
“Kalem yazdı sözü, alan yerini bilen olsun.” dedi, YUNUS’um söze
geldi: “Ne yiyenden, ne giyenden; alanı almayanı sorandan olur. Şundan
bundan demiyelim, yanık aşı yemeyelim; meyveyi pişmiş, kanı
aşmış bilelim. Maden suyu bol içsin, bal ile elma yesin, naneyi elden
düşürmesin. (Not:
Deride oluşan sivilce tipi kızarıklıklar için.) Geçici… Konuya
girdiğinde çabuk çıksın. Gördüğü her olayda kendine pay çıkarmasın,
dünü düşünüp bugün ağlamasın. ‘Güç gelir…’ denirse de, bilinen geçici
olur. Kaydığı yerde değil durduğu yerde düzene uysun, yağ
sürsün. DOST güzeldedir, bilirsen; DOST gazeldedir, duyarsan. Yapıyı sahibine
sor, postu sahibinden al.” dedi, YUNUS’um yürüdü.

“Her yapı O’ndandır, gönül kapıları O’na yönelsin. Aş ile
oluşan, sofraya doluşan cümle kulları, O’na yönelsin.” dedi, YUNUS’um
sözü aldı: “Al ile bal ile, kulu sevdim hal ile; kök ile ağaç ile,
ağacı bildim binlerce yaprak ile. Geçtim gördüm meyveyi, dedim ‘Alsam
ayvayı, narda bulsam taneyi, gezdirecek haneyi, DOST bildirdi TANRI’yı…’
‘Otur…’ desem, oturmaz; ‘Gezdir…’ desem, götürmez; ‘Yeter…’ desem bitirmez. Ne
aldım, nerde kaldım, softaya kimi sordum. Sorsam diyeceği yok, alsam,
vereceği yok; ‘Al…’ desem, diyeceği çok. ‘Yürü…’ dedim ÖZ’üme, ‘bakma
softa sözüne…’ ‘Karıncayı ezmem.’ der, ‘Toprağımı sürmem.’ der;
EMRİ’ni katlar durur, kulu gönlünden vurur. ‘Yaprak olsam dökülmesem,
bilek versem bükülmesem…’ diyene: ‘Niyazın HAKK’adır.’ dedim, O’ndan O’na sözü
bağladım.” dedi, YUNUS’um yürüdü.

“ÖZ’den aldığın kadar, sözden verirsin. Sözde bulduğun, göz
ile ayırdığın konuyu yorumsuz sergilersin.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Ak ile kara sende değil senden sorandadır, gelişten
verişten kayguya düşüştedir. ‘Aslına dön.’ dedi isek; aydın
oluşundandır, kaleme gelişten değil. Her varolan alışır,
alıştığı ile oluşur, gönlünde ÖZ’ü ile buluşur. Olay budur.
Eğitene değil, ÖĞÜTEN’e selam veririz. ‘Eğiten kimdir, öğüten
kimdir?’ denilir. Eğiten, ALLAH’ımın EMRİ’ne uyandır; ÖĞÜTEN,
YÜCE. Geceye bakmadık, vere-vere bıkmadık, HAK SÖZÜ’nden çıkmadık. Çıkan
demedik, çünkü gücünde değil. Kulun sözü denilir, öç aldığı söylenir,
‘o da ALLAH’ımın EMRİ midir?’ diye sorguya düşülür. Her olay O’nun
GÜCÜ’ndedir, O’nun SÖZÜ’ndedir.” dedi, YUNUS’um gönlünü açan ile aşkını
saçana ‘Selam’ dedi yürüdü. “Yolun
gidişine, çobanın güdüşüne ayak uyduramayan, DOST KAPISI’na söz eder.
Dört duvar, oturana; sohbetimiz, kotarana güzel gelir.”

“Gerçek, her an beraber olduğundur.” dedi, YUNUS’um
sözü aldı: “DOST adına büründük mü? Dost sözüne yerindik mi?
Anıldığımız an, anıldığımız yerde oluruz. Görürüz, biliriz, DOST diye
el veririz. Senden benden değil, cümleden alırız veririz, ele el ile
yardımcı oluruz. Gönüle GÜL ile girilir. Saymayı biliyor isek, her günde, her
anda O’nun ile oluyor isek; asla şüpheye düşmeyiz, ‘Nerden gelir?
Nerden verir?’ demeyiz. Şüphe, kulun kendi noksanıdır.”

“ ‘HAY!’ diye-diye bulduk; ‘huy’dan, bildikte sıyrıldık. Yaprağın
düzenine, kalem ile yazanına, güzelde geldiğini bildirdik.” dedi, YUNUS’um
sözü aldı, bile-bile yolumuza daldı: “Konuk gelene selam olsun.” dedi, hayrına
niyaza durdu. “Güç geleni aşacak, ‘Güzel…’ deyip şaşacak, kaynak
olup taşacak. Selam olsun.” dedi, YUNUS’um yürüdü.

“Aşı yedik tadı ile, kulu sevdik adı ile; bildiğine nokta
koyduk, bilmediğini söyleştik kadı ile.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Gelmedim deme süzene, bilmedi deme yozana. Bilse bilmese
gönülden almaz, günü gelip soracak, bohçasını saracak. Elde iz, dilde söz,
gönülde saz yok ise; yorumu senden değil, sana verenden bilme. Gölgeyi
sileceğin, Güneş’te bulacağın, yeterlidir. Konuk gelmedi dersin,
olmasa da tatlı aşını yersin.” dedi, YUNUS’um, üç çeşmeden
içtiğin suya niyazını getirdi, öylece sözünü günde bitirdi.

“Geldik SÖZÜ’ne, vardık ÖZÜ’ne, durduk dizine. Gülenden gelenden,
cümlede HAKK’ın SELAMI’na uyandan…” dedi, YUNUS’um söze girdi: “Kor oldu gönlümüz, kar geldi yolumuz, ‘Zor.’ diyene sözümüz. Olumlu
olumsuz demedik, kimsenin aşına acı katmadık. Çevreyi açacağız, el
ele geçeceğiz, aşk şarabı içeceğiz, dileyen her kulu ile,
umulan köprüyü tutacağız. Gönül derde düşmeden, kulu zorda şaşmadan,
suyu bentten taşmadan, ‘OL.’ denen EMRE uyacağız. Oldurduğu
güzelliği, bilerek duyacağız.” dedi, YUNUS’um YUVA’nın özüne sözüne,
kulunun gözüne niyazda oldu. Sayfada okuduğu, sizler ile dokuduğu,
dumandan uzak tuttuğunu bildirdi, yürüdü.
“Geldik BİR’den sözümüze; dedik ‘Nerden, gözümüze?’, taş
gelmedi dizimize; ‘YA ALLAH.’ dedi isek, gayrettir ÖZ’ümüze…” dedi, YUNUS’um
sözü aldı: “Bilmeden yaprağı okuyamazsın, aldı isen, ‘Nasip benim.’ diye
saklayamazsın. Üç öğüt geldi bize, denildi ‘HAK ADI’na başla söze…’
YUNUS gününü bilir, sözünü emir aldıkta verir; kapalı geleni açıkta demez,
kulunu asla yolundan almaz. ÖZ’ümüze sözümüze, ‘Güzel…’ dedik yazımıza. 1-
Asla, her hizmette, ‘Hani himmet…’ demeyiniz. 2- ALLAH’ım ADI’na atılan adımı,
geri almayınız. 3- Ne yerde çamur olsa, ne gökte bulut kalsa, sebebini
sormayınız. Her sefer, gölgeler silindikte başlar. Her seher, önce öter
kuşlar. Güçlük, bilmeyenedir, nemli toprak besleyenedir, çiçek ile
süsleyenedir. Her kulun algısı vardır; ne var ki, vergisi önce kendinden, sonra
çevresinden oluşur. (Soru:
Kim için dersiniz?) Her kuluna. Görevin getirdiğini, akıldan almak
değil, olaylarda bulmak güzeldir. ‘Görevimi öğreneyim, öyle adımımı
atayım…’ dersen, yerini sormuş olursun. Kulunun yeri; ALLAH’ımın
bilgisinde, görgüsündedir…” dedi, YUNUS’um yürüdü. Her sözünde, güçlüğü
yenecek anahtar vardır. ‘Yumuşak olunuz.’ dedik, her öğünde söyledik.

“Kayda aldık sözünü, yerde bulduk izini, yere koysak dizini,
diyeceğiz ne güzel. Almayı diliyorsak, VEREN’i biliyorsak; güzeli
göreceğiz, ‘ALLAH’ım.’ diyeceğiz. Çiçek verdim alana, güzel dedim
bulana, su kabını aldığınca doldurana. Dağılan toplanır, ayrı gelen
eklenir. Nerde bulduğunu sorana de ki: ‘Gölde balık avlamadım,
şaşan kulu tavlamadım, yolun olduğu yerde…’ ” dedi, YUNUS’um
söze geldi: “Her yol BİR’dir, BİR’liğe götürür. Bilen kulu
BİR’likte bulur. Günün dolusu boşu olmaz, bilirsen yanlış
kalmaz. Seyrettiğin düzende, kulun bildiği kadar, ALLAH’ımı
gördüğü gibi… Ne sorguya yer veririm, ne kulluktan öte dururum.” dedi,
YUNUS’um sözünü günde oluşan, sofrada buluşan kulları ile
bağladı.
“Gel el ele verelim, cümlede hal görelim. ‘Sevse sevmese; gelen günde
bilecek.’ diyelim.” dedi, YUNUS’um, az ile çok verilen, gölgesi bilinen, günde
silinen gayret götürdü: “Saymayı denersen, yandığın halde olmayıp sönersen; hata ne sende
ne bende, seni senden ayıranda Sahip olduğunuz her zerre, O’nun ile
hemhal olur; akıldan nakil edilen, mantık ile savrulursa, gönülde sentezini
bulur. O haldir ki, kendinden kendine hitap eden yapıyı, cümleye kitap eden
olay gelişir; ne çağrıya gerek görülür, ne her zerreye file örülür.
Olayları sen bulamazsın, olaylar seni bulur. Sergide vergin var ise, cümlenin
de görgüsü oluşur. MEVLÂNA sergisine sevgi, hoşgörü koymuş;
gelene gidene, her talip olana satmış, gerektiği yerde paylaşmış.
KAYGUSUZ, DOST KAPISI’nda posta yapışmış, her zerresi ile DOST’luk
alışverişinde bulunmuş… Vergiye talip olan her kulunun tezgahına
koyacağı, cümle ile paylaşacağı mal varlığı olmalı. Mal
varlığından maksat, manadan harcanmamışı paylaşmak… ‘Mal’ denilende,
dünya malı değil. Dünya malının sahibi kul değildir. SAHİB,
O’dur. O, nasıl dilerse, kul öyle harcar.” dedi, YUNUS’um her öğün
aldığını, her anında verdi.

“Cümlenize selam olsun, yolu bilen, uyuma gelen her kulu,
aldığını bilsin. Açılan çiçeklerde, seçilen böceklerde, kumunu
elediğini bilsin, bilgide uyum görsün!’ dedi, YUNUS’um söze girdi: “Seferde, gözün mü var? Sehere, sözün mü var? Güzeli bilirsen, uyumsuz
ÖZ’ün mü var? Gölgeyi sildik geldik, cümleyi sevdik geldik, bileni bulduk
aldık, balığı deryaya saldık.” dedi, YUNUS’um cümlenizi selamladı yürüdü.

“Andığımız, gölgeyi silendendir, üzüm veren her bağı
görendendir. SAHİBİ’ni buldun, O’nunla O’na geldin; seferde yol alanı
konuk diye gösterdin.” dedi, YUNUS’um selam ile geldi: “Komşu komşuya bakar, gönülde yanına gölgesiz sevgisini
katar; deryaya ayak koysa, sandalı kürek ile çeker. ‘Aşacağız.’ dediğimiz güne ulaşacağımızı
bildirdiğimiz, gözlenen olayda ‘Zahmetten uzak kalayım.’ diyen ile ayrı
yönde uzlaştığımızdır. Uzlaşmaktan maksat; dileyen dilediği
yöne gidecektir, dilediği konuyu güdecektir. (Toplantılarımız için mi söylüyorsunuz?)
EYVALLAH. ‘Neden tatile girdik?’ diyene de ki: ‘Her ağaç her mevsime yenilenir
girer. Yaprağını döker, yeniden yaprak oluşur.’ Ağaç yerindedir.
Kendini yenilemeyen, dökülen yaprağa benzer. Yeniden canlanır, bedenle
değil elbet, toprakta. Niyazımız, ALLAH’ıma sığınmak, O’nun ile daim
diri (HAY) kalmaktır.
Verdiğimiz niyaz odur. Öyle ise, niyazımıza ALLAH’ım uydursun. Diri
kalmaktan maksat, ölmemek değil; bilgide, sevgide, görgüde diri kalmak. Gölgeyi silen, gönülden öyle gelen; diri kaldı, diri
geldi, RABİA SULTAN ile anda buluştu. ‘Adımız BİR’de, gönlümüz
her an O’nda oldu, O’nun ile diri kaldı.’ dediler, söyleştiler… ‘Sayfaları
okudum, bile-bile dokudum; olumsuzdan
sakındım, gayret ile bakındım, ömrümde sanmayın yakındım…’ dedi, GÜL
bahçesindeki yerini el ele aldı. Sakın ola söylenileni teberru sanmayınız.
Olanı olduğu gibi verdik. Yalanı, dünya günümüzde kayalıklara serdik. DOST KAPISI’nı bulanın, dost hamuru yoğuranın;
geldikte yeri elbet GÜL bahçesidir. Umudunuz o olsun ki, sizler de orada
beklenirsiniz. Orada O’nu bilen, RESULÜ ile bilişen kulları oluşur;
her biri alacağı görevi bekleşir. Gözde olanı, söz ile vereni, YÜCE
bilir, tayin eder. ‘YARATAN niye yarattı?.’ denilenin ÖZ’ü, yaratma gücü
sözüdür. Her an yenilenen her zerre, O’nu da yeniler. Duran hiçbir zerre yoktur.
‘Yapıya geliniz, yapıda olunuz.’ dedik, cümleyi çağırdık. Gelen gelir,
kalan, arar bulur. Yenilenmenin gayesi odur. (O’ndan çıkıyor, O’na dönüyoruz
galiba?) EYVALLAH.
Kapı kulu olsam, ne gerek yapıda oldukça; taçlı kulu olsam, kim gerek eğer
bende yoksa. Ben benliği sildi isem, ben O’nun BİR’liğine döndü
isem, gönlümdeki NURU’nu buldu isem, kainat benim. Ben kainatta değil. DOST ile geldik söze, oturduk durduk dize, ‘Söyleyin…’ dedik size; ‘At
ile mi gidelim, ayak ile mi?.’ At ile gidersek, yabana; ayak ile gidersek,
çobana denk geliriz. Yabanda, senden olmayanı buluruz; çobanda, sende bulmayanı
görürüz. Ayrıya düştükçe, gayrıyı bulursun, kendin kendin ile olursun. At
ile gidersen, çoklukta çeşit ile mücadele edersin. Ayak ile gidersen,
sadece çobana uymaya çalışırsın. Amma, çoban kendi bilgisinden gayrısını
bilmediği için, sendekini göremez, benlik oluşur. Yol, mücadelesiz
olmaz. Anlarsınız amma, ‘Bilemem…’ diye yanılırsınız.” dedi, YUNUS’um DOST ile
güzelliğe güldü, güldü… (DOST
kimdir burada?) HAMZA DOST. “Elbet geldik söyleştik, dinlenende
bekleştik, bilmeyenle bekleştik; ‘Hep bilseler, bilen ile olsalar…’
dedik, YUNUS’um el aldı el verdi, masada konu gördü. El aldı, gönülden seni
sardı.” “YUNUS ile oluşan, HAMZA ile gelişen, gönülden aldığı
ile söyleşen, her satırda O’nun ADI’nı verenden ALLAH’ım RAZI olsun.”
dediler, YUNUS ile HAMZA selamlayıp yürüdüler.

“Gönül terazi değil, konu farazi değil. Adım-adım gidilir,
bilgide kulluk güdülür.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “At üstünde duramam, ata tekme vuramam, ben yarayı saramam denilir; az
öğünde, çok lokma yenilir. Alanın alma ölçüsü, verenin sorma ölçüsü
vardır. Niyazımız O’nun ile oldukta, kayguyu suyun içine atarız. Yolumuz O’na
açıktır, yenimiz O’nun ile açık. Gönlümüzü cümleye açtıkta, ne esen rüzgar ne
akan sel kaygu vermez. Her fidan rüzgar ile dalgalanır, ağaç oldukta,
fırtınaya sadece selam verir.” dedi, YUNUS’um yürüdü.

“Harman olsun döğeceğiz,
değirmene dökeceğiz.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Ekin eksen, toprak senin. YA ALLAH dedik,
söze HAK ADI’na geldik. Ekeceğim biçeceğim, değirmene
dökeceğim dersem; sadece bilgimi, görgümü, emeğimi kullanmış
olurum. Gerçek, bu bilgilerin arasındadır. Bilgiler de, gerçek ile
paylaşılır. Kulun gerçeğe inanması, huzur ile dolmasıdır. Kaynayan
suya elini sokamazsın, sokarsan yanacağını bilirsin. Gerçeği
bilmezsen, kaynayan suya elini sokmuş gibi olursun. ‘YUNUS nerden alacak,
neyi nerden bulacak?’ dedi, durdu. Ömrünce HAK ADI’na kavlince dizi yere koydu,
verilen EMRE uydu. Kaynayan suda gerçeği buldu. Açık gelen her oyun,
düzene uymayanın yorumudur. ALLAH diyen, ne oyuna kurban olur, ne uyumsuzlukta
kendini bulur. Her türkü her şarkı gönülden akışandır, kul olanın
haline bakışandır.” dedi, YUNUS’um selamladı, yürüdü
“Çevre aldım elime, devre dedim gününe. Olay yorumsuz geldi,
sorumsuzluğa geleni sildi. Yukarıya çıkayım diyen, merdivene talib olur.
Adım-adım çıkar, her adımı sayılıdır. Çıktıkça, güzellik seni sarar. Soyunduk
güzele, talib olmadık gazele. Güzel en güzel dedik, soframıza HAK sohbeti koyduk.”
dedi, YUNUS’um söze geldi: “Her varlık, darlığı geçer. Her darlık, zorluğu
seçer. Gölgeler silindikçe, gönüldeki sevgi bölündükçe; ne darlık üzer, ne
zorluk süzer. Açık olan her kapı, talib olanı bekler. DOST sözü alanın,
hamdolsun diyenin, güzelliği yerde gökte bulması gereklidir. Unutulmasın!
Sana dert gelen olay, günü doldukta, düzene geldikte, sadece boş geçen
dert gününe kendini uydurduğun için üzülürsün. Her olay geçicidir, her
nefes uçucudur. Gölgede olanlar ile Güneş’e bakmadım diye, üzüntü alma.
Her kulun göreceği güneş, aynı değildir. Bırak sende ayrı
olanı.” dedi, YUNUS’um soruyu yerden aldı, serden buldu. “Gönlün ile
oluşur, aklın ile buluşursan; her nefeste bilgin ile konuşursun.
Elbet O’ndandır, ‘OL!’ dediğinden.” dedi, YUNUS’um selamladı yürüdü.

“Kement attın mı, dilediğin atı tuttun mu; her
adımını sayacaksın, bilgin ile kendin soyacaksın, aldığını öyle
vereceksin.” dedi, YUNUS’um, ağacın verdiği gölgede, sahipsiz ata
eğer vurdu. “HAK SAHİP’tir, HAK ŞAHİT’tir. HAK, bilenin
bilgisinde; HAK, görenin saygısında. Hal ile edelim düzen, hal edindik te
bilelim görür YAZAN. Satır-satır okunur, her satırda sorgumuz dokunur.
Alıştığımız olaydan çıkalım, oluştuğumuz dolaydan vasıtasız
bakalım. Engel yoktur arada, sefer yoktur sırada. Güçlük oldu denirse, yanan
ocak sönerse, bil ki yorum sendendir. Bölenin değil, bilenin yazgısıdır.
Çözeceğin her olay, YAZAN’ın çizgisidir. Adım-adım alırsın, yudum-yudum
bulursun. Anda kayguya düşer, anda gönlüne sevgi dolar. Gideni değil,
gelenden alacağını bilesin.” dedi, YUNUS’um cümlenizi selamladı, yürüdü.

“Sayacağız yaprağı, süreceğiz toprağı. Yolda
aldık, yolda bulduk, bilgimizi sunduk, seyrana daldık.” dedi, YUNUS’um sözü
aldı: “Seyran; bağda, yarda, yolda gelişir, her damlada
buluşur, ayrı gelen ile BİR’de kavuşur. Zor geleni örtme, kar
vereni dürtme! Nefes alıp vereceğiz, güzeli YAR’dan diye seveceğiz.”
dedi, YUNUS’um selamladı. “Benden sözü alanlar, güzde
ağaç dikenler, yazda meyvesini alır, gelen gidenden seyrini bulur. Ham
meyveyi yemedik, ham sözü söylemedik. Bir aldık binbir verdik, ‘Bereket
ALLAH’ımda!’ dedik.” “Düzende bozulana, kaderde yazılana
niyazımız olacak. Elbet niyaz ile, kul sabırda kalacak. Gün gelecek gülecek.
Gülecek el sözünü alacak, YUNUS’um ile birlikte kalacak. ‘Nasıl olur?’ denildi:
YUNUS’um el verdi ise, kulu niyaza durduysa; her zikri, fikrinden olanın
gölgesini verecek. Komşuya eğilmeden alamazsın, DOST deyip her kuluna
gülmeden bulamazsın.” dedi, YUNUS’um selamladı yürüdü. “BAYRAM ile geldik
söze, cümleniz dedik verdik size. ‘Niyazımız ne ola?’ denilir, her nefeste
AŞK şarabı sunulur. Bezmeden alandan, sahip oldum diyenden; ayrıyı
bilecek, her nefeste yakına gelecek.” dedi, BAYRAM ile YUNUS’um yürüdü.

“Kuğu gölü süsledi, kulu yolda sesledi. Geldim verdim seninle,
gelesin dedim benimle. Ayrı-ayrı oluşur, KABE gönülde birleşir.
‘YUNUS söze yerden başlar, yapıya gelen ile sevinir, gelmeyeni
taşlar!’ dediler. ‘Meyveler oldu.’ dedik, topladık anda yedik, her rengi
gördük bildik, ‘Yolumuz açık!’ dedik sevindik. ‘Her sese uyarsan, dağılanı
duyarsan; nerde uyum kuracağım, hangi kapıya varacağım?’ dersin.
Kapımız BİR’dir bilelim, ne meyve yersek yiyelim, sadece ‘Ham olmasın!’
diyelim.” dedi, YUNUS’um selamladı yürüdü. YUNUS sözünü verdi, cümlenizi sardı,
yumuşak geleni sordu, NUH ile yoruma girdi. Söyleştiler,
BİR’likte oluştular. “NUH’un selamı cümlenize olsun, YARATAN
yarattığı ile kulunu güldürsün.” dedi, her olayda kıyamet arayana üç
öğüdünü bildirdi: “1- Olmadı ise, O’ndan! 2- Oldu ise,
O’ndan! 3- Olacak,
cümlenin yüzü gülecek! Her kulu kıyameti
kendi bilgisinde koparır, görgüsü ile kotarır. Dünyayı durduracak da O’dur,
meyveyi olduracak da, bilgi ile doldu isen bulduracak da O’dur!” dedi, selamını
verdi yürüdü.
“Geldik bulduk yüzünü, ‘Söyle…’ dedik sözünü, yere koyduk dizini.
Alacağız, göreceğiz, dileyene vereceğiz.” dedi, YUNUS’um söze
geldi: “Altın aldın eline, ‘Derya…’ dedim diline, diken batmaz dizine. Söz
bizden, göz YÜCE’den; ‘Ayır ALLAH’ım geceden!’ Günde açık sözümüz var, yerde
yarım sözümüz var. Aldığını bilecek, düzene uydurup gelecek.” dedi,
YUNUS’um selamladı yürüdü. (Resim verilir: YUNUS EMRE) Açtık geçtik yüzünü, HAK’tan
bildik sözünü; ‘YUNUS…’ dedik peyledik, cümlenize eyledik.
“Ne geçenden sorgu, ne olana yargı cümlenizden gelmesin, noktada dahi
hata aranmasın! Güleceğiz birlikte, olacağız zorlukta, bulacağız
gürlükte. Yorum, düzene aykırı geldiğinde yerini bulmaz; kul dilerse,
yorumda kendini görmez. Unutulmasın; her ata eğer vurulmaz!” dedi,
YUNUS’um söze geldi: “ ‘Atları saydım, itleri savdım.’ diyene de ki: ‘At ile it yan yana
olmasa da olur.’ İt, kendini sürünün yanında bulur, çünkü orada
gereklidir. Sürünün yanında at gereksizdir, her yaratılanın bir yeri vardır,
her bedende bir deri vardır. Sana benzemeyen, yaratılmamış mıdır?” dedi,
YUNUS’um selamladı, yürüdü.

“Hurmayı yedi isek, ayak ile geldi isek, bilin ki HAKK’ın
RAHMETİ’ndendir.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Bal alsam petekten, arı bana sormaz mı? Aşarsam yüce dağı,
ayak beni yormaz mı? Attığım her adıma, ALLAH’ım sevap yazmaz mı? O’nun
ile olduğum, cümleyi O’ndan bildiğim günde; ‘Bilmece?!’ dediğimi
sildim, ‘Yorumsuzluk!’ dedim güldüm.” dedi, YUNUS’um selamladı yürüdü.

“ ‘Bağda üzüm aradım, güzel saçın taradım.’ dediler, gönülde olanı
sergilediler. Uyduğum gün, duyduğum üç ses oldu; üç ses de, gönülde
oluşana uydu.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Davar sürdüm gütmeye, ‘Çoban mısın?’ dediler, ‘Yabanım!’ dedim.
Dağda, yolun gidişine rehber verdiler. Gide-gide buldum, ardıma
döndüm baktım ki; ne dağın yücesi, ne günün gecesi benden beni almadı,
benden zerre salmadı, bilgimde kara kalmadı. Kimin sürüsü kime yol verir, YUNUS
kimden kimi alır? Dağdan dağa aştıkça, senden benden kaçtıkça;
elbet, oluşana doluşana nokta koyamaz! Saymayı denediğim her
zerrede yersiz olanı aradım, aramakla yolumu uzattım. Dediysem ‘Vermez’;
dediler, ‘Güneş yemeden koruk tatlanmaz!’ diye bildirdiler. Yolun DOST ile
buluşturduğu, bilgi ile oluşanı karıştırdığı denilen;
gayrete geldi isem, akan selden esen yelden değil elbet! Dolu bardak
taşacak, yolu aldı aşacak, HACI BAYRAM koşacak!” dedi, YUNUS’um
selamladı yürüdü.

“Dağlar dize getirir, kar olur güzü bitirir, ‘Hazır oldum!’
diyeni dize getirir.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Ne dağda ne bağdayım, ne yolda ne dozdayım; bilenin
güldüğü, bilmeyenin sorduğu haldeyim. Suları çağlar buldum,
güzele ağlar dedim. Ne ağlayan yeterlidir, ne çağlayan
biterlidir. Yaprak eline gelir, elinden kendini bulur; her bilen, senden benden
sanır.” dedi, YUNUS’um selamladı yürüdü.
“Cama gözün dayarsan, masaya örtü koyarsan; ‘Güzele adım attım!’
dersin, aldığını seve-seve yersin.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Her alan bilir, gölgede Güneş’ten yanan kalır. Açacağım
perdeyi, geçeceğim gerçeği. Diyeceğim ki: ‘Güzele talip olmaktan
değil, nefesime galib gelmekten gönendim!’ ‘Doydum, ADI’na doydum!’
dersem, benden sana bilgi gelir. Değişene talib isen, oluşanı
düşün! Hiçbir el, öbüründen üstün değildir! Ayrıya geleni, ALLAH’ım
vermez! Ayrıda görülüyor ise, hatayı kendinde ara! Düz ovaya çalı çırpı
ekersen, yüce dağda keten kenevir bükersen, deryaya kova-kova su dökersen;
‘Düzenin hatası!’ diyemezsin, DOST KAPISI’nda tatlı aşı yiyemezsin!
DOST’un diyeceği, verginden her kulun güleceğidir. MEYDAN’da senden
benden gayrısı olmaz, cümlenin, BİR’likten gelişinden kaygusu
kalmaz!” dedi, YUNUS’um selamladı yürüdü.
“Yoğurt yedim ekşimeden, kanıt verdim devşirmeden;
konuk gelene sevindim, ‘Güzel!’ dedim şaşırmadan. Yerden göğe
alacağız, her birinizde bulacağız; satır-satır verdik size, halinizde
göreceğiz; dala gelen her kuşa, ‘Güzellik nerde başlar?’ diye
soracağız. ‘Elbet bilginde!’ diyecek, her meyvenin tadını ayrı-ayrı
söyleyecek.” dedi, YUNUS’um selamladı yürüdü. “Suya bakarsan yüzünü göreceksin, öylece NURU’na
ereceksin. Varsın taşlar yığılı dursun, gönülde eğitim kendine
kalsın. Aldığın her damla sende bende oluşur, her güzel gölgeleri
silerse buluşur.” dedi, KAYGUSUZ YUNUS ile söyleşti: “Düşün bir
kaşık aşı, nasıl bitirir taşı. Acı ile, tatlı ile, ekşi
ile, tuzlu ile bileşir bütünleşir. Bir tek kapta bulursun, tadına
varamazsın, yemezsen duramazsın. Her birine söz ettik, YUNUS MEVLANA dedik her
satıra göz attık, demde oluşan halde cümlenize katıldık.
Kaşığımız sofra oldu, cümlemiz adınıza geldi. Sunulandan aldınız,
‘ALLAH’ım ne güzel!’ dediniz. ‘Nerde? Nasıl?’ denilir. (Rüya?) Evet! Oylarınız sevgililer ile…
Sevgililer, elbet cümlenin…” dedi, YUNUS ile KAYGUSUZ açık olan her düğümü
bağladı. “Ne ayrıdayız, ne sizlerden gayrıdayız; yüzünüzde peçe varsa,
elbet biz de kaygudayız. (Peçe nedir?) Şüphe! Senden benden
gelişmez, şüphe bizlerde buluşmaz!” dediler, yürüdüler. “Eylem senden geldi ise, seni gözde buldu ise, altın tabak
açacaktır. Gurur, seni senden ayırır!” dedi, YUNUS’um yanımızda olana selamını
iletti. “Her çağda engeli aramadan yürü, senden zayıf olanı koru, sanma
her mevsim ağaç olur kuru. Yolu yola bağlayan, yolda bileni bilmeyeni
eğleyen tek konu vardır; gönülde oluşan, sende sen ile buluşan…”
dedi, YUNUS’um DOST KAPISI’nda sana elini verdi.

“Girdim üzüm bağına, tek-tek saydım kütüğü,
dedim ‘Sildim kötüyü!’ YUNUS diye anıldım, kul sözüne yanıldım. Ayrı-ayrı
saymasaydım, bağlar deyip sormasaydım; atılan her taneden, satılan her
salkımdan cümleniz ile söyleşir, kainat ile peyleşirdim.” dedi, YUNUS’um kendinden kendine sitem
ile söze geldi: “Seni bana sordular, dediler ki: ‘Sözüne ÖZ’üne, eli attık kozuna.
Sabırdan uzak kaldı, yapıda tozu buldu.’ Ocağına odun atayım, dilenen
çerağı gününe tutayım; az demeden, çok beklemeden satır-satır okuyayım;
mendil aldım, dokuyayım.” dedi, YUNUS’um selamladı yürüdü. “Akıl aldım YAZAN’dan, yolu sordum bozandan…
Elbet dilediğime varamam, han bulup duramam.” dedi, YUNUS’um söze yeniden
geldi: “Külah alıp yemeni veren, zamanı silip
gününü yorumlayan; seyre geceden girer, her gününde bilinmedik bohçayı dürer.
Yolu bilenden soralım, hana öyle varalım, bildiğin halde duralım, DOST
KAPISI’na girelim. Diyelim ki: ‘Her açık kapı, RESULÜ ile bilinir, gönül ile
bulunur, bağlayan değil bağlanandan alınır.’ ” dedi, YUNUS’um
selamladı yürüdü.
“Günün her vaktinde ipek mendil bağlasın, kumun sıcağı
gibi.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Alnında oluşan ter, gönlünde kalışan kor, geleni gideni
bağlar, elbet yol verecek dağlar.” dedi, DOST gönlüne DOST selamı
iletti, yürüdü.

“Geldik cümlenin selamına, HAKK’ın KELAMI’na.” dedi, YUNUS’um söze
geldi: “Yoldan yola bağlayan, kulu günde eğleyen; ne sende olan, ne
bende kalandır. Sabunu ele alsam, su ile ufalanır. Gökte yıldız nasıl
değişmez ise, yerde huy da öylece kalır!” “Gölgeyi silmeden almadım, gönülde
oluşanı bilmedim; gerçekte senden benden kalana ‘Bizim!’ demeden bulmadım.
Oğul ile halleştim, soru sormadım yanımızda olana… Yanımızda
oğul var! Konuk gelen alacak, ‘Güzel!’ deyip kalacak, seyre öyle dalacak.
Ayrıda değil O’ndayız, yerden göğe HAK’tayız, selam ile gelenin
selamımızı alanın emrindeyiz! RESULÜ! Gün gelir söz alır, gün gelir RESULÜ’nden
verir, HAZRETİ AYŞE gönülde olan ile kalır.” dedi, YUNUS’um yeniden
söze geldi: “Konuk olanın sözü, yoldan gelenin sazı
birbirine bağlıdır. Aldığı ile olacak, verdiği ile kalacak,
seferde gelişeni günün her vaktinde oluşturacak.” dedi, YUNUS’um
selamladı.
“Ay yıldız gökte iken, günün yorumu kalmaz. Her kulu, kendini bilmeden
bulmaz!” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Sofra açtım düzene, ‘Nasip!’ dedim yazana, ağaç versem kazana,
diyecek ki ‘Dostumsun!’ Örtü versem eline, sözü versem diline; dökme suya benzeyecek,
değirmen nasıl işleyecek? Az attım toprağa tohumu, dedim ‘Zor
gelir, çoğun bakımı!’ ‘Dünyada, alamadım veremedim!’ diyenin çekimi;
HAK’tan mı, yoksa gönüldeki örtüden mi?” dedi, YUNUS’um selamladı yürüdü.

“Çiçek açtı, böcek geçti; soğuk sıcak, yağmur Güneş,
cümlesi ile coştu.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Al fistanı giymezsem, yediğime doymazsam, yolu bilene sormazsam;
yediğinden giydiğinden yerimi bulsam, yolu aramam! ‘DOST haline
bürüneyim, DOST YOLU’nda sürüneyim!’ diyene, de ki: ‘Dostluğu giysi
bilmeyelim, Dost için sürünmeyi düşünmeyelim.
Çünkü, DOST kendini kendine benzetir, kendinde olan ÖZ ile bezetir!’ Yoğun
yerde, çok derde bakmayalım; aklımıza ‘Ne olur?’ diye takmayalım! Dar da, yor
da, bol da, ser de; O’ndandır, O’nadır!” dedi, YUNUS’um cümlenizi selamladı;
gayretin, düze değil söze faydası olduğunu söyledi.

“Attım adım sayarak, elma yedim soyarak, karda buzda kayarak…” dedi,
YUNUS’um geldi: “Ettim yemin, tuttum zemin. Ne oyunda kaldım, ne zorlukta buldum.
Zayıf gelene sordum: ‘Aşından mı, taşından mı, yoksa aksi
başından mı?’ Olacak gülecek, her kulu niyazda kalacak.” dedi, YUNUS’um
selamladı yürüdü.

“Kuru dalı ele aldım, çamurlu yola daldım. Ne dal beni bıraktı, ne
çamur gitme diye çöktü.” Cümlenize, YUNUS’um selam ile geldi: “Yolu aldım kalamam, O’ndan güzel bulamam, O vermezse dolamam. Gel el
ele olalım, akan suya dalalım, kuru dalı saralım, postumuzu dilenen yere
serelim. ‘Yorumumu bulamam, gönlüm ile kalamam!’ diyene sözümüz: ‘Her sözü
güzel diye alasın, bilende HAK YOLU’nu bulasın.’ Diyesin ki: ‘Bilmediğimi
verecek, ağlarsam üzülecek, gülersem sevinecek; bana, nasıl olumsuz söz
diyecek?’ Dumansız baca olmaz, bilgisiz hoca gelmez, yoğun bilgi alsa da
bildiği kadar vermez. Konaktan söz ettiler, ‘Gönül de büyük!’ dedim;
bağları hudutsuz verdiler, ‘Ufkum da geniş!’ dedim; her verilenden,
kendi aldığımı üstün bildim; çünkü, ne ona ne buna danışmadım;
gönlümdeki DOST ile küsüp te barışmadım! DOST verir, sen O’nu bilirsen;
DOST seni bulur, kendinde olanı görürsen!” dedi, YUNUS’um elden ele
aldığın nasibine güldü, selamladı yürüdü.

“Attım adım bağına, doğruldum yürüdüm dağına. Gelecek
görür, olacak bulur.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Koruk güneşte olur, üzüm salkımda bulur; sergiye koyarsanız,
günleri sayarsınız… El ele toplayacağız, sergiyi bilen ile
katlayacağız.” dedi, YUNUS’um selamladı yürüdü.
“Söz ile geldik güne, dedik ‘Duralım yöne…’ Ne sana, ne bana, alalım kana-kana.”
dedi, YUNUS’um söze geldi: “Altın anahtar aldım, kapıda söze daldım. Ne gönülden verdiğim,
ne görenden aldığımdan, asla ayrı kalmadım. Duydum O’nun SESİ’ni,
aldım RESULÜ’nün sözünü, buldum HAK SOHBETİ’nin hazzını.” dedi, YUNUS’um
cümlenizi selamladı yürüdü.
“Selam diye geldi söze, YUNUS ile daldı ÖZ’e. Senden benden
aştığımız, tatlı söze şaştığımız, günde
aldığımız, sizlerle paylaştığımızdır. Gerçeği alanlarla
beraberiz!” dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Denizi dalan bilir, ayrıyı soran bulur. Geldik üç söz ile, kaldık her
sözde siz ile. Ne gelenin kaygusu, ne silenin saygısı; seni derde
düşürmesin, ne söz gelse taşırmasın. Karşımızda olana!
Bağlı değil çözülecek, karşı gelse çizilecek. Varsın dolaylı
gelsin, dilerse alayda kalsın, ALLAH’ımı O’nun ile olan bilsin!” dedi,
YUNUS’um; çözülecek her düğümde, RESULÜ’nün adı anılsın! “Yapıyı senden
sorarlarsa, geçici olmadığını söyle. Yerden göğe dolu geldik, her
verimi ULU bildik. ALLAH’ım YARDIMCI’n olsun, gelse gelmese döneceği gün
bilinsin.” dedi, YUNUS’um selamladı yürüdü.

Elden ele gezinde, YUNUS ile sohbete gelindi: “Söze ÖZ’ümüz ile
katılalım, gönülde asla duman bırakmayalım. Aldığımız her söze kuruntu
katmayalım.” dedi, YUNUS’um söze girdi: “Söze yoldan başlarsan, tozu da var taşı da… Söze kuldan
başlarsan tozu da var katı da… Her varolan, varlığı ile darlığı
ile zorluğu ile güzeldir; sevgini esirgemezsen! Tatlı yersen ağzın
tatlı kalır. Tatlı dersen, ÖZ’ün tatlı olur. ÖZ’de sözde, O vardır; sözde yaban
olmasın. Sana yaban gelse de, sende tadını bulsun.” dedi, YUNUS’um selamladı
yürüdü.
“Kuş yuvası sözedir, güzelliği özedir; yolu alandan sorduk,
olacağı günedir. Yol getirir, kayguyu bitirir. Kement atılan olaya,
doğrudan eğriden söz edeni sustur!” dedi, YUNUS’um her öğünde güçlüğü
yapısında görene, ‘Suyunu kendinde bul!’ dedi. Soğuk sıcak almadan, güneşe
fazla kalmadan, yoğurt bol-bol yiyesin, şekerden katasın. Ne yüzde,
ne güzde sözü edilmez, gönülden gelene eğri katılmaz. YUNUS’um yerini
bilir, kayguda olduğun halde senden geleni görür. Sözümüz ÖZ’edir,
selamımız cümleye. “YUNUS senden sorarsa, seni yolunda ararsa; senden mi,
YUNUS’tan mı? Elbet senden! YUNUS her kulunu arar, ne var ki O’nu arayanı
sarar. Suyuna yolumuz verdik, gönülden gönüle erdik, RABB’imin RAHMET’ini
beraberce gördük. Dedik ki: ‘Yumuşak olduğumuz halde, gönülden
katıldığımız GÜL’de; sadece O’nun ADI’nı, RESULÜ’nün andını tekrarladık.
Dedik ki: ‘Yolumuzu BİR’ledik, gönülden gürledik, yıldız olduk göründük,
AŞK’ın dedik sarındık. Dört yıldız dediniz, birine nokta koydunuz, gönül
ehline sordunuz. EYVALLAH diyelim, katılan her kuluna yol verelim. Yoğun
gelen sözümüz, ÖZ’ümüz ile baktı gözümüz. Kapılar açılır, kement atan seçilir.”
dedi, YUNUS’um sözü RABİA’ya verdi:

“GÜL yaprağı saydım, solan gülü soydum, HAK libasın
giydim.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Az yolu çok eyledim, dağı taşı neyledim,
AŞK uğruna peyledim. ‘Gel gidelim!’ diyene, DOST KAPISI bilene; el
büktüm, diz çöktüm, göz alıp verene dek şimşek misali çaktım. Rahmet
olsam toprağa, nefes versem yaprağa; zor nedir bilmezdim, ben gönlümü
bölmezdim. HAK MURADI’nı bileceğim, ne gelse ‘EYVALLAH!’ diyeceğim;
sevgili RESULÜ’nü bileceğim, O’nun ile RESULÜ’nde BİR’leneceğim.”
dedi, YUNUS’um selamladı, yürüdü.

“DOST ADI’na düşeriz, yola halı döşeriz, bilmeyene
şaşarız.” dedi YUNUS’um söze geldi: “At aldım gitmeye, sürü aldım gütmeye, nasib dedim satmaya. Olan
güzeli buldum, güzel diye-diye oldum.” dedi, YUNUS’um selamladı.
“Sürü aldık yolunuza, kuvvet dedik kolunuza. Yerden gökten gelenin,
her yaprakta görenin; yapısında bulduk, kapısında kaldık.” dedi, YUNUS’um selam
ile söze geldi: “Her adımda sayarız, kimden kimi sorarız, cümlenizi sararız. RABB’im
verdi güzeli, DEDİ “AĞAÇ DÖKER GAZELİ.” Bir yaprak bin
yaprağı besleyendir, bin yaprak bahçenizi süsleyendir. Bağlar düzene
girsin, Dostlar seveni bilsin, her kulu birbirine gülsün!” dedi, YUNUS’um selamladı
yürüdü. “Ne fistan adını verir, ne
bostan mideni doldurur.” dedi, YUNUS’um yeniden söze girdi. “Yayık aldık ağaçtan, ayran
içtik bakraçtan. Kucak açarız, kaygudan kaçarız, el dil gönül birliğine
talib çıkarız. Böcek gelse elimize, ayrı verse dilimize, taşı koysa
yolumuza; asla ‘Neden?’ demeyiz, düzene aykırı saymayız!” dedi, YUNUS’um
selamladı yürüdü.

“Söz alsam dile gelsem, güzelde seni görsem. ‘Ömrümde vergimi sürsem!’
diyene! Olumlu her halde, verimli her gülde; elbet ALLAH’ımın İZNİ
vardır. Bağlar üzüm verecek, kulu yoldan gelecek, doğruda olan ile
yapıyı bulana selam verecek.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “ ‘Dağı
aşsam bulamam, ben ovada kalamam; demde yolum
verilse, bir vakitte duramam!’ denilmesin, ham meyve yenilmesin! Yol
açıldı
gidilecek, sürü geldi güdülecek; saf-saf durdu arınacak, yazıya gelende
en
güzele sarınacak.” dedi, YUNUS’um “Kayguyu siliniz.” diye sorguya
verdi. “LOKMAN’dan aldı isek, kayguyu sildi isek, selamımızı iletiriz.”
dedi, yürüdü.
“Güller diken verse de, kullar düzene hata bulsa da; YAZAN yerini
bilir, arayan güzeli bulur. DOST KAPISI dedik geldik, cümlenizde HAKK’ın
NURU’nu gördük.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Atı yola süreceğim, buğday tarlasına gireceğim,
sahibine soracağım; ‘RAHMET mi, zahmet mi?’ RAHMET olmasa zahmete gerek
kalmazdı, zahmet rahmetsiz bilinmezdi. Öyleyse O verecek, ben bileceğim; O
görecek, ben soracağım, böylece kulluğum ile övüneceğim.” dedi,
YUNUS’um selamladı.

“Su aktığı yerde iz bırakır,
yol gittiği yerde söz bırakır,
diz
büktüğü yerde görgün açılır.”
dedi YUNUS’um
söze
geldi:
“Ağacı köklersen odun olur,
meyvesini beklersen gölge
verir,
gölgesinde her dileyen barınır.
Odun gereksiz
mi?
Yuvasının çatısını örten,
orda korunur.
Yeneceğin
değil,
döneceğin düzene göz at.
Halinden olduğu gibi
söz et.”
dedi YUNUS’um selamladı.

“ ‘Demde güzel ne?’ dersem, ‘Gün, güneştir.’ dersiniz,
güneşin erdirdiği meyveleri yersiniz; yumuşak hale gelip,
gönlünüzde ersiniz.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Kuşlara söz verenin, yapraklara göz verenin, kulu ile BİR
olanın yolu elbet bizdedir. ‘Gayrette, gücümüz nereye kadar?’ denir: Toprak,
gün, Güneş, su, hava RABB’imden; yolunu kurmak, senden. Çevirdiğim
her dalda yeşeren yaprağı düşündüm, dalına aşıyı ben
verdim; ne var ki, gün, Güneş oluşa bağlı. Dağda taşta düz giden, ayağına tez giden; söz etmez,
dudak bükmez. ‘Taş ayağı yarmaz mı?’ dedim, dedi ki: ‘HAK,
çıplağı görmez mi, gayretini vermez mi?’ ‘El HAK!’ dedim yürüdüm. YARATAN,
madem ki yarattığı iledir, cümle bilgi GÜL’edir. SEN’den gelen varlığa,
düşmez kulu darlığa.” dedi, YUNUS’um selamladı.

“Gülü severim dikeni ile, suyu severim dökeni ile, ateşi severim
yakanı ile, her dağda gelişeni severim bakanı ile.” dedi, YUNUS’um söze
geldi: “Yorduğunuz olayda, günü bulduk kolayda. ‘Ne olursa olsun,
ALLAH’ım en güzeli versin!’ dedik; hem ham meyveyi yedik, hem olsun diye
bekledik. Dağarcığın boş olmaz, gönülcüğün boş kalmaz.
‘ALLAH!’ dedim, yoluma asla taş gelmez, gelse bile ayağı bulmaz.”
dedi, YUNUS’um selamladı.

“Destek oldum gezene, yolu sordum YAZAN’a, aşı vurdum kazana.
Gelen alsın, giden bitsin.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Meydan açık gelene, ‘Susuz kaldım!’ diyene. Ne ezilen
ağlaşır, ne güzelden uzaklaşır. Ayva nardan tane aldım, üzüm
yedim tadın sevdim; bal ile geleni, arı diye vereni görgünde belledim.” dedi,
YUNUS’um selamladı.
“Tepede durdum baktım, görseler diye ateş yaktım. Bilenin
bildiği yerde, erenin verdiği halde, külüne su döktüm.” dedi,
YUNUS’um söze geldi: “Teraziyi ele alsam, huyuma ölçü versem, dergahta ekmek desem; alan
alır, almazsa, olmayana dağılır.” dedi, YUNUS’um selamladı
“ ‘HAK!’ dedi isek günde, kalmayalım asla zanda; RABB’imin verdiği
her anda, ‘Kulunum!’ dediği sadece ünde. Sahib olduk ADI’na, geldik günde
andına. Ağaca dala baktık, türbede kandil yaktık; RESULÜ’nün
eteğinden tuttuk, dedik ki: ‘Seninleyiz!’, dedik ki: ‘Günündeyiz.’, dedik
ki: ‘Ayrılmadık, yönündeyiz.’” dedi, YUNUS’um söze geldi, “Varalım gelelim
size.” dedi: “Açtık gönül bağımızı, dedik ‘Aşalım AŞK
dağımızı.’ Olur olmaz demeden, ham lokmayı yemeden, vardık durduk düzüne,
dedik ‘Geldik sözüne.’ Sevmeyi senden öğrendik, RESULÜ adını HAK ile
BİR’ledik. Dolu bardak ala-ala, akan suya dala-dala. Sevenini
çağırdık, bağında üzümü derdik. Sözümüz O’ndandır, ÖZ’ümüz O’na,
gözümüz cümleye.” dedi, YUNUS’um selamladı.
Gayrıya yol verenin, ayrıyı yapıda silenin; aldığına
verdiğine şahit olduk. Yoldan soranın, YUNUS’um adına kaydını gördük.
“Yollar açık, gelene; gönüller aşık, bilene.” dedi, YUNUS’um selam ile
geldi: “ALLAH’ım, gönülde olan ile BAYRAM’a geleni bilir; her günde, yazılanı
okutur. Deste yaptım dalları, ‘Güzel!’ dedim halleri; yorumda olduğu gibi,
bağında kaldığı kadar.” dedi, YUNUS’um dağda bağda,
aradığın her yaprakta izini bildirdi.

“Güller açacak dedik, sofraya aşı koyduk, HAK sohbeti ile
doyduk.” dedi, YUNUS’um selam ile söze geldi: “Altın tası alacağım, güzelliği bulacağım, sevgi ile
dolacağım. Yoldan gelen soylu arar, ‘Olmazsa?’ der huyluyu sorar. Ne
soyundan, ne huyundan geçemezsin; taş ağır ise yerinde kalır, balta
bulsan kıramazsın. Kement attığın olayı değerlendirme! De ki:
‘Ağır taşı kaldıramam, olay düzensiz geldi bulduramam, dağlar
taşlar eğilse günümü dolduramam. Öyle ise, YAZILAN’a uyacağım,
gelen sesi duyacağım, ne derlerse bekleyeceğim.’” dedi, YUNUS’um
selamladı. Alan bilir, uyumsuza ayak atan bulur.

“Yer yerden üstün değildir! Kul, yoldan bıkkın değildir.”
dedi, YUNUS’um söze geldi: “Sular gelir düzen ile, günler yürür YAZAN ile, yol bilinir sezen ile.
Geldik durduk bağına, yüce dedik dağına. Eğildik suyu aldık, ne
yoldan kaldık, ne de güzeli sildik. ‘Dar geldi!’ dediğine, kaderine
küstüğüne; kim oyun vardır dedi, kim fistan dardır dedi. Odun alsan eline,
adın yazsan diline; ‘Gelecek nedir? diye sorma!’ diyeceğim. YAZILAN’ı
bileceksin, günü geldiğinde dilesen dilemesen okuyacaksın; çünkü, ömrün
ile dokuyacaksın. Dayandığın güçten elini çekme, eteğindeki taşı
kimsenin önüne dökme! Doğuştan aldığına değil ömürden
kaldığına, menedilen ile kendini kavurduğuna inanma! Aldığın
verdiğin, kaderinde gördüğündür. ‘Geçti ALLAH’ım!’ diyesin, yapında
oluşanı aklın ile silesin! Asla, doğuş ile değildir!
‘Dağlarda dolaşayım, kuşlar ile halleşeyim, yollarda seven
ile buluşayım.’ dersin. Seven de, sevilen de ALLAH’ımdır! DOST KAPISI
açıktır sorma gir, gönlüne DOST’un TAHTI’nı kur, bahtına güzel diye gül!
Çevreni değil, kendin ile yarattığın dünyayı her selam veren ile
paylaş! Yerden göğe sevinecek, sevindiğin halde sevileceksin.”
dedi, YUNUS’um selamladı.“Elden alsam severim, ben verene
gülerim. ALLAH’ım SEN’den benden, ayırma beni kulluğundan. Serde soru
olacak, kul sora-sora bulacak, öylece kullukta kalacak. Sevinecek olana,
ağlayacak dolana, ekleyecek bilene. YUNUS’a uyacak, yola öyle doyacak.
Çevresini silmeden, yaprak aldı bölmeden, taşlı yolda kalmadan
sunduğu her kokuda, bulduğu her damlanın özü kalır.” dedi, YUNUS’um selamladı
yürüdü.
“Dal üstüne çıkacağım, kuş misali bakacağım, meyve erdi
dökeceğim.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Dayanmayı bildi isen, savunmaya gerek yok! Yapıda olana uydu isen,
dağılmaya gerek yok! Söz sözü açacaktır, uymayan kaçacaktır; demde konuk
gelenler, sohbet ile geçecektir. Seçtiğimiz konuya, her yolun DOST
diyenini aldık, DOST’luğu bütünde bulduk. Dedik ki: ‘YUNUS MEVLANA
BİR de, MERYEM söze gelir de, O’ndan ayrı mı söyler?’ Doğuşa
ADEM ile başlarız, MUHAMMED ile birleriz, cümlemiz öylece gürleriz. Sır
olanı, serde kalanı; senden benden değil cümleden toplarız, bir bohçada
katlarız. Dileyen açar okur, dileyen tezgah kurar dokur. Dileyen, yolunda,
bilinmeyen fakir fistanını giyer. Sözümüz; her yaratılanın varlığı
üzerinde RABB’imin SÖZÜ olduğudur, halinde gözü ile gördüğüdür.
MEVLANA giydiği fistanı cümlenize örttü ise, RABB’imin İZNİ’ndendir.
Gözetilen her kulu, yerini bilendendir, kulluğunu hale uydurandır.” dedi,
YUNUS’um selamladı. “DOST halin, DOST’luk ile bağlansın. Kulluğun
cümle ile bilinsin. (Sorumun
cevabı mı verildi efendim?) EYVALLAH!”
“Günün yorumu gecenin sorununu çözer, yapıya uyan ağacı çizer.
Ben, senin ile bütünlüğü bulurum. Ben, senin ile kayıtta olurum; sevgimin
verdiğinde, kainatı bilirim.” dedi, YUNUS’um selamladı söze geldi. “Bayrak alsam sefere gelsem, seherde niyazını duysam, diyeceğim
ki; ‘Konuk değilim!’ Karda iz buldu isen, sözü kendine aldı isen; ‘Kayguyu
sil!’ derim, ‘Olayları, bilgin ile böl!’ derim. Her söz diyene aittir,
birbirine bağlarsan gereksiz ağlarsın. Olanı olduğu yerde,
bileni bulduğu yerde bırak! Merdiven; çıkarsan yükseltir, inersen
alçaltır. Dayandığın güç ile ayağına geleni görürsün, manayı kendin
gönül yapında bulursun. Karar; ne sende, ne bendedir, dayanmayı bilendedir,
YAZAN yolunu görendir. Ham meyveyi yemediğin, taşlı yola
girmediğin bilinir.” dedi, YUNUS’um selamladı.
“El aldık, GÜL verdik, konuya sevgi ile girdik.” dedi, YUNUS’um söze
geldi: “Sevgi bağına gireceğim, altın ağı öreceğim;
kuşak alsam belime, dileyen her kulu saracağım. Yaprak olduk
dökülmeyen, kökleri sökülmeyen, ağacımız bilmeze dikilmeyen. Kundak aldık
açacağız, gerçek bildik geçeceğiz, her kulunda güzeli
seçeceğiz.” dedi, YUNUS’um dolan her kulunda verginin aslını gördü,
sergiye öylece girdi. “Dereden su alırsam, kumunu da sahip olurum,
darlığı öylece bilirim. Deryadan su alırsam, her zerreden söz bulurum,
öylece genişlikte kendime yön vereni görürüm.” dedi, YUNUS’um selamladı.

“Daldığımız her konu, bildiğimize kapı açar, kapıdan arayan
geçer.” dedi, YUNUS’um ER olana gürlüğü müjdeledi. “Kayguyu yoluna veren, kendinde hatayı görene diyelim ki; ‘Ne senden,
ne benden, dumanı getirenden.’ Doğmayan kuzuya ses veremezsin, adını
alamazsın. Yoluna gelen düzende, kendini göremezsin. Açacağım kapıya
kaygusuz gel! Derin kuyu, yerini belletir, toprak güzel ise, ekini besletir.
Konuk gelmedik, doğrudan gayrı vermedik; ‘Kimden kime?’ diye sormadık.”
dedi, YUNUS’um selamladı yürüdü. “Görgüyü
bildiğine, asılsız geleni sildiğine, cümlemiz şahidiz.
‘Yumuşak olamam!’ denilmesin. Adıma niyet kuruldu ise, ham meyve
yenilmesin. Söz verildi ise, dönülmesin!” dedi, YUNUS’um yeniden söze geldi: “Alacağız, gayret ile
bulacağız, sözünüzde kalacağız. Suya yön verenden, soyluyu
soracağız.” dedi, YUNUS’um selamladı.

“Kendimden aldığımı, cümleye verdiğimi düşündüm. ‘Ne
aldım? Ne verdim?’ diye ölçüye vurdum. Gördüm ki; gönlümü açtığım kadar
alabildim, gönlünü her açana verebildim. Gerçeği bilen; gördüğü her
zuhuratta davaya düşmez, ‘Neden?’ diye deşmez, olduğu gibi,
gördüğü kadar alır. ‘Derdim var!’ diyenle, derdi sepete koyana sorsalar, kaderi
YAZAN’ı bilseler; ne ‘Dert!’ denir, ne sepete konurdu.” dedi, YUNUS’um söze
geldi: “Deve aldım güdeyim, çöller bekler gideyim. Gönlümde olanı satayım,
olmaz denileni atayım. YAR YUNUS’u bekler de, YUNUS ağacı kökler de,
bileni bilmeyeni saklar da; dilenene gitmez mi, yaprağı toprağa
katmaz mı? Alacağım, SEN’dendir RABB’im; bulacağım, SEN’inle. Korkuyu
sileceğim, diyeceğim ki: ‘SEN’i bende buldum, SEN’inle cümlede oldum.
Gönüllere taht kurdum, cümlenin kaygusunu sildim.’ Gökler selam verecek, ERENLER
hep gülecek; her birinizi, beklenen günde, aynı kapıda bulacak. Cümleye!
MEVLANA ile söyleştik, akan sularda halleştik. Suya gelen her çöpte,
değişen konuyu bildik. Dedik ki: ‘Her gelen yıkanır. Yalnız
değildir, her alan beklenir.’ Kendine yol açana selam olsun!” dedi,
YUNUS’um selamladı.

“Yerden aldığım taşı, göğe diktiğim başı,
gerçekten ayırmadım.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Baktım aynaya, dedim ‘Yaprak oynaya.’ Ne döndüm, ne gerçekten
ayrıldım. Pişti aşım, selamette başım, olmadı kucağımda
taşım. Gel, seninle söyleşelim. Gel, gönülle halleşelim. Sevgide
cümlemiz birleşelim dedim, cümlenizin gönüllerinde yanan odu gördüm.
Gayrıya seslenelim, uymayana hislenelim, her kulunun sevgisinde beslenelim.”
dedi, YUNUS’um selamladı. “Geldim sözün düzüne, RABB’im dedim yazına.
Cümlenizin sözüne saz aldım, dağlardan ses verdim.” dedi, YUNUS’um yeniden
söze geldi: “Altın siniye koyduk, soframızda
sohbete doyduk. Her gelen ile uyduk, nefsimizi soyduk. Bir-bir dedik saydık,
CAN ile CANAN’a bir göz ile baktık, olumsuza kalem çektik.” dedi, YUNUS’um
selamladı.
“Dostlar günün yorumunda, her olay kulun sorununda.” dedi, YUNUS’um
söze geldi: “Katık oldu aşımız, gölge sildi başımız; ‘Ata yol versek.’
dedik, binek oldu yaşınız. Suya adım atalım, balığı tez yutalım; acı
tatlı gelirse, olaya güzel diye bilgimizi katalım! Gönülden aldığına, satırdan bulduğuna, yapıya gönül verip
kaldığına; her biriniz güldünüz, gülen ile BİR’liği kurdunuz,
yoruma verilenden gerçeği sordunuz. Kapalı olan açılır, kaygudan öyle
geçilir. Gerdiğim ip tutarlıdır asla kopmaz, görülen geçerlidir sapmaz.”
dedi, YUNUS gölgeden rahmeti müjdeledi, selamladı.

“Dağları aşalım mı, sular ile taşalım mı, taşlı
yoldan geçelim mi?” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Bağlar üzüm verecek, kulu yolu bilecek, gölgeyi silip aydın günü
görecek. Çuvala un doldurdum, at sırtına kaldırdım, ata yolu buldurdum. Kuyu
vermez bilene, kulu sormaz yabana, kayıp demez çobana. Gidenin sırtı pektir,
kalanın sorusu çoktur. Kapalı kapı arama, gölgede ne var diye tarama!” dedi,
YUNUS’um selamladı.
“Komşuya yolu sorduk, her olayı hayıra yorduk.” dedi, YUNUS’um
söze geldi: “Zincir vuramam söğüte, hayır demem öğüte. Kaldığım
yerde ararım, bulduğum her zerrede sorarım. Gelmeyi dileyene, yorumdan söz
arayana selam olsun.” dedi, YUNUS’um selamladı.
“Seyre daldım güzeli, doyumda buldum ezeli. Huyum ile gideceğim,
suyum ile bulacağım.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Kafes var ise sende, niyazın olsun her zerrende; doğuşa
öyle gelirsin, kendini ÖZ’de bulursun. Kaynak, sana bana gelir, cümleye verir;
cümle de, dağılanı noktada bilir. Ne nokta bitirir, ne cümle.” dedi,
YUNUS’um selamladı.

“GANİ’den gelen selama yorumsuz katıldık, her söz ile
güzelliğe atıldık.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Toprağa eğildim, GÜL’den sayıldım; yaprağa yöneldim,
daldan sayıldım; karıncayı denedim, yerden göğe güzellikte kaldım; günümü
yerimi, bilenden sordum: ‘Az alan mı bilir, çok veren mi görür?’ ‘Yolunu soran
bulur.’ dediler, aşıma tuz kattılar. Dalda kuşlar olursa, kuşlar yolu bulursa, somunumuzdan
alırsa; elbet yoldan geleni bilir, her hal ile gönlünde güzeli bulur.” dedi,
YUNUS’um SOMUNCU’nun selamını iletti

“İplik aldım bükerim, su doldurdum dökerim; demde yolu sorana,
altın gümüş takarım.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Doğduğum günden aldım, soyduğum günde buldum.
Kapılarda döne-döne, gönüllerde yana-yana; AŞK ile DOST oldum,
dağlara DOST diye baktım. ‘Almadan eleği bilemezsin, bilmeden bilgini eleyemezsin,
düğümlü ise yumak, dileğine dolayamazsın’ diyene de ki: ‘Yumağı
dolamaksa, bilgimi elemekse; ALLAH’ım güç verecek, YUNUS beni saracak, sabır
ile kopmadan her düğüm çözülecek.’” dedi, YUNUS’um selamladı.

“YARATAN’ın sözünde, cümlenin hep gözünde doğruya yöneldi isek;
elbet kulluk bizdedir. Demek yolumuz O’ndan, gelen de O’ndan. Ne gelir benden,
ne verir senden, yolumuz cümleden.” dedi, YUNUS’um sözü aldı: “ ‘Söz alır da geliriz, her dileyene veririz.’ denilir,
doğuşa öyle sevinilir.” dedi, YUNUS’um selamladı.

“Saymayı denedik, eğiten ile övündük;
geçirmeyeceğimiz köprüye asla yönelmedik; karşıya söz verdi isek,
yanılmadık.” dedi, YUNUS’um yol üstünde durdu, yolda olanı sordu: “Aldığı yaprağı okuyacak, bulduğu
ipliği dokuyacak, bülbül misali şakıyacak, niyaz ile gerçeğin
düğümü çözülecek.” dedi, YUNUS’um selamladı
“Güzeli bildik göz ile, güzeli verdik söz ile, adım-adım yürüdük haz
ile. ‘Yollar, halden sorulur.’ derlerse, de ki; ‘Güzeli bilen; hal ile gönlünde
olanı verendir, bildiğini HAK sofrasına serendir.’ ‘DOST olalım.’
dediysen, DOST sofrasında pişmiş aşı yediysen, günün düzenine
güldü isen; elbet, bilen dersin.” dedi, YUNUS’um sözü aldı, aldı da gönlünü
kainata saldı: “Seyre gelecek olan, seyirde kendini bulandır; aramayı deneyen, yolunu
HAKK’a bağlandır. Yerde gökte aradım, toprakta karınca yuvasını taradım;
ne yolsuz gördüm, ne yoksul bildim, havuzda duran suya elimi sürdüm. Duran suya
söz etmeden, akan suya nasıl göz ederim? Yolumu bilenden bilmeyenden, neyi
sorarım?” dedi, YUNUS’um selamladı.

“YEMEN’den geldik söze, sizler ile durduk dize, sahip olduk
görevimize. Yolum yolcuya gelir, huyum ile yerden göğe yükselir, uyumdan
bildiğini alır.” dedi, YUNUS’um söze girdi: “Çağrıyı duydum, RESULÜ’ne uydum, DOST meydanında buz üstünde
kaydım. Meydan, dileyip te gelene; meyhane, halden yorum soranadır.
Gerçeği almak çok güzel; gerçek ile cümleyi bulmak, buz üstünde kaymaktır.
Her an hazır olmak mecburiyeti vardır; uyduğun halde, ömrünün her anı
kardır.” dedi, YUNUS’um yoldan gelen ile doğuştan gelişene selam
iletti. “Görgüyü açtığınız, köprüden geçmek için söyleştiğiniz
anda; ‘Yorumunuz, yerden göğe uyumlu.’ dedik, noktayı öyle koyduk. Yapıya
her kulu sahip olayım dese, sarayda kendini görse; gerçeği bilmiş
olur, güzeli bulmuş olur.” dedi, YUNUS’um selamladı.
“Yaydık yere üzümü, saydık eren sözünü, NUR
ile versin gözünü.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Her gözde, NUR’unu bilen vardır. Her
sözde, gönlünü veren vardır. ‘Yoğurt yiyeyim…’ dese, sürüyü güden vardır.
Her adımı sayılan, bilgisinde soyulan, devrini tamamladığı günde görevini
bitiren vardır. Göz ile girdik söze, NUR’undan dedik size. Hekim ile söyleştik.
( Bir can sorar: ‘Benim
söyleşim mi acaba?’) Değil. Görevli hekim, göz ile. Gönülden
uyduğu kadar, yolunu bildiği yerde, devrini tamamladı. Konuk yerini
bilir, gelip görevini alır; gönülden oluştuğu gibi, sevgide
buluştuğu kadar.”

“Dayandığımız kapı, uyandığımız yapı, cümlenizin kaydını
verendir. Her veren, gerçeği görendir. Doymayı bildi isek,
doğduğumuza inandığımızdandır.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Bir günde aldığımı, bin günde veremem. Bir yönde gördüğümü,
bir ömürde bulamam. Her olay bir ana sığar, gönül O anda her çirkini
soyar. Gölgeyi ağaçtan diye severiz, meyveyi yemeye soyar da hazırlarız.
Benden sana gelecek, HAK nasibini verecek.” dedi, YUNUS’um selamladı.

“Suya yol soracağım, elim koyup çamaşır düreceğim,
sebepsiz gelmeyen her olayda güzellik göreceğim.” dedi, YUNUS’um sözü
aldı:
“Attan yolu bilirim, ALLAH derim yürürüm; DOST KAPISI ararım,
cümlenize sorarım; ‘Gelmek mi güzel, dilenen hale; konuya girmek mi güzel,
aranan yola?’ ‘Ararsan bulursun, dilersen alırsın; demde her konuda gönülden
kanarsın, gelende AŞK’ı ile yanarsın.’ dediler de, sonsuzu yerden
göğe açtılar.” dedi, YUNUS’um selamladı.

“Yaprak aldım tazeden, güzel bildim gerçekten. Aldan, mordan, sarıdan
saydım renkleri, ayrı kaldım karadan.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Her rengi bildiğim halde söylersem, yaprağı elden ele
verirsem; gün güzele, heves gazele dönüşür. Eğildiğim
toprağa, selam verdim yaprağa. Karıncaya yuva buldum, kelebekten
yerini sordum. Dediler ki: ‘Daldan dala.’ Her böcekten yolunu sordum. Dediler
ki: ‘Halden hale.’ Yerden aldım, havada uçan kuşu yelden sordum. Ne
gezende yerleşir, ne kazanda kaynaşır, her yaratılan birbiri ile
oynaşır, gerçeğin adına yolcu ile aldığını paylaşır.” dedi,
YUNUS’um selamladı.
“Yorumdan kaçamadım, bilgimi açamadım.’ denilirse, deyiniz ki: ‘Yorum,
her olaya güzeldir diyenden gelmeli.’ “Dünü günü ayrı görenin yorumunu,
kendisinde bırakalım.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Koşmayı denedim Güneşe döndüm, Güneşten tenimde
yandım. ‘Kuş olsam, dala konsam.’ dedim, ağacın gölgesini özledim.
Ağaca sırtımı dayadım, geleni gideni gözledim, alanı vereni özledim.
Güneşin vergisine, kulunun yargısına söz edeni dinledim. Dedim ki: ‘Her
varolanın kendinden aldığı verdiği, kendinden kayıtladığıdır. Ne
satıra gelir, ne hatırda kalır.’ Öyle ise, senden benden geçen her olay korkuyu
silmeli.” dedi, YUNUS’um cümlenizi selamladı.

“Şarkı türkü söyleyelim, gönülleri ferah eyleyelim, gelen günü
peyleyelim.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Ayna alsam elime, sözü versem diline; ne yanıldım diyeceksin, ne ham
meyveyi yiyeceksin. Yol tozlu diyemem, toz üstüne su dökemem; çamur olup,
ayağa gelir diye. Deryaya gideceğiz, cümleye selam diyeceğiz.”
dedi, YUNUS’um selamladı.

“Sepet aldım elime, kemer vurdum belime, dursun dedim geline.
Darlığa oy vermeyiz, güzelden soy sormayız; YUVA açık, asla kapıyı
kırmayız.” dedi, YUNUS’um sözü aldı; aldı da, yolunuzu cümleye verdi. “Doymayı denediysen, değirmene yol alırsın. Kayguları sildi isen,
akan suya katılırsın. Her düzen, seven ile güzeldir.” dedi, YUNUS’um sözden
söze, gönülden gönüle size katıldı, selamladı.

“ ‘Kuşağı dar sarmadık, gelişin sırrını bilmedik’ diyene
sözümüz: Gerçeğin kendisidir ÖZ’ümüz. Benden selam gelirse, ‘ALLAH’ diyen
bilirse; yerden aldığını görür, aldığı ile kendini bulur.” dedi,
YUNUS’um söze geldi: “Attığın adımı sayarsan, yerdeki kilimi kenara koyarsan,
taştan topraktan alacağın, her böcekte bulacağın seyirdir.
Alınanı bilmem diyen, sağırdır.” dedi, YUNUS’um selamladı.

“YUNUS HAK SÖZÜ dedi, her ağacın meyvesini yedi. Yapraklar
yeşil olur, kul aradığını bulur; soğuk sıcak, demde güzeli
verir. YUNUS’un verdiğine, yolunda gerçeği gördüğüne, her
gelişim katılır; soğuk sıcak, odur. Soğuğu yerden,
sıcağı YAR’dan bilelim.” dedi, YUNUS’um selamladı.

“Yollar açıktır bize. Söz ile alacağız, ÖZ ile bileceğiz,
her güzeli göreceğiz.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Açık bulduk kapıyı, söz ile geldik size, serde olan bilgiyle katıldık
yönünüze. Dün geçendir, gün seçen; yarın getirecek, kayguyu bitirecek.” dedi,
YUNUS’um selamladı.
“Ağacın gölgesinde el ele oturdu isek, sofraya her birimiz somun
getirdi isek; ‘Doymadım.’ diyen kalmaz.” dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Dizimde nasır oldu, DOST geldi hasır verdi. Toz yerde, tuz sofrada,
söz dilde, göz semada. Almaktan vermeye gün yetmez, aldığını verene söz
bitmez. ÖZ’ümüzde, bağlayan güzellik vardır; her gölgeye girişte,
giydiğin fistan dardır. Açalım sözümüz. Gelmeyi dileyenler, toprağı
eleyenler, benden seni arayanlar, deseler ‘DOST KAPISI BİR’dir,
yaprağı BİR’de.’ ; eleğe değil HALİK’e
danışırlar, ÖZ’lerinden konuşurlardı, öylece fistanın darlığına
alışırlardı. Günün güzelliğine seviniriz, deriz ki; ‘Her rengin özenlidir.’
Geceyi benimsemeyiz. Biliriz ki, gün yeniden gelecek, kuluna sevgisi ile
gülecek.” dedi, YUNUS’um selamladı.

“YUNUS dalda aradı, yaprakta saydı, çiçek ile güldü, böcek ile bildi,
her sevene sevgisini böldü. Dağılanı değil eğileni bilsin, kumda
aradığını kayguyu sildiği anda bulsun, selam olsun.” dedi, YUNUS’um. Dağlarda
taşlarda, sebepsiz kalmayanı arasın.

“Doğudan batıya iz sorduk, gelen geçene gün serdik. Oluşan
bilsin, HAK YOLU’nda bulsun diye, DOST KAPISI’nı açtık.” dedi, YUNUS’um söze
geldi: “Altın güğüm su dolacak, bilen kulu deryaya dalacak; her bilenle
bilmeyen kandili yolunda tutacak, çok ile azdan sayıyı çıkaracak.” dedi,
YUNUS’um selamladı.
“Gölden balık beklersen, ovaya çalı ekersen, gideni geleni dürtersen,
yolun zorlu geçer; kul, gölgeden aldığı ile göçer.” dedi, YUNUS’um sözü
aldı; her yıldızda, kendinde bulduğuna daldı: “BAĞIŞLAYAN ALLAH’ıma, her nefesim ulaşır; güzellik
gördükçe, DOST SOFRASI’nda her Alem’den gelen ile kendinde kalana
bulaşır.” dedi, YUNUS’um selamladı.

“Geçmişe göz attığımda, ‘Balığı oltasız tuttum.’ derim,
kendi kendime yoruma girerim.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Her iz geçersiz sözü siler, her söz olmaz denileni böler. Gayesiz
kalmayalım, çaresiz kaldık demiyelim.” dedi, YUNUS’um selamladı.
“Suya daldım derinden aldım, her balığa halini sordum. Büyük
balık, küçükten ses alır; küçük balık, yosundan ÖZ bulur; her birinin sesi,
sözde bağlanır.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Daldım gittim sulara, gerçeği verir diye; kondum gittim dallara,
özgürlük bulur diye… Ne kuşta ses geçerlidir, ne balıkta vergi yeterlidir.
‘Ayrı ayrı alırsam, bir bütüne eklersem, gerçeği çözeceğim.’ dedim,
her günümde bir oyuna daldım. Doğuşta her varolanın varoluş
bilgisi, sadece kendisine verilmiştir, kendisi ile dünyada
derilmiştir, güzellik öylesine görülmüştür.” dedi, YUNUS’um
selamladı.

“Yaprağı ağaçta görsün.” dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Ormanda dolandım odun bulmaya, gönülden gönüle güzeli görmeye…
Odunlar dizi oldu, dalları söze geldi, cümlesi dize durdu. Gölgeyi
vereceğiz, Güneşten alacağız; her dalda öten kuşu,
‘Kimden?’ diye soracağız.” dedi, YUNUS’um selamladı.

“Ne kanat takıp uçtum, ne ‘Olumsuz.’ diye kayguya düştüm.” dedi,
YUNUS’um söze geldi: “Dolandım durdum çayda, bakayım dedim kayda. Oyacağım ağacı,
duyacağım gelen sesi. Suyun akışı gibi gelecek, seven DOST’a
gülecek.” dedi, YUNUS’um selamladı.

“Duvarı öreceğim, kapısını göreceğim; koz aldım toz verdim,
taşı yere süreceğim.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Katılalım düzene, eğildi isek YAZAN’a. Gölgeyi almadan geldik,
dumanı bilmeden bulduk. Selam olsun, her gönülde YUNUS’um seyre yer versin.”

“ ‘Doydum güzele.’ diyene, de ki; ‘Bayramı bilirim de, oruca öyle
girerim; kaydına gelirim de, nefsimi öyle körlerim.’ Zamanda, kul bilincinin
hevesi vardır; bilincine yön verdi ise, ömrüne kardır. Zehrinden korunmaya,
zehri ile çalışırız; aldığımız her güzele, kulluk bilinci ile
alışırız.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Altın kafes kuşa gelmez, kul oluşa akıl ermez, ‘Neydim? Ne
oldum?’ deyip sormaz, bilgisini saklar sofrayı kurmaz. Neyleyim vermediğim
bilgiyi, neyleyim paylaşmadığım görgüyü, neyleyim ALLAH’ım ile
kulunun arasındaki yargıyı?” dedi, YUNUS’um selamladı.

“Dağlar yolu vermezse kardan, yollar geçilmezse zordan, her kulu
eğilmezse dardan; yağan yağmur getirecek, kul emekle zoru
bitirecek.” dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Çiçeğin tozu geçerlidir. Kulunun yozu, ayaktan başa
uyumsuzluğa götürür. Ne aldığınız söze, ne geldiğiniz düze dar
demedik, pişmeden aşı yemedik; aldığınız bilgiden kalmadık,
bilgimizin hududunu çizmedik.” dedi, YUNUS’um selamladı. “Bin davar bir olur da bir söze gelirse,
güzelliğin özetidir. Her kulu bir kapıda bin davarın sözünü bulursa,
gönlünün hasetidir. Hasetten maksat; AŞK’ını aramak, arayana gıpta etmek,
özlemek gözlemek… Gerçeğini bulmak davarın özeti ise, bulmayı her kulunun
niyazında bilmeliyiz. O zaman seni beni siler… Gerçeğin ÖZ’ünü bulan,
BİR’liği kuran her topluluk davardır. Davar; güzelin simgesidir, dirliğin
gürlüğün simgesidir.” dedi, YUNUS’um yeniden sözü aldı: “Baldan tatlı sözüm var, GÜL’ü seven ÖZ’üm
var, bağa girdim üzüm var, her yol bilmeyene dar…” dedi, YUNUS’um
selamladı.

“Günler geceler açık, vermez denmesin geçit. Yol bizim, halde isek;
GÜL bizim, gönülde isek.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Dar fistan giyemem, pişmeden aşı yiyemem. ‘Dur.’ deseler
bile bize, ‘ALLAH.’ dedik geldik güne. Her sayfayı okuduk, RESULÜ’nün hali ile
tavrımızı dokuduk; ‘El, elden alır.’ dedik, güzel günü bilir bildik; ‘Yalan
dünya.’ diyene, güldük. Ne yalan, ne yanlış, YOLU’nda bilen bulmuş.”
dedi, YUNUS’um selamladı.

“Selam olsun; her bilen, bilmeyenle gönlünü açsın.” dedi, YUNUS’um
sözü aldı: “Dert demedik sert gelene, doyduk HAK ile verene; doğduk, yerden
göğe yol aldık, dar gelenden sıyrıldık.” dedi, YUNUS’um selamladı. “Niyazın tamamlandığı
günde, üç ağaca ‘Selam.’ diyesin, gönlündeki niyazını onlara söyleyesin;
yerden göğe, ‘ALLAH’ım.’ diyesin, şükredesin. Selamın her kapıya
ulaşır, NAS ile diyenlere bulaşır.” dedi, YUNUS’um selamladı.
“MEYDAN’da cümle kulu, güzeldir HAKK’a yolu. Selam olsun, GÜZEL’e yol
bulsun, aldığı her selamda ALLAH’ımdan RESULÜ’ne dönsün.” dedi, YUNUS’um
söze geldi: “Bal aldım, dalda gördüm, yaprağı toprağa serdim, her gelene
sordum; ‘Zamanı, gerçekten mi alırsın, dünyadan mı bilirsin; yoksa, olandan,
yalnız düzene uyduğun için mi yumuşak olursun?’ Her satır, her
zerreye verendendir. Gül güzeldir yaprağı ile; dikeninden ayıramazsın,
yapısı öyledir.” dedi, YUNUS’um selamladı. (Kime?) ‘Her zerreye.’ dedik. “YUNUS yoldan sormadı alanı,
‘Aldım, verdim.’ deyip elinde kalanı. Sorana HACI BEKTAŞ ile geldi,
oturduğu postu dileyene verdi. Soralım dedi; ‘Bilgisine mi, duygusuna mı
eğildik?’ ‘Duygusu ile dağıldık.’ dedi. Yormayı dileyenden
değiliz. Yorgunluk asla oluşmaz, seyre gelen her kulu gönül kapısında
buluşmaz.” dediler, HACI BEKTAŞ ile YUNUS’um selamladılar.
“Dağlarda kekik yaydım, ağaçları tek-tek saydım. Her ‘Yol?’
diyene yol verdim, her kulunda ALLAH’ımın NUR’unu gördüm.” dedi, YUNUS’um söze
geldi: “Bardak-bardak su verdim, darda olana sordum; ‘DOST sende, güzel
sonda?’ Her olayın, başı ve sonu vardır. Olayın güzel bitmesi, gönlünde
olan darı siler. Çevreye göz atalım, elde olanı tutalım. Gönüller darda kalmaz,
yol dileyen geri dönmez, ocağımızda ateş asla sönmez, dar gelen
sığmaz, bol gelen taşmaz, aldığı güzele bilen kulu şaşmaz.
‘Benim atım yöredendir, benim katım töredendir.’ diyene, de ki; ‘At, yolun
gidişine uyar; kata gelen kulu, DOST sesini duyar; öyle oldukta, seni beni
siler.’ ” dedi, YUNUS’um selamladı.
“HAY dediysem, diriden; huy dediysem, seriden düşünürüm… Gökte
yerde güzele, ağaç güler gazele. Toprak sergi olursa, yaprak gölge
verirse; gövdesine dayanırım, yeşil renge boyanırım.” dedi, YUNUS’um söze
geldi: “Saydığım her fidanda, sevdiğim meyveyi bulurum; gelen giden
yolcudan, bilgisini alırım. ‘Yayan giden yorulur.’ diyene de ki; ‘Yola niyet
kurana, YARDIMCI verilir.’ Aynada gördüğüm kendi yüzümdür, kainatta
duyduğum kendi sesimdir, bedende uyduğum kendi nefesimdir; almayı
dilediğim kadar vermeyi dilersem, dengesini kurduğum kendi
nefsimdir.” dedi, YUNUS’um cümlenizi selamladı.

“Düz yolu bildim geldim, deryaya daldım buldum; her güzel ile dünü
yaşadım, güne ÖZ ile geldim.” dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Tarlamı süreceğim, ekini yayacağım, esen yeli
duyacağım; kuş kafeste öterse, DOST YOLU’nu açarsa, nefesime selam
verip güleceğim. Nefeste bulduğumu hevesim ile silemem, kaderime ne
yazdı bilemem, SEVGİSİ’ni güzel çirkin diye bölemem; oturduğum
taş sert gelse de, yitirdiğim sevgi kainatta kalsa da, asla
umutsuzluğa düşemem; sevgim var ise yitiremem, sözüm var ise
bitiremem; kaldığım yerden alsam, her bulduğumu yüklensem, elbet
götüremem. Bilgim bana gerçeği buldurdu ise, yücelirim. (‘Aklı yükselen, ALLAH’a yakın
olur.’ Hadisi için mi?) EYVALLAH. Akıl, var olana, mana bilgisinin
arayıcısı olmasını, mantığına uymayanı uzak tutmasını bildirir. Sevmek
akıl ile değil, gönül iledir. Gönlünde sevgin var ise VAREDEN’i ararsın,
aklına sorarsın, mantığın ile yorarsın; öylece, gerçek seni ÖZ’ünde
buluşturur.” dedi, YUNUS’um selamladı.

“Her seferde olan, gönlünü güzel ile sersin.” dedi, YUNUS’um söze
geldi: “Eli ele bağladık, güzele haz ile ağladık, çevreyi
sevgimizde süsledik, her varolanı bilgimiz ile besledik. Sohbeti dileyen;
gemiyi yolda bilendir, bastığı her adımı sayı ile okuyandır.” dedi, YUNUS’um
selamladı.

“Kuşlar gibi uçarsam, doğru yoldan geçersem, her tanede
gerçek olanı seçersem; bilgim ile onurlanırım. Kumda yürüdüm geldim, konuya
GÜL’ü ile girdim, her gönüle AŞK’ımı serdim.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Bağladığım nefsimi çözmeye çalışmadım, EMRİ’ne
uymayanı almaya çalışmadım; gölge veren ağaca, yanaştım
dalaşmadım. Yol dileyen gelecek, halde güzeli bulacak, seven ile olacak;
çevreye baktığı an, ÖZ’ünde olanı duyacak.” dedi, YUNUS’um selamladı. (Bir kişiye mi veriyorsunuz Efendim, bunları?)
‘Kuşağım dar gelmedi, alan bilgisini sermedi.’ diyene sözümüz…
Doğan Güneş her var olanadır, ona bakarsan. Akan su çevrede her
alanadır; destin ile gidersen, çoban olup sürünü güdersen, elbet sudan nasip
alacaksın, vergisinden aldığın ile kendini bulacaksın

“Seyre geldim düzeni, yolda buldum YAZAN’ı. Ayrı-ayrı bilmedim, DOST
KAPISI’ndan başka görmedim.” dedi, YUNUS’um su başında yere baktı. “Suyun başı yeşillenir, her toprak tanesi, aldığı ile
koşullanır. Veresiye gider, alasıya güder.” dedi, YUNUS’um selamladı.
“DOST dedik yol bilene, DOST dedik kaydına gülene, DOST dedik YUNUS
ile halini bağlayana. Sevgiye talib olsam, nefsime galib gelsem, seyrini
seherde seferde bulurdu; gerçeği, gayrıda arar, ÖZ’ümde bilirdim.” dedi,
YUNUS’um selam ile geldi: “Elmayı ele aldım, gönlümü cümleye verdim. Dört parçaya bölersem,
dileyen ile elersem; alacağım bulacağım, her varolan ile
göreceğim vardır.” dedi, YUNUS’um selamladı. “MEVLANA, yol sorana yoldayız dedi,
gönlünü açana haldeyiz dedi. MEVLANA, elden ele, söz ile GÜL’e, GÜL ile gönüle
girer, sevgide her gönülde tahtını kurar, alana bilene sorar; ‘Gölgeden geldin
mi? Sevgi ile buldun mu? Altın gümüş sordun mu? Ağır gelen fistanını
soydun mu?’ Günde buluştu isek, gönülden oluştu isek, her nefeste
söyleşti isek; gerçeği bildiğimizdendir. (Ağır
gelen fistan nefis mi?) EYVALLAH. YUNUS ile yoldayız, kardeş dedik eldeyiz,
dağda taşta GÜL’deyiz. Gönülden akan taşan, her günde
coşan; gün-gün deryaya yaklaşır. Akan su yüksekten geldi ise,
kararsız olur; yolunu buldu ise zararsız kalır. Her halinde verimlidir, kul
halinde bölümlüdür. Coşku; yatağını bulmuş nehir gibi olmalı,
çevresini damla-damla sarmalı, her fidana sormalı; ‘Nasibini aldın mı? Güzel
günü buldun mu?’ DOST yolumuz sizedir, diledi isek güzedir.” dedi, YUNUS’um iki kardeşin küçüğüne selam
verdi

“Yapraklara renk veren, çiçeklerde ahengi bilen, selamımızı alsın.”
dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Dereye indim sazlık, subaşı oldu yazlık, her olay kuluna sözlük.
DOST aradık sevenleri bulduk, sevenlerde güzeli gördük.” dedi, YUNUS’um
selamladı. YUNUS’a sorduğun her satır, der ki güzeldir kulunda hatır.

YUNUS ile söze geldik, koşuya gideyim diyene güldük. Selam olsun,
doymayı bilen gönlünü kaygudan uzak tutsun. “Dört kapıya yöneldik, bir kapıda dineldik; sorguya yer verene,
GÜZEL’i anlatmak için bunaldık.” dedi, YUNUS’um her adımında yorgunluk bilmeden,
bildiğini bölmeden verdi-verdi… “Dayanmayı bildiğine önce kendin inan. DOST olduğun her an
yumuşak olursun, kendini öylece huzur ile bulursun. Çevrende dolanan her
zerre, senden sana GÜZEL’i tarif eder; bilir isen, aklın seni arif eder. Her
soruda önce kendini yokla. De ki: ‘Dayandığım ALLAH’ım asla beni bırakmaz,
zor ile kaynaşsam da ateş ile yakmaz, kördüğüm gördüğüm
olaylarda zora sokmaz. Öyle ise, gönlümden kayguyu sileceğim,
dayandığım ALLAH’ıma şüphesiz inanacağım. Gönlüm açan GÜL’le bürünür, benden bana NUR’u
ile sarılır…’ Gerçek ÖZ’ündedir, kaygu sözünde, şüphe dizinde. ‘Dost
aradım bulacağım, DOST’u dosta soracağım.’ diyesin, elinde olan
aşı tatlı-tatlı yiyesin; MEVLÂNA ile el ele olduğunu bilesin. Gölge
senin ÖZ’ünden uzak kalsın; her nefesin, senin ile HAKK’ı söylesin. Güneşten
aldığın ışık, ömrüne ömür katar; yavrunun yavruları elinden tutar.
Gerçeği onlara da anlatırsın, güzel olanı her sorana dinletirsin.
ALLAH’ıma emanet ettiğini bilesin, her lokmanı tatlı yiyesin. YUNUS ile geldiğimiz, eşine
YUNUS’tan verdiğimizdendir. Ona de ki. Dört duvar doyumludur, dört kapı
uyumludur. Suya sözü verecek, suda kendini görecek, gönlünde RESULÜ’nün sözünü
bulacak. ‘Bil, bildir, bilene uydur.’ dedik, O’na niyaz ettik. Sevgimiz
sonsuzdur, GÜZEL’e dönüşten.” dedi, YUNUS’um selamladı; her yolun, yolcuya
açık olduğunu söyledi.
“Her yaprak düzendedir, her satır YAZAN’dadır. Yoldan gelip alana,
dünü günü sorana, DOST KAPISI’nda durana; YUNUS ile söyleşir, gönüllerde
halleşiriz. Sevdik dedik her zerreyi, gayretten değil hayretten.
Saydığımız fidan güzel, soyduğumuz fistan güzel, okudu isek destan
güzel, dayandı isek destek güzel.” dedi, YUNUS’um selamladı.
“Dağları aşayım dedim de, sular geçit vermedi mi? Yoldan
geçeyim dedim de; dalları sarmadı mı, her ağaç birbirine yolcuyu sormadı
mı?” dedi, YUNUS’um sözü aldı, suya öylece daldı: “Ayağın suya gelse, suda balığı gözün görse, elin kumu alsa;
‘Bütünde kalacağım, akan suda kendimi bulacağım.’ diyesin. Yolum,
yolundur diyene; gönlüm YUNUS’ta MEVLÂNA’da deyip DOST SOFRASI’nda anana.
Katıldığın her sohbette söylersen, aynayı kendine tutmuş olursun,
YUNUS’un adında kendi sürünü gütmüş olursun. MEVLÂNA’dan almaya, YUNUS ile
bulmaya çalışır. Yolu alayım, gidip geleyim diyenin… Olmuşa gerçek
dersen, olacağa talib olursan; düzende kayguyu siler, güzel ile özelde
doğruyu almış, olumsuzu bölmüşsün derim.” dedi, YUNUS’um
selamladı.
“Yola çıktım desti ile, günü bildim, suyu buldum, AŞK’ı ile güne
girdim. Cümlenize selam olsun.” dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Subaşına desti ile geldim, yerden göğe RABB’imin YAZISI’nı
buldum, yumuşak halde kaldım, ER olduk söze geldik, YAR dedik dize durduk,
kaydına gönülden inandık.” dedi, YUNUS’um selamladı.
Yol bizim geldik size, hal bizim
güldük söze, DOST KAPISI’nda selam dedik cümlenize. HAY diye durduk, RAHİM
dedik, RAHMAN SIFATI’na sarındık. ALLAH’ıma emanet olunuz. “Yol bizim, han bizim, göz bizim, söz sizin.” dedi, YUNUS’um sözü
aldı: “Hayra yorduk her sözü, güzel geldi kul yüzü. Duman yolu kapamaz,
çoban sürüyü bırakamaz. Değişene değil, YUNUS ile gelişene
söz ederiz, GÜZEL’i sohbete katarız.” dedi, YUNUS’um yolu bilene selamını
iletti.

“Çevre çimen doludur, yollar kulun halidir.” dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Duvar yerinde durur, karar kulunda kalır, doğruya her bilen
eğilir. Ekinden bekleneni, bükümden katlananı RABB’im görür de nasibini
gür verir.” dedi, YUNUS’um selamladı. “Vardım çeşme başına suyu akar, akan suya her kulu bakar.
Destiyi doldurdum diyen, yerden göğe sevinir; devirdim diyen, yerinir.
Geçtik bozuk düzeni, seçtik RABB’im SEN’den yazanı. Kül olsa bildiğim, hal
olsa bulduğum SEN’dendir.” dedi, YUNUS’um selamladı
“Dağlara ses versem, gölgem silinir; yollarda iz görsem, sevgim
dağılır; aldığın her nefeste, bildiğin cümleye bölünür.” dedi,
YUNUS’um selam ile geldi: “Yayı gerdim, oku hedefe verdim. DOST arayana sordum, ‘Eteğinde
taş var mı? Giydiğin fistan dar mı?’ diye. Yollara güleceğiz,
gidecek geleceğiz; her sofrada kaşığı ile gelene selam
vereceğiz.” dedi, YUNUS’um selamladı. Cümleye. Yağmur toprağı
besler, ekersen kainatı süsler; aldığına verdiğine şahittir
Dostlar. YAR diye-diye geldik, YAR’dan gelene güldük. “Miğfer başını korur, ayfer gönlünde olanı
verir, seyrine gelen gerçeği görür. Elden ele aktarma. Senin olan, sende
kalsın. Yumurta, gününde gelirse geçerlidir, günü geçtikte zararlıdır. Yaban
gölgesi alma, yabana selam verme. Açtığı her çukura, asla adım atma.
‘Yaban nedir?’ denilir. Benlikte olan, gerçeği sadece kendinde bilendir.”

“Kurduğumuz düzende, güzeli gördük yazanda, deryaya dalıp
yüzende. Bir senden, bir benden, sevindik gelenden. Durmaya özenmedik, vermeden
kazanmadık. Alacağız vereceğiz, her renk fistan giyeceğiz.”
dedi, YUNUS’um selam ile söz geldi: “Her böceğin görgüsünde, her çiçeğin bilgisinde, kulunun
gerçeği vardır. Her renge büründük te, ahengi bulur. Yapraktan akan damla,
yağmurun seferidir. Dilersem gayretini, derler ki ‘Niyazının seheridir.’
Aradım-aradım güldüm, gülenler ile buldum. Her bilene nağme saldım, ‘Gelin
alın, bilin görün.’ diye. (Çağrı
mı?) EYVALLAH. Nasibini ALLAH’ım bilir, niyet edene şüphesiz
gönderir.” dedi, YUNUS’um niyaz ile selamladı. “Atlara ot verelim, ayaklarını saralım; adım-adım gitmeye, dilenen
sürüyü gütmeye. Duman bize gelemez, uğru söze gülemez. Uğruluk, yalnız
para pul çalmak değildir. ÖZ’den alana, söz geçersizdir. Kayguya
düşmeyiniz. Bilginize gülene şaşmayınız. Gerçeğe gülene,
bilgi uğrusu denilir; öylesinin helvası tez yenilir.” dedi, YUNUS’um sözü
aldı: “YUNUS yolun bekçisidir, bildiğin gerçeğin hakçasıdır.
Almayı dilediğiniz her konuya niyet kuralım, bilgimiz ile gönlümüzü
karalım.” dedi, YUNUS’um selamladı.

“Geldik SEN’i bilmeye, geldik beni bulmaya, her zerreyi sormaya, seni
beni silmeye. Altın yazıyı yazdık, toprağa adımızı kazdık, gelmiş
geçmiş olayları seyir diye rafa dizdik. Bilginiz ile görgünüzü kainata
serdik.” dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Her nefeste HAY dedik, her heveste geçici olanı gördük. NUR olalım,
yorumda gerçeği bulalım. Ayrıda değil, ÖZ’ünüz ile aldığınızı
bilelim, özürsüz kalalım.” dedi, YUNUS’um “Onurluluk, kulluğun
gerçeğini bilmekten gelir; kulunun bilgisi ÖZ’ünde kalır.” diye cümlenizi
selamladı. Onurdan maksat kibir değildir, dünyada kula baki olan kabir
değildir. Ne toprakta, ne yaprakta, asil olan, bünyesinden gelen
değil künyesinde olandır. Ermeyi meyve diler amma kul eli böler, öylece
künyesinde olana uyar.

“Geldiğim gün bilinir, döndüğüm gün silinir; her yol,
dileyen ile, niyette olana açılır.” dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Geldik üzüm bağına, geldik gönül çağına. Çağıran
bildi, YUNUS ile aldığına güldü. Seferden yol dilersek, aydın güne
döneceğiz; kaynağın başına geldik, kana kana içeceğiz. ‘Gel
gör.’ dediler, HAK SOFRASI’na RESULÜ’nün aşını koydular; dağlara taşlara
ses verdiler, ovalarda açan güllere nefesi sordular. Bilen bilir, seven bulur.”
dedi, YUNUS’um selamladı.
“Gölgeyi sildi YUNUS, bağladı geldi yolu, her destide su dolu.
Ayaktan söz edene, sözü güzele katana selam olsun; duran gemide uyuyan tayfaya
ALLAH’ım YARDIMCI göndersin.” dedi, YUNUS’um selamladı. “Yorumdan aldığımız gibi, bilgimizde
bulduğumuz kadar her olaya yön verelim, boyuna enine değil gönlüne
katılalım.” dedi, MEVLANA YUNUS cümlenizi selamladı.

“Sepette su durmaz, bilen bilmeyene vurmaz. ALLAH’ıma sığınan,
asla darda kalmaz.” dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Akan suya baktım, deryaya aklımı taktım… Her nehir deryaya yürür de,
derya geleni görür de; demez mi ‘Ben sana geleyim.’, demez mi ‘Dile vereyim.’.
Darlığa özenmedik, olumsuza bezenmedik, verse vermese gücenmedik. Seyri
gönül ile oluşturduk, gönlü cümle alem buluşturduk.” dedi, YUNUS’um
selamladı.
“Daldan dala söyleşen, her nefesi paylaşan, gelenden
gidenden DOST ADI’nı sorana selam olsun.” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Doğan Güneş’e baktım, ocağı öyle yaktım; destiye suyu
döktüm, seherden gelen ile ayağa kalktım. Nefes, DOST KAPISI’nı soran
kafes. Gelmeyi bildik, sevgin ile olduk.” dedi, YUNUS’um selamladı.
“Kapı-kapı dolaştık, kulları ile halleştik; geçersiz denilen
her olayı, geçerli hale saydık.” dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Akan sularda durdum, heybeyi omuza vurdum, gelen geçene sordum;
‘Alacağın mı, vereceğin mi gönlünü doldurur?’ Kimi alacağım
dedi, kimi vereceğim… YUNUS ile söyleşen, aldığı verdiği
ile eyleşene selam olsun. Desin ki; ‘Hem alacağım, hem
vereceğim; almazsam, vermeyi nasıl bileceğim?’ Yapraklar örtü geldi,
topraklar serti sildi, ağaçta sırtı buldu; gün-gün aldığınıza, her
dileyene verdiğimize, her dalı şahit oldu.” dedi, YUNUS’um selamladı.

“Her dalda yaprak saydım, bir dalda meyve buldum, tadını güzel dedim,
çevreye gülleri serdim. Gel diyenle, gül diyene, toplanan suya göl diyene,
‘Kainattan aldığın bilgin ile kal.’ diyene, selamımı ilettim.” dedi,
YUNUS’um sözü aldı: “Daldığım her konuda, dar geleni sildim, varolanı buldum. Kuyuya
eğildim, YEMEN’den selam getirdim. Kuyu selamımı aldı, bana geriye verdi.
‘Dumandan uzak kalsam, her konuya HAK ADI’na dalsam’ dedim, kumdan gelen her
nefesi ÖZ’ümde bildim.” dedi, YUNUS’um selamladı.

“Dalda yaprağı saydım, meyveyi aldım kabuğunu soydum,
nasibime sevindim, şükür dedim doydum, her söze YUNUS misali uydum. Geldik
söz ile, bulduk ÖZ ile.” dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Bir-bir okudum yazdığını, gün-gün dokuduk dizdiğini. Elden
ele uzandık, HAK MUHABBETİ’ni kazandık. Düzen öyle güzel ki; gel diyenle
oluşur, GÜL diyenle buluşur, her sevenle söyleşir. Aradık her
taşın altını, sorduk kimdir bilenin postunu. Dediler ki; ‘Kimden kime
danışırsın, kim ile kime söyleşirsin?’ Dedim; ‘Senden bana söz gerek,
benden sana ÖZ gerek, aşı koydum tuz gerek.’ Geldik, güldük, ağladık;
her sohbeti BİR’ledik, ALLAH ADI’na gürledik; senden sana selam dedik,
cümlede hal eyledik.” dedi, YUNUS’um selamladı.

“Konuk yolu sorarsa, her kapıyı ararsa; yoldan aldığını bildirir,
gönlünde olanı buldurur.” dedi,
YUNUS’um sözü aldı: “Merdiven dik geldiyse, ağır-ağır çıkarız; yorgunluk verdi
ise, yarı yolda çökeriz; DOST YOLU’na girdikse, ‘YA ALLAH.’ der, sözden güzeli
seçeriz. Sözde güzel; gerçeğin bilgisine temeldir.” dedi, YUNUS’um
selamladı.

“Ağaçlar dizi oldu, yaprakları söze geldi, her dalında gayret
kaldı. Yokuşa çıkayım diyen, meyveyi olgun diye toplayana selam olsun.”
dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Eğriye eğri dersem, eğri dal kırılır mı? Eğri
olan temele düz duvar kurulur mu? Güneşe talib olan, kar gelse yorulur mu?
Gelmeyi dilediyse, geçmişte kaybolur mu?.” dedi, YUNUS’um selamladı.

“Gönlümüzün sesini alalım, dünya hevesini HAK YOLU’nda bulalım.” dedi,
YUNUS’um söze girdi: “Altın iplik öreceğim, toprağı ekeyim diye süreceğim;
altın iplik ile diktiğim fistanı, sergiye koyacağım; Dost düşman
demeden, her geleni duyacağım.” dedi, YUNUS’um selamladı.
“Dağlara çıkacağım, eteğimdeki taşı
dökeceğim; yolumu halden buldum, her güzele bakacağım.” dedi,
YUNUS’um sözü aldı: “Keyf ehli yoldan gelir, YUNUS’ta kendini bulur. Her sözü alana,
Güneşe gündüz var diyene; gecenin sesini, yıldızların hevesini bildirir.
YUNUS aldı verdi de, hem sevdi hem yerdi de, yöreyi töreyi övdü de; düzenden
ayrı mı kaldı, yoksa deryada derine mi daldı? Dağılanı topladıysa,
bilgisini katladıysa; esen yelden, akan selden değil, gören gözden, seven
gönülden, söyleyen dildendir. Ne gelirse elden, O verir gönülden.” dedi,
YUNUS’um selamladı.

“Sarıya yer verdik, yeşili gönüle serdik, kırmızıyı yorumda bildik,
mor ile ocağa geldik, turuncuda gelenin gidenin selamını bulduk, mavi ile
her olayın çözümün girdik, beyaza cümlemiz nokta koyduk.” dedi, YUNUS’um sözü
aldı: “Dostlara selam olsun, Dostlardan selam gelsin; her sözümüz birbirine
eklensin, ‘Gerçek, yerimi verir.’ densin, beklensin. Komşuya selam verdik,
dizüstü oturduk, her sözüne katıldık, bir yuduma atıldık. Gelişeni gördük,
erişene dilediği postu, serdik.” dedi, YUNUS’um selamladı. “YUNUS yolu bilirse, kendi
kendini bulursa; el elden açılır, gönül GÜL ile seçilir. DOST kuluna, DOST
haline geldi isen, gölgeni Güneş ile sildi isen, yumuşak olup kum
misali kalır isen; sayıda kalma derim. Her katta bir aleme hitabım olsa,
yumuşak olanlar bir hale gelse; orası kumdur, gayrısı zandır.” dedi,
YUNUS’um selamladı.

“Gerçeğin yorumlu verildiği yer, -(Bedenli dünya hali mi?) EYVALLAH.-,
yaprağın çözüme girdiği yön; yerden göğe ulaştırır,
bilgisini bulaştırır. (Dünyaya
gelişinin amacı mı?) EYVALLAH. Görgüde, bilgide, sevgide, saygıda
yerini alırsın; kendinde olana, gönülden inanırsın. O zaman, seni
buluşturur.” dedi, YUNUS’um sözü aldı, cümle ile konuya girdi: “Her sözümüz öğüttür, dayandığımız söğüttür. Gün gelir,
öğütte söğütte, kul kulluğuna eğilir. Geldiği günde
bulduğundan, cümle ile sevilir. DOST dedilerse, inan. Gerçeği
bilmeden de, ALLAH’ım dersin… Bilmeden dayandığın ile, bilerek
dayandığın; rüya ile yerini verir, yerden aldığın ile kendini
gösterir. Bilmeden dayandığın, ağaca benzer. Bildi isen, kendini
göster.” dedi, YUNUS’um selamladı.

“Asmaya eğildim, yorum yetersiz; üzüme yöneldim, sonu
tutarsız; her taneye ADI’nı versen, gönül doymaz. Yaprak-yaprak açtım defteri,
saydım durdum her satırı, olsun diye kul hatırı… Gölgeden Güneş’e geldim,
Güneş’te fidanı buldum; bol ise suyun, ne güzeldir huyun.” dedi, YUNUS’um
sözü aldı: “Gez yürü, görgün açılır, bilinmedik köprüden geçilir.
Doğruya dalanlar, eğriyi silenler, senden benden değil YÜCE’nin
EMRİ’ndendir. Biz güzele güzel deriz, biz kuluna yol veririz; ALLAH’ım
açtı ise yürür… ‘Nedir nedendir, kimdir nerdendir?’, bize söz vermez.
Gömülenden değil, övülenden seviniriz. Dağları, ovaları, ağaçları, suları benim için, senin için
YARATAN; RESULÜ’nü yarattığı, o’nun için kainatı bütünlediği,
GERÇEĞİN İLAHİ KARARI’dır. Her olayın, bir dolayı vardır.
Kainatın yaratılışı da RESULÜ’ne; RESULÜ ile kaim… Olacağı
gerçeği, yazışı ile verilmiştir. (‘YAZI’dan murat KUR’AN mı?) EYVALLAH. RESULÜ
KUR’AN’ı yazdı kaim oldu ve RUH’u bedenlendi. Doğruyu bildiği,
gönülden her yönü açtığı, açıktır. Ve okudu, ‘Sen de oku.’ diye belletti. ‘YUNUS nerde bildi de, hangi bilgi ile geldi?’ denilir… YUNUS önce
çevrede aradı, sonra çehreyi taradı… Gördü ki, bilgi, her yaratılana deste-deste
dağıtılmış, her yaratılan bilgisi ile eğitilmiş. (Yani, kişi Arif mi?)
Her kişi değil, her yaratılan. Çiçeğe çiçekliğini sen
öğretemezsin, o bilgi onda mevcuttur. Sen, onun bilgisine hizmet
edebilirsin ancak. YUNUS bunu öğrendi de gerçeğe döndü. Kulda da kul
olma bilgisi mevcuttur, ne var ki o bilgiyi soymak gereklidir.” dedi, YUNUS’um
selamladı.

“Damlaları saydım, dumansız kaldım, düzensiz denileni zamansız dedim.
Her olay, SAHİBİ’nin EMRİ’ndendir.” dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Geldiğim yolun uzunu, gerçek verir dedik yazanı. Doğruyu
eğriyi akıl bildirir; aklı gönül, gönlümü mantığım yönlendirir. Yerde
gördüğün taşı alır kenara koyarsan, hem kendine, hem cümleye hizmet
etmiş olursun; gördüğü taştan atlarsan, kendini korumuş
olursun. SAHİBİ, kimi nerde koruyacağını bilir; kul, niyeti ile
yönünü bulur.” dedi, YUNUS’um selamladı.

“Dört yaprakta okudum, her gönülde dokudum, bülbül oldum şakıdım.
Güğümden suyu aldım, su ile yere geldim; fidan kuru, dallar solmuş,
bilen bilmeyene haber salmış… Suyu döktüm fidana, meyveyi verdim sorana.”
dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Ağacın düzeninde, kökünden dalına her zerresi su ile
kaynaşır, aldığı bilgi ile oynaşır. Günümüz, ‘Bilenden alayım…’
diyen bilmeyenle doludur; ‘Alayım…’ diyen de, YÜCE’nin kuludur. Her olaya güzel
diyelim, olmasa baklava börek, ekmek soğan yiyelim. Bilelim ki, O’ndan
geldik, O’nun verdiğini yedik, şükrüne durduk; örtüldü ise bohça,
sırlanmış küpe döndük.” dedi, YUNUS’um doldurduğu su dolu küpü cümlenize
sundu.
"Sular yukardan aşağı gelir.
Ağaçlar aşağıdan yukarı büyür." dedi YUNUS'um sözü aldı;
aldı da akan suya daldı. “Gölde yol bulamadım,
balık ele geldi alamadım; sevgiye açıldım, var olana doyamadım. Çimen oldum
ezildim, duvara taş diye dizildim. Gerçek yerimi sordum, 'Kumda tanesin.'
dediler. Belledim, gönlümü GÜL’ledim. Yoğun gelen her olaydan HAKK adına
özgürlüğe katıldım. Hem özgür olayım hem bağımlı kalayım; söz ile
geleni saz ile çalayım. Saz, bağımlılığa; söz, özgürlüğe
misaldir." dedi YUNUS'um selamladı.
“Kumda iz bulan, kula söz veren her olaydan konuştuk, YEMEN’den
danıştık. Kuyuya yol aldık, deryayı gönülden aldığımız ile bulduk;
elden dilden gönülden, DOST diyenin halinden sorguyu sildik, selam diye
geldik.” dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Dumanlı duran dağda, RAHMET’i olan bağda, güzeli gören
bilir her çağda. Destide su var, dağlarda kaldı kar, her bileni
yolcuda sar; bil ki niyazına cümle ile gelir YAR.” dedi, YUNUS’um selamladı.

“Düğüm-düğüm oluştu, düğünde cümlesi buluştu.
Gel dediler, güldüm; gör dediler, soldum; bildiğim ile kaldım.” dedi,
YUNUS’um sözü aldı: “Her yorumda bin bir emek, her sorunda güzel demek; ‘Bak yanına gölgen
var, bak ardına görgün dar.’ dediler, odunumu elimden aldılar… Dizi-dizi
kayacağım, gelen sesi duyacağım, alırlarsa alsınlar, beni gönlümde
koysunlar. Koşuya çıkmadımsa, gelen kim bakmadımsa, bendeki beni bilene
bilmeyene satmadımsa, olaydan kaygu almam, güzel gelmeyen sesi duymam.” dedi,
YUNUS’um selamladı.

“Dost kapısı çalacağız, dilenen sohbeti alacağız, huzuru
öyle bulacağız.” dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Gemiye direk olsam, dalgalara göğüs gersem; ‘Görevinden…’ denir,
her sofrada niyette olan aş yenir. Sorguyu sildi isek, olmayı bildi isek;
günde günü yaşarız, duvarı öylece aşarız.” dedi, YUNUS’um selamladı.

“Bir dal bir dala sorsa, akan su dağ eteğinde dursa, gelen
giden yorgun olsa; ağaç, gölgesine alır mı? Dal dal ile söyleşirse,
su yol ile birleşirse, elbet ağacın gölgesi onu dinlendirir.” dedi,
YUNUS’um sözü aldı: “Her adımda durmadan sordum, odun aldım ocağa diye yardım, ocak
yanına kilimi serdim, suyun gelişine gönül verdim. Ne güzel halleşir,
ne gelse bekleşir, kim olsa paklaşır. SEN’den ÖZ’ümü aldım da,
RABB’im dedim cümleyi sardım da, her nefese günün vergisini sordum da; ne
aldığımı, ne sardığımı sergiye koymadım.” dedi, YUNUS’um selamladı.

“Yoldan geldim GÜL adına, GÜL’den verdim HAK AŞKI’na. ‘DOST ver!’
dedim, güzeli buldum.” dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Bahr ile yıkandım, yerden göğe gerçek ilmi takındım; marifet
diyen ile, hakikati giydim diyene, ‘ALLAH’ım koru.’ dedim, sakındım. Marifet,
asla kulun hizmetinde değildir, HAKK’ın HİKMETİ’ndedir. Hizmet
kulun kulluk görevidir, mükafatı gönül yapısına kaydolur. Hakikat, günlük
olayın yeri değildir. Yanılmayın, her varolan hakikattedir. ‘Bilincine,
asla varamaz.’ desek, yersiz olmaz. Çünkü, dünya gözü görmeye dayanamaz.
Bilmeye dayanmaz, bilse de uyanmaz.” dedi, YUNUS’um hakikat ilminin, günlük yorumlarda
çiçek yaprak misali elden ele değil gönüllerde gelişmesi, dilden dile
değil hallerde buluşması gerektiğini bildirdi selamladı.

“Aynaya göz attım, ayrana söz ettim, çorbaya tuz kattım; her yolun
ayrısına, her kulun dileğini kattım. Gördüm ki; ayrı-ayrı gelenler, ayrı
yönü bilirler, ayrı sudan içerler, ayır sözü seçerler. Halbuki, doyduğumuz
gibi, uyduğumuz da TEK’tir.” dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Bir gönül, öbür gönüle ağırlığını sorsa, gülenden oluruz.
Gönül dolu ise, ölçüsü kainattır. Altın ile gümüş ile değil, sevgi
ile doluşur. Az yedim, çok dedim, az gördüm, çok övdüm, Güneşte gölgeyi
aradım. ‘Dağ eteği barındırır, ağaç kütüğü korundurur.’
dediler, yaprağı kuru ağaca gönderdiler. Oturdum, bilgimi
toprağa kotardım. Toprak sözü bildi de, emeğimi aldı da, bana taze
fidanı verdi. Öylece kaynaştım, toprak ile oynaştım, Güneş ile
söyleştim, bilmediğimi uymadığımı onda öğrendim. Dünyayı
yerden biliriz, bilgimizi yer ile birleştiririz, öğrenmezsek
körleşiriz. ‘Aldığımıza, bildiğimize şükür ALLAH’ım.’
diyelim, bilmeyene niyaz edelim.” dedi, YUNUS’um selamladı.
“Çaydan geçtim atımın yardımında, denize vardım gönlümün yordamında.”
dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Doğruyu bildim geldim, eğriyi sildim buldum,
kaşığı ele aldım dost kervanına katıldım. Maviyi denizde bildim,
havada buldum. Yeşili, gözde gördüm, yapraklarda serdim. Her olaydan
gelene gidene sordum; ‘Doymayı bildin mi, doydu isen VEREN’e uydun mu, her
yüzde gerçeği soydun mu?’ dedi, YUNUS’um selamladı.

“Koyduğum düzene, uyduğum YAZAN’adır, sevdiğim cümleye.
Yerden aldığım taşı, yüksekte bulduğum başı, niyazıma
dedim; aklım ile koyduğum düzeni, gönlüm ile sezdim; alacağım her
öğütte, YEMEN’den geleni duydum.” dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Sofrayı kurdum düze, seherde baktım yüze; aydın olanı gördüm, gönülde
kalanı saydım. Her bir adım, gerçeğin bilgisini arttırır, dumanını
örttürür. Gelmekten değil, ayrı kalmaktan sakınırım.” dedi, YUNUS’um
selamladı.

“Öyle uyduk ki söze, çıkmaz sokağa girmedik.” dedi, YUNUS’um sözü
aldı: “Bağladığım düğüm çözülür, okuduğum her satır
çizilir, gerçekte bağdan bağa gezilir.” dedi, YUNUS’um selamladı.
“Geldiğim günden, bildiğim yönden, güzeli aldım, deryaya
daldım; hal ile hale uydum, her niyazı anında duydum; seherde öten bülbül ile,
gün doğuşunda açan güle selam verdim.” dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Aydın geldi YAR sözü, cümlede kaldı gözü, bir kulu geldiği düzü.
Aynaya bakacağız, kendi kendimizden yol sorup, gelenden geçenden niyaz
alacağız.” dedi, YUNUS’um selamladı.

“YUNUS ile söyleşirsen, HAMZA ile paylaşırsan;
elde bütüne bakar, çerağı öyle yakarsın. Bir-bir kelama daldık, bir-bir
ADI’nı saydık, nefsimizi gerçeğe soyduk, MEYDAN’a gönülde olanı koyduk.
HAMZA’nın adı ile yolunu bulana selam olsun, kapalı kapıyı aşsın, DÖRT
ER’den geleni serinde bilsin; YUNUS’a darda diyen, kendini zordan ayırsın.”
dedi, HAMZA ile YUNUS’um selamladı.
“Yerden yere savaşır, güzel gün için çalışır.” dedi,
YUNUS’um sözü aldı: “Çam ağacı sevindirir, gölgesinde barındırır; ‘Geldik.’ diyen
ile, Dostluğunu verene, dalında yerinde selamını iletir.” dedi, YUNUS’um
selamladı.“ ‘YUNUS ile söyleşelim, her
konuyu paylaşalım.’ dersin, MEVLÂNA’ya göz atarsın. Gölgesiz günün
yorumuna girdik, hayır olsun diye tatlı helvayı kardık, gün gün gelen olaylarda
sırdık. Seyre daldık düzeni, güzel dedik YAZAN’ı. Sevginiz günler kadar,
dostluğumuz sonsuza…” dedi, YUNUS’um sözü sevgi ile bağladı.
“Davardan gelen sesi, her çoban duysun; değirmenden alan,
dilediğince doysun.” dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Hayra yöneldik diye, seferden söze girdik; LOKMAN’dan, yersiz diye
DOST KAPISI’nı sorduk. Dedi ki, ‘Hamuru mayalasın, üç gün üç gece sırtını
dayasın, kırmızı biber ile boyasın hamura katsın, sonra hekime gitsin. Bir
somunluk mayaya, bir çay kaşığı biber… Limon ile yumuşatsın,
bağlı olanı çözsün, günün verdiğine niyaz ile girsin. Seyirden
çıkacak, koymayı bildi, YUNUS ile gelene gülücük.’ ” dedi, YUNUS’um selamladı.
“Bağlar üzüm verirse, bakan yaprağı korursa; gelen gidene
selam olur, bilen kendini Güneş’te bulur.” dedi, YUNUS’um selamladı.
“Yolu aştım gülerek, söze geldim bilerek. Subaşına vardım,
konuya öyle girdim.” dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Dar fistan giyen durmaz, dar yola giren sormaz, DOST’u dost bilmiyen
sarmaz. Gölgeyi sildik geldik, güzeli bildik güldük, bilen ile konuya daldık.
Ne sorguya yer kaldı, ne seven darda kaldı. YUNUS ile söyleşen, her konuda
eyleşene selam olsun, seferden beklediği seherde yerini bulsun. Güzel
dedik güzele, güzel dedik gazele. Senden benden bilmeyen, gönlünde olanı
sormayan, gölgeyi siler gelir.” dedi, YUNUS’um selamladı

“VAREDEN’in BİR’liğine, güzel günün gürlüğüne, her kulu
şahit olur, dileyen yoluna gelir. VARLIĞI’na büründük, NUR olduk
göründük, kum yolunda süründük. Selam olsun ER kuluna, selam olsun DOST
YOLU’na. Benden seni sorarlarsa, diyeceğim ‘Bir noktada…’ ; cümlede beni
sararlarsa, diyeceğim ‘Her zerrede…’. ‘Canım…’ dedim oluştum, CANAN
ile buluştum, YAR YOLU’nda söyleştim. Kuru dalda yaprak oldu, her
yaprakta GÜL’ü buldu. Bağladım çemberini, bekledim memberimi. Dar gelen
yoldan, zor bilen kuldan; ne alan güler, ne veren… YUNUS’um adı ile, HAK
YOLU’nda andı ile, güllerin ahengine, güzelin her rengine gönül verir; gününü
bilir, gölgeyi siler, dağlar yol verir diye bekler; beklediğim her
güne, YÜCE ALLAH’ım gönlümde açan ile gayreti katar, dağılan her taneyi
toprağa atar. Güneş’in verdiğine kul nazar eder, dumanın
örttüğüne gönlünden katılanı zor eder. Ne dumanı alalım, ne uzak diye
gurbette olana söz edelim.” dedi, YUNUS’um selamladı.“YUNUS ile söyleşelim, sohbetinizi paylaşalım;
oymayı yerden bilene, elde olanı saralım; diledi isek gerçek günü, niyaz ile
ocağı kuralım, dilenen helvayı karalım; ne kıralım, ne kırılalım, ne korku
ile arkadaş olalım; HAK DOSTU isek HAKK’ı bilelim, senden benden yargıyı
silelim; nasibimiz diyelim, eşitlere bölelim, kainatta güzeli çeşitte
arayalım. Arayalım ki, güzellik çeşittedir.” dedi, YUNUS’um her niyaz ile,
niyazda olan ile BİR’liği bulduğunu, BİR’likte
kaldığını söyledi selamladı.
“Geçit vermeyen yol bizden değildir, gerçeği söylemeyen dil
sözden değildir, güller açtı ise yazdan değildir. YUNUS ile
söyleştik, YUVA’ya geldik bekleştik, olanın, olmayanın konusunda
dertleştik. Dedik ki; ‘Olan ile bulana vermek ne güzel, dağlardan su
misali deryaya inmek ne güzel…’ Bilgimiz ile
oluştuk, YUVA’da güzel ile buluştuk. Ne güzeldir bilişmek, ne
güzeldir HAK YOLU’nda buluşmak.” dedi, YUNUS’um her sözün özünü HAK diye
bağladı.
“Değirmende su buldum, su ile güğümü doldurdum, gönüldeki
kayguyu kaldırdım; ‘Değmez.’ diyene sordurdum, ‘Gelişine mi,
gidişine mi?’ Denizden dalgaları saysam, esen yel ile gelen sesini duysam;
görmeden denizi nasıl tarif ederim, kendini bilmeyeni nasıl arif tutarım?”
dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Siniyi aldım sofraya, somunu getirdim, her dileyene kopardım, niyaz
ile gürlendiler. Ayağıma düzen verdim, yolumu buldum; YAZAN’a uydum, kendi
gölgemden benliğimi sordum. Gölgem bana dedi ki, ‘Güneş’ten alırsan,
yere gölgen düşer; benliğin nefsine uyarsa, taşar; o zaman yolun
gidişine yolcu koşar.’ Yaprakta okuduğun, sevgin ile
dokuduğuna, ‘ALLAH’ım.’ dedik sevindik, verginiz ile övündük. ALLAH’ım
RAZI olsun, MERYEM’le söyleşen, DÖRT KAPI’ya niyaz ile yaklaşandan…
Her eşik, gerçeğe açılan beşiğe götürür; beşiği
bulduğun an, kayguyu bitirir. En güzeli bulayım.’ diyene de ki; ‘En güzel,
senin gönlünde olandır, gönlüne dolandır. En güzel, yaratıldığını bilen,
YARATAN’ı bulandır.’ ” dedi, YUNUS’um ile MERYEM selamladı.

“Gölgeler silindiyse, sevgiler bölündüyse, taşlı yoldan
dönüldüyse; güzelin uyumuna, gerçeğin doyumuna söz ederiz, sevgimizden
katarız.” dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Ne dar yol gölgeler, ne taşlar gidişi keser, ne de kul ona
buna küser. Bağlı olduğum güne kumdan soru getirdim, kulun kaygusunu
bitirdim. Satır-satır okuyalım, nefes-nefes dokuyalım. Katı gelen elenir, elde
olan belenir; ‘GÜL güzel.’ diyenlere, GÜL’ün her rengi verilir.” dedi, YUNUS’um
selamladı.
“Gedik açsak dağ yolunda, duvar çeksek dost evinde; kim alır, kim
gelirdi, kimde yolu kalırdı?” dedi, YUNUS’um söze geldi: “Ayağım set üstünde, uyduğum her katında, saydığım
yerden göğe. ‘Bulutlarla söyleşeyim, rahmetini cümle ile
paylaşayım.’ dersem, bulutlar güler bana. RAHMET, kayıtsız şartsız
her var olana gelendir; ‘Kimden aldın, kim ile paylaştın?’ der de, beni
zorda koyar. Cümlenin olan, paylaşılmaz. Paylaşılan; eldekidir,
dildekidir, gönüldekidir, bağındakidir.” dedi, YUNUS’um her satırda yerden
göğe aldığınız, her seferde yeniden sorduğunuz konudan, ayna
misali kendinize dönmenizi RABB’imden niyaz ile diledi, selamladı.
“Eğri doğru bellidir, gölge gelse seyridir. Yerden yolu
açarız, sebep deriz geçeriz.” dedi, YUNUS’um sözü aldı: “YÜCE AĞAÇ’ın dalı, güzeldir kulun hali. Güneş’e yol sorduk,
HAMZA DOST’u gördük, selamladık, oturduk, günün konusunu soframıza getirdik, -(Nedir?)- , MEVLÂNA’ya güzeli açtık. ‘Naz ile
nazlanır, gölgeyi siler hazlanır.’ dediler. ‘Gönlünden geçtiği gibi, akan
suya koştuğu yerde umduğunu bulacaktır.’ denildi. ‘Soyunduğumuz her nefsin örtüsü; BİR’den BİR’e götürür,
kayguyu anda bitirir.’ dediler, her biri üç yolda niyaza durdular. Birinci yol,
sağlığınıza; ikinci yol, nasibinizin gürlüğüne; üçüncü yol,
niyetinizin hürlüğüne. (Ne demek?)
Olumsuzdan sıyrılan her kuluna; RABB’im niyette hürlük nasib eder, yani
olacağı niyaz ettirir, niyetin bağlı kalmaz. Kayguyu, yoğun
eğitim ile atabilirsin;-(Nasıl?)-;
ayağını doğruda, bilinci ile tutabilirsin; her niyazında, RABB’in ile
cümlenin bütünlüğüne inancını katabilirsin. Dağlara seyre çıktım,
duvara çivi çaktım, yapıya denge versin diye.”

“Ne derdin çizgisi çekilir, ne güzelin sınırında durulur.” dedi,
YUNUS’um söze geldi: “Ay Güneş’e sorarsa, ‘Vereceğin nerdedir?’ Güneş Ay’dan
sorarsa, ‘Alacağın kimdedir?’ Aynaya günden veren, gününü geceden bilen;
her oyunda var olur, darlığında gün bulur. DOST KAPISI açıksa çalmadan
gir. DOST SOFRASI’nı açık gör. O zaman diyeceksin ki, ‘benden sana selam olsun,
seni bilen benden sorsun.’ Yapıdan gelen bilir, dumanını silen görür,
yumuşak yol dileyen kendini kumda bulur.” dedi, YUNUS’um selamladı.

“Gelmeyi deneyenler, gerçeği özleyenler; gölgeyi silecekler,
güzeli bulacaklar. Geldim güzel söz ile, bildim gerçek ÖZ ile.” dedi, YUNUS’um
sözü aldı: “Sevgim merdiven olsa bulutlara götürse, bulutlar gemi olsa soruları
bitirse; almayı bilenlerle gezimiz tamamlanır, sevgimiz tanımlanırdı. Rahmet
oldu bulutlar, yerden göğe buluştu; çimenler yaprak verdi, toprak ile
konuştu, dallara özen verip çiçeklerle bezendi. Deste-deste topladık
meyveleri sepete, oturduk gölgesine, saymayı hep beraber denedik.” dedi,
YUNUS’um selamladı.
“Darlığa ölçü olmaz, gürlükte zorluk vermez.” dedi, YUNUS’um sözü
aldı: “Her yaprak düzen ile gelişir; almayı bildikçe, gözden ÖZ’den
gördükçe, kendinden kendine hoşnut olurdu. Sonsuz,
yaratılmışlığın dairesindedir. Dumansız gökte, ‘Sonsuza selam.’
sözünü bulursun.” dedi, YUNUS’um her gününde andığı ile yandığına
cümlenizi emanet etti.
“Yollar düzen verecek, YAZAN’dan geleni kulları görecek; her oyunda,
bilen bilmeyen kendini bulacak.” dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Akan suya vardım, suda balıkları gördüm; kilimi ağacın altına
serdim; lokma yaptım somunu, balıklara verdim; Dost yüzümü öylece suda gördüm.
El verirse, gönül sevinir; sevgi olursa, cümlede sevinci kalır. Aynaya DOST
diye bakalım, DOST yapısında ocağı yakalım. Diyelim ki; ‘Gönülden
oluşan nar, çatıda olsa da kar; üşüyeni ısıtır, yerle gökte birbirine
yaklaşan her zerreyi dinletir. Göz-göz olsa da gönlümde sevgin, tek
niyazda ağızdan çıkar övgün.’ ” dedi, YUNUS’um selamladı.

“Akan sular selam verdi, DOST SOFRASI cümleye açıldı.” dedi, YUNUS’um
sözü aldı: “Bağ bizim, üzüm sizin, cümlesi HAK’tır sözün; ne dünde, ne bu
günde, kalmadı HAK’tan gizin. Açık gelen her sözde örtü arayana gülelim, ‘HAK,
günü geldikte açar perdesini.’ diyelim.” dedi, YUNUS’um selamladı.
“Kahrımızı
sileceğiz, kaygumuzu böleceğiz; ayrı sözde, ayrı izde olana, ‘Güzele
bak!’ diyeceğiz. YUNUS geldi de söze, ayağı koydu dize. Sahib olduk
gelene, ‘Gündüz her an…’ diyene. Yorgan kısa gelmedi, yastık boyumdan inmedi;
demde yolsuz dense de, ayakta taş kalmadı.” dedi, YUNUS’um selamladı.
“Geçmediğim köprüden, akan suyu bilemem; meyve vermedi ise
ağaç, üstüne çıkıp toplayamam; gönlüm almadı ise konuyu, ‘Geçerli’ deyip
katlayamam.” dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Karşıdan karşıya geçeceğim, salın ağacını güçlü
olsun seçeceğim; nasıl akarsa aksın, yeter ki beni sağlam tutsun.
‘Elimde kürek var, güçlüyüm.’ diyelim, aşımızı tatlı yiyelim, gayreti geçerli
bilelim; DOST KAPISI’nda, hür olan gönlümüzden, gerçeği asla çıkarmayalım.”
dedi, YUNUS’um selamladı.

“Altın iğne taktım yakaya, güzel dedim baktım cakaya. ‘Gölün
verdiği, güzeli; deryanın verdiği, ezeli…’ dedim, YUNUS diye söze
geldim. Her yaşın bilgisini görgüsü açar, gönüldeki gerçeğe bilenler
şaşar. Güneş’te yola düştüm, yoldaki yüce ağaca şaştım,
gölgesi cümleye açıktır. Güden ile sürü köprüde kalmaz, kurt sürüye dalmaz,
ayrıda olmayan kendinden vermez. ‘Bildiğimiz, gördüğümüz kadar
mıdır?’ diyelim, BİLGE’ye danışalım. Gördüğünüz, günün olayıdır;
bildiğiniz, ömrün dolayıdır. BİLGE… Varanın BİR’liğine
katılanlar alırlar, ‘BİLGE’den aldık!’ derler. (MEVLÂNA, YUNUS mu?) EYVALLAH! Gördüm güzeli
SEN’den diyerek, doğruya eğildim kulluğumu bilerek, SEN’den
gelen her varlığa gülerek.” dedi, YUNUS’um selamladı
“Suyum güzel akacak, soylu günde bakacak; dilenen her düzende, dileyen
yakasına dilediği ağacın yaprağını takacak.” dedi, YUNUS’um sözü
aldı: “Ne sarıda, ne morda, ne yeşilde, ne kırmızıda ayrıya gelmedik;
mavi rengi bilgimizden silmedik; pembe dedik, ahengini bölmedik;
gezdiğiniz sahilde, izinizi silmedik. Gelenler görsün, vardığınız
yeri bulsun diye.” dedi, YUNUS’um selamladı.

“Güle-güle geldim, seferden gelene sordum; ‘Kuşlarla
söyleştin mi? DOST KAPISI’nda HAK ADI’na bekleştin mi?’ ” dedi,
YUNUS’um her günün gecesine, gönlünü Güneş misali açtı: “Gelmeyi diledikte, niyetini eledik te, kulun yolunda taş kalmaz;
gönlünü bağladıkta, kumda olsa dahi taşı görmez; ‘Taş var…’
diye, bahane sürmez; değişen olaydan, gelişeni sormaz. Sorsa
sormasa güleriz, HAK ADI’nı her öğünde anarız; soframız açık ise, dileyene
sunarız.” dedi, YUNUS’um gönülden gönüle selamını iletti.

“Her adımda vurmayım der gezersin, gelenden gidenden duman
sezersin. Süzdüğün bilgin ile kervana katıl, DOST KAPISI’na öylece atıl!”
dedi, YUNUS’um sözü aldı: “Her kuluna açık olan kapımız, cümle ile DOST olan
yapımız; bilene nimet, bilmeyene külfettir! Aslına dönecek her kulu, gerçek ile
birlenir yolu. Gündüz olur gecemizde, yorum verir hecemizde. Sayabildiğin
sayıları, say gördün kuyuları. Sayı biter, kuyu sadece olduğu yere yeter.
Akan sular dilediğin kervandır, deryaya ulaştırır; toprak çamur olsa
da, bir damla su DOST dilini bal misali bulaştırır. Kar ettiğimiz her
ortaklıkta bir zerre zimmete geçse, katkımıza gölge düşer.” dedi, YUNUS’um
selamladı.
|