Doksandokuz gizli, yüz açık. Danıştım (YÜCE’ye); ‘Niymetin verilişi kulların uygun işi, neden uymaz gidişi?’ YÜCE’den aldım hitap, dendi “VERDİM KİTAP.” Daha sormak yetmez mi, KUR’AN kulu eğitmez mi? Olay budur. Sorunun cevabıdır. KUR’AN okunur gönüle göre yola konulur, ALLAH’ım EMRİ’nden çıkılır. Ayak yürür, gönül sürür, ayak yolunu niyete uydurur. Niyet bağa bahçeye ise, gidilir, niyet uçuruma ise? Yolunu bilene değil, ‘Ham kulu’ diyene derim. ‘Çok yol bilirim, ALLAH'ı anarım’ diyen, kendini ulu gören yanılır, uçuruma adım atılır. Kul mertebesini bilmez, ALLAH'ım EMRİ’nden çıkmaz. Duanız; ‘ALLAHÜMME SALLİALÂ MUHAMMEDÜR RESULULLAH’ ![]() Sunduğumu şiirle verdim, müzikle gönüle akıttım, raks ile döndüm, kendimi öyle buldum, ALLAH’ıma öyle vardım. Veriliş değil varılıştır asıl olan. Kaide KUR’AN’dadır, tam ona uyandadır, gönülden varandadır. Varalım da; ister müzikle, ister ağlamakla, ister gülmekle, ister yanmakla. “KULUMUN AFFETTİĞİNİ BEN DE AFFEDERİM.” der ALLAH’ım. Sözümüz güzel, sohbetimiz değerli; dünya müşahedesi, yeterli midir? Elbet. KUR’AN dahi, tam çözümünü bulamamıştır. Her çözen, kendi düşüncesine göre çözer. KUR’AN’ı sen, yuvanda öğrenirsin. Asmayı dikenden, dalını budayandan görmek, en doğrusudur. ‘YA ALLAH’ YARATAN, ‘LÂİLÂHE İLLALLAH’, ‘SEN’inleyim’ demektir. Dediğim odur. ALLAH’ımın İSMİ CELİLİ’nin üçüdür. Hafız okur KUR’AN’ı, der ki ‘Andım CANAN’ı.’ CANAN der ki; “BEN OKURUM KULUMUN GÖNLÜNÜ.” Gönülde lisan ayrılmaz. KUR’AN vericidir, ALLAH’ım GÖRÜCÜ’dür. KUR’AN’ı okumak nedir? CANAN’ı anmak elbet. Amma, dediğini alabilirsen. ALLAH’ım söz ile değil, KUR’AN’ı ile verir. KUR’AN’ı okuyan hafız, ‘ALLAH’ımı andım’ der; ALLAH’ım, “OKUYAN-OKUMAYAN KULUMUN GÖNLÜNÜ GÖRDÜM.” DER. Okumaktan maksat, ALLAH’ımı anmak elbet. Ne var ki KUR’AN’ın verilişinden maksat; ALLAH’ımın ADI yanında, YOLU’nu öğrenmektir. Sadece okumak yeter mi? Ezbere bilmek yolu açar mı? KUR’AN’ın gayesi, yol göstermektir. Ona de ki; ‘KUR’AN kula yol göstericidir de, niye ölüye okunur?’ Cevabı ona deme, önce ondan bekle. KUR’AN’ın yazdığı kulca tam açılamaz. Çünkü doksan dokuzu ahirete, biri dünyayadır. Onun için ölüye doksan dokuzu okunur. YASİN, doksanı içine alır. Onun için ölünün dileği YASİN’dir. GÜLÜ’nün gösterdiği, “KUR’AN.” dediği; gününde de kulunu eğitir. Ne aya gitmek, ne denize inmek; kulun gönlünü değiştirmez. Gönlü açık olan kula, KUR’AN’dan başka kitap, yol vermez. ALLAH’ımı anmanın kitabı olmaz, niyaz çerçeveye konmaz. ‘KUR’AN?’ dediniz. KUR’AN; ALLAH’ımı anmanın kitabı değil, kula yolunu vermenin kitabıdır. Tefsir, tercüme değildir; tercüme, KUR’AN’a tabi değildir. Açıklanması gerekli olan yerleri, kula açıktır; gerisi, kulun gücünün üstünde. MEVLÂNA, KUR’AN’ı ‘Yolum’ demiş, onu yoluna ışık diye almış. Dediğini, harfinden çıkmadan kayıt bilmiş, ‘Farz’ demiş almış. Sana ‘Öyle değil’ der mi? KUR’AN’ı veren ALLAH’ım, kulunu sevdiği için verir, KENDİ’ni göstermek için değil. KENDİ’ni, kâinat ile göstermedi mi? ![]() Namaz emredildiğince, KUR’AN’da yazıldığıncadır. SAHİB’i, “SON ANDA AYMAYI BİLEN DAHİ KABULÜMDÜR” demiş. ![]() ALLAH’ımın EMRİ’dir; çok sevdiği kulunu, “SİZLER DE SEVİNİZ.” der. ![]() KUR’AN beddua vermez, kulunu eritmez. KUR’AN’ı o yönden düşünenin akıbeti görüldü, ele delil verildi. ALLAH’ım, “KAİNATA KENDİMDEN, KENDİ NURUMDAN VERDİM.” der. ![]() Hak olanı almak, pak yolunu bulmak, irfanını bilmek, ‘RAHİM’ deyip uymak. KEVSER suresinin özü budur. Kul ÖZ’ünü bunda bulur. KEVSER suresinde, uymanın şartları vardır. Bedenle değil, RUH’la. Sorulan İslamiyet’in şartları, KUR’AN’dadır. RESULÜMÜZ onu da verdi. KUR’AN’da verilenin, gününe uymasını; her mümin kuldan istedi. “Zamana kendini uydur.” dedi. Kalem neyi verir? Kainatta ne görülür? Kumun tanesinde gördüğün, yoluna uygundur. Kalem olmasa, KUR’AN elde kalmazdı, güne kadar gelmezdi. KUR’AN’ın göze verilişi. Dilde olanı kulak alır, kulak anda bilir. Göze verilen, şekle vurulandır. Kalemi bulduran kim? Ele verip YAZDIRAN kim? KUR’AN’ı güne kadar bildiren kim? Her yazan kalem, boynuna KUR’AN’dan muska aldı demektir. YÜCE’nin VERDİĞİ’ni deyim: “İÇİNİ, KUL DEĞİL BANA DÖK.” ![]() İNCİL de KUR’AN’ı verir, TEVRAT ta, ZEBUR da. KUR’AN’dan çıkılmaz. Yolumu ondan aldım, ‘Başımın tacı’ dedim. Ben kimim ki? KUR’AN, kainatın tacıdır. ALLAH sana, ‘ZİLLETE DÜŞENE, SEN TEKME VURMA’ DER. ALLAH’ım her yarattığının gönlüne, KENDİ’nden verir. KUR’AN’ı kulağına üfler. Ne var ki perdeli kullarına, PEYGAMBERLER’i EVLİYALAR’ı gönderir. AYETLER değil midir, kulu gölgeden çeker. Kul KUR’AN ile yolunu bulur. KUR’AN’dan ne ADEM çıkar, ne de ondan sonra gelenler. Mantığını veren ALLAH’ım, ‘DOĞRUYA ÇALIŞTIR’ DER. KEVSER’in verildiği, ‘RESULÜN’ denildiği gün; MİRAÇ günü idi. O gün RESULÜ’ne sunuldu. KEVSER’i okuyan, RESULÜ’ne tabi olandır, ALLAH’ımın VERDİĞİ’ni, RESULÜ’nden dileyendir. KEVSER SURESİ’nin elden ele değil, doğrudan RESULÜ’ne sunulduğu bilinsin. Her verilen, MELEĞİ eli ile geldi. KEVSER SURESİ doğrusuna verdi. ![]() ‘LÂİLÂHE İLLALLAH’ dedikçe, çevrende toz dahi kalmaz. Batıl dediğim, KUR’AN’dan uzak kalan içindir. KUR’AN ne yazıyorsa odur, onun dışında kalan batıldır. KUR’AN cümleye verildi. Alanın ölçüsü, gönlünün derecesindedir. Kime sorsan, kendince mütalaa eder, yorumunu öyle söyler. GÜL’ümüz, SEVGİLİ PEYGAMBERiMİZ’in kap ölçüsü, KUR’AN-I KERİM’dir. Hatmini okuyan, KUR’AN’ı belleyen; demesin ‘Okudum’ Okuduğunu aldı ise sevinsin. Yazıyı çözmek değil, ÖZ’üne kazmaktır asıl olan. Kuluna “DÜNYAYI GÖR, YARATANI TANI” diye gönderen ALLAH’ım; ‘Nefsine uy’ demez, kulunun dünyasını zehretmesine izin vermez. Numune veren ALLAH’ım, ‘YOLUMUN REHBERİ’ DER, PEYGAMBERLER’e İZİN AÇAR. ALLAH’ımın YOLU’nda olmayan, PEYGAMBERLER’den kaçar. ‘KUR’AN’ımız yolumuz’ dedik, yolundan gittik. Okunduğu yerde, tütsüler yaktık. Ezanlar dinlendi, ‘HAK ADINA’ denildi. KUR’AN; KUR’AN dilinde okundukça, çözümü açıldıkça, kulunu coşturur. (Ezanın Türkçe karşılığı) ALLAH’ım, salâh SEN’dendir. ALLAH’ım, kurtuluş SEN’den. Kurtuluşu SEN’in ADIN’da buldum, SEN’in ADINA güne döndüm. KURDUĞUN kainatta, sadece SENİ YARATAN, Şefaatçimizi RESULÜN’dür bildik. Konu açıldı, ezanın özü verildi. (KUL HUVALLAHU EHAD, ALLAHHU-SSAMED, LEM YELİD VELEM YÛLED, VELEM YEKUN LEHU, KUFUVEN EHAD) YARATTIĞIN’ız. SEN’den geldik, SENİ aradık. SIFATIN’ı gördük, ZATIN’ı aradık. SIFATIN’dan AŞKIN’a düştük. AŞK’ımızın büyüklüğü derecesinde, ZATIN’a yaklaştık. ![]() (HAYYALESSELAH) Selamımız kainata olsun, cümlesine Şefaatçi RESULÜ gelsin. Kainatın KURUCUSU, gönlünde olsun. AŞKI bedeni yıkıp, gönlümü yaksın. ‘HAY’ ALLAH’ımın İSMİ CELİLİ. ALLAH’ımın ADINA, kainatın salahı. Hummalı olmayalım ki, aldığımızı bilelim. (LAİLAHE İLLALLAH) YARATAN’a ortak asla olunmaz, RESULÜ’nün önüne geçilemez. LAİLAHE, YARATAN’ın BİRLİĞİ demektir. İLLALLAH, BİRLİĞİ’ne sığınınız, ALLAH’ımın BİRLİĞİ’nde kainatı görünüz. EYVALLAH; ALLAH’ın ADINA demektir. ALLAH’tır yolun aslı, ve yol KUR’AN’ı KERİM ile tamamlanır. TEVRAT, İNCİL, ZEBUR, yola girişi gösterir; KUR’AN-I KERİM varışı. ‘ELHAMDÜLİLLAHİ RABBİLALEMİN’ derken; ALLAH’ım; alemlerin VERİCİSİ olduğunu biliriz, her halde hamd ederiz demektir. Niyetin ameline eşit olmalı ki, ganimeti bulasın. Onun için her atılan adımda, BESMELE-İ ŞERİF okunur ki; ALLAH’ımın ADI’nın anıldığı her niyet, hak olana varır. “KOMŞUNU SEVDİ İSEN, BENİ DE SEVERSİN; ÇİRKİNİ GÖRDÜ İSEN, ELİNİ VERDİ İSEN, BENİ DE GÖRÜRSÜN.” DER ALLAH’ım. “KÖRÜN GÖZÜNDE DEĞİL İSEM, KULAĞINDAYIM; SAĞIRIN KULAĞINDA DEĞİL İSEM, ELİNDEYİM. KULUMDAN AYRI KALAMAM, HİÇBİR KULUMU BIRAKMAM.” DER, YÜCE ALLAH’ım. “ZENGİNİN KEPÇESİNDE İSEM, FAKİRİN KAŞIĞINDAYIM.” ‘Haksızlık olur?’ demeyin; biri kepçe, biri kaşık diye ölçü vurmayın. Unutulmasın ki, kepçe ile de yese, kaşık ile de yese; midesi kadar alır. Fakir yer, ‘Şükür’ der doyduğu için; zengin yer, ‘Şükür’ der bulduğu için. ![]() Kulun diğer manası, kül. Kül, olun dolma halidir. Önce “OL!” der, sonra kül eder. “KÜL!” dediğinde, KENDİ VARLIĞI’na katar. ‘O’na kul ol’ dediğinde, hizmet manasına alırsınız. Aslında, O’na katıl manasınadır. Daha önce, KUR’AN bizden verilecek, okuduğunuz hatalı yerler tek-tek çözülecek. Orada okursunuz. ALLAH’ım der ki: “BANA KUL OL!” Tefsire giden, noktayı koymaz, kulu ALLAH’ımdan ayırır. ALLAH’ım “KUL OL!” demez, “KÜL OL!” der. ![]() İbadeti, senin değildir. İbadet; senin bildiğindir, kitabında okuduğundur. KUR’AN ibadeti verir. Ondan başka ibadet şekli yoktur. ALLAH’ımın EMİRLERİ, KUR’AN’da verilmiştir. KUR’AN ile kainatın sırrı derilmiştir. Ne var ki anahtarı, HAZRETİ MUHAMMED ALEYHİVESSELLEM EFENDİMİZ’e verilmiştir. Sırrına sadece o vakıftır. Gerekeni kuluna bildirmiştir. Gözü açık olanın yolunu değil, sadece KUR’AN’ı rehber alalım. EYVALLAH’ta selamet görüldüğü, HAZRETİ MUHAMMED efendimizden gelmiştir, KİTABI’na yazmıştır. “Kimi kimden ayırayım, hangi kulu kayırayım?” der mi YÜCE ALLAH’ım? YUNUS ‘ALLAH’ım nerdesin, derdimi görmez misin?’ dediğin anda; seni kucaklar, “BEN BURADAYIM, SEN KENDİNİ BUL!” der. Onun için derim, her olay O’ndan. Yanılmayın, şer değil. Seni-sana bulduranın, şer olduğu vaki midir? Sorulanın açık manası şudur: (Hayrün ve şerrün) Her olay SENDEN’dir, yanılsam şer desem dahi. Mademki sonu SENİ bulmaktır, badelmevt O’na kavuşmaktır. Yorumu yanlış yapılır, ‘Hayır da şer de ALLAH’ımdan’ denir. Elbet her olay ALLAH’ımdandır. Ne var ki, senin şer dediğin lütuftur. Musiki, ALLAH’ımın vergisi değil midir? KUR’AN’ı okurken mi, dinlerken mi kendinden geçersin? Makamsız okunan KUR’AN, kula vazifeyi hatırlatır. ALLAH’ımın EMRİ’dir: “ALDIĞINI VER!” DER. “VE LAHAVLE VE LAKUVVETE İLLA BİLLAHİL ALEYHÜLAZİM” dedikte; “KAİNATA HAVALE ETTİĞİM HER VARLIK, KAİNATA HİZMETTEDİR.” DER. Kul bu duayı okudukta; ‘YÜCE ALLAH’ımın her verdiğinden; kuvvet buldum, ona sahip oldum’ der. Ne var ki, dediğinden, kendisi de habersizdir. ![]() KELİME-İ ŞAADET odur: “ALLAH’ım; kainatta olan cümle varlığın, şükrüme şahit olsun. SEN şahit istemezsin, çünkü her şeyde O’sun. Benim görgüm de o olsun. Onlarda SENİ görebileyim, RESULÜN’ü SEN’in ile BİR bulabileyim. Aradan her yükü kaldırabileyim. Geceden şikayetçi olmayayım, günün yükünde kuluna hata bulmayayım.” YUNUS ![]() ALLAH’ım KUR’AN ile; olacağı vermiştir, olmayacağı vermiştir. ![]() Cahil dedik, kitap verdik, kitaptan okuduğunu sorduk. Cahil olan kitaptan okusa, ne alır? Sadece satıhta kalır. Gelen-gideni bilir, göçen-duranı. Kitabı eline değil, gönlüne akıttık. Her kavmin KİTABI verildi, cümlesi KUR’AN’da derildi. ![]() Olumun KURUCUSU’na, KUR’AN’ın KORUYUCUSU’na; ‘ALLAH’ım!’ dedik, seyrine daldık. KURAN-I KERİM’de HAKK’ın ÖZÜ var. YUNUS İki alem için yazılmıştır KUR’AN. Doksandokuzu ahrete, biri dünyaya aittir. Dünyaya verilen de, ahrette derilir. YARATAN; TEK YARATMIŞ, "RABBÜLALEMİN!" DEMİŞ. ALLAH’ımın DEDİĞİ’nden kul nasıl çıkmış, çıkanı benimsemiş? İNCİL’de olanda, kavmini gözetmiş; TEVRAT’ta olanda, tekrar göz atmış; ZEBUR, adım-adım getirmiş. KUR’AN; cümlesini toplamış, kainata düğüm atmış. Biri başlar, biri döşler, biri haşlar. KUR’AN; baştan başlar, sonuna gönüllerle beraber varışı gösterir. Gösterişi, bilen görür, gören verir. KUR’AN’ın verdiğine uyarsan, ALLAH’ımın SESİ’ni onda duyarsan; ayıramazsın. Çünkü KUR’AN’ı ALLAH’ım VERDİ, “AYIRANA UYMAYIN!” DEDİ. Eğer KUR’AN’ı kul yazmış olsaydı, ‘Neden ayırdı?’ diye sorgu bize düşerdi. Olaylar perde-perde oluşmuştur. Kuruluşta; güneşe, ateşe, suya, taşa, toprağa tapılmıştır. Orda dahi YARATAN aranmıştır. Bilinçler adım-adım aşıldıkta, İslamiyet’e varılmıştır. O hali, tekamül etmiş halidir. Ve kainatın sonuna kadar, nokta dahi almayacak hale gelmiştir. Aslında KUR’AN’I KERİM, o hale gelmiş değil; kul, hazmedecek hale gelmiştir. KUR’AN’ın verdiğine, bugün cümle kainat, ister istemez uymuştur. Çünkü uymamak elinde değil. Yeniye gidişi KUR’AN’ın vermedi mi? ‘KUL HUVALLAHU EHAD’ dedik, kul olduk; ‘ALLAHU-SSAMED’ dedik, O’nu bildik; ‘LEM YELİD VELEM YÛLED’ dedik, kül olduk; ‘VELEM YEKUN LEHU KUFUVEN EHAD’ denildikte; HAKK’ın “OL!” dediğine, oldurduğuna, dönüşe uydurduğuna; gönüller ile katıldık. ![]() KUR’AN’ı bilen yanlış okursa, hatasına sayılır; bilmeyen yanlış okursa, cahilliğine verilir. ![]() KUR’AN’da yazılan kulunun kanunudur. ALİ KUR’AN nedir? Oluşun yazılışı. Her olan orada kayıtlıdır. “YA RESULÜM! VERİLENİ YAYMAK VAZİFENDİR; KOLAYLAMAK BİZDEN.” denildi, RESULÜ’ne öyle verildi. Günde verilen, elden ele yayılandır. Elbet ağacın kökünden alınandır. “SANA ŞAHDAMARINDAN YAKINIM.” dediği, “SENDEYİM.” denendir. Ne yıldızlar, ne ay, ne de güneş kendi sırrını bilir. Kul kendini bildi mi? Yaratılış sırrını buldu mu? Halbuki KİTAB'ı eline verildi; 'Senin sırrın!' denildi. 'Oku bilesin, oku çözesin, oku çizesin.' dendi. (İkra?) EYVALLAH. Hala ne bilindi, ne çözüldü, ne çizildi. Kıyamete kadar okunur, bilindiği anda çözülür, çözüldüğü anda çizilir. İşte ona kıyamet denilir. KUR'AN'ın sırrı odur. KUR'AN da sırdır. Oku, oku, oku. 'Hangi dilde okusam?' denir. Hangi dilde çözersen. 'ENEL HAK!' denen odur ki; her yaratılan O'ndan O'na, andan ana. AYET-EL-KÜRSİ kulun yoludur, kulun halidir. Her anı, her yanı onun ile doludur. Onun için ayrı kalmayalım. ALLAH’ım “HER ADIM İLERİYE.” der kuluna. ‘Hayrihi ve şerrihi’ dendiği, günün yorumundadır. ‘Hayrı bildik, şer gördürme’ demektir. Kainatın tüm sırrı KUR'AN'da yazılıdır! Ne var ki her kulun yorumu ayrıdır. Kainatı gözle, güzeli özle; göreceğin KUR'AN'dır. Okumak dahi yetmez, yorumda hataya düşmemek gerekir. ALLAH'ım "KUL HAKKI İLE BANA GELMEYİNİZ!" der. Sözümüz ÖZ'ümüz BİR'dedir, her KİTAP NUR'dadır. Ne var ki, birinde başlar, KUR'AN'da bitirir. KİTAB'ın başından sonuna veren hangisidir? ZEBUR aşıladı, TEVRAT topladı, İNCİL dağıldı, KUR'AN cümlesini BİR'e getirdi, kainatı tek KİTAP'ta topladı. Özelliği, güzelliği ile değişilmeyen oldu, her yönde kulunun yönünü bildirdi. Her doğan KUR'AN'da verildiğince doğar, her yaşayan KUR'AN'da yazılanı benimser. HAK ADI'na olan, her hakka saygı duyan, kendine değil cemiyete hizmet eden topluma, YÜCE ALLAH'ım YARDIMCI gönderir, asla şüphe edilmesin! ![]() Yaşayan bilir; bir şarkıyı anda öğrenir, bir sayfa yazıyı günlerce ezberleyemez. KUR'AN; verildiği günden güne kadar, musiki dilinde söylenmiştir. Duanıza nasib kılınan, her anınıza AMİN denilen, gölgeden geçilendir. 'İNSAN SENDE, İHSAN BENDE.' DİYEN'in YAZISI'dır gelişen. ' 'İnsan sende' nedir?' dendi: Sen bedensen, içinde olan insanı bil. AMİN denilen, bir nefeste tümü bağlayandır: ALLAH, MUHAMMED, İNSAN, NUR. NUR olduk bedene girdik denilen, her niyaza AMİN denilendir. ![]() ('YA HU, YA MENHU, YA MENLLA, HUVEİLLAHU' dualarını açıklar mısınız?) 'Yerden gökten geleni, verdiğini bileni, mahrum bırakma ALLAH'ım. Yediğimi içtiğimi, dost diye seçtiğimi, uzak bırakma ALLAH'ım. Derman dilesem, SEN'den; ferman istesem, SEN'den; uzak kalmadım candan. Yerden aldım, SEN'den bildim. Yağmur geldi, SEN'den gördüm.' Kendi kendimi O'ndan bildim. KUR'AN kuluna kulu vasıtası ile gelir. RESULÜ'nden öylece bildirilir. Arada sözün yapısını değil, kapısını açan MELEKLER'dir. ‘YA ALLAH’ dedin mi yoldan kalır mısın? ‘YA ALLAH’ dedikte, ADI’na bürünürsün; ‘YA ALLAH, BİSMİLLAH’ dedikte, ADI’na bürünür, ADI ile gönlünü yıkamış olursun, her güçlüğe karşı durmuş olursun. YUNUS ![]() “Kaygu kulun halidir, tozu yolun kaybıdır. ‘Yozdan alıp veremem’ diyene de ki: ‘Yoz, doğruya götürür, hakikati buldurur’ Sözüne uyana değil, KUR’AN’ı gönlünde duyana uyalım.” dedi, YUNUS’um KUR’AN’ı okumak değil yaşamaktır önemli olan. Gelişimiz, yaşamayı öğütlemektir. MERYEM, gerçeğin KUR’AN’da yazılı olduğunu söyledi ![]() Her güzele yerden göğe katıldık, ÖZ’ümüzde olan GERÇEĞE itildik. Görgüye sevgiyi bağlarsan bulursun, yazan ile yerini alırsın. (‘Yazan’dan murat kimdir?) DOST kalemi ele verdi ise, AŞK’ını dile serdi ise; yazan O’ndandır, yazılan O’nun… (Yani HAZRETİ MUHAMMED mi?) EYVALLAH. Dağları, ovaları, ağaçları, suları, benim için, senin için YARATAN; RESULÜ’nü yarattığı, o’nun için kainatı bütünlediği, GERÇEĞİN İLAHİ KARARI’dır. Her olayın, bir dolayı vardır. Kainatın yaratılışı da RESULÜ’ne; RESULÜ ile kaim… Olacağı gerçeği, yazışı ile verilmiştir. (‘YAZI’dan murat KUR’AN mı?) EYVALLAH. RESULÜ KUR’AN’ı yazdı kaim oldu ve RUH’u bedenlendi. Doğruyu bildiği, gönülden her yönü açtığı, açıktır. Ve okudu, ‘Sen de oku’ diye belletti. YUNUS ![]() RABB’im KUR’AN’ı “OKUYUN, ÖĞRENİN, ÖĞRETİN.” diye verdi, kainatı kulunun önüne serdi. Öğren. Öğret. Uyan. Uy. ![]() Kumda ayak izi görürsen, deme ‘Nerdendir?’ Kulda HAK SÖZÜ bulursan, deme ‘Kimdendir?’ Her iz, her söz RABB’imdendir; KUR’AN ile beraberse. Ayvayı erdiren, narın tanelerini bulduran, kulunu KUR’AN ile olduran; elbet RABB’imdir. ![]() “Ay ile yıldız birbirine selam verse, verdiği selam alemlerindir. Kainatta her satır, KALEM’dedir. Yarattığı düzende; dileyen okur değil, ALLAH’ın İZNİ olan okur.” dedi, HAMZA DOST “Doğu’yu denedim, Batı’yı kınadım. Gördüm ki, Batı benden aldığını satar; Doğu Batı’dan geleni, ‘Haram’ diye tutar. Batı, her çözümü KUR’AN’dan alır. (‘KUR’AN’da her şey mevcut’ demek mi?) EYVALLAH. Olmayanı değil, olanı ilim çözer.” DOST ADI’na HAMZA DOST sözü aldı ![]() (HAZRETİ MUHAMMED’in durumu nedir?) KUR’AN’ı yazan o. KUR’AN; dağları taşları değil, her zerreyi yaratılmışlığa kaydedendir, gerçeği kayıtta tutandır! YESEVİ Her adım, O’na götürür. Her ayette sözün birini bitirir, öbür ayette aynı sözü DOST hali ile yeniden getirir. Ne son sözüdür, ne derman vermeyen sözüdür. Her harf BİR’liğine katılır, her cümle kulu için temeline atılır. ![]() “Görgüyü, bilgin ile bütünle; ‘Yeterli!’ demeden, kendi gerçeğini tanımla! Doğru olan, o gün yazılandır; senin için ve cümle için. YAZDIRDIĞI KİTABI, cümleye oldu HİTABI. Dilediğiniz hali YAZDI, -(Dileten de O olmuyor mu?)-, sözünüzü defterinize kazdı. Günde sözünden dönme, gelen günde ‘Neden?’ diye yanma! “DİLEDİĞİNİ YAZDIM, NİYE AHDİNİ BOZDUN?” DERSE YÜCE RABB’imiz, nice olur halimiz?” dedi, OMAR ![]() Dağda bağda aradık, KİTAB verdi okuduk, KUR'AN'ını dokuduk, ‘DOKSANDOKUZU BANA, BİRİ SANA’ denileni gelişte çözdük. Biri maddeye, doksandokuzu sende olan ÖZ'e. Gölgeyi silelim, O'nun KİTABI'nda sadece O'nun okuduğu vardır bilelim! OKUDUĞUNU DOKUDUĞUNU ruhaniyetimizde duyarız da, dağlar misali değişmeyiz. Çünkü asla O'nun bilgisine erişmeyiz. BİRİ’nde doymayı bilemediysek, göklerden-toprağa inemediysek; ‘YA ALLAH!’ diyelim, sayfayı yeniden çevirelim. senin KİTAB'ın, O'ndaki KİTAB'ın senin olan parçasıdır. |