Alabilen müstesna kulları
vardır. Yoktur diyen olmadı. YUVA’mızda dilemediniz mi? ‘ALLAH’ım yolum.’
demediniz mi? Cümlenizin niyazı, günü getirdi. Mürşitten aydınlandıktan
sonra, aymayı bilmediniz mi? Yanlışlık doğruyu buldukta silinir.
Suyunu bulan içer. Mürşit, sunandır. Sen kaynağını buldu isen,
avucunu doldur içebildiğince. Her gönül kendi çapında mürşittir, ne
var ki yetersiz kalır. Onu besleyecek kaynak gereklidir. Rabia hatun gönül ile
erdi. Daha önce dedim. Müstesna kulların erdiği görülür de, görülmez de. Nazarın ettiğini, yıldırım etmez. Nazar niyetin elektrik kuvvetidir. ALLAH’ımdan gelenleyim, batağa girsem bile; ALLAH’ımdan olanlayım,
yolundan çıksa bile. ‘Yudum yudum vereyim, gönlüne söz geçireyim.’ derim. Unuttuğumuzu
değil, her an aklımızda olanı bilelim. Subaşında olandan sor; niye
geldin? Su almaya der. Suyu aldığında zanneder ki, vazife biter. Halbuki
vazife ondan sonra başlar. Suyu aldım, zahmete katlandım, yük ettim,
taşıdım der. Dileyenden esirgerse, yükü ağırlaşır. Sunduğu
zaman, yükü de hafifler. Yalnız yükünün hafifliği, testinin boşaldığından
değil; nefsinin ezildiğindendir. ‘Ben.’ diyen şirk koşandır.
Ne sen, ne ben; sadece O. Yük ile taşı, gönül ile ver; senden olanı ‘Cümlenindir.’ de, kainata
ser. HAK ADI’na verilir. Senin gücün, kulun eksiğini örtmeye yetmez.
Yetmeyeni niyetin ile ört, duacı ol. Yumuşak yol dileyen, dileyenle bir olur. Sevdiğin yerde değil, duyduğun yerde ara. ‘Neyi?’ dersen benliğini.
Sevmek kulun beden yapısına göre değişir. Kimi çiçeği, kimi böceği
sever. Sevdiğinde ayrıntı olmamalı. ‘ALLAH’ım yarattı kulunun yoluna
serdi.’ dersen, ayrıntısız seversin. Sevdiğim bende kaldı, göçte YÜCE’ye
vardı. Deryada arayan gemi misali, AŞK’ıma geldi benle bir oldu. Bende
ALLAH’ımın tecellisini gördü. ALLAH’ım! AŞK’ımı gemi yaptım, her dileyen
kulunu çağırdım; ‘Gel gidelim, AŞKI’na yelken açalım. AŞK gemisi
benden, yelkenleri sizden olsun; derya ile rüzgarı O’ndan.’ ‘EYVALLAH.’ diyelim, cümlenizi selamlayalım. Sen de gemini deryaya indir. ALLAH’ın DERYASI’nda gemi batmaz. Dileğin,
dediğin gibi yatmaz, sebepsiz yaprak düşmez, meyve beklemeyen etek açıp beklemez. Ağaçta meyve
var ise, beklemek vazifemdir. Var dedik ya. ‘Meyveyi kopar elime
ver.’ dersin. Asıl olan bekleyip, eline almandır.
Yumuşak yol alacağım.

Hoş gördüm, huzur diledim. Olandan, kulun kulu suçlu çıkardığını
gördüm. Kul kula suç yüklemese, olaya sorgu vermese, yuvadaki vazifeyi, kullar
paylaşsa; ne huzur bozulur, ne yaşantı zehir olur. Akıllı olanın karıştığı görülmez. Ananın verdiğine, baba
karışmaz; babanın verdiğine, ana ses etmez. Sen varken suç oldu ise,
örtüye mi versin? Sen kulağını örtsen, daha uygun olmaz mı? Can
sıkıntısından değil, üstünlük kaygusundandır. Babanın olduğu yerde ses edilmez. Niyeti içerisinde. ÇAKIR, huzurda kendi
payını da ara. Hiçbir evlat, gelin kaynana tabiatına giremez. Girdi ise suç
evlatta. Anayı suçlamaktan ise; evlada suçunu hatırlatmak, hatayı
kökünden koparmaktır. Her olayın başında... Yapraksız ağaç olmaz, yapraksız ağaç gölge vermez, yaprağı
olan ağaçta, kuru dal olmaz. Hata; kabul edildiği yerde, düzenini bulur. Yüküne yer verdiğin
rafta, düzen ararsan; elini yorarsın. Olgunluk; suçlu aramak değil, hatanın kökünü bulmaktır. Hatanın kökü yavrudan değil,
senden başlar. Toprakta su bulmayan fidan, gelişimi geç olur. Gelişiminde
suyu bol alanda, değişen olaylarda sabır gerektirir. Münasebeti anada
kalmadı. Daha önceki yazılarımız okunursa, verdiğim görülür. Ananın yavruya verdiğine karışılmaz. Elinde
olanın diline verildiğini sanmak yersiz. Söz olacağı getirmez, nasip olandan
öteye gidilmez. İsyanın, dilinde olanına sözümüz olmaz. Hatırda
kalanın, gönüle yattığı görülmez. Yazılandan öteye gidilmez. ‘SAHİB’im olan.’ dedik, ALLAH’ımın ADI’na geldik. Cümlenizin yolunda
selameti aradık. ALLAH’ımdan dileğiniz olsun, isyanınız değil. Yumuşak
yol dilediysen, yolun açık. Yolda taş aradıysan, bizden gelmez. Evlat
terbiyesi dayak ile olmaz. Bayramı kutlamak için, türlü zahmete girersin. İmtihan
olduğunu bildiğin halde, aksine düşmen hata değil midir?
Her kulun hatasına, yumuşak yolun taşı denir. Daha önce verdim.
Karşındakinde değil, hatayı kendinde ara ki, düzeni bulasın. Hiçbir
kul EVLİYA dahi olsa, ‘Ben düzenimi buldum, her şeyin üstünde oldum.’
demez. Bu hatadan uzak kal. ‘En doğruyu düşünürüm.’ demek, hata değil
midir? Onu derim ya. Her kul düşüncede kendini haklı görür. Dünyanın
düzeni, zaten bundan bozulmaz mı? Ölüm kararını veren de, haklı belge ile verir. Bazen de haklı belge ile
bozar. Takdirini biraz da, karşındakine yönelt. En güzelini bulmuş,
huzura varmış, ALLAH’ımın EMRİ'ne uymuş olursun. Bağırmayı
haklı demedim ki. Düzen en başından bozuk. Karşındakine hak tanımayı.
Anlaşılmayan olay, açılmaya mahkumdur. Daha önceki sohbetlerimizde,
yavruya verilecek terbiyeden söz ettik. Suyun yüzüne, saman çöpü gibi çıkardık.
Gönülde olanın, söz ile denilenin yerini, öz verdik. Huyunu veren misin? Suyunu
alan mısın? Kainata salan mısın? Sabrın ölçüsünü ALLAH’ıma veririz, kulda gönül
ararız. Sabrını inkar eden kul aradım, bulamadım. ALLAH’ımdan, SABIR ADI’na
geldim. Söz benden olaydı, senden özür dilerdim. Huzuru gönülde arayalım, sözde değil. Sen dilediğinde bağırmaz
mısın? ALLAH’ımın kulu vardır. Kulu da hep birdir. Ana hakkı öndedir. Babada
kan hakkı, anada CAN hakkı vardır. Doğum niye anaya verilmiştir?
Neden ana seçildi? ALLAH’ım seçiminde yanılmaz. Baba gönül alabildiğince
sever, ana canın verildiğince. Evet. Canını seve-seve verebilir. Gönülden diyelim, günlük olayın tozunu silkelim. Duvarsız bina olmaz,
sıvasız duvar kalmaz. Çıkan duvar çatıyla örtülür. Yola bakan tarafa, kapı
açılır. Duvar örülmüş, kapı açılmış, yola bakılmış. Söz
ALLAH’ımın EMRİ’ne kalmış. ‘OL!’ diyende olacak, gün kuluna gülecek. İçene
‘Sarhoş.’ deme, bir kenarda kalacak. Ne sana, ne ona zarar vermeyecek.
Huyundan uzak kalmaz, günde kötülük vermez, çünkü ALLAH’ım müsaade etmez. ‘Kulun özelliği olmaz.’ dense de, müstesna kuluna ALLAH’ım söz
ettirmez. Cümleye derim. Müstesna kul hatasız mı olur? Elbet olmaz. Onun
hatası, kul gönlü kırmaz. Kulun dumanı var ise, hata kendindedir. Müstesna kulun dumana verilecek
sözü, sadece ALLAH’ımın ADI’dır. Ne sözü kulundan alırız, ne de özelliğine
kayırma yaparız. Yanlış hüküm verilmesin, yargıda hataya düşülmesin.
Ben benden verse idim, taht kurar tahtta otururdum. YÜCE’nin EMRİ ile
geldim. ‘Sözlerim ile sizleri kayırdım.’ dersem, hata olmaz. Hata görülende,
ancak sevgiliye ‘Hatanı düzelt.’ denir. Alan, bilir. Elbet. ‘Sitemler de
sevgiliye.’ dedi, sitem bize geldi. YÜCE’nin VERDİĞİ’ni deyim: “İÇİNİ KUL DEĞİL,
BANA DÖK.” Unutma ki dilden değil, gönülden alırız. Dile düşen,
sergiye konandır. Gönülde huzursuzluk var ise, ‘ALLAH’ım sana havale ettim.’
de. ‘Hatalı isem beni, hatalı ise onu ıslah et.’ Hataya isim verme sen. Hata
sende mi, bende mi diye arama. Söz açık. Yürüdük yol aldık, hala hatayı kulda aradık. Camdan bakma uzak gelir, mum
yakma sönük kalır. Eğer aydınlık istersen, olaya gün ışığında
bak. Sana. Ona dedim, duvarın örüldüğünü. Gönlünün dumanını at da olaya
öyle bak. De ki ‘Olay hak.’ Hak olanın adına isim verdin ya. Gitti-geldi, sordu-kaldı dönüşe, HAK
ADI’nı bağladı oluşa. Söz açık, oluş senin. Müspet değil
midir? Elbet söz açık. Yolda yolcu arayan, yolcu ile azığını paylaşandır.
Paylaştığın görülür, HAK ADI’na söylenir; zahmeti olsa bile,
mürüvveti kutlanır. Kul kulu korudu ise, ALLAH’ım ADINA’dır. Kulun kula
borcu, söz ile de ödenmez, ÖZ ile de. Adına almışsan, cemiyete uymuşsan;
şakası dahi hoş gelmez. MEVLÂNA bir eş seçti, eşi göçende
öbürünü düşündü. Aramız asla bozulmaz. Sözümüz dilimizde, AŞK’ımız
gönlümüzde, gönlümüz ALLAH’ımızda. Verdikleri sevgilimiz. Dedim ya. Aşmayan
görmez, düşmeyen vurmaz, vurmayan bilmez. Aştık geçtik, zahmete
ALLAH’ım ADINA katlandık. Kayguyu silelim, LA HAVLE’yi dilden gönülden düşürmeyelim.
Söz, senindir. Ben, hiçim. KUDRETİ’nin verdiğini, hiçliğim ile
bildim. KUDRETİ’ni hiç olduğum için bildim. Hiç olmasaydım,
KUDRETİ’ne ortak koşmuş olurdum.

Yudum-yudum verenle, ‘Yol ALLAH’ım diyenle beraberim. Cümlenizi ALLAH’ım
ADI’na selamlarım. ‘SELAM.’ dedik sizlere. Gönüllerin dolduğu yerde, akıllar durur. Durandan maksat, dünyayı
dürür. Yoksa kainat durmaksızın yürür. ‘Duyduk, almadık.’ diyenin
almadığı, duymadığıdır. ‘Gördüm, bilmedim.’ diyenin gördüğü,
gönül gözünü açmadığıdır. Yoksa kainatta duyulmadık, görülmedik olmaz.
Görecek göz, duyacak kulak oldukta. Gelişimiz açık, gidişimiz sır mıdır? Yoksa dünyada yaşayış
kâr mıdır? Kâr olan; yaşadığını bilendir, yaşayacağı yeri
hazırlayandır. Bütün soru, ‘Nasıl hazırlayayım?’ demektir. Hazırlayış
sadece, beklemeden sevmektir. Beklemeden sevmek, O’nu bilmektir. O’nu bilmek;
SIRRI’na ermektir, ‘Olan, O’ndan.’ deyip, sabra yer vermektir. Soyguna hazırlanan hırsız, sadece kendini düşünür. Sevmesini bilse,
soymaya kıyamaz. Korkuyu gönle koydu isen; sevmekten değil, cennetinden
uzak kalmaktandır. Korkuyu sildim, AŞKI’nı gönlüme koydum, sadece O’na
varmayı düşündüm. Semerin yeri, atı düşünmekten değil, kendini düşünmektendir.
Güzeli gördü isen, güzel diye sevdi isen; çirkini ara derim sana. Çirkinde
güzeli bul. Güzelde de ararsan çirkin bulunur. Çirkinden maksat; seni
sarmayan, göze hoş gelmeyendir. Gül ile dikeni misali, kök ile çiçeği
misali. Çiçek güzel görünür, kök ise çirkin. Halbuki güzeli güzel yapan, çirkin
gördüğün köktür. Sedefi güzel yapan kapaktır. Güneşe baktığında
gördüğün renkler, sedefte de mevcuttur. Beyazın rengini sen verdin sanma,
papatyada görmedin mi? Kaşığında ne buldun? Tencereden ne aldıysan, ocağında ne
kaynattı isen, AŞK’ı nerde buldu isen ordadır. Amma senin için, benim için değil. Benim için de, benim bulduğum
yerdedir. Yamayı attığım yerde, ocağı kaynattığım yerde, meydanı
geçtiğim yerde, yaprağı gördüğüm yerde, çekirdeği diktiğim
yerde. AŞK’ımı her yerde yaşadım. O’nun ile BİR oldum, AŞKI
ile PİR oldum. Adımı bugün dahi andı iseniz, O’nun AŞKI’ndandır.
Aynayı elime aldığım, kainatı içinde gördüğüm gün; AŞKI’na düştüm.
Aynı aynayı sizlere tuttum. Bakınız, gönüllerde ateş yakınız, kainatı O’nda
görünüz, görünüz ki aymayı biliniz. Koyduğun yerde kalmayanın, arkasından koşma; sana yar olmayanın,
sözünü etme; kuyuya ses verip, aksini bekleme. MEVLÂNA’yım bilinir, sohbetim
her mecliste anılır, geçen günün sözü edilir. Günde verilen, taze meyve misali
ağacımızdan toplanır. Ağacımız belli, yaprağımız dallı, meyvemiz
ballı. Her alan AŞK ile doldu. AŞK’tan nasip alan ALLAH’ımın kulu,
mümin değil midir? Sözümüz bağlansın, yoruma verilsin. Derya dedik, gökyüzünden söz ettik. Aslında ne deryada, ne de gökyüzünde
renk vardır. Deryadan bir avuç su al, rengini bulabilir misin? Gökyüzüne çık
çıkabildiğin kadar, maviye girebilir misin? Gökyüzünün de deryanın da rengi sana görüntüdür. Dünya
kaidesi sana yaşantıdır. İstersen uyma, cemiyeti duyma. Ne senden bir şey alır, ne sana verir. Dünyada
yaşamak, cemiyete bir şeyler verebilmektir. Tarlaya pamuğu niye
ekersin? Neden yağmur olmasın dersin meyvesi oldukta? Mümin yolun doğrusunu arar, bilmediğini bilene sorar, bilenden
aldığını hayra yorar. Cümleniz ALLAH’ıma emanet olunuz, ALLAH’a ısmarladık. Söz edilenden, dilde verilenden; günde uzak durulsun. Ne var ki gönül kırılmadan, yola verilsin.
Kayıtsız gelenden, şahitsiz sorandan, sebebi bilenden soru almak
yersiz. Kuldan sorgumuz olmaz, niyet hata ile bozulmaz. Hataya düşen
bilmedi ise, kayguya düşmez. Deftere kaydolan, yoruma sığmaz. Çünkü yorumun hududu yoktur. Nasıl ki tarla dört yönlüdür. ‘Tarlanın bir yönü.’ dediğinde, her kul gördüğü
yönü tarif eder. Asıl olan dört yönlü tariftir. Bu da dünya kulunun gücünde değildir. İNCİL de KUR’AN’ı verir, TEVRAT ta, ZEBUR da. KUR’AN’dan
çıkılmaz. Yolumu ondan aldım, ‘Başımın tacı.’ dedim. Ben kimim ki? KUR’AN,
kainatın tacıdır. Dolu gönül taştı mı, yolumuzu aştı mı? Dünya kulu değiliz
ki; yolumuz aşılsın, önümüze geçilsin. ‘MÜRŞİT-İ
KAMİL’im.’ diyen, kainatta irşat üstünlüğü olandır.
MÜRŞİT-İ KAMİL, ‘Ben üstünüm.’ demez, denene müsaade etmez.
Çünkü üstünlük O’ndadır, O’nunla dolu gönüldedir. Zaten kainatın sırrına vakıf
olanın görebileceği, kendinin sadece kum taneciği olabileceğidir.
Kendini kum tanesi kadar görenden, üstünlük göstermesi beklenir mi? Her kulu
‘Kamildir.’ de, öyle sev. Varsın öyle olmasın. Sırmayı sırtına alan, kuldan hilafet bilen; MÜRŞİT-İ KAMİL
olamaz, hikaye anlatmakla, kemâlat bulunmaz, kula yol verilmez. Mürşit
arayana, mürşidi tarif ettim. Daha önce de verdim, sen onu bulursun.
Ayranı içen ile, yoğurdu yiyen bir midir? Ayranın yeri su ile, yoğurdun
yeri süt ile bellenir. Ayranda da süt vardır, amma suyu boldur. Konumuz; ne kulu kınamak, ne yolunu ‘Yolsuz.’ demek. Yolunu dilediği
kuluna uymuş, okuduğu olaylarla kamil oldum zannetmiş. Kemâlat;
olayları yorumlamak, güzellikte güzeli bulmaktır. Yazıları yorumlamak
değil. Günü gelende zaten, yazı yorumunu kendi verir. Kul adım-adım yürür. Damarda akan kanın yorumu yapılır
mı? Sebebi araştırılır mı? ‘MÜRŞİT-İ KAMİL’im.’
diyebilen, keramet- maharet sahibi olabilendir. Kerameti ile kulu bulabilendir,
mahareti ile yolunu verebilendir. Kul ancak o zaman bulduğunu anlar. Sohbette bulundum, ‘ALLAH’ım ADI’na.’ dedim. Ne var ki kulların gönlünde,
ayrıntı görmedim. Sohbet aynı sohbet, değişeni bulmadım. ‘Verileni
çözelim, sizleri de çevremize alalım.’ diyenlere deyiniz ki; ‘Biz deryadan
alırız, gölde kuğuyu görürüz. Sohbetimize dileyen katılsın. ‘Gölden gelen,
nehirden akan.’ demeyiz, kulunu ayırmayız.’ Gönül ile kavuşanın, hasreti olmaz. Hasret kuldan gelse bile, bizde yer bulmaz. Yolda yolcu gördü isen, bırak gitsin;
durduğu handan aldı isen, bırak yesin. Her kul nasibi olanı bulur,
aldığı yerde kalır. Sahipsiz köpek sokakta gezer, yaklaştığı kul onu iter. Hata kimdedir?
Sokakta kalan köpekte mi, onu YARATAN’da mı, yoksa itende mi? Neden belli
olmasın? Elbet itendedir. ALLAH sana aciz olanı itesin diye akıl vermedi ki.
ALLAH sana, ‘ZİLLETE DÜŞENE, SEN TEKME VURMA.’ DER. O, hatayı görür,
düzenini verir. Yeter ki O’na havale edesin. Sokak köpeğinde dahi,
YARATAN’ın ESERİ’ni göresin. Olay ne zillettir ne illet, sadece sebep
olanın görgüsüdür, ALLAH’ımın VERGİSİ’dir. Danışıldığı gibi
değil, yakışan gibi muamele görmeli, ALLAH’ıma havale edilmeli.
Gerçek, sergide aranmamalı. Her kul kendini haklı görür, hatasını saklar.
Karşısında hata gördüğünü sergiye koyar. Onun için hak olanı
ALLAH’ımdan bekle. Dökülen yaprak ile, ağaç çıplak kalmaz. Madde mana ile
çözülmez. ALLAH’ımın yolundan geçilmez.

AŞK yolunda söz geçiremeden, gönülden AŞK’ı düşüremeden,
dilden değil AŞK’tan söylemeden; gün geçmez. Vakti vermese de, yol
almasa da; kuluna söz edilmez. Gün gelir aymayı bilir, SAHİB’ini tanır.
Kul, gönülde AŞK oldukta, deryaya dalmasa dahi, sahilinde gezer. Kuşun aradığını, sen aramazsın. Senin aradığını, kuş
aramaz. Ona uysam kanat açsam, desen bile, kanat seni götürmez. Götürecek AŞK’ındır,
AŞK’ın gönlünün kanadıdır. Olmuşa yol verilmez, VEREN’den sebep sorulmaz, taş üstüne baş
konmaz. Bekle kum olsun, başına yastık gelsin. Kum ne incinir, ne incitir.
Ne var ki incinmez diye, alıp çamura atılmaz. Değerini sahilde bulur,
sahilde gezene kolaylık verir. Yumuşak kulu da öyle görünüz, ‘Sahilime kum
olsun.’ deyiniz. İncinmez diye kırmaya kalkınmayınız. Çünkü gönül, her ne
kadar kum misali ise de, kristal kadar naziktir de. Kırılanda değil,
kırandadır kayıp. Kırılan sıfattır, zaten yok olmaya hazırdır. Amma kıran,
elindeki kıymeti kaybetmiş olur. Sözüm alınanın aldığı gibi. Sahip
olanındır. Elindeki kıymet nedir? Dilediğin sahil, gönlüne yerleşen
değer değil midir? O değerden mahrum olan, nice yaratılan
vardır. Kul demedim. Çünkü ‘Deryan.’ demeyen, sahilini aramayan; kul değildir
yaratılandır. Yaratılan değil kulu olalım. Kulluk değerimizi
kaybetmeyelim. Sorduğun değer odur. Kırma ki kırılan olmayasın,
dünyada cehennemi yaşamayasın. ‘Gördüğün sende kalsın, değerini ALLAH’ım versin; duyduğun
senin olsun, ALLAH’ım AŞK’ını görsün. Aldığın benden olsun, sana
yolunu buldursun. Muradın cümle olsun, cümle ile HAK olsun, HAKK’ı cümlede
görsün, AŞK’ı gönlünde bulsun, bulduğundan sevinsin.’ deyim,
cümlenize duacı olayım. Dileğimiz, cümlenin huzuru, aramayın yuvada hazırı. Huzur
çarşıda satılmaz, kuluna ‘Hazır tut.’ denilmez. Elbet. Dedim ya.
Gördüğün sende kalırsa, uyduğuna yol verilirse; huzur seninle olur. Meşede meyve ararsan, sana değil toprağa verir. Yeni-yeni
meşeler yetiştirir. Meyve ağacı hem seni besler, hem yeni
ağaçlar yetiştirir. Deryada gördüğün, yosundur dediğin; deryanın meyvesidir.
‘Toprağa vermez, kulu beslemez.’ denirse de yanlıştır. Hayır.
Balığa yem olur, kulu dolayısı ile besler. Elbet deryadan alandansın,
deryayı sorandansın. Kainatı YARATAN’ın VERDİĞİ, deryada kulun
erdiği bilinmez mi? Ne var ki; deryada olan, ‘Ne derya.’ diye AŞK’a
düşen kul; deryayı nerde bulduğunu bilmez. Gemisinde dolaşır,
derinine inmez. Deryanın derinine ancak göçende varılır. Dünya gününde ancak
gemisinde gezilir. Gemide değil misiniz? Evet. Dedim ya; gemi benden,
yelkenleri sizden, rüzgar ile derya ALLAH’ımdan. Cümle ile beraberiz.

Kuşun uçtuğu yerden kul geçmez, çünkü ağacın üstüne
varmaz. Kumun olduğu yerde, taşa söz gelmez. ‘Neden?’ derseniz, kum
şikayetçi olmaz. Görgüde hoşluk, yuvalarda hoşnutluk diledim. Sorguyu aldım, yerine ilettim. Haberini dilerler, dileğini
sorarlar. Gönülleri yolda olan, ALLAH’ımı CAN’dan bilen kullarından ALLAH’ım
RAZI olsun. ‘Umduğum gibi buldum, niyaz edenden hoşnut oldum. Niyazları
eksik olmasın, Mevlüt’ten ziyade KUR’AN okunsun.’ dedi, haberini iletti. Yeri
sorulan ‘Nerde?’ denildi. ‘Umduğu gibi.’ dedim. ‘Neymiş?’ demedi, yerini
yadırgamadı; olana uydu, kadere boyun eğdi. Sözün katısından, bulduğunu
bildi. Ne var ki, bildiği halde dönüşü küçümsedi. Hatasını bilip de
dönüşe uymamak, hataya hata katmaktır. Dünyaya bağı, ölüm korkusu da
onun içindi. ‘Yerimi alamam.’ diye. Ne var ki ALLAH’ım, o korkuyu dahi af diye
kabul eder. Korkmak da ALLAH’ımı bilmektir. Gönlünüz ferahta olsun. Gidende
huzur olduğu bilinsin. Dünyada aklım kalmadı, kulunda hakkım olmadı, yumuşak
olayım dersen; kendini sahile ver. Su seni döve-döve kuma çevirir. Düşünerek bulamazsan, okuyarak ara; okuyarak bulamazsan, gezerek
ara. Ya akıl ile, ya fikir ile, yahut da göz ile bulunur. Gönül hem yanar, hem
de yakar. Yanan gönlün etrafında olanlar da yanar. Nasıl ki ağacın biri
yandı mı, hepsini alır götürür. Kalan nedir? Hiçlik. Kul dünyada, alev semada. Gönül
yandıkça, ‘ALLAH’ım.’ dedikçe; kulunu eritir. Beden değil RUH’un erimesi. Bedenden
açılmasıdır. RUH eridikçe darası genişler. Bedendeki kabı. RUH’ta
giriş-çıkış kabiliyeti kolaylaşır. Yolcudan dilenen; yolda
beklenendir, yolun gidişine niyet eklenendir. Handa dursan, hancıdan da
alınandır. Yolun sonunda, güzellik bulunandır. Bulunan, AŞK’ın kendisidir.

Kaş göz ile bilinir, gözde NUR’u aranır. Dünya olayını büyüten,
kendini küçültür. Her olay, karşıtı iledir. Dünya büyüğü olabilmek
için, ALLAH’ımın İZNİ’ne hürmet gerekir. Hatadan varit
kılındığının, farkında değil misin? Bilgin ile yaptığını,
‘İZNİN ile.’ dersin; GÜCÜ O’ndan bilirsin. Gelelim gönlündeki çözüme. Dilediğiniz yüzüme bakmak, günde mümkün
olaydı, ALLAH’ım izin vereydi; gönülleriniz belki hoşnut olurdu, amma
dünyanız silinirdi. ALLAH’ım buna izin vermez. Onun için uzaktan göründüm, anda
silindim. Eriyen değil, kavuşan RUHLAR’ın coşkunluğu idi.
Konuyu geçtik. Dünyada mürşit kendi gönlündür. Hiçbir kul, seni gönlünün doğrultusuna
yöneltemez. Cumayı bilen kula, perşembe öğretilmez. Sizler bizden cumayı aldınız, perşembeyi geçtiniz,
neden çarşambaya dönersiniz? Öğreteni dersiniz. Kuluna sözümüz yok,
gemimizde dileyen kula yer çok. Dileyen gelsin, yelkene yer versin. Daha
tanıyacağınız mürşitler olacak, hepsinin yolu görülecek. Amma gene de
gemimizde yol alınacak. Çünkü verilen hitaptan değil YÜCE’den. Güzellik, olana uymaktır. Dilenen, aksakallı ihtiyar mı? Sözümüzün tefsire
ihtiyacı yok ki. Her kul gönlünce alınır, o yolda yönünü bulur. Neden olmasın?
Her kul MEVLÂNA’yı nerden bulsun? ‘Huydan değil, yoldan.’ diyene de ki; ‘Yolda gidenin huyu hummalı
ise, yoldakini de şaşırtır.’ Oda; odanın şekli değil, eşyanın
yer değiştirmesi. Eşya da değişmez. Amin. Dileğiniz
hep O olsun, dünyada korkunuz kalmasın. Gemimiz; korkanların, korkacakların
gemisi değil. Asla. Kimden kimi ayırdık? Kuyuyu açana ‘Açma.’ mı dedik?
Dilese, suyumuzdan verirdik. Ne var ki, ‘Kuyu benim olsun, suyu sadece bana kalsın.’ diyene ne diyelim? ‘Membaını
bulsun.’ diye duacı olalım. Sözümüz açık. Secdemiz YÜCE’yedir, uykumuz
geceyedir. Gün, her olaya açık. Günü, güneş ile renkleri süsüler; geceyi, ay ile
yıldızlar süsler. Amin. Zaten günü bilen, geceyi görmez. Huyda olanın, HAY’dan
dileği; selamettir. Dileğiniz uysun, yolunda bulunsun, cümle de
gemiye gelsin. Biz de ‘Hayır.’ dedik ya. Bizde daima hayır adı anılır. Üç hayırdan üçü de
hayırdır. ‘Üçten biri hayır.’ dersin, hata edersin. ‘Hayır.’ dedi ise
hayırlıdır. Sundum tabi. Senin seçtiğin değil, YÜCE’nin seçtiğidir
hayır olan. Seninki benimki değil, olacak olan O’nunki.

Kuyuyu suyu için ararsın, suyu olmayan kuyuyu örtersin; hatada suçlu
ararsın, konuyu kendinde görsen kaparsın. Ölçüde ne hata ara ne suçlu. Olay paylaşıldığı zaman hafifler. Kuşu kafese niye koyarsın, sesini alasın hoş vakit geçiresin
diye. Sesini almasan, kafese koymazsın; benliği silmezsen, kendini
bulmazsın. Sohbetimiz alanın, selamımız cümlenin olsun. Sohbete katılmayan,
yumuşak yol bulsun. Kusur aramadık, hata sormadık. ‘Olana uyduk.’ dediğin zaman, yumuşak yol bulmuş
olursun. ALLAH’ım kulunun her hatasına yol açar, AFFI’na sığınsın diye.
Kuldan gelen hata, ne kadar büyük olsa da; ALLAH’ımın AFFI’ndan büyük değildir.
Yeter ki kul hakkı, kulu tutmasın. Kumun elendiği yerde, sohbet kalmasın. Sohbetin dışında kalana
dedim. Yolumuz AŞK yoludur, sözümüz HAK’tan. Ne dileyip ne aldın YÜCE
ALLAH’tan? Dünyadan sormayı, gününü dürmeyi düşünme. Dünyada bugün düğüm,
yarın düğün olur. Kul üzüldüğü yerde kalır. Verilen hayırdır. Hasret
kaldı isen; üzüntü etme, derdine düşme. ALLAH’ımın VERDİĞİ,
has kulunu gördüğüdür. Niyazını ettiğine, ‘ALLAH’ım.’ dediğine, VEREN’i bildiğine
sevindim. Yanımızda olana. Unutulmasın; ALLAH’ımın ELİ, niyaz edenin
sırtındadır. Kuyuya ses verme, kendi sesini alma. Hatada suçlu arama, açayım
diye tarama; olduğu yerde kapat. Elinde olsa sepet, içine ne koyardın?
Elbet su değil. Unutma olan da dert değil. Gelip geçer. Tozlu yolda
koşan at tozutur. Arkasına kalma ki sana zarar vermesin. y’nin yanında
olana dedim. ALLAH’ım cümleden RAZI olsun. Olmayandan uzak dur, olanın hayır
olduğu görülür. ‘Az.’ deme, çoğu getirir, her türlü şerri
götürür. Sanma ki tahtta oturan huzuru bulur. Ne taht ile, ne taç iledir.
Huzur, gönle ekilen çiçek gibidir. Gönle çiçek tohumu ekersen, onu biçersin.
Diken ekersen, tutmaktan sakınırsın. Meyveyi ağaçtan beklersin, o niyet
ile ekersin. Olmayanı şerre yorma. ALLAH’ımın verdiği hayırdır.
Soyluyu soysuza sorsan, ‘Yolsuz.’ der; soysuza soyluyu sorsan, ‘Susuz.’ der,
ALLAH’ımla kulunun arasına girer. Aslında ölçü ALLAH’ımdadır. Soylu dünyanın
adına isim almıştır, soysuz fakirliğine duçar kalmıştır. Ne var
ki zengin-fakir, göçende hepsi bir. Orda dünyadaki ameline göre yerini alır.
Almazsa deme, olacaktan kaçınma. YUVA’nın sohbetine dedim. ‘Dileğim olsun,
hata ise ALLAH’ım affetsin.’ dersin. Dileğin, hatadan uzaktır. Yolun
sonundan değil, başından niyet kurarsın; varışı ALLAH’ıma havale
edersin. Sen niyeti kur, gerisini ALLAH’ıma havale et. Elbet olur. Koşuyu
deneyen, kendini hazırlayandır; biraz yorulsa da, yarışı kazanandır.
‘Zahmete katlansam da, niyetimi kurdum ALLAH’ıma havale ettim.’ de, duacı ol.
YM olacak, bağ yoluna girecek, bağ bozumu dürecek. Zahmet gayrete,
gayret mürüvvete götürecek. Korukta ne ararsan, üzümde ne bulursan, şarapta
ne alırsan; sende kalsın. Diyen varsın, dilediğini desin. Vicdanına yük
olmayan olay, yolun doğrusudur. Mantık ile vicdan, beraber yürümeli.
Vicdan mantığı doğruya götürmeli. Diktiğin ağaçta döküm görülürse, kökünden olmalı. Döküm,
hastalıktır. Cümleye. Neyden aldın mı, mey ile verdin mi? Sohbet ile silme.
Yudum-yudum aldığını, döküm ile verme. Kova ile de alsan, yudum-yudum da
alsan; netice aynıdır. Çünkü kova ile zaten içemezsin. Kova ile
aldığın ‘Dolgun olsun.’ dediğindir. Yudum-yudum aldığın,
başında beklediğindir. Güzellik beklemekte de olsa, ‘Kovamız da
dolsun.’ demek, hata değil. Açık dediğim; kuluna verdiğim,
kayguyu sildiğimdir. Dumansız gök aransın, yolun taşından kaçılsın.
y’den aldığımı, yoluna ilettiğimi bilsin. ‘Kumun elendiği yerde olsun.’
dendi. Deryayı dileyen, önce sahiline gider, havasını gönlüne çeker. Sabır, deryaya
vardığında silinir. Çünkü deryaya varanın, sabra ihtiyacı yoktur. Onun
için her olaya hayır diye bakalım, sahiline öyle inelim. ALLAH’a ısmarladık. Defter yazdık, cümlenize dedik. Almazsan; hata sende
mi, bende mi? ‘Nasıl olsun?’ dedim, kaygudan uzak kalmanı söyledim. Çiçeği
gönüle dikersen, huzuru bulacağını bildirdim. Hata ne sende ne bende,
paylaşmayanda. ALLAH’a ısmarladık.

Kucak dolu geldik, cümleyi selamladık. Selam olsun sizlere, dualar gelsin
bizlere. Koyun ile kuzudan ne bekledik, ne bulduk? ‘Çobana ne vazife verdik.’
denirse; koyun ile kuzu, çobana nasip için vesile. Çoban kavalın sesi ile,
güldüm zanneder. Aslında her olay, düzen ile olacağı bulur. Günün gecesini
düşünme. Gece de sabaha bakar, her kul kendi gönlünde kandilini yakar.
Dünyada da mı kul çile çeker. Ne çekilen çile vardır, ne bozulan düzen. Olanın
O’ndan geldiğine inandığın an, çile dediğin sana çiçek bahçesi
gibi gelir. Gönlüne ne tohumu ekilirse o biçilir. Günün aydın olduğunu,
gören göz bilir. Gönül dumanlı ise, günün de kara olur. Aslında kara yoktur,
karayı kul yaratır. Kara denilince, beyazı da aratır. Asmada üzüm ararsan,
budamadan vazgeçme; üzümünü beklersen, şarabından vazgeçme. Yolun yolcusuna ayna veren, ‘Yüzünü görsün.’ diyen, dileyene gösterene.
CAN’da CANAN’ı bulan, şarapta AŞK’ı içen, AŞK’ta dünyadan geçen,
‘Kahrını benle nasip kıl.’ diyen, sevabını kahır çekmekte bulan. NUR adına
dedim, kendisi ile geldim. Her gül açmadan goncadır, her gönül seçmeden yöncedir. Yönünü arar durur,
her görene selam verir. Ne var ki selamı, nasip olan alır. Katiyet yoktur.
Somun her gün yersin, bazı bir bazı beş dilim. Bünyenin izni kadar. Gelmeyi YM dedik, her sohbette ALLAH’ımın ADI’nı andık. Yaprakta SIFATI’nı
gördük, ‘Topraktan yeşerir.’ dedik. Güneşe erdiği, gölgede verdiği;
kulun gördüğüdür. Görülmedik olanı arama, ‘Görsem.’ diye tarama.
Taradığın her toprakta, ne çekirdekler vardır. Her çekirdek sana vermez,
verse de kendini bildirmez. Batakta kum ararsan, ‘Suya gömülmüş.’ dersin. Kendini, ‘Birden
oldurayım, sırrına anında varayım.’ diyen; suya boğulmuş kum misali
bataklığa benzer. ‘Yudum-yudum alayım, adım-adım varayım.’ dersen; kumunu
elemiş, sahiline inmiş olursun. Yumuşak yol bul da, nereden
varırsan orda dur. Gayrette, ne senin ne benim payım olmaz. Niyazın ALLAH’ıma
olsun, gayretin değerini bulsun. ‘Sahile varsam, gemi bulur muyum?’
dersin. Elbet bulursun. Kuyuda suyu, ağza tat versin dersin yoklarsın.
Tadını almadığından uzaklaşırsın. Çünkü her kuyunun suyunda, aynı tat
olmaz. Elbet içilmez. Senin aradığın; bahçeyi değil, gönlünü
sulamaktır. Bahçeye her su gelir, gönle hak su. Kumaşı almadan, ölçünü
vermeden, rengini düşün. Dünyaya gelenden, adını bilenden, anarak dönenden kalan
nedir? Ne mal, ne mülk; sadece anılan adı. ‘MEVLÂNA.’ dendi, günde anıldı,
neden? Dünyada bıraktığı adından. Adını alıp beraber gidenler, bir nesil
sonra unutulanlardır. Adını bırakan, AŞK’ını götürendir. AŞK’ını
dünyada bırakan, adını götürendir. Soluk renkten kaçındım, gölgeyekten uzandım, aydın gönül aradım, VEREN’den
sadece aşını diledim. Sargıda doğruyu gördüm, hilede saygıyı sildim.
‘Sevende güzeli gör, gazelde sarıyı sev.’ dedim. Çünkü gazel gidendir, sarı
gönüle yazılandır. Yazdığın gönül senin, kazdığın toprak benim, cümlesi
YARATAN’ın. Ne gazelde gideni gör, ne toprakta kazanı çevir. Hayalden uzak kalan, kendini dünyaya sahip görendir. Çünkü hayal, dünyayı
anda siler de ondan. Hayalin; dünya kazancı değil de ahiret özenci ise; her kul günde hiç olmazsa bir an
hayale dalsın. ‘Nerden geldim, nereye gideceğim.’ desin. Aslında hayal
alemindesin; hakikati düşün, O’nun hayaline var. Kaçanda soru arama, kendi de neden kaçtığını bilmez. Çünkü; kaçılan
nedir, neresidir, neredendir? Hayalden kaçamaz, emir almadıkça; hakikate varamaz,
vuslatına ermedikçe. Kader bozulmaz, çünkü ÇİZEN YANILMAZ. ‘YANILDIM ÇEVİREYİM.’
DEMEZ. O’nda sadece BİRLİK vardır. BİRDİR; YARATTIĞI
ile, YARATTIĞI’nı YAZDIĞI ile. YARATTIĞI’nın yazısını KENDİ
YAZAR. Bozarsa BİRLİK’ten çıkar. O’na akıl veren yok ki hata yapsın, yaptığını
bozsun. Okumaktan, zevkin varlığa dönmedi. Sohbette aradığını bul. Oymanın yumuşak olanı, kulun eline geleni. Mümin;
münasip olanı bilir, HAK YOLU’nda bulunur, kulu için yorulur, ahirette görülür.
Ayağına giydiği, fistan diye sürdüğü, tatlı aşı verdiği,
YARATAN’dır sevdiği. ‘SEVDİĞİM’in VERDİĞİ,
budur gözüm gördüğü.’ der. GARİB yol alır, yolunda eline berat
verilir. ‘Yol senindir.’ denilir, yolunda duran taş ayıklanır. Ayna olsun yolunu
verenlere, duanı alanlara, duacı olanlara.

Güzellik gördük, sahilde kum misali karıldık, cümlenizi selamladık. Aldık geldik, hoşnut olduk, cümlenize göz attık. ‘Ayna olsun, eline alsın, gördüğü aydın gelsin.’ dedik, karışan
çileyi çözdük. Karışmadan çözülmez, karışmasa sözümün zevki alınmaz.
Dileğine bugün uymasa da, yarına kalmaz. Yolda olanın çözümü açıktır.
Dünya yolu soruldu, rüyada öyle verildi. Su kenarı takip edelim, uzaktan şikayetçi
olmayalım. Suyun aktığı yer, kulun baktığı yer olsun. Dert etme,
kendini kayguya salma. Olan olur, verildiği gibi düğüm çözülür.
Gurbet; gönül ayrılığına denir, yol ayrılığına değil. Gönüller
bir oldukta, gurbetin sözü edilmez. Olsun dendiği gibi. Niyetine uyacak,
dilediğin olacak. ‘Öyle mi, böyle mi?’ deme, çağırdık ya. Dedi almadılar, bardak koydu doldurmadılar, sözüne kulak asmadılar,
‘Kararın ölçüsü yok.’ dediler. Seni sözde kendi başına bıraktılar. Aslında
sana yardımcı oldular. Çünkü yalnız değil, ALLAH’ımla baş başa
kaldın, doğruya adım attın. Gücenme gocunma. Sana bilmeden yardımcı
oldular. Derim ya, her olay hayırdır. Katiyen yalnız değilsin. Daha önce
sordun, ‘Herkese bir, bana iki.’ ‘Yardıma daha çok ihtiyacın olduğu için,
daha çok sevildiğin için.’ desem. Gocunan olmasın. Mutluluk,
mutluluğu arayana yardımcı olanındır. ‘Olsun.’ de, kararını ALLAH’ım
ADI’na kendin ver. Biz; burada, orada, her yerde. Kayguyu silende, huzur yerini
alır. Dilediği gün seninle bir olur. Dedim gurbet, gönülden ayrı olanadır. Daha önce dedim, sen orda ben burada, ALLAH’ım her yerde. Ben de
anıldığım yerde. Köşkü dileyen; temeli atar, duvarı çıkmak nasiptir.
Duvarı çıkar, çatıyı örtmek nasiptir. Geçelim ‘Dert.’ dediğini, tutalım
olumun değerini. Bilme. Bilmeden uydun, uyduğun günde aydın. Daha
önce dedim, ‘Cümlenizin gönüllerini gezdim, dikenleri ezdim, her gönüle dilenen
çiçekten ektim.’ Sizler deren olunuz, gönüllerde AŞK tohumu seren olunuz,
her olaya gülen olunuz, derdi uzağınıza atınız. ‘Elde olanın faydası yok.’
demeyiniz. Eriği yersin, çekirdek acı atarsın. Düşündün mü ki,
attığın acı erik, ağaca namzettir. İşte ‘Acıda tatlıyı
buldunuz.’ dediğim odur. Günde üzüntüdeyim diyen, eriğin çekirdeğini
ağızda yuvarlayandır. At ki o da ağaç olsun, seni üzüntüden
kurtarsın. Ağzından atmaya bakar. Olacağı verdik, düğümü çözdük, görülen rüyayı
hayra yorduk. HASAN-HÜSEYİN EFENDİMİZ’in makamları idi. Niyazını
bekledikleri, niyetlerine yardımcı olacakları bildirildi. Asil, yoldan nasip alır. ALLAH’ım cümleden RAZI olsun. Önce niyetleri
verdik, gönülleri suladık; şimdi de yolumuza geçelim. (y’ye) Gayeyi dünyadan ayır ki;
olduğunu bilesin, gölgede güneşi arayasın. Hayal ile hakikati nasıl
ayırırsın? Gölgeyi düşün. Gölgede şekil var mıdır? Elbet vardır.
Neyin gölgesi görünür ise, şekil odur. Neden gölgede kalma derim sana? Kainat ta bu alemin
gölgesi olduğuna göre, hayal değildir de nedir? Sözüm alanındır.
Gölgeyi güzel de görürsün, çirkin de. Ne var ki gölgedir. AYETLER değil
midir, kulu gölgeden çeker. Kul KUR’AN ile yolunu bulur. KUR’AN’dan ne ADEM
çıkar, ne de ondan sonra gelenler. ALLAH’ım her yarattığının gönlüne,
KENDİ’nden verir. KUR’AN’ı kulağına üfler. Ne var ki perdeli
kullarına, PEYGAMBERLER’i EVLİYALAR’ı gönderir. ‘Nasıl?’ dersiniz.
PEYGAMBERLER’e biat edenler de kuldur, isyan edenler de. Biri perdeli, biri
perdesiz. ‘ALLAH’ımdan mıdır?’ derseniz asla. Kula dünya uygun gelirse,
perdesini kapar. Halbuki, rahatı nerde bulacağını bilmeyendir o kul.
Dönüşte söz eden; gelişin manasını bilmeli, dünyada, gölge de olsa
güzeli bulmalı, niyetine uymasa da her olaya açık gönülle uymalı. O zaman gör,
her olay düzen bulur, görene güzel gelir. Gece yasağı varsa, gündüzü
bekleriz, sohbette aşığı buluruz. Saman alevinde güzeli görmedik mi? Her alevi birbirine eklemedik mi?
Günümüz hayırdır, geceden uzağız. Çünkü gecede karanlık görmeyiz. Denizde
denir, sahilde beklenir. Beklediğin nedir? Gönül bağın, balık
ağın değil. Beklediğin gemindir. Gemimiz cümlenizindir. ‘Gümüşü dileyenden geç.’ dersen, dünyayı silmiş olursun. Halbuki
silmek değil, gölge diye bilmek gerekir. Gölgeye de uymak, dünyada
beklemek, ALLAH’ımdan bildiğine uygun vermesini dilemek gerekir. Kalmayan,
yükünü bırakmayandır. Koşuyu düşünen, kendini hazırlayandır. Kendini
kendin ile değil, kendine uygun gördüğün ile hazırla. a’ya dedim,
uygun gördüm. Hayır olur, sebep bulur. Sakınma, sanma önüne duvar örülür.
Dendiği gibi uygundur. Denen yazılandır. Kimsenin duvar çekmeye gücü
yetmez, zaten niyet etmez. Ben de bilirim. Olacağı verdim, mutluluk niyazı
ettim. ALLAH’ım cümleden RAZI olsun. Gider-geliriz, dünyadan söz ederiz. Ne diyelim, GANİ HAZRETLERİ’nin
duasını iletelim. Dünya malından elini çekmesin, kaydını sildirmesin. Gelen gelir, öfke ile küpe koymasın; olan olur, hak yerini bulur.
Paylaşmadığın, gene sana gelir. ALLAH’ım cümleden RAZI olsun. Dağılmadan kum toplanmaz, adım ölçüsüz atılmaz, gönül akçe ile
satılmaz. Derdiğin dürdüğün, gönülden sardığın; senin
AŞK’ındır. Sohbette diledin, ‘Kaygularım.’ dedin. Kaygunu silmeni, şüpheden
uzak kalmanı söyledim. Senin vardığın karara, ben de uydum duacı oldum.

YM dedim, yelde toz, selde yoz sildim. ‘Kuşakta beline yakışanı
arayan, çeşit kuşak değişende, ‘Fistanın uygununa yer ver.’
dedim. Her olay yoruma muhtaçtır. Yorumu yapılamayan; sadece ALLAH’ımın BİRLİĞİ’dir,
kainatın dirliğidir. BİR olan dirliği kurmaktan aciz değildir. Gönüller duman almasın, kulunu ham söz yanıltmasın. Yanılana. Zaten geçen günde verdim, ‘Batakta kum arama.’ dedim. O
gecenin konusu; yönüne oturamayan, ‘Nerde neyi arayım, kimde neyi bulayım?’
diyen kuluna idi. Yönünü seçti, sözümüzden geçti. ‘Gittiği yolu görülsün,
ham söz ile karılsın, dönüşü ergin olsun.’ dedik, kendi haline koyduk. İznimiz gelinceye kadar, sözümüz yok. LOKMAN’ın oğula. Açılmaz-
kaçınmazdan değil yanılmayın! Kulunu kazandırmak içindir. Rehber arayan
sorar, bir yolda gider. Çok yol arayan, çoklukta kaybolandır. ALLAH’ın GÖNLÜ,
has olan kulunun kaybına razı gelmez. Onu kazandırmak için olaylarla baş
başa bırakır. Kaygunuz olmasın, ‘Ne olur?’ denmesin. Gelişimiz verişimiz,
aslında onlarca çözülmedi, ‘HAK YOLU’dur.’ denilmedi. Yolda fal, falda hal
aradılar. ALLAH’ımın BİRLİĞİ’nde, kulunun kaderi bilinmez mi?
Kulunun kaderi, cin taifesi denen yobazdan mı sorulur? ‘Yumuşak yol
vereyim, kulunun yolunu açayım.’ diyeceğine, kulunun önüne koskoca bir
kaya örtmeye çalışan kula; yobaz denmez mi? ALLAH’ım kulunun kaderini,
imanını, ona olan güvenini; cin taifesine mi teslim eder? KUR’AN’da görmez
misin? ‘ALLAH’ım.’ demez misin? Şüpheyi silesin, verilenin mutluluğuna
eresin. Dünyayı cin taifesine asla nasip etmez. Niyette kulu yanıltmaz.
‘ALLAH’ım.’ diyen kulun yanına, şeytanı yaklaştırmaz. Daha önce
vermedim mi, ‘Bizim olduğumuz yerde hata gelmez.’ demedim mi, ölçüsünü
vermedim mi? Olduğumuz yere, yumuşak yol bulmamış RUHLAR dahi
gelemez. Tecrübe yapanlarda, ispatı verilmedi mi? ‘’ denilende,
GARİB’e ilk görünen, HAZRETİ MUHAMMED olmadı mı? ‘Şeytanı
bildim.’ diyen, şeytanın TEVHİT çekemediğini bilmez mi? Bunları .’ya açmayın, kolayı vermeyin, müdafaa etmeyin. Dönüş
onlardan olsun. Kuyuda su arar, deryaya göz yumar. Ona verilen en doğrusu
oldu, ne var ki kendisi şaştı. ‘Dediğim olmadı, nasibim
gelmedi.’ der, ölçüyü ordan vurur. Ona onun etrafındakilerle, en açığını
verdik, varlığımızı ispat ettik. ‘Bekle gör, özle gel.’ diyeceğiz. İzin
gelende sözü vereceğiz. Denen, kulun kendi iradesidir; HÜKÜM, ALLAH’ımdan.
Kulun iradesine ALLAH’ım dahi karışmazken, cini mi karıştırır? Güzellikten söz edelim, güzeli yoz gülde dahi görelim. Yoz gül, HAS GÜL’ün
habercisidir. Güneşe yaprak açan, ilk ışığını alan, yoz gül
değil mi? HAS GÜL’ü müjdeleyen, evet. Musevi din adamı. Ermiş, geleni
bilmiş, müjdesini vermiş. Kuyuyu dileyen, çölde dolanandır. Çölde
dolanan; ufala-ufala GÜLÜ’nün Yolu’na serilendir, her dileyene KABE’yi
buldurandır. Geçen yazımda, verdim sorusunu. ‘Sahile inersem, gemi bulur muyum?’ dedi.
Elbet bulur. Ne var ki sahili bulsun, hangi gemi denk gelirse binsin. Deryaya
varan, nasibini bulur. Kimine gemi, kimine sandal. Gemiye nasip alan, kaptana
sarılandır. Sandaldan nasip alan, küreğe davranandır. Gemimizde olan, her
kuluna yardımcıyız. Sandalla yetişmeye çalışanı da bekleriz. Yönünü
bulursa, bize doğru kürek çekerse. ALLAH’ıma emanet olasın. Dünyadan yazsam, bende sözü olmaz; ahiretten desem, sizde özü bulmaz. AŞK’ta
tuzunu yerinde kullanan, aşına söz etmeyendir. ‘Aşımı yiyeyim, günümü
eyleyim, kulunu gözleyim.’ dersen, ‘Dünyaya gelişte yanıldın.’ derim.
‘Aşımı yiyeyim, şükür edeyim, günümü göreyim, O’nu bileyim,
yarattığını görüp de seveyim.’ dersen; gelişe uymuş, dönüşe
hazırlanmış olursun.

Niyaz ile geldik, YUVA’nızda selamet diledik, HAK ADINA konuştuk,
kainatta dolaştık, ‘Kul.’ dedik göz attık. Yanlış anlaşılmasın;
yaratık demedik, kul dedik. Her yaratık, kul değildir. Göçenden haber
soran, haberini kimden bekler? Göçen göçünden memnun. Yolunda taş koymamış,
gününde ‘Koş.’ dememiş, hayır olana uymuş. ‘Hatasız mı?’
dersiniz. Hatasız olsa, kul denmezdi. Yumuşak yolunu, sözü ile değil
ÖZ’ü ile almış. Az demiş, çok düşünmüş. Yunulduğunu
kendi de bilmiş. ALLAH’ımın kulları ile arasında, perde yok ki. ‘Beden
perde.’ dersen, görgüye perdedir, vergiye değil. CAN ile CANAN BİR
oldukta, semada dirlik vardır. CAN ile CANAN’ı ayırdıkta, arada çokluk vardır.
Çokluğu çıkar, hiçliği bul ki; BİRLİK’te mutluluğa
eresin. ‘Verdiğin, bildiğimdir.’ dedikçe, bir adım öteye gidilemez;
kendini üstün gördükçe, cehaletten kurtulamaz. ALLAH’ımı andım, HUZURU’nda secdeye vardım. RESULÜ’ne sarıldım, KUR’AN’ımı
‘Yolum.’ dedim, dileyene verdim. Alsın, yaprak misali can bulsun. ‘Alabildim,
yolumu bulabildim.’ diyenlerin sözcüsüyüz. ALLAH’ım her kulunun niyetini hayıra
çevirsin. Kalanda yol, gidende yolcu aranır. Yolda duran, hancı sorar. Kuşakta aranan güzellik midir, yoksa özellik midir? Kimi, güzel
olayım diye bağlar. Hocanın dediği de, güzelliğe özentidir.
Özellik arasa; güzelliği, kemerde değil belde arar. Yol yolcuda,
rehberde değil. Yolcu ne olsa, nereye sapsa, neticede aradığını
bulur. ALLAH’ım yanlış yola saptıran rehbere düşürmesin. Çünkü
bilmeden gider, dönüşü kaybeder. Mantığına uymadan, yolunu rehbere
uydurma. Varsın yolun taşlı olsun, gidişte zorluk versin. Yeter ki
niyet O’na olsun. O seni yanına alır. Kulun kula yol vermek haddine düşmez,
hatasını görmek yakışmaz. ‘KUR’AN’ı okudum.’ der. Okumak değil, yolunda
gitmek gerekir. KUR’AN’ı alırlar, yavruya okuturlar, sevabına sevinirler.
Okumak değil, bilmektir önemli olan. Okumayı değil, yolunu öğretmeli.
Her kul ALLAH’ımı; okuduğu ile değil, andığı ile bulur. Okumak
başka, anmak başkadır. Yendiği gibi olsun, içildiği gibi
anılsın. Her kul, yolunu bir yönden bulur. Her PİR kuluna gücünce ziyafet
verir. Kiminin kuzu kızartması, kiminin fasulye kaynatması. Yanlış anlaşılmasın
dediğim. Her PİR’in veriş gücüdür. Buradaki zenginlik
manadandır. Verenin ölçüsü, ne senden ne benden. ‘Sen ne verirsin?’ dersiniz.
Benim verdiğim NUR’dan, ALLAH’ımın NURU’ndan. Aydınlık aradık, gönülleri
taradık, uymayana ALLAH’ım RAZI olsun dedik. Yumuşak yolda, kuluna duacı
olduk. Gayrette selamet arayan, güzelde kusur düşünendir. Huyuna değil,
suyuna yol alman gereklidir. Ne huydan verir, ne yoldan alır. Kul geldiği
gibi bulur, bulduğu gibi görür. Elbet huzur ile geldim, huzur buldum, huzur ile döndüm. Dileyen her kula,
huzurun yolunu verdim. Gönlünce alanın, ‘ALLAH’ım.’ diyenin gönlünde, çiçekler
derdim. Gülde hata arayan, ‘Dikeni batar.’ diyen, gülden elini çekendir. Kulda
hata arayan, ‘Yolunda diken var.’ diyen, kendi yolunu şaşırandır. Şaşırır,
çünkü başkasının hatasına gözünü çeviren, kendi yolunu göremez. Merdane
hamura şeklini verir, mert olan da kula yolunu buldurur. Yanılmayın,
mertlikten maksat sertlik değil. Sertlik mertlikten uzaktır. ALLAH’ım dahi
kuluna her verdiğinin güzelini sunar. ‘Yıkılan?’ dersen, unutma.
Yıktığının yerine saray yapar. VERİR, yarattığını GÖZETİR.
Kulunun şüphesi hayra olduğu müddetçe, huzurda kalır. ALLAH’ıma
sığındıkça kul; kundağı kendi çözer, küçük gölde büyük balık bulur.

Güzelde aradığını bilen, yaratılanı tanımayandır. Yaratılanı tanıyan,
güzel-çirkin ayırmaz, ağaçta kök ile çiçeği benzetmez. Kök olmasa,
çiçek vermez. Kuyunun verdiği sudan alan, dünyadan haber sorana benzer. Bizim verdiğimiz, kuyudan değil deryadan. ‘Daha
önce verdin.’ derseniz, vermesem beni nasıl bilirdiniz? Kendimi size bildirdim, sonra sahife indirdim. Dünyanın sözü birdir. Olacak olacaktır, görülecek çekilecektir.
‘ALLAH’ım.’ dersen; çekim nedir demezsin, şikayetçi olmazsın. Mümin kul aç kalmaz, yolundan çıkılmaz. Kayguya düşen, O’ndan uzak kalandan yol aramak, yersiz değildir. Mantığını
veren ALLAH’ım, ‘DOĞRUYA ÇALIŞTIR.’ DER. Kayguyu imtihan için vermez.
Kayguyu kul kendi gönlüne koyar. Her zaman derim, huzur sana gelmez, sen huzuru
gönlüne koyarsın. Koymadı isen, dünyada cehennemi yaşarsın. Kuzuyu neden seversiniz,
huzursuzluk vermez diye; keçiden neden kaçarsınız, huzurunuz bozulur diye. Onun
için gönüle huzur koyun. Hem kendinize, hem etrafınıza huzur dağıtınız. En
büyük sevap, kulunu huzur ile aramak. YUVA’mız huzur yuvasıdır. Gelen de alan
da, dileyen de soran da mahrum kalmaz. Huzura yol dileyen, gönlünü önce
dünyadan temizlesin. Yakışmayan alınmaz. Sana da yakışır. Kuyuya su
doldurulmaz. Doldurayım dersen boş. Yobazın aldığı bilgi de kuyuya su
doldurmaya benzer. Dünyanın düzenine, kainatın kuruluşuna söz etmeye
çalışan. Bilgiden yoksun olduğu halde. ‘KUR’AN’dan söylerim.’
diyenler için söyledim. Almayı bilen, sohbeti seven; değerine değil, vergisine önem
versin. Çok dinle, az söyle; gönlündekini oldur, nefsinde olanı öldür. Yudum-yudum aldığını, önce hazmet. Güzellikte aradığın nedir? Yüzde ben mi? Kulunun yüzünde görmediğin güzelliği, gönlünde aramaya
çalış. Soymadığın elmanın, kabuğunda rengi güzeldir. Soyduğun
elmanın, tadı güzeldir. Onun için kul da süslendikçe güzelleşir. ALLAH’ım
güzelliği öyle övmüştür. Süslenmenin kadına yakıştığı da gene meyve
misalidir. Erkek ağaç meyve vermez. Hatadan tövbe ile kurtulursun, hata olmasa doğruyu bulamazsın.
KUSURSUZLUK, ALLAH’ıma mahsustur. Hatanı bilip, AFFI’na sığınırsan; elbet
affolunursun. Hiçbir günah, ALLAH’ımın AFFEDİCİLİK SIFATI’ndan
büyük olamaz. Soyluyu ayıran dünyadır. Soysuzu sıyıran gene dünya. ALLAH’ım
soylu-soysuz ayırmaz, kulunu kuluna kayırmaz, sabreden kulundan LÜTFU’nu
ESİRGEMEZ. Elbet dünyadan ahiret kapısını açacak anahtar, sabırdır.
Ahiretin ilk kapısı kabirdir. Ahiretin korkusu, kulun kaygusu olmamalıdır.
Dünyadan gidişi hazırlamalı. Aramayan, bizden olmaz. Aramayı, dünya sesi ile düşünmeyin. Gam yeme,
gelir. Yumuşak yol bilir, dilediğin an verir.

Huydan değil verişimiz, huzur dileyendendir. YOLUNU ÇİZEN’e
uyarsan, ‘Yazılan O’ndandır.’ dersen; huzur seninle olur. Ne gidende ne kalanda
sayılmaz; huzur gönülde olmazsa, gül bahçesine girilmez. Günün olayları, gül
bahçesinde olmuşu gösterir. Ne var ki kul, dikeninden şikayetçi olur.
Dikenini yolayım deme, başa çıkamazsın, kaideyi bozamazsın. Unutma ki gül,
dikeni ile sevilir. Dikeni olmasa, hoyratça yolunur. Kök yeşil olarak beğenilmese
de, güle can verir. Olay ne senin, ne kalanın hatasıdır. Kurulan düzenin
çizgisidir. Kurulanı bozmak, elde olmaz; kul yazılanı bilmez. Kayguyu gönülden
atmadıkça, huzur sana gelmez. Her günün gecesi, olayların örtüsüdür. Denizde dalga gördüğüne şaşarsın, suyu çoğaldı
sanırsın. Halbuki ne eksilir, ne artar. Sadece öfke ile, birbirini kovalar;
sahilde son bulur, kumda sükuna varır. Kula da huzur verecek, sahile
attığın adımdır. Sahilden maksat, dünya hali değil, mana halidir. Kul
sahili buldu mu? Kumu eline aldı mı? Manayı madde ile çarpmayın. Sahile inmek,
maddenin ötesine geçmektir. Kumu eline almak, ‘Manayı seçtim.’ demektir. Her
kul dileğince olsun ister. Dileğine uymayan, ‘Kaderimin kötüsü.’ der. Aslında dileğine uymayan
da, seni yola koymayan da; hayır yazılan kaderindir. Günün olayına ‘Hayırdır.’
diyen, cürmüne ortak aramaz. Kurulduğu gün göreceksin, yolunda hayır
bulacaksın. ‘Uydum.’ dedin, RESULÜ’nü andın; senden olana, neden gölge düşürdün?
Yabanda olan; yozanda yazsın, yozduğu dalda kalsın. Masaya yol dileyen
gelir, yozmayı bulan uzak kalır. Uzak kalanın da duacısıyız. Kainatın
KURUCU’su, cümlenin YARATICI’sı; yozanı da görsün, yolunu versin. Ne gidende
gözün kalsın, ne kalanda aklın dursun. Yolunu GÜL’üne bağlasın. Dert denen nedir? Dört köşe duvar, bir kase çorbanın yokluğu mu?
Dert edinirsin. Sarayda da olur, tahtta oturanı da bulur. Sabır, dünya ile
ahiretin anahtarıdır. Duymayana gücenme, uymayana gocunma. Hatayı paylaş.
Hatalar paylaşıldığı zaman hafifler. Yer mi güzel, ser mi? Elbet yer güzel. ‘Neden?’ derseniz; başı yere
koyarsın amma, yeri sere koyamazsın.

Kuzuda ses, ne olsa tatlı gelir; kulda gönlü huzura vardırır. Günün
gecesine, sözün tatlısına gelelim; cümlenizi selamlayalım. Bedenin gelişmesi, gönlün oluşması için; ALLAH’ım kainata düzen
kurmuş. Kulun gördüğü de, bu düzendir. Hiçbir varlık, kulun ne
bünyesine, ne kaderine hükmedemez. ‘Cin tayfası.’ diyen, YARATAN’ın YÜCE
VARLIĞI’na ortaklar saymış olur. YÜCE VARLIK, kuluna hükmeden ortak
yaratmadı. HÜKÜM, TEK BİR VARLIK olan ALLAH’ımdadır. Sana hükmeden bir
varlığa inandığın anda, ‘ALLAH.’ değil ‘TANRILAR.’ demiş olursun.
Yazanın, gafletten değil; bilerek yapılan, hataya düşüren, kulu şaşırtan,
kendine taht kurmaya çalışan. Senin kaderin, ALLAH’ımın elinde. ALLAH’ım
kaderi kuluna bildirseydi, SEVGİLİ RESULÜ’ne bildirirdi. RESULÜMÜZ
kaderini bileydi, çevirmeye gücü yeteydi; SEVGİLİ FATMA’sına, ‘Evlat
edinme, derdine yanma.’ derdi. ALLAH’ım sadece güzellik yarattı. Çünkü
yarattığına KENDİ’nden verdi, kulunda en güzel şekilde ifade
etti. Yudum-yudum alanda, taş misali ufalanda; nelerin gizli olduğu, meydana çıkar. Yolumuzda siyasete yer verilmesin. Gönüllerden anda çıkarılsın. Her olay, YÜCE’den gelendir, çağırılanda gidendir.

YÜCE’nin ADI’na geldim, cümlenizi selamladım. Sözümüzü açalım, bollukta gayeyi hayıra çevirelim. ‘Bolluk nedir?’ denilir. Her olan gözden silinir, dünya kulun gönlünce
paylaşılır. Paylaştığın, bolluktur. Asıl olan değil. Çünkü
asıl olanı paylaşamazsın. Neyi, nerde, kimi, nasıl suçlayalım? Her kul
gayesinin doğru olduğuna inanır, HAK YOLU’na dayanır. Olan gene de
YÜCE’nin EMRİ ile olur. Kuşakta darlık görürsen, bir ilmek daha
açarsın. Kelebekte CAN arayan, kitap kabında kelebeği kurutandan mı sorulur?
Dünya olayı, dünya kuluna mı verilir? Sadece olaya vasıta kılınır. Gayeler
görülür, her kul gayesinde haklı olduğuna inanır. Yazıya başladığın zaman, sonuna kadar okursun. Noktayı
gördüğün yerde kalırsın. İşte o nokta; kula aydın olan kaderini, kaderindeki hayrını gösterir. Kaderini yolda değil,
kulda gör. MESNEVİ’den arayan, güne nokta koyandır. Halbuki noktayı, gelene koyacağız, gönülde volkan akıtacağız. Yağmur yağsa da, çukur dolsa da; hataya ne toprak, ne su, ne de
YARATAN düşmez. Olanın olması gerektiği için oldurulduğudur.
Kader a’dan z’ye yazıldı. ‘Güzel olay.’ denildi. ‘Hayır.’ dendi kutlandı.
Yazılanı söyledim, sorana verdim. Devamı ne sende, ne bende; YÜCE’de. Kaydını yaptıran, silgiyi arasın. Çünkü kaydını yapan sen değilsin. Aynada göreceksin, ‘GANİ’den aldım.’ diyeceksin.
GÜL’ün Yolu’ndan, bahçenin gülünden koparacaksın. Dikenine söz etme.
‘GÜL’ün Yolu nedir?’ dersen, HAK YOLU’nda, GÜL dilinde, kaderin GANİ’nin
gönlünde yazıldığı gibi. Ordan değil burdan, elden değil
GÜL’den. Ne yelden, ne selden; en hayır olandan. Ummak güzel olsa da, bulmak yerindedir, dileğin serindedir. ‘Ne
olacak?’ deme. Her olan yerini bulacak. Dert olmayanı dert etmek, noktaya varılanda pişman olmaktır. Neye pişman
olunur? Elbet dert etmeye. Uymuyor dediğine sen uy. ALLAH’ımın YAZDIĞI
bozulmaz. Koşuda kazanan, zorluğu çekse de; neticeye sevinç ile
bakar. Tabii en çok gayret gösteren, başa geçer. Güzelin ölçüsünü, verebilecek kul var mıdır? Güzellik gönülde aranmalı, şekilde
değil. ‘Şekilsiz güzel olur mu?’ dersiniz. ‘Dengesini buldum.’ derim.
Bedeninde kambur olanın, görüntüsü hoş gelmez. Ne var ki gönlünde yol açan, sana huzur bulduran
güzeldir. Dökülene değil, yeniden filiz verene bak. Dökülen kaldı, yazılan
değil. Yazılana geldin. Cümlede umduğum değil, NURU’na gönül
verenleri gördüm. GANİ’den selam getirdim, olayın müjdesini verdim. Önünde duvar olmaz, yemediği ottan karnı ağrımaz. Gidişe
uysa, umduğunu bulmaz. Sildiğin, gelen günde güleceğin
olacaktır. Suyun aktığı yerde, nasibin görülecektir. Çözüme yanlış yol verilmiş. Kaderin yazıldığı yere
dönülmüş. Yolu çeviren olayı düşünsene. Dönüşü düşüren güne
baksana. Ormanın yetiştirdiği her ağaç, senin ise de; senin
olması, kamuya uyması gerektiğini düşün. Kayguyu, kaygusuzluktan
edersin. Verilen sözü benden dersen, yanılmış olursun. Çünkü YÜCE’dendir.
Nasibinde tatlı yemek var ise, nasibin değil midir? ALLAH’ım hiçbir kulun
gayesine duvar çekmez. Dumansız gün doğacak, elde eli bulacak. Açılan
kapıda, GANİ’den nasip alacak. ‘ALLAH’ım.’ demeden yol bulunmaz, kaderine yazılan silinmez.
Sığındığı YÜCE’den alacağı, geceyi sileceği görülür. Yelden
çevirdin, selden döndürdün, yumuşak yolu buldurdun. Olacağı
düşünmeye ne hacet?

Gözün gördüğü yer, hile kaldırmaz. Kul kulun sözüne aldırmazsa, üzüntüye kendi yer vermiş olur. Hatayı kendinde
arayan kul; olayı katlamış, düzene koymuş olur. Sorulanın
doğrudan ayrısı, yorumdaki hatasıdır. Sözünün hatası baştan. YUVA’da
olanın, görüntüye gelenin kimliğini; varlığından bilmen gerek.
YUVA’da daim var olan. Rüyada verilen, yorumu kendince onaylanandır. Geliş, oluşa yer
verir. Ne var ki ALLAH’ımın KATI’na, ona layık varır. Sözün değerine ölçü
vurulmaz. YUVA’nıza şeytan yer almaz. Nasihat edilenin, yorumuna yer
verdim, hatasını söyledim. ‘İyilikten nasip al ki, ALLAH’ımın KATI’nda yerin olsun.’ dedim. Aynayı yüzüne
tutulacak tarihi verdim. Yönünü tayin edecek günü söyledim. Ölüm bildirmek, vazifem değildir. Ölüm korkusuna düşenin,
korkudan öleceğine inanmak, yazılanın bozulduğunu sanmaktır. Günü gelmeyen, ne korku ile ne kargı ile göçmez. Eceli
kaza dediğimiz nedir? Yazılanın dışında kalan mı? Daha önce verdim. Doğum, evlenme, ölüm; binanın planındandır.
Dışına çıkamazsın. Zelzele, eceli kaza mıdır? Zelzelede ölümü, eceli kaza görürsen
yanılırsın. Eceli kaza; vakitsiz, sebepsiz ölüme telmihen söylenir. (telmih: söz arasında başka bir şey kastedilerek
manalı söyleme, açık söylememe.) Sözün, evvel bitime yok. Ölüm mukadder
olduğu anda, intihar eder sabırsızlığından. Her yazılan ALLAH’ımdandır.
Aldığı yer de, dünyadaki ölçüsüne göre değil midir? Her olaya
sabırsızlık gösteren, ölümünü de aynı ölçüde verir, ondan sonra gelenlere örnek
olur. Daha önce verdim, her olay karşıtı iledir. İyi-kötü,
beyaz-siyah, cennet-cehennem. Senin seçme hakkın vardır. İki yol
olur her kulun önünde. HAK YOLU ve onun karşıtı. Kulun kaderi, her iki
yolda yazılıdır. Seçim senin hakkındır. ‘Şeytana uydum.’ denen odur.
ALLAH’ım binlerce MELEK’ini, her kuluna doğruyu göstersin diye gönderir.
Gene de hatayı kendine vazife edinen, yolunu seçmiş olur. Kaide bozulmaz,
dışına çıkılmaz. Yolların görüntüsü, kulların akıbeti ile gösterilir.
Doğru yolu seçen kul, huzuru bulur. Yolun eğrisine giden, daima
huzursuz olur. Görüntü ise, tam aksidir. Birçok meşakkat içinde, huzura
varmış olan kul; doğruyu bulmuş olan kuldur. Her türlü dünya
nimetinin içinde, huzursuz olan kul; eğri yola giren kuldur. Onun için,
içinde olduğun hale şükret ki; HAK YOLU’nda olasın, kainatta cennete
varasın. Gülün en güzeli dahi, köre sadece dikenini gösterir. Çünkü kör gözü ile değil,
eli ile değerini bulmaya çalışır. Görmediği için dikenine muhatap olur. Onun için ‘ALLAH’ım.’ diyelim,
gönül gözümüzü açalım ki; dikenine değil, gülüne bakalım. ALLAH’ıma emanet olasınız, ölüm sözünü silesiniz. Gün beklemeye değil,
yol beklemeye çalışasınız, gönüllerden dikeni atasınız.

Hummalı olmayalım, sözün yumağın yoluna olduğunu bilelim. Yumağın
sonu verilmez, yuyandan son denilmez. Bunca verilenden sonra, gaflette
kalınmaz. Kuyuya su dolmaz, doldurmaya çalışana hizmet edilmez. Günde konuşulan, sözü edilen yolun
yolcusu; ‘Yaratıcıyım.’ deyip çukur kazana, çukura kuyudur diye su doldurmaya
benzer. Çukur açıp dışarıdan taşıma su doldurmaya çalışırsan, ne
olur? Toprak ile karışır. Önce çamur olur, sonra kaybolur. Çünkü toprak
verici olduğu gibi, hataları da örtücüdür. Sinesine çeker, üstünü örter.
Günde konuşulan konu için. Onun mevzuunda örtecek ne var ki? Hatada varit
olana değil, hataya duçar olana acırım. Hata vardır veya yoktur. Var ise
ona duçar olana acırım. Çünkü hata gelip senin kucağına oturmaz. Ancak sen
ona sahip çıkarsın. Günde GARİB’e verilen sözü açayım. Noktayız. Daireyi çizemeyiz.
Daireyi çizmek nedir? Birçok noktaları cezbedebilmek, ve o noktaların daireyi
çizebilme cezbesine sahip olmaları lazım. Bir sinek ile bir kuşu yan yana
koyarsan, düzenli durmaz. Gönül yankıları uymayan kullar da, daireye nokta
olamazlar. Ancak o daireye nokta olabilecek kullar, çembere girebilir. Daire
dedim. Sanmayın kendimi daire kadar büyük gördüm. Ben de aynı dairenin ortasında
bir noktayım. Ne var ki, AŞK’ımın cezp ettiği noktalarla bir daire
olabiliyoruz ve daire içinde olabilenin ancak görebileceğidir. HAK ADI’na
mümin olan, yahut kul gözüne mümin gelen. Sözü GARİB’e ağızdan verdik, daha önce söyledik. ‘Nerden bilir, nasıl bulur?’ denmesin. ‘ABDAL.’ dense yeridir; çünkü GARİB
kuludur, HAS BAHÇE’nin gülüdür, kumun elendiğidir, sahile döküldüğüdür,
‘Taç olsam.’ diyenlere, sinesini açtığıdır. Demen ‘Yolun neresi?’, geldik dünya burası, altın olsa parası, yanar gönül
çırası. Dileyende gelende, ocak başı diyende, her elini verende. Kalır
beden yapısı, açık cümleye kapısı. AŞKI’na düşmüş, ‘ALLAH’ım.’
demiş gelmiş. Mana açışı, kuluna verdiğine söz. Kulundan
söz gelmesin. ‘ALLAH’ım.’ diyen kulun; ne yoldan, ne kuldan, ne şeytandan
zarar aldığı görülmez. O’nun ADINA geldik, ‘YA ALLAH.’ dedik, ‘EŞHEDÜENLA İLAHE İLLALLAH
HAK MUHAMMED RESULULLAH.’ dedik, Adı’nı gönülden andık. Çünkü o’nun NURU’ndan
olduğumuzu, binlerce defa dedik. ‘Hatalar neden olur?’ denir. Kulunun hayrına olduğu bilinse, kum
misali ufalanır. Daha önce verdim, serti sertte dene. Dikkatinize her zaman
verilir, çok yuvada görülür. Eşin biri sert ise, öbürü yumuşaktır. Bu
hal, HAK YOLU’ndan uzaktır. Çünkü ancak taş-taşa çarparsa kırılır.
Taş kuma düştüğü müddetçe, kumluğunu muhafaza eder. Günde
yuvada olan sertlik budur. Dilenen, ‘Yumuşat ALLAH’ım.’ diyen; olaya boyun
eğmesini bilmeli, ‘SEN’den ALLAH’ım.’ demeli. Kum olduğunda; ne şikayete
hacet, ne de sabra yer kalır. Çünkü kum olan, kendini deryada bulur. Olay
budur. Sözümün başında verdim ya, yuvadaki sertlik. ‘Yumuşayım, kum
olayım.’ demedin mi, ALLAH’ımdan dilemedin mi? Ne sen, ne GARİB; hataya düşmekten kaygunuz olmasın. Olayda
HAKK’ın ELİ görülsün. Söze söz katılmasına, ‘Güvendiğin, DEDE’n.’
denilmesine derim. Altın olan gönül bozulmaz, ALLAH’ımı bilen yanılmaz.
Dediğim budur. Adıma şımaran olmaz. Olan HAKK’ın TECELLİSİ’dir,
taşın ufalanmasıdır. Her türlü tecrübede; gönül ölçün alındı, imtihanın
görüldü, geçer notun verildi. ‘Sahile insin, ne var ki eleninceye kadar
ufalansın.’ dendi. Madde ile imtihanın geçti, yolun manayı seçti. Ne var ki
mana imtihanları, maddenin zorlusudur, amma tatlısıdır. Şaşırtmaca
olmaz, manaya geçene şeytan karışmaz. Çünkü şeytan dünyaya
karışabilir. Manaya uzak kalır. Onun için yuvanızda, kaygunuz olmasın.

Hürmetimiz SIFATI’na, AŞK’ımız ZATI’na, yolumuz GÜLÜ’ne, günümüz Doğuşu’na
kapı açar. Açılan kapıda cümlenizi Kucaklar. Kumunun elendiği yerde değil,
sahile vardığı yerde; cümlemiz buluşur, o’nunla kucaklaşırız.
Kalbimiz o’na bağlı. Yolda olanı geçtik, hataya yer aramadık, raf bulalım
demedik. Çünkü görmemeyi, duymamayı öğrendik. Öğrenmeyen; yolunu
dilesin, dilediği gibi alsın. Hataya günümüz kapalı. Yumuşak kul
olduk. Taş olanı taş kırar, onu da ufalar. ALLAH’ım ufalamaktan aciz
değildir. HATASIZLIK, ALLAH’ıma mahsustur. Af dilemek kulluktur. Hata
olmasa, af dilemeyi KUR’AN yazmazdı. Güzel aldık yolumuzu. ‘GÜL’üm.’ dedik, GÜL’ümüzden Şefaat diledik.
Gayretimiz, yolumuzda gerekli olanı verdi. Hummalı olanda huzur aransa; dünyayı
siler geçer, huzuru kuşta arar. ‘Neden?’ dersen, ‘Sonsuzluk onundur.’ der.
Aslında sonsuzluk kulundur. Elbet kul olduğunu bilirsen, dünya küçüktür
dersen; suda balık avlamaya değil, sonsuzu bulmaya çalışırsın. Kuyuda
renk olmaz, çünkü sonsuza bakmaz. Deryanın rengi, sonsuzdur dengi. Günümüzün
yerine koyduğu, AŞK ile tüttüğü; kaderi ÇİZEN’in, sözünü
edenin dengine verdiği görülür. Sözümüz açılır, kaderi
YAZAN BİLİR, gönle alan görür. Kuğuyu göle salan, martıyı deryaya veren, YÜCE değil mi? Her
olay yerli yerinde. Kuşa ‘Uç.’ diyen, tavşana ‘Kaç.’ diyen; kendi
ortada kalandır. Yalnız kaldığında, doğruyu bulandır. Kul vardır
kalabalıkta, hatalarıyla yoğrulur; yoğrula-yoğrula doğruyu
bulur. Kalabalıkta doğruyu bulmak, elbet en makbulüdür. Ne kadar kalabalık
ise, o kadar hata çoktur. Yakışanı sen değil, YÜCE seçer. Gününde
verdim, olacak dedim. YUVA’yı gelen açık bulacak, gelenlerde cümlemiz bir
olacak. Gönülle anılanlar da, yoluna düşenler de gelir; cümlesi duacı
olur. El-ele verilir, gül bahçesine girilir. En güzeli önünde, başımız
dizinde, gönlümüz gönlünde, dalımız elinde. Duamızı edelim. Yoldan
dileğimiz kalmadı artık. Çünkü yolu katettik, AŞK’ın varlığını
öğrendik, gönüllerde çıraları yaktık. Kayıkta değiliz, gemiye girdik. ‘Kaptanını ALLAH’ım tayin etti.’
dedik. ‘Fırtınaya-dalgaya durulur.’ dedik, baktık. Korkuyu geminin önüne değil,
arkaya attık. Hep sonsuza baktık, sonsuzlukta yıldızlar ile bir olduk.
Yıldızlar gecenin süsü denir. Sonsuzu bulan, gecede uyanır. Uyanmak nedir?
Aydınlığı bulmaktır. Gönülde yaktığın ateş, öyle aydınlatır ki;
karanlığı bilmezsin, yolundan çıkmazsın. ‘Hata.’ dendi. Hatayı PEYGAMBERLER dahi yaptı, çünkü onlar da kul idi.
Dilenen yerden getirdim, dilendiği yere götürdüm. ‘Şefaatin cümlenin
üzerine olsun. Yanılan da sana sığınsın, ALLAH’ımın AFFI’na mazhar olsun’
dedim, duacı oldum. “ Yaratılan her kulda, gösterilen her yolda; ALLAH’ım
vardır.” Dedi, cümlesine niyazını bol Verdi. Cümlesinde, cümleniz görüldü, Aşkı
ile yoğruldunuz. Yumuşak yol ile vermeyi, açık demeyi dene. Gizlilik yok. Olgunluk,
meyve misali gününü bekler. Her meyve tadını güneşten alır. CAN ile cini karıştırana de ki; ‘CAN CANAN ile, cin şeytan ile.’
CANAN ile oldukça, cinde ne aradın? Şeytana uymakta ne buldun? Şeytanı
andığın, hatana ortak tuttuğun müddetçe; kork.

Kuşakta darlık çekilmez, dünyada varlık bilinmez, kazan ezilmeden
delinmez. Her olayın başlangıcı olur, başı sona bağlar. Gemide kaptanın sözü geçer denirse de; havanın gidişine uymayan
kaptan, gemiyi alaboradan kurtaramaz. Onun için her olaya ‘Kaptan olayım,
sözümü tutturayım.’ diyen, yanılır. Kumun bol olduğu yerde, kulun rahatı görülür. Her güzelin meşakkati
çekilir. ‘Güzel göreyim.’ dersen, güzelin ölçüsü görüşe göre değişir.
Yüzeyde kalan yosun, sahile vurur, çöp diye attırır. Deryada olduğu
müddetçe değerini bulur. Kuyuda olan sudan alanın bildiği; sadece ağzını ıslatmak,
nefsini köreltmektir. Kaynaktan bulanın, yanmaktan kurtuluşa vardığı
görülür. Yandıkça, kaynakta sönmeye çalışır. Sönmekten maksat, kanmaktır.
Aşık olanın aradığını, sorsan bilmez. Çünkü beden, aradığını vermez. Kuşun kanadını yolsan,
uçmaktan mahrum kalır. O zaman ona rızkını vermek, boynunun borcu olur.
Almadığın kanatta, döküntü arama. Kuyudan söz bekleme, yelde taş
selde baş arama. KEVSER’in verildiği, ‘RESULÜN.’ denildiği gün; MİRAÇ günü
idi. O gün RESULÜ’ne sunuldu. KEVSER’i okuyan, RESULÜ’ne tabi olandır,
ALLAH’ımın VERDİĞİ’ni, RESULÜ’nden dileyendir. Niyazında
bulacaksın, içmiş kadar olacaksın. Gökyüzü yedi kat, kainat onsekizbin perde. Her kulun gücünde o’nu bilelim.
Onda ALLAH’ımın TECELLİSİ’ni görelim. KEVSER SURESİ’nin elden ele değil, doğrudan RESULÜ’ne
sunulduğu bilinsin. Her verilen, MELEĞİ eli ile geldi. KEVSER
SURESİ doğrusuna verdi.

YÜCE’nin GÜCÜ’nden diledik, kuluna hayır duacı olduk, sahil yoluna verdik,
cümlenize ‘Selam.’ dedik. Kahrını dünyanın vergisine koyan, zevkini neden kendi gücünden bilir?
Kahrolduğu an ‘ALLAH’ım.’ diyen, verilenin geciktiğini gören;
‘ALLAH’ım.’ desin, daha çok kendini ALLAH’ına bağlasın. Kitap okur gibi edilen niyazın, vergisi de kalıp misali olur. (FATİHA SURESİ’nin Türkçe anlamı)
Mücehhez dünyanın TEK KURUCU’su, her kulun TEK VERİCİ’si,
sevenin-sevmeyenin, bilenin-bilmeyenin KURTARICI’sı. Yarattığı her
varlığa, kucak dolusu vergisi olan YÜCE ALLAH’ıma, bağlantımı
gönülden diledim. Uymaya çalıştım, her türlü şerre arkamı verdim.
Meyhanede şarabı AŞK diye gördüm. Ancak içtikçe erdim. Sorunun cevabıdır. Cevabım, meyhanedir. Aldığım şarap, olduğun
erginlik. ‘Olmuyor.’ denmesin. Yuyana yol sorulmasına ne hacet? O zaten
vereceğini, zamanını, mekanını bilir. Çünkü kendinden değil, YÜCE’nin GÜCÜ’nden alır. Her kulun gönlünü OKUR. Her
olayda düzenini BULDURUR. ‘Ne olur, nasıl denir?’ denmesin, meraka düşülmesin.
Yumaktan verilir, düşünceler görülür; düğüm, niyaz ile çözülür. Kalem kağıt olsa elde, name yazılır. Ne var ki nasip ise, gönderilene
vasıl olur. Kaybından üzüntüye düşen, duman ile yoğrulandır. Çünkü
kayıp olan, aslında sana yazılmayandır. Koruk olsa, üzüm diye beklersin. Üzüm
olsa, ‘Şarap.’ dersin gözlersin. Şarabı dahi, yıllanmaya bırakırsın.
Senin yapına verilen dahi sabır ister. Sirkeyi dilersen, böcek besler. Üzüm
suyu, kulun da böceğin de nasibidir. Alanın aldığına sahip çıkması, kulluğundandır. Böcek; şarap
aldım demez, aldığına sevinmez. Onun aldığı, sadece bedenine gerekli
olandır. Kulun aldığı RUH’unu besleyendir. Şarap oldu, kullarına
sunuldu. ‘Sirke olur mu?’ denmesin, kayguya düşülmesin. YM olur, söz yerini bulur. Yamuk patatesi YARATAN da bir,
düzgününü VEREN de. Olaylar üzerinde durmak, hataya düşmektir. Elbet her olan
YAZILAN’dır, ALLAH’ımdan GELEN’dir. Madem ki ALLAH’ımdan kötü gelmez, VERİLEN
hayırdandır. Gaflet tatlı uykuya benzer. Her sorgu gafletin ta kendisidir. Elbet
AYET-EL KÜRSİ’yi dilinizden eksik etmeyin. Dilinde yok ise, gönlüne
katarsın, ‘Okudum, onun ileyim.’ dersin. Katık yaptığın; münasip olandır,
niyetine düşen değil. ‘ALLAH’a ısmarladık.’ diyelim, cümlenizi ALLAH’ıma emanet edelim. Günleri
kutlanan yavrulara, duacı olalım. Bahtları, tahtları YÜCE’nin GÜCÜ’nden, kulunun
sevincinden olsun.

Hummayı bilmeden, gönlünü bozmadan gelenlerleyim. ‘Yolum ALLAH’ıma.’
diyenlerleyim, yarattığında AŞKI’nı bulanlarlayım, hasreti bilmeden
duyanlarlayım. ‘ALLAH’ım.’ dedim, gönüllerle bir oldum. Kainatta ananların, andığı
an yanına geldim. Kuzuyu verenin, koyunu görenin çobanı oldum. Kuzuyu veren de,
koyunu gören de YÜCE değil midir? Kuzu koyundan beslenir, koyun görenden,
cümlesi GÖSTEREN’den. Olumuna yol alan, gülü dikensiz bilendir. Diken dedik,
özünü verdik. Sev gönülle, yüzünü görmesen de; an beni, adımı bilmesen de; duanı gönder,
mekanıma gelmesen de. Kuşun uçtuğu yerde değil, AŞK’ının düştüğü yerdeyim. Bana duyduğunuz
AŞK, aslında bende gördüğünüz YÜCE’nin TECELLİYATI’dır. Ben
YÜCE’de, YÜCE bende; ben cümlenin gönlünde, cümle YÜCE’nin HUZURU’ndadır.
AŞK’ını ne sigara ne alkol siler, yeter ki gönlünü katıksız O’na ver. Tarlanın ortasında olan her kul, bir yöne bakar, gördüğü onu yakar.
Ne var ki, ne senin gördüğün, ne onun gördüğü aynı değildir. Her
gören gördüğünü sever, ‘Benim gördüğüm daha güzel.’ der. Aslında
hepsi güzeldir, söylenen sözler gazeldir. O dahi boş değil, toprağı besler. Yumuşak yol bulan, yürür gider.
Sohbet kulundur, kul yumuşak yolundur. Her kul söylesin, doğru
olan bulunsun. Bizden gelen tespihtir, kula verilen yorum. Her kul yoluna göre
yorar. Almadığın senin olmaz, kul kulun yolunu bozmaz. Beden yorulmadıkça
terlemez. Terlemeyen kula gümüş denilmez. Altın gönülden başka sahip
bulunmaz. Oymayı bilen kuyumcu, külçe altına değer vermez. Değerini
bulan altın, dolaba konmaz. ‘Uygun görülen.’ denilsin, ALLAH’ım uygun olanı
YAZAR bilinsin. Yazılan bozulmaz, kul düzeni kuramaz. YAZAN yolunu açar, gününü
seçer. ‘Sahipsiz ağaç oldum, yapraktan mahzun kaldım.’ demesin. Yaprak yaprağa
denktir, ağaca gelen ahenktir. Yazılan cümleye hevenktir. Topluluğun gözüne hoş gelen, cümleyi sevindiren, yumuşak
yol bulmayı dileyen; aslında sahilinde yürüyendir. El,ele verilsin, daire
çizilsin, ALLAH’ıma emanet olunsun. Selam gönderene sevgim bildirilsin. Oymaya altın aç, altın olanı seç, yaprak olduğun ağaçta,
yapraktan sözün geç. ‘Ne demek?’ dendi. Alanın vereceği görülmez.

Huyunu sudan alan, yolunu HAK’tan bilenlerle bir oldum; cümlenize selam
dedim. Hummalı günün, yıldızlı olur geceleri. Dünyayı düzene veren, olayların
niceleri görüldü. Her olay ‘Düğüm.’ dendi çözüldü, badema örüldü. Geçen
günlerdeki olayları düşünsenize. ‘Tarih.’ dersiniz okursunuz. Masal diye
değil, manalandırılırsa; her olayın çözüldüğü görülür. Sepet. Önce kargı toplanır; örülsün diye, içine erzak konsun diye. Gündeki olay da öyledir. Önce toplanacak, sonra örülecek,
gereken doldurulacak. ‘Olmuyor.’ denen, düzene hata bulana derim. Sözüm açık.
Yapıya değil, kapıya bakılsın. Yapının yerinde değil, yönündedir
olaylar. Gününde değil gecesindedir. Onları bağlayan olayları derim.
Üzüntüye yer yok, düzenini bulur. Kumunu eleyenle, gözünü bürüyen; ayrıntısını verecek, geçen güne dönecek.
Dönüşte sözün çözüldüğü görülecek. Her olan hayırdır ya. Yel gökte,
sel yerde olsa da; dünyayı süpüremez, bir adım öteye götüremez. Onun için akan
suya ‘Hoş.’ diyelim. Yeşilin renginde, gönlünü gördüm. Gönlüne türlü çiçekleri serdim.
‘Suyumuz aynı kaynaktan.’ dedim. Sana sundum, ‘Kanarak içsin.’ dedim. Heybeyi sırtına alan; ön gözüne ferahı doldursun, arka yüzüne kayguyu
koysun, koyduğunu unutsun. Gün gelip açanda, ‘Dert miymiş.’ desin.
‘Yol dileyip, gidemedim.’ diyene, gidemeyişin tasasına düşene de ki;
‘Ona ben, ‘Yakın adaya gideceksin.’ demiştim.’ Daha önce vermiştim.
Orası uzak ada. Yolu açılanda, vade YÜCE’de. İzin bende olsa, müracaat
edilecek yeri de söylerdim. Gidenlerden danışılsın. Söylediğim
yazılır. Yuvasını kurmayı YM dedim. Ne var ki önce gidişe selam versin. Ayyaş değiliz, amma sarhoşuz. Ayyaş pespaye olan,
sarhoş gönlünü veren. Meyhanede mey değil, MEYDAN ararız; MEYDAN’da
sarhoş deneriz, MEYDAN’ı onun için ararız. Daha önce dediğim gibi. Oğulun gönlünde olan sevgiye, sevenler
hürmet eder. Sevmeyen ‘Gadr ettin.’ der. Sevgisinin kainatta yol aldığı
görülür. Her yaratılana sarıldığı bilinir. Evet, YUNUS’umun. YUNUS gönüllüsü derim, onun için çok severim. Oğula.
Yolunda YUNUS ile el-ele veririm, yolunu gösteririm. Onun için sizler sormayın,
‘Ne olur?’ demeyin, bekleyin, olacağın en güzelini görün. En başta sana dedim ya. Gönlüne çiçekleri serdim ya.
ALLAH’ımın ADINA açılan her kapı, NUR ile donanır. Sanma ki kapanır. Her açılan
kapının, seni onsekizbin perdenin ötesine götürdüğünü bilesin. Dedim ya;
ayyaş değiliz, sarhoşuz. Sen de itiraf ettin. Gönlünde AŞK
olanın, AŞK’ına sadık kalanın; dünyada her muradı olur. Kapı zorlansa
bile, er-geç açılır. ALLAH’ım ADINA el attığın kapının önünde, şüpheye
düşme. Çünkü şüphe, elindeki kuvveti düşürür. ALLAH ADINA başladığın
işinde, şüpheni sil ki; kuvvetten düşmeyesin. Madem ki ALLAH’ım
benimle, GÜCÜ de bende. Şüpheye düştüğüm an; ben, ben olurum.
Halbuki ben değil, O’yum. O olduğumu bildikte, korkuyu sildikte,
sende seni değil O’nu buldukta; ne senden korkarım, ne kendimi tartarım.
Varsın gitsin, geri gelsin. Gelende gülen sen olasın. Hazırladık ya. Üzüntüler olmasa, sevincin tadı alınmaz. Meyveyi döküldü
diye, ağacı kökler misin? Ağaç sende. Bekle, dökülenin yerine yeni
meyve gelir. Her olay bittiği zaman, değerini bulur. ‘Güçlük.’
demeden, dikeninden şikayet etmeden; ALLAH’ım ADINA kapıya elini koy, şüpheyi sil.

Huzur vermeyeceksek, gelişimize mahal kalmaz; doğruyu demeyecek
isek, adımızı silmemiz gerekir. Adımızı dedi isek, sevgimizi verdi isek;
sevenin şüphesi yersiz olur. İmtihan kapısı her kula açılır. Ne var ki, ALLAH’ımın KAPISI dünya
yapısına benzemez; zekasına güvenen girmez, orda kopya çekilmez. Ne ile geldi isen, onun ile girersin. Sevabın ne kadar
çok ise, yükseliş o kadar çabuk olur. Aşmadığın geçit seni
alıkoyar. Onun için imtihanlar, birer geçittir. Kendine mal etmediğin
her olay seni aşırtır. Çabukluk ondandır. Gelenler gidenler, dünyayı
dolayanlar, kulunun aşmasına yardımcı olanlar; günümüze
gelirler. (HIZIR-İLYAS için) ALLAH’ımın iki
SEVGİLİSİ’nin, buluştuğunu bilenler; yerini zamanını
düşünmesinler, gönülden ansınlar. Bedene ölümsüzlük olamaz. Her anılan ulu
kul, ölümsüz değil midir? Her ulunun bir anılış hikayesi vardır.
Müstesna yaratılışın, müstesna olayına sahiptirler. Yaratılış onlarda,
ULULAR ULUSU makamıdır. Birine derya, öbürüne topraklar bahşedilmiş.
“Dileğince dolan, yardımınca gönülleri al.” denilmiş. “Kul gönlüne
sevgileri öyle koy.” diye izin verilmiş. Yuyan olmadan gönüllere girmek,
onlara öyle nasip edilmiş. Bilmeden sev, görmeden sev, almadan sev sevebildiğince, gönlünde
güller açabildiğince. Beklemeden seversen, gönlüne gül fidanı dikmiş
olursun. YASİN okuyanların, analarını arayanların duacısıyım. Sayanların
sevenleri olsun, yudum-yudum alsın, gayesini bulsun. ‘Anam.’ dediğim
günümü bayram bildim, her günü bayram ettim. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun,
her kula ana diyecek yavru versin. Deryadan geçmeden, gemiye varılmaz; HAK SUYU içmeden, gönül yıkanmaz. Hata
paketlenirse; bir bütün kalır elinde, taşıyana ağırlık verir.
Dağınık bırak ki, herkes bir ucundan tutsun.

Aydın yolumuz, MEVLÂNA kulunuz, dumansız gönlünüz; AŞK dolsun,
güzelliği YARATAN’dan bilsin. Yıldızı aydan, ayı güneşten sormasın;
suyun akışında seli, rüzgarın esişinde yeli görmesin, yolun gidişinde
taşa vurmasın. Gayrete ne kadar düşse, ‘Kulun önüne durmasın.’ deriz,
cümleye duacı oluruz. ALLAH’ımın YOLU’nda, cümle kuluna kulluk ederiz. Bir
kuluna değil, cümle kullarına aşığız. AŞK’ımız, birine oldu
mu öbürünü inkar etmiş sayılırız. Ayıran, kulluktan uzak kalır. Kuşun uçtuğu yerde, gökyüzü yakın mı sayılır? Yakınlık, ne
uçulan ne seçilen yerdedir. Sadece seven gönüldedir. Kuşak
belde ise, KUR’AN eldedir, AŞKI dildedir, NURU gönüldedir. ‘Kuşak belde nedir?’ dersiniz, nesilde yol ararsınız. Kuşak;
elden yelden dilden, gönülden önce gelir. Kulunun bedenini yönetir, nefsini kuşatır.
Fistanına kuşak bağlamazsan düşer, nefsine kuşak takmazsan
seni utandırır. Nefse hakimiyet. Olumuna ‘Medet.’ diyen, kendini zorda görendir. Niyazın değerine ölçü vurulmaz, gönül dünya ahengine kırılmaz. Kırdı isen
sorusuna düşme, kul hakkına el sürme, kulundan şikayetçi olma. Kement
atmadığın yerde, av bekleme. Olgunluktan çıkılmaz, kuluna had bildirmek kuluna yaraşmaz. Gözle görmediğini, söze verme. Gözle gördüğün
dahi, sende kalsın. Söz dilde, olay gözde olanda; yumağın dolandıkça,
ayağına sarılandır. Saadet, sohbetin açılanıdır. Sadece ben söyleyecek isem, tahtıma
oturmuş olurum. Halbuki benim tahtım kainattır. O taht cümlenizindir.
Çünkü kainat ALLAH’ımızındır. Mademki hepimiz BİRİZ, gönüllerimiz
birdir, tahtımız da birdir. Olumuna yol, yoluna kul arayandan değiliz.
Güller açarken, yollar geçerken; zaman mekan aranmaz. yolumuz taş tutmaz,
sorulan sözden çıkmaz, güzeller güneşe doymaz, güneşte leke olmaz.

Hoşgördüm, kuşun kanadı misali. Kulun yolunda koluna verdim. Kuşun
kanadından yel alan, suyun damlasını sel bilir. Kanalın açılışı, nehrin deryaya akışınadır. Kanalın açılışını
kutlarım. AŞK ile sevgiyi verdik, tarifini yaptık. Sevgiyi anlatırken kul
yanılmasın; her yaratılan sevilir elbet, ne var ki kul ayrımı olur. Bunun oluşu ALLAH’ımın VERGİSİ’dir. Ayrım şöyledir:
CAN yakınlığı cümleye, kan yakınlığı akrabaya, beden yakınlığı eşe. Dumanlı olan gönülde, gündüz dahi gecedir. Kuruntu, baca misali gönlü karartır. Güneş yaprağı hem oldurur hem
sarartır. Sararması yolsuz mudur? Kulun sararması neden kula yolsuz gelir?
‘Kucak dolsun, elim alsın.’ dersen; ağacın dibine git ki, kucağın da
dolsun elin de alsın. ‘Gözden uzak kalan, gönülden çıkar.’ deme. Gözde
değil, ALLAH’ımın bağındadır. Zorda kalan, kolayı arayandır. ALLAH’ım
onu zora koyar ki, kolayı arasın. Kumumuz aynı sahilde, günümüz aynı gemide, mutluluk cümlemize. Çünkü
O’ndanız, yarattığı kulundanız. Sahilini bulandan ALLAH’ım RAZI olsun, dünya derdi kulundan sıyrılsın,
yolunu ayıran uyansın. Kamayı, kınında durdukça ‘Sür.’ dersin, sıyırdıkta korku
salarsın. Yedeğini bulandan, kuyuya ses vereni sorma. Kayıtta yazılan, olana
kazılandır. Niyete uyduğu gibi olsun, sıyırdığı kamayı kınına soksun.
Öfke, kamaya benzer. ‘YA ALLAH! Kaderimi hayır yazdın, tez göster.’ Yazılandan çıkılmaz, niyet
ile bozulmaz. Meyveyi yemeden, tadını bilemezsin; güneşte olmadan, balını
alamazsın. ‘Bende ne var, ne olacak, gün ne zaman dönecek?’ dersin. Almadan gelecek,
ağlamadan gülecek. Güzellik uymadadır, olanı silmededir. Geçeni silmek;
gelene gülmektir, huzuru bulmaktır, doğruyu bilmektir. ‘Kuş olsam, dilediğim yerde konaklasam.’ dersin. Kuşa
sorsan ‘Kul olsam; imtihan görsem, ebedi yaşasam.’ der. Kuş
dünyada sorgusuz uçar. Kul dünyadan sorgusuz göçtü ise, kuş misali dilediği
yere iner. Her göçen dünyaya döner, ne var ki dönüş RUH olaraktır, beden asla. Sabır, selametin kapısıdır. Çocuk, çocuk olduğunu bilmeli, ona bunu
bildirmeli. Olay ile göstermeli. Varsın hatalı olsun, ALLAH’ıma havale etmeli.

Senden aldığım soruna diyeceğim şudur. Kuşun uçtuğu
yer, balığın geçtiği yerde birleşirse; elin yeter mi? ateş
olmayan baca tüter mi? Kul bile-bile ömrüne hata katar mı? Bilmediği
hatada günahtır deyip korkar mı? ALLAH’ıma emanet olasınız. Alırsın. Onun cevabını daha önce çok verdim.
Kulunun sorusunda ALLAH’ımın İZNİ’nce cevap verdim. Yanan ocak ile,
cevabını almadın mı?

Huzur ile verdik, dileyen her kulda gördük. Gönlünde çiçek açandan,
çiçekte böcek tutandan sorguyu sildik. Kandilde yağ var ise, sönmekten uzaktır. Dert edilmesin. Gidenden yol
sorarsan, gittiğine değil vardığına cevap alırsın. Sözüm
yanlış değil. Kumunun elendiği yer, kulunun belendiği
yerdir. Mümin olan bilir. ‘Kahırda kaldım, dünyayı sildim.’ diyen, kendine yol
arayandır. Yolun gidişinde değil, O’nu, varışında bulursun. OMAR der ki: “Müsait olmayan, ‘Niyazdan uzak kaldım.’ diyen; gönle niyaz
etsin. Dilin varmadığı yerde; gönül alır, aldığını iletir. Niyaz,
gönülde olduğu müddetçe, değerini arttırır. Güzellik her
verdiğinde. Yuyanın verdiği, güzeli gösterdiğidir, göremeyene
uyandırdığıdır. Kolunu aç da gör, yerini seç de gör. Görgüden uzak kalan,
yaratılana hata arayandır. Aslında hata, hatayı arayandadır. Güzeli güzel diye seversen, gönlünü yıka derim. Çirkine değil,
çirkinde güzele bakarsan; kulluğun içindesin. Her yaratılanın kul olması
dilenir. Gelenden ALLAH’ım RAZI olsun, cümlenizin kapısı O’na açılsın. O’nun NURU’yla geldik, O’nun ADINA sözümüzü
verdik, her dileyene yardımcı olduk. Her kul, olduğu yeri ALLAH’ımın KALESİ bilsin, muradınız tez
olsun. Dünyanın döndüğü, her kuşun konduğu bir dal vardır. Dalınız
sağlam olsun, sağlam ağaçta dursun, toprağa derin gitsin.
Toprak, alanın değil verenindir; su, içenin değil derenindir. Ne
kadar içsen bitmez, akan dere kurumaz. Nerden gelir? Nereye gider? Gittiği
yerde ne bulur? Olduğu yerde ne görür? Gördüğü; YARATAN’ın
VERDİĞİ’dir, mümin kulun ‘YARATAN’ım VERDİ.’ diye
sardığıdır. Gönül altın olursa, varsın çamura konsun. Ne çamur altını bozar, ne altın yozar. Her kul, kendi olduğu yeri kazar.
Yumuşak olalım, SAHİLİ’ne varalım. ‘Yumuşak nasıl olalım?’
derseniz; VEREN’in VERDİĞİ’ne şükrederek, niyetine uymasa
da. Kuyuda su ararsan; yandığındandır, ‘Bir yudum su içeyim.’ dediğindendir.
Ne var ki, akan suyu bulduğunda, dizi yere koyduğunda; içersin de, yunarsın
da. Manada güzellik, VEREN’in; maddede güzellik, görenindir. Manayı görmek, ölmeden
ölmekle olur. Maddede güzeli görmek, O’nu bilmekle olur. Soyluda aranan, yılının eskiliği mi? Soylu ile soysuzu ayıran, dünya
varlığına verilen kıymettendir. Soyunduğunda her kul birdir. Aynayı
aldığın gibi, ilk baktığın kendi siman olur. Ayna misali, karşındakine
bak ki; kendini göresin, onda sevgiyi bulasın. Bulmadığın zaman, kendini
yokla, ‘ALLAH’ım.’ de O’na sığın. ‘Ve lahavle.’ demeden önce, ‘ALLAH’ım,
SANA sığındığım günden beri aldığımı bileyim, bildiğimi
diyeyim.’ de. TEKBİR getirmeden, tespih çekme. ‘ALLAH’ıma sığındım,
geleni O’ndan bildim, her olana uydum.’ denir, niyaza öyle yer verilir.
Uymadan-duymadan, niyaz edilmez. Her ateş, kendi mangalında yanar; her gönül, kendi bedeninde
hafifler. Selameti ‘ALLAH’ım.’ diyen bulur. Senden geçenin, kalburda olduğu
bilinsin. Dilinden kalbura verilsin, öyle elensin. Sana derim. Dediğin gibi, gönlünden geçirdiğin gibi
yaparsın. Senin düşündüğünü yazdık. Ateş genişledikçe
çıtırdar.

Güdülenin güdenden aldığını, ‘Yol münasip.’ demek uygundur. Güdene
vücut vermek, gülmeyi gerektirir. AŞK olmasa, yol bulmaz; kul yolunu, dilemeden almaz. Yumuşak kulda,
‘Olmuyor.’ denen görülmez. Sağlık gönülden başlar. Gönlü hasta
olanın, dünyası karanlık olur. Görenin görmeyenden farkı, söylediği şarkıdır.
‘Nasıl olur?’ derseniz, kendinizi yoklarsınız. Söylediğin şarkıda
O’nu buldu isen, dünyayı sildi isen; şarkında duygunu verirsin, dinleyeni
sevindirirsin. Gazelin dökülüşü sana hüzün veriyorsa, acımamak elde
değil. Gazel dökümünden şikayetçi değil ki, sen ona acıyasın. ‘Kayalık.’ denmesin, dağın şikayeti edilmesin; kuyudan korku
alınmasın, ne var ki bırakılmasın. Koyduğun gibi kalsa güzel. Güneşte yanan gazel, döküldüğü yerde kalmaz,
gördüğün gibi durmaz. ‘Değersiz.’ dersen, kul verdiğini bilmez.
Bildiğin sadece binde birin yarısı bile değildir. Cümleye olmayacak,
dünyaya verilmez; sabreden kul, ölüme terk edilmez. Konuyu açmayan, koşuya girmez; koşuya girmeyen, yarışı
kazanmaz. MEYDAN sizlerin, gölge bizlerin. Gelen kulların, açan yolların
yardımcısı ALLAH’ımdır. Yeter ki kul dilesin, kayıttan uzak kalsın. Olmayan
yumak; ‘Çiledir.’ denir, kadere boyun eğilir. Kuşak belde olsun,
suyun elde, ADI dilde, sadece AŞKI gönülde kalsın. Sevdiğince sevilesin, umduğun gibi göresin. Soğuk
suda gördüğünü, yavruna nasip veresin. Yanan soğuk su ile kanar. OSMAN’ın yaprağında değil, toprağındadır vergi. Görenin
dilinde değil, gönlündedir tadı. Ayağına giydiğin senin, eline
aldığın benimdir. Cümlenizin gönlünü taradım, her gönülde güller aradım, demet-demet derledim.

Kucak dolusu sevgi, yoluna saygı ile geldik, kayguyu gönüllerden sildik.
Kaçana koşucu olmadık, gelene arkamızı dönmedik, dileyenden sözümüzü
esirgemedik. Çünkü bende olan, benden değil O’ndandır, O’nun YÜCE
VARLIĞI’ndandır. Sahip çıkmadık, ‘Bizde kalsın.’ demedik. Verilenin dağıtılışı,
kaynağa benzer; aktıkça, değerini bulur. Yol bilenin, ‘ALLAH’ım.’
diyenindir. Sevgimiz oldukça, gönlümüz doldukça, kainatı sardıkça; kimden
korkalım, ALLAH’ıma sığındıkça? Her meyve bir olmaz, meyvede öz atılmaz, kabuk yanlış verilmez. Kaşıkta tane sayma, kuşağı gevşek
sarma. ALLAH’ımı anışında; dilin ile mi, gönlün ile mi konuşursun?
Gönlünün lisanı olmaz, kaydın dil ile yapılmaz, iman yazı ile çizilmez.
Bilsen-bilmesen, O’nun kulusun, O’nun NURU’sun. Geleceğin kaygusunu çeken
kul, ALLAH’ımdan uzak kalan kuldur. Sen O’ndan uzak kalma ki, O seni bırakmasın. Müsait günün sorgusu, meyhanenin kaygusuna benzer. AŞKI’na düştüm
ki, ‘Ver ALLAH’ım.’ dedim ki; dönüş yapsın, kuldan değil O’ndan
beklesin. Kulun kula vereceği, sevgidir. Bende beni bildiren nedir? Kainatı saran sevgim. Sende seni bulduran nedir?
Aradığın huzur. Huzur ne ile bulunur? Şüphesiz sevme ile. Ona de ki;
yanmadığı alevde kor aramasın, bacadan medet beklemesin, ‘Hava ordan
gelir.’ demesin. Hava, kapıdan pencereden gelir; bacadan sadece duman gider.
Ordan medet bekleyen, karanlığa hükmeder. Bacaya arkasını dönsün. ‘Pencere
göremedim, hayrına eremedim.’ dedikçe, kapıyı bulamaz. Yoklukta, varlığa
sevgi duyulmaz. Varlıkta yokluğa düşene, tekme atılmaz.

‘Kulu muyuz?’ dedikte, O’nun ADI’nı andıkta bulduk, yarattığını
sevdik, ‘Cümle alemde.’ dedik. ALEMLERİ’ni bildik, ne var ki vardıkta
gördük. YEDİ KAT ARŞI’na, ONSEKİZBİN PERDESİ’ne,
anında geçtik. Beden perdeler, RUH aralar. Siliversen geçersin, perdeleri açarsın.
Gelenin varlığı, şüphenize yer vermesin. Cümle ile anılan, ‘ALLAH-U
EKBER.’ denilen yerde; kuldan gayrısı olmaz, dünya kuluna ALLAH’ım, kötü telkin
vereni GÖNDERMEZ. Kulunun varlığı nedir? ALLAH’ımın NURU’dur. ALLAH’ımın NURU’nu
harcamadı isen, korkun nedendir? Bilmeden harcanmaz. AŞKI gönülde oldukça,
‘ALLAH’ım SEN’inleyim.’ dedikçe; ALLAH’ımın gönderdiğinden başka
kuvvet gelemez, gelse de barınamaz. ALLAH’ımın ateşi öyle bir ateştir
ki, hiçbir kuvvet ona dayanamaz. ‘ALLAH’ım, SEN’den geldim. ADIN ile söze
girdim, ADIN ile bitirdim. Şüpheyi, cümle gönüllerden sildim.’ denmeden,
denilmez. ALLAH’ımın İZNİ olmadan, yaprak düşmez. Yazıyı verenden sorum şudur: Kendini ne ile kimden korur? Kime karşı
korur? Dünyayı YARATAN, kulunu GÖZETEN ALLAH’ım; seni cin ile mi yanıltır? Gaye
yanıltmak mıdır? Öyle ise neden şüphe edilir? Onu diyenin aslında diyecek
ehliyeti yok. Bunca PEYGAMBER gelmiş, EVLİYALAR göndermiş;
hangisi cinden söz etmiş? Gönüller pak olsun, yolunuz HAK olsun. Dilimizde
ADI, gönlümüzde ateşi daim kalsın. ‘LÂİLÂHE İLLALLAH’ dedikçe,
çevrende toz dahi kalmaz. Müsterih olasınız, gönüldeki kayguları silesiniz.

Kuşakta darlık görmeyelim, ‘Sıktı beli.’ demeyelim, yolunda şikayetçi
olmayalım. Gidende sorgu, kalanda yargı aramayalım. ‘Olmasaydı, darlığa
vermeseydi.’ demeyelim. Hiçbir olayda darlık kalmaz, kuluna kusur yüklemez. Kum yolunda yürüye-yürüye, ayak ile sürüye-sürüye; kah çukur olur, kah
tepelenir. Düzenini bulmak için yel gerekir. Esen yelin hikmeti odur. Düzenini
buldurmak, çukurları örtmek. Mayası verilen yoğurt, beklenmek ister. ALLAH’ımın
VERDİĞİ’nin, ölçüsünü gördüğünün; kaygusuna düşmeyin.
Her kul vardıkta, ALLAH’ımı idrak ettikte; sadece O’nun ADI’nı anar,
sanılmasın şaşar. ‘ADIN ile geldim, SENİ buldum, şükür ALLAH’ım.’
der. Dilden söylenen, gönülden geleni biler. Gönül ile dil arasında mutabakat olmalı, olduğu gibi görünmeli. (Ölünün başında beklemek gerekli midir?) Göçene
ağlamak, hasretine düşüldüğü içindir. Hasrete sen düşersin.
Varsın aramıza gelmemiş olsun. Beden ile meclisimize girmemiş olsun.
Gönül ile karıştı, niyazlarımızda bulundu, dualarımızı aldı. Müjdeler
olsun yerini buldu. Şehitleri bekleyen kim? Kuğular mı, martılar mı? Huymuş güzeli güzel yapan, huymuş kula kulluğunu bildiren,
huymuş kulda sevgiyi uyandıran, huymuş sevenleri birbirine bağlayan.
Hak olanı batıldan ayırın. Kulun üzüntüsü; gönül kırdı ise olsun, kediyi kovdu ise olsun. Günün altısını dünyaya, birini ahirete ayırsa çok mu? Demek değildir
ki altı günü dünyaya ver. Ahiret; her gün gönlünde olsun, ALLAH’ım her an anılsın. Ne var ki cuma, alemini değiştirenlere
bağış ile geçirilsin. Bağıştan maksat, dualardır. Cuma’nın hikmeti
ondandır, perşembelerin rahmetinden. Dumansız gökte yıldızlar sayılsın, gönüller batıl olandan sıyrılsın, KUR’AN’ın yazmadığından ayrılsın. Uğurlu-uğursuz demeyelim, günleri ayırmayalım, hayvanları
sıyırmayalım, olaylarda kötülük aramayalım. Her olanı, güzele hayıra yoralım. Batıldan sıyrılmak budur. Söz ile verdik,
göz ile gördük, postumuzu serdik.

Oymaya yumak saranın, yumuşak yol arayanın, gönlünde huzur dileyenin.
‘Olmayana yol almasın.’ derim. Kuyudan almayana yolunu vermesin, kuyudan
alandan huzur sormasın. Anlaşılmadık ne var? Sözüm açık. Olanın güzelini ALLAH’ımdan bilirsiniz de,
gönlünüze uymayanda neden kuldan sebep beklersiniz? Her olanın O’ndan
geldiği bilinirse, ‘Hayır verdi.’ denirse; ‘Olay.’ denmez, üzerinde
durulmaz. Dili hiç demeseydi, nereye başvururdun? Kuruntuyu bacada bil,
tatlı sözü hocada, taşı kalburun üstünde, kumu sahilinde. Her şey,
yerli yerinde. Verilen, DÜZENİ’dir. Kalender olmak değil, aynen ALLAH’ıma havale etmek gereklidir. Aynen havale etmek nedir? ‘VERDİĞİN
en doğrusudur, bana doğru olanı GÖSTER. Görmezsem, AFFIN’a sığınırım;
hata bulursam, görmemin körlüğüdür.’ VEREN’in hataya düştüğü görülmemiştir. Şikayetçi olduğun
durumu düşün. Karşında sağır, kör, dilsiz görsen, gördüğün
hatadan sıkılmaz mısın? AŞKI’na düşmezsen, MEŞKİ’ni
aramazsın; şarabı sevmezsen, bağına girmezsin, üzümleri dermezsin.
Bağda yaprağın hastası var ise, ilaçlamaktan geri kalmazsın. İlaç
olmasa şarabı bulamaz mısın? Olmayanın ardına düşme, olanda hata
arama. Katıra yük vurursan, yükünü taşıyamayacağından şüphen
olmaz. Odun da vurursun, çuval da doldurursun. Ne var ki kısrağı, sadece
koşuya salarsın. Her yaratılanın, yeri de öyledir. Kimseden
yapamayacağını istemeyin, ‘Yapamam.’ derse, üstünde durmayın. ‘Olmuş.’ desem, yersiz; olacak olan, şüphesiz. Güçlük geçildi, ne
var ki günü seçilmedi. Elbet size, bize değil. Kundak açılır, koku
saçılır; amma ne bebek, ne de bezleri atılır. Yıkanır paklanır, yeniden
belenir. Kuruntuya mahal yok. Salıncağa uyusun diye koyarsın, kendi
rahatını hazırlarsın. Çünkü salıncağa koymasan da uyur. Dedim ya, kul
kendi rahatını düşünür. Bırak kendi kendine uyumayı öğrensin. ‘Rahat
edeyim.’ Diğer bir gün başlarsın, sonuna kadar gidersin. Elbet
kendini bulması için, kendisi mücadele etmesi gerekir. Senin mücadelen, ona
rahatlık verir, rahatlıktan maksat miskinlik. Kaşığına geleni, sen seçemezsin; nasibe yazılanı, düzene
koyamazsın. Olacaktan, yedi kartalın kanadını gersen koruyamazsın. Koruyayım
diye üzerinde dursan, gafletten kurtulamazsın. Aymayı öğrettiğimi unuttunuz mu? Günümüzü anmaktan geçilsin, hep bir adım öteye gidilsin. Sözün edilmediği, göze
takılmadığı devirden çıkıldı. Söze yüzden, dize bezden bağ konulmasın.
Sözün yüz ile değil, ÖZ ile bağlantısı olur. Dizin bezden
bağlantısı, yürüyüşü zorlaştırır. Kul vardır, yüz yapısı
hoşa gitmez, sözü ile bağlaştırılmaz. Kul yüz ile değil, ÖZ
ile söyler. Güzellik ÖZ’de olduğunda; yüz güzel olmasa da, söz seni bağlar. Sorunun özüne girmeyen, benliğinden vermeyen, YM gününü bekleyen;
olaya bağlar. Müsterih olasınız, yumaktan dumanı uzak tutasınız. Sözümün tuzuna değil, tadına değer veriniz. Tuzun verdiği,
yosundan gördüğüdür. Yosundan alır mı hiç? Yosunun çürüdüğü görülür
mü? Neden? Bünyesini tuzun katladığından. Dediğim de odur. ‘Demesi
kolay, yapması zor.’ dersiniz, bildiğiniz yolda gidersiniz. Ne kadar
gitseniz, verdiğimden gene de bünyenize katlarsınız. Onun için dedim,
verdiğimin tuzuna değil, tadına bakınız. ‘AŞKIN gönlümde, gönlüm ELİN’de ALLAH’ım. DİLEDİĞİN
benim AŞK’ım ise, benim dileğim SEN’sin. AŞK’ımı bilensin, şüphemi
silersin. Güneşi verdin, bulutu sıyıransın. Güneşin önüne de gelse
bulut, bilirim onu açacaksın, yüzünü bana göstereceksin.’ Öyleyse neden
bulutundan şikayetçi olayım? Neden kendimi kayguya salayım? Kainatta,
O’nun olduğunu, O’ndan geldiğimi bilmek; bana en büyük huzuru verir.
Her gelen O’ndan gelir, her gönül O’na erir. O’nda eridiğim, O’na
vardığımın delilidir. Beni eriten AŞK’ım, O’na akıtandır. Yaprak
olsam, O’ndan geldi isem; mutluluğum sonsuzdur.

Gönlünüz kaynaşır, sözümüz yumuşak yoldan manasını alır.
ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun, AŞK’ımız hep yoluna, yolunda kuluna
aksın. Kandildik ışık verdik, yıldız olduk gökyüzüne serildik. Gören ile,
bilen ile, anan ile beraber olduk. ‘Yolumuz.’ dedik yolumuzun içine kainatı aldık. Uçan kuşta O’nu bildik, akan suda
O’nu bulduk, buluta söz edene ‘Suyun özüdür.’ dedik. ‘Bulut gölge eder, kulunu
güneşten mahrum bırakır.’ diyen yanılır. Neden güneşten mahrum
kalasın? Güneş gene aynı güneş, yeri de aynı. Araya giren bulut,
O’ndan değil mi? Rahmet dileyen, sen değil misin? Öyleyse gölgesine
katlan ki, meyvesini yiyesin. Gözde NUR dedik, bedende pencereyi gözde gördük. Kulun gözüne bak,
niyetini müşahede et; aynen gönlündekini verir. Ne var ki; o gözü de
görecek, göz gereklidir. ALLAH’ım, ADINA gelenlerden RAZI olsun. Gelişimiz
gönüllerinize, yanan ateşedir. Gözü pencere dedik; eğer
ışığın yanıyor ise penceren aydınlıktır, ışığın yanmıyor
ise penceren karanlıktır. Sen ışığını yak ki, aydınlık gören gelsin
seni bulsun. Hiçbir kul karanlığa iltifat etmez. Kâmil kulun etrafı niye
kalabalık olur? Elbet ışığı bol olduğu için. ‘Yumuşak yol.’ dedik, sahiline varanları verdik. Her akan suyun
deryaya olduğunu söyledik. Deryanın sahilinde buluşulur. VEREN’in
VERDİĞİ’ni bilmek, yolunu almaktır. ALLAH’ım cümleden RAZI
olsun, Yeşilde aradığını, yaprak versin. Yudum-yudum içilsin ki,
hazmetmesi kolay olsun. Yudum-yudum alırsan, tadını bulursun. Birden içeyim
dersen, umduğundan öteye geçemezsin. Zahire değil, sözümüz ÖZ’ünedir; kaydına değil, kaygunadır.
Kaydına söz bize düşmez, sözü ALLAH’ımdan başkası vermez.
Diyeceğim, kaygunu silmek. ‘Ağacımız.’ dedim, cümleye söyledim. Ağacımızın gölgesine,
topladığı kul ayrılır mı? Yolcu yolcuya kayırılır mı? ‘Her gelen alsın, gönlüne dolsun.’ deriz. Ne var ki, kabı kadar alır. KUR’AN
cümleye verildi. Alanın ölçüsü, gönlünün derecesindedir. Kime sorsan, kendince mütalaa eder, yorumunu öyle söyler. Sohbetimizin özünü, günde buldum. ‘ALLAH’ım gelenlerden RAZI olsun.’
dedim. Kayıkta değiliz, dalgadan korkalım. Gemimizin kaptanında, O’nu
bilelim. Müsterih olalım, çünkü AŞKI’nı gönlümüze katıksız aldık. ‘Katık yapalım.’ diyene, sohbetin sözünü
yolsuz bilene deriz. ALLAH’ım! ADI’nı dilimize değil, gönlümüzde bildik;
bildikte şüpheden uzak kaldık. Kumunu eledik, sahilde yolu bulduk, geminin
yerini sormadık gördük. AŞKI’ndan şüphe edilmez, sevgide diken
görülmez, görende hata bulunmaz. Varsın görsün, kendi hatasını kendi bulsun,
hatasına sahip çıksın. ALLAH’ım ADINA geldik, sözümüzü verdik, cümlenizi selamladık. ALLAH’ıma emanet
olasınız. Sorguya değil, vergiye gönül koyasın. Görülenin manasını söz ile
değil, olayları bekle de gör. Söz demek kolay gelir, kul hazır bulur, öğrenmekten uzak kalır. ‘Hazır konsun, aş
verilsin.’ demeyin. Bekleyin görün. Sahilden verilen, ufukta görülendir. Açık olan, kulun görgüye yer
vermesidir, beklemeyi öğrenmesidir. Beklemeyi bilen görür, meyvesini alır.
Sabreden kulunu; ALLAH’ım da sever, kulları da.

Niyaz ile gelen, hayır ile son bulur. Yumağın düğümü, sabır ile
çözülür. Karar veren YÜCE’dir, kul sadece sözcüdür. Olanı O’ndan bilesin, hayır
olana uyasın. Koşuya, koşu atı çıkar. Yük atını koşuya veremezsin, koşsun
diye bekleyemezsin. Kaygular yersizdir. Kuyuyu su var diye ararsın, ne var ki
her kuyuda dilediğin suyu bulamazsın. Kuyudan aldığına uymazsan,
başka kuyu ara. Oğlanın işini, ALLAH’ıma havale edesin. Ne gayret, ne hayret; nasibi ne arttırır, ne eksiltir.
Konuyu dert etmeyin, olacağı düşünmeyin. ALLAH’ına sığınıp
gidene, söz yersizdir. Baklava yaparsın, tepsiye doldurursun; nasibin ise
yersin, nasip olmayanı yiyemezsin. Ne niyete, ne gayrete uymaz. ALLAH’a havale
ediniz, sonunu düşünmeyiniz. Nasibi olmayan, burada da bulamaz. Gurbet
demeyin, yorum yapmayın. ALLAH’ım her yerde, yeter ki kulun gönlünde olsun.
Gidenden gelen sorulmaz, yabandan çoban sorulmaz. Sözün açığı güne yer
açar, gelen günde düğümü çözülür. Kaydını yaptıran, kaideye uyar. Yapıya
başlar, önce temele girilir, sonra duvar örülür. ‘Çatıyı örtmek için
malzeme gereklidir.’ dersen; binaya izin veren ALLAH’ım, çatıya YARDIMCI olur. Hayır olmayanı, ALLAH’ım nasip etmez. Kayguyu sil ki, aydın olan günü
göresin. ALLAH’ım senden RAZI olsun. Cümleye duacı oldu da ondan. Mevsime
uymazsan, gönlüne koymazsan, olana doymazsan; “KULUMSUN.” der mi sana? ALLAH’ıma emanet olasınız, kainatı gönülde bilesiniz. ALLAH’a ısmarladık, gitmem buradayım. Anıldığım her yerdeyim.

Huzur dileyen; gönlünde güller açandır, ALLAH’ımın EMRİ olmayandan
kaçandır. Naz ile dese de, söz ile dönse de; kayıtsız kalmaz, kulundan bilmez,
olanda şer aramaz. Bilenin yanındayım, gönlünün içindeyim. Sahipsiz olmadığımız dünyada,
gönlümüze sahip olalım; SAHİP OLAN’ımıza, gönlümüzü katıksız sunalım. ALLAH’ıma havale edildi, elbet hayır olan görüldü. Kul elinde mi? Yaban dilinde mi? ‘Olmuyor.’ denmesin, katiyet
beklenmesin. Kendini yumuşak bilmeni isterim. Kum misali. Kuşun kanat çırpışında, kuşun gidiş değil gelişinde.
Kuşu sal. Gitsin, gelsin. Hayır olmayan gelmez ki, ALLAH’ım kuluna vermez
ki. Şahit olduk, söz aldık, gönle çiçek serdik, el ele verdik, çiçekleri derdik. Solsun mu diyelim? Sözümüzü geri mi
alalım? Alsan da, söz geri gelmez ki, gönül olanı vermez ki,
kurumuş ağaçta meyve ermez ki. Sözü geri alanın, ağacı kuruya
sayılır. Almadan, verilmez. Çirkini görmezsen, güzeli bilmezsin. Önce ayırmasını
öğren, sonra çirkinde güzeli ara. Çünkü her çirkinde en güzeli veren, kıymetini ortalayan vasfını görmelisin.
Her olayın vergisini düşün. Oldu ise ‘Hikmetine.’, olmadı ise ‘Kahrına.’
deme. Her olay hikmetindendir. Kuzuyu kuzu yapan kim? Keçiye inadı veren kim? Aynaya bakmadın mı?
Kainatta aramadın mı? VEREN’i her olayda görmedin mi? Gördün ya. Kayguya ne yer
verirsin? Meyhaneci sunsa, kulundan bulsa, deneni tutsa; kulun mu hatası,
meyhanecinin mi? Kulun hatası. Kul yanasıya dönerse, meyhaneci ona yaklaşabilir
mi? Yumuşak yol verdik, yanasıya dönmeyi öğrettik.
ALLAH’ım; dönüşte, anışta, görüşte olsun. Yanan ateşe kül
vermesin. ‘Hayırdır.’ dedik, manayı çözdük. Gönülden çıkmayan, manayı açar. Manada
hakikat, olanın en güzelini seçer. Her olay geçer, kayguyu gelecek güzel olay
örter. Örtüleni açma, toprağını deşme, manadan geçme. ‘Hayır.’ de,
güzel olayı bekle. ALLAH’ım her kulunun kapısını açar. Açılmayan kapı var mı? Güzellik,
uyulandadır. Kalem elimde demekten kapı açılsa, her kulun önüne geçilse; kuyu
misali olurdu, her olay kuyuda son bulurdu. Halbuki ALLAH’ım, kulunun yolunu
hazırlar. ALLAH’ıma emanet olasınız, ALLAH’a ısmarladık. Daha önce yazdım. Gönlünde olanların, dünyada harcamayanların; burada yeri
belli olur. Dualarınızı aldı, ‘ALLAH’ım hayır yazar.’ dedi. Şikayetini sordun. ‘Yolumuzu çizen ALLAH’ım, her kuluna düzen veren
ALLAH’ım.’ dedi, müsterih olmasını söyledi. ‘Dileğim sadece göndereceğiniz
dualarınızdır.’ dedi. Selam gönderdi, ‘Rahatım, sizlerin de huzurunuz olsun.’
dedi.

Huzurumu sizlerle bulurum, ALLAH’ımdan öyle dilerim. Yolumdan gelenle,
yolumu bilenle, adımı ananla, ‘ALLAH’ım.’ diyen her kul ile bir oluruz. Cümlenize ALLAH’ım ADINA selam ederim, kucak
dolusu selam getiririm. Manayı açmak AŞKI’na düşenin sırrıdır. ‘CANAN.’ diyen her kul; CAN’dan geçendir, ‘CANAN’ı ile CAN’ı BİR olduk.’
diyendir. Ayrılık var mı? Kocamış atın yolu, ne bitimindedir, ne sitemindedir.
Bittiği yerde, başlayış görülür. Konuk gelenin, adımı her an ananın selamını aldım. Yolumuz taşsız,
gönlümüz başsız, huzurumuz sonsuz. ‘Nerden neyi koparalım.’ demedik, mümin
kulda yobazlık görmedik. Mümin olmak; ALLAH’ımı gönülde bilmektir, kainatta
bulmaktır. Batıldan sıyrıldığın an, kainatta güzeli bulmuş olursun.
Batıl demek, korkuyu bildirmek demek değildir. Yanılmayın; sevginin,
korkunun, güzelliğin ölçüsü olmaz. Her kul bir yerde, güzel arar. Her kul
bir yönde, korkuya düşer. Yumuşak kul olur, taştan korkar.
Halbuki taş ona ne yapar? Ne kırar, ne kırılır. Mantıkta olan bir
takıntıdır korku. Meyve dahi güneşte olur, gün gelir güneş ona zarar
verir. Aslında zarar yok. Ne var ki kul, kendince zarar görür. Geçtiğin
yerde taş arama, ‘Taşı taşa vursam, birbirinden kırsam.’ deme.
Bırak kendi vurulsun, kendi kendini ufalasın. Sen vurursan; hata arar, seni
sorumlu tutar. Yolumda olana dedim, sorusunun yorumunu verdim. Mevzi arayan, yudum-yudum içmeye çalışana. Kandili niye yağsız
bırakmazsın? Sönmesin diye. Sönerse elbet kandilin hatası olmaz. Ya
yağsızlıktan, yahut da rüzgardan söner. Her hali ile hata kandilde değildir.
Yemediğin aşı dökme, döktürme. Yiyemeyeni ara. Yiyemeyeni dahi
bulamazsan, kuşları belle. Kayıtta hata olmaz; çünkü YAPAN’ın, hataya
düştüğü görülmez. Kaderde yazılandan başkası olmaz. ‘Öyle mi,
böyle mi?’ demek yersiz, kul yazılandan habersiz. ‘Gayret.’ der koşar, koştukça
coşar. Olanın, gayretinden olduğunu zanneder. Aslında olacak
olduğu için, YÜCE’nin EMRİ ile gayret gösterir. Konuşulanı dedim
zaten, bağlantının tesadüf olmadığını bilmelisin. Meylini almadan,
düzlük bulunmaz. Yükselmek için yokuş çıkmak gerekmez mi? Ancak yokuşu
çıktıktan sonra, döner bakarsın, ‘ALLAH’ım.’ dersin; ancak düzlüğe
varışta, idrak edersin. Eylemin bükümü görülmez. Eylem, her kulun hayalidir, bükmek kimsenin
gücünde olmaz. Yumak olan sargıya gelen her kul, sarıldığı müddetçe eylemdedir.
‘Gönlümde aradığım eylemi buldum.’ diyen kul, kainatı olduğu gibi
saran kuldur. Kucak ile alan, kucak ile döker. Döküleni nasibi olan toplar. Kucağım
ne ile doldu ise, elbet onu dökerim. AŞK’ımı O’ndan aldım, O’nu CANAN’ım bildim, gönül dolusu sundum. ‘Terennüm.’
dedin, sözümü aldın. Terennüm ettiğin, sadece tüttüğüm idi. Alevim
dünyayı kucak buldu, kainatta yandı, hala sönmedi, her gönülde yandı. Aynen
yanmaya başlayan, çam ormanı gibi. Bizler de CAN ormanı olduk. Onun için
hep beraber yanmaya başladık. CAN’ım, CANAN’ım. Cümlemiz O’ndanız. Ne
sende, ne bende, ne gelende, ne dönende. O’ndan gayri bir şey yok.
Yaktığım benden değil, SEN’dendir ALLAH’ım. ‘Hata ettim mi? Kulluktan
çıktım mı?’ diyene sözüm. ‘Hata ettim mi?’ dediğin an, kulluğunu
bilmiş olduğun andır. ‘Hata ettim mi?’ demek, O’nun önünde eğilmektir.
Eğilmek kulluktur. Yanılmayın kula kul olmak değil. Mademki hepimiz
O’ndan geldik, kulun kula üstünlüğü olamaz. Sorunuza cevap vereyim, ‘Erkek hatundan üstün müdür?’ diyene söyleyeyim.
Erkeğin bünye gücü var ise, hatunun dayanma gücü olur. Tahammülü nerden
alırlar? Gidiş-geliş denir, meraka düşülür. Çizginin manası, verenin
bünyesine hükmüdür. Verenin aldığı nerdendir? Sizden alınan, aynı kanaldan gider. Sizlere ben de bir vazife vereyim.
Aynı kalemi elinize alınız, aynı çizgileri çizemezsiniz. Kalemi konuğumuza
verelim. (Konuğa yazdırılan) Gül ki,
güllerden demetler gelsin. CAN pazarı değil bu. Gülden daha kokulu çiçek
varsa, yasemin yüzlü, perdeli olandır. Seviş, özleyiş gibidir.
Özlemin çok derin. Gel, gel ki göresin. Bu beni bulup bulmayacağın
meşkuk. TANRI’na vasıta yok. İçin, gönlün. Senin için
basamak-basamak. Hiçbir yasak olmayacak. Yılların ardında kalmışsın, bıkkınsın-sıkkınsın.
Amma bu büyük tılsım; yanış mı, dayanış mı? Onu sen gecelerinde
görebilirsin. Gecelerde; yalnızlık, üzgünlük, bozgunluk vardır. Amma yol burada
katedilir. İçin mi sıkıldı? Yorgun musun? Doygun musun? Sabırlı ol. Daha
ne söyleyeyim? Gecelerde sen, sen gecelerde varsın. Yıkılışını sanma. Her
yıkılış, bir diriliştir. Suçlu olduğunu sanma. Usanma. Bir hayat
ki çetrefilli, bir yıkılış ki azmin ötesinde. CAN CAN’a kıyar, amma
CAN’dan CAN’a haykırıştır. Bir içtenliğin esirisin. Durma koş,
atalet boş. Hissiz hayat, pazusuz güçlük olamaz. Diren direnebildiğin
kadar. Yolun yokuş. Hatan var. Hatalar kul için. Hem biçim. İçin
gibi, biçim. Sıralanan dağlara bak, ne biçim. Güneşe koş, yeni
doğanlar gibi. Orda ben varım, sen gibi. Zulmeti içinde değil, güneşin
batışında bulursun. Fırtınalarda YARATAN’ı ara. Acıktığında hamdet.
Sevenlerin güçlülüğü, kainatın varlığıdır. Hasta gönüllerde sevgi
olmaz, pas tutan bakır gibidir. Gene gel, gene gel, gene gel. Hacim tartıya girmez. Yanış yakılış
işidir bu. CAN evimi tüttürdün bu gece. Hayatı kendinde arama. Hayat,
hayatın içindedir. Geleceklerde, hayat ebedileşir. (Kalemi garip alır) Vermeği
dilemekten değil, gelen EMİR’den aldık. Verilen nakledilendir, elden
ele aktarılandır. Denemeyi düşünme, ‘Neden verilmez?’ deme. Günde verilen,
gönlündeki şüpheye akıtılan. Gönül yolu ile yıkatılan idi. Sakın şüpheye
düşme, ‘Yazamam. Verilenin hatasından mı?’ deme. Verilen LÜTFU’ndan
görülendir, cümle gönüllerdeki şüpheyi silendir. ALLAH’ıma emanet olasınız, kayıtta hata aramayasınız. Çünkü hata değil,
her verilen atâdır. Gönüllere uymasa da; verilen YÜCE’den, mutlu olan geceden,
arayan gönüllerden, soran kullardan. ‘ALLAH’ımdan her gelen güzeldir, en
hayırdır.’ diyelim, her olaya huzur ile girelim. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun, cümleniz selameti bulsun, sağlıktan
varlığa dönsün.

Göğün her arşınına yol diye baksan, gözünü yolda tutsan; olandan öteyi göremezsin, gönüldeki kayguyu gece güne
dönmeden silemezsin. Yumuşak olmak odur ki; VERDİĞİ’ni bilmek, şüpheyi
silmek. Daha önce demedim mi? Yemine değil, zemine bakınız. Toprak
değil. Her şeyin bir zemini vardır. Olayların dahi. Gün günü devirmek
üzere, kul merakı çevirmek üzere. Alan bilir. Aslında meraka yer
olmadığını çok önce dedim. Yeminin zeminini verdim. Kayguyu silenin,
yumuşak yol aldığı görülür. Kayguda kalanın, yumuşaması gerekir. Gaflet odur ki; önleyim, önüne durayım, vakitten
geçireyim. Han ile hancı misali. Hancı ‘Hanım.’ der, yolcu ‘Yolum.’ der. Handa
durak var ise; ne han, ne de hancının muvaffakiyetidir, ne de yolcunun
niyetidir. Sadece ‘DUR.’ DİYEN’in EMRİ’dir. Vaktine zam olsun dersin,
‘Uzat.’ diye duacı olursun. Ne uzar, ne kısa kalır. Gönülden gönüle verdim, daha önce söyledim. Hataları paylaşalım, yükleri
dağıtalım. Ne var ki dağıtma, kul üzerine olmasın. Kumun elendiği
yerde, hataya düşülmesin. Asmada üzüm gören, ermesini beklesin. Kuyuyu
misal veren, dünyayı masal bilendir. Yosun olan yerde balık avlayan, ana
balığı yaralayandır. Balık diyen, kuma çekilsin, orda avlansın. Güzellik
gören, kumda balık avlayandır. Balıktan beklediğin, yumurta mevsiminde
olmasın, yavruya zarar vermesin. Unutulmasın; yediğin eriğin çekirdeği,
gün gelir yuvanı besler. Çekirdek deyip lağıma atma. Gemiyi dileyen, sahilde bekleyendir. Madem sahiline indik, neden geminin
gelişinden şüphe edelim? Aynada görmediğin, gönülden geçirmediğindir.
Hak olanı bildiğin, aynada gördüğündür. Konuşulanı vereyim, mürşit ile MÜRŞİT-İ KAMİL’i
anlatayım. Konuşulan gereğince açılmadı, tabağa konulup
yenilemedi, çünkü pişirilemedi. Mürşit eline meşale alan, öne düşendir.
Ya MÜRŞİT-İ KAMİL nedir? Deyin, evet. Tabağa konulup
yenilebilmeli, her kulun mantığına verebilmeli. Yapılacak izahı. Mürşit
ancak eline meşale alırsa ışık tutar. MÜRŞİT-İ KAMİL
başınızın üstünde yanan elektrik gibi her yeri aydınlatabilir. Malumunuz
meşalenin olduğu yer loşçadır. Yukarıdan verilen ışık, her
noktayı aydınlatır. Karanlık kalmaz. ALLAH’ım gönüllerinizdeki aydınlığa,
gölge düşürmesin. YÜCE’nin VARLIĞI’na, bünyenin katkısı; iman bütünlüğü oldukça kayguyu silmek, ummadan bulmak, ‘YÜCE’de kundağımdan
sıyrıldım.’ demek gereklidir. Yaratılan her varlıkta O vardır. Gönlünde ZATI,
bedeninde SIFATI mevcuttur. Gönlünü ZATI için, bedenini SIFATI için pak
tutmalısın. Yastık baş için, kapak aş için. MEVLÂNA yoldaşlarıyla, O’na
koşmak için buluşur, halleşir. Yavrunun görgüsü dendiğini, gönlündeki yargısında bulursun. Kayguyu
silsin. Gönül ölçüsünde yolunu açanda, mümin olduğunu bilsin. Kuşun
uçtuğu yerde, güneşi seçtiği yerden ötede; NUR ile
aydınlandığını, müjdesi ile alsın. NUR’un aydınlattığı, yuvaya
verdiği, çiçek misali derdiği görülür. Yuvanın çiçekleri
dediğim, yavruları söyledim. Rüya açıklandığında, sözüm açılır.
Yavrunun. Yavruların nuru değil. Yavrular NUR’dan alırlar. YÜCE’nin
vergisi elbet. Yavrunun görgüsünü kutlayalım. Mutluluk gönüldendir, yuvanın
alışındandır. ‘ALLAH’ım.’ diyelim, layık kuluna mutluluk dileyelim. Her
kulunda aynı mutluluğu görelim. Hatadan dönüş, mutluluğun ta
kendisidir. Yuvanın mutluluğunda, ALLAH’ımın NURU’nu görelim. Yumuşak yolda,
taş misali yuvarlanmayalım. ALLAH’ıma emanet olasınız, her dileyene mutluluk helvası karasınız. Her
yuvaya nasip olmayanın, yuvanızda olduğunu bilesiniz. Yanılmayın; yuvanın
mutluluk helvasını karanlardansınız, aynı mutluluktan nasip alanlardansınız, dileyene
dileğiniz kadar sunanlardansınız.

Kucak dolusu selam ile, HAK’tan kelam ile geldim. Sohbetlerinizi dinledim,
‘Kuşaktaki darlık.’ dedim, gönüldeki varlık bildim. Denen ile görülen aynen ise, hataya yazılmaz. Denen ile görülen arasında
kasıt var ise, ALLAH’ım af etsin. Varlığımız; derlenen çiçeklere, toplanan ballara benzer. Benden
alınan bal misalidir. Balı alan sahip olan GARİB’tir. GARİB’ten alan, balı şerbetleyen sizlersiniz. Kiminiz sulandırır,
kiminiz karıştırır, kiminiz sunar. Vazife taksimi aslında hepinizdedir. Ne
gariptir; size bal veren arı, değerini bulmaz. Kendini savunmak için
kullandığı iğnesinde, hata görülür. Hiçbir kul ‘Bana bal verir, koruyucusu
olayım.’ demez, iğnesinden sakınmak için öldürmekten çekinmez. Mümin ‘Yolcuyum.’ der, mürşit ‘Hancıyım.’ der. Hancıyı yolcu bilir, yolcuyu kolcu bilir. MÜRŞİT-İ KAMİL,
kolcudur. Kolcudur; çünkü herkesin ne olduğunu, ne aldığını, nerde
durduğunu, nereye gideceğini bilir. Fani MÜRŞİT-İ KAMİL;
ölmeden ölen, varmadan bulan, bedeni bir yana koyan, sadece gönlünde olana
uyan, kainatı dar bulan, sonsuza gönül salan, ‘Saldım gitti, soranı itti.’
diyendir. MÜRŞİT-İ KAMİL, gönül yolundan çağırır. MÜRŞİT-İ
KAMİL’in kapısını çalan, geri dönmez. Çünkü çağırılmayan dönmez,
gelende şüphe olmaz. ‘MÜRŞİT-İ KAMİL’i, nasıl bulalım?’ dersiniz. Sizler
nasıl buldu iseniz. Her dileyen aynı AŞK’la dilesin, bulmaktan şüphesi
olmasın. Gönülden dileyen bulur. Yola çıkan yürür. GARİB beni nasıl buldu?
Nerden çağırdı? Sadece ALLAH’ımdan AŞK ile diledi. ‘HAK YOLU’nu
gösteren.’ dedi. Niyazı kabul oldu. Ne var ki bana demedi, cümle ile dedi.
Cümle gönlü uyanlar, ‘ALLAH’ım, yolum.’ diyenleri sebep halk edildi, meclise çağırıldı,
çağırılan geldi. Almak istediğiniz bir mal için, dükkana gidersiniz. Kalabalık ise, sıraya girersiniz, alacağınıza talip olursunuz.
Paranızı verdikte, sahip olursunuz. Burada da aynı. ‘ALLAH’ım.’ dediniz,
yoluna talip oldunuz. Gönül akçenize göre, sahip oldunuz. ‘Bal kovanı.’ dedik, verileni söyledik. Daha önce dediniz,
bilene-bilmeyene anlattınız. Anlatış elbet reklam değildir. Sadece
aldığınız balı, şerbet yapıp sundunuz. Onlara da ikram ettiniz.
Tadını bulan, kovanını sordu, ‘Ben de baldan alsam.’ dedi. Unutulmasın, balın
da çeşidi olur. Kimi gülden, kimi türlü çiçekten, kimi çamdan, kimi
candandır. Bizimki gül ile karışık can balıdır. Sorunu yazımızın başında verdim. Gözde hata var ise, görgü de
kısıtlıdır. Volkan nerden gelir, nerde akar, neden aktığı yeri yakar? ‘Yakmasa.’ diyemezsin, yakması gerektiği için.
Yakması gerekmese; volkan akmaz, aktığında taşmaz. Uslanan her
beden, gönüldeki dumanı uzaklaştırandır. Olanda hata arayan, kulunu suçlayan; sadece suçlu kendidir. Aslanda kuvvet, yapısından mı? Yapıda olsa, fil daha güçlü olurdu.
Çevireyim denen her yaprak, geçen günü devirendir. Sorgusu edilene, HAZRETİ İBRAHİM “Selam.” dedi,
kaygularına ortak oldu. Aslında kaygu yersiz, kul hayır olandan habersiz. Şerre değil
hayıra yorsun. ALLAH’ıma emanet olunuz, selamette olduğunuzu biliniz. ALLAH’ım
cümlenizden RAZI olsun.

YÜCE’nin YOLU’nda, cümlenin kolundayım, her sevenin gönlündeyim. ‘Selam.’
dedim sizlere. ‘Yumuşak yol bulalım, doğruyu gösterelim.’ demek, uygundur
elbet. Ne var ki, ‘Uymam.’ diyene üzüntü etmek yersiz. Hiçbir olay olmaz
düzensiz. Her olay yerini bulur, her dalgalı deniz, gün gelir durulur. Şüpheniz
olmasın, söz nasıl döner denmesin. Üzerinde durulmasın. Günün dumanı, gün gelir
dağılır. Nazda hata gönülden gelmez, sohbette hataya düşülmez. Sorduğu
günde söyledim, ‘Hayır olaydır.’ dedim. Hata etmesin, yazılana karşı
gelmesin. En başta soruldu, hayır olan verildi. Söz edilmesin, üzerinde
durulmasın. Üzerine varılanda, kendinde gayeden uzak hayal kurar. Kendi haline kaldığında, hakikati
bulur. Kaydı yapılan, kumuna eklenendir, gününde beklenendir. Sazı eline alan,
‘Çalmasını bilmem.’ der. Öğrendikte, elinden bırakmak istemez. Andaki
durum budur. Gönlünüzce olacak, düzenini bulacak; el ile söylenen, dilden gelecek.
Sohbette hata olmayacak. Sıraya girdi. Alsa ne olacak, almasa ne olacak? Her olay yerini bulacak. Gün ile gecede
ayrım yapmazsan, ayın ortasında beklersin. Müsterih olasınız. Her karanlık
gecede, parlak ayı gördünüz, onunla teselli buldunuz. Günün güneşinde,
kayguya ne hacet. Gözüm kamaştı mı dersiniz? Komşuyu komşudan ayıracak, kanuna karşı geleni bulacak,
HAK’ta olanı koruyacak. Günü geldiğinde, oynadığın kağıda rest
dersen, müsterih ol. Yazını beraber yazarız, beraber yazdığımız yazı
onlara rest gibi gelir. Kendi ellerini kendileri çeker. Çünkü resti görmeye
cesaret edemeyecekler. Elbet kalmaz. Elinde mi? Yel ile gelen, sel ile gider.
Bizde kumu kalır. Zaten beklediğimiz ne? Yer mi güzel, ser mi? ALLAH’ım her kulunun yolunu açar, düzenini kurar. Kulun gayreti, boştan
boş. Demeyin olmaz mı? Olacak. Kul hayrette kalacak. ‘Nerde aradım, nerde
buldum.’ diyecek. Hayretin olacağını söyledim. Sabır. Bekle gör. Hayretin
gayretten olmadığı görülecek. Çocuk niye üzülsün? Günü yazıldığında,
yosunlar kıyıya vardığında. Yosunlar kıyıya, durgun denizde varır mı?
Deniz dalgalandı diye, şikayete yer yok. Olmayacak yok. Çünkü olmayacağa
niyet açılmamış, hayırdan kaçılmamış. Ağıza verilen tatlı gelsin. Gönülde biriken, yolundan alsın. Güzellik
olandır, bilinsin. Nasip uzakta değil yakındadır. ‘Huysuzda, huyun
çirkini.’ denmesin. Huyun en güzeli, dumanda dahi dengini bulandır. Huyun en
güzeli; CANLAR’ı birbirine bağlayandır, AŞK’ını cümleye bildirendir.
Hataya düşmeyelim, sözümüzden şaşmayalım. ‘Dileğim olsun.’ dediğimizde, dönüşe yer vermeyelim.
Çıkılan yol, yazılandır. Vazifem; kulunu aydınlatmak, dilediği huzuru
vermektir. ‘Gölde balık avlamasın, kavşakta kuş beklemesin.’ de, oğula
söyle. Sana değil. Konuk gelene, oğuldan sorana. Sözümüz selam ile biter, gönlümüz cümlenizi kucaklar. ALLAH’a emanet olasınız, her olayda selameti bulasınız.

Huşu ile andık, gönülden yandık. Olmuşu olmamışa katmakta meydan görmedik. Sözde yer bulmadık. Gaflette uyanan,
‘Uyumuşum.’ diyende huzur gördük. Uyanışta bulunan huzur, yandığın anda içtiğin bir bardak
suya benzer. Hata ne kulda, ne yolda; hatayı kula yamayandadır. Gönülde aranan, konuda
görülendir. Konuda görülen, gaflete düşülendir. Gaflete düşene duacı olalım, günün konusuna dönelim. Yaprakta bulduk, gülde gördük; toprakta sevdik, köküne su verdik, verenin
yardımcısı olduk. Gönülde olanla, rahmetle dolanla yol aldık. Güzellikte ne aradık? Hududunu ne ile çizdik? Sevgi ölçülerimizle. Her kul, sevdiği derecede, güzelliğin hududunu
çizer. Her kul, gördüğü derecede, kainatı çözer. Her kul, aldığı
derecede, ölçüsünü arttırır. Verenin aldığı, tek kaynaktır. Ne var ki, kap ölçüsü değişir.
GÜL’ümüz, SEVGİLİ PEYGAMBERiMİZ’in kap ölçüsü, KUR’AN-I KERİM’dir.
Bitmeyen tükenmeyen RAHMANİYET’tendir. VEREN’in tükenmeyen HAZİNESİ,
VEREN’in tükenmeyen GÜCÜ, VEREN’in tükenmeyen AFFI ve SABRI. VEREN, “VERDİM.”
demez, kulunun başına kakmaz, kulunun gücünden ötesine çıkmaz. Aldığı
yerde VEREN’in ÖLÇÜSÜ’nü bilen, kuruntusunu kul ile paylaşmaz. Geçmediğin
köprüyü yıkma, kulda hata görsen bile bakma. Hatada suçlu arama. Unutma ki,
hataya sen düşürmüş olabilirsin. Sen düşürdü isen, ona nasıl yük
vurabilirsin? ‘Ben hata yapmam, doğrudan çıkmam.’ diyen, hududu neyle çizer?
ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun. Geceler ayaz gelir, kulu korkutur. Günde güneşi sevdirir. Sevdiğin
sende mi, bende mi, yoksa kainatta mı? Verdiğim bende mi, yoksa YÜCE’de
mi? Benim aldığım YÜCE’dir, verdiğim YÜCE’nin kullarıdır. Kul kulu
nasıl suçlar, kul üstüne suç yükler? ALLAH’ımın yarattığı, yaratıp
gözettiği, NURU ile bezettiği kuluna; gözle, sözle suçu verirsin.
YARATAN görmez mi? Düzenini kurmaz mı? Geçtiğin yolda, kapanan kapıyı unut. Gelen yolda, vardır umut;
eğer kulluğunu bilmiş isen, kuluna kul gözü ile bakmış isen.
Unutulmasın; her yarattığı iyi-kötü, O’nun kuludur. O’nun kuluna edilen
söz, O’nun NURUNA’dır. Kulun ölçüsü O’ndadır. Sen ne iyi, ne kötü diyemezsin,
ölçüye vuramazsın. Ne var ki, müstesna kulun yaratılışı, dünyaya gönderilişi
sebebi ile ölçüsü ile gelir. PEYGAMBERLER ve EVLİYALAR. Onların ölçüsü,
dünyadan verilir. Öyle kullar, kullarca, istek dışı sevilir. YUVAMIZ’a
gelişiniz, bunun ispatı değil midir? Müstesna kulu sevmeyen de,
müstesna kuldur. Ak ile kara misali. Göçün en güzelini gördüm, göçte her kulda huzur buldum. Göç korkusu
duyanlara, ‘Yolum uzasın.’ diyenlere sözüm. Elbet dünyada oldu ÖZ’üm. ÖZ’ü
olduran nedir? Görmeyen göz, denmeyen söz. Madem bildim, hatayı görmemekte olduğunu
ÖZ’ün. ‘Niye baktın kuluna, niye yaktın oduna.’ deyiniz, kendinizi ahirete
hazırlayınız. Ananın kalbinde, ALLAH’ımın NURU var. Her ana, yavrusuna PİR misali
yardımcı olur. Anaya söz edende; yanmamış kömürün odunu görünür, geçmediği
köprü yıkılır. Ana rızası, her merhalede alınır. Ana hakkı, her sorguda
sorulur. Anadan sorgu sorulsa, ‘Hata bende.’ der, yavrusunu orda dahi korur. Ne
var ki ALLAH’ım, her olanı GÖRÜR. Kırık kalp kırılsa, ana kalbinden öteye
geçmez. Ana hakkı büyüktür. Hatalı olsa bile. Eğer hata yapmış ise,
yavrusunun hakkı için yapmıştır. ALLAH’ım ana kalbinde, kendi NURU’nu kırk
defa arttırır. Ana kalbi kıranda, kırk defa eksiltir. Nasip alan almayan, ‘KORUDUĞU gibi kalsın.’ diyenden, ALLAH’ım RAZI
olsun. Hatmini okuyan, KUR’AN’ı belleyen; demesin ‘Okudum.’ Okuduğunu aldı
ise sevinsin. Yazıyı çözmek değil, ÖZ’üne kazmaktır asıl olan. Konuyu alan ile suyunu bilen. Suyunu içti, GÜL’ümün Yolu’nu seçti. Göçünde
gördüğü değil; düşünde verdiği, dünyaya yaydığıdır
asıl olan. Sevmeyeni görmedi, görmeyeni duymadı, ‘Sev.’ diye zorlamadı. Güzel
olanı verdi, adaleti gösterdi. HAK’tan gelen, HAK’tan olan her olay en
güzelidir. Göğün sardığı nedir? Kulun gördüğüdür. Çünkü gök sarmaz,
çünkü iki ucu bir olmaz. Başı ile sonu yok ki, uçları birleşsin. Sözü, SALAVAT ile bağlayalım.

Hoşluğu gönüllerdeki huzurda aradım, ‘YA ALLAH.’ dedim. ‘Cümlesine sundur, yanlış yolda olanı döndür,
AŞKIN’a susayanı kandır, kanmayanı ATEŞİN’le yandır. Yandıkça
ansın, ‘ALLAH’ım.’ desin, her gelenin SEN’den olduğunu bilsin, kayguyu
silsin. ‘Cömertlik.’ dendiği yerde; kimden alıp, kime vereceğini bilmek
gereklidir. Yoksa dünyadan alıp, dünyaya verdiğin; cömertlik değil, O’ndan gelen EMİR’dir. Aldığın, kaynaktandır bilesin, tükenir diye sakınmayasın.
KİTAB’ı okumak değil, okuduğunu bilmek lazımdır, verebilmek
için. ADI’nı anmak içinse; ‘ALLAH’ım.’ desen, O’ndan geldiğini, O’na
döneceğini bilmen yeterlidir. Yanılmayın, ‘İlmetmeyin.’ demedim. Ne
var ki varmayı; ilimde bulmayın, gönülde arayın. Kucağında kum taşırsan, hafif gelir, dökmesi kolay olur. Taş
taşırsan, eğilip de dökmen gerekir, tek-tek atman gerekir. Her olayın
dökümü, verimine göredir. İlmin verdiğini, eteğe dolduğunu;
kucağında taşımayı bilmeyenin zararını söyledim. Kum. KİTAB’ı
bilerek okuyun. Dökmesi kolay gelen taş. ‘Okudum.’ diyen, aslında sadece
ezberleyendir. Onda taş gibi kalır. Onu dahi bilmeden kullanırsa; hem
kendine, hem etrafına zarar verir. Gemiyi karşıladık, ‘Sahile varsak.’ dedik, denizin dalgasında kayguya
düştük. Ne yazık, gaflette olduğumuzu bilemedik. Hiç denizin dalgası
durulmaz mı? Denize çıkan gemi, SAHİBİ’ne varmaz mı? ‘Beklemek zor.’
denirse, dünyanın her çeşit meyvesi yenmez mi? Kaydına baktın mı, yumağı büktün mü? ‘Bu mudur?’ dediğin, yumuşak beklediğin; yönünü bulmuş, gününü,
kaydına bakan bilmiş. ‘Neymiş?’ dediğin, kayguyu tepsiye koyduğun;
ne sende, ne bende. Bırak kayguya düşende kalsın. Sohbetim; olacağın
sözüdür, çalacağın sazıdır. ‘Ney nefessiz.’ deme. Kul gönlünü inletmez,
nefes vereni dinletmez, eğer ses O’ndan gelmeseydi. Gönülde olan, yıldız misali parlasın. Kayguya senden başkası
düşsün. Aymaya yol buldu, hayrette gün aradı. ‘Olduğu yer mi?’ dedim.
Olmuş, söze gelmiş. ‘Söz geri döndü.’ demeyin. Yerini buldu. Kumun
yolunda, camdan değil, CAN’dan gelecek. Konuğum olduğunu, gönlünü açtığını bilmesem; kayguna
gülerdim. Gününü almayana dert etmek; olmamış meyveyi ağacın altında
beklemeye benzer. Dünyanın derdi bu olsun, ‘Varsın üç gün sonra gelsin.’ desen
yeridir. Bende söz, sende saz olsun. Dinleyen olsun. Oğul da müsterih
olsun. Umduğu gibi olsa güzel, umduğundan ötesini bulacak. Günü
bende, huzuru oğulda olacak. İzin olsa, sorguya yer vermem. İZNİ’nde
yargı olmaz, gün ile ölçü bulmaz. Mekanda huzur, gönüldeki güneşle olur.
Hatayı almayan, doğruyu bulmaz. Hatada durmayan, hak olanı bilmez. Senin
değil; YÜCE’nin GÖRÜŞÜ, O’nun VERİŞİ’ni derim. Kuldan
alıp kula vermem, VARLIĞI’nı yolumdan ayırmam. Güçlük düşünülmesin, ‘Geç mi kalır.’ denmesin. Ne geç, ne de güç
olacak. Aymayı almazsan, doymayı bilmezsin; aşını ocağa koymazsan, tencereni kaynatmazsan, ‘Yuvam.’ diyemezsin. Çünkü yedek
aş, sayılı günde gelir. Sayını aştımı; ne sende ne bende, ne gelende
söz olur. Denmesin ‘Olmaz mı, günün gelişi dönmez mi?’ Dedim; ne geçlik,
ne de güçlük olmaz. Yola bakan ile, GÜL’ünü kokandan sorgu aradım. Gücünün yetmediğini,
ALLAH’ıma havale ettiğini gördüm. Sorguyu ne senden ne benden etti; sadece ‘ALLAH’ım.’ dedi, O’na el açtı.
Düşündüğü gibi olacak, elin boş dönmeyecek. ‘MEVLANA CELALEDDİN RUMİ’ dendim, öyle anıldım; gönüllerde, adım
ile yer buldum. Ölmeden öldüm, sormadan buldum. Neden soraydım, O’ndan gelene
karışaydım? VERDİĞİ hayır ise, VERMEDİĞİ şer
olsun. Gönle uymayanda, neden uygunsuzluk görülsün? Verdiği sinek dahi,
mademki gereklidir; varsın sıtması yaksın beni. Söze saz karışır, kul sohbette görüşür, gönüller sohbet ile oluşur.
Benzemeyen ağacın, meyvesi karışmaz. Ne var ki karışsa bile,
tadı bir olmaz. Geçtiğin yolda iz arama, sevdiğin kulda gözünü sorma. ‘Sevmediğim
kul.’ deme, sevmesen de sözünü etme. ‘Sevmesem olur mu?’ demeyin, sevmeye
çalışın. Dünyada her olaya karışın. Yanılmayın, ‘Karışın.’
demekten maksat; her olayı tabağa koyun, temizlenen pirinç misali, iyi ile
kötüyü, yenecek ile yenmeyeceği ayırın.

Hayır, yolumuz; ADI, dilimiz olsun. ‘Cümleniz aydın güne gönül açsın.’ derim, gönül dolusu selam ile gelirim. Kalbinde KABE’yi bulmuşsan, gönül ile yola düşmüşsen;
bedeni yorma, düzeni dürme. KUR’AN’ın yolunu kendine KABE etmişsen, zaten
gönül ile gitmiş olursun. Kulunun gönlünü hoşnut etmişsen, KABE’yi ALLAH’ımın kulunda bil. Kırma kulun gönlünü;
gönlün kırılmasın, yolun burulmasın, ömrün dürülmesin. ‘YA ALLAH!’ dedik, O’nun ADINA geldik. O’nun ADI olmayan söz bizden gelmez, kulunu irşat etmez. Verilen, O’ndan
ise sözümüzdür; sorulan, sizden ise halinizdir. AŞK ile bulduk, AŞK ile dolduk, AŞK ile solduk. Olan yaprak
gibi, güneşinde sarardık. Her kul gibi döküldük. Ne sen,
ne ben ayrı değiliz. Ayrılık, her kulun gönlündedir, VEREN’de değil.
Eğer sende yok ise; VEREN’i değil, kendini suçla ki doğruyu
bulasın. Kuyunun verdiği suyudur, suyu eksilmez. Ne var ki nehir gibi akmaz,
dereye dökülmez. Eğer ilmini kendine saklarsan, kuyu misali kalırsın.
Varsın nehire kol olsun, yeter ki ‘Deryaya.’ desin, gönlünü ona versin. İlmine
güvenen, kuyuya benzer. ‘Benim de suyum var.’ der. AŞK’ımız deryada buluştu, derya AŞK ile tutuştu;
kandil yağ ile doluştu, ışığında her kul toplaştı.
Kandil, VEREN’in VERGİSİ; yağ, kulunun doldurduğu. Ne var
ki; ne yağ ne kandil, dünya durdukça dursa; ateş veren olmasa, ne
yanar ne ışık verir. DOST, ALLAH’ın ta KENDİSİ; dost, ALLAH’ımın
YARATTIĞI hepsi. Taşı ile toprağı ile. ‘Hak.’ dediğin nedir? Dünyaya “OL!” dediği, her olanı
GÖRDÜĞÜ, DÜZENE KOYDUĞU. Düzende hak olmayan ne gördük? Nasıl ‘Düzene
koyalım, dürelim.’ dedik. Ne sen düzeni bozabilirsin, ne ‘Düzensiz.’
diyebilirsin. Olduğu gibi güzel, verdiği gibi güzel. Övdüğün
olsun, dilin bal misali desin ki, ‘Kulunun da, ALLAH’ımın da gönlü hoşnut
olsun.’ Seni de hoşnut etsin. ‘Selamet bulasınız, AŞKI’na düşesiniz.’ dedik, duacı olduk.
‘Müsaade.’ denildi, günde izin soruldu. HAK’tan dedik, duacı olduk. HAK
ADINA gelene, sözü ‘o’ndan.’ diyene; sohbeti açtık. Yanılmayalım. Meclisimiz, sohbet meclisidir; sözümüz, ayrı değil
cümleyedir. CAN’ımız CANAN’ımıza oldukça; mümin olan bilir, hak sohbeti diler. Olanın
O’ndan, gelenin benden olduğu var mıdır? Her olay O’ndan. Benden sadece,
olanın sözü, izin kadar verilir. ‘Mümin olduk.’ demedik, kendimizi fakirden bildik, yoksullukta murat
bulduk. HAK ADINA, zenginlik diledik. Kaderin yazıldığı, yazılanın
görüldüğü bilinir. Nerden neyi ayıralım? Kulu nerde kayıralım? Sevdik gönül alabildikçe, gönlü doldurabildikçe. ‘Sevmediğim ne var
ki.’ derseniz; sevilmedik görmedim, çirkin nedir bilmedim, boşluk bulup
doldurmadım. Meydan olduğu kadar, kulu dolduğu kadar alır. ‘Günahkar kul.’ demeyin, kulunu suçlamayın. Suçun nerde başlayıp,
nerde bittiği bilinse; günahkar kul olmazdı. Ne kadar büyük günahı olsa;
bir yerde HAKK’ı tanır, orda uyanır. Uyandığı yerde, doğmuş
olur. Toz olduğuna inanıyorsan, her zerrede O’nu buluyorsan, “OL!” dediğinde
GÜLÜ’nü bildi isen, Yolu’nu buldu isen; korkuya değil, huzura yer ver ki; dünyayı aydın göresin, dünyada perdeyi
silesin. Meyhanede ne ararsın? Şarapta ne bulursun? Sarhoşlukta ne
söylersin? Geldim-aldım, bildim-oldum. ‘Varayım.’ diye diledim. Neden şüphe
edeyim? Madem O’ndan geldim, elbet O’na döneceğim. Nasıl ki su gider,
gittiği gibi rahmet olur döner. Güldüğümüz O’ndandır, gözyaşımız
O’ndandır. Gülsek de ağlasak da, kadere uyduğundandır. HAKK’ın hazinesi, ne biter ne tükenir, ne de dileyenden sakınır.

Huzur ile geldim, cümlenize diledim, gönülden alan ile yolunu bulanın
yardımcısı oldum. ‘Almayan?4 denmesin. Benden değil. Alanın dilediği,
YÜCE’nin EMRİ’dir. Hatırda kalan, ‘Kusurdur.’ denilenin; aslında ne hata ile, ne kusur ile
ölçüsü bulunmaz. Çünkü hatanın, nerde başlayıp nerde biteceği
bilinmez. Senin hata gördüğünü, dostun ‘Atâdır.’ der. Onun için kulunu
suçlamayın, hatalı demeyin. (Fuarda gösterilen eser mevzuunun arkadaşlar
arasında anlayış ve fikir çarpışmalarına karşılık:) Mevzunun
açılışıdır. Kayıtsız yazılmaz, gezinti diye gelinmez. Sohbetin yeri, gönüllerin
seridir. Sohbette hata arayan, hataya çerçeve koyandır. KUR’AN ile verilen,
‘Kulu için.’ denilen yolumuzdur. KUR’AN’ın dışında sorulan, kama ile
oyulan ağaca benzer. ‘Açılsa.’ denir, manası sorulur. Açanı düşünün,
ona dersen yanlışlık olmaz. Sohbetimize katılan, gönül ile konuşan, (t’ye) Gidenden değil de, olandan yolu sorana
dedim. Açsın diye vazife ilettim. Yanılmayın, ‘Verdim.’ demedim, haddim
değildir. (t’nin açıklamasına karşılık)
Sunduğun bal şerbetinden, ALLAH’ım RAZI olsun. Çiçekleri gezdik, balları topladık, meclisinize sunduk. Şerbet yapana
dedik. ‘Yol ile gelen, sel ile gider.’ demeyin. Sel ile giden, gitmesi
gerekendir. Sel ile gidende şer arayan, gönlünü karanlık tutandır. Yel
geldi ise gelmesi gerekti, sel götürdü ise gitmesi gerekti denilende; güneşe
perde açılır. PEYGAMBERLER Yolu. (güneşin
manası). ULULAR kulu. Almayan denmesin. Alan alır, hatır ile gelen,
kucak dolusu döner. Kandilde sanmayın ışık söner, yağı
temizlenmedikçe. ‘Ummadık.’ denildiği yerde, umulmayan görülürse şaşırılır.
Şaşkınlık niye? Her olayın “OL!” deyicisi kim? Kainatın YARATICI’sı kim?
Kimden sorar? Kimden danışır? Güzel olanı yarattığı bilinse, çirkin
denilende güzel aransa, dostluk O’ndadır bilinse; hataya düşülmez. DOST
elbet O’dur, O’ndan gelendir, O’nu bilendir. Dumanı dahi dost bilsen, güzelde
güzelliği bulursun. Güzeli, O’ndandır diye AŞK’a düşmek. Masaya niye oturursun? Aşımı yiyeyim, nasibimi alayım diye.
‘Sevmedim.’ dersen, masadan kalkarsan; elbet aç kalırsın. Açlıkta,
yediğinin ne olursa olsun tadını bulursun. Ne var ki, ne olursa olsun
yiyeyim aç kalmayayım diye düşünmeyin. Sevmiyorum dediğinizi sevmeye çalışın, kainatta her olaya alışın. Yazılan bozulmaz, kayıt değişmez, zahirde görülen, zaivde
alınmaz. EVLİYALAR’ın yükünü ağır dersiniz, elbet ağırdır. Ne var
ki, kaldıracak gücünü de, ALLAH’ım yüküne göre verir. Cahilde bulduğunu, alimden sorar. Cahilin verdiğini, alim ne
bilsin? Adı ile nasıl çözsün? Cahilin gördüğü, çiçeğin özü. Alimin
gördüğü, çiçeğin tozu. Toz artmaya, öz örtmeye delildir. Örtülen
nedir? İlmin aslıdır. Gömülü olana duanı verirsin de, neden dünya kulundan esirgersin? Nehirler bir oldu, her nehirde kol oldu. MEVLÂNA YUNUS ile, HACI BAYRAM VELİ ile, HACI BEKTAŞ-I VELİ
ile kaynaştı. Deryada buluştu, derya AŞK’tan tutuştu.
‘Derya AŞK’tan tutuşur mu?’ diyene de ki: ‘Her güneşin inişi,
deryanın tutuşuşudur. Güneşin kimliği bilinir. AŞKI
ile kaynaştık, yolumuzda birleştik, her kulu için dilekte bulunduk. ‘Ayırma
ALLAH’ım.’ dedik. ‘YARATTIĞIN alemde, DÜZENİN’e uysunlar, ‘En
güzeli.’ desinler, sevmeyi öğrensinler. Taşı toprağı ile, suyu
çamuru ile, yaprağı kuru olsa bile.’ Her kul yaprak misalidir, doğar-büyür-dökülür.
Dökülenden hüzün duymayalım, gitti gelmez demeyelim. Giden yok, sadece göç. Var
olan yok olmaz, su misali, daha önce verdim. Su ne kaybolur, ne biter.

YM diyelim, sözde yönü bulalım, her olana uyalım, kuyuda su yolda kul bilelim, ‘Olmazsa.’ demeyelim. Koyuluk,
açıklığa gider. Koyuluk karada demedim ki. Mavinin de koyusu, yeşilin
de koyusu olur. Her renk açıktan koyuya gider. Gönülde olanın oluşumunu, hayır oldukça açılır. Önce kesifleşir, sonra açılır. Denir ki: ‘İlk aşk koyu olur, yol alan çabuk yürür. Gittikçe
açılır, çünkü ufuk genişler.’ Ağırlaşma ondandır.
Önce RUH bedene hükmeder. RUH olgunlaştıkça, bedenden hükmünü kaldırır.
Kendi aleminin derinliğini bulur. Ondan sonra bedende; ne sorgu arar, ne yargı. Adeta yarı mecnuna döner. Aslında mecnun
denmez, ‘Aşık.’ denir. Oynamadığın oyun, sana tatsız gelir. Oynadıkça alışılır, gün
geçtikçe bıkılır, yeni oyun aranır. Dünya günü öyledir. Yeter ki dünyaya gelişi
bilip, dönüşe uymaya çalışasın. ‘Gittimi, gelmek yok.’ diyene de ki;
‘Gidenin demedim. Bedeni sıyıran olacağım, yumuşak yol bulacağım,
kandil ile yağ misali, yandıkça yanacağım.’ Kaşığa gelmeyen aşa, el uzatma; olmayan söze, dil uzatma;
dünya gününü, zehir etme, açmadığın kapıdan, girene sataşma. Yemin
olmayan yuvada, huzur olur. Huzuru her kul, kendi yaratır. Neyi yolsuz diyelim?
Neden kulunun hakkına söz edelim? Aşılmayan dağda ne arayalım?
‘Olmuyor.’ demekle, şüpheye düşmekle; kul sadece kendini aldatmış
olur. ALLAH’ım olmayacağı sana yol diye vermez. Açmayacağı kapıya
sürgü koymaz. Açacağı kapıya, sürgü dayanmaz. Varsın kuvvetli olsun, yeter ki ALLAH’ım
“OL!” desin. Güğüm susuz kalmaz, güğüme göldeki su girmez; manada mantık
aranmaz, düşene yol sorulmaz. Neden? Yolu bileydi kendi düşmezdi de
ondan. Kaçmayı düşünmek, düşmana yamayı göstermektir. ‘Neden?’
derseniz, kolay sökülür de ondan. DOST’u, dost diye bilen, “KÖTÜ.” dediğinden
uzak durandır. Yamaya el uzatan, kulun hatasına dil uzatana benzer. Meyveyi yiyen, gönlüm ferah diyen; rengin koyusuna değil açığına talip olsun. Sözümüz günde bağlansın,
‘Cümlenize hayır duamız verilsin.’ diyelim. ALLAH’a ısmarladık. Niyazını aldım, resim diye verdim. YM denildi, verilene uyuldu. Aslında
atmosferi nedir? Kul ayıramaz, bedende zanneder. Onun için yaşadıkça
yanılır. ‘Atmosferi nedir?’ derseniz, kulun verdiği hava demek yerinde
olur. Sizin anlayışınıza göre. Çünkü AŞK sadece O’na olandır. Kulunki bilinçaltında kula duyulan.
ALLAH’ımı bulduğu andır. Düşündükçe çözülür, AŞK’a düşen
her kul, sadece şekil üzerinde yanılır. (Resim verildi: HAZRETİ ALİ ve eşi
HAZRETİ FATIMA) Doğruyu idrak eden, ALLAH’ımın NURU’ndan olduğu için sevgisine düşen,
O’ndan geldiği için hürmette kusur etmeyen HAZRETİ ALİ ve eşi
HAZRETİ FATIMA. Kusursuzluk beklemeyelim, ‘Kusur.’ deyip dönmeyelim. Kusur gördü isek,
kusurun sebebini arayalım. Yoksa hataya ‘Hata.’ demek, en kolaydır. Ne var ki seçilen, yolun en zorlusu.
HAZRETİ ALİ’yi örnek alalım. Elbet PEYGAMBERİMİZ örneğimiz.
Ne var ki, PEYGAMBERİMİZ’in ilk yetiştirdiği kul HAZRETİ
ALİ’dir. HAZRETİ FATIMA’da, bütünlük mevcuttur. Kusur arayan kul,
bütünlükte de bulur.

Hoş gördüm CAN dostları. Kuyuyu sildik, nehirden aktık, deryaya baktık. Bakışta ne yeri ne göğü örttük; sadece olana uyduk. Kucağa aldığın yavru kuzu ise, koyunu kucağa alamazsın,
yerini oğlak ile dolduramazsın. ‘Koyunun yerine, yaban keçisi olsun.’
diyemezsin. Her yaratılan, yerini doldurur. ‘Oyuk olan yere, ne doldurayım.’
dersen yanılırsın. Sormaya ne hacet? Oyuk olan yer, harç ile dolar. ‘Olmuyor.’ denen, olumunu hazırlar. Meyhaneye girdik, mey ısmarladık, sakiyi bekledik, sunsun dedik. Saki gelmez mi, meyi sunmaz mı? Sunmayacak ise, meyhaneyi
ne açtı? Mey sunanın, sunması gelenin; sırasına uyması gereklidir. Sonra
gelene, beklemek düşer. Meşede güç bulduk, söğütte şekil gördük, ne var ki, ille
‘Güldür.’ dedik. Seherde bülbül dinledik, AŞK’ına şahit olduk. AŞK’ımıza
ALLAH’ımızı şahit gördük. Kuldan şahidi ummadık. Görecek bilecek
sadece O’dur. Bülbül dahi şahit istemez, onun için seherde öter. Yağan yağmurun tanesi sayılır mı? Yola çıkanda ‘Yağmur.’
diye dönüş görülür mü? Damın aktığına şahit isen, akan yerde
durulur mu? Akan yere tedbir alabilirsin. Yağan yağmura ne
diyebilirsin? Doğan güneşe bakarsın, gönülde kandil yakarsın.
Güneş batarken ‘Dur.’ diyebilir misin? Yıldızları görebilmen, onları da
sevebilmen için güneşin çekildiğinden haberin var mı?
Güneşin varlığı, dünyanın darlığına eşit değildir.
Dünya ADEM’den bu yana nesil-nesil kulunu geçirdi-göçürdü. Güneş aynı yerinde, aynı gücünde
yerini aldı. Dünyanın vergisine, kul da katkıda bulundu. Kul güneşten
sadece aldı. Aslında dünyaya da vermedi. Sadece dünyadaki maddelerde kendini eğitti. Dünya ise, kulu öğüttü. Her olan O’ndandır, her alan O’ndandır. O’ndan gayrısı yok. ‘Dert.’
demeyin, dünyayı dert görmeyin. Hangi olay çözülmedi? Hangi düzen kurulmadı?
Her olay, yerli yerinde. Asmadan üzüm aldık, seve-seve yedik. Balını gördük, daha tatlı dedik. Şarabını
içtik, sarhoş olduk, kendimizden geçtik. CAN dostlarıma, CAN’dan gelen
dostlarıma, ‘Selam.’ dedik.

Hazır ile yazmayız, koyun diye gütmeyiz, sergiye koyup satmayız, hak olanı haram diye katmayız. ‘O olmaz, olamaz.’ demedim. Nasıl ki radyo olmadan, ses alamazsın;
GARİB olmadan, söz bulamazsın. Benden alışıdır, GARİB’in verişidir.
Elini tutan olunca, kuzu da yazar. Senin elinden tutan olsa, sen de bakmadan
yazarsın. YÜCE’nin EMRİ’dir. Meyveyi olduran, gülü renklendiren, GARİB’in
eline yazı vermekten aciz midir? Benden de değil, YÜCE’nin EMRİ ile
gelirim. Şükrünüz ahiretinizi aydınlatsın. Serçede kanat olmasa, uçmayı
denemez; GARİB’te el olmasa, yazmayı düşünmez. Kanat misali verilir. Komşuda olan, komşuya göründüğü gibi gelmez. Her dolayında, ayrı mana aranır, asla bir bütün düşünülmez. Halbuki
her olay, olduğu gibi bir bütün diye düşünülse; söz söze katılmaz, art
düşünce yer almaz. Cümle için söyledim. Her kul alsın, kendine yer etsin.
Kutuya konulan her eşya, korunması düşünülendir. Gördüğün duyduğun
da, mademki kafa kutuna girdi; orda kalsın. Yalnız sizlere değil.
Meyhaneye giren, şarap bekleyen; geç geldi ise, şarabı geç içer. Ne
var ki, geçlikte sakiyi hatalı bulur. Mümin olan bilir, ham olan gerinir. Ham
olmayalım, olaylarda diklenmeyelim ki; zoraki daldan düşmeyelim. Zorluk
alamayanın kaygusu olsun. Deryamızı bulamayanların kaygusu olsun. Denize giren,
‘Yüzeyim.’ diyen; ne kulaç atmaktan, ne sırt üstü yatmaktan şikayet etmez.
‘Şikayet ettin.’ demedim. Deryadaki düzeni söyledim. Kimi kürek çeker,
kimi yelken açar, kimi şarkı söyler. Gönüllerdeki gaye hep birdir.
Müzeyyen kullarının elbet vazifesi daha zorludur. Ne var ki varılacak ufuk
zorluğu değil. Gönülleri açar, kul yaklaştıkça bedenden kaçar.
‘Aşamadığın köprüyü yıkma.’ demiştim. Mümin olan bilir, köprüde
her kul yürür, her yürüyen adına gelir, adından adımı bulur. Ne senden, ne
benden; her gelen YÜCE’nin EMRİ’ndendir. O’nun EMRİ’ne karşı
çıkılmaz, “OL!” dediğine ‘Dur.’ denilmez. “GÖR!” dediğine göz
kapanmaz. AŞK bağına girildikte, dönüş yapılmaz. Çünkü o
bağ, her kuluna açılmaz. Kulun oluşunda hata aranmaz, görünüşe
perde çekilmez. Üzümlerimiz erdi, ‘Sunulsun.’ dendi, cümlemiz geldi. Selam olsun sizlere.
Dediler ki: “Bizler de sunalım mı? Selam verip dönelim mi?” MEVLÂNA’yım geldim, türlü ziyafette buldum, ‘ALLAH’ım.’ dedim, ‘Yolumu sen açtın, GARİB’i sen seçtin, hatan olur
mu?’ YÜCE, “OL.” dediği kulda yanılır mı? Gözde NUR, gönülde AŞK,
mecliste sohbetimiz eksik kalmasın. GARİB’in yükünden, gücü eksilmesin.
‘Amin.’ diyelim, duacı olalım. Bilelim ki emir; “OL.” diyendedir, “VAKİT,
ÖL.” diyendedir.

Kimden geldiğimiz değil, NURU’ndan olduğumuz malumdur.
‘NURU’yuz.’ dedikte, kimlik O’na hululdür. Cümlenizde aynı tevekkülü gördük,
dilde aksi olsa bile. ‘ALLAH’ım.’ dedik, şükre durduk. Çünkü gönülde olanda, NURU ile
paklanmış niyet gördük. Kulunu suçlamayın, ‘Ayrı koydu.’ demeyin. Ayrı koyan, perdedir. Bir perdeden öbürüne geçişte, tevakkuf olur. Perdeyi
açtık, yeni bağı dolaştık. Yeni yetişen bağın, verimi bol
olur. Tevakkuf, üzümün tat alması içindir. Bugün sözümüz açtık, cümle ile kucaklaştık. Sorunumuz dünyadan
olmasın, bağda hünkar söz almasın. Girdiğimiz bağ NUR bağıdır.
Orda sınıf olmaz, hünkar o bağa girmez. Bu bağa giren, bedende fakir,
gönülde zengin olur. Fakir bedende sorgu mu kalır bugüne kadar? Olacağın
O’ndan, geleceğin O’ndan, gideceğin O’ndan olduğunu verdik.
Bundan sonra ‘Öyle mi, hayır böyle mi?’ demek yersiz değil midir? ‘Cahil kalmayalım.’ dersen; yazılanı bir oku, bir daha oku, bir daha oku.
Her düşündüğünün cevabını orada bulacaksın. Yazımız bir olsun,
sohbetimiz üç. Bunca yazımız kaç sohbete girdi? Unutmayın, her sohbetinizde
aranızdayız. Sohbetten gaye, dünyayı çözmek değil, ahreti bulmaktır.
Sunduğum şarapta bulduğunuz tadı, ben de aradım; ‘Kulları hep
taze şarap diler.’ dedim. Ne var ki, geçen günleri aramanızda, verileni
okumanızda hayır gördüm. Yumuşak olmayı öğrenmek, bundan sonra
yersiz. Yumuşak olmak; ufalmak, kum olmak. Dünya sorgusu, kumluktan uzak
kalmaktır. Gününü doldurdu, göçünü bildirdi. ‘ALLAH’ım buldurdu, buraya kavuşturdu.’
dedi, huzuru göçenden aldı. Gelenin sorgusuna, saygısı kolaylık verir.
Kaynamayan kazanın başında durmadı, göçü huzur ile oldu. Göçtüğü an ‘Şükür
ALLAH’ım.’ dedi. Huzurda olduklarını bil ki, huzura varasın. Kalan var mıdır?
Silinen kar mıdır? Silmek senin elinde olsa, her geçen günü silersin, ‘Yeniden
yaşayım.’ dersin. Selamlarınızı aldım, dileğinize ilettim. ‘Toprağımı
NUR içinde buldum, KUR’AN’ımı tamam edip geldim.’ dedi. Cümleden ALLAH’ım RAZI olsun; arıdan balı, üzümden şarabı eksik
etmesin. Her kuluna bağından nasip versin. Bağın dışında
kalınmasın, ‘İçine gireyim ALLAH’ım.’ densin. Bağımız yetişti,
üzümler kopuştu, sinekler üşüştü. Ne var ki üzümlerimiz,
sineklere değil, güğümlere doluştu. Sinekler nasip almasın mı?
Sıktığımız üzümleri onlara bırakalım. Yudum-yudum verdik, bugüne geldik. Günümüzde bardakla sunacağız, her
dileyeni doyuracağız. Sorusuz gün bekleyin, sohbetimize söz eklemeyin,
‘Kısa oldu.’ demeyin. Öz alın, tez görün, bir söze üç sohbet edin.

Hoş gördüm, saadet diledim. Kuru manada değil, açık manada.
Saad; uymak, olanda güzeli bulmaktır. Saad et; olana uy demektir. ‘Saadet dileriz.’ denir, havadan güzellik beklenir. Huzur nerdedir, nedir, kimdedir? Güzel ile çirkini ayırmayanda, iyi ile kötüyü kayırmayanda, verenin YÜCE’den geldiğini
bilende. Gönlünde ne geçse, olandan ötesi değildir. Hor gördüğün her
olay; seni bulur, sende boşluğu doldurur. Çünkü hor gördüğün,
senin boşluğundur. Öyle olmasa; tabii gördüğün her olayı,
YARATAN’dan bildiğin gibi, tabii bulmadığın olayda neden yaratandan
başka YARATICI ararsın? Masada olmadığın gün, elbet yerde oturursun.
‘Masayı veren ALLAH’ım.’ dersin de; olanı neden kulda ararsın, neden kulu
suçlarsın? Kahredici her olayda, kendinden boşluk ara. Kimlik yok.
Oynamadığın oyunda, yenileni suçlama. Elbet bir yenilen, bir yenen
olacaktır. Her bedende nefis, iyi ve kötü dediği ile savaşacaktır.
Mantıkta aranan güç odur ki; kötüye kötü olduğu için değil, aradaki
farkı gördüğü için kazancını bilsin. Sana ne iyi, ne kötü gereklidir. Her
olay yerli yerinde. Kötüde katılık görülmese, su katmak gerekmezdi. Yemeden doyulmaz, içmeden kanılmaz, susuz kalmadan yanılmaz. Senin
gördüğün kötü kulu yarmaksa, ona kötülük demek senin haddin olamaz. ‘Adam
öldürene iyi denir mi? Suçuna göz yumulur mu?’ denirse de, onun kaybına ortak
olma derim. Öldürmenin çeşidi vardır. Dünya olaylarında sadece elle
öldürülmez. Gözle görüldüğünle, aslında kulun eceli yazıldığıncadır.
Kuluna “DÜNYAYI GÖR, YARATANI TANI” diye gönderen ALLAH’ım; ‘Nefsine uy.’
demez, kulunun dünyasını zehretmesine izin vermez. Kaydı silinen, dünyasını
değiştirir. Sebep ne olursa olsun, EMİR oradan gelir. ‘Öyleyse
kulunun günahı nedir?’ denirse de, KUR’AN’da verilen aynen tatbik edilir. Kulun
dünyada yaptığı, dünya cezası ile çekilir. Dediğim kanun iledir. Daha
önce verdim, hatalı bulsan dahi devletinin kanununa uymak mecburiyetindesin.
Gizlilik, ALLAH’ım için mevcut değildir. Uymadığın halde, ALLAH’ımın
huzurunda da asi sayılırsın. Cemiyetin dışında kalan, gözden uzak dahi
olsa kendi kendini cezalandırsa; bağlandığımız birlik, neden yolunu
çevirsin? Cahilde bulmadığını alimde arama. Cahilin cehlinde ne tohumlar olduğu
bilinmez. Alimin ehlinde nereye vardığı asla görülmez. Alimin aradığı
nedir, verdiği nedir? Aradığı bir nokta, verdiği bir noktada
bulduğudur. Kainata yeter mi? Bir kul dileğince kainatı tutar mı?
Gözle görülmedik, elle tutulmadık her nokta, kulun etrafında dolaşır. Elin
değdi ise; ‘Başarım.’ dersin, gününü kutlarsın. Günümüz yaklaştı, ilacımız verilecek, derdin devası görülecek. Ne var ki, ölüme çare düşünmek yersiz. Yolda giden her kul; ‘Sonu ALLAH’ım.’ der, yolda molayı hatalı görür. Hoşnut olduk, kulunun görevini kutladık. Sevmeyi, alamadığı
kadar düşünsün. ‘Sevildiğim kadar seveyim.’ demesin. Sevilmese de
sevsin. Görevi görevime eşittir, vazife çeşit çeşittir. Eğer
beklemeyi bilirsen, sevmeyi denersen; duruş olamaz, görüş duramaz.
‘Kanda.’ dediğin, handa seni bekler. Yol açılsın, gün seçilsin; yeter ki
bekleyende umut kırılmasın. ‘Gözden kaçınılsın.’ deme, ALLAH’a havale et. Karşında olanları asla suçlama. Her olgun kulda, dolgun bilgi arama.
Anmasın varsın, yeter ki değirmeni döndürsün. Cümleniz saadet bulsun.

HAK’ta bildik ÖZ’ümüz, günde açtık gözümüz, ‘Yaz.’ dedikte dilimiz, kalem
tuttu elimiz. ADI’nı andık; saçımız teli kadar döndük durduk, sözde HAK ADI’nı
bildik. ‘Salih kulu olalım, O’na öyle varalım.’ diyen her kulu için duacı olduk.
ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun, önce sözümüz yerini bulsun. ‘ULU’m.’ diyen kuluna, borcumuz ödensin. Sorulanı verdim, kaideyi emirdir
bildim. Kahrını meyveye dökmesin, çekirdeği toprağa dikmesin.
Sevabını olanda bilsin, niyazı HAK’ta olsun. Yolunu O çizer, düğümünü O
çözer. ‘Varsam gelsem, hep bir olsam.’ demek boş. BİRLİK
gönüllerdedir. Sahip olunmadık dünyaya, ‘Kök atayım.’ denmesin, kökte beden
aranmasın. Çünkü ne kök, ne de köklü beden olur. Sağırda ses ararsan, dilsize söz verirsen; beklediğini
bulamazsın, amma cevapsız da kalmazsın. Sedefte rengi bulamazsın, mavi kırmızı
diyemezsin; çünkü rengini ayıramazsın. Kuşun uçuşunda gördüğünü,
yürüyüşte bulamazsın. ‘Kainatın ötesi var mı?’ dersen, sonsuzu demek
yanlış düşmüş olur. Mademki sonsuz diyorsun, kainatın sonunu
arama. Başını buldun mu ki sonunu düşünesin? Onsekizbin perdenin, ötesine vardın mı? Kainatı oradan
seyrettin mi? MEVLÂNA olduğum, adımı dünyada bıraktığım malumunuzdur. Dünyayı
adım ile terk etmeyişim, YARATTIĞI’na YARATAN kadar aşık
olduğumdandır. Açlık doyuncaya kadardır, tokluk doluncaya kadar. Onun için dedim, güne
kadar verdim. Doyuldu, tokluk görüldü, günde hazma verildi. Nasıl ki öğün
yenir, hazmedilmezse bedene zararlıdır. Günden güne sözü azaltmamızın sebebi
odur. Pirinci pişirende, zerdeyi tepsiye koyanda ne görülür? Aç olana iştah
verir, tok olanın gözünü doldurur. Yol; ‘ALLAH’ım!’ diyenindir, ADINA yola çıkanındır. ADINA çıkan, yolda
kalmaz; mümin olan, ADINA ortak koşmaz, korkuya düşüp kaçmaz. Derde
deva dileyen; ‘ALLAH’ım; SEN’den geleni SEN alırsın, sebebini SEN halk
edersin.’ desin, ilacını içmiş olur. ‘Kaderine isyan edenin, devası var
mı?’ dersen; ALLAH’ımın verdiğine itiraz eden, neden ‘ALLAH’ım.’
dediği günün döndüğünü görür? Ne var ki dönüşe yine itiraz eder.
Çünkü sevmemeyi, beğenmemeyi kendine mal etmiş. Pamuk yetiştiren,
toprağını eleştiren şikayetçi olur. Ne var ki kazancı eline
girdikte, yorgunluğunu unutur. Tekrar dikime kadar. Yol alanın duası, karşılayıcısını buldurdu. Gönlünü AŞK ile
doldurdu, dönüşte huzura vardırdı. Yoldan gelenlerin, selam getirenlerin,
selamlarını aldık, duacı olduk.

Muhtaç olduğumuzdan değil, O’nun NURU’na tiryaki olduğumuzdandır.
Muhtaç olmak, mahrumiyetten doğar. Tiryakilik, hep O’nda oluşumuzdandır. Neden derim, asi kulunu da
hoş karşılayın? Asi oluşu tiryakiliğindendir, bilemezsin
ki. Numune veren ALLAH’ım, ‘YOLUMUN REHBERİ.’ DER, PEYGAMBERLER’e İZİN
AÇAR. ALLAH’ımın YOLU’nda olmayan, PEYGAMBERLER’den kaçar. ‘KUR’AN’ımız
yolumuz.’ dedik, yolundan gittik. Okunduğu yerde, tütsüler yaktık. Ezanlar
dinlendi, ‘HAK ADINA.’ denildi. KUR’AN; KUR’AN dilinde okundukça, çözümü
açıldıkça, kulunu coşturur. (Ezanın Türkçe karşılığı) ALLAH’ım,
salâh SEN’dendir. ALLAH’ım, kurtuluş SEN’den. Kurtuluşu SEN’in
ADIN’da buldum, SEN’in ADINA güne döndüm. KURDUĞUN kainatta, sadece SENİ
YARATAN, Şefaatçimizi RESULÜN’dür bildik. Konu açıldı, ezanın özü verildi. ‘Küçük.’ denmesin, kötüye örnek vurulmasın. Her olay yerindedir, kötü
kulun dilindedir. Bilmeyen af diler, ‘ALLAH’ım.’ der. Ya bilen, bilip de hataya
düşen; ALLAH’ıma nasıl el açar? Hurmayı yaratan, zeytine yağını
katan; kulunun hatasını, pişmanlığı ile örten YÜCE ALLAH’ım.
Yumurtada can bulan, sirkeye can veren, kuluna kan veren, RUH’u beden yolu ile
imtihan eden YÜCE ALLAH’ım. Kendini bil ki, O’na varasın; teslim ol ki, bulasın. Teslimiyet, dünya
kulunun en son mertebesidir. Ne var ki teslimiyet; dilde değil, gönülde
olmalı, bedeni silmeli, ortadan kaldırmalı. Dünyada yaşanan gün, teslim
olunabilen günlerdir. Asla. Daha o merhale sizlere göre konuşulamaz.
Teslimiyet; kandan gidene ‘EYVALLAH’, CAN’dan gelene ‘Şükürler olsun.’ diyendedir.
‘Hakimiyet kurayım, kuluna hükmedeyim.’ diyende, teslimiyet ne gezer. Gönülden
geldiğince niyazda durmuş isen, teslim olduğun andır. Talep
dünya için ise, dünyanın malıdır. O zaman teslimiyetten sıyrılma derim sana.
‘ALLAH’ım.’ dersen, AŞK ile coşarsan, ‘CAN’da CANAN’ı buldum, bedenden
sıyrıldım.’ dediğin an, niyazın kabuldür. Ya bedene döndüğünde, ne
deyim? CENNETİ’ni değil ZATI’nı dile ki; O’nda CANAN’ı bulasın,
CANAN’da bedeni silesin. AŞK’ta aradığımız nedir? Bedenden sıyrılmak,
beden ile bulamadığın sonsuza varmak. (KULHUVALLAHİ EHAD, ALLAHHUSSAMED, LEM
YELİD VELLEM YÜLED, VELEM YEKUNLEHU, KUFUVEN EHAD) YARATTIĞIN’ız.
SEN’den geldik, SENİ aradık. SIFATIN’ı gördük, ZATIN’ı aradık. SIFATIN’dan
AŞKIN’a düştük. AŞK’ımızın büyüklüğü derecesinde, ZATIN’a
yaklaştık. Daha önce verdik, KUR’AN elimizde, ADI dilimizde olacak. Ham eller
yorulanda, verilecek dedik, sözümüze geldik. YM. İHLAS SURESİ ile başladık.
Cümlenizden ALLAH’ım RAZI olsun, HAK ADINA vazife alan kulunun gönlünü hoşnut
edenlerin de, ALLAH’ım muradını versin. Selamet bulasınız, ALLAH’ıma sığınasınız derim, selam ile dönerim.

‘Hayıra yol gider.’ diyen, kandile yağ doldurandır. Kandilde ışık
gören. Gönlünde huzur var ise, kandil asana ışık verir. Huzurun yok ise,
güneş dahi seni aydınlatamaz. Her şey huzura bağlı ise de,
huzuru yaratan, kulun kendisidir. Cümlenize selam olsun. Daad etmekte, gönül koymak var mıdır? Çevreni dolayanı gör, gör ki İHLAS’ı
bilesin, SIFATI’ndan O’na varasın. Gördüğün ne bir çiçek, ne bir böcektir.
Kainatı YARATAN’da, SIFATI’nı BİLDİREN’de, olaylar ile dolduranda;
sevilmedik ne var ki? Olaylardan şikayet edersen, seni olduracak ne ararsın? Güneş ile olmazsan, hava
ile dolmazsan, su ile yürümezsen; olayda hayır ara. Cümle kulunun aradığı nedir? ZATI’nda olmuşu görmek. Kulluğunu
bildin mi, olaylara ‘EYVALLAH.’ dedin mi; göçünde yokuş arama. Asmaya benzemek, her kulun dileğidir. Koruğun verdiğine
uydun mu, şarap olsun diye bekledin mi? Bekledi isen, sen kazançlı oldun. Her olay öyledir. Doğuşta hamlık, oluşta
erginlik, pişmede şarap. Kulunun geçirdiği her merhale, aynen
meyve misalidir. SAMANYOLU, cümle kulun hayalidir. Ummak güzel. Umduğunu
bulmak için, uymak gereklidir. Üzüm şarap olasıya kadar, türlü böcekler
görür. Ne şikayetçi olur, ne tadından verir. Dumansız yol dileyene, ‘Yol
dumanlı olmaz.’ derim. Duman, kulun kendi kuruntusudur. Güzelde aramak, çirkinde bulmak önemlidir. Denir ki; ne aranır, ne bulunur?
Güzeli güzel yapan aranır, çirkinde güzeli bulmak kulu kazandırır. Saçı
olmayan çirkin midir? Saçın örtemediği baş, kulun meziyetini açar.
Gözde çirkin olana değil, gönülde diken batana can yanar. Hata beden
yapısına değil, kulun görgüsüne verilir. Gayretini arttıran, bedende
verimi gösterendir. Koğuşta yer olmasa, askerin kaydı silinir mi?
Başka koğuşa verilir. Günümüzün konusunda, açık kalan boşluk nedir bilir misiniz? Ne aradığını, küçükten büyüğe bilememek,
aramaya üşenmek. Aramak ile elbet bulunur. Büyükte bilirim, küçükte
bulurum iddiası olmasa, el ele verilse; yol münasip olur. ‘ALLAH’ımın takdiri
böyle.’ denirse de, mantığı ALLAH’ım kuluna niye verir? Kuyuya at denilse, eline sepet ile akçe verilse; atar mısın? Konuyu
geçmeyelim. Gözün görebildiği hudut, senin dünyandır. Gözün hor gördüğü senin oldukta, gönlüne öyle girdikte. Dünya malını bırak
dünyada kalsın. Sen onu götüremezsin, ne var ki o seni alıkoyar. ‘Dünyada mekan
gereksiz midir?’ denirse, gerekli olanı ALLAH’ım nasip kılar. Tamaha yer yok.
Kaleye burcu niye yaparlar? Askeri gizlemek için, ovayı gözlemek için. Kumunu elediğin toprakta, taş var ise; yol üstüne atma, başka
kulun ayağına takma. Unutma, senin elinden ayağı takılır ise, senin günahına kaydedilir. Güzel dediğim, benden değil YÜCE’dendir. Kazmayacağın
toprağın verimini beklemek, elbet yersiz. Kazıp da ektiğin toprağın
verimini saymak da yersiz. Aşmadığın yola ‘Karanlık.’ dersen, hatayı
kendinde ara. Geçilmeyen yolun ismi verilmez, aydın veya karanlık denilmez. Sen
dile, ‘Yolun ALLAH’ım.’ de; kandiller yanar, ışıklar saçar, dileyen
kulunun yoluna NURU’nu döker. Ayda görene verir, görmeyeni siler. Göçün en
uygununu arayan yanılır. Her göç ALLAH’ımın EMRİ ile olur. Göçünde
ALLAH’ımı bulan kul, mertebesini anda alır. Bilenle bilmeyen denir. Bilirim diyene sorsan, bildiği kasede bir un
tozudur. ‘Basmadığın yerde, yüz karınca yaşar.’ derlerse ne dersiniz?
Yüz karınca yaşarsa, eceli gelmediği içindir. Basmamak elinde mi? Eğer
göçün yazıldı ise, seni tutan kim? ‘Olmasa gitmezdi, eceli bulmazdı.’ demek yersiz. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun, sohbetimiz yolunu bulsun.

Yemeyende yudum görülmez, huyu ile doğana öğüt verilmez, merdane
tutana mayala denilmez. Yufka açmayacak ise, eline merdaneyi almaz.
Sözümüz dilendikte verilir, sohbetimiz meclis kuruldukta açılır. Yenmedik
gelmese de olur, yeter ki sözümüz tatlı gelir. Yufkaya tadını verenden, sofraya
güler yüz ile oturandan; ALLAH’ım hoşnut olur. Sahanın da duru su dahi
olsa; yüzün gülsün ki, ALLAH’ım suyunu iki kat arttırsın. Sözümün başında yufkayı verdim yanılma olmasın, hatun kişi
kendine alınmasın. Senin vazifen, sofraya tatlı aş koymak. Yeter ki
niyetin hoş etmek olsun. Olamadığı gün, er kulu olmasa dahi hoşnutluk
getirsin dedim. Kulunu kuluna kayırmadım. ‘ALLAH’ım.’ dedim, her günümde
hoşnutluk getirdim, sofraya oturmasam da. Yanlışlık olmasın. Soframız
günün yeterince aşını alırdı, sanılmasın aşsız kalınırdı. Sohbetimiz
öyle tatlı gelirdi ki, dört öğünde yemek ihtiyacı duyulurdu. Soframız açık
olsun, sohbetimiz seçkin. (HAYYALESSELAH) Selamımız kainata
olsun, cümlesine Şefaatçi RESULÜ gelsin. Kainatın KURUCUSU, gönlünde olsun.
AŞKI bedeni yıkıp, gönlümü yaksın. ‘HAY.’ ALLAH’ımın İSMİ CELİLİ.
ALLAH’ımın ADINA, kainatın salahı. Hummalı olmayalım ki, aldığımızı
bilelim. (LAİLAHEİLLALLAH) YARATAN’a
ortak asla olunmaz, RESULÜ’nün önüne geçilemez. LAİLAHE, YARATAN’ın
BİRLİĞİ demektir. İLLALLAH, BİRLİĞİ’ne
sığınınız, ALLAH’ımın BİRLİĞİ’nde kainatı görünüz.
BİRLİK’in tek yönü, dirliktir. Yaratılanda asla aksaklık yoktur. O da, BİRLİK’in en açık
işaretidir. Kul yapısında görülen aksaklıklar, kainatın yapısında asla
görülemez. Nasıl ki; ne kadar gayret edilse örümcek ağı örülemez, arı balı
yapılamaz, kuş yuvası kurulamaz, kulun kaderi çevrilemez, ‘Denizi devireyim, tersini döndüreyim.’ diyemez, nasibi
olmayanı yiyemez. Onun için cümlemiz, O’nun YAZISI’nın içindeyiz. O’nun YAZISI
içinde oldukça; niye dert edelim, ‘Olmaz.’ diye kahrolalım? Çevrede yol görmezsen, yolunu sen aç. Yolsuz olanı seç, önüne geç. Doğurmak
güç değildir, yolunu vermek güçtür. Yoluna uymazsa, kaderi bilmezse;
sabretmesi güçtür. Hatada benliğe düşmeyin. ‘Bende olandan gayrıdır.’ demeyin, onda
olanı değerlendirin. Senin meyvenin çekirdeğinden olur. Ne var ki,
meyveyi vermez. Yapacağın değerince aşılamak. Budama değil
aşı. Dönüm olsun, günün hayrı bilinsin. Mümin olan, yolu bilen dediğimi alır. Cimrilik kulu geriye atar. VERDİĞİ senin için değildir,
cümle ile paylaş. ‘AŞK’ımı SANA verdim, SENİ cümle ile paylaştım.’
dediğin an, O’nun kulu olursun. ‘Ben ALLAH’ımı herkesten çok severim.’
asla demeyin. Sevginiz; az gördükçe büyür, çok gördükçe eksilir. Dile düştükte,
sergi misali satılır. Yaprağa baktıkta yan, amma yandım deme; çiçeğe
baktıkta gör, amma gördüm deme; hayvana baktıkta sev, amma sevdim deme. Mümin
olan bilir. Dedim ya, sevmediğin yaprak O’nun değil mi? Kazmadığın
toprak O’nun değil mi? Dumanı aldı isen, güne dönmek O’ndan değil
mi? Sabra yer veren, selameti bulur. YARATAN’ın VERDİĞİ’nde
ayrılık görülmez. İki kul yan yana gelende, biri güzel biri çirkin
denilmez. Cem ile başlayan, cem ile bitirsin. Fetihte aranan nedir? Doğuş
mudur, alış mı? Doğuş, YARATAN’ın YARATTIĞI; alış,
YARATAN’ın nasip ettiği. Aslında her iki şekil de YARATAN’dan. Ne var
ki, biri olduğu gibi, öbürü kul eli ile oldurulan. ‘Cenneti buldun mu?’ dediler, bir sohbette bana sordular. Cennetten
maksat; çeşit çiçekler mi, kanatlı melekler mi? Yoksa dünyada gönül ile
aradığım, AŞKIN diye feryat ettiğim, kafesime isyan ettiğim,
O’na koşmak dilediğim mi sorulur? Göçümde ismim ile anıldığım
an, alemden aleme göçüldüğü an; döndüm kafesime baktım. ‘Sen de güçlü imişsin
ki; beni taşımışsın, bende O’nu gizlemişsin.’ dedim, kafese
gönül dolusu selam bıraktım. ALLAH’ımı buldum, O’na kavuştuğumu
bildim. Çünkü kafesimden çıktım. Benim cennetim de, cehennemim de budur. Benim
için her şey, sadece O’dur.

Huyumuz aldık, YÜCE’den geldik, cümlede ALLAH’ımın NURU’nu gördük. Selam
olsun sizlere. Huy; yumağın alabilme, aldığını verebilme yetkisi. Cami yapısında, kubbeyi daire gördük. Neden diye düşündünüz mü? Cami
yapısında oluşunu neye yorarsınız? ALLAH’ımın VERGİSİ’nde köşe
yoktur. Camide o ifade edilir. Köşe, gizliliği de gösterir. Halbuki
ALLAH’ımın VERGİSİ’nde gizlilik yoktur. ‘Sır nedir?’ derseniz, sır
gizlilik değildir. Selama yer verse, cümlenize ADEM’den söz etse; dünyanın sorgusuna düşersiniz,
geldiği günün kaidesini sorarsınız. Gelişe elbet doğuş
sebep değildir. YARATAN “OL!” DEDİ, çamurda ELİNİ KARDI.
Sanılmasın toprak ile suyun karımı. ALLAH’ımın NURU ile, ZATI ile SIFATI. EMRİ’ne
uymaz mı? “OL!” diyende olmaz mı? Boş dünyaya gelmez mi? Ne var ki boşluk,
kul yapısına göre. ADEM, hiçbir gün yalnız kalmadı. Doyduğu, dolduğu,
ALLAH’ını bildiği; boş dünyadan mı? Aymayanda uygunluk görülmez, gönle yazılan hoş olsun ki silinmez.
Abanoz yeterince görülmez, neden? Çünkü yetiştiği yerden ayrılamaz.
Sıcağı sever, soğuktan kaçar. Koşuyu kim kazanır? Değil,
nasibi olan. Çorbayı kim içer? Kaşığını dolduran. Çünkü çorba içmek,
yarış değildir. Aydan aradığını güneşte bulan, kainata öğreneyim diye
haberci salan, neyi öğrenir? Değil, evet. Daha önce verdim, ‘Olaylara
gönül koymayalım.’ dedim. Dünyayı denedin mi, her yolunu buldun mu, olan sırrı çözdün mü? Ayda ne ararsın, bulduğunda ne
görürsün? Aranan her sır, güneşte gizlidir. ALLAH’ımın sır
kasasıdır. Dünyaya her verdiği hazine, güneşten değil midir?
Olduran, gördüren, yandıran, yaktıran o değil midir? Kulunu aydınlatır,
bedenini ısıtır. Onun sana gelen ışığının sırrını buldun mu ki
etrafında ararsın, yıldızlara bakarsın? Yıldızlar da ondan almaz mı? Onun ile
benliğini bulmaz mı? Elbet ay da güneşten alır. Olumun, HAZRETİ ALİ’ye bağlantısıdır görülen. Müsaade
olundu, cümle kullarına selam verildi. “Verdiğimiz yazımız da, kuş
misali dağılsın, elden ele dolansın.” denildi. “Komşumda olmayan,
bende fazladır.” der, HAZRETİ ALİ fazla gördüğünü dağıtır. MESNEVİ’yi geçtik, yeterince öteyi seçtik. Kucağa alınan
bebekte, ALLAH’ımın NURU’nu gördük. Cümlenizi selamladık. Gün için
‘EYVALLAH.’ dedik. Dualarımız cümleniz içindir. HAKK’ı bilen, HAK’tan geleni cümle ile paylaşan
içindir. Konuğunda TANRI’yı gören, O’nun ADINA ağırlayan içindir. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun, TANRI konuğundan yuvanızı mahrum
etmesin.

Kalbura su doldurmayız, dünyada sır kaldırmayız, yolu kuldan ayırmayız,
ayırandan sıyrılmayız. Döndü dönenle, kaldı dolanla, uydu gelenle, sevdi bilenle. Sucuyu ararsan, kaynağın başında bulursun; yolcuyu ararsan,
hancının peşinde görürsün; derdini sorarsan, VEREN’den şüpheye düşersin.
Olanı olduğu gibi, kapına geldiği gibi görsen, ‘Yolum
ALLAH’ımdandır.’ dersen; düzenini sen duymadan bulur, kendi çizdiğince
yürür. ‘Öyle mi yapsam, böyle mi?’ demek boş. Kapıyı çalana, evde olduğun halde ‘Açamam.’ diyebilir misin? Her
olanı O’ndandır diye bil ki, çözümünü bulasın. Dileğince uymaz, ‘Arkası
bana aydınlık görülmez.’ dersen; senin görgün öteye varmaz, ALLAH’ımın SIRRI’na
aklın ermez. Onun için her olayı olduğuna ver ki; çözümüne şahit
olasın, dünya gailesinden kendini kurtarasın. Kaderini çeviremezsin, düzenini
kuramazsın. Onun için olanda hayır bul ki, kendinde düğümü çözesin. Çeşmede su olmazsa, çeşmenin değeri madeninde kalır;
isterse altın olsun. Çeşmenin değerini bulduran sudur, isterse bakır
olsun. Çeşme, mürşit. ‘Huyu ile gelene, öğüt verilmez.’ dedim, çözümünü yanlış gördüm.
Huyu ile kim gelir? ALLAH’ımdan vazife almış kulu. Huy; ALLAH’ımın
VERGİSİ’ne sahip olan, gelişe, kulu için yaratılan. Elbet
EVLİYA da huyu ile gelir. Oynamayan taş, dağın parçasıdır. Oynayan taş, yolun
yolcusudur. ‘Olmayacak.’ denenin, olduğu görülürse mucizeden sayılır.
‘Olmayacak.’ diyen, önceden hüküm veren sensin. Değişen yok. Değişik
gören hatalı. Kendinde O’nu biliyorsan, olanda hayır bul. Kalemde yazı olmazsa, ağaç dersin atarsın; elde kalem olmazsa, cahil dersin
geçersin. Cehaleti kalemden bilen, gönlünü silendir. Kalemde ne bulunur? El
yazmasa, gönül söylemese; elde ne görülür, AŞK’a düşülmezse? AŞKIM’da bulduğum, cümleye döndüğümdür. Cümleyi sevdi isem, AŞKIM’a dönmüş olurum. s kuluna bir sözüm
olsun. Doğuşu bildiğini, yoluna uyduğunu, ALLAH’ım bilmez
mi? Kaydını doğuşta vermez mi? ‘Uymasa.’ demeyesin, gönlünü
üzmeyesin. Huyu ile gelene öğüt verenden, sorguda sual edilir. YM olur. Gönül
yolu ile aldığım soruya cevabım şudur: Huyu ile geldi, öğüdünü HAK’tan
aldı, HAKK’ı gönüllerde buldu. Dünyayı; gelişe uyduğu, HAK YOLU dediği
için sevdi. Olumunu gelişte, görüşte tamamladı.

Güzelin en güzeli, has bahçenin gülleri, seherde bülbülleri. Yolunda
olanlarla, AŞK ile dolanlarla, YM olacak, günümüz yol bulacak. Cümlenize, cümlemizin ALLAH’ım ADINA selamlar ile geldik, hatmettiğimiz
KUR’AN’ımızın, yolunda olanlara hediye ettik. Suyun aktığı, gönlün yaktığı, ‘ALLAH’ım.’ diyen her kulun
günümüzde hissesi vardır. HAK’tan verilen gün; sana bana değil cümleyedir.
KABE’de mumlar yansa, ne gerek? Gönüller alev alsın. Koyunda süt aradık, sütü güğüme doldurduk. Günde aldığımız ile, koyunun sütü tükendi mi? Yarın yine güğümü
doldururuz. Sütün elde oluşu, elin gelişine göre değer alır.
Sütün yoğurdu da, peyniri de olur. Değerinden kaybı görülmez. Kadıda
ölçü ararsan, ‘Sütünü güğümü ile.’ der. Gayrete düşme, ‘Bozmasa.’
deme. Dedim, elinin dönemince değerlendirir. Güzel olanı verdim. Sen gönlünü GÜLÜ’ne, dolduğunca ver. Senin değerini
o bilir. ‘Dayanır.’ derse, peynir mayası verir. Olmazsa, yoğurt mayası
çalar. Demeyin ‘Neden cümle peynir değil?’ Yoğurt gereksiz midir?
Dayanma gücü olmayan kulunu, yoğurt misali oldurur, elden çabuk dürdürür.
Sabırsızlık değil, AŞK’a dayanma gücü. Pusat olsa, elde kalsa; sana bana gerekmez, avcıda duvarı bulmaz. Günün
yerinde, sözün değerini bulmayana derim ki: ‘Günün değeri, KUR’AN-I
KERİM’in gevheri midir? Gönlüne dolmayan, gününde olmayan; KUR’AN-I KERİM’de
var mıdır? Her gün yazılıdır, her yazılan kıymetlidir; çünkü YÜCE’nin
EMRİ’dir. Dünyanın en güzel günü dediğimiz, günün doğumu değil
midir? Bir sonraki gün? Onun için; doğan da güzel, doğuran da. Her
olay öbürünü doğurduğu için, o da güzeldir. Göğün altında,
GÜL’ün nice gülleri vardır. GÜL’den olmayanın gönülleri dardır. Ancak kul, ben
o’ndanım o’nun ümmetindenim dediğinde; dayandığı kuvvetin
büyüklüğünde huzuru bulur. Bilir ki, ‘Ümmetim.’ diyen, yalnız bırakmaz,
sözünden dönmez, ALLAH’ımın EMRİ’nden çıkmaz. Güzel günümüz, güzeller doğursun, her kulun gönlünü yoğursun.
Huyu ile gelenden, ALLAH’ım RAZI olsun. Cümlenize. Olmasını dilediğiniz,
‘ALLAH’ım, AŞKIN.’ dediğiniz, göçünüzde ‘Başucumda beklesin.’
diye duacı olduğunuz ULULAR’ınızdan, selamlar getirdim. Düşüncenin açığını verdim. ALLAH’tır yolun aslı, ve yol KUR’AN’ı
KERİM ile tamamlanır. TEVRAT, İNCİL, ZEBUR, yola girişi
gösterir; KUR’AN-I KERİM varışı. (Musevi,
İsevi’lerden EVLİYA olur mu?) Elbet. ALLAH’ımın kulunda, İsevi-Musevi
değil, kulluk aranır. Kulluğunu bilmiş ise, kullarını sevmiş
ise; EVLİYA neden olmasın? Olmaması için sebep var mı? ALLAH’ını
bulmuş, dünyada ismini hayır ile andırmış her kul, EVLİYA’dan
sayılır. Ne var ki gaye; benliğine hizmet değil, cümleye olsun. Hata
aranmadıkça, her kul mümindir. Hataya düşüldükçe, af dileyen, ‘ALLAH’ım.’
diyen, mümin kulun yardımcısıdır. Mümin kula yardımcı olan kul da mümin olur.
Sağır olsam, niyazım geri mi kalırdı? Dilsiz kalsam, ‘ALA ALLAH’ım.’
diyemez miydim? Kör olsam, yarattığını bilemez miydim? Elim elini
tuttukta, senin olduğunu idrak edemez miydim? Beni bildikte, seni idrak
ettikte; YARATAN’ı duyamaz mıydım? Duamızı verelim, gecemizi kutlayalım. Günümüz gelen günlere hayır ile bağlansın. “OL!” diyenden, her kula Şefaatçi
RESULÜ olsun. Doğuşta o’ndan olduğumuzu bilelim, göçte o’nun
Himmeti’ne sığınalım. ALLAH’ımın HUZURU’na, o’nun Safı’nda varalım. O’nu
dünya günümüzde analım ki, varışta o’nunla beraber olabilelim. Unumuz
elendikte, eleğin üstünde kalıp atılandan olmayalım. Hep bir olalım, yeter
ki o’nu bulalım.
‘ALLAH’ım.’ dedik, cümlemiz BİR olduk. ‘Mümin kulu.’ denildikte,
‘Bize de nasip kıl.’ dedik, elimizi açtık, ALLAH’ım ADINA duacı olduk.
Ayda aranan bulunsa idi, demde çözülen ne olurdu? Gölgeyi sevmeyen; güneşten
yanmazsa, kendini bulmazsa, yamayı dilemezse elbet açıkta kalır. Hiçbir kul
yardımcısız yol alamaz. Ne var ki yardımcı; dünyadan değil, ALLAH’ımın
gönderdiği, “KULUMU GÖZET.” dediği alemdendir. Güneşten alacağın,
gölgede bulacağın; seni oldurur. Sergiye konan üzüm, elden ele gelir; ne
var ki sarhoşluk, şaraptadır. Şarap üzümdedir, üzüm koruktadır,
koruk kütüktedir. Kütük olmadan koruğu vermez, koruk olmadan üzüm ermez,
üzüm ermeden şarap olmaz, kul sabretmezse şarabı içemez, sarhoşu
olamaz. ‘Oldum.’ dersen, ‘Gönül yapında nice bağlar var.’ derim.
Varılamayan dağ olmaz. Yola çıkan yorgunluktan şikayet etmesin,
varışta göreceği güzelliği düşünsün. Bulutu yukarda
görürsen, güneşi duman bürüdü deme. Çünkü güneş örtülmez. Bulutun
üstüne çıkarsan görürsün, güneşin örtülmediğini. Yuyanda
aradığını bulduğunu gördüm, gönlümce seni sardım. Sadece üç sözüm
olacak, sözüm yerini bulursa kendini bilecek. Sevmeyi dene, kainatta her yaratılanda; uymayı dene, emir olan her
yazıda; azdan çoktan şikayetçi olma. Gayret ile vermez, kul nasibi ne ise
onu alır, onu görür, onu verir. (Resim verildi: HAZRETİ OMAR) HAZRETİ
OMAR’ın oğula hediyesi. ‘Kucakta?..’ dediniz. Yorumuna düştüğünüz
kalbidir. “Ele aldım, temize havale ettim.” dedi, çevirdi silkti. Mümin olan bilir,
her sözümde kendine pay ayırır. Oğula verilen ne ayırma, ne kayırmadır.
Sadece yolun hak olduğu, gönlünün pak olduğu bildirilir. Ona olaylar
ile gösterilir. Verilen budur. Dilediğin anda sana da verildi, HAK YOLU
gösterildi, söz cümleye bağlandı. Sözün başında dedim; hata niyette
olmasın, şaka dilden gelsin. Gönülden akıttığın, yarım elma dediğin;
yerince yol almayı cümleye bağlayınca, kime düşer? ‘Ye.’ dediğin
her kula. Gösteriye değil, doğuşa baktık. Güzelin her yönünde,
sevgiyi gördük. Suyu su diye, toprağı toprak diye sevdik. Çamuru atalım
mı? Meyvenin olmuşunu yedik, hamını satalım mı? Kendinin yemediğini,
başkasına satar mısın? Kulunu ALLAH’ım ADINA aldatır mısın? Aş olsun,
tatlı gelsin, tadı sofrada olsun. Aşın çeşidi değil, kulun
övgüsüdür değerli olan. Tuzu az gelse de, suyu çok olsa da; güler yüz
tatlı dil ile yenirse, görülmekten uzak kalır.

Gayeden uzak olmayan, yolda taşı aramayan; her kulunun nasibidir
sohbetimiz. ‘EYVALLAH.’ dedik, cümlenizi selamladık. Sözde hata olmaz, niyette yok ise. ADI’na bağladıkça, varmaktan şüphen
olmasın. Dibekte dövülen kahvenin tozu savrulmaz, yeterince dövüldükçe. Gerekmeyen durakta durulmaz. ‘Yamayı dikeyim, açığı örteyim.’ dersen;
iğneyi ipliği ele aldın mı, yamayı fistanına uydurdun mu. Ne
beklersin? Yumuşak yol; dilemekle değil, ALLAH’ım ADINA sevmekle
bulunur. Hoşluk, sevgiden doğar; sarhoşluk, aşktan. Gönülde
ateşin yandıkça, yolunu…

Selamım YÜCE’dendir, gönüller sevgidendir. Sevmekte bulduğunu,
övmekte göremezsin. Dilde olanı gönüle akıttı isen, gönülde AŞK ateşini
yaktı isen; duvarda örtü kalmaz, dünyayı duman sarmaz. Çiçek güneşten
solmaz, susuz kalmadı ise. Kucak dolusu selam ile geldim, cümlenizi selamladım. Beyinde gördüğünü, yürekte bulamazsın; ciğer ile böbreği bağlayamazsın.
Ne var ki, hiçbirinden noksansız yaşayamazsın. Davarın gidişinde ahenk
görüldü ise birliktendir. Çünkü davar, birliği bozmaz, bozanı affetmez. Seymende güç görelim, gücü sevgimiz ile verelim. Sevelim ki, sevmesini
bekleyelim. Yediğin yemeğin olmadan, oldu dediğin her olayda;
sabırsızlık etmiş olursun, kendinde hata bulursun. Hatayı önce düşün,
yapmamaya çalış. Gönül ile konuştuk, hatayı günde silmeye
çalıştık. Gölde durgun su dersen, nehire yürü. Huyu ile gelene, selamın verildi,
‘ALLAH’ım RAZI olsun.’ denildi. Sohbette olmasam da, gününde vermesem de; gönüller bir oldukta,
‘ALLAH’ım.’ denildikte, ayrılık görülmez.

Yeşilin olduğu yerde, güzelin durduğu yönde; kumun elenmiş, sahile yatak olduğu görülür. Dilerim ki, derya da
yorgan olsun. Acz içinde olana sen ağlama, ‘Aczine yol bulayım.’ deme. Çünkü gücün
yetmez. YARATAN’ın YARATTIĞI, ‘KULUM.’ diye GÖZETTİĞİ’ne el
atmak; ‘Ağaca boy verdim.’ demek kadar garip gelir. Sözün hatası şuradan gelir: Kul dara düştü mü, ‘ALLAH’ım.’ der.
ALLAH’ım kuluna en güzelini vermiş, niye acısın? Neden güzel
olandan, kulunu kurtarsın? ‘ELHAMDÜLİLLAHİ RABBİLALEMİN’
derken; ALLAH’ım; alemlerin VERİCİSİ olduğunu biliriz, her
halde hamd ederiz demektir. Kalem kula niye verilir? İrfana ersin diye. İrfan kimde olur?
ALLAH’ımı bilende. Eline verilen kalem, hataya düşürmez. Yataksız sebze
büyümez, vakti gelmeyen sebze çürümez. Yeterince alınmayan ilim, irfanın
hazmına yardımcı olmaz. Yiyeyim, güleyim dünyayı bileyim diyen; kuyuyu kendine imtihan kapısı
seçendir. Zanneder ki kendi diyecek, sonrada kendi sesini alacak. Fistan giysem sırmalı, destiyi subaşında kırmalı. Kayguya yol
bulmazsan düşmeli. Destiyi subaşında kırarsan yanmazsın, çünkü
zahmetine düşmezsin. Bize desti ne gerek? Geçen yolcuya verdik, ‘Gidişte gereklidir.’ dedik, duasını aldık. Yere hasır serdik mi, yüce ağacın gölgesinde durduk mu, dünyayı
gönülden sildik mi? Kaygu diye getirseler, önümüze gazap serseler; ‘Dert.’ demeyiz, onu da dünyanın çiçeği deriz. Nasıl
ki çiçeğin de, çeşidi vardır. Hepsi gül değil amma; gülün yoldaşı,
her kulun haldaşıdır. Çiçek de çeşit çeşittir. Kimi kokulu, kimi
kokusuz; kiminin rengi, kiminin ahengi. Amma hepsi de çiçektir, her çiçekten öz
alan böcektir. Sevilmeyen çiçek olmaz, hiçbir çiçek gül kadar sevilmez.
MELEKLER’in döndüğü, gülleri koktuğu; gönül gözü açık olanlarca
görülür. Gül, HAZRETİ MUHAMMED’i temsil eder. Onun Sevgisi’ne hürmeten;
dünya gülleri, MELEKLER’i etrafında toplar. ‘Huzur, yudumdan gelsin.’ diyene sözüm. ‘Yudum, huzur verir elbet. Ne var
ki, aldığını bilesin, gönlüne AŞK doldurasın. Sayı ile olmaz, dörde
dört eklenmez, ekleyenden sorulmaz. Yudum, AŞK bağının şarabı. Yende darlık görsen de, gönülde bulmayasın, katıya çatmayasın.

Kati olan nedir, elde kalan nedendir, güzel denen kimdendir? Yazıldığı gündendir, çözüldüğü değil.
Çözüm, kulun ömründendir. Güğüm dolusu şerbet alsan, sadece midenin alacağı kadar
içersin. Güzellik, aldığımızdandır. Alamadı isek, görgümüz eksilir; güzeli
siler, çirkini görürsün. Onun için ‘Alayım, yazılanı mal edeyim ki, çirkini
sileyim.’ demek gereklidir. Kahrım nedendir bilir misiniz? Güzelin güzelliğini göremeyen içindir.
Morun kaldığı yerde, yeşilin dolduğu yerde, turuncunun doğduğu
yerde, sarının bağlandığı yerde, kırmızının dağlandığı
yerde, mavinin dürüldüğü yerde, pembenin sarıldığı yerde; AŞK’ım
gezinir. Her kul aşık olmaya özenir, ne var ki AŞK gönülde beslenir. ‘AŞK’ını
ver doyayım, kendimi sende bileyim.’ dersen; ne sen, ne ben, AŞK sadece
O’nadır. Ben sana veremem, senden olamam. Yoluma gidene, yoldaş olurum. Ne
var ki, sarıdan neşe bulmayan, yeşilden sevgi duymayan, kırmızıyı
korkuya veren, moru ‘Uzaktır.’ diyen, turuncuyu raf üstüne kaldıran, maviyi
gökyüzüne yükselten; unutmasın ki renkler, bir kuşaktır ayıramazsın,
sadece özelliğini görürsün, öyle ayırırsın. Değirmen dönmez mi,
rüzgar üfürmez mi, suyunu akıtmaz mı? Neyi nerde tasa edersin, rüzgardan niye
umut kesersin? Kuşakta düğüm var ise, belde hata arama. Belin hatası
var ise, kuşağı bağlama. ‘Gönül yorgun.’ dersen, koşup dağlama;
koşup da kuluna, hata yükleme. Güzellik uymadadır, KAYGUSUZ bunu bilir. Bildiği için uyar. Ne var ki
mertebeyi, cümle ile diler. ‘Cümlenin arasında olayım, onlardan gayrı
kalmayım.’ der, mertebesini cümle ile paylaşmak ister. Mertebesini paylaşamaz,
çünkü ona da YÜCE’den verilmiştir. Sadece, dileyebilir. Yerme kaderini, dürmeye çalışma. ‘Olayları önleyim, önceden tedbir
alayım.’ dersen, elbet ‘Tedbir alayım.’ diyen yanılır. Aymaya gönül açan,
kendinde AŞK’ını seçendir. Kamayı eline aldı isen, ‘Güçlüyüm.’ deme. Unutma ki, elindeki kama seni de
yaralayabilir. Güzellik; güzele demek değil, çirkin gördüğünü
gönülden silmektir. Yanlış anlaşılmasın, çirkin gördüğünü tatbik
etme. Nefsin çirkin gördüğü, gönülde sevgi bulmaz. Sevgi silindiği an, gönül yerinde olmaz, ALLAH’ı ile dolmaz. Çünkü ALLAH ile
dolu olan gönül, çirkin görmez. Çirkini silmek odur. Güneşte bulduğunu, elbet ayda göremezsin. Ne var ki, güneş daha güzel diye ayı silemezsin. ‘Yıldızları sayalım,
yerine yerleştirelim.’ diyebilir misin, gücüne güvenebilir misin? Sahraya
gidenin aradığı sudur, deryada yüzenin aradığı yoldur, kulun
özlediği YÜCE’dir. Her aranan yol, O’nun içindir. Sen ara, hangi yol
açılırsa yürü. Unutma ki netice O’dur. Çünkü gönül ile varılır. Madem ki dilek
O’dur, gönül ile bulunur. Cümlenize ‘EYVALLAH.’ diyelim, sözümüzü gelen güne bırakalım.

YÜCE’den geldim, cümlenizi ADI ile sardım. Gönülden gönüle AŞK
aktardım. ‘Kulunun niyazında, adında, NUR’unda vardır.’ dedim, elimi YÜCE’ye
açtım, niyazınıza duacı oldum. Kalemde nezir, (nezir: yüzeyde kalamayan)
kahrında nesir arama. Yelde giderse, selde taşarsa; gerektiği
içindir. ‘Yolumuz düşerse.’ denmesin, gönül ile ziyaret edilsin. Almadığın, benden gelmez; dikilen çiçek, senden solmaz; VEREN,
YARATAN’dan başka varlık olamaz. VERDİĞİ; ne dursa, nerede
verirse, nerde kalırsa; hepsi O’ndandır. Yanılma olmasın, isimde tefrik yapılmasın. ‘At olan mümin kul.’
denilmesin. Verilen örnek, yaratılanın YARATAN’dan aldığı güçtür. Yük de
aynı, niyet de aynı. Değişen yok. Biri varışta bekler, biri
yürüyüşte. Suyun aktığı yerde öyledir. Kimi yudum-yudum içer, kendinden geçer; kimi desti ile içer, öyle tadını bulur.
Aldığımız uygundur, duyduğumuz SAYGIN’dır, yandığımız
AŞKIN’dır. Yol sorulur, iz aranır. ‘Güzellik dağılsın.’ denilir. Her
gönüle aynı ateş verilir, ne var ki kulun nefsi ile harcanır. Harcayandan
olunmasın. Yaprak-yaprak okunsun. Okuyandan dileyene dağılsın. Her kul bir
yaprak okusa, ikinci bir yaprağı dileyen kula verse. Kul kuldan alır,
sözümüz dağılır. Yaprak dedim, her yaprakta ALLAH’ımın
YÜCELİĞİ’ni gördüm. Yolu yürüyen; ayak mıdır, niyet mi? Sorumuz
yer alsın. Ayakta ne aradın, niyette ne buldun? Ayak senin ise, niyet
YÜCE’nindir. YÜCE’nin EMRİ’nde ayak yürür. Dünyada niyetini YÜCE’ye bağlayan,
varışta neticeyi bulur. Çünkü hiçbir kul, eğer nasibi değil ise;
niyet ettiği yere varamaz, EMİR gelmeden yürüyemez. Niyetin ameline eşit
olmalı ki, ganimeti bulasın. Onun için her atılan adımda, BESMELE-İ ŞERİF
okunur ki; ALLAH’ımın ADI’nın anıldığı her niyet, hak olana varır. Dedim ya, niyet. HAK ADINA yumuşak yol olsun, her kul kumuna
gömülsün. Deryanın sahilinde, gönlünce buluşsun. Varsın büyük-küçük,
birbirine karışsın. Mademki O’ndanız, sevgimiz bağlansın. Geyikte gümüşgöz aranmaz, konukta aslan duramaz, ağaca kurt
çıkamaz. ‘Onu buraya, bunu oraya yerleştireyim.’ dersen; boşuna
gayret etmiş olursun, kendini dünya gailesi ile yormuş olursun. Her
yarattığı yerini bilir, bildiğini elbet bulur. Mantığını dünya
gününde, verildiğince kullanır. ‘Verildiğince.’ dedim.
Her kulun mantık ölçüsü, bir değildir. Kulun dünya günü, mantığına
bağlı olsa da; YARATAN’ı bildikte, bağlantıyı kurdukta; gerekli olanı
alır. ‘Nerden?’ denildi, elbet YÜCE’den. Almayan; ‘Yol münasip.’ der, yolunu
çizmeye çalışır. Çizilen yolun, kendisinden olmadığını öğreninceye
kadar; yorulur, üzülür, kahrolur. ‘ALLAH’ım.’ dediği an, düğümü
çözülür. Dünya gününde gerekli olan, mantığını HAK YOLU’nda kullanmaktır.
Dünya yolun, zaten çizilir. Her kuşun sesi seherde duyulur. Hepsinin
ayrı-ayrı yer alır. Günün ortasında kuşun sesi ayrılamaz. Nedeni
bilirsiniz, çünkü seherde yalnız kuşlar öter. “KOMŞUNU SEVDİ İSEN, BENİ DE SEVERSİN; ÇİRKİNİ
GÖRDÜ İSEN, ELİNİ VERDİ İSEN, BENİ DE GÖRÜRSÜN.”
DER ALLAH’ım. “ KÖRÜN GÖZÜNDE DEĞİL İSEM, KULAĞINDAYIM; SAĞIRIN
KULAĞINDA DEĞİL İSEM, ELİNDEYİM. KULUMDAN AYRI
KALAMAM, HİÇBİR KULUMU BIRAKMAM.” DER, YÜCE ALLAH’ım. “ZENGİNİN
KEPÇESİNDE İSEM, FAKİRİN KAŞIĞINDAYIM.” ‘Haksızlık
olur?’ demeyin; biri kepçe, biri kaşık diye ölçü vurmayın. Unutulmasın ki,
kepçe ile de yese, kaşık ile de yese; midesi kadar alır. Fakir yer, ‘Şükür.’
der doyduğu için; zengin yer, ‘Şükür.’ der bulduğu için. ‘Konuk
gelse, aşıma ortak olsa.’ diyenin şükrü iki kat artar. ‘Neden?’
derseniz, aynı aşa duacı arttığı için. Yemeniyi atmayın, heybenizi
satmayın, unu toprağa katmayın. Un, un olduğunca değerlidir.
Toprak, toprak kaldığınca. İkisini birbirine katarsan, ikisini de
yabana atmış olursun, değeri değerde kaybetmiş sayılırsın. ALLAH’ım; NURUN ile geldik, AŞKIN ile dolduk, beden idik solduk, NUR
olduk kaldık. NUR geldik, AŞKIN’a düştük, NURUN ile birleştik,
cümlenin gönlüne yerleştik. Şükürler olsun SANA, cümlemiz ADINA
geldik.

Gözden NUR’u silmedik, olmuşta kadere uymayı hayır bildik. YAZAN
yazılanı bilir, kulunun heybesinde olanı görür. Hangi gözünü yükledi ise, onun
ile yürür. Cümlenize selam. Olayda hata yok, hata kulun niyetinde. Elbet göçende değil.
‘Yeterince olmadı, güzel güne doymadı.’ denmesin, heybesinde olan ile
sevinilsin. Delil sende bende değil, YÜCE’de. Kapısı açılacak, dilinden
dökülecek. Niyazın şöyle olsun: ‘ALLAH’ım; hatasını dünyada ödesin. SENİ
bilsin, öyle gelsin.’ Olayın çözümünü, ‘Kullarını kırmayalım.’ diye düşünürsün. ‘Hatasız
kulu suçlamayalım, yoluna taş koymayalım.’ dersin. Yemediği, yediğinden
çok değil; gücünün verdiği, yediğine denk değil. Yedi yerde
aranacak demektir. Arandığı yerde bulunacak. Gününü sordunuz. Güne bağlı
kalmaz. ALLAH’ıma edilen niyaz, gönülden çıkmaz. Yardımcınız olacağım, HAK
ADINA geleceğim. Gümüş rengi kapıda, merdiven yakınında. Korkuyu
içine aldı, elini ayağını bağladı. YM. Yeşil renge uyulsun,
‘Yuyan.’ deyip çağırılsın. Geleceğim, yardımcı olacağım.
Unutulmasın ki; ALLAH’ım, olacağı söz ile değil, amel ile oldurur,
kula öyle bildirir. Onun için dedim, geleceğim. HAZRETİ OMAR’a danıştım. Adalette hata yetersiz olsa da, HAKK’ın
ADALETİ onu çözer. Ayyaş olduğunu gördüm. O yönden aransın, onun
üzerinde baskı yapılsın. Tehdit edilmesin, unutulmuş görülsün. Mana ile
aransın, adalete öyle havale edilsin. Ne var ki senin dediğini, senden başkası
bilmesin. Unutma ki yalnız değilsin. Olanın, kaderin yazısına dahil olduğunu bilirsin. Kulun yaptığı,
ALLAH’ımın “YAP.” dediğidir. Suç, kulun niyetidir. Heybesine iyi niyet
koyan kuluna, ALLAH’ım “YAP.” demez. Onu böyle tecelliye kul etmez. Ona
yaptırılan, niyetinin onu nerelere kadar götüreceğini göstermektir. Ölen, ölecektir, değişmez kaide budur. ‘Günahkar mıydı, böyle
ölüm layık görüldü.’ demeyin, ölümde kulun ölçüsünü vermeyin. Ölen kulunun, şehitlik
mertebesinde olduğunu söylesem; kanaatiniz olgunlaşır. Gocunmadan
yürüdü, ‘ALLAH’ım.’ dedi son anında, ‘YA ALLAH.’ dedi, O’na vardı. Kainat artık
ona dardı. ALLAH’ım, O’na gelen kulunun yolunda olanları kolaylasın diye, onu
yardımcı gönderir. Diyemez, zorlamayın. Düşünse de düşündüğü değil.
Meraka yer yok. ALLAH’ım cümleden RAZI olsun. ‘Ondan haber?’ dersiniz,
sohbetini istersiniz. Söyleyeyim; “Yolum ALLAH idi, kolumu kuluna adadım.
Dünyada olan cümle borcumu ödedim. Sevgimi bilirler, gönlümü çözerler.
Yuvamı-yavrularımı düşündüğüm sanılır. Düşünce dünyada kalır.
Onlar ALLAH’ımındır, O düşünür, onları kayırır. Gönlüm hepinizle
beraberdir. Dualarınız daim olsun. Sevdiğim meyveyi bilirsiniz, günü geldiğinde
onbir yavruya dağıtırsınız. Gönüllerimiz huzur dolsun. Yürüyenden dolayı kalanın ettiği hata, bulacağı darıyı kaybettirir. Günün yarısında,
çözümün tamamı görülecek. Elbet. Okuduğunuzda delilleri bulacaksınız,
elinize anahtarı alacaksınız. ‘EYVALLAH.’ diyelim, cümle için duacı olalım. Bedduaya yer yok. ALLAH’ım
GÖRÜCÜ’dür, cümleye VERİCİ’dir.

Huzuru yerde gökte değil, gönüllerde oldurduk. Dünya yapıtını,
yaşantımızdan uzak koyduk. Arkamızı döndük, gölgesiz geleceği öyle
gördük. Çünkü dünya yapıtı, niyetin yoğunlaşmış halidir. Yoğunlaşmak,
cisimde görülen varlık. Niyetin buharlaşması, YÜCE’ye varış halidir. Kahin, dediğini; senden alışından değil, YÜCE’den duyuşundan
söyler. Kahin, falcı değildir. Falcı; olacakta, görgüyü öne sürer,
yanıldığı budur. Çünkü görgü kula ‘Ver.’ diye verilmez. ‘Aldığımı
dedim, ücretsiz naklettim.’ diyen kahindir. Malum oldu da denir. Dünyanın
çözümünü merak edenlere verdim. Dünyanın çözümünü falda aramayın, halde görün.
Hurmayı dalda seversen, dalı elde bilirsen, yemeye niyet kurarsan; dal elbet
senindir. Olmuşu konuşmak kadar, olacağı konuşmak da
yersizdir. Hasıra oturdu isen, taşını temizle de otur. Hasırın manası soruldu. Kulun huyudur. Huyunu kuma serersen, yumuşak yol
bulmuş olursun. ‘LA HAVLE’ dedikte ALLAH’ıma sığındıkta; ‘Zındık.’ diyen kullar da
yolunun, aslan gücünde görür, öyle yürür. Zındık, ALLAH’a ve ahirete inanmayan
demek değildir ki. Aslan misali saldırır, ALLAH’ımın ADI’nda kendini aslan
gibi görür, kuldan korkuyu siler. Korkuyu silmek, nefsi yenmektir. Yumuşaklık
ALLAH’ımdan gelene EYVALLAH demektir. Şekerden aldık, baldan bulduk, gülden duyduk, cümleyi sonsuz sevdik.
Devranda aradığını, seyranda sorma. Devran dönüştür, seyran gidiştir.
Devranı göçen bilir, seyranı seçen bilir. Yanılsan da üzülme, günü gelende
nasıl olsa çözülür. Basitten çıkınız. Sözümüz, günlük olayların toplantısını geçti. Rüyalar, kulun yaşantısı. Olağanüstü görülen rüya, zaten senin
dilini bağlar. Çünkü her rüya paylaşılmaz. Unutmayın; hatalar
doğrunun kapısıdır. Hata olmadıkça, doğrudan emin olunmaz. Hata
döndürür, doğruyu buldurur. Meyhaneyi meyden dolayı seversin. Mey olmasa, ‘Dört duvardır.’ dersin.
Meyde, yer de var gök de var. Gönülde arayan, kainatın kendisini bulur. ‘Meyde,
yer de var gök de var.’ dendikte, devranda olanın, seyrana düşenin sunduğudur.
Yüzeyde olana, seyran yolcusu denir. Seyrana çıktım diyen, kainatı temaşaya
niyet kurmuştur. Elbet niyeti oluşturulmuş, devranda olandan
yardım gönderilmiştir. Unutmayın; her seyran yolcusunun neticesi, devrana
bağlanır. Yeter ki yarıda kalmasın, tek hat çizilmesin.
Başladığı noktada bitirsin. Başlanan nokta, elbet doğuştur.
Onun için derim, seyranda kalmayalım, gidişi basitle zorlaştırmayalım. Geçen unutulur, çünkü üzerine gece örtülür. Olan olmayan O’ndan, O’ndan
gelen hayırdan. ‘Hoşnutum.’ diyen, huzuru öyle bilir, selameti ordan
bulur.

Kuyudan ses almayız, HAK YOLU’ndan kalmayız, yumuşak yoldan dönmeyiz,
ateş olduk sönmeyiz. ADINA geldik, cümlenizi selamladık. ‘Kuyudan ses almayız.’ dedik, ‘Neden?’ dendi. Çünkü kuyudan verdiğin
sesi alırsın, bildiğinle kalırsın. Bizim gayemiz, handa kalmak değil;
yürüyüşe çıktık, sonunu bulmaktır. Sonda gaye, O’na varmaktır. Geceyi yıldızları var diye severiz. ‘Gecede yol alınmaz.’ diyene sözüm.
Yıldızları yoldaş bilen, yolunu bulur, öylece yürür. Kaderde yazılan
görülür, kamuda söylenen değil. Yamayı fistana dikti isen, çorbayı tasa
döktü isen; gayende olana değil, yazılana uymuş olursun. Dünyayı
ayakta tutan, ne kuldur ne de gayesi; sadece O’nun yazısıdır. Eğer kul bir
adım öteye gitti ise; O’nun EMRİ’dir, “OL!” dediğidir. Ne düzende
bozukluk, ne yüzeyde aksaklık vardır. Aksaklık kulun gayesindedir. ‘İstemeyim
mi?’ dersiniz. Elbet istersiniz. Ne var ki aldığınız; verilenden,
verilecekten ayrı değildir. Öyle ise neden diyelim; ‘ALLAH’ım verici ol,
dileğimi oluşturucu ol’? Biz O’na gönlümüzü katıksız verelim, O’ndan
gelene de ‘EYVALLAH.’ diyelim. Çünkü istemenin sonu gelmez. Gelmeyeceğine
göre, gönül katıksız kalmaz. Gönül katıksız kalmadıkça, teslimiyette aksaklık
vardır. Neden VERDİĞİ’nden şüphe edelim? YÜCE YARATAN’ıma,
‘Öyle verme, böyle ver.’ diye yol gösterelim? Biz yolumuzu O’ndan iyi mi
biliriz? Bildiğimizden yol mu alırız? Sözümde hata yok. Gönlümüz sizlerle, yolumuz bizlerle olsun, olgunluk ‘EYVALLAH.’ dendikçe
artsın. Olmuşa taş atarsan, yere düşer; dolmuşa su katarsan,
taşar; duran atı dürtersen, koşar. Her olay yerli yerince olsun, kul
niyetini olandan dilesin, cümleniz ALLAH’ıma emanet olsun.

Huzura
kavuşalım, YÜCE’den konuşalım, varışta buluşalım.
Güzelden, gazelden, hazerden eksiklik var demeyelim, kaderde yolsuzluk
aramayalım. Olanı olduğu gibi, geleni durduğu gibi, seveni bildiği
gibi görelim. Görgüyü, her kulun alışıdır bilelim. Alışın önemi, niyetin güzelliğine denktir. Güzel niyet, dünyada
ahenktir. Varsın bir ucu açık kalsın, yeter ki YÜCE gönlüne dolsun. KABE’de olan da, zaferde kalan da, O’nun kuludur. Her kulun gidişi,
gönül yoludur. Gitmeyi dileyen; yemeniyi giyendir, heybeyi sırtına vurandır.
Heybeniz dolu olsun, yeter ki dolan kula yarasın. Gecemiz kutlu olsun, cümlemiz mutlu olsun, heybeniz AŞK ile dolsun.
Kafile olsak gelsek, ‘Yer bulur muyuz?’ demeyiz. Gönül konaklarında, cümlemiz
konaklarız. Hoş gördük, hoşnut olduk. ‘Kuşak beli sıkmasın, belde hata
yapmasın.’ dense, yersiz olur. Çünkü beden YARATAN’ın, kuşak yaratılanın
eseridir. Sıkarsan dar gelir, bolluk yüzeyde kalır. Düzlüğü ararsan, emeğini
sakınma. Cümlenize selam. ‘Kundak sardı mı, beden yordu mu, yol yürüdü mü, suya indi mi?’ denirse;
sepete girdi, suya indi, yol yürüdü, alanın elinde sevenin gönlünde ateş yaktı.
HAZRETİ MUSA geldi, cümlenizi selamladı. ‘YA ALLAH.’ dedikte, RESULÜ’ne
sarıldıkta, HAZRETİ ALİ kılıcını salladıkta; kale kapısında durmadı,
kulunu hayırsız görmedi. Selamını cümlenize iletti. O’ndan geldik, yol aldık, yolda gönül bağladık, ‘AŞKIN.’ diye ağladık,
ağacın dalına mendil sardık. Kulumuz bizdendir, görgümüz gözdendir. Yol münasip olsun, cümleniz kutlu geceyi bilsin, kainat heybelerdeki ağırlığı
silsin.

Küçükten büyük güç çıkardık, gocunmayan kulunda yolun tadını bulduk.
Küçükten-büyükten maksat; yerini belleyen, kumunu eleyenle, gazelde döküme
uyandır. Gözlerde nur olmasa, ‘Görüntüde aksaklık vardır.’ denir. Gözün nuru demek
odur. Bedeni verelim, ney misali. Her gözde nuru aydınlatalım. Gözden girdik,
‘Cümleyi gören O’dur.’ diye aydınlattık. Eğer ‘Gören gözüm SEN’sin.’
dersen, NUR’unu aydınlatmış olursun. Gören gözün, elbet O’dur. Bedenin
açık penceresidir. Kapama ki görebilesin. ‘Neyle kapayım, nasıl açayım?’
dersen; nefsin kapar, mantığın açar. Duyan kulak senin mi? Elbet O’nundur. Kulağını yâdı ile aç ki;
yıkansın, aymayı duymakta bulsun. Dilde yutak var mıdır? Dilin kökü ya. Sözün de yutaktan geçsin, dile öyle
dökülsün. Akla geleni dile vermek, ya gönül kırar ya kafa. Oynamadığın oyunda, dizini vurmazsın. Kuzuya ot versen, yavrudur
dersen; ana seni bilir, senin ardından gelir. Nereye götürsen, oraya gider. Okşarsan
baş verir, vurursan tos gösterir. Gayret ele gelmişse, dile düşmesin.
Nasipte görülen, sofraya uzanan ellerdir. Eller ne senden, ne benden; YÜCE’nin
“OL.” dediğindendir. Ne var ki sofrana nasip kılınmış ise; sevabına
yazıldığından, heybene doldurduğundandır. AŞKI’na düşmüşsen,
sevabından dilerim. Her ne yol ile olursa olsun; dilerse soframa versin,
dilerse şiltemi alsın, şiltesi olmayana versin. Demedim ‘Açıkta
kalana şiltemi vereyim, yorganımı sarayım.’ VERDİREN, O olduğuna
göre; ben değil, VEREN O’dur. Açıkta kalan kulunu SARAN O’dur. Bende
sadece AŞKI vardır. AŞK ile oldum, AŞK ile buldum; yaprak iken
gazele döndüm, yeşilden sarıyı buldum. Yayıkta el durur mu, suyunu döken bulur mu, yol arayan kalır mı, odunu
yakmazsan kömür olur mu, kömür rengine bakıp da sevilir mi? Amma kömürü yak da
görelim, AŞK’ı ondan öğrenelim. Onun da odunu yakabilirsin, kömürde aşkı
bulabilirsin. Samanı yaksan, alevine baksan; arkana döndükte, külünü
bulamazsın, ne oldu bilemezsin. Bırak SARAN görsün, SARAN çözsün. Kuyu bağda ise, çevresini sular; bahçede ise, çehresini sular. Olukta
akan su, gittiği kadar sular. Oluk bittikte, ordan döner. Halbuki akan
suyun dönüşü olmaz, olamaz. Deryayı arar, oraya vardıkta katılır. Deryada
kaybolur, çünkü o da deryadır. Olumunu yumuşak gördüğümde; ‘YM.’ dedim, kahrını yersiz buldum.
Nayman vurmayı denemez, yamaya lüzum görmez, neden? Gafletini yendiğinden. Ayağında pabucu yok ise, senden mi? Giydi ise, gene senden mi?
Sadece, heybende olan hal; yolundandır, ALLAH’ımın kuluna LÜTFU’ndandır. Sana
KAPISI’nı açmış, “BU GÖNÜLDEN GEÇ.” demiş. Sevincin sonsuz olsun;
gönlün teferruata değil, ÖZ’e dönsün. Kırılan yok. Gücünü dile, ‘ALLAH’ım
SEN’in kulunum.’ de. Kulluk; her yaratılana nasip olsa; dünyanın değeri
kalmazdı, kul dünyayı terazi bilmezdi. Yeğ mi açalım, hoş mu geçelim; geldik, dünya terazidir bilelim.
Dünyaya gönderilişin sebebini merak ettiniz. RUHLAR’ın ayrımını terazisiz
ayırdıkta, ADALETİ’nden şüphe edilirdi. Onun için, dünyada ERMİŞ kullarına cefayı çok verir, onu öyle
dürür. Vaktaki cümlesi BİR olanda, kıyameti bulanda, her kattan ses
gelende, ALLAH’ım der ki; “BEN SİZE SİZİ VERDİM, SİZE
BENİ BİLDİRDİM, DÜNYADA SIFATIMI GÖSTERDİM. ZATIMI
ARASAYDIN, SEN DE GELİRDİN, ‘SIFATIN YETER ZATIN SENİN OLSUN’
DEMEZDİN. ZATIMI DİLEYEN, SIFATIMDA KAHRINI ZEVK EDENDİR.” Ölçüyü alanın şikayeti kalır mı, çalışmayan talebe ‘Öğretmenim
not ver.’ diyebilir mi? YÜCE’nin KÜRSÜSÜ de öyledir. Ve RUH’un tekamülü diye
avunan, ‘Tekrar-tekrar dünyaya gelip, nasıl olsa bulacağım.’ diyen;
gafletin girdabına girmiş olur. Bilirsiniz girdap, denizin kuyularıdır.
Çıkışı olmayan kuyu. Dünyaya geliş birdir, çünkü yaratan YÜCE’dir. O
kulunu bilir, kuluna KENDİ’ni bildirir. Aynayı yüzüne, ayan beyan tuttum. Yememiş olanın hazmetmesi düşünülemez. Dünyanın vergisi neden olmasın, kul
dilerse neden bulmasın? Kayıp da kazanç da mevcuttur. Kazanç olmayacak ise,
PEYGAMBERLER gelmezdi, EVLİYALAR demezdi. Unutmayın, HAZRETİ ASİYE’nin eşi, MUSA’nın babalığı
idi. HAZRETİ ASİYE’yi hoşnut ederdi. Ne safiden, ne sofudan kaygumuz yoktur. YÜCE’nin ADINA geldik, O’nun DEDİĞİ’ni
verdik. Korkuyu değil, kayguyu silelim. Kayguyu silen, korkuda durmaz.

Yedinciye gelmezsen, altıncıyı bilmezsen, beşincide durmazsan,
dördüncüyü görmezsen, üçüncüyü sormazsan, ikinciyi sarmazsan, birincide kalmazsan; sözümüz saz olur, kulun niyeti naz
olur. Nazda duran, dünyayı sorandır kul. Kulağa dolan, YÜCE’den gelen
KUR’AN’dır. ‘Almayım.’ demezsen, gönlüne uyandan çıkmazsan; yolun HAK’tır,
gönlün paktır. Yedinci perdeye geldik. Yedinciye geldikte, birinciden söz
edersek; sözümüz saz olur. Kazanı kalaylarsak; parlak olur, görüntüsü has
gelir. Görüntüsü bozulur diye, aşı kaynatmayalım mı? Oturtmayalım mı
ateşe? Kalem yazarsa, kulun dileği olur. Yazmayan kalem, odundan sayılır.
Ayak; yönüne giden, kulunu güden, yolunu gösteren, yol ilminin öncüsü. Öncü nedir? KÂL’EM. “KÂL; SIFATIMIN ÖZELLİĞİ.” DER ALLAH’ım.
Dünya sırrı, “KÂL.” dendi açıklandı. EM, anahtar. SIFATI’nın özelliği o değil
midir? Yoksa elinizde yazdığınız, kalem mi sandınız? HAZRETİ MUHAMMED SALLALLAHUALEYHUVESSELLİM, ilmin özüdür. Ona
sadece bir perde verilmedi ki, ilmini vereyim desin. Onu, ilmin özü yarattı. ‘Almadık.’ demeyin, sohbetten kalmayın. Kuğuda ses ararsan, sükutu
hayale düşersin. Ses yok diye, kuğuyu sevmeyelim mi? Bülbüle
bakarsan, şaşar kalırsın, sesini bedenine yakıştıramazsın. Sana
kalsa, bülbülün sesini kuğuya verirsin. Unutulmasın; seherde gül
bahçesine, bülbülün sesi kulu çağırır. Göle, kuğunun güzelliği
çağırır. Her güzelin verdiği neşe ayrıdır. ‘Safa geldin.’ diyenlerden ALLAH’ım RAZI olsun. Cümle niyaz edenler,
HAKK’ın RAHMETİ’ni bulsun. YUNUS’umdan ALLAH’ım RAZI olsun. MEVLÂNA’yım geldim, YUNUS’umdan sözü aldım. “Gönlüm onlarladır.” dedi,
selamladı gitti. ç’den soru dilerim. Cevap demedim, sor dedim. Kitapta okuduğun,
sorguya vereyim dediğini derim. VELED’imin yazdığı. Yağda
kızaran nedir? Alevini bilemezsen; ya kavurursun, ya yağını bol
aldırırsın. Mürşitte aranan odur ki, alevini düzenlemesini bilsin. Size verilen, dünya ölçüsünün çok üstündedir. Çünkü doğrudan doğruya
YÜCE’dendir. Kayış bağlamazsan, ata nasıl sahip olursun, koşmasını nasıl
durdurursun? Mangal yaksan, aşı üzerine koysan; pişmesini beklemez misin,
kömürü bitende eklemez misin? Dünya mürşidi mangal misalidir, daim eklenmek gereklidir. ‘Nerden
eklenir?’ derseniz, YÜCE’den. Yalnız alışını kendi de bilmez; o da
‘PİR’im.’ der o’nun yolunu inceler, hakikati orda arar. Bizim verişimiz kesintisiz olur. Dünya mürşidi, ölçüyü bedenden
gözler. Bizler gönülden. Doğrudan doğruya, RUHLAR ile buluşur,
YÜCE’nin verdiği ölçüler içinde konuşuruz. Olgunluğu; beden ile
değil, gönül ile tartışırız. Cümlenize ‘EYVALLAH.’ diyelim, selamlayıp gidelim.

Huzur seninle olsun, gönlün kaygusuz kalsın, huyun ULU’nla kaynaşsın.
Selam olsun yumuşak yollu oğula. Benden almadığı var mı?
Yumuşak yolunu kimden alır, her olanı kimden bilir? YÜCE’nin EMRİ ile yardımcısı olurum, attığı her adımda yolunu
veririm. Aldığı dualar, yoluna çiçekler serper. Dama taşı olmadı,
‘Kimden gelir?4 demedi, kulu suçlu bulmadı. YARATAN’ı sevdiği kadar,
yarattığına saygı duydu. HAK ADI’nı aldı isen, adın ile yolunu bağladı isen; kuldan korkun
olmasın, arkada aklın kalmasın, geleceğe günün yorumu konmasın. Sen ne dersen de, hazırladığın ne olursa olsun; bil
ki ALLAH’ımın dediğine uyacaksın. Gümüşten sorarsan, kaygu mu? Güzellik, olana uymaktır. Meyveyi
ağaçtan dileyen, yakınında olandır. Meyve ağacı elinde, olmasını
bekle. Ne gününden, ne gelenden kaygun olmasın. Sırtını dayadığın ağaçtan,
şüphe edilmesin. Ne susuz kalırsın, ne güğümsüz; ne yolsuz, ne
hansız. Hana vardın mı, hancıyı sordun mu? Sormaya ne hacet; han da hancı da,
yolcu da yuvanda. Yudum-yudum içtin, en doğru yolu seçtin. Ananın niyazını, bacının
niyazını, cümlenin gönlünü aldın. Toprak alan uyar mı, almasan dünya kayar mı,
kul dünyaya kök salar mı? Gelen göçeni bilmez, göçen dünyada kalmaz, göçende dünyada bıraktıklarına
yanmaz. Ne var ki göçmeden, alacağını-vereceğini bilmez. Dünyaya kök salmadık, ‘Toprak.’ deyip almadık. SAHİBİ’ni
tanıdık, ‘MÜLKÜN SENİN’dir.’ dedik. Ben O’nun oldukça, dünyayı bizim
bildik. Almadığın elmas, sahibini bilmez; sahip olan, elinde tutamaz. Konumuz
demektir ki; dünya, dünyanındır, kulun hanıdır. Gelene göçene, han misali
barınak olur. Yolunu bilen yürür, sonuna varır. Yolunu bilmeyen, şaşırır kalır. Alamadığın maddeye, gönlünü koyma. ‘Nasibim kıt.’ deme. Nasip
bolluğu, gönülde olsun. Kazancın, ALLAH’ımın NURU’ndan gelsin. Gitmeyi düşündüğünü gördüm, ‘Yolumuz, hayırdır.’ dedim. Onunla
orda iken, sen burada yalnız mı idin? Çağırıldığım, gönle
konulduğum her yerde, her an bulunurum. Oğulun yolunu açtık, niyetini
‘Uygun.’ dedik, HAK ADINA niyaz ettik, aşına bereket kattık. Suyunu almadan gitmez, kulunu kulundan ayırmaz, sevmekten
uzak kalmaz. Cümleye demez miyim, nasihat etmez miyim? Seviniz, sakınmadan; seviniz,
dokunmadan; seviniz, beklemeden. Almayı dilediğin, ‘ALLAH’ım YARDIMCIN
olsun.’ dediğini alacaksın. CAN’ım CANAN’ımın, AŞK'ım CANAN’ımın. Güzelmiş derdiği,
gönülde filizlendiği. Gölgeye gelmez, güneşte yanmaz. ‘Nedir?’
derseniz, ALLAH’ımın AŞKI’dır. Dumansız geleceği gördüm, önüne hayır olanı serdim. Gönlünü gönlüm
ile sardım. ALLAH’ıma emanet olasın. Gelecekten-gidecekten,
bulacaktan-olacaktan kaygu almayasın. Unutma ki; dilediğin an yanında,
yardımındayım.

Huyun güzelini mal edende, yolun uygunu görülür. Her olayda, VEREN’den söz
edilir. Kapıyı açana, hatadan kaçana ‘ALLAH’ım RAZI olsun.’ denilir. ALLAH’ım
cümlenizden RAZI olsun, niyetin en güzeli sizlerde kalsın. Yeşilde huzur buldum, maviden girdim, morda kaldım, kırmızıda yandım,
aşkta buldum, bedende söndüğüm an vardım. Vardığım yerde,
cümleyi beraber diledim. Beraberlik, BİRLİK’ten olur; ALLAH’ım,
dileyene verir. Sepeti ören, dolduğunu gören; ağırlığına katlanandır.
Sepeti ören ameline, dolduran emeline hizmet eder. Çözülmeyen yok. Amelin
hizmetindir, emelin gönlünde olan niyetin. Havada kuş, denizdeki balığı sormaz. Denizdeki balık, karadaki
geyiği düşünmez. Çünkü ne o öbürünün yerini doldurur, ne öbürü
buradakinin yolunu döndürür. Her yaratılan yerini bildikte, düzenin
aksamadığı görülür. Kul kulu hatalı bulmasa, gücenmeye çalışmaz. Her
kul olduğu yeri bilse, düzensizlik olmaz. Mümin olan bilir, mengene
gönülde oldukça, düzene uyulamaz. Mengene nedir? Gönül mengenesi, nefsin vergisidir. Nefsini terbiyeden
yoksun bırakan, mengenede kalandır. Olanı-olacağı kuldan beklersen, kula kendini yüklersen; ALLAH’ımın
YÜCELİĞİ’nden şüpheye düşmüş olursun. Her kul
O’nundur, O’nu bilenindir. Kula dayandığın müddetçe; hem kulluğundan
uzak kalırsın, hem kuluna dünyada beden yükü vermiş olursun. Her halini
ALLAH’ıma emanet et ki, ‘Kulunum.’ diyebilesin, O’ndan bekleyebilesin. Kulunun
aldığı O’nundur, kulunun verdiği O’nundur. Sadece duaların senindir.
Duaların senin oldukça, yolun açıktır. ALLAH’ım O’nu bilene verir, O’nu bileni
görür, O’nu seveni sever, O’nun yarattığını seveni kendini sevenden çok
sever. Çünkü en büyük ibadet sevmektir. Namaz-oruç, O’nu sevenlerin borcudur.
Dolayısıyla kendi kendini sevenlerin ibadetidir. Namaz ile oruç ile, cümleyi de
seversen; MELEKLERİ’ne eşit olursun. Olduğun gibi kal, kaldığın gibi gel. Gocunmak, yürüyene yaraşmaz.
Gocunan alınsın. Yumuşak gönlüne uydum, sözüm sana değil dedim.
ALLAH’ım cümleden razı olsun. Çırpınan, ALLAH’ım diyen her kuluna,
varlığını nasip etsin. Mesafeyi ölçmedik, gönüle gönül seçmedik; doğru olanı verdik.
‘Nedir?’ diyene doğru, yüze tokat atarcasına söylenmez. MEVLÂNA, yolunu
severek buldu, dileyene hatasını süsleyerek söyledi. Huzurum, yol dileyene vermekle gönlüme dolardı. Her yolun üzerinde,
yanılan da olur, dönülen de. Kolunda kuluna vereceğin kuvvet, ALLAH’ımdan
geldikçe dayanılabilir. MEVLÂNA’nın sözü, tek kanaldan verilir. YÜCE’den güne,
gündeki kullarına, tek kanal. Sadece güne verilir. Tekrar verilmesi, asra
dayanır. (Başkaları da RUHLAR’dan almaktadırlar?) Yazan
çok olur, söyleyen çok olur. Ne var ki hiçbiri kanala
bağlı değildir. İzah edeyim. Dünya gününün vergisine göre, nasıl ki telsizle konuşan iki kişidir, konu sadece iki kişi arasındadır. Sen radyonu açarsın, telsize
rast gelirsin, verdiğini alırsın.
Yazanın-çizenin ifadesi odur. Aslında konu iki kişi arasındadır, sen onu
nakilden kapabilirsin. Bu bir EMİR’dir. Niyet kuran, ‘Yazayım.’ diyen yazar. Ne var ki
bilinmesi gereken, kanala bağlı olmayandır. Dediğim gibi, kanal döşenmiştir.
Kanalın başında olanlar, asırdan asıra seçilmiştir. Bunun
dışında olanın, niyetine kapıldığı görülür. ‘Hatalı mı?’ dersen, hayır. Ne var ki, vergiden uzaktır. Kucak dolusu sevgim, sizlerle olduğu bilinir. Gönüller, her olayda mengeneden silinir. Gönülleriniz sohbetlerimiz ile
yıkanır. Daha ne dilersiniz? ALLAH’ımın LÜTFU değil midir? ‘Şükür.’
diyelim, ALLAH’ıma duacı olalım, VERDİĞİ’ni bilelim. Yol,
dileyene açıktır. Kul yeter ki ‘ALLAH’ım.’ desin. Cümlede görülen, yoluna
uyulandır.

Huzur almayan, konuya uymayandır. Konuya uymayan, VEREN’i bilmeyendir.
VEREN, ne verse hayırdır. Koşuya vurduğun atın gücünde, kimi görürsün? Koşu atı yolda
sevilir, yük atına semer vurulur. At ile misal verdim, kuluna misal göstermedim.
Kulun değeri, elbet ayrılmaz. Sadece dünya yaşantısı son bulur. Her kul vazifesini, beden gücüne göre alır.
‘Değiştireyim, yön vereyim.’ diyen kul yanılır. Çünkü yönü, niyetine
göre doğuştan eline verilir. Doğuşun vaktini sen mi
bilirsin, ben mi? Yoksa kulun kaderini YAZAN mı? YÜCE ALLAH’ım için,
geçmiş-gelecek, olmuş- olacak yok. ‘Kulun niyeti, YÜCE’nin niyeti.’
denemez. YÜCE niyet etmez, sadece “OL!” DER. Niyeti verdim-verdim alamadınız, olduğu gibi bilemediniz. Sohbeti
onun için gerekli görürüm. ‘Yazılanı tekrar-tekrar okuyun.’ demedim mi? Niyeti
daha önce dedim, heybe ile misal verdim. ALLAH’ım, kuluna iki yol açar. Aslında yol birdir. İleri gidersen
yarışa, geri gidersen yanışa. Yanıştan maksat cehennem ateşi
değil, pişmanlık. Cümlemiz O’nun için gideriz, AŞK’ında huzuru
buluruz, ‘Şükür ALLAH’ım, kulunuz.’ deriz. Ne verdiğini tenkit
ederiz, ne vermediğinden hayıflanırız. ALLAH’ım; kainatın cümlemizin, gönlümüz SEN’in. Yama olsun, fistanımın
açığını örtsün, varsın rengi aykırı düşsün. Yetmeyen YÜCE’den gelmez, olmayanın varlığı aranmaz. VARLIK, YÜCE’nin
ZATI’nda; VARLIK, YÜCE’nin SIFATI’nda; VARLIK, YÜCE’nin “OL!” DEDİĞİ’ndedir.
ALLAH’ımın ZATI’nda vardır. SIFATI’nda şu anda sen var mısın? Elbet
varsın, çünkü sen “OL!” dediğisin, O’nun NURU’ndan VERDİĞİ’sin. Kulun diğer manası, kül. Kül, olun dolma halidir. Önce “OL!” der,
sonra kül eder. “KÜL!” dediğinde, KENDİ VARLIĞI’na katar. ‘O’na
kul ol.’ dediğinde, hizmet manasına alırsınız. Aslında, O’na katıl
manasınadır. Daha önce, KUR’AN bizden verilecek, okuduğunuz hatalı yerler
tek-tek çözülecek. Orada okursunuz. ALLAH’ım der ki: “BANA KUL OL!” Tefsire
giden, noktayı koymaz, kulu ALLAH’ımdan ayırır. ALLAH’ım “KUL OL.” demez, “KÜL
OL!” der. Murattan maksat, ‘Yalandan uzak tut beni, RAB.’ demektir. ‘Muradımı ver
ALLAH’ım.’ dersin, aslında yazılı olanı görürsün. Peki ‘Muradımı ver ALLAH’ım.’
dediğinde ne beklersin? Yazılanı bozsun mu? ‘Yazılanı bozsun.’ dersen,
yalana uymuş olursun. Muradı, ‘Yalan olanın uzak kalışı.’ diye dileyin.
Yani hakikati bulun, olana uyun. Çünkü senin dileğin yalandır. Mademki
ALLAH’ımın VERDİĞİ haktır, LÜTFU’nda kulunun özlemini bulursun.
Kulunun özlemine vergisi çoktur. Kumunu eleyen her kul, sahilinde bekler, geceyi yıldızlar süsler. Derya
yıldızlara ayna olur, aynada her yıldız kendini bulur. Çünkü ayna olmasa, kul
kendini nasıl görür? Dünya; hazinenin bir noktası olduğu biline, noktada kainat dahi
buluna. Dünya mı kainatı yarattı, kainat mı dünyayı bezetti? Kul, gönlüne söz
etti. Yanlışlık çözümünde. ‘Dünya nokta olduğunda, kainat ona nasıl sığar?’ dersen; dünyadan da
kainattan da yücedir her bir kul. Çünkü kainatı gönlüne sığdırabilir. O’nun hazine anahtarı budur. Kulun kül olması. Hazine kulun gönlüdür. Yumuşak
yol alan, kulluğu bulan; kadir olduğunda, ‘ALLAH’ım SEN’sin.’ diyendir. KADİR OLAN kimdir?
Elbet YÜCE’dir. Mademki kül oldun, kadir oldun demektir.

Hoş gördüm, luyununda hazmına nazar ettim. Huyun ötesinde olan,
kafesten sıyrılandır. Laakal olunmadan, kaydından silinmeden; dünyayı bırakamazsın. Zühdünde selametin aslını görürsün, keramette lütfunu yolcudan bilirsin.
Ne yolcudan, ne hancıdandır. Kasrın ötesi fidandır, fidanın ötesi yad edendir.
Ne kasırdan ne yaddan; cümlemizi dünyadan sıyırandan, nasip aldırandan. YUNUS’um der ki: “Taşta gördüğümü kumda sildim, taşın
değerini su ile gömdüm. Gömdüm ki fidan olsun, benden sonra gelenlere
meyve versin. ‘Taş gömülüdür.’ diyene de ki; YÜCE, gömdü ise elbet
gömülür. Yemeni giymedin mi, heybeni almadın mı, yola niyet kurmadın mı? ‘Suyun
aktığı yeri vereyim.’ dersin, sahile inmeden suya gönül koyarsın. Suyun
aktığı yer, gönülden yaktığı yerdir. Semada aradığını, toprakta
neden görmezsin; olmamış meyveden, neden dönmezsin? Sualde hata buldum, olayda değil. Kumun olduğu yer, taşa
örtü gelmiş. Sahilini deryanın suyu arındırmış. Adında değil
hata, yadındadır. ALLAH’ım; seni de, beni de, cümleyi de, KENDİ NURU’ndan
HALKETTİ. Ne ben senden büyüğüm, ne sen öbüründen. Kulun kuldan
üstünlüğü, sadece sene farkıdır. Onun için; ne ULULAR’ı ayırın, ne kulları
kayırın. Cümlesini sevin, sevenden olun; cümlesini görün, görenden olun.
‘Göreyim.’ dersen, silmeyi öğren. ‘Ateş olayım.’ dersen, sönmeyi
öğren. ‘Sönen ateş olur mu?’ dersen, bilginde hata var derim. Sorum
sizlere olsun. Sönün öyle yanasınız. Sohbette verdim. (Soru tartışılır) Kulu eğer
O’nu dilerse; önce dünyayı, kullarını, “OL!” dediklerini ölesiye sever. Ağacın,
odun iken yanış halidir. Aynen yanmaya devam ederse, kül olur kalır.
Sönmesini bilirse, kömür olur. Onu dedim. Önce sönmesini bil, ondan öte
kıvılcım ara, tekrar yan; kor olursun. Sergide elbet bulamazsın. Sen ALLAH’ımdan dile, O sana gönderir. Manayı
dileyene, maddeyi dilediğine verir. Mana dilenirse, her kapı açılır. Madde
verilirse, her kapı açıktır. Sohbet açılırsa, her perde görülür. Ne var ki,
görmeyi bilen görür. ‘Perdeyi açan kim?’ dendi. Perdeler, YÜCE’nin EMRİ’ndedir,
MELEKLER’in elindedir. Söndüğün halin, sükut halindir. Ondan ötesi, yakut
halidir. Yakut, kırmızının dünya temsilcisidir. Katıksız kırmızı ondadır.
Halede görülen nedir? Rengin dönüşümü. Kuyu, açanın; nehir, geçenin malıdır. Dumanda görülen, kayıtsızlık ise;
gidişte mana arandı mı? Remizde örnek aranmaz, çünkü örneksizliktir remiz.
Temsilci olmak, ALLAH’ımın LÜTFU’na ermektir. MUHAMMED ALEYHİSSELAM
HAZRETLERİ, ÖZ olarak yaratıldı, temsilci değil. Yeşilin rengi, zümrütte kayıtlandı. Renklerde keramet arandıkta, zevklerde şahadet vardır. Gelen rengin; mavide
başladığı biline, morda düğümlendiği görüle. Kayıtta sorulan, ‘Yazıldı mı?’ denilen, benden değildir. Çünkü ben
tarikat ehli olmadım. Sadece sohbet ehli idim. Sohbet ehli olanlar, HAK AŞKI’na düşenlerdir. Yanlışlık, yol
bilmezse sormayanındır. Kulun hatası, hatasızlık istemesindedir. Çünkü
hatasızlık, YÜCE’ye mahsustur. ‘Yol ehli.’ dersiniz; yaşantısına göz atar,
‘Örnek alayım.’ dersiniz. Hata buradadır. Elbet, ÖZ’dedir. Zahire değil, esasa bakalım. Görmek değil, duymak gereklidir.
Elbet kulaktan duymak değil. Sohbet seni senden ayırdı ise, kül haline
getirdi ise; meşrebini bulmuşsun derim. İbadeti, senin değildir. İbadet; senin bildiğindir,
kitabında okuduğundur. KUR’AN ibadeti verir. Ondan başka ibadet şekli
yoktur. Ne var ki dediğim gibi; meşrebine uyan sohbetten, kaçma
elbet. Tarikatın özü, sohbetin sözüdür. Namaz-oruç kulun ALLAH’ına borcudur.
Yalnız da olsan, cümleyi toplasan; ne eksilir ne artar. ALLAH’ımın AFFI’ndan
büyük müdür borcun? AFFI’na sığındığın an, borcunun silindiği
andır. Olmuşa yol açılmaz, çünkü geri dönülmez. Kayıt yapıldı ise silinmez,
kulun gönlü bölünmez. Hangi kulda ne gönül var bilinmez. Temiz cam kirli diye silinmez. Bırak biraz kirli kalsın,
cam yok diye kırılmasın. Kırılsa hata camda mıdır, kıranda mı? Kayıp camda mı,
kıranda mı? Hata ne kıranda, ne kırılanda. Kırılan yok, bölünendir. Kıranın neden hatası yok? ‘Kırayım.’ demedi ki, kırmayı
dilemedi ki, ‘Kırayım.’ diye niyet kurmadı ki; hatalı olsun. Ancak
kırdıktan sonra hatasını bildi, ‘Bir daha kırmayım.’ diye gönül koydu. Unutmayın, sohbetimde muğlak kalan hiçbir konu yoktur. Ancak
sohbetten uzak kaldıkta, bir evvelki sohbeti tekrarladıkta; örtülü zannına
düşülür. (Yeni yapılan kazılar hakkında sorulur) Yer
altına inildi, yazılı taştan soruldu. Kazan mı merak edildi, çizen mi?
ADEM’den söz edildikte, aldığınız hisseden öteye gitse; ALLAH’ım zamanı
geri çevirirdi. Unutulmasın; hep gidiştir, dönüş yok. Elbet yazılan
yazıda, günün masalı yazılmış ise; senin dönüşünü
gerektirmez. Madde değerinde çözüm var ise, ‘İki salkım üzümde bal
ara.’ der, yazıda onu verir. Bir masalın iki kelimesini biliyor isen,
anlatmaya kalkmazsın. Damaya benzerse, sinden gelmiştir, eratın akatını
vermiştir. Aymakta gördüğümü, silmekte buldum. Akat eratın künyesi demektir.
Kurasını alan mı var? ‘Ben gideyim.’ diyen mi var? ‘Gel.’ denende; yatağan,
kılıç ne geldi ise ele, sardı bele, giydiği hulle. Gittik o güne, geldik bugüne. EYVALLAH diyelim, cümleden şüpheyi
silelim. Kaydu beladan sıyrılalım. Kaydu bela dendiğinde, şerden şüphe
edilir. Aslında bela, ALLAH’ımın lütfudur. Sen bela bul ki, salaha eresin.
Ermeden bilinmez, görmeden silinmez. Ermekten maksat; vermektir, türlü
yanıklardan sıyrılmaktır. Yemeni giydik, yolumuz aldık, elinden tuttuk. Görsen de görmesen de; yolun
alınır. Yol; dileyenin, ‘ALLAH’ım.’ diyenindir. Yolumuz açtık, gönüllerle
kucaklaştık. Sende seni sildik, O’nu bulduk. Yanılmayalım; cümlede aynı
NUR’u müşahede ettik. Müstesna olayda çözüm, keramette görülmez. Irak
olan, kurak ile çözülmez. Dizden büken, susuz kalmaz. Dergahta nöbet alan
uyumaz. Yıldızlarda ayı, ayda güneşi görür; güneşte nöbeti, cümleye
bırakır. ‘EYVALLAH.’ diyelim. ‘Kayıp, kırılan camda değildir.’ dedim, size
öyle cevap verdim. (Bir Bektaşi babası arkeolog ve tarihçi
imiş. Celsede ‘Şeytan ve Muaviye, müminin dayısıdır.’ sözünün
açıklanması istenilir) Gönlünü yokla. Mümin olanın dayısı, yolunun hocasıdır. Yolunun hocası,
yuvanın bacasıdır. Baca olmazsa, ateşi yakamazsın. Baca olmazsa, dumana
yol veremezsin. Vazifeden şüphe ettiğin an, gelişe isyan etmiş
olursun. Vazifesi olmayanın yaratılması düşünülemez. Şeytan senin
dostun mu, düşmanın mı? Şeytan isyanın örneğidir. Eğer şeytan
olmasa, sen senliğinde kalırsın, benliğini bulamazsın. ‘Ben.’ deyip, kendini silemezsin. Öyle ise, şeytan
dosttur. Şeytan dahi seni kazandırır. Beni kazandırana, neden düşman
olayım? Onu bilgimden sileyim? Neden sohbeti hata görülür? Sohbet, sohbet bilmeyenden öğrenilir. Şeytan,
YÜCE’nin yarattığı değil mi? Kulu; YÜCE’nin DİLİ’nden,
O’nun SÖZÜ’nden ettiği anda, şeytana söz vermez. ALLAH’ımın dilinden
konuşan kul, şeytana söz verdiğinde YÜCE’nin DİLİ’nden
çıkmış olur. Mümin olan şeytandan korkmaz. Onun ÖZ’ü de O’dur. Şeytandan
korkulması gerektiği gösterilir. Ona değil, cümleye örnek verilir.
Müminlerin dayısı, bu örneğin temsilcisidir. Sözümüz allansın, bebek misali belensin, ‘EYVALLAH.’ denilsin.

Mümin olanlarla, yolu bilenlerle, yolumuza uyanlarla meclisi kurduk,
cümlenizi selamladık. ‘Almadık.’ demeyin, sohbette gönüle hata yüklemeyin. Gönüller paktır.
Müsaade edilen, denir. Yemeyen aç kalır, çok yiyen hasta olur. Almayı bilene,
bildiğimizce veririz. Akan dama Akma dersen, durur mu? Akan damın çatısı kurur mu? Deftere
yazılan, yürüyüşe varır mı? Hoş görülen sohbet, tekrarlanır mı? Sohbetin en güzeli, tekrar-tekrar açılandır. Çünkü her açılışta, mana değişir. Her değişen manada, kul
gelişir. ‘Yerilsin alalım, yazı ile bulalım.’ derseniz; sohbetin yerinde
kalırsınız. Mesire gidersen, tek ağaç altında mı oturursun? Dolaşır
gezersin, subaşına inersin, güzelden güzeli ararsın, gazelden yaprağı
sorarsın. Gölgede güneşi ararsın, güneşte ateşi ile yanarsın.
Sohbetin safhalarıdır bunlar. Gelip geçen sohbet, gidişe vasıta ile
varayım demeye benzer. Tekrar edilen sohbet, içinde yaşamaya benzer. Ağaçta çiçeği gördün mü, güzel diye sevdin mi, mevsimini
bekledin mi? Beklemek, bulmaktır. Kasrına muhabbet beklersen; kahrını da
kabullen ki, ‘Yeter.’ dendiğinde yürümeyi bilesin. Kasrını dağıtan, mülkünden uzak kalandır. Beden ile inşa edileni
dağıt ki; nerden gelip, nereye gideceğin perdenin açılışını,
dünyadan bilesin, gömülmeden bedenini bulasın. KABE’nin sırrı KABE’de gizlidir.
Kulun sırrı, gönlünde gizlidir. Her sır anahtarı, ULULAR’ın elindedir. Cezveye
koyduğun, fincana döktüğün, kuluna ikram ettiğin; O’nu hoşnut
eder. Neden? Sohbet verdim. Konuğun geldi ise, sohbeti bildi ise. Her
sohbetin kapısıdır. Söz açmayı dileyen, ağız yoluna verendir. Ağız
yolunu açan, sohbete gönül koyandır. Kahvemizi içtik, sohbete geçtik.

Müsterih olasın, eli-elde bilesin. Güzelin olduğu yerde, kulunun
bildiği yerde; taşlar dövülür, kuma çevrilir. Her olayın, en güzeline
uyulduğu görülür. Saçın telinde, gözün nurunda, elin uğrunda, gönlün hayrında
olduğunu demen için; gönlünü görmek, yazını bilmek gerekir. Yazıyı
YAZAN’dan, kulunun hayrına VEREN’den; şüphemiz yoktur. Olan oldu ise,
hayrına olduğundandır. Giden dönmezse, kalan bilmezse, soran almazsa; yumuşak
yol bulunmaz. Kaideye uymayan, ‘Düzeni kurayım, en güzelini uydurayım.’ diyen;
yolun sonuna varışta, dönüş gerektiğini görür. Dünya yolunu değil,
düzenini söyledim. Gidiş hayır olduğu için, yolun açılır. Dönüş günün, hayır
yazıldığı gündür. Güzelin yazılışı, YÜCE’dendir. Oğulda, teslimiyetin en uygununu gördük. Dünyayı çözmeye değil,
olaya uymaya gönül koyduğu bilinir. Dilediği her an, elimiz
elindedir. Müsterih olasın. Kayguyu bedeninden silkip atasın. Gönlünün
paklığında, ALLAH’ımın NURU’nun harcanmadığı görülür. Oğul,
cümlemiz tarafından, CAN’dan sevilir. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun. Güzelde
güzeli, çirkinde en güzeli buldursun. Çirkin olmadığını, gönlün sana
bildirsin. Kaygu seni yoklamasın. Selametini; yolunun sonunda göresin, en başından
göresin. Al bayrak elinde, kulunun belinde, yumuşak gönlünde. Dünyanın ve
ahiretin, aydın müjdesi verilir. Açayım. Vatanına hizmeti. Yaptığı
yapacağı her hizmet, vatanı adına şereflendirilecek; her gittiği
yerde, hem kendi adını, hem vatanını andıracak. Bayrak, şeref; kılınç
kuvvettir. Aymayı, erken bildi. Nasibi bol olacak. Müsterih olasın. Niyazından
adımızı eksik etmeyesin. Unutma ki anıldığımız an, anıldığımız
yerdeyiz. ALLAH’ıma emanet olasın, yolunda huzura varasın, kaygudan uzak kalasın.

Hoş gördüm. Gedik açılmadan, suyu akıtamazsın; yolu açmadan, ayağı sürtemezsin. Cümlenize selam olsun. Kamada kayıt sorulursa; ağaçta dal gereklidir, dalda hal gereklidir.
Halde olumuna, günde kalımına benzer. Sübut delilden faridir, kainat sorgudan
aridir. Nasıl ki, yaratılan ‘YARATAN’dan, YAR.’ diye özetlenen, gönülde
gözetlenen, ‘Sen.’ deyip beni ayıran, konuya ‘Gazel.’ deyip, yoruma verenden de
hoşnuduz. Saadette, satıhtan söz edilir. Akmayan suyun çeşmesi adına söz edilir
mi? Akanın sözünde, olumun benliği vardır. Her akan suyun benliği bir
değildir. Amma her akan, sudur. Benlik-evet-kesafet. Benlikten sıyrılma, O’na tabii olmaktır. Kesafetten
sıyrılmaktır. Ne olursa olsun, sadece su kalmaktır. Mademki kemaline
işaret koyduk, O’nda noktayı bulduk demektir. ADI’nı bildik, SIFATI’nı
sevdik, ZATI’nda BİR olduk. AŞKI’na düştük; düşenden
gördük, kalkandan duyduk. VASFI’na erdik, O’nu bulduk, niyaz ile aranıza
geldik. Gelişten maksat, gönüllerden yanışa uyduk. Gönlünüz ferah bulsun. Gelen ne derse desin, soran dilediğini sorsun.
Sorguda varsın hataya düşsün. Hatayı bulmak için, hataya düşmek
gereklidir. Yerine oturmak için, önce hazırlarsın. Bedende olan her hata,
dünyaya verilen notadır. BAHŞEDEN, niye bağışta bulunur? Bunca
vergiden sonra? Bağış; aslında RAHMET’in gelişidir, kulun dünya görüşüdür. VELİ’de; ne yağışa,
ne bağışa, ne sergiye, ne görgüye kaygusu yoktur, neden? Beden ile gönlünü
birbirine mal ettiğinden. Yanlışlık yok. Gönlü bedene bağlamak,
dünyayı bağış diye görmektir. Bedeni gönlüne bağlamak, dünyanın
üzerine çıkmaktır. O zaman bağış senden öte olandadır. Sen sadece
O’ndansın. O’ndan gelenle kucaklaşmak; dünyada selameti bulmaktır, O’ndan
gelenin ötesine varmaktır. Odun ile kömür halidir. Odun hali, SIFATI’nda halleşmek;
kömür hali, ZATI’nda buluşmak. Katıyı olduran, ne satırdır ne yatır; sadece yolundaki düğümlerdir.
Kul katı kaldığı müddetçe, düğümlerden kurtulamaz. Düğüm ona
bela gibi gelir. Aslında kendini buldurur. Buluş bela mıdır? Öyle ise sen
kendini kendin kır ki, beladan fariğ olasın. Dostumuz; dost olandır, ‘ALLAH’ım.’ diyendir, O’nun ADINA gelendir.
‘ADI’nı bileyim, YOLU’nu öğreneyim.’ diyendir. İlk basamağından
başlayanla, son basamağına kadar gelendir. Bildiğini bilmediğine
ekleyendir. Çünkü her bilinen, bilinmeyenin bir noktasıdır. Noktayı bilmek,
biliyorum demek değildir. Kucak dolusu selam ile geldik, yumuşak yolda olana ‘EYVALLAH.’ dedik.
Yumuşak yolun yolcusuna, ‘Gel.’ diyen. Manayı alan bilir, gönlüne koyan
bilir, sahradan geçen bilir. Ceylanı vuran üzülür. Ceylanı vurmadık, gönlünü kırmadık, tahvaya celh ile
girmedik. Değil çiçek soğanı. Yeşilin denginde, sümbülün ahenginde
gördüğün; çiçeğine gönül verdiğindir. Yetende, biten vardır;
alanda, diyen vardır; diyende, YARATAN vardır. ‘Almazsam?’ deme. ‘Alsam-
almasam, yazılana uysam.’ de. Çünkü mühim olan, yazılana uymaktır. Yazılana
uymak, huzuru bulmaktır. ALLAH’ıma emanet olasınız. Dikende sen değil O vardır, sökende sen
değil gene O vardır. Bildiğin yetmez mi? ALLAH’ıma emanet olasınız, selameti O’nda bilesiniz.

Yuğmadan ekmek olmaz, buğday değirmene varmaz; kolda yenden
şikayetçi olan, fistanı bedene almaz. Seherde gün başlar, günde kul YM niyeti açar. Niyetin en uygunu, ‘SEN’den gelene uydum ALLAH’ım, her olayda SENİ buldum
ALLAH’ım.’ demek gerekir. Olgunluk, gelenin hayır olduğunu bilmektedir. Dağın
ardını merak eden, aşmaya çalışır. Görmeyi dilersen, yürümeyi öğren.
Güzel olan her şeyde, O’nu buldun. Güzel değil dediğinde, niye
O’nu aramadın? Eğer O’nu güzelde-çirkinde, hayırda-şerde ararsan;
sonsuzluğu, yaşadığın günde görmüş olursun. Ehlinde salih olana, kahrında selim kalana; duvarlar açık gelir. Sathında
kalandan, berhava olandan, gaybubetin ahadetine düşenden; gönlümüz
silinmez. Her kulundan, şüphede dahi kalsa geçilmez. Gelen gelsin, yolum
sorsun. Cevabımız YÜCE’dendir. Gelen de unutulmasın, YÜCE’nin EMRİ ile
gelir. Kendi kendimizi bulmamız da gereklidir. Sathında kalan dedik, sözümüz
açık. Ahadiyet; HAK ADI’nı dilde, dünyayı gönülde belleyen; yani HAK ADI’nı
sergiye koyan. Vurgunda aldığım benim değildir, neden? Çünkü vurguna gitmediğimden.
‘Ne demek?’ dendi. Adıma söylentiler yapıldı, kuyuya fistanım atıldı. Varsın
diyen desin, ALLAH’ım benimle olsun. Ol gamdan azade, kaydına güven. YAR gönlünde oldukça, yolun O’na gittikçe. Gölgeyi severim, güneşten sakınmadan. Güneşi severim, bedenden
yakınmadan. Yamayı gönlümde denemedim, çünkü yamaya delik açmadım. Gamdan heves
diledim, heveste AŞK’ı buldum. Yedirdiği lokmada, yetirdiği
hırkada; O’nu gördüm. Alacağım vereceğime karşı çıksa, kainat
borcum kalırdı. Varışta gördüm ki, AŞK’ım borcumu ödemiş,
YARATAN’ım, aciz kulunu yanına layık görmüş. Kullarına hizmete göndermeye
niyetimi kabul etmiş. ‘Şükür ALLAH’ım.’ dedim, huzurunda secdeye
vardım. Merak edildi, binadaki secde soruldu. Secdeden maksat hürmettir,
secdeden maksat sevmektir, O’nun ile bir olmaktır, O’nda kül olmaktır. Secde
odur. Göndermediğim mektup, sende kalır. Yerinde açan çiçek, havayı bulur.
Yönünü bulan kul, yardımcıya mahal görmez. Yumuşak olanın, yolunu bulanın;
dünyadan kaygusu kalmaz. Kayıtsızlık ondandır, değişen huydan değil. Mektup soruldu. Göndermeyi dilersen, elden çıkarırsın. Uygun gelmeyen,
seni sarmayan; dışarı vurulmaz. Göndermediğin mektup nedir? Mealini
beğenmediğindir. Kendinde hoş görmediğin halin, sende
kalandır. Onu yok et ki, seni rahatsız etmesin. Gözetlediğin
nedir? Görmen gerekmeyen. Görmen gerekeni gözetlemeye ne hacet? Sana verilenden
öteyi arama. ALLAH’ım hangi kuluna vereceğini bilir, kulundan ne cevap
alacağını da bilir. Değişenin, kulun gönlünde olamayacağı bilinsin. Çünkü gönül olduğu gibi
kalmış, kalışta bulmuş, varışı hazırlamış. Ne sana ne
bana, ölçü vermek düşmez. ALLAH’ım verdiği ölçüde yanılmaz. Seçilen kul,
ölçülen kuldur. Kaidenin dışına çıktığına hükmetmek, yanılmaktır.
ALLAH’ımın ölçüsünü verdiği kul; gönül yolunda, kaidenin dışına
çıkmaz. Ne demektir denirse, gönül bedeni sildi demektir. Merdivenin sorgusu. Geçti merdiven kaygusu. Yolun gidişine, yönü buluşuna
vardırır. Biz merdiven gidişini, çoktan geçtik. Dünyayı silmek, olana
uymak, ‘ALLAH’ımdandır.’ demek; düzlükte kalanın özgüsüdür. Ölmeden ölmeyi
dileriz artık. Gelişin özelliği, sözünün güzelliği; YUNUS’umun
yoluna çiçekler serpti. Yaseminde kokuya dayanmayı, menekşede rengi
bulmayı denedi. YM olsun, cümle güzelin en güzelini bulsun.

Meyveler olmadan, destiler dolmadan, kuzular melemeden; gönüller erdiğini
bilmez. Yollar kulundur, kullar O’nundur. Ununu elemeyen, bebeğini
belemeyen; geliştiğini bilmez. Su katılmadan, un hamur olmaz.
‘Yüzeyim, sathında kalayım.’ dersen, boşluğu kainatta ara, gönlünü
doldur. Gönlünü doldurduğun nedir, oldurduğun meyvedir. Zahirde
göremezsen, aslında ara. Asaletten maksat, feragat olmalı, feragat nefsinde
dolmalı. Öyle dolmalı ki, nefsini yok etmeli. Mayası yoğrulmayan, yolunu
dilemeyen kuldur. Güneşi dilemeyen kul görülür mü, kainatta döşek
kurulur mu? Mümin olan bilir. Kanımıza değil, gönlümüze hükmedelim. YÜCE’nin EMRİ
öyledir. Bedende mucize ararsan; damarını gördün mü, yudumu
yutağa verdin mi, bedeni kuma serdin mi? Kuyuya ses versen, sana döner. Gönlüne verdiğin ses, seni iter.
Müsaade olundu, kucağa bebek verildi. Cümleye. Duyanın aldığı,
alışta verdiği; günde silinsin, her olay tektir bilinsin. BİRLİK’te
ÖZLÜK vardır. ÖZLÜK dönüşe değil, sadece gidişedir. Suyun verdiğini
düşündün mü, kaybolduğunu gördün mü? YÜCE’nin VERGİSİ
öyledir. Dumana yol veren; dumansız kalır, olayların açıldığını öylece
görür. Şüphe; kulun kömür halidir, yandığı an dumanına yol verir. Keramette asalet arayan, salahiyette ubudiyet umar. Açalım. Kerameti kendinde bilen; ‘Salahiyeti elime aldım,
kulluğunuza hükmettim.’ der. Kerametin de asaletin de ALLAH’ımdan
olduğunu unutur. Gaflet odur. VERİLEN’e sahip çıkmak. Utulmasın ki
sana VERİLEN, senin değil cümlenindir. Cümle ile, seni de SEVDİĞİ
için VERDİĞİ’ni unutma. Gölgeden murat, ağacın gölgesi ise; ‘Güneşinden uzak olmam
ALLAH’ım.’ Gölgeden maksat, zindan ise; kurtarıcım sadece SEN’sin, zindancının
anahtarı değil. Gazelde rengi gördün mü? Ölüm yok. Varlık darlığa girmez, varlık varlıktan ayrılmaz.
Varlığa katılan, varlıktan çözülmez. Onun için dünyaya, tekrar-tekrar geliş
olamaz. Düğün dernek kurulur, gönüller öyle yoğrulur. Cümlenin ULULAR’ı
orada olur. Günden geldi ise, ben buradayım, çünkü aranızdayım. ‘Beden nerde?’ derseniz, bıraktığım yerde. Yeni
beden aranmaz, tekrar geleyim denmez. İdrak odur ki, dünyada olana uymaz.
Neden? Çünkü O’nu bulduğundan. Olayda yanılma oluşu, gelenlerin deyişindendir.
Gelenin deyişidir. Hata, sözü gelene bırakmamaktadır. Sorulan sualler, öyle
cevaba yer hazırlar. Daha önce dedim, dünya ile ahiretin özetini verdim. Hayal
ve hakikat. Hakikati bulan, tekrar hayale döner mi? ALLAH’ımın EMİRLERİ, KUR’AN’da verilmiştir. KUR’AN ile
kainatın sırrı derilmiştir. Ne var ki anahtarı, HAZRETİ MUHAMMED
ALEYHİVESSELLEM EFENDİMİZ’e verilmiştir. Sırrına sadece o
vakıftır. Gerekeni kuluna bildirmiştir. Ümmet-i MUHAMMED’in Şefaatçisi
olduğu için, sırrının anahtarı o’ndadır. Bilinmeyen çözülmeyen kulundadır.
Kuluna verileni kulu bilsin, bildiğine uysun. ‘Anahtar bulup çözeyim,
sırrını ben de öğreneyim.’ diyen; sırrında darlığa varır,
kulluğundan sıyrılır. Kayıtsız verilir, sadece KUR’AN’a inanılır. Çünkü ÖZ ondadır, göz ondadır,
kainat ondadır, ahiret ondadır. Camcıya cam ısmarla, pencereni örtsün. ‘Cam pencereyi örter mi?’ dersen;
gözün görsün sadece, rüzgar seni sarsmasın. Cam CAN’ın örtüsü. Örtüden maksat;
kayguyla kesintisi, dünyadan sıyrıntısı. Cam olduğunda evine hırsız
girmez, neden? Camı açamaz mı? Açmaya belki açar; amma sen camı koyarsan,
korkuyu silersin. Camı koymadıkta, hırsızı içerde bilirsin. Cam evet. MEVLÂNA’yım bilinir, çağırdığıma yolum açılır. Unutulmasın,
ALLAH’ımın EMRİ’dir. O’ndan izinsiz olmaz. Gelişim O’nun EMRİ iledir.
Cümleniz adına duacıyız. ULU’sunu soran ile, gönlünde uygun yorumu bulan. Evet gelişe çağırdım,
adımı verdim. Evet verelim. (Resim verilir) Duana uydum, ‘ALLAH’ım İZİN.’ dedim, resmimi verdim. Konuğunuza.

Kuşaktan darlık çekmeden, belinde kumaş almazsın. Yanlışlık
yok. Semerde bolluk var ise, kaytana verdiğini çekersen,
düzenini bulur. Kaynayan tencerede mesafe bırak ki taşmasın.
Taşana elini uzatamazsın. Duyununa yol açmayan, kuğuya gölü
yakıştırmayandır. daha önce verdim. Geçitte vurduğun taş. Demekten değil, manadan düşün. Komutu veren, komutta hataya düşmemeli. Hataya düştüğü an, komut değerini kaybeder. Suyu bulan her olay,
açılmaya mahkumdur. Neden? Hatalı ile hatasızı ayırmak için. Suyunu doldurdun
mu, gönlünü oldurdun mu, kuyuda dolu suyu bildirdin mi? Güzellik; güzele
uymakta değil, her olanı güzel görmektedir. Mehtap güzel ise; mehtap olmayanda güzellik silinir mi,
yıldızlar yerilir mi? Yeşeren her fidan, ağaç olmaya namzettir.
Yemeni giyen de, çıplak ayak gezen de; maksudunu bulur. Birinde zahmet çeker, öbüründe kaygusuz gider. Duyanın duyduğuna, bilenin gördüğüne uyduk. Bağda yemeni, dağda çizme giydik. Bağ, mürşidin müridini
götürdüğü meydandır. Dağ, mürşidin ötesinde, YÜCE’den doğrudan
doğruya alandır. Evet kanal. ‘GARİB’e çizme giydirdik.’ denilen odur.
Meydanı geçirdik, çizmeyi giydirdik. Dağın taşı-dikeni dahi,
çizmeyi aşamaz, yürüyüşe zarar veremez. Elinizden tuttuğumdan
beri, geçilen safhalar. Sözüm şudur: GARİB’in yürüyüşüne söz
edilmesin, nerden neyi aldığı, kimden neyi duyduğu sorulmasın. Daha
önce verdim; söze değil, ÖZ’e göz attık, gönül yolu ile, cümleye söz
ettik. ‘Neden dedim?’ derseniz, sözüme mühür bastım. Remz. Dualar gönüllerde olmalı, beden ibadete uymalı. ‘Borcunu ödeme.’ denir mi?
Kolaylık gösterilende, sevabı sana da gelir. Her olayda zorluğa,
kötümserliğe değil; olumuna uymaya alışmalı. Daha önce verdim, şüphe
kulu yanıltır. ALLAH’ım şüphe eden kulunun şüphesini oldurur. Gül fidanı gördüğünde, gülünü düşün. ‘Acaba kurur mu?’ deme.
Gölde balık görürsen, yüzmesini düşün. ‘Acaba yürür mü?’ deme. Başladığın
her işte, hayrını düşün; zarar olur deme. Olanın O’ndan olduğunu
bildiğin müddetçe, her zarar hayırda son bulur. MEVLÂNA’yım geldim. Duymasan da olur, duymadığın hayrınadır; görmesen
de olur, görmediğin hayrınadır. Duymayan, duyandan eksik değildir.;
görmeyen, görenden eksik değildir. Gönüller bir olsun. ALLAH’ıma emanet
olun. Saygıda selamet bulun, aymayı dünyada bilin, öyle gelin. Mümin kulun
yemenisi başka mıdır? Bolu yerde görürsen, darı gönlüne koyma. ‘Ne demek?’
denir. Boldan maksat vergidir, dardan maksat sergidir. Maksattan dilenen
sevgidir. Ne darda ne bolda değil, sadece sevgidedir. ‘Sevgi yeterli
midir?’ dediğinde; ‘Yetmediği zaman, sevgin kıttır.’ derim. Merakınıza düşen bir olayı vereyim. ‘Zaman olur, evliya dahi borcundan uzak kalır.’ dersiniz. (Bektaşi
mi?) Bektaşi demedim, ULU dedim, EVLİYA dedim. EVLİYA’nın aldığı
da YÜCE’dendir. Dünyada yaşadığı günde, ona da hami olan gelir.
Gelişin önemi büyüktür. Kanala bağlıdır. ALLAH’ımın İZNİ ile,
onun yarım bıraktığını ULU’su tamamlar. Daha evvel dedim. ÖZ’e bakın,
yoruma vermeyin. Mürşidin sözüne sohbetine katılın, ibadetine değil. Kuş uçtuğu yerde, gönül geçtiği yerdedir. Gönlünü sonsuza
sal ki; tutanak bulamasın, toprağa kök vermesin. Değirmeni su başında
kur ki, ununu alabilesin. Merkebi sudan uzak tut ki, ununu koruyabilesin.
Merkebini yanında taşırsan, faydası büyük olur, sana hizmeti dokunur.
Merkebi satarsan, ununu sırtında taşıyabilir misin? Kulun hatası odur ki, her yükü nefsine verir. Nefsini yok
etmek kolay mıdır? Öyle ise yok etmeye değil olduğu halde olduğunu
unutmaya çalışmak. Müsait olan her olay, kuluna sevmeyi öğretir. Açık
olan her yol, kuluna geçmeyi öğretir.

YUVAMIZ’a gelenden, adımızı anandan; ALLAH’ım RAZI olsun, güzelliği
gönlünde bilsin, olandan hayır umsun. Halkın dilinden, adaletin zulmünden;
kulun korkusu olmasın. ‘ALLAH’ım.’ diyenin adı, halkın diline düşmez;
adaletin zulmeti, ‘ALLAH’ım.’ diyene yaklaşmaz. Fetva değil,
ALLAH’ımın kuluna lütfudur. Kalburda kum kalmasa da, kumda taş olmasa da;
kalbur gene de gereklidir. (kalburun manası?)
Kulun kulu elentisi. Biri hata etmese, öbürünün hatasızlığı bilinmez; iyi
ile kötü ayrılmaz. Biri hata edecek, öbürü görecek. Görmeyen, hak kuldan
sayılacak. Her olan HAK’tan, her söylenen halktan. Kalbinde ses olmasın,
‘Acaba?’ demesin. Söylenen olmasa, söyleyenin yoluna yolcu gerekmez. Söylenenin
sonucu alındı mı? Kaydına yazıldı mı? Kuğuyu gölde gören, suyun durduğunu
sanır. Göle suyun gelişini bilmez. Kaynağı olmasa, yeniden gelmese;
gölün yanında durulmaz. Hem gelir, hem gider. Sözümüz söylendikte; sabra yer
verilmeli, kaydı ALLAH’ıma havale edilmeli. Yatağan sende mi, kalkanı
bende mi? ‘Kuş uçumu.’ denildi, gününde olan görüldü. Hata ne sende, ne
yolunu çevirende. Yolunu çevirenden sual edilmesin, ‘ALLAH’ım öyle diledi.’
denilsin. Senin kulun mu ki sen düşünürsün? YARATAN’ın kulunda, YARATANI
görürsen; acımaktan uzak kalırsın. Gayenin yeri nedir bilir misiniz? Bitmek tükenmek bilmeyen, birinin
battığı yerden öbürünün filizlendiği arzular. Hiçbir kul bir gaye ile
yaşamaz. Karıncada bitmeyen güç, güvercinde bitmeyen değil.
Güvercinde daima hiçlik görülür. Güvercinde ne görürsünüz? Görülür, sadece
gününü yaşar. Beslenmeyi senden bekler. Karıncanın aldığı,
‘Yeterince.’ dediğini gördün mü? Vergiden kaçınır, sevgiden gocunur.
Güvercin sever sevilir, sevgisi ile bakılır. Arıda sadece verim vardır.
‘Almadım.’ demeyin, gününe gocunmayın. Sahneye konan, zamanında rolünü alır.
Dörde dört eklersen, sekizde kalırsın. Sen ‘Dört elimde, gerisi ALLAH’ımda.’ de
ki, O’nun eklediği, kulunun beklediği olsun. Söz bende, çözme sende
olsun ki; kulluğuna değsin. Açık yorumlandı. Gördük sevdik, ‘YA
ALLAH!’ dedik, O’na havale ettik. El elden çekilende, göz güzelden çevrilende;
kulun kula ‘Hatalısın.’ demesi yersiz. Deryada balık gördü isen pulsuz, deme
‘Kazındı.’ Pulsuz balık, köksüz olur; pullu balık, yersiz olur. Açayım. Pullu
balık, yerinde kalır, oradan yayılır. Pulsuz balık, göçmen olur, akın olur
yürür. Somunu eline alsaydın, katıktan söz ederdin. Katığı bulsaydın,
gölge arardın. Gölgeyi bulsaydın, suyu arardın. Aradığının sonu gelseydi,
dünyayı dar görürdün. Huzurun arandığı görülür, nerede olduğu
sorulur. Anlasa anlamasa söz birdir, huzur her kulun kendi gönlündedir. Sen
gönlüne almadı isen, aradığını bilmedi isen; huzurun peşinde çok koşarsın.
Dörtte dördü oğulun eşine dedim. Halde olana handan cevap verdik, her
olayda yanında durduk. Bize el etti mi, bir kaşık çorba sundu mu, yanında
olanı andı mı? Güzellik, yolunda. Gölgede olmasın, söz dilinde kalmasın.
Her sözü, çiçek misali ferahlık versin. Kulun gönlünde hoşnutluk yaratsın
ki, aradığı huzuru bulsun. ‘Dumanım yok.’ desin, kendini öyle bilsin.
‘Duman.’ diyen, dumanda kalır; şikayetçi olan, dumanı üstüne çeker. Aynadan, doyan görülmez; hünkardan, makam sorulmaz; geçenden, sual
edilmez; gelene, hüküm verilmez. ‘ALLAH’ım.’ dedik, O’ndan bildikte;
gayrısından şüphemiz yoktur. Oğulda katkıya, gününde atkıya yer yok. Her yol, gereğince açılır;
her kapı, geleni geçirir. Olumuna eklenen, gönlünden beklenendir. Oğula
dedim. Sözün başında, YUNUS’um sana verdi, kaygunu nuru ile
sildi. Dilenen, resimde görülecek. Yerine soruldu, ‘EYVALLAH.’ denildi.
Gönlünde olanın, dolguya gelenin silgisi yoktur.

YÜCE’nin EMRİNDE’yiz, kulunun gönlündeyiz, yolunda-izindeyiz.
Olumumuz O’ndan. Yürüdük, elde KUR’AN gönülde AŞK. Yolunun gidişinde,
sürüyü güdüşünde, seferden dönüşünde sebep arama. Yek olan şekilde
sorulmaz, güzellik tarife sığmaz. Davarın sayısı, yarına kaç olacağı bilinmez. Geçitte duran,
geçmeyeni bilmez. Ona sadece geçeni sor. MESNEVİ yolum değil, AŞK’ımın
sözüdür. Duvarın ötesinin tarifidir. Yumurtayı tarif et desem, bilemezsin.
Tavuk ile yumurtayı çözemezsin. Yerde olana, suda olanı soramazsın. Meşrebini
bilmediğin yol ehline uyamazsın. Anda gelen, zanda kaybolmaz. Koyun ile
kuzuda, şer aranmaz. Koğuşa her girende, yumuşak gönül aranır. Bulamadığın,
geri mi çevrilir. ‘Ufukta kayboldu.’ dediğin güneş, geceye yer verdiğini
gösterir. Unutmayın, kul için gece de gereklidir. Mümin olan bilir. Lamia’ya
çiçek versen; leylakta kokuyu, menekşede rengi arar. Olgunluk, aramaktan
öteye bulmaktır. Aradığını değil, gördüğünü sev. Gölde suyun aktığını bilemezsin, nehirde akan suya ‘Dur.’ diyemezsin.
Ahadında sorguya veremezsin, kesafette olduğun müddetçe, sathına
çıkamazsın. Suyun aksini nerde görürsün? Güneşin vurduğu yerde.
Kaybında kazanç bulsan, ben’den kaydını silsen, gördüğün sahranın bitimi
olurdu. Kainatın devamı sonsuzluktur. Gümüşün halini kuyumcudan sorarsan, sana
değerini söyler. Açmadığın kapıyı, ‘Kaybımdır.’ deme, kayıp olana
gönül koyma. Çünkü kazancına yazılmış ise, kapı sana açılırdı. ‘Hey!’
diyen, ‘HAY!’ demesini öğrense; dağarcığında altın bulundururdu.
Hey’de hakaret, HAY’da selamet vardır. Katlanan mendil cebe gerekir, saplanan bıçak dalda gereklidir. Gövdeye
saplama ki, ağaca zarar vermesin. Konuyu yemeniye verelim, yürüyüşte
mesafe görelim. Katkıda olan her kuluna, ‘ALLAH’ım senden RAZI olsun.’ diyelim.
‘Katkıda olan kim?’ derseniz, sohbetimize sohbeti ile katılana derim. Gocunmadan
görelim, güzelliği bilelim; şahı sarayda değil,
gönlümüzde oturtalım. ‘Saraydan alalım mı?’ demeden, soralım mı? Gelmezse
darılalım mı? Sarayı şah seçti ise, geç önünden başka şah
ara. Şah sarayı kendi seçmez, sarayda oturayım demez. Onun oturacağı
yer gönüllerdir. Sen onu saraya oturttu isen, olduğuna layıktır
derim. Lütfunda aradığın, keramet değil selamettir. Kahrımda
gördüğüm, şahadettir. Kahrım, lütfunu şahit kılar. Gamda seheri gördüm, seherde güneşi buldum, güneşte su misali buharlaşıp yok oldum, yoklukta bedeni sildim. Sahip
olamadığın kalemden, ilim bekleme; alamadığın ilimde, gönlünde açana
uyma. Sübut eden davada delil aranmaz, açmayan çiçekte renk bilinmez. Samanı yığdığın yerde bağ göremezsin, yumuşak
yol bulamazsın. Samanın yığıldığı yerde, elbet buğday ekilir,
onun için bağ dikilemez. Yağda vermediğini, balda
almadığını düşünebilir misin? Ceylanda gördüğün, gözü diye sevdiğin
nedir? Sadece sühuneti değil midir? Damıttığın üzümden aldığın
su, seni sarhoş etmez mi? Sarhoşluk kulu bildirmez mi? Bildiğin
sende, gördüğün bende kalsın. Her olaya uyulsun, ‘ALLAH’ım SEN’den.’
denilsin. O’ndan olmayan görülmez, kulun kaderi kendi eli ile çizilmez. Çizilen
O’ndan, görülen O’ndan diyelim, en güzelini öyle bilelim. Sonsuzda huzur, kaideyi zorlamayanındır. Oymaya çalıştığın dal, sana ses verir. Ses ne senden, ne daldandır. ‘Havanın
tazyikindeki.’ diyenin kuruntusu, VEREN’in VERGİSİ’ni
bilmemesindendir. ALLAH’ıma emanet olasınız, selamette salahı bilesiniz. ‘Kısa yazıldı.’ dendi, sorguya verildi. Yanılmayalım, sohbette çokluk
görelim. Daha önce dedim, üç sohbet, bir yazı. Aradığınız; üç yazı, bir
sohbet.

Yumak olmadan örülmez, dünyaya gelmeden görülmez, ZATI’ndan SIFATI bilinmez.
SIFATI’nı göreceksin, düğümünü çözeceksin; ancak ZATI’na öyle varacaksın. Zulmün getirdiğini, sevap götürmez; sevabın getirdiğini, zulüm
silmez. Kahilde günah ile sevap aranmaz. Meyanında, kendini arıya çıkaran,
çevresini arıtan. Kumun taştan arınmış hali, aymayı biliş hali. Kendini bilenin; günaha düştüğü, sevaptan kaçtığı görülmez
de, onun için aranmaz. Kul hatasız olmaz. Hatasızlık aramak, en büyük hatadır.
Gamdan uzak kalalım, günümüzü bulalım, mübarek ramazanınızı kutlayalım. Güzelin
en güzelini görelim. Yaprakta balık, gölde keklik aramayalım. Koyuyu açıktan sormayalım,
açıkta koyu aramayalım. Güğümün doluşunu, gayretin oluşunu ALLAH’ımın SEVGİSİ
ile ölçme. Kucağın, selam ile dolu. Hummalı olmayanlardan, cümlesinden, şehit
babandan, cümle ULULAR’ınızdan, dualarınızı alanlardan. Güçlük gidende değil, gitmeye hazır olmayandadır. Kuyuya ses verme,
gücenmeyi huy etme, gocunmaya niyet kurma. Huyunun da kaydına, şüphe ile
bakma. Kaşığın elde ise, gönlün YAR’da ise; ‘Kaşığa ne
gelecek?’ deme. Gelene ‘EYVALLAH.’ dendiğinde; arının balını, üzümün şarabını
kaşığında bulursun. Meşede güç ararsan, kaydına yazılmış olduğunu görürsün. Her
ağaçta yaprak olsa da; dut atlas verir, söğüt kuşları korur.
Kuğuya ‘Gölden çık.’ desen çırpınır. Duvarın ötesinde olan senin
değildir. Senin olmayanı ‘Nedir?’ diye düşünme. ‘Benim olan
kainattır.’ dersen, kainatı kendinde bulursan; duvarları saymazsın,
toprağı ölçmezsin. VEREN’in VERDİĞİ, kuluna layık
gördüğü kadardır. Kulun dünya mülkü, gönlünün ölçüsü değildir. Kimine
dünya mülkü, kimine kainat yükü verir. Kainatta yükünü bırakan, varışa
hazır olur. ‘Aczimde kainatın suçu vardır.’ diyen, kendini ikide bulandır.
Meyanında. Çevresinin dolayı. Aczini kendinde ara, kainatta bulma. Kainat ne
acizdir, ne aciz bırakır. Sadece ‘Kainatta noktayım.’ diyen, kendini bulur. Eğer
o noktanın içine, kainatı sığdırabilmiş ise. Kainatı noktanın içine sığdırmak nedir? Her yaratılanı
karşılıksız sevmek, hatasını silebilmek, güzelliğini görebilmek.
Havuza su doldurduğunda, ‘Suyu göreyim, bahçemi sulayım.’ dersin. Günleri
geçti mi; suyun rengi döner, içine böcek dolar. ‘Varsın böcek de nasibini
alsın.’ diyebiliyor musun? Güne kadar yazdıklarımız, havuz misali dolduruldu,
harcaması gerekmedi, neden? Bol-bol verildiğinden. Bağımız da
sulandı, çiçeğimiz de. Toprağı genişletmek gerek. Evet, çevre genişledikçe algı da
genişler. Arz ve talep, bunun ölçüsü değil midir? Havuzumuzdaki su
harcansın, yeni gelecek suya yer açılsın. ‘Nasıl?’ deme, olacak bizlerden
hazırlanır, bilmez misin? ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun, gönlünüz aydın günün müjdesini alsın.
Ayınız aydın olsun. ALLAH’ım huzur versin. Yerli yerinde, ağaç kökünde,
yaprak dalında kalsın.

Huzur sizlerle olsun, gönüller AŞK ile dolsun. Güğümden söz
edilse, ‘Doludur.’ denilse; günün kaygısı bitmez. Ayrıntı kulda değil,
kula VEREN’in VERDİĞİ’ndedir. Gayrette hata aranmasın. Gurbetten
gelenden, haberi verenden. Gönül yolundan aldık. Selamet gününe kayıt kondu. Sahraya çıkan, çölde kalmayı düşünmez. Eğer hatasız çıktı ise,
sahrada kalmaz. Onun için kayguya yer yok. Yolun gidişine, girişte
elbet söz edilir. Yolu bitişte, sorguya elbet yer yok. Kaygular silinmeli
ki, yürüyüş hatasız olsun. Günümüz hayır, gelenimiz hayır. Dumansız arandıkta, gönülden kaygu silinmelidir. Çam dalına mendil bağlasan, ‘Geçen görsün.’ desen; görgüyü bakandan
beklersin. Ancak çamdan öteye gidene, söğüt dalını suda görene; doruğunu
gösteremezsin. ‘Kuşakta hata var.’ dersen, ‘Belin ölçüsünü yanlış aldın.’
derim. Çünkü hata; ne belde, ne kuşakta. Kulun gayreti ordadır. Ölçüde
yanılma oldu mu, darlık görülür. Güvercinde kanat, dağılmayı önler. ‘Ne demek?’ dendi. Güvercin
kanatlı olduğundan, haberi ilettiğinden değerini alır. Kanatlı
olmasa, serçe misali gözden silinir. Soğukta sıcak aranır,
güzellik sıcakta bilinir, sıcağı bulmayana acınır. Acıyan YÜCE olsun,
kuluna dayanacak gayret versin. Cemden camiyi bulamazsın, camide cemaate uyamazsın. Cemaatten ayrı
kalamazsan, cüzide olmayı dene. Amade olduk, söze girdik. Cemaat, uyulması
gereken topluluktur. Ayrılamazsın. Ne var ki kendini bulmayı denersen, yalnız
kaldığında da bulursun. Cemaatten kaçmaya lüzum yoktur. Cemaat gördürür,
yalnızlık oldurur. SIFATI’ndan ZATI’na varmak. Cehil elde, gül solar. Gülün soluşu, kökün oluşundan değildir.
Gölün olduğu yerde, sinek boldur. Sinekten maksat, zararlı yoldur. Ne var
ki ‘Zararlı.’ deyip de kayguya mı düşelim? Yol bilen ‘Zarara düşerim.’
demez, ALLAH’ımdan başkasından beklemez. Kucağın alabildiği
karpuzun, nasiplisi çok olur. Gecenin oluşuna değil, sabahın
gelişine bakınız. Korukta, üzümü görünüz. Yuyanın yuğduğunu, dumanını dağıttığını bilmez
misiniz? Hastalıkta ölümü aramayın. Ölüm geldikte, dünyayı sildikte; hastayı
iyiyi aramaz, kaydı silineni bulur. Niyeti kurmanı beklemez, niyeti bozanda da
gelmez. Arap yolunda durmaz, AZRAİL’den güzel MELEK olmaz. Gidenden şikayet
gelmez. O’nun HUZURU’na varan, dönmeyi düşünmez. O hata, sadece dünya
gününde olur. Gidişte hürriyeti buluş vardır. Her kul ‘Kuş
olsam, uçabilsem.’ der. Göçünde, bu dileğini olmuş görür. Sohbetten aldığımız, birer kaşık çaldığımız yetersiz midir?
‘Geçen günde sohbetimiz uzardı, her kul çeşit soru sorardı. Günde azaldı.’
dersiniz. Azalan, sohbetin değerlendirilmesidir. Boş havuzları
doldurmak için, bol su gereklidir. Havuzlarınızı doldurduk, çiçeklerinizi
suladık. Sizler dolan suları harcadınız mı ki, ‘Daha çok.’ dersiniz? Sular
harcanmalı ki; duruya kalmasın, sinekler üzerine gelmesin. Kendi bahçenin yettiğini,
komşuna da ilet. Su ne kadar gelirse, o kadar harcanmalı ki; yenisi
gelsin. Sevginin ölçüsü, bırak sende kalsın. Sevgi ne resimde, ne heykelde
aranmasın. Gösteriş değil. Sevgini resme heykele gösterdiğinde,
ALLAH’tan başka sevgili bulmuş olursun. Putlara tapanlar da, putta
yarattığı buldular da sevdiler. Sen de aynı hataya düşme. Resim,
ressamındır. Sevdiğin ressam olsun, resim ressamı unutturmasın. Sevginiz
gönüllerinizde kalsın, sergiye konulmasın. ‘Neden?’ derseniz açalım. ‘Güzel.’ dediğiniz, sevgi
ile haykırdığınız; sizden başkasına güzel görünmeyebilir, onda
huzursuzluk yaratılmış olur. ‘Sen sevdin beğendin, ben niye görmedim,
aynı aşkla sevmedim.’ der, mahzun olur. Çiçeği sev, sevginle kal; ağacı
sev, gölgesinde kal; kainatı sev, yolunu al. Unutma, arının
iğnesi olsa da, verdiği bal. Her kulun gördüğü hal. Sende olan
sende kalsın, kainat sevgine şahit olsun. Cümleniz mutlu güne uysun, umduğunuz
gibi olsun.

Kucak dolusu sevgi ile geldim, gönüllerdeki olgunlukta açan çiçekleri
gördüm. Cümlenizi selamladım, ‘Güneşin verdiğine uyarlar.’ dedim.
Aynada gördüğümüzü. Daha evvel dediğimiz, günde değişmez.
Kuytuya sinmiş olan, güneşe bakmaz. Güneşe bakmayan; dünyayı
mülkü sayar, mülkün SAHİBİ’ni unutur. ALLAH’ım KENDİ’ni
unutturmasın, unutandan unutmayanı ayırsın. Kahrında mülkün SAHİBİ’ne havale edilen, selameti bulur. Camiye
gittim, diz büktüm diyen her kul; kulluğa layık mıdır? Mümin olmak; VEREN’i bulmakla, VERDİĞİ’ni sevmekle yol
alır. Bayramın gelişini bilmek için, orucunu bilmek gereklidir. Oruç da
senin, namaz da, beklediğin bayram da. Yeter ki kulluğunu bilesin. Kaygu ne zaman gereklidir? Kul hakkını yersen, gönlünü
nefsine harcatırsan. Gönlün madem paktır, elini açtığın sadece HAK’tır; gelen de, olan da
hayırdır. Boşluk dolacak, ayak yürüyecek. ‘Konu da hata var.’ dense de, hak
olana uyulacak. Vaat edileni değil, elde olanı bulacaksın. Kaydını
sepetten çıkaracak, masaya koyacaksın. Ağacın duygusu sana yok gibi gelir. Aslında yaprağının ucuna
kadar her olayı görür. Senin başını eğdiğin, elini açtığın;
sadece YÜCE değil midir? Onun için kayguya yer yok. ALLAH’ımın ADINA
edilen her niyaz, gönlün yaklaştığı nispette yerini bulur. Topu eline
alırsan, her zaman aynı güçle atamazsın. Uzağa gider, bileğinin
gücüne göre. Niyaz da öyledir, gönlünün yaklaştığınca değerini
bulur. ALLAH’ım her olanı GÖRÜR, yolunda olanı GÖSTERİR. Gayrete ne hacet?
Olacak, gelir seni bulur. Sözünü hatalı deme, sırtına yük vurma. Günün konusu,
haklıyım kanısındadır. Senin yapacağın, her olayı ALLAH’ıma havale etmek.
Göreceksin, dönemini bulacaksın.

NUMUNESİZ YARATTIĞI’nda, her kulunu GÖZETTİĞİ
görülmez mi? Eşine rast gelinmeyen her olaya, ‘RAHMETİ’nden.’
denilmez mi? Eşitlikte görülen, TEKLİK’te silinir, her olay O’ndan
bilinir. Güçlük senden midir? Hiçlik benden midir? ‘Serazat olsam.’ diyen, hiçlikten kaydını silendir. Serazat olmak; hem kainatı,
hem ahireti silmektir. Olmayana gönül koymaktır. Sunulan her bardakta, DERYA’nın RUHU vardır. Bir yudum dahi olsa, kuluna
kardır. Yamadan geçmeyen, yeniyi seçmez. Yeniyi dilemeyen, eskiyi atmaz.
Eskiden maksat, ağa balık takılmasıdır. Deryaya niye gidilir? Suyunu görmeye, yüzmeyi bilmeye.
Balık niye çekilir? Dünya haline. Derya hem açı besler, hem toku. Aç balıkta,
tok HALİK’te bulur. Demir atmış gemide beklenmez. ZATI’nı bildikte; TEKLİK değil, kül olduğunu görürsün. TEKLİK,
O’dur. Kül olmak, ZATI ile SIFATLARI’nda birleşmek. Koyun derlenir, kuzu melenirse; güzelliği artar, toprağı kar
örter. ‘Örtüye ne hacet.’ dersen, rahmetine söz etmiş
olursun. Rahmet dahi, mevsimine göredir. Karlarda-buzlarda dereler akmazsa,
deryaya çıkmazsa; çamur olur, çamur kula zahmet verir. Sen kara katlan ki,
çamurdan kurtulasın. Aymayı bilen, olmayı dileyendir. Koşuya giden at, kazanmaya
çalışandır. Aşık yolcu olursa, yolu değneği bulur. Kuşun
yuvasına gelen, yumurtasına tamah edendir. Yumurtayı yese de, midesini sustursa
iyi. Duvarı aşsa da, doğruyu bulsa yine iyi. Her attığı adımda,
zararı görülür. Çünkü niyette, olan yoktur. Umulduğu gibi elbet gelmez. Ne
var ki her kulun niyeti, hayra olmaz. ‘ALLAH’ım.’ diyen kul, niyette hayır görür. Aşmadığın duvarın
ötesinde, ne olduğunu merak etme. Zaten kul olarak hüküm veremezsin. Çünkü
buradaki güzeli, beden ile idrak edemezsin. Binanın güzelliğini gölgesinden bilebilir misin? Bir
kitabın gölgesinden, kitabın içinde yazanı çözebilir misin? Dünyayı sevdi isen,
SIFATI’na AŞK ile bağlan. Daha önce dedim, sevgi ayrı aşk ayrı.
Sevgi gönlün alabildiğince, AŞK CAN’ın verebildiğincedir. Doyum olmayan kainatta, açlık yerilmez. Göğün kubbesine ip gerilmez.
Gönlünde sadece ALLAH olan kuluna, dünya emaneti verilmez. Verilse de bilmez.
Bilmez, çünkü ‘Sahibim.’ demez. SAHİBİ’ni bilir, O’nun ADINA harcar,
kendine değil. Geceyi perde bilsen, gönlünü O’ndan ayırsan; gündüzün bitmediğini
görürsün. ‘Yeğ.’ dediğin her olayın çözümünü, O’ndan bilesin.
ALLAH’ıma emanet olunuz. Cümleniz dünyayı çiçek bahçesi biliniz. Gül bahçesine
gönül koyunuz. ‘Orda durak verelim, dünyadan sıyrılalım.’ deyiniz. Mayısta olduran, güzde gördürülür. Güğüme doldurulan, susuzlukta
giderilir. Geçenden geleni çıkarma, gecenin örttüğünü unut.

(YUNUS EMRE ziyaretinden sonra)
Huyludan huy alanın, huysuzdan yol soranın yardımına; sen mi, ben mi
gideriz? Elbet ALLAH’ım gönlüne göre verir. Huysuzdan yol sorsan da, onu
yanıltır doğruyu göstertir. Kuşun gittiği yerde, bülbülün öttüğü
yerde YM olur. Çünkü kuş, yolunu hatasız tayin eder. Olmadık yolun
gidişine, ayak uymaz. Cümlenize selam olsun, ALLAH’ım RAZI gelsin. YUNUS’umun yolu açıldı, güzel günü seçildi, düğün dernek kuruldu,
niyazlar yerini buldu. Her sevinen kulun ULU’su oraya geldi. Her sevinen kul
ile, duacı oldu. Gördüğünüz kalabalık kadar, görmediğiniz kalabalık
da sizlerle idi. ‘Daha çok olsaydı, hayır dağıtılsa idi.’ demeyin.
Dağıtılan nasip kadar. Nasibi olan içindir. Onu sizler tayin edemezsiniz. Koşmayı dilersiniz, yürümekten geçersiniz. Yürüdük güne kadar, elbet
koşacağız, kuş misali uçacağız. Gönülleriniz yıkandı, HAK
YOLU’na girildi. Selvide boy, söğütte soy arandı. YÜCE’yi gönülde bildik,
O’dur diye O’nun yarattığını aradık, gönlünü hoş ettik. Unutulandan değil, anılandan olduk. Olmayanı demem.
Kaderin sözü edilse, diyeceğim şudur. YAZAN’ın YAZDIĞI’nı
bozamam, öyle bir düğüm ki çözemem. Olayları böyle bildikte; sorguya yer
kalmaz, düğüm çözmeye gayret edilmez. Gölgeye yürümek, güneşe
hazırlıktır. ‘Neden?’ derseniz; güneşin varlığı, siler her
darlığı. Gölgeden güneşi müşahede edersen; güneşte yürü,
yan. Önce kavrul, sonra savrul. Kovuk sadece çobanı gizler. Çoban kovuktan
kainatı gözler. O kendini öylece kainatta görür. Kovukta olduğunu unutur.
Çünkü beden ile, gönül ayrılmıştır artık. Meyhaneciyi sordum, ‘Bağda.’ dediler. YÜCE’nin VERGİSİ’ni
dermeye, dünya halini dürmeye gitmiş. Üzümleri OLDURAN’a, kendi emeğini
katmış. Aldığını, YARATAN’ın YARATTIĞI’na satmış. Satmayı
yeterli bulmamış, dileyene sunmuş. ‘Sen de benim gibi sarhoş
ol.’ demiş. Serde hoşluk var ise, gönülde boşluk vardır.
Boşluğu AŞK ile dolduralım, CAN’ı CANAN ile buluşturalım,
gönülleri kavuşturalım. Giden ile gelenden sorguya, dünya halinde yargıya
düşmeyelim. Kainat senin dünyan gibi yüz bin dünyayı, yüzer bin de
yıldızların her birini içine alabilir. Yetmeyen, ALLAH’ımdan değildir. Sorguda hata görülmez. Kul, düşünce ile bulur. Düşünür düşünür,
düşüne-düşüne bilgisini oldurur. Olgun bilgi, buldurur. Cümleniz
ALLAH’ıma emanet olunuz. Düğünden maksat nedir? Sevinen gönüller değil
mi? Sevinen yalnız onlar mı? Bizler de sevindik. İki alemi birbirine bağladık.
İkinin bir oluşu, düğün değil midir? O düğün, senin
gönlün ile oldurulursa; senin düğünün olur. Mümin olanların düğünü, HAK ADINA’dır. Marifeti dilersen, ehlinden
ol; kerameti dilersen, men edilenden uzak kal. Men edilen, sorguya düşülmeyendir.
Şeriatı daha önce verdim. ‘Ehlinden ol.’ dedim. Hazma verdiğin aşa,
aş katarsan ne olur? Daha önce aldığının dahi zararını görürsün. Daha
önce aldığın faydalı idi. Üzerine kattığın an, önceki faydalıyı da
zarara çevirmiş oldun. Onun için aldığını hazma ver. Kuru ekmek de
olsa, üzerine aş katma. Baklava börek de olsa. Önce ekmeği hazmet,
ondan sonra yeni aşa niyet et. Hiçbir zaman, tarikatın doğrudan doğruya bulduracağını
düşünmeyin. Ayı leğende seyretmeyin. Ay, göktedir. Bunu kim olsa
bilir. Göstereni ne ararsın? Başını kaldır da gör. Minderi neden dilersin?
Rahat olayım diye. Misafiri neden oturtursun? Gönlünü hoşnut edeyim diye.
Her olay öyle olmalı, her kul konuk bilinmeli. ALLAH’a ısmarladık. Kovuk ALLAH’ımın VERDİĞİ’dir. Kul, yeğ
başına olsa bile, ALLAH’ımın İZNİ oldukta bulduğudur.

Güç diledik, ‘ALLAH’ım.’ dedik, yumuşak yolunda yürüdük. Kumun elendiği,
kulun belendiğine şahit olduk. Merdivenin çıkışına, yumuşak
yola varışına sevindik. Seyredenle bir olduk, seyrine gönül koyduk. ‘Kumun olduğu yerde, güneş parlaktır.’ dedik, günün
aydınlığını, gecenin karanlığını misal verdik. Günü veren, geceyi
derer. Gecede günü bulan, kulunu sever. Kamil kulun kapısı açık olur; her dileyen gelir, her dileyen bulur.
Olmayan; olgunluğu bilemez, bilse de uyamaz. Cemde artana söz edilmez.
Meltem hoş gelirse de, fundalıkta görülmez. Fundanın dalı yere
eğilmez. Kul yamayı bulmuş ise, yırtık gezmez. Hata yırtmakta ise de,
tamiri kolaydır. Kuşun öttüğüne değil, gittiğine bakınız. Gönülden
yandık, hep ADI’nı andık. Aymayı bilmeyene; hoş sohbet ettik, yoluna
ışık tuttuk. Celadet sulha eşittir, güzel güne beşiktir. Sorguda yer
bulmasın, yemeniye ayak uydurmasın. Meyhanede danışan, yolun gidişine uyamaz. Uymadıkça, kulundan
bilemez. Bilse ki; VEREN O, ALDIRAN O, kulunun yüküne YARDIMCI OLAN O. Oynamadığın kağıtta, oynadığını aradın mı, aradığını
buldun mu? Bulmak, olana uymaktır. Cem ettiğin bağda,
verimi bulursun. Yakmadığın kömürde, nasıl ısınırsın? Günün olmayanına,
gece ayak uydurmalı; güne, doğru yürümeli.

YÜCE’nin ADINA geldim, manada sofrayı kurdum. Aşımız çorba olsun,
yemeden kalkmayalım. Suyumuzu içelim, içmeden kalkmayalım. Elimizde kitap olsa,
dilimizde niyaz; dinleyen olmasın az. Kundağı belediysek, temiz olanı
bağladığımızdandır. Gözden gülen, gönülden bilendir. Güzeli bulan,
çirkini silendir. Selvinin boyundan, söğüdün soyundan şüpheniz mi
var? Soydan maksat; köktendir, kökten aldığındandır. Boydan maksat;
manadır, manayı bildiğidir. Boy veren; kendini bildirendir, boy ile
gösterendir. Soydan gelen, kuşaktan sonra dahi anılandır. ‘Selvi misali YUNUS’um.’ dediğimde, ‘Kökten almadığı halde
kendini gösterendir.’ dedim. YUNUS’um kendini, kendi yetiştirdi. ‘Kendini
TABDUK’ta buldu.’ derseniz, kendini buldukta TABDUK’a gitti. Ne var ki, kendi
de bilmedi. Selvi misali; kainat onu gördükte, kendini buldu. Yani önce kainat
onu bildi, sonra kendini buldu. Soylunun; soyuna mı, dalına mı sevgi beslersin? YARATAN, soyu da dalı da
yarattı. Ne var ki, soy silindi, dalı kökünde kaldı. Cumayı dileyen, niyazını
dileğince yapmalı. Unutulmasın, niyaz teraziye konmaz, ‘Ne ölçüde
yapalım?’ denmez. Gönlünü besledikçe, niyaza el açarsın. Cengin getirdiği, övüntü olmamalı; dumanın verdiği, kulu boğmamalı.
El değmedik fistanda, sökük aranmaz. Yırtılan fistan, yeni yerine konmaz. Dünyanın dengesi, kulun niyazı ile
bozulmaz. Görmediğin yıldızda, neyin gizli olduğu
bilinmez. ‘Yıldızı gördüm, adını sordum, sırrını aldım.’ dersen; taklide
düşmüş olursun. EVLİYA’nın sırrını soramazsın, elinden
alamazsın. Sadece NUR’u ile NUR’lanırsın, AŞK’ı ile beslenirsin. Mendil
olsa, eline verse; terini silinirsin. Koşmadan yorulunmaz, yorulmadan varılmaz. Ne var ki adım-adım
gidersen; yorulmadan varırsın, vardığını bilirsin. Güneşten almayan
var mı? Kul güneş ile görür. Güneş ile aydınlanmayan var mı?
Yıldızlar, ay dahi. Yılmayan her kul yarışa çıkar. Yarışta neyi arar,
yarışta neyi bulur? Cevizin vergisinde, meyvesinin sergisinde aranılan
nedir? Aranan VEREN’in VERDİĞİ’dir. Ağaçtan değil,
ÖZ’dendir beklenen. Mehtapta ne aradın? Ayın ışığını mı? Görünen, ayın
ışığıdır; ÖZ, güneşten aldığıdır. Güneşin aldığı
nedir? ALLAH’ımın VERDİĞİ NURU’dur. “KAİNATI KURDUM, GÜNEŞİ
VERDİM. GÜNEŞİN VERGİSİNE KULLARIMI SERDİM.
ONUNLA OLUN, ONDA BULUN, ONUNLA ERİN, BANA ÖYLE GELİN” DER, YÜCE
ALLAH’ım. Ona emanet edin ki; emin olasınız, huzuru bulasınız. Semeri vurduğun atta ne gördün? Yumuşak huylu ise sükunet. Gölde
olan ördeğin durumuna bakma. Uçuverir, deryaya kaçıverir. ‘Ne demektir?’ denir. Görüntüye değil, marifete
bakın. Kuğu kaçamaz, gölden uçamaz; amma ördek, yerini yönünü kendi tayin
eder. Görünmeyen, bilinmeyen aymış kul. Manayı açmak, maddeyi geçmekte
bilinir. Sergiye konan her eşya, senin gösterdiğin fiyata satılır.
Uymayı bilirsen, toprakta ararsan; aradığını bulursun, başını YÜCE’ye
kaldırırsın. ‘Dörd’ün; biri senin olsun, biri bende kalsın. Varsın ikisini, sevenler
paylaşsın.’ dersem. ‘EYVALLAH.’ der misin? ‘On dörd’ün; dördü sende, dördü
bende kalsın, gerisini dostlar paylaşsın.’ desem, ‘EYVALLAH.’ der misin?
‘Yüz onbir’in; yüzü sende kalsın, on biri benim olsun, dostlar arasın bulsun.’
dersem, ‘EYVALLAH.’ der misin? EYVALLAH gene de EYVALLAH deriz. O’ndan gelen EMİR’de,
hak olanı buluruz. Daha önce dedim, HAK ADINA geldiğimi söyledim.
Cümlenizi ALLAH’ıma emanet ettim. Sohbeti sizlere bıraktım. ‘Hazır olsun,
DEDE’m fırına versin.’ derseniz; gayretten uzak kalırsınız. Merakta keramet
gizlenmez, yüz onbir’in sırrı verilmez. Yolun gidişinden dönülmez. Her
olana ‘EYVALLAH.’ diyen yanılmaz. ALLAH’ıma ‘İlle sırrını bana bildir.’
denilmez. Çünkü SIR, O’nundur. Sen de O’nun sırrısın. Seni sorana, kendini
bildirebilir misin? Kendini kendin çözebilir misin? Dörd’ü paylaşırız, on dörd’ü paylaşmaya çalışırız, yüz
onbir’de yolunun sırrını buluruz. Sır paylaşılamaz. ‘EYVALLAH.’ dedikte,
O’na uymuş oluruz. ‘Yüzü kime verdin?’ derseniz, kalemi eline alana. GARİB’e.
Güneş’e bizim vereceğimiz nedir? Yemeden doyulmaz, içmeden kanılmaz,
güneşin olmadığı günde yanılmaz. ALLAH’ıma emanet olunuz. Güneş’e
bizim verebileceğimiz, gönlümüzü açabildiğimizdir. Gönlünü nasıl
açarsın? Güneş’in Vergisi’ne kapını kaparsan, perdeni çekersen; gölgede
kalırsın, gün-gün solarsın. Güneş’i bilirsen; kilimini bahçene serersin,
bütün benliğini o’na bağlarsın. Güçlüğü yenende, hafiflik kalır.
Sebep değil aranan, yolun gidişi olmalı. Hiçbir olayda keramet
aramamalı. Her olay yerli yerinde, sadece görenin gözündedir. Düşündüğü
onda kalsın, dediğim benden gelsin. Cümlenizde filizlenen çiçekler
derilsin. Niyazınız yerince, dilenenlere verilsin. Onda bir kalmadı, günde
yoruma düşülmedi. Orucumuz yerini buldu, kainat niyaza boyun eğdi. Ağaçlarda
ibadet görülse, kulun gönlü erirdi. Kuşların niyazını duysaydı, bedeni
kururdu. Deryadaki balıkların çağrısını duysaydı; AŞK’ından ölür,
gene ölürdü. ALLAH’ım onun için, hiçbir yaratığına öbürünün ibadetini bildirmedi. KENDİ SIRRI’nı
KENDİ’nde sakladı. Neden EVLİYA sırrını açtıkta yok olur?
Yaptığı da EMR-Ü İLAHİ iledir. ALLAH’ım onu, tapılmaktan
kurtarır. ALLAH’ım onu kuluna bildirir. EMRİ’ni onda oldurur, ve göçünü
anda gösterir. Kutbunda salahiyeti, kutbundaki yıldızlar kadardır.

Yüz onbir’in yüz’ünü verdik, on bir’ine düğüm attık. Gülenin yüzüne,
diyenin sözüne; niyazımızı kattık. Cemde SIFATI’nı, CEMAL’de ZATI’nı gördük.
Varlıkta bulduk, dirlikte erdik, sedef kakmalı rahleye serdik.
Okşanan sizler, sevinen bizler. Doğuştaki gibi bulduk, ‘Şükür
ALLAH’ım.’ dedik. Hatalar serildi, ‘ALLAH’ım.’ dendi, AFFI’na sığınıldı. SIFATI’nda, af edilen her kulun adı bulundu. Suyun
akışında, yolun gidişine meyil görülür. Hiç akan suyun, ters döndüğü
görülmüş mü?

Hasıra yol gerekmez, çünkü yürümez. Elden alırsan, yola gidersen
götürürsün. Huzur vereni bilirsen, O’ndan beklersen; huzur senin olur. Aşmadığın
duvarın ötesi, senin merakına yol açar. Meraka yer vermezsen, huzur senin olur.
Gönlünde olanla, gününe dolanla dost olursan; huzur senin olur. Varmadığın dağın gidişi olmaz mı? Yola çıksan oraya
varılmaz mı? Dileyip de varılmadık gidiş yoktur. ‘Serhat
Semerkant’ta mıdır?’ dersen; sen nereyi düşünür isen, nerede dayanır isen,
nereden bekler isen; serhat oradadır. ‘Geçitten uzak kalmayım, açılışta
bulunayım.’ dersen, yersizdir. Bulunman icap eden yer senindir. Ne ondan ne
benden, kayıp sadece gönül kırığındandır. Yoluna dağılmasın. Gönüller KÂBE’dir, HABİB’in Nuru’ndan. Bedeni
yıksan da, olma gönül yârinden. Bedende sayılan verginin yarısını, nerde
buldun, kimden aldın, kime vereceksin ki senin olsun? Sen dahi sende değilsin.
Benimseme bedenini, dünyaya bağlamasın. Bağlandıkça O’ndan uzak
kalırsın. Gemiyi buldun, elini verdin. Düşünme fırtınayı. Fırtına götürse de, derine batırsa da; deme ‘Kurtulmak nasıl?’ Kurtuluşu
O’ndan bil, selamet yolunu bul. Kahrına mesnet sorma. Nerden gelir,
nereye gider? VEREN O ise, ALAN da O olur. Çünkü her şeyin SAHİB’i
O’dur. Senin kaderinin dahi SAHİB’i olduğunu unutma. Ona dahi sahip
çıkma. Kaydına yazılmayan, kaderine kazılmayan; senden değildir. Cesette ne ararsın, CAN olmayınca? RUH’ta ne ararsın,
AŞK olmayınca? Yanarsan O’na yan, AŞK’ın SAHİBİ O’dur.
Dönersen O’na dön, RUH’un SAHİBİ O’dur. OLDURAN O, DOLDURAN O,
DÖNDÜREN yine O. Kayguya yer yok. Koyunda huy var, renk yok; çiçekte renk var, huy yok; kul da renk de var,
huy da var, eğer kul ise. Ne koyun olalım renksiz, ne çiçek olalım huysuz.
Huy, yerini hazırlama; renk, çevreye uyma; koyun, kayda itaat; çiçek, görgüsüz
gösteri; geçit, mertebe. YÜCE; bağı verir, üzümü oldurur. Senin gayretin, şarabı oldurur.
Ne koyunda, ne çiçekte gayret yoktur. Geldiği gibi gömülür. ‘Oymuş.’
desem yersiz, kul olmadığı için sorumsuz. Kul olmayan kullar da öyledir.
‘Geldik gördük, sevdik bulduk, döndük kavuştuk.’ dedik. Kul olmayan
kulların diyeceği şudur: ‘Geldik, boşuna döndük, dönüşte
‘Ah.’ dedik yandık”. ALLAH’ım AFFINI, bilmeyenlerde dağıtsın; bilen kul
bilmeyeni eğitsin, şuursuz gelene şuur versin. Masa aş için, döşek uyumak için. Eğer gerekli yeri yoksa, eşya
olmaktan çıkar. HABİBİ O’ndan bunu dilemiştir. Eşyanın
aslını bileyim, hataya düşmeyeyim diye. (Kanser için ilaç) Bilinir, görülür,
yakın günde derilir, cümleye verilir. Gene de ölüm kapısı, sanmayın kapanır. Menekşenin renginde mi, kokusunda mı yumuşaklığı?
Yapısındadır, çünkü bütün güzelliğine rağmen başı öndedir.
Menekşenin yapısında has kulunu gördüm. ‘O’ndan?’ dediğim günde döner
mi, kader dün başka bugün başka yazar mı?

Selam olsun sizlere, dualarınız gelsin bizlere, geldik baktık yüzlere,
yuyan olduk gönüllere. Kuşaktan darlık almadık, yolunda şikayetçi olmadık. ‘Sorgu?’
demedik, neticeyi aramadık. ‘EYVALLAH.’ dedik yürüdük, selameti EYVALLAH’ta
bulduk. Arananın ne olduğu bilinse, aramaya çıkılmaz. Sahte gönül çiçek
vermez. Bozkırı sularsan, vereceği gene bozkırdır. Vergide değil hata, alanın sathındadır. Gecemiz;
cümle gecelerin özündedir, mümin kulun gözündedir. ‘Aynı gece mi?’ derseniz;
olan gece, niyettedir. Yargıyı ALLAH’ıma havale et ki, doğru olduğunu
bilesin. Gecenin hürmetine, MELEKLER’in ve RUH’un gelişine göz konuldu,
orada noktalandı. Unutulmasın, VARLIK BİRLİK’tir, ‘RUHLAR.’ denilirse
ayrılıktır. Halbuki kadirden maksat, YARATAN’ın YARATTIĞI ile BİR
olduğu gecedir. Yelkeni açarsan, sahilden kaçarsan; gördüğün sonsuzdur. Gönlünün
yelkenini aç, sahilden kaç ki; sonsuzda BİR olasın, muradı orada bilesin.
Kadir; YAR ile yarenin bir olduğu gecedir, CAN’da CANAN’ı bulduğu
gecedir, bedeni dünyada bırakıp O’nda bir olduğu gecedir. Yeşilde
muradını, mavide kanadını, morda O’nu bulduğu gecedir. Çalmadığın kapının, açılmasını bekler misin? Yürümediğin yolun, bitmesini umar mısın? O’nu bulmadan, gözünü yumar mısın?
ALLAH’ım O’nu bulmadan, gözümüzü yumdurmasın; dünyada bildirmeden, göçümüze yol
vermesin. Gölgede isek, güneşinden mahrum bırakmasın; yeniyi almadan,
eskiyi attırmasın. Kulunun niyetini akçeyle sattırmasın. VERDİĞİ’ni
sindirelim, ‘Neden?’ diye sormayalım. Fırını buldu isek, ekmeksiz kalmayalım. ‘Gülün dikeninde hikmet nedir?’ derseniz, ‘Kulun hatalarına askıdır.’
derim. Gül nedir? Nezaketin, zarafetin, paklığın örneğidir. Onda hata
ararsan, hataya kendin düşmüş olursun, dikenine takılırsın. ‘Küçük
güğüm dolu olur, büyüğü boşta kalır.’ demeyin. ‘Duygu RUH’ta
mıdır, bedende mi?’ denirse; RUH gittiğinde, beden gereksiz eşya
olmaz mı? Almayan suyu bilmez, bilmediğine üzülmez. ALLAH’ım bildirsin,
suyunu buldursun. KABE’de toplanıldı, gönüller yoklanıldı. KABE, gönüllerin bir olmasıdır.
Gönüllerin bir olduğu yer, KABE’ye eşittir. Meşede kütük aranır,
Seyit’te katık. Dünyada aradığın nedir? O’nun HABİBİ’ni bilmek,
o’ndan Şefaat dilemek değil mi? Ondan olan her kul, Seyit’tir. Onun
katığından alanlar. YÜCE ALLAH’ımın, dünyada ÖZÜ’nü dilersen, HABİBİ’ne bak. HABİBİ’ne
uydu isen, KUR’AN’ını aldı isen, bedeninde buldu isen; ‘Senin ile BİR
oldum ALLAH’ım, Kainat Sözcün’e uydum.’ dersen, HABİB’in soyundan gelmiş
olmaz mısın? Sen de Seyit gelmez misin? Soyun manası; kandan gelen değil,
CAN’dan gelendir. O seni bırakmaz, sen o’nu bildi isen. Kainatı o’nun için,
o’nu da senin için yaratmadı mı? Kalbini yoklarsan, o’nu bulursun. Canın
yandığında, kimi çağırırsın? Öyle ise canını, KENDİ’ni buldurmak
için yakar. Elde ALİ dilde VELİ olsun. Her kulu O’nun ADINA gülsün. Gülde şebnem,
gecenin noktasıdır bilinsin. Gecenin oluşu, güllerin şebnemlenmesidir.
Öyle ise, neden geceyi ‘Hayırsız’ diyelim? Gaflete düşen, O’na saygı ile
eğilendir. Çünkü gafletten uyanmak, O’ndan af dilemeye denktir. Orası
burası bir oldu, KABE’de toplanıldı, ALİ sözcü geldi. Güneşin doğuşu,
ışığını gönderişinden bilinir. Işığını gördükte,
NURU’na şahit olunuz. Kesafet, kuşun uçtuğu yerde değildir; keramet, kulun düştüğü
yerde değildir. Eğer YARATAN’ın VERDİĞİ’ne, ‘Keramet.’
dersen; sen de kerametin kendisisin. Keramet; kulun eremeyeceğidir, kulun
kula veremeyeceğidir. Sen seni yapabilir misin? Bir bedene CAN verebilir
misin?

Bülbülü yuvada, leyleği havada görürsen şaşma. Gülde bülbül
ses verir, gönülde AŞK’a yol açar. Yol geçer, kul seçer, çiftçi biçer,
gelen göçer. Gelişten göçe kadar, kul yolunu seçer. Hangi ULU’nun yolunu
seçeyim diyen şaşar. Çünkü yol ULU’nun değil YÜCE’nindir. ‘Örnek
alayım, öyle olayım.’ diyeceğin tek varlık HAZRETİ MUHAMMED’dir. Her
ULU, o’nun bir tek Vasfı ile yolunu bulmuştur. O bütün Vasıfları’nı
bünyesinde toplamıştır. Her bir ULU, o’nun Yolu’nun tozunu tamamlar.
Diyete değil, niyete değer verin. ‘ALLAH’ım.’ dedikte her kul BİR
olur; kalbini o’na bağladıkta, her kul PİR olur. Gününü bilenin, yolunu alanın görüntüsünde keramet aramayın. Yol aldıkta, güzelliği gönüllere doldurdukta ne
gördük? Taşı da sevdik, toprağı da, kurumuş yaprağı da.
Demek ki gönüller oluşmuş, AŞK ile doluşmuş. Her gidişte
görülen, oluşta duruluştur. Durulmaktan maksat, damıtılmış AŞK
ile karılıştır. Deniz dalgalandıkta, kumu çöpü birbirine karışır.
Duruşta, her şey yerini alır, deniz yine katıksız kalır. Onun için hatalardan,
deniz misali sıyrılmaya çalışınız. Hatasızlık, sadece ALLAH’ıma mahsustur.
Kul oldukta, hatayı bedene mal etmemek gereklidir. Yani ‘Ben yaptım, ALLAH’ım öyle istedi.’ değil. ALLAH’ım senin hata
yapmanı istemez. Sana doğruyu göstermek için, hatayı yapmaya izin verir. Gezmede görmede, sevmeyi öğrenmeli. Hatada, örtmeyi öğrenmeli.
Senin, görüp hatayı demeye yerin olmamalı. Çünkü ALLAH’ım hatayı görür. Hatayı
yapanın niyetine göre verir. Çünkü o hatayı yaparken, niyetini sen bilemezsin.
Ne bilirsin, iyi niyetle mi kötü niyetle mi hatayı yaptığını? (Sohbete girilir) Bohçayı açtınız, gene açtınız,
sözü birbirine dolaştırdınız. Sona başı, başı sona
bağladınız. Ucu elimizde, etek belimizde, niyet halimizdedir. Dalı ele aldın, öne doğru tuttun. Karşıdan gelenin gözüne
girdikte, niyetin iyi olduğunu söylersen; ben mi inanayım,
gözü çıkan mı? Niyetin, mantık ile düğümlenmeli. Hata görüldükte uyarmalı.
Dalı elinde götürene, ‘Ağam dal uzun gelir, karşıdan geleni dürter.’
demeli. Eline koluna hata yüklememeli. Yemeniyi giyene, ‘Yolun uzun.’ diyene
arkadaş olursan; sen mi kazanırsın, onu mu kazandırırsın? Soruyu verdim. Yolcuya eş olanın, yolcuda HAKK’ı bilenin, yolda HAKK’ı arayanındır
kazanç. ‘ALLAH’ımı bilirim, VERDİKLERİ’ni severim. ALLAH’ım da beni
görsün, LÜTUFLARI ile LÜTUFLANDIRSIN.’ dersen, hatalısın. İnkara gitmiş
olursun. ALLAH’ım; her kulunu YARATIR, YARATTIĞI’nı LÜTUFLANDIRIR. Sen
onun dışında gördü isen kendini, ALLAH’ım seni AFFETSİN. ALLAH’ım
ULULAR’ı ayrıca LÜTUFLANDIRMAZ. Onlarda olan, kapalı gözlerinin
açılışıdır. ‘ALLAH’ım.’ diyelim, kulluğumuza duacı olalım.
Kulluğumuzu bilelim, BİLDİRMESİ’ni dileyelim. Gözü açık
olanın yolunu değil, sadece KUR’AN’ı rehber alalım. Ben size geldi isem, yolunuza arkadaş oldu isem; benim kazancım,
sevincimdir. Yolda gidene, yolda kalanı hatırlattı isem; sevincim sonsuzdur.
Yolda giden kim? ‘ALLAH’ım.’ diyendir. Yolda kalan kim? Dünyayı mekan bilen.
Benim verdiğim, sizler; sizin verdiğiniz, yüzler. Sizlere, gönüllerinizde daima sorgu halini alan bir merakınızı açayım. (Niçin sizin aleminizde gece ve gündüz yoktur?)
Gece ve gündüz, dünyaya mahsustur kainata değil. Dünya kendi gölgesinden gölgeyi bulur. Kainatın gölgesi yoktur. Kainat
ışığını güneşten değil, YÜCE’den alır, O’nun NURU ile aydınlanır. Dünya maddeyi,
kainat manayı besler. Kainat ALLAH’ımın “OL.” dediği, her YARATTIĞI’dır.
Madde olan her şeyde gölge mevcuttur. Gölgesizlik manaya mahsustur. Çünkü
ALLAH’ımın gölgesi yoktur. O’nun sadece NURU vardır. O’nun YARATTIĞI isen,
neden kendini sevmezsin? O’nun YARATTIĞI isem, neden beni sevmezsin? O’nun
YARATTIĞI ise, neden onu sevmezsin? Sen beni-onu sevdi isen, neden
gölgesine katlanmazsın. Madem ki gölgesizlik dileğin; gölgeyi dilemeyen,
gölgesizliği bulamaz. Dünyayı sevmeyen, ahirete uyamaz. Kayığı buldu isen batmış gemide, eğer yanındakine yer
verirsen kulu olursun. ‘Canımı kurtarayım, önce ben atlayayım.’
dersen, CAN’ına pazarlık etmiş olursun. Çünkü kayığa; önce de binsen,
sonra da binsen, hiç de binmesen yazın ne ise onu göreceksin. Ne var ki
niyetine göre, heybeni dolduracaksın. Her hadisede, değeri olan
teslimiyettir. Olmuş için, olacak için. ‘Kimden geldi, nerde durdu, kim vurdu?’ demeden, sorguya vermeden; duacı
olunuz. Kimliğe değil, varlığa önem veriniz. Çünkü kimlik dünya
malıdır, varlık ahiret malıdır. Varlık, sonsuzlukta BİRLİK’tir.
GÜL’ün Birliği’ne eşittir. Olmuşun sorgusu, masala benzer. Verilen, sözü edildiği içindi.
‘Sözde hata olmasın, kuluna söz edilmesin.’ diye verildi. (TELLİ BABA olayına dair) ‘Hatalıyım.’
demeyin, hatayı gönle mal etmeyin. Her kul meraka düşer. Hata olsa
verilmezdi, çünkü burada hata olmaz. (GÜL BABA) ‘Yol üstünde yatanın,
yaşantısı nedir?’ denileni vereyim. Ne var ki sadece masaldır. Bugün
içindir. Varlık; onun kendisidir, yaşantısı değil. Gülde buldu,
bülbülü dinlemeden; goncayı sevdi, rengini bilmeden. Dikenini belledi, her
yaprağını telledi. Cümle aleme, gülden salladı. Her dileyene; dikenini
aldı, gülünü verdi. Belki dikeni şikayete sebep olur diye, kendine mal
etti. ‘Gül bahçesinde mi idi?’ derseniz, gönül bahçesinde idi. Her gördüğü
bahçeden gül isterdi. kucak dolusu gül ile gezerdi, her dileyene sunardı. Ne
var ki kucağını; bir gün, bir an boş gören olmadı. ‘GÜL BABA.’ diyene
güldü, gülüşünde güller açtı, sözün özetini seçti. Gülü maddede aramayın. Gülden maksat; gülümsemek, dilinden GÜL’ün sözünü
etmek. ‘Dikenini kendine mal etti.’ demekten maksat, acı sözü dilden
çıkarmamak. ULULAR’dan dilemek; vasıta kılmaktır, mektubunu postaya vermektir.
Var HUZURU’na, kendin gönülden dile, verme elden ele. ‘Hatalı mı?’ derseniz,
dedim ya niyete göredir. Siz ULU’ya havale ederken de, ALLAH’ım sizinledir. Ne
var ki, aymayı bilmeyen kulları o yolda aydırır ALLAH’ım. ULU’ya giden kul,
aslında gönlünü ALLAH’ıma bağlar. Niyazı oldukta, ULU’nun verdiğini
zanneder. ALLAH’ım VERİR. Ne var ki, ULU’yu da kuluna sevdirir, onu her an
kuluna hatırlatır. Dilenen O’ndandır, alınan O’ndan. Yapılan hatalar da gene O’ndan. Ne var
ki kulun niyetine uysun.

YUVAMIZ’ın adına, ağzımızın tadına duacıyız. Cümleden selam aldık
geldik, yollarda durduk; sayha-sayha gül verdik, gülleri yollara serdik. Sayha,
perde demektir; perde, görgü demektir; görgü, sevgi demektir. Her biri, bir
sayhadır. Konuyu biz seçmedik, dileyen kulu geçmedik. Kul diledi, biz verdik; ALLAH’ımın
EMRİ ile geldik. Sözümüz oluşta alınır, ‘DEDE’miz demişti.’
denir. Asmayı diledi isen, bağını budadı isen; verimini beklemek,
hakkındır. Kararda kalmak HAKK’ındır. ‘Kararı ben vereyim.’ dersen,
yanılmış olursun. Usul hakkında görüşün, teferruata inmeyin. Teferruatı inceleyen, ipi koparır. Meyanında görüştüğün görgüyü paylaştığın
olur. Sabretmesini bilmeyen, üzüntüye katlanmayan; ferahtan haber almaz. Olmuş,
gönüller dolmuş; kuyudan değil, deryadan almış. ‘Soğuk.’ dersin üşürsün, üşüdükçe giyinirsin. Sıcakta
soyunursun. Teferruat odur. Asıl olan, soğuk ile sıcaktır. Çünkü
kul vardır, bir ruba giyer; kul vardır, kat-kat giyinir. Her kul,
alıştığını diler. Ne var ki; alıştığını değil, bölüştüğünü
bulur. Zahmeti değil, RAHMET’i dileyin. Zahmetin verdiğine
katlanamayacaksan, yumuşak olmayı dile. Olumunu ALLAH’ım bilir.
Katlanamayacak kulunu zahmete koymaz. Kulunun olmasın diye yalvardığını
kuluna vermez. Mümin olan bilir, değirmen su ile döner. Kaydına yazıldı, yoluna çizildi, düğümler çözüldü. Hayır olsun.
‘ALLAH’ım.’ diyelim, dualarımız ile yoluna duralım. Güneşten yol aldı,
kandiller yoluna yandı. Kuğuya günün yolunu sorsa, gölgeye çeker. Onun
için yolunu kendi bilsin, kuğuya danışmasın. Eşi. Kuğu
paklığın örneğidir. Ne var ki, sadece gününü anını yaşar,
gölgeye koşar. Güzellik ararsan göle git, derinlik ararsan deryaya. CAN idik, ‘CANAN.’ dedik. CANAN diye, yandık kül olduk. CAN’ı CANAN’da
bulduk. CAN-CANAN BİR olduk, cümleyi beraber sardık. Kulu, kulun nurunda
kardık. Kulu, CANAN ile derdik; CAN-CANAN-CANLAR, BİR olduk. Yerde toprak, serde yaprak ararsan, gönlünü NUR ile tararsan; netice kül
olmaktır. Nerde aradın, nerde buldun? Hangi gönlü kırdı isen, ALLAH’ım ordadır.
RAHMET’i aradın mı, bekledin de buldun mu? Beklemeye ne gerek, her kul O’nun
RAHMETİ’nin içindedir. Kessen de kesmesen de, sorsan da sormasan da; O
seninle. Yeter ki sen O’nunla olasın. YUNUS’um yoldan sorar, yumağı düğümsüz sarar. Katığı
dileyene, baldan sunar. “Kucağı dolu gelsin, yolunu bana çevirsin." der.
ç’ye. Yol açılır, güneş seçilir. Dünya yolu. Aymayı bilen, RAHMET’e
uyandır. RAHMET’i bilmeyene, dünya ziyandır. Danayı anasına saldık, ‘Sütünü alsın.’ dedik. Artanını, nasibimiz bildik.
Sana danası ile anasını verdik. Evet sana. ‘EYVALLAH.’ dedik, ALLAH’ıma emanet ettik.

Hoş gördüm, hoşnut oldum. Olayda teferruatı sildim, aslına
girdim. Girişte selamet görünüz. Ahlatı sevmezsin. Bağlantısını
bilsen; sözünü çevirirsin, ‘O da güzelmiş.’ dersin. Kandili az görürsün, ‘Işık
az verir.’ dersin. Karanlıkta kaldınmı, kandilden medet beklersin. Neden şikayet
edersin? Cümleye. Akıl ALLAH’ımdan, fikir kullarındandır. Fikirden maksat,
yumuşaklıktır; yumuşaklıktan maksat, olaylara uymaktır; ALLAH’ımın
verdiği aklı, yerine kullanmaktır. Cümlenize derim. Ortak olan, kendi
derdini görmez. Çünkü dünyanın hali budur. Her kulun yolu ayrıdır. Yolunca
uysun, ALLAH’ımı YARDIMCI bilsin. Öyle bildikte, kul olaya dert demez. Sevmekten uzak kalan; gün gelir yalnızlık acısına düşer, sevgiye
o zaman düşer. Yediğini yemediğini sev, gördüğünü
bulmadığını sev, duyduğunu almadığını sev, senin olanı benim
olanı sev, senin olmayanı benden gelmeyeni sev. Cümleye. Sev ki, sevgide
selamete eresin; sev ki CANAN’da CAN’ını bulursun. ‘Ben O’yum!’ demek için, O’ndan
OLAN’ı sevmen gerekir. ALLAH’ıma ‘Ben SEN’in ileyim.’ demek için; O’na katılman
gerekir, O’nun VASIFLARI’na aynen itaat etmen gerekir. Hiçbir şey yapmazsan,
suçta suçlu ararsın. Suçlu, ALLAH’ım mıdır? Madem ki her olay O’ndan? Suça
suçlu değil, suça örtü ara. Örtü demekten maksat, üzerine çiçekler dik. Gören
‘Ne güzel.’ desin, hatayı güzel görsün. “Kucak dolusu sevgim ile geldim, sorana
üç kelime ile sözümü bağladım.” dedi. Dendiğinde, söz senden değil
YÜCE’dendir. VEFA HAZRETLERİ söyledi gitti. EYVALLAH diyelim, cümleyi
selamlayalım.

Hummayı attık, huzuru seçtik; saygıda hududu seçtik. Kuyudan su almayı
dileyen, varsın alsın; sende uymaya meyil kalsın. Yemeyi dilersen üzümü, deme ‘Bağdan ayırmam.’ gözümü. Ayırsan da,
ayırmasan da; yiyeceğin, nasibindir. ‘Bakıma değer verilmez mi?’
dersen; bağını ektikte, köküne su verdikte; emek senin ise de, VERGİ ALLAH’ımdandır.
Toprağı ermeseydi, kökünü beslemeseydi; ne verdiğin su yeterli
olurdu, ne bağın verimi kalırdı. Her olayda O’nu bilin. Kim ne derse
desin, inancınızı bozmayın. O, o kadar BÜYÜK ki. Senin değil karıncanın
dahi, hatta mikrop dediğin görülmedik YARATTIĞI’nın dahi kaderini
çizer. BÜYÜKLÜĞÜ’nün ölçüsünü, oradan dahi bulabilirsin. O’ndan dilersin,
‘Dileğimi versin.’ dersin. Senin dileğin, aslında O’nun sana VERMEK İSTEDİĞİ’dir.
‘Olmayan dilek?’ dersen; her zaman derim, olmayacak dilekte bulunmayın. ‘Kurulu
düzene karşı çıkayım, düzende ben yer alayım, yıldızlara uçayım.’ dersen;
olamayacak dilekte bulunmuş olursun. ‘Yetmeyeni yettireyim, ALLAH’ımdan
daha çok isteyim.’ dersen VERİR. Çünkü KENDİ DİLEĞİ’dir. Kulunu şaşırtan şudur; istemesini bilmeyen kulunu,
bildirinceye kadar aratır. Değil. Dilekler olur, olmayanı asla görülmez.
Yalnız oluşta kulu şaşırtan şudur; bazen anında olur, bazen
vadeli gelir. Kulun zamanınca bazen hiç olmaz. Hiç olmayan yoktur. Ne
var ki verildiği yer değişiktir. Yani alemi değiştikte
olduğu görülür. Dedim ya, kul düşünür, hayal eder, ‘Öyle güçlü olayım
ki, önüme geleni vurayım, döveyim.’ Niyaza değil de, hırsa girer. Bu olay.
Elbet. Hayır. Yazdığım dilek, yani niyaz değildir. Beklemek şöyle
şuur ile olursa. Yani sizlere güne kadar yazdım. ALLAH’ım kulunun kaderini
ÇİZER, dileğini dahi ona VERİR. O’ndan GELEN’in hayır olduğunu
bildikte, bu raddeye geldikte; istekler yerini, O’ndan GELEN’e uyuşa
bırakır. Mademki O beni, benden çok DÜŞÜNÜR; benim düğümümü O ÇÖZER,
kaderimi O ÇİZER; benim O’ndan isteyecek neyim kalır? O’na verecek aklım
mı var? Dilekler, bu raddeye gelmeyenlerdedir. Dileğini dahi ALLAH’ım
DEDİRTİR. Dedim ya, bu raddeye gelenlerin dileği O’ndandır.
USANMAYAN O’dur, ŞİKAYET ETMEYEN O’dur. Gününün doğrultusu, gecenin eğriltisine pelesenk olmaz. Günün doğrultusu
nedir? Hayır olan her niyet. Gecenin eğriltisi; şer olaylar, yani
kulun kötü niyeti. Niyetin kötülüğünde; mecbur olup yaptığın
iyiliğini, görgüye veremezsin. Yaptığın kötülüğe, iyiliği şahit
gösteremezsin. Pelesenk tekrar-tekrar edilen sözdür. Yani kötü niyetine örtü
diye, yapılan iyiliğin diyeti olmaz. ALLAH’ım örtü ile kuluna ölçü vermez. Niyetini tartar. Huy ile gemiye yön veremezsin, sadece ‘HAY.’ ile verirsin. Meyvesini
toplamadan, ağaç kesilmez; olmayan meyve, toplanmaz; beklemeyi denemezsen,
değeri kalmaz. Gemiye yön versen de, deryaya ‘Dur.’ diyemezsin ki. Suyu
yükselir, gemi yol alır. Suyu indikte, gemi karaya oturur. Kaptanı olayları
bilebilmeli, suyun akımına uyabilmeli. Senin üzüldüğün, günün olayları
için. ‘Karaya oturdu!’ dersen, huydan geç, HAY’dan dile. ‘Katkıda bulunayım.’
dersen; yanılmış olursun, gücüne değer vermiş olursun. Halbuki
GÜÇ sadece O’ndadır. Her şey O’ndandır, O’nun ZATI’ndadır. Kainat O’nun
SIFATI’nda, O’nun GÖLGELERİ’ndedir. Gölgeden maksat, suya baktıkta aksini
görürsün. Evet. Suda aslını değil, aksini görürsün. Dedim ya, diledi isen O’ndan diledin. Bu dileğin, orada olacak
dilekti. O’nu dileyen, neden görmesin? O’nu seven, neden bilmesin? AŞKI’na düşen, neden bulmasın? Yemeyi dilediğin aştan vazgeçme. ‘ALLAH’ım VERİR, günü
gelir.’ de. YM olur, niyetin yol bulur. (Resim verilir) Cumayı beklerken, perşembeye eklerken, çarşambayı saklarken;
salıyı gönülden çıkarmadı. Günlerden değil, gönüllerden mekan aldı. Her gönülde bahçe gördü, vergiye duacı oldu. Pamuk
dalında paklığı buldu, adına PAMUK DEDE dendi. Gözünün görmediği,
kainatı bilmediğim sanılırdı. Gönül bağında nelerin erdiğini kul
bilse, görmeyen her göze acımasa; PAMUK DEDE’nin erdiği yeri görürdü.
Acımak, kulun görevi değildir. Dediğim yanlış anlaşılmasın,
‘Merhametsiz olunuz.’ demedim. Her olayı, ALLAH’ımın VERGİSİ’nde
bulunuz. Sen O’ndan büyük müsün ki, VERDİĞİ’ne acıyasın? Sen
sana düşen kulluk görevini yap. Yardıma muhtaç gördüğüne, gücünce
yardımcı ol. Yapacağın odur.

Hal ehline zevk, HAK YOLU’dur. HAK YOLU’nu dileyene, gönlümüz YUVAMIZ
açık. Dileyenden uzak kalmadık. ‘HAK YOLU’na gideyim.’ diyen; gelenden
yakınmaz, sohbetten uzak kalmaz. Diledi isen gel, gene gel, gene gel.
Gelmeyende gönül yoksunluğu arama. Gönüllerimiz hep birdir. Gemiye
gelenin, deryaya dalanın, sahilden sesi zor alınır. Ne var ki, gönüller hep
birdir. Hal ehli nedir? ‘Her olana uydu.’ denendir. Yalnız ‘Uydu.’ denen,
senden-benden değil, YÜCE’den gelen KARAR’dır. Hal ehli odur ki; ne geçmişi anar, ne gelecekten umar. Halde hali yaşar.
Sahilde ise deryaya bakar. Deryadan aradığı kalmaz, çünkü
aramaktan bulmaz. Olduğu an, noktada küldür. Zevk, kulun maddeden
sıyrılıp manaya perde açtığı merhaledir. Yani sohbetler. Kâl. Evet. Kâl,
halin ötesidir. Dünyadaki kulun, en yüksek mertebesidir. O da sadece bir kuluna
nasip kılınmıştır. RESULÜ’ne. “KALEMİ VERDİM ELİNE.” denen
AYET odur. Kamuya uy ki, dışında kalmayasın; duvar çevresinde dur ki, kapıyı bulasın. Ayda gördüğün, güneşin
gölgesidir; yollarda aldığın, gönlünün hevesidir. Eğer yol dilemezsen, gidişe
bakar mısın? ‘Varır mıyım?’ deme, çıktığın yoldan şüpheye düşme.
Elbet gününü bilirsin, yardım dilediğin an alırsın. Yanımızda olana.
‘Olmaz.’ dense de, söz kuldan gelmez. Bilseler, ‘Olmaz.’ demekten sakınırlar.
Çünkü olacağı olmayacağı, YÜCE BİLİR. O’na dayanan kulunu,
her türlü GÜCÜ ile KORUR. ‘Her türlü GÜCÜ nedir?’ dersen, en başta SABIR. Oymayı almazsan, doymayı bilmezsen; gönlünün genişliğindendir. Duyulan özlem, fidanın tazeliğindendir. Neyden ses
alan, meyde hevesini döker. Her kul, ulusunun AŞK’ını çeker. Ta ki
AŞK’ı, noktaya gelip bir oluncaya kadar. Noktaya gelip bir olmak nedir?
Noktadan başlayıp, kainatı sardıkta, varacağın nokta yine aynıdır.
AŞK’ın sana, şimdi kainatı sardırmada. Ta ki başladığın
noktaya geldikte, ULU’nu YÜCE’nin GÖLGESİ göreceksin, onda kainatı
bulacaksın. ‘Hepsi bir nokta imiş.’ diyeceksin. BİRLİK’e orda
ereceksin. Çünkü ne sen O’ndan ayrı, ne O senden gayrıdır. O’ndan gelmedik mi?
O’nu bulmadık mı? SIFATLARI ile var olmadık mı? Aslında ZATI ile var olduk,
SIFATLARI ile varlığımızı bildik. O’na dönmedik mi? Demek ki O’ndan ayrı
değiliz, ve O’ndan gayrı değiliz. Elbet sözüm açıktır. Her evde
elektrik yanar, ayrı mıdır? ‘Ayrı memleketlerde, ayrı fabrikalar.’ derseniz,
hangi güçle çalışır? Onun için her yaratılanı O’ndan bildikte, O’nun ile
BİR olmuş olursunuz. Kaşığa aşı kattıkta yediğin, midenin aldığı
kadardır. Aşını ölçüne uydurmazsan, YM olmaz. Gönülden geçen, sorguyu seçen OMAR’ın selamını getirdim. ‘Nasihatini
beklerim.’ dersin. Danıştım, dedi ki: “ ‘Yaparım.’ dedi mi dönmesin, zorluğa
düşse de yılmasın. Yanındayım bilsin.” Çünkü kolayın sevinci de küçük
olur. Elbet. Hiçbir başarı el bağlamakla kazanılmaz. Yalnız,
başarı. HAK YOLU’nda olanın, HAK’tan gayrıda gözü kalmaz. Nerde olursa
olsun, kimden gelirse gelsin; HAK ADINA el attık, O’ndan GELEN’i bildik.
Geçlikten-güçlükten sakınmayız, ALLAH’ım cümleden RAZI olsun, gönlünde olan
sana uysun. Selamları aldık, ‘ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun.’ dedik. ‘Katkıda bulunsam, huyuna göre gitsem.’ dersin, kendini yoklarsın. Huyunda
suyunda değil. Elbet gayretin boşa olmaz. Günün yarısı bitti ise,
öbür yarısı vardır. Hepsi bitti ise, yarını vardır. YUNUS’um der ki: “Günleri saya-saya, baktım havada aya. Ayda gördüm, güneşte
buldum; gidişte gördüm, varışta uydum.” Şimdi sendeki hal odur.
Gidişte görürsün, varışta bulursun. Sana, evet. Sahtelik yoktur.
‘ALLAH’ım.’ diyen kul, O’ndan GELEN’i inkar etmez. Yanmayan ocak, tütmez.
‘Hatalarım.’ deme, hatasızlık ALLAH’a mahsustur. ‘ALLAH’ım.’ dedikte, AFFI’na
sığındıkta; hatalardan uzak kalırsın. Oynamadığın oyunda, kayıp olmaz, kazanç da olmaz. Meyhanede mey
almayan, sarhoş olmaz. Sarhoş olmayan, meyin tadını bilmez. Meyden
içelim, sarhoş olalım. Oluştan maksat, gönülleri dolduralım. Sende
olan, bende olan, onda olan AŞK değil mi? Gönülleri dolduran AŞK
değil mi?

Yemeni giyenle, ‘Yol benim.’ diyenle; sılaya çıktım, bulutta şimşek
misali çaktım. Kainata aydın göz ile baktım. Baktım da ne gördüm? O’nda olan
her şeyi, gönüllerde KABE’yi. Kaseye meyi koysan, meyde sarhoşu bulsan, ben sana aradığını
sorsam; ne dersin? Her aradığında O’nu bulursun. Öyle ise neye baksan,
neyi görsen; sadece O’dur. O’nu olduran AŞK’ındır, O’nu bulduran meşkindir.
Meşk buldurur, AŞK oldurur, mey doldurur. Ben O’yum, sen O’sun. Kendini bilmeyen, oyun. Kendini bilmeyen, oyunda
olandır. ‘Mest oldum, O’nu buldum.’ dersen; bulunmadık anı var mıdır? CAN’ı
CAN’da bildi isen, kanı kanda buldu isen; CANAN’dan aldığındır. ‘CAN’ı
CANAN’a verdim.’ dersen, ‘Kimden aldın, kime verdin?’ derim. Saltanata düşene,
yoksulluğu danışma; bilemez. Aşı taştan ayıramaz. Hali
yoldan göremez. Çünkü yoksulluk dilemez ki, bilgisi olsun. Amma yoksula
sultanlık sorarsan; her yönünü bilir, sultan olursa uyar. Demek ki, ‘Olan
olmayana uyamaz.’ denirse, yanlıştır. Gönlüne yatmadığı için uymaz.
Uyuşma olmasa, fakir de sultanın haline uymaması gerekir. Halbuki
rahatlıkla uyar. Sultan, uymaya mecbur kalsa, isyan eder. Neden? Dünyanın
tapusu ona mı verildi? ‘Yerinde yerleş.’ diye yazı mı yazıldı? Uymaya
gönül koysa, sultanlığı o zaman bakidir. Velev ki mekan değiştirdikte
ola. Gönül sultanı odur. Dünya mekanı budur. Her hale uyanın, dünyayı
misafirhane bilenin mekanı; dünyayı O’nun bilmektir. Dünya da O’nun, ahiret de.
Ahreti baki bilenin, dünya mekanı olmaz. ‘Geldik gideceğiz, gönülleri hoş
edeceğiz.’ deyiniz ki; suyunu aldığınız kadar, dileyene de
verebilesiniz. Her tarla, akan nehirden almaz. Nehrin kollarından. Meclisimizde olan her
kul nehrin birer koludur. Her ‘ALLAH’ım.’ diyen, O’nun kuludur. SEVER
ayırmadan, KORUR kayırmadan. O’nda ikilik yoktur. Dünya haline bakıp, kulunu
hor görmeyin. Dünya haline bakıp, kuluna diz bükmeyin. Mademki sen kulusun,
kula olanı senden bil. Seni sende, beni O’nda, cümleyi BİR’de bul. BİRLİK’te
selamet, BİRLİK’te keramet, BİRLİK’te hayret, BİRLİK’te
hakikat vardır. Her perdeyi BİRLİK açar. BİRLİK’i bölen,
kaçar. Neden? Hakikatten. İlimde HAKK’ı, HAK’ta hakikati bulmak. İlmin maddesi, manaya
dayanır. Maddenin son ucu, manada çözüm olur. Onun için ilmin, maddesi-manası yoktur. İlmin beşiği madde,
döşeği manadır. ‘Yandım yanasın, kor gibi olasın.’ dersem, beddua mı etmiş olurum?
Bed, aslında kötü demek değildir. Kulun niyetine uymayandır. Bed, selamdan
uzak kalana denir. Olmuşsa elden tutanı, bırakın uykuda yatanı. YUVA’nın başındasınız, dileyene sunarsınız. Desti ile alan, daha
öteye dağıtanlara da vazifeli deriz. Ne dileyeni susuz bırakın, ne de
destinizi. Oluyor. Yolumuza gelenler, HAKK’ı gönülde buluyor. Olmayan yola
gelmez, HAKK’ı gönülde bulmaz. Çiçeğin açması, meyvenin olacağını müjdeler. Meyve olmayacaksa,
çiçek açmaz. Dilemeyi değil, müjdeyi vereyim. Gelenden selamet getireyim. “Resmim onlara günümü
hatırlatsın, her olayda hakikati anlatsın.” dedi. Ziyareti ettiniz,
‘Dualarımız.’ dediniz. Unutmayın; dünya halini değil, gönül
sultanlığına hürmet ettiniz. SAVAŞ DEDE selam ile geldi, YUVA’da o da
yerini aldı. ALLAH’ıma emanet olasınız. Daha ne müjde vereyim? SAVAŞ’ı getirdim,
resmini verdim.

Gözle görmesen de, sesle duymasan da gönülden EYVALLAH. Kundağı
dürdük, her konuyu derdik, cümlenin önüne serdik. Alandan almayandan, bilenden
bilmeyenden, ALLAH’ım RAZI olsun. Sepette aramadık, ‘Sebep nedir?’ demedik. Her olayda O’nu bulduk, her
geleni O’ndan bildik. Bilenden sorarsan, bildiğini söyleyeceği nedir?
Bilmeyenin sorduğudur. Bildiğimi görmedim, ‘Ne bilirim?’ demedim.
Verildiği kadar aldım, öteye bakmadım, geriye dönmedim. Anda hali bildim,
orda nokta koydum. Yaprağı saymazsan, güzele doymazsan, her söze uymazsan;
yolunu alandansın. Çevreyi dolaşırız, her kulu ile halleşiriz, ‘Hani
beden?’ derseniz, maddeden uzak kalırız. Beden bedeni bilmez, beden olayı
silmez. Bilen de RUH’tur, silen de. Bedendeki hatayı ararsan, gönlünü tara. Beyde ne aradın, ağada ne buldun, şahtan ne sordun? Ne sorguya
yer verdim, ne yargıya. Sorgu da O’ndan, yargı da. Geldim gördüm, sevdim
vardım. Geride kalanı, dünya kumu diye kardım. Olmasını diledi isen; ‘ALLAH’ım
verir.’ de, ‘ALLAH’ım görür.’ de. Sadece O’ndan bekle ki, bulasın. Camiyi yapanın mı, yoksa onaranın mı gücü daha çok geçer? Camiyi yapanın,
yapıya gönlü yattığı için gücü daha az düşer. Dendiği, gönülden
geçtiği gibidir. Sözümüz açık. Yazımızı alanın, sohbete verenin düşüncesine uyar. Manayı açanın,
huyu ile seçenin yardımındayız. Camiyi kul gönlü diye vermedim, ameli diye
verdim. Meyhaneye girene, ‘AŞK şarabı içeyim.’ diyene uyarsan; onun
duyduğunu duyabilir misin? Elbet duyamazsın. Çünkü meyhaneye giren, meyden
alanın gönlüne girene, yoldaş olamazsın. Arkadaşlığın sadece
eldeki bardaktır. ‘Deryada kaybolayım.’ diyen, kainatı gönlüne doldurmayı
bilendir. Kainatı sevmeden, deryada kaybolamazsın. ‘Deryada kaybolmak nedir?’
diyene, derya ile hemhal olmak. Deryaya girenin, maddeden sıyrılanın; manaya
gönül açtığı an, kaybolduğu andır. Yaratılan her kul, o deryadan bir
zerre değil midir? Rahmeti ile düşen her damla yağmur, deryada
kaybolmaz mı? Deryaya giren yağmur tanesini, ayırabilir misin? Ne var ki
toprağa düşen yağmur tanesi de, toprağa can verir. Toprak
madde, derya mana. Her gelen O’ndandır, şüpheniz olmasın. Her
YARATTIĞI. Gönlünüz mahzun kalmasın. VERDİĞİ’ni sana verir,
senden beklemeden. Sevmesini bil ki, O’nu göresin. Vermesini bil ki, O’nu
bulasın. Verdiğin O’ndandır, aldığın senindir. O’na verdiğini
dahi, O’ndan alırsın. Beni benden ayır, beni benden sıyır. ‘Ben.’ demeden O’nu gör, beni-seni
O’nda kar. O’nun VERGİSİ’nde, kainata sergisinde; ne varsa senin
içindir. Demeyin kulunu ayırır, sevdiği kulunu kayırır. O’nun
kayırdığı yoktur. O’nu sadece, seven görür. Kapını açmazsan, havayı alır
mısın, güneşi görür müsün? Karanlıkta oturur, sadece karanlığı
görürsün, karanlığı bilirsin. Hata kimdedir? ‘Güneş yok, hava yok.’
dersen; hatanı düzeltmeye, pencereni kapını açmaya bak ki; O’nu göresin. Güneşin
vergisi, kainatın sargısıdır. Güneş de yaratıldı. Yaratılan her varlık
YARATAN’ındır. Yaratılmayan sadece ALLAH’ımdır. Gölde balık avlayan mahduttur,
deryada balık avlayan neden çoktur? Balığın asıl vatanı deryadır dendi.

YUNUS’umun sevgisinde, adımı da buldum. Onun AŞK’ı benden az mı?
Yeterince denmeyen, külde kömür olmayandır. Mangalı düşünün; odunu
yaktınız, kömür ettiniz. Kömürü mangala koyar ateşlersiniz. Yanmazsa külde
kalır, eline parça gelir. Parça birliği bozar. Çünkü birlik, küldedir.
Zerre ol ki, elendiğinde BİRLİK’e erişesin. Meşe
odununa dağılmaz diye, çam odununa yanmadan kalmaz diye değer
verilir. Meşe zor yanar, yandığında sönmesi varit değildir. Çam
çabuk yanar, sönmemesi varit değildir. Çabuk kül olur. Sadece kabını
ısıtır. Oymuşsa ağacı, girmişse oyuğa; varsın
sığınsın, yongayı dağıtmasın, ayağı incitmesin. Gönle ekilen, gönülde biçilir. Her kulun gönlünde, aynı ekin olmaz. Onun için ektiğini biçesin, o aşı yiyesin.
Yediğin aşı bırakmayasın. ‘Gönlüme ekin ektim, gelin sulayın.’
demeyin. Kulun kuldan alacağı su yoktur. Her kulun alacağı, YÜCE’nin
EMRİ ile ULU’sundandır. Gönülden gönüle, yol daima açıktır. Kulun gönül
kapısı açık ise. ‘ALLAH’ım.’ demeyen, yolunu dilemeyen, kulunu bilmeyen; ‘YARATAN’ım.’ diye
şükür etmeyendir. Kulu kul ile eğitmeye çalışan; var olan
NUR’unu, madde ile öğütmeye çalışandır. Nasihat, kulun HAK YOLU’dur;
eziyet, yumağın düğümüdür. Mumun verdiği ışık yetmezse,
meşale yak. Yumuşak olmaya bak. ‘Verdiğim.’ deme, VEREN’i düşün.
‘Gördüğüm.’ deme, GÖSTEREN’i düşün. ‘Yediğin.’ deme, İZİN
VEREN’den ayrı yola düşme. O VERİR, O GÖRÜR, O KORUR. Her yol O’nun HİMAYESİ’ndedir.
‘Yavrum.’ dersin, korumaya çalışırsın. Unutulmasın ki, KORUYAN O’dur. O
AYIRMAZ, O KAYIRMAZ. VARLIĞI, her kulundadır. Gönüller sultanı, vurduğu yerin altında su bulduranı. ‘O’ndan değilsin.’
diyene. “Ayağına geldi isem, ADINA geldim. Seni uyardı isem, ADINA
uyardım.” dedi, suyu yedi koldan akıttı. RUH’unu suyun başında, bedenden
sıyırdı. RUH bedenden ayrıldığı için, beden soldu. Meyveyi olduran, HÜSEYİN’i
şehit bildiren olay.
|