
Yumuşak oluşun gününe vardık, yazıyı veren güne niyet kurduk.
ALLAH’ımdan IZNI’ni aldk. Salıyı
çarşambaya bağlayan geceye kapıyı açtık. Gününü, geceden güne cumayı
seçtik. Cumayı, sadece gündüz dileyene. Sorusunu seçen gelsin. Sorunun yeri
faldan değil yoldan olsun. Sonun ne olacağı değil,
çıkamadığın olaydan yolu sorulsun. Gününü verdim, cumayı seçtim. Cumadan
başka günde söz yok. Gecenin seçimi yok. Salıya başlayacağımızı
verdim. Gece sohbetimizde olanların, gündüze katılması yersiz. Geceden nasip
alan, günde başkalarına da hak tanısın. Çünkü günde vakit dar. Kul ayrımı
yapılmasın. Denilene gün verelim. Ne var ki biz onun yuvasına varalım, salıyı
onun ile açalım. Salıyı, denilene verdim. O gün, günde sözü açtım. Salıdan
sonra sadece cuma günü gündüz sözümüz olacak. Dört yıl, hepiniz sabır ölcüsünü
verdiniz. Gelenden hiç şikayetin olmadı ki. Onun sabrı, zaten cok önceden
bilinir. O yüzden lütfuna nail olur. Ne var ki, lütuftan hepiniz nasip
alırsınız. Onun icin, gününü vermek, vazifeye ölçüye vurmak gerekir. Vazifemiz
belki arttı, ne var ki ölçüde olanın yükü hafif gelir. Kim olursa ne denirse.
Gün değişmez. Sözümüz
anda yetti.

Oymanın yumuşak olanı, kulun eline geleni. Mümin; münasip yolu bilir, HAK YOLU’nda bulunur, kulu için yorulur, ahirette görülür. Ayağına giydiği, fistan diye sürüdüğü, tatlı aşı verdiği, YARATAN’dır sevdiği, sevdiğimin aldığı. ‘Budur gözüm gördüğü.’ der, GARİB yol alır. Yolunda eline beratı verilir, ‘Yol senindir.’ denilir, yolunda duran taş ayıklanır.
Aydın olsun yumağın. Selam versin cümle gelenlere, yolunu verenlere,
duanı alanlara, duacı olanlara.

Olmasını dilediğin, ‘Neden kalsın?’
dediğin; almaktan kaçınmasın, yumuşak sözden geçilmesin. Olan, karara
kalan; ALLAH’ımın EMRİ’dir. Yolunu gözlediğin, ‘Gelse.’ diye
özlediğin; kararlı gelir, sevincin büyük olur. Şeklen yol açılmaz,
ALLAH’ımın EMRİ’nden çıkılmaz. Her olanı ‘EMİR’dir.’ dersen, huzur
bulursun. Sabrı kendine sermaye ettin, kullandın. ‘Bitti artık.’ deme. Sütün verilişi değil, alınışıdır
önemli olan. Yağmur yağar sel ile, bulut gider yel ile. Yağmur
yağsın, rüzgar essin, güneşin önü açılsın, kulun yüzü gülsün.
‘Kararım verildi.’ diyene, sebep sormak yersiz. Asa mıdır körü yürütür, yağmur mudur seli
sürütür? Ne gelmekle niyet biter, ne demekle söz yeter. Niyaza yer vermeli,
geleni ALLAH’ımdan bilmeli. Huzur, oradadır. Yol yolu keserse, köprü kurulur.
Yoldan yolu geçmek için köprü aşılır. Aşana değil,
AŞTIRAN’a bakmalı. Sepete meyve konur, boş kağıt ta atılır.
Boş olup, çiviye de asılır. Duman yoldan çekilsin, şüpheni sil ki
dağılsın. Çoban, davar sürücüsü. Ne onun kolcusu, ne gönül
yolcusu. Çoban olmasa da davar yerini bulur, vardığı zaman görür. Duvar taşla da, tuğla ile de, kerpiç ile
de örülür. ‘En sağlam hangisi?’ dersen, duvarın içindekine bağlıdır.
Duvarın içindeki kimdir? ALLAH’ıma sığınandır. En sağlam duvar,
ALLAH’ıma sığınan kulun duvarıdır. ‘Yemeyen ölür, çok yiyen kalır.’ denmesin. Ömür,
yazıldığı kadardır. Sebebi sorulan, yazının temelidir. Yol münasip olsun,
gelen karanlıktan kurtulsun, seven yolunu bulsun, kainat gönlüne dolsun.
Açılan, açıldığı kadar alır; kaçılan, kaçıldığı yerde kalır. Daha ne
çok alır, ne öteye kaçılır. Meyve hamken yenmez, olmasını beklersin. ‘Daha
tatlı yiyim.’ dersen, şeker eklersin, reçel yaparsın. Tadın sonu yok. Sevginin ölçüsü yoktur. ‘AŞK.’ dediğin,
kulda aradığın; günlük olaydır. Sonsuz AŞK ALLAH’adır. Bulana
değil, arayanadır; sönene değil, yananadır. Yaprak mevsimi geldi, ağaçlar bezendi. Durma
yerinde, olma derinde, çık gör. ‘Yersiz.’ deme, yer ara; toprak deme, gül ara.
Toprak; dikeni de ,gülü de besler. Kul, neyi nerden seçer? Ayıran, ayrılır;
seven, kayırılır. Kul, kuldan ölçü almaz. ALLAH’ına sığınan, kuldan ölçü
beklemez. Aymayı bilelim, güzellik görelim. ‘Karanlık dünya.’ demeyelim.
Aymakla yol açılır, yağmakla bulut dağılır.
Vurduğun taş yarıldı, hayır olan
verildi, ‘Taş.’ dediği konuldu, sorduğuna ‘Evet’ denildi. Geçmişe dönmek, bodruma girmektir. Yeniye
gitmeye, ALLAH’ım EMİR VERİR. Neden üzüntü? Aydın yoldan ışık
alan, karanlık yola bakmaz, baksa da görmez. Aydınlığa alışan göz,
karanlığı seçmez. Göz NUR’dur. NUR’a el atana, ne mutlu. ‘Şifasını verdim.’ deme, ‘ALLAH’ımın
İZNİ’ni aldım.’ de. Almadan, el atmadığın görüldü. Sonunu da
ALLAH’ımın İZNİ’ne bağla ki; yeniden gelene kapı açık kalsın,
eline ULU’nun NUR’u değsin. ULU’nu bilene, yolunu verene hürmetim çoktur.
Kimliği varlığına, YM gönül yoluna uyar. Mümin olan bilir, LOKMAN’dan
el alır. Ben vermedim, ALLAH’ımdan İZİN geldi, gönül yoluna uydu.
Dünya adı LOKMAN. Ahiret, ad almaz. Her doktora olmaz, ALLAH’ım ADINA hizmet
edene. LOKMAN’a. Aldığın yardım, öyle olduğunu gösterir. Elinde eli.
Adını andığın an, yanında. Dilenini verelim. Kızımıza. Arının balı, güzelin
hali sevilir. Sevenin yolu, yolunda kulu sevilir. Sevenle beraber, gülenle
beraber olan, ağlayana mendil veren; sevilir. Güzelde sevilir, çirkin
neden yerilir? Çirkin denilende, güzellik aranır. Arı balı olmasa sevilmez.
Gülün rengi var, dalı var, yaprağı ver; amma, dikeni de var. Onun için,
güzelliği arayın. Sepetten değil, sebepten. Danışman, YÜCE. Ağanın yoluna göz atalım. Ağanın
işine YUNUS’um el atmış. Çarığı tabana, mendili kabana
atmış. Çarık tabana, mendil kabana yaraşır, en uygun olan bulunur.
Havaya el açılır, duvara elek asılır. Elemiş unu, çöpünü atmış, eline
has unu almış, -meraka yer yok- yolun uygununu bulmuş. ‘Az
almış, çok vermiş.’ demeyin. Almayı bulmak için, vermeyi bilmek
gerek. Vermeyi öğrendi, almaya kürek gerek. Her olayın sarsıntısını, olgun
karşılamak gereklidir. Sarsıntıyı geçirdi, yerleşmeyi bulacak. Asma
budandı, yeni filiz verir, kütük tazelenir. Dedim daha önce. Meraka yer yok. (Resim verilir: LOKMAN) Dilenen verildi, ‘LOKMAN.’ denildi, rüya ile
gösterildi. Subaşı dediğin, suyunu gördüğün; LOKMAN’ın suyudur.
Huyun da huyudur, gönlün de yoludur. Resmin sebebi soruldu. Sana anahtar
verildi. LOKMAN; gördüğü otun, aldığı atın vergisini, ALLAH’ımdan dilediği
andır resmini verdiği an. Masamıza gelen, cemaatımıza giren. Dileğine
uyarız, YÜCE’den İZİN dileriz. (‘Sağ olun.’ denilir.) Sağlık size, varlık bize;
darlık dize, güllük yüze. Gül gören hoş olur, hoşluk huzur verir.
Güllüğü bulsun, huzura varsın. Kimi diyeyim? Derdiğin gülleri,
sevdiğin ULULAR’ı. Hepsini dersen, yanında bulursun. Şüphen olmasın,
‘Nasıl sığar?’ demesin. Dedim; an gelir noktaya girer, an gelir dünyayı
doldurur. Sevenlerle bir olur, bir kalıp doldurur. An gelir dağılır,
gönüllere sığdırır. Dağılan sevgidir, seven mutludur. Sevenden
sevmeyenden ALLAH’ım RAZI olsun. Arayan bulsun, aramayan dönsün; yönünü bulsun. ALLAH’a
ısmarladık. Daha mı gitmeyim? Giyindiğim NUR’dur,
anıldığım PİR’dir, sevildiğim gönüldür, sevdiğim cümledir.
Cümleyle beraberim. Darında-bolunda, ALLAH’ımın YOLU’nda. Geldik gidelim,
EYVALLAH diyelim. Gittiğim yeri sorarsan, anıldığım an, ananla
beraberim. Katını sorana demek vazifem. Gönül yolun uymasa,
cemaatımız kurulur mu, adımız anılır mı?
... olayda temizlenecek, niyetlerdir. O da bundan
değil, karşıdan gelir. ALLAH’ım, niyetin hayır olanını VERİR. Ne
yumurta kırılır, ne civciv ölür, olay yağ misali dökülür. ‘Bulaşır
mı?’ dersin. Dert etme, üstüne kül dökülür. Aşağıya değil,
yukarı bakalım, elimizi ALLAH’ımıza açalım. Gördüğümü dedim. ALLAH’ım
cümlenizden RAZI olsun. Olay sizin değil ki. Sözü söze katmayalım. Daha
önce dedim, olaya kapak örtelim. Yerini bilmeyenden sual açılmaz, yolunu bilmeyenle
yürünmez, kendini bilmeyene danışılmaz. Kendi bilmez ki sana ne versin.
Suyun akmadığı yerden ‘Ağaç dikilse?’ diyen, kendini her kuldan
yüksekte gören. Kimliğini bilirsin. Korku gelmesin. Astığını
sanmasın, kendine güvenmesin. Diyeceğim, ona. Hayır, sana değil sana
üzüntü verene. Söyledim ya, görgüden uzak kalan, güzele yüz çevirendir. Yüz
güzelliği değil. MERKEZ’in kızına. Güzelden güzeli seçmek zordur.
Yaprak misali, mayıstır kulun masalı. MERKEZ’in kızına. Adını değil,
kendini belle, yaprağı değil, ağacı dalla. Yeridir kulunun.
Gönül hal ile YM olacak. Konuk olanla, yolunu sorana duacıyım. Halini
bilenle, gününe gülenle de duacıyım. Halini bilen ne demektir bilir misiniz?
Olana aynen uyan, adapte olan. Cümlenize
‘EYVALLAH.’ diyelim.
... söze girdiysem; düze mi duraydım, sözü söze mi
kataydım? O zaman, MEVLÂNA mı derdiniz, adımı mı anardınız.
Düşündüğüm; o gün de, bu gün de aynı. Yeniden dünyaya gelsem, gine
aynı olurdum. Benim yaptığım yardım, en çok muhtaç olana göstermekti.
Çünkü, gönül yolları değil, dünya yolları bozuktu. ‘Bana.’ diyenlerin
gönülleri dönüktü. Maksadımı bilmediler, ölçüyü onlar vermeye kalktılar. Neden
aldırayım? Vazifem ALLAH’ımdandı, kula hesap mı vereydim. Olması mucize sayılmasın, olmuştur. Seni
uykundan uyandıran, mumunu yakmaktan aciz midir? Umduğun gibi olsun,
ALLAH’ım tez versin. Ne acele edersin? Sohbetimiz aynayı ele aldı. Yüzüne
bakana gülenle güler. Dumanın dağıldı, sözüm edildi. Vazifemiz, yardımcı
olmak, yol açmak. Yol hazırlanır. Dediğim gibi olur, YUVA’ya gelir.
Sepette değil, sebepte. Değeri, dilediğin gibi olur. Ne var ki,
maddi değeri değil. Zenginlik yok. Günün yeteri, sözün biteri kadar.
Aşına başına, yuvanın taşına sahip olacak. Umduğundun çok
seni sevindirecek. Yanındaki senden çok sevinecek. İzin olsa, derdim.
Bilirim, ne var ki söyleyemem. Söyleyemem diye üzülürüm. Meraka yer yok,
geçilen dönmez. ‘Sırmalı fistan.’ demez, ‘Verdiğin yetsin.’ der. Seçilen
öyle olsun, geçilen unutulsun. ALLAH’a
ısmarladık. ‘Neydim, ne oldum, ne olacağım?’ diyen,
ALLAH’ı bilendir. Dama taşı olma, ele gelme; damayı sen oyna. Sorunu,
yanımıza gelene deyim. GANİ’den danıştım. Gidişe yol açılır,
sevinçle dönülür. Ayran yoğurttan olur, içen serinler. Yoğurt
bırakılsa, daha az kul nasip alır. Nasibin, ayran gibi artan olsun, yuvanda
elin dursun, sözünde dilin. Geline demedim, gelene dedim. Kızım yolunda, eli
kalbinde. Yanındakine deyim. ‘Düşündüğüm gibi
olsun.’ dersen; görme, duyma, deme. Kusursuz kul olmaz, ‘Görme.’ dediğim
odur. Kuyuya ne bağırırsan, o cevabı alırsın. ‘Büyütür.’ dersin. Varsın
büyütsün, cevap verme. Hatayı kendinde bulsa, elbet yapmaz. De ki, ‘O bilmezse
ben bileyim, yolundan taşı alayım.’ Soranda yük kalmasın, sorduran cevabı
alsın. Ona de ki; ‘Yıkımı hazine diye değil, barınmak için yapsın, binanın
en güzelini seçsin.’ VARLIK ALLAH’ımda. Yanlış yol seçtiler, ayrılığa
düştüler. ‘Düzelsin.’ diyelim, duacı olalım. Hatuna söyleyin, ‘Sabır
yetti.’ der. Sabır, ömür boyunca yetmez. Düzelen, gönül olmalı. Dönük gönül,
azap verir, uyan kulu da yanıltır. ‘Sabır.’ deyin. ‘Yetmez.’ derse, ALLAH’ıma
havale edin. ALLAH’ım hangi yolu açarsa, hayır odur. İrade tek taraflı
değil, iki tarafın çarpışması. Neticeyi ALLAH’ıma havale edin. Hep
duacı olalım, doğruluğa yön verelim. Olan olur, olmayan dökülür. Masayı AŞK ile açtık, sözü AŞK ile
kapatalım.

Asla hata aramam, bulmam, VERGİSİ’nden
uzak kalmam. Yarına ‘Nasıl olacak?’ diyene, ‘Acabadan uzak kal.’ derim.

... Kuyuya bağırdık, nasibi çağırdık, YM
dedik, olaya uyduk. Saf gelen yerin alır, sof diyenlerin durur. Ne saftan
geçtik, ne softan, el aldık, HAZRETİ YUSUF’tan. Dedi ki: “Güzellik bende
kalsa, hani beden nerde? Beden yapısı, açık ise kapısı; ne mutlu sana. Yüzde
aranmasın güzellik, gönülde aransın.” Oltayı denize atan, balığı bekler. Olan,
yazılandır, İyiyi-kötüyü karma, dizini yorma, gömüleni çıkarma.
Değişen göreceksin. Uyana değil, duyana dön. Mümin oldun, yolu
sordun. Sorduğun günden verdim. Gelenlerden korkun mu var? Sorunu gidene
sorarsın, olaydan uzak kalırsın. Elbet seni yoklamaya, niyetine bakmaya
gelirler. Ne var ki, baklava değil turşu yedirirler. Sana daha önce
dedim, senin miden turşuyu almaz. Olmayandan uzak dur. Daha önce dedim,
‘Kimden bekledi isen, ondan.’ Dert etme, yeniye yol al. MERKEZ’in kızı, benim
dediğimi verdi. Korkun olmasın, kuldan çekinilmesin. Her kuvvet,
ALLAH’ımdan. Gideni unut, olmasın umut. ALLAH’ım kulundan geçmez. Sen O’ndan
geçsen de, O senden geçmez. Korku yersiz. Kanuna uymayan, yerinsin ...

YUNUS’umu gördüm, ‘YUVA’ya.’ dedim. ‘Yıl mani,
YUVA’nın yolu hani?’ dedim. “ Günün gecesi, dünyanın bilmecesi. Kul toplanır,
‘Çözelim.’ der, niyetine yumak ekler, kul kulu bekler. ‘Yılın
doğuşu.’ denir, uygun aşlar yenir, kul eğlenir. Yıl yeni
gelir, cümlesine hayır verir.” dedi. Güldünüz eğlendiniz, amma HAZRETİ
İSA’yı anmadınız, RUH’una okumadınız. Gönül dönmez, kul kula eğilmez.
ALLAH’ımın kuluna verdiği değişmez. Yolunu sorana de ki; ‘Gün
güne uymaz, günden gelen günde kalmaz. çünkü, güne bugün uymaz. Bugün
doğan, dünü yaşamaz.’

Yumuşak olmayı denemeli, yumağını öyle
sarmalı. ‘Elde değil.’ diyene sözüm. Elinde olan ne? Yumağın mı,
yumağının düğümü mü? Olgunluk, elbet elde değil gönülde. Ne
var ki; eli-dili gönüle uydurursan, huzuru bulursun. Huzuru havada suda
değil, kendinde ara. Niyetin gibi değil, etrafla ilgisi yok. Huzur
veya huzursuzluk, kulun
kendindedir. Kul vardır; gül bahçesine girer, dikeni bahane eder. Kul vardır;
çitli yoldan gider, yeşilliğine gönlünü katar. Şu demektir ki;
çit topyekûn diken olduğu halde, rengiyle kendini avutur. Gülün bütün
güzelliğine rağmen dikenini bahane edene, ‘Haklı.’ mı denir?
Oluşun hikmetini düşünün, verişine karışmayın. Ne senden ne
benden, ALLAH’ımdan olduğu için büyüktür. Mazan, nimetin; menan, olmayacak
şeyin anılışı. Niyazın. ‘Verdi mi, vermedi mi?’ diye anılmasın,
şüpheye düşülmesin. Cümleye derim. Olmasını dilediğini; şüphesiz iste,
şikâyet ile değil. Kul var zengindir, derdi eşinden. ‘Zengin olmasaydım,
bu yönden huzur bulsaydım.’ der. Ne yanılmadır bu, kul için! Kul vardır orta
halli, yolu düzgün, yavrusu yüzünden üzgün. ‘Yavrum düzgün olaydı, aşım
soğan geleydi.’ der. Bunlar ALLAH’ıma güç gelir. Kul dilemesini bilmeli,
ALLAH’ımla alışverişe girmemeli. Münakaşa değil, sohbet.
Gelişim sohbet için değil mi? Genişliğine gidilebilir.
Dilerken, ‘ALLAH’ım şükür, dünya nimetlerine gark ettin. Olan üzüntümü de
gider, kulun senden diler.’ dersen; dileğin olmaması için, senin hayrına
olmaması gerekir. Olmayana yerinmeyin. Dedim ya huzursuzluğu kul kendi
yaratır. Şüphesiz, her gelenin hayır olduğuna inansa; huzura
kavuşur. Senin hesabına uysa, dünya toptan karışmış çileye
benzer; her kul bir ipin ucunu çeker, çektikçe kördüğüm olur. Ne serdedir, ne yerdedir, ne yeldedir. YÜCE’den
gelen EMİR’dedir! Mümin kulun niyazı; serde olmaz kurur, yelde durmaz
üfürür, yerde olmaz toprağa karışır. Gönülden alınır, ALLAH’ıma
iletilir. Gelen EMİR de kula, madde ile gösterilir. Kulun niyazını dedim. Manası açık; kalem yazar,
kalem bozar. Niye uygun değil diye yazıyı yumuşak dilersin? Sert
yazarsın sonra döner
bozarsın. Düşün de yaz, yazdıktan sonra bozma. Olmayışa akıl takma.
De ki, ‘Nasip olanda gelir.’ Yolu açılır, nasibin yoldandır. Nazımın hazımlı olması gereklidir.
Hazmı olmayan, nazım değildir. Hazmetmekten korkmak, az yemeği icap ettirir. Anamın şikayeti,
babanım nazım oluşundandı. Benim şikayetim, hazmın
zorluğundandı. ‘Nazma zorluk vermesin, kul şikayette olmasın.’ diye
ağırlık vermedim. Şikayeti kendim yok ettim. Her kulun, hazmını
zorladığı mevzu vardır. Karşındakinden değil, kendinden vererek o
zorluğu kaldır. Kaideyi değil, olmayı düşünün. Kaide, mihver
üzerine kurulur; söz, sana gelinceye kadar durulur. Söz benden değil YÜCE’den! Gülmek, her kula
yakışan. Güzellik, ALLAH’ımdan her gelen. Mesnedi olmayan bina,
çökmeğe mahkumdur. Name kulun elinde, gelen günün niyetinde. Sahra,
yolunu göstermez; ne var ki arayan kul, yolunu kaybetmez. Nardan su aksa, kulu
yakmaz; kul nehir bulsa, içinden çıkmaz. El amade, dil amade, kul amade.
MEVLÂNA, ALLAH’ımın EMRİ’ne amade! Çember içinde buluştuk, ALLAH’ımın her kulu
ile gönülce dertleştik. Memnun olana, yolumuzu yeniden açtık. Olmayan,
nasip alamayandır, elimizde olmayandır, ALLAH’ım sundursun!

Münasip olan yolun yolcuları, amade
kolcuları. Nadan olmayın, ‘Yadan.’
demeyin, kul yoluna ölçü vurmayın. Sunduğumu alana, CAN’ımın
uyduğunu bilene. Yolumun gidişine uyana da, uymayana da derim. Uyanı
niyetinden, uymayanı diyetinden bilirim. Olmasını dilersek, ‘ALLAH’ım versin.’ dersek;
olacağı bilinsin. Aramızda dünya sarhoşu yok, hepimiz olgun dolgun.
Sarhoşluk; yolumuzun gidişine, CANAN’ımı buluşuna göredir. Sudan
yol açtık, geçtik, yürüdük. Önce çağladık, sonra durulduk. Yolumuzu
yürüdük, dilediğimiz asmanın köküne postumuzu serdik. İndiğimiz
yer, vardığımızın neticesidir. Asma; kula ALLAH’ımın AŞKI’nı veren
şarabın yetiştiği köktür. ‘Şarap yetişir mi?’
dersen; kulun yetişmesi misalidir, şarabın erişmesi.
Misket, kokusunu ham iken verir, onun kökü öyle ayrılır. Olgunluk kökten
olursa, verimi küçükten olur. Aşılama geç verir. Yemişin oluşu
güzeldir. Yaşamayı, ALLAH vergisi diye sevin, gün geçesiye değil. Her
günün ayrı güzelliğini görün, hataya değil atâya bakın. Büyük;
yaş büyüğü değil, gönül büyüğü. Sedef tahtta olsan, gönülü
dumana boğsan ne görürsün? Elinde baston tutsan, eğilip güle baksan,
renginden kokusundan gönüle atsan; güzelliğe varırsın, ‘Günüm hoş
geçti.’ dersin. Zeytinin ulusunu düşün. Meyve vermese de, gölgesine kul
sığınsa yabana mıdır? Almayı-vermeyi bilmeli, güzelliği her devre
görmeli. Orayla buranın yakınlığı, beden
farkıdır. Bedeni silksen, yanımdasın. Suyum akarken, kullar içerken beraberiz.
Deryayı geçmeye adım mı gerek? YÜCE’ye varmaya yardım mı gerek? Her kul gönlünce varır. Ben yol gösteririm. Vazifem budur.

Niyetin oluşunu, kulunun görüşünü
diledin. ALLAH’ımın VERDİĞİ’ni, kuldan bilme; olaya, felaket
gözü ile bakma. Niyazın, düğümü çözer. Oğula söyle; kendini sağlam bilsin,
çürüğe çıkarmasın. Desin ki, ‘ALLAH’ım, SANA sığındım.
KUVVETİN’e güvendim, kulundan korkuyu gönülden attım. Yardım diledim,
‘ALLAH’ım.’ dedim, göndereceğin YARDIMCI’yı bekledim.’ YARDIMCI’sı; dünya
kulu, ALLAH yolu, ADEM dölü; HAZRETİ DAVUT’u beklesin. ALLAH’ımın VERDİĞİ, ALLAH’ımdan alınır.
Şüphe silinsin, olmuşu bilinsin, olacağa inansın. ‘Ne dua?’
derseniz ‘LA HAVLE’ devamlı okunsun, ağızdan düşmesin. ‘ALLAH’ımdan.’ demeli, severek sarılmalı. Sırmayı
değil, sarmayı öğren; sormayı değil, görmeyi öğren; olayı
değil, sonrayı öğren.

Hoş gördüm, cümleyi selamladım. Alan-veren, nameyi bilen; yolunu bulsun, ‘Sebep,
ALLAH’ım verir.’ desin. Yeşil rengin dengine, çiçeğin ahengine;
yolumuzca dolarız, yumağımızca çağlarız. Derim; yıkmaya değil
yapmaya bakın; kırmaya değil, tutmaya bakın. Kul kulun sevgisine
değil, şefkatine muhtaçtır. Sevginin sonu yoktur, şefkat ise
mahduttur, sınırlıdır. Sunmak, aklın üstünde; verdiğim, kulun
idrakinin üstünde; almak, kulun ayarında. Masanın üstü yiyecek dolsa, her kul midesi
aldığınca yer. Kimi kolay hazmeder, kimine ağır gelir, kimi daha olsa
der. Aydın aştan, masa taştan olsa; her iştahı olan âlim olurdu,
her taşı bulan hayatını kurtarırdı. Nasibe boyun eğin. Gülmeyi
gösteri olsun diye değil, gönülü parlatsın diye kullanın. Öfkeyi korku
versin diye değil, kaldırıp çöpe atın. ‘Umduğum olsun.’ derseniz,
önce dünya yükünü atın. Suyunu almış, yolunu bulmuş kula; dünya yükü
ağır gelir. Dünya yükü size, gönül rızası ile değil, şeytanın
havalesi ile gelir. Her kula öyledir. Uzak tutmak kulun elindedir. Onun için
derim, akla geldikçe ‘ALLAH’ım SANA sığındım.’ deyiniz ki, yükü sırtınıza
almayasınız. Dünya günümde an geçmedi, ALLAH’ıma sığındım. ALLAH’ımla
arama dünya yükü koymadım. Dediğim, yolumun sırrıdır. ‘Sırrı.’
dediğim gizlilik değil, görene açıktır. Ne mutlu size ki, açmayı
EMİR aldım, sevgili kullarına verdim. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun. MİM, Name verelim; ZU, amin. (Şeytan
hakkında soru sorulur) ‘Maznun olma yolumuzda, duman koyma gönlümüzde,
tanık olma sorumuzda. Senden uzağız, ALLAH’ımın HİMAYESİ’ndeyiz.
Seni, ne kötülüğümde andım, ne olanı senden bildim.’ deyin, ALLAH’ıma
sığının. Şeytan şerrinden uzak olursunuz. Masal demeğe
değil, yol göstermeğe gelirim. Olayları elerim, elek üstünde kalanı
çöpe atarım. Nazenin olanın niyazını, niyetine uygun görürüz.
Nazlının nazlattığı. GARİB. Nazlı, analığı. ‘Neden nazlı?’
dersen, şu manada derim. Nazlanmaya layık olana, o paye verilir. Dünya da,
ahiret te böyledir. Ne var ki naz, şımarıklılık değildir. Uygun
yolun, uygun kuludur. Nazı da ALLAH’ımadır. Biz de ALLAH’ımı çok seviyorsak,
elbet naz yapmaya hak kazanırız. Sevmenin ölçüsü mü var? Müsterih olasınız.
Alçıyla değil, gönlünüzü altınla doldurasınız. ‘Dolu değil mi?’
derseniz, yazım yalnız size değil. Yazılsın, yayılsın, okunsun, gezinsin.
Dönsün kuldan-kula, elden-ele. Müstesna yolun, açıklığa meyli vardır. Yerde
ot, havada kuş misali. Otu beğenmedin mi? Bir dikersin, bin
toplarsın. Çeyrek dünya alınmaz, dünya sırrı çözülmez. Bize
dünya sırrı değil, ahiret yolu gerek. Dünya sırrı izince çözülür, gezince
değil. Cebine para koyarsın, ‘Bol param oldu.’ dersin.
Bakalım senin midir? Cebin delinir, yerini bulur. Sende sen olan nedir, bilir
misin? Mantık. Benlik gibi. Bende ben olan nedir, beni meydana veren nedir?
Mantığım. Ben mantığımı ne yolda kullanırsam, o yöne giderim. Mantık,
ALLAH VERGİSİ’dir. Ne var ki, kullanmak senden. Benlik, kula göre
değişir. Mantığına sahip olan kul, kendini dünyaya kabul
ettirir. Benlikle değil. Benliği başının üstüne alıp gezersen,
kaybın büyük olur. Benlik seni ezer, gün gelir başına ağırlık verir.
Benliği ayağının altına alırsan, gün gelir senin ağırlığının
altında ezilir. Benliği ayağının altına alan, iradedir. Yoksa ne
senin, ne de senden gelenin, ALLAH’ımın VERGİSİ olduğu
unutulmaz. Su gelir, akar gider; söz gelir, yıkar gider; gün
gelir, çöker gider. Çöken nedir? Çöken, kulun geçen ömrü. Kul gelir, göçer
gider. Peki, kalan nedir? Kalan, senden sen olandır. Benden ben olan ne kaldı.
İyi ya, senden de sen olan kalır. İsmin. Mecnun olsan, AŞK’a düşsen; yanarım
sana. Mecnun, kul AŞK’ına yanmış; MEVLÂNA, ALLAH AŞKI’na
düşmüş. Biri masal, öbürü hakikat. Masala değil hakikate
dönelim, durmadan dönelim. (Resim verilir: HAZRETİ SÜLEYMAN) SÜLEYMAN HAZRETLERİ’nin, hayvanat dili ile
anlaştığını unutmayın. Olduğu gibi al, dediği yerde kal.

Geldim gelişe, cemaati kuruşa, selam
cümlenize. Yolumuz ayrı değil, sözümüz gayrı değil. Neticeye
baktıkça, aynı meydanda buluşuruz. Gelenlerle beraber, derenlerle beraber.
Sebep sözü bağlayanda. Çıkalım düze, gelelim söze. Geceyi örtmek, gücün
değil. Kulun gücü. Gücünün yetmediğini sevmeye çalış ki, yolunu
bulasın. Dünya kulun her dileğine uymaz, kul dünyaya uyarsa huzuru bulur.
Geceye örtü koymaya değil, geceyi gece olduğu için sevmeye
çalışın. ‘Konuşmak yersiz.’ denmesin, gelişim sohbet içindir,
varlığım gönüllerinize eşittir. Yolumuz el ele, GÜL’ümüz gönüllerle,
sevgimiz, CANLAR CANAN’la. AŞK’a gelmiş kullarız, ADEM’den
gelmiş dölleriz. Gelenlerle beraberiz. Sen-ben değil biz, yerde diz,
yönde yüz. Yönümüz ALLAH’ımız. Yanımıza aldığımız yok. Hep geldik, cemaate
katıldık, selam sizlere getirdik, aldık. Sözcüyüm, arada köprüyüm. Köprü
bilinir, iki yaka birleştirilir. Bir başı bende, bir başı
GARİB’te bilinir. Akım sorulur. Kuvvetli verilir, anda alınır, anda
gelinir. Arada yok. Olay budur. Anlayana dedim, gönülden konuştum. MEYDAN
sözü edilsin, bahçeye girilsin; yaprak misali, yapraklı dal olsun, dökülen
kalsın. Yaprak çiçeği gizlemez, çiçek meyveyi gözlemez, ham meyveyi kul
sevmez. Niye sevmez? Çünkü tat vermez. Tadını dilersen beklersin. Beklersen
sabır ölçünü verirsin, yediğinin tadını alırsın. Kuş uçar yol geçer,
tavşan kaçar niye? Tek gayeye, tadını aldığını kendi bulsun diye.
Misalini sordunuz danıştım ALİ’ye. HAZRETİ ALİ dedi: “ Ne
niyet edersen, o niyete uy. Günden günü say. Değişen ne gündür, ne
olay.” Mümin kul bilir. Niyet niye edilir? ALLAH’ımdan istenir. Verilenle
yetinsen, ‘ALLAH’ım GÖRÜR.’ desen; ne üzüntü çekersin, ne huzuru bozarsın. Olay
basit; kul hesaba katılır, ‘Öyle değil böyle olsa.’ der, kendi de hesabı
şaşırır. YÜCE’ye bıraksa, rahatı bulur. Kul der ki ‘Zenginlik güzel.’
Zenginliği bulan da eksiklenir. RUH’unun zenginlikte olmadığını
görür. Aslında huzur; ne zenginlikte ne fakirlikte, ne gençlikte ne
yaşlılıkta. Olsa-olsa gönüldedir. Onu da kul, kendi yaratır, yaşatır.
Demeyin, kulun yoluna söz etmeyin, ‘Yanlış gider.’ demeyin. Senin gibi, o
da ALLAH’ımın kuludur. ALLAH’ım onu da GÖRÜR, sebep yaratır, KURTARIR. Kul
kuldan üstün değil. Kalem, defter, yazı yeter, söz ister. Merak bizde. Biz
dedim sizde. Yol açtık, dumansız gönüllerde umduğumuz imanı gördük,
sevindik. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun. Sözümüz bitmez, defterler yetmez.
Gökyüzü defter olsa, ağaçlar kalem gelse; bitmez, aşkımız sönmez!
Yandık yaktık, geldik gittik; ne yetti, ne bitti. Akıma dayanmaz. Sözü dosta
verelim, EYVALLAH diyelim. Söz dilendi, ‘Senden.’ dendi, memnun oldum, ‘Selam.’
dedim, döndüm geldim. Suyumuz içilir, dostlar seçilir, meclis kurulur.
Uygundur dediğin. Sorunu beklerim, aç. Geçici merakı neden aldın, olayı
üstün gördün? Her kula olur. Gelen de, veren de; ALLAH’ımdan, yumuşak yol
bulur. Geçeceği danışıldı, öğrenildi. Meraka yer yok.
Bağlantı kurmak, dost gönlünü üzmek. Hastalık neticelendi. Merakı atalım.
Gönülde yer yok meraka, sadece sevgi doludur. Yoncayı niye seversiniz? Uğur
sayarsınız. Suyu niye seversiniz? Hayat ararsınız. Sevgide ayrılık yoktur. Her
sevilen sevilir, ‘ALLAH’ımdandır.’ denir. Geçeni unut, gelendir umut. Güzel gün
beklersin. Gece gündüz beklenir, gündüzde geceye hazırlanır. Ne var ki, gündüzü
beklediğin gibi geceyi beklemezsin. Olayı beğenmezsen ‘Hayırsız.’
dersin. Hayırsız dediğin olay, bil ki hayıra açılan kapıdır. Daha
ağır gelecek şerri örter. Usandım demeyin, şikâyetçi olmayın.
Şikâyet, kulu daha kötüye götürür. Asmayı budarsan, bol meyve verir; kökünü
beslersen, meyveyi oldurur. Aymayı bilen kul da, bakımlı asmaya benzer.
Dostumuza dedim. Bakımı güzel, meyvesi bol, üzümü ermiş, şarabı
olmuş. Doldurur, sunar. Sözümü bilir, gönüle doldurur. Doldurur verir, ne
mutlu! Yalnız almak yetmez, sunmak da gerek. Ne var ki, sunduğunu bilmek
gerek. Bilen alır, gönülle güler. ALLAH’ım güldürsün, ADEM’e kavuştursun, AMİN. Sözümü vereyim, dostu
dinleyim, kenara çekileyim. ‘Gideyim.’ demem. Aranızdayım. Varlığınıza
eşit. Dinlemek te güzel. Yumuşak yol diler. Sözü dosta verelim,
EYVALLAH diyelim. Aydın gönül, yol diler; kola girmiş yen
diler, benden almış, ‘Sen mi?’ der. Ben de ben değil, bütün kâinat
mevcut. ‘Nedir?’ dersen; gönül bu, açtın mı kâinatı kaplar. Kapalı gönül
yumrukta saklanır. Sevgi gönülde oldukça, kâinatı içinde bil. Onun için, ‘Sende
mi, bende mi?’ deme, kâinatı içinde ara. Aradığını bulursun, gözün açık
görürsün. Dediğim bilindi, gönülde AŞKI arandı. Aranan bulundu, söz
sana verildi: Dost. Yaprak olsun dökülmeyen, çiçek olsun atılmayan,
aşık olsun sönmeyen, ateş olsun yakılmayan! Yanılmayın, yanan
ateş yakmak istemez. ALLAH’ımın verdiği İZİN kadardır. Daha
önce dedim, kulun niyetine değil, diyetine göre ALLAH’ım verir. Kulun
isteği, geceye örtü koymak. Amma elden ne gelir? Gece, örtülmez. Dilesin,
verecek ALLAH’ımdır. MEVLÂNA, sözcü; GARİB, yazıcı. Yumağımız hep bir
sarılır. Dedim arayan kul bulur, şifa nasibi olan alır. Kula de ki,
‘Nasibi olan alır.’ Olmayanı üzüntü etmesin. ‘Vazife.’ desin yapsın. Umudunu
atmasın. Arayan bulur, unutmasın. Kâinatı gönülde arasın, öyle ‘Vazifem.’
desin. ‘Kâinatı içinde aramak nedir?’ diyene deyim. Sonsuz sevgi. Kalem de
bitti, söz de yetti. Söz bitmez, yetti dedim. Yorgunluk yok, merak edilmesin.
Dostun yanına gelen düşündü, ‘Yorgunluk.’ dedi, asla. Dostun yanında, ayağından başına, gözünden kaşına yol alınır, yorgunluk
silinir. Dost, dediğimi bilir; gecemiz, dostun güzelliği ile
süslenir. Elden değil akımdandır. Üstünlük, akımın çokluğudur. Dost,
dediğimi bilir.

Almayı dilediğin, vermeyi sorduğun günden müsaade alındı. Olmasını
dilediğini; ‘Olur.’ desem, sözde kalır, yaprak düşer yerde kalır. Mantık direnir, gönül elenir. Sebep, ALLAH’ımdan gelir. Yolun münasibini
bulmak, kulun elindedir. ‘Eğilmem.’ deme. Zaten, kulun kula eğilmesi yaraşmaz. ALLAH’ıma,
hepimizin boynu eğik. Meşale olsa, yoluna dursa; selamını esirgeme,
ne var ki, kulun önünde eğilme. Olacağa-geleceğe, yol açık. Geçeni söz etme, söze söz katma. Geçeni
unutmak için, hayırla anmak için. Geleceğe umutlu ol ki, dumanı silesin;
gönüle kainatı koy ki, sevmeyi bilesin; almayı değil vermeye çalış
ki, sendeki kaynasın. Beklesinler, görsünler; sorsunlar, öğrensinler, neticeyi bulsunlar. Hatır saymak güzeldir. Deme, ‘Beni de saysınlar.’ Saymasa ne gerek? Ne senin
sıran bozulur, ne gönül yuvan yıkılır. Sevmeyi deyim, AŞK’ı anlatayım. AŞK, ALLAH’a götürür; sevgi,
verdiğini bildirir. ALLAH’ımın VERDİĞİ’ni seversin.
VARLIĞI’na inandığın gün, AŞK’ını anlarsın. Tavuk-yumurta
misali. Gidenin emaneti, gelenin selametidir. Gittiği gibi gelsin, gelişte
murat alsın, adına sadık alsın. ER olsun, yumağına uygun eş seçsin. Ordan değil burdan, elden değil gülden, sepetten değil sedeften.

Yolumuzca yürürüz, yol münasip görürüz,
selam verdik alırız, aymayı kuldan biliriz. Mecburiyet yok. Yumuşak yol
alırız, dileğimizce
yazarız.
Akıma göre yazı gelir. Küçük yazı, küçük akım
verir. Söz YM yürüdükçe, gönül ateş aldıkça; yazı da büyür. Diyenden, demeyenden,
dilekten değil; akımdandır. ‘Adım-adım gideriz, öylece ilerleriz.’ derler,
aynı yerde sayarlar. Yalan da değil. Nuyan; aymayı bilen, kendini bildim
diye oyalayan. Müyesser olmak; kulun elinde değil,
ALLAH’ımın VERİMİ’ndedir. Elbet ilmi var. İlim nedir? Var olan
şeyin, izin nispetinde ispatı. Benim verdiğim, kulun alışının
ötesi. GARİB’in ispatı, delili. Almayı bileydi, ilmiyle denirdi. Almayı
bilmeden, vermeye yol aldı, kendini ispat etti. Sudan yumak geçiren, gününe nasip alır.
Şimdiye de, gelene de. Gününü değil, yumağını dedim. Ömrü
nasipli olur. Aşmayı bilen, geçmeye korkmaz. MEYDAN
kuruldu. MEYDAN kurulmaz, MEYDAN’da meclis kuruldu; cümlesi geldi, selamı
verdi. Kalemi ALİ aldı: ... MEVLÂNA’yım geldim, sözü ALİ’den aldım.
Hepinize sevindim, ‘Ne mutlu.’ dedim. Almayı bilene, ALLAH’ım verir. Benden
değil, alışınız gönüllerinizden. AŞK’ın taşması, ALLAH’a
koşması; her kulun kendi ölçüsüdür. Miyarını niyazınla alırsın, sevgini
kâinatla süslersin. SAMANYOLU, ALLAH’ımın ULU kulu. Buluşmak muradımız,
kavuşmak niyazımız.

Hoş gördüm. Yumuşak yol soruldu.
Sunduğumuz bilindi. Yumaktan açılan, suyumdan seçilen, adıdır sorulan.
Sorduğun gelişe uymaz, dünyayı kadere bağlamaz, almayı-vermeyi
kula getirmez. Olayı hayır bilesin. Gelene hürmet edesin. Ne var ki,
dediğin ismi, akıldan çıkarasın. Dediğim bilir. Sorusunun cevabını
alır. ‘Kimdir?’ diye sorarsın. Ummak güzel. Ne var ki gelen kim olsa,
ALLAH’ımdandır. Danıştığın isim değil. Olamaz da. Dünya kuluna
gelemez. Geliş bir oldu. ALLAH’ımın sevgili kulu idi. Yolun uygun. Yalnız, gönlünden geldiğince
duy, etraftan aldığınca değil. ALLAH’ımı anmanın ölçüsü çerçevesi
olmaz. Gönlün ne diler, sabaha kadar ibadet mi; yap, seni kim tutar? Yok gezip
görmek, yarattığını sevmek mi; gez-gör, deme ibadetim kalır. YARATAN kim?
ALLAH’ım! İbadet nedir, ALLAH’ını anmak değil mi? Evet, gelene dedim,
günlerdir düşünene, aklını bana verene. Neden verdi bilir misin? Yönünden
şüpheye düştü. Yanlış anlaşılmasın, kendinden şüphesi
yok. Gelenden dedim. Gelene hürmetini esirgemesin. Çünkü ALLAH’ımdandır. Ne var
ki, dediği isim değil. Zaten gelen isim vermedi. Şüpheye
düşmesin. Olgunluk, mümin kulun yoludur. Yolunu arayan bulur
dedim sana. Yolu aldın, MEYDAN’ı buldun. Kimliği değil,
varlığıdır mühim olan. Sana sevinç versin. Mesleğini ne sordun.
Memnun olduğun gün, şikayetten uzaktın. ‘Olmadı, yürümedi.’ deme.
İmtihan kapısında olduğunu unutma. ‘Olan olsun, ALLAH’ımın münasip
gördüğü gelsin.’ denilsin. ALLAH‘ıma havale edilsin. Olacak, düzelecek. Niyazlar, YÜCE’nin katında; YÜCE, kulunun
gönlünde. Neyi dert edelim, dünyayı karanlık görelim? Müsterih olasın. Maya mümkünse arttırılır, değilse ne yapılır.
Muganni olmadığın görülür. Müzayede, gözden
çıkan için yapılır. Kimi parasına göre, kimi değerine göre arttırılır.
Ustanın elinden çıkan tablo, çok değer bulur. Mesaidir anılır, vazifeye
ara verilir. Eğer vazifenin üstünde ise, yorgunluk unutulur. Vazifenin
değerinde ise. Evet, eğer angarya ise, verimi boş olur. Angarya
yapılan iş, yapılmaması daha hayırdır. Onun için vereceğiniz iş
size menfaat sağlıyorsa, karşındakini de gözet ki; severek
çalışsın, seni daha çok zarara sokmasın. Sunduğum, yalnız iş
mevzu değil. Her olay birbirine bağlıdır. Namazı ölçü verelim. ‘Vakit.’
deyip, gideceğin yeri düşünerek kıldığın namaz; angaryadır.
Akıldan geçen, dünya olayı. Sen de bilirsin sabır etmeyi. Ne deyim? Nasihatim,
sabra sabır ekleyin. ‘ALLAH’ım VERECEK, olacak.’ diye şüphesiz bekleyin. Duanı yaptığın, niyaza durduğun zaman;
şüpheyi içinden sil. ‘Acaba olur mu?’ deme. ‘Olacak, ALLAH’ım VERECEK.’
deyin. Vermeyeceği şeyin duasını ettirmez ALLAH’ım. Geç olabilir,
amma olur, üzüntüler boşa gelir. Onun için, ne sen üzül, ne etrafı üz.
‘ALLAH’ım.’ de, ‘VERDİĞİN güzel, bana dar da gelse. Sebebini SEN
bilirsin, düğümümü sen çözersin.’ LA HAVLE duasını çok oku.

Güzellik, görülende, içine
girilendedir. Her olayı kul kendi bünyesince tefsir eder. Kimi ‘Güzel.’ der,
kimi kusur arar. Kusur aramaktan kaçının. Sözüm her kula olabilir. Yalnız
sizlerle olanda, güne kadar yapılan sohbetleri tetkik ederseniz, doğrudan
nasihat olduğunu görürsünüz. Bundan da aramızdaki yakınlığı
ölçersiniz. Nasihat başkadır, yol göstermek başka. Nasihat, kanından
veya CAN’ından olanadır. Yol göstermek, yolundan olanadır. Yolumuz cümleyedir. Nasihat ta ederim,
kulak ta çekerim. Beklediğim sözü ettiniz. Manasız olandan kaç. ‘Manasız olan nedir?’ dedin.
Manasız olan, bünyeye fazla gelendir. Mana, verdiği kadar alınan güzeldir.
Yeter sözüm, sevindi ÖZ’üm. Gönül yıkandı, sözüm denklendi. Açılan gönül
kapısından, ALLAH’a olan AŞK’ın göründü. ÇAKIR’a gelelim, kulağı bükelim. Dil
güzeldir, nameyi okurken; dil acıdır, duyguyu verirken. Niyazınla dönecek,
hatasını bilecek. Bilenden korkulmaz, bilmeyene nasihat verilmez.
ULU da olsa, dolu da olsa; hatasını bilmezse kulağı da çekilir, tokadı da
vurulur. Davacıyla davalıya söz etmesin. Olmamıştan
söz etme. Olacağa göz etme. Vazifesi noksansız. GARİB dedim.
GARİB, bilmeyi bilir. Amma, yormaya yanaşmaz. Olacaktan sevinç
duymalı. a’nın yumağı yolunda. Düğümü çözer. Ne var ki, çözümde
kendini yer. Manayı göreceksin, düğümü boş vereceksin. Asmanın üzümü
tatlı olur. Ermeden ekşidir, bilirsin. Erince, tadını alırsın. Nasihat dedik, kulakları büktük. Yumuşak
olmak; okumakla değil duymakla olur. Yazı odasında konuşuldu. ‘Dua
öyle değil böyle.’ dendi, ölçü verildi. Dedim daha önce. Ölçüye girmez,
çerçeveye sığmaz. Niyaz, mektepte okumakla öğrenilmez. ‘KUR’AN açılsın, sahife okunsun.’ dendi.
ALLAH’ımın ADI’ndan RESULÜ ayrıldı. Ha bir ayırdın, ha bin ayırdın, ölçüyle mi
olur. Zaten ayıramazsın ki. Değil, niye suç olsun. Dedim ya, ayırmak
elinde mi? Olmasını dilediğini dilersin. Ne var ki,
anında ödersin. ALLAH’ım O'ndan dileyenden hoşnut olur. Aynayı eline niye alırsın. Yüzünü niye görürsün. Kim kime bakar, kim kimin yerinde yatar? Her kul
kendi yerini tutar. Yeri düz olan da var, dağdan inen de var. Biz
dağa tırmandık, düze vardık baktık, kâinatı gönüle aldık. ALLAH’ımın
VERDİĞİ’ni noksansız sevdik. Sevgi nedir? Çok büyük sevgi gönüle
nasıl sığar? Dedim, NUR misali. Sığdırabildiğin kadar! Kimi kula
kâinat yetmez, kimine katmaz. Alış veya veriş meselesi. ‘Seveni
severim.’ dersen, yanılırsın elbet. Toprağı düşün. ‘Sevmezsen bilir
mi?’ deme, elbet bilir. Seversen bakarsın, o da sana bakar. Sevmezsen o da sana
döner. Davarın bekçisi sana çirkin gelir amma davara sorarsan, ondan güzelini
görmez. Güzellik görmek, her kulun bünyesine göredir. Davarın bekçisini kim
çirkin görür? Davarın düşmanı. Sayarsan YM, saymazsan gün münasip. Aldığını
verdiğini say ki, yol münasip olsun. Saymadığın günde ancak uyar,
günü geçende unutulursa, hem sana hem ona zorluk verir. Dediğimi alın,
sözümü nasihat bilin. Paranızı alanda verende sayın. Yanlışlık günde
olursa çıkar, geçende kayıpta kalır. Dedim ya, nasihatimi alın, dediğime
uyun. Mana. Yumağı yolunda, sözümü kolunda görürüm.
ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun. Dumana gönül açma, yoluna yolcu katma.
Çevirmek gücünüzden uzak. Oğula de ki, anmasın, yoluna çekmeye çalımasın.
Ağıza diş, uykuya düş gerek. Almaktan uzak olanın, vermeye gücü
mü olur, ALLAH’a yakın mı gelir? Geç onları. Sözümüz yolcuya, yumağı
ölçüde olana. Gelen de gelmeyen de, uyan da uymayan da, ‘Yoldayım.’ der gider.
Yolunu bulana ne mutlu!

Hususi sohbet oldu. Aile bir eksiğe toplandı.
Aramızda olmasa da gönlümüzde. Oğul. Sunduğum yolların, verdiğim kulların,
yolcusu oldunuz. Ayran yoğurttan olur, cümleye dağıtılır.
Yoğurt, yuvamızda mayalanır. Suyumuz, yaşayanlara, göçenlere
değil. Mayayı mümin kul bilir. Almayı dilediğin, dileğince olur. ç’ye.
Aradığın uzakta değil. Ele gelir. Sefere gidenin suyunu alması,
gittiği yere uymasına bağlıdır. Uymazsa almaz, her söze uymaz.
Aşanın-koşanın; ayağı çözülür, koştukça hız alır. Yazımızı,
çalışanın işine yazdık. İşini aştın, koştun,
dizini çözdün. Dedim sana daha önce de; şikayetçi olma, yolundan dönme.
Gönlün öyle bir oyma ki; ne elden, ne dilden, ALLAH’ımdan. İğne oyası
misali. Gelene selam. Yolumuz kulu, yolcu. Yumuşak
yollu. Dumanlar dağılsın, selamlar verilsin. Cümleden cümleye selam. Zulme selam veren, zulmüne hüküm görendir, kendi
cezasını imzalayandır. Olaylardan şüphen mi var? Senin duan değil.
Dedim, zulme selam veren, kendi zulmünü imzalar. Olay kuldan değil,
ALLAH’ımın görgüsüdür. Zalim mi kim? Bilmez misin? Almak elinde olsa, almaz
mıydı? Tutmak gücünde olsa, tutmaz mıydı? Bekle de gör. Çocuğun gücünü, gününde görmeli. Ne var ki,
söz yuvadan çıkmamalı. Olması beklenen uzak değil. Bildiğin, akıla
getirdiğindir. ç. Gün dahi çizilir. Güneşli hava çamuru kurutur. Anda
çamur, oraya buraya sıvanır. Meraka yer yok, bir fırçaya bakar. Yazı odandaki
sohbeti kısaya bağla. Ve olayı dert etme. İyiye gider. Üzüntü
ettiğin, gönüle dert kattığın. y’ninki. Dert değil. Dert etme.
Anman, YM, güneşe bakar. Münasip yol açar. Yavrunun sorusunu diyelim. Yumuşak yol
müjdeleyelim. SAMANYOLU’nu müjdeledik. Anasının yerini söyledik. Aymayı bilemeden yaymaya çalışanlar; yaygıyla
düşerler, dertop olurlar. Değil. Hep beraber yumağı dürerler.
Geç olanı, bekle geleni. Hesap bileni, geçmişi sileni. Yumuşak diyeni
vurana, vurmak gerek. Ne var ki; sevene vurursan, olacağı düşündün
mü? Başta olana dedim. Vurana dahi vurmamanın seçilmesi gerekirken, sevene
vurursa, olanı düşün. ‘Üstünüm yok.’ der ALLAH’ıma şirk koşar.
Suçlu suçuna tutuklanmasa bile, tutuklanmasını ALLAH’ım sebep yaratır,
ayağına dolaştırır. Yapmaya değil, yapmamaya çalıştılar.
Yapılan yok. Daha sonra, güneşin doğuşunda. Şu anda kesif
bulut var. İzin yok. Bulutun dağılacağı, boğuntuya
kalmayacağı. Güneş, kurtuluşun işaretidir. Cümlenin.
Güneş tepeden görünecek. Sağa sola değil. Kendinizi bulmaya bakın. YUNUS’um geldi, selam
getirdi. Sizleri selamladı. ‘Amman.’ denmesin, duacı olunsun. Cumaya beklensin.
Sabra yer bırakılsın. Sırrımız, sırrınızdır. Umulmadık kapı, yuvayı örter.
Umulmadık kul, ayağı dürter, öne geçer. Şeftali yiyen tadını alır, arıyı besleyen
balını alır. Arı iğneler diye korkan, balından mahrum kalır. Semer hayvan içindir. ‘Kuğuya mı?’ dersen,
değil. Kuğu dereyi süsler, hayvan sahibini besler. Sırtına semer
koyarsan, onu korumuş olursun. Almayı beklediğine itina edersen; hem
veriminden, hem sevgisinden kazanırsın. Sevgi, dünyayı ayağa serer. Sevgi
olmayan yerde, dünya zulümdür. ‘Müsterih olsunlar.’ der kuluna. ‘Mümin olduktan,
AŞK’a vurduktan sonra; dünya tasası, seni üzmesin.’ der. Masayı yuvarlak
görür. Bekle gör. Baş yok. Ne var ki görünen öyle. Görünmeden baş
olanı bildireyim. İmzanın sahibi ALİ. HAZRETİ ALİ. Bu
dünyanın idaresinin kimde olduğunu sandınız. ALLAH’ım, dünya kuluna
bıraksa. Hem de vahşice. ‘Baştayım.’ diyen, benden bilecek, yani
kendinden. Dedim, sözüm YUVA’nın sırrıdır. ALİ gelecek, güneş
doğacak. ALİ, “Müsterih olsunlar.” der. ALİ, HAZRETİ
ALİ. OMAR der ki: “ Ağza tat, cümlenize gönüllerimizden hat.” Telaşa yer yok. ALLAH’a emanet olasınız.
Günde sözü geçmeyelim, toplantıyı dağıtmayalım.

Gelenlerle sevenlerle beraber.
‘Gelmeyenlerle, sevmeyenlerle?’ demeyin. Sevmeyen kullar, uyuyanlardır. Onlar
da uyanır, huzuru bulur. Yolumuz manisiz, sevgimiz hudutsuz. Yanımızda oturan,
‘Yandım ALLAH’ım.’ diyenlerle yanarız, mutlu oluruz. Düşünmek yersiz. ALLAH’ıma aşıksam;
sevgisinden şüphe etmeyi, kuldan bunu düşünmeyi yersiz bulurum.
ALLAH’ım kulunu şeklen değil, RUH’en sever. YARATTIĞI,
SEVGİSİ’nin çokluğundandır. Kulunu sevmeye dayanamaz. Elbet O’nu
seven kulu, yeri de ayrıdır. Denir ki, ‘Her kul, ALLAH’ını bilir. Ne var ki,
EMİRLERİ’ne uymaktan çok, dünya nimetlerine yönelir. Düşünse ki
dünya nimetlerini veren kim? ‘Ağacı diktim, dibini suladım, iyi baktım,
bol meyva aldım.’ diyen kul, dünya nimetine uyan kuldur. Toprağı nereden
buldun? Suyu nereden aldın? Beklersin. Nasip mi bakalım, meyveyi toplamak? Ne
bakandan, ne dikenden; TEK VARLIK, VEREN’dendir. Müteessir olma. daha söze başlamadık,
giriş yaptık. Tadımız adımızda değil, ALLAH’a olan AŞK’ımızda.
CAN da CANAN da kucaklaşır, sohbet ile kul kulla anlaşır. Sebepsiz bir şey olmaz, sepetsiz yumurta
taşınmaz. Kapalı olan, karanlık gönüldür. Açık gönüle, karanlık şey
girmez. ‘Neden girmez?’ dersen; çünkü açık gönül, ışık alır, karanlık
nasıl girer? Açık gönül, açık kapıyı bulur. Gönüller, sebeple buluşur.
Bozulmaya yüz tutan, tamire çalışmakla düzelmez. ALLAH’ıma havale edilen,
hayırsız kula yol vermez. ALLAH’ıma havale ettiniz; olayı bekleyin. Üzüntü
etmeyin, bozulana akıl takmayın. Dedim ya, sepetsiz yumurta taşınmaz.
Yumurta elde taşınırsa kırılır. Söz uygun gelmezse bozulur. Yumurta
alırsın, bozulmasından korkarsan taşır mısın? Kullanılmayacak olan, geri verilir. Hayır olan, ele
gelendir. Açık konuşmak, ALLAH’ımın EMRİ’dir. Yumağını sarar,
nasibini arar, yuvasını gönlünce kurar. Destiye su doldur, elini göğe
kaldır. ‘Olmaya, almaya...’ dersin. Verdiğim sudan destini doldur derim.
Bardağını doldur-doldur iç. Biter diye korkma. Madde ile değil,
manadan söyledim. ALLAH’ıma şükür et ki, manayı seçesin. Yaprak dökmeyen ağaç daima yeşildir.
Yeşillik, huzurdur. Yolumuz. Geleceğin vazifesine kendini
hazırlarsan, vermeyi kolaylamış olursun. Misafirin gelince, evinde kurabiyen olursa, ikram
edebilirsin. Olmazsa, boş çevirirsin. Dersen ‘Gönlüm hazır.’, elbet hazır.
Çünkü ALLAH’ımın AŞKI var orada. Yamalı fistan da, sırmalı kaftan da
giyse; AŞK aynı AŞK’tır değişmez. ALLAH AŞKI olan, pas
tutmaz. Yananla beraberiz. Cümlenin seveniyim. Sana
MERKEZ’in duasını vereyim. “ALLAH’ım! AŞKIN’la doluyum, yarattığı
kuluyum. Duacıyım, vermeyi bilenim.” Yardımını diledim. MERKEZ EFENDİ’yi
yardımcı istedim. Konuşulan da bizim sohbetimiz değil mi? ULU’nu sen
bilirsin. ALLAH’ımın kötü kulu olmaz. Dönük olan, sönüktür. Dönük. Güneşe
arkasını veren, ışık alır mı? Senin ULU’nun yolu. Yumağınca anarsın.
‘EYÜP SULTAN’ım.’ dersin. Yardımcıyız kullara. Mümin olan-olmayan. ALLAH’ımın yarattığı, yumağınca gelecek,
sana yardım edecek. Duanı edersin, yoluna çağırırsın. MERKEZ’in sözünü
aldım, yolunu danıştım. Der ki: “Anında yanındayım, gideceği
yolundayım.” Yuvasını danıştı. Açılan kapıda, sevinmek gerek. ‘Olmazsa?’
dediğin, kulun elinden dilinden çıkmış, verişe hazır olmuş. Yaratılan her kul layıktır, layık olmayan
yaratılmaz. Gelene gelmeyene, sevene sevmeyene; gönül kapımız
açık. Yolcu-hancı misali. Gelen geçen, kalan göçen. ‘Kalan var mı?’ dersen,
‘Giden yok.’ derim. Giden; yerini bulan. Beden, MELEK’in kulu mu? ALLAH’ımın kulu, MELEK’le
yolu, sevgiyle dolu. Aldığı huzuru verir, kullarıyla paylaşır.
Müstesna yaratılış. (MELEKLER
için) YARATAN, hep BİR YARATIR. Kul, kendini ALLAH’ına adarsa;
müstesna olur. Kendinize ölçü vurmayın, ölçü ALLAH’ımda!

Hummalı yol sormasınlar. Dumanı
dağıtmışlar. ‘Hummalı yol.’ dedim, sizleri söylemedim. Hummalı yol;
ahireti unutan, kendini dünyanın malı sayanlara derim. Meclisimize öyle kul
gelmez. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun. Selamları aldım, cümlesini kucakladım. Almayı-vermeyi bilenler; gezmeyi-görmeyi, sevmeyi
de bilsinler. Dünya görüp bilmek için, gördüğünü sevmek için, sevip de
varmak için. Seversen, varırsın. Denir ki ‘Sevmezsen varmaz mısın? ALLAH’ım
kulunu zorlamaz, sevmediğini buldurmaz, öyle bir yapı ki, düzeni bozulmaz.
Gülenle gülenin, ağlayana destek olanın dostu çok olur. Meyhane, olmayı dileyenlerle dolar. Ne var ki; ‘Çok
içeyim, çabuk olayım.’ diyen yanılır. Şarap, yudum-yudum içilir. İğneyi dikiş için kullanırız, yamayı
fistana koyarız. Ne iğne, batmasına rağmen en lüzumsuz, ne parça,
faydasızdır. Her şey, yerinde büyük iş görür. Yamalık parçası dahi.
Ocak niye yanar? Yanan ateş sönmesin, dünya ateşi yakmasın, sağa
sola bakmasın. Yanılmayın! Sağdan-soldan maksat; mümin kul yalnız önünü
görür, ileri bakar. Sağ sol şaşırtır. Her kul bir söz atar, fani
olan bir anlık gafletle gönüle dumanı katar. Onun için dedim, ALLAH’ıma
sığınan asla yanılmaz. Ayna parlak yüzünü, gönlü aydın olana gösterir. Kul
kula ölçü veremez, ‘Öyle mi, böyle mi?’ denemez. Oymayı tahtadan görün,
iğneyi oyada görün, kulu deryada bulun. Deryanın, varış olduğu
bilinsin. Derya; kulun sevgiyle varışı, varışta buluşu.
Gelişe mi, dönüşe mi, yumağından sarışa mı? Gelişe
duacıyım, dönüşe görücüyüm, yumağa yardımcıyım. Geçtik bunca yolları, yüce-yüce
dağları, seyrettik ovaları. Nereden YÜCE’ye vardık, nereden nereye erdik?
NUR olduk, NUR ile geldik. Niyetlere erdik, dileyene verdik. Verdikçe sevindik, sevinene yol açtık,
tekrar-tekrar buluştuk. Buluşma ne dert olur, ne eziyet kalır.
Olan sevgiler büyür. Düşünün bir ateş. Elinde fener olan, kulların
fenerini yakar. Fener alayı dersiniz, bayramda gezersiniz. Nasıl ki gittikçe
büyür, etraf da aydınlanır; feneri taşıyan da sevinir, seyreden de
sevinir, çünkü o da ışık alır. Bizim ışığımız da öyledir, gittikçe
büyür. Gelecekten korku olmasın, ‘Dinsizlik var.’ denmesin, her olayın sonunda ALLAH’ıma varılır. Meşenin yapısı sert, çamın yapısı
yumuşak; gülün çiçeği yumuşak, dalı serttir. Onun için, kulun
beden görüntüsüne bakıp söz edilmesin. Sevdim sevebildikçe, gönlüm
dolabildikçe, yumak sarabildikçe. Dileğince, sahilden taş atmayın,
‘Dalga verse.’ demeyin, yumağa söz etmeyin. Baba sözü haktır, HAKK’ı bildikçe! Yumuşaklık
yolundaki taşı ittikçe, umduğun gibi olur. Söze hacet olmasa, ana
baba süs müdür? Söz de edilir, tokat da atılır. Ne var ki; ‘Sabır-sabır.’
dersin, son çareyi tokatta bulursun. Yalnız unutma, tokat dahi ALLAH’ımın
İZNİ’yle atılır. ‘ALLAH’ım.’ denir, İZNİ’ne sığınılır.
‘Bilirim.’ diyen, yanılır. Bilinmeyen çok şeyi,
göçten sonra öğrendim. Vermeye çalışırım, görmeye çalışırım. Yolumuz açıldı. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun,
söz burada yetsin.

Hoş gördüm, cümleyi selamladım. Yolumuzu verdikçe, sözümüzü dürdükçe; ayrı sözü
demeyiz, kulu üzgün komayız. Denmesin, ‘Teselli olmayanı cemaate almayız.’
Yanılmayın, sözümüzün manası kul değil. Huzur vermeyecek söz, bizden
çıkmaz; teselli, olmayacak yolda edilmez. Nameyi bilen, yolunu bulsun, ‘Sebebi
ALLAH’ım verir.’ desin. Yeşil rengin dengine, çiçeğin ahengine;
yolumuzca dalarız, yumağımızca çağlarız. Sevginin sonu yoktur,
şefkat ise mahduttur. Olmuştan, niyaz edilmişten söz açtık.
Yamayı dikmeye, açığı örtmeye niyet kurduk. Sözü devirdik, yüzü çevirdik;
almayı diledik, kumunu eledik. ‘Kulun kaderi yazılı mıdır?’ denir, bizden
sorulur. Planı çizilir, aradaki boşluğu kul doldurur. ALLAH’ım
dünyayı yarattı, toprağı suyu verdi, yağmuru yağdırdı, rüzgârı
sürdürdü. Bunlar plana dahil olaylar. Ne toprak bakılmazsa dilenen vergi olur,
ne bağ budanmazsa istenen sergi olur. Kul toprağa bakar,
geleceği toplar. Toprağın-suyunun verilişi, planın oluşudur.
Bakımı, kulun bilişidir. Beden de öyle; ALLAH’ım bedeni bir plan dahilinde
yaratır. Aradaki boşluğu kul, mantığı ile kapatır. ‘Kaderin
değişmesi mümkün mü?’ dersiniz. Bir başkasının planını bozacak
kader değişmez. Nasıl ki toprağın planını genişletmeğe
çalışırsan; bir başkasının toprağına girmiş, hakkını
yemiş olursun. Yavrunuzun önce gayesini öğrenin. Kapalı
hevesini bulunuz. Hata baştan, en baştan, kuruluştan. Nasibini
aramaya geç kalır, döner devlet kapısına dayanır. Neden? Okuma hevesinden,
çocuğunun. Hayır, ananın babanın! Çocuk; ne okudu diye akıllıdır, ne
okumadı diye aptaldır. Cemiyete namuslu vatandaş yetiştirilsin,
diplomalı değil. Çocuğun içine işlemiş, ‘Okumayan adam
olmaz.’ denmiş. Senin deyişin değil, cemiyetin. Sen desen, geri
alsan; cemiyet, yavruyu da seni de suçlar. Uymuş gidiyor, iyiyi arıyor.
Gelecekte bulur. İnşallah iyi olur. Mümkün olanı bulamaz, cemiyetten
huzuru alamaz. Kendine döner, yazdıkça yazar. Her şey yerli yerinde. Sedef kakmalı rahle
baş odada, hamam tokmağı hamamda. Ne onu buraya, ne bunu oraya koyamazsın.
Her kul da yerini öyle alır. En baştan bozuk alınmış. KUR’AN’ı sopa
ile öğreten hocayı yere yatırmalı. Önce kulu ona sevdirmeli, sevmeyi
öğretmeli. Öğreneceğini; kulu sevenden öğren ki,
doğruyu bulasın. Günde de öyle. ‘Öğretmen.’ denir, asık suratlı
görülür. Öğretmen; önce kendi sevmeyi bilmeli, sonra öğretici olmalı.
Sevilen çocuk tez öğrenir. Çocuğun oyunu, çocuğa yaraşır.
Dedim ya, cemiyet yozdurur. Mesuliyet alan yok, ‘Ben öncü olayım.’ diyen yok.
ALLAH’ıma güveni olsa, çıkıp ortaya dursa; yol münasip olur, cemiyet küften
kurtulur. Lider; talebe lideri olmalı, devletten gelmeli. Çocuğa hak
tanımalı ki; çocukluğu hoş geçen, gençliğe dinç girer.
Çocukluğunu bilmeyenin hezeyanıdır günde görülen. Bıraksan serbest olsun,
usanır; sıktıkça, hızlanır. Olay budur. Ne birinde, ne öbüründe kasıt.
Üç-beş şaşkını silin. Ortaya biri çıksa, ‘Komşu yan baktı.’
dese; hepsi bir olur, dünyaya meydan okur. Ayrılmaz, ayrılamaz. Müsterih
olasınız, gençleri sevesiniz. Sevgi gösteresiniz ki, yozluktan sıyrılsın. Onlar
sizin kanınız, onlar sizin canınız, Seviniz! Gün gelende sipere koşanınız,
canını vatana vereninizin hatalı olanı da var. Ne var ki, korkulduğu kadar
değil. Bazı olaya dürbünün büyüten gözüyle bakılır, bazen uzatan yüzüyle.
Buraya da öyle bakılır, sevgiden uzak tutulur. Bu günün çocukları, yarın
onların yerini alır, tutar. Günahı, onlara korku aşılayanda, sevgiyi
unutturanda. ‘Yumuşak öğretmen, gevşektir.’ denir. Ne
yanlış! Yumuşaklıktan maksat sevgidir, sevendir. Sevenin dersi çabuk
okunur. Yumuşak yol bulur, zannedilir ki gevşek tutulur. Mümin olan
bilir; ‘Yasak!’ denilince, merak uyanır.

Gelenlere soranlara, gönülden
inananlara söylemek vazifem. (İmanın, evvela
kalp temizliği olup olmadığı hakkında bizi aydınlatır mısınız?)
Gönül pak olmayan kulun, imanı hak olmaz. İman, gönlün yıkanmış
şeklidir. Günün konusu, kula kanı olsun diye verdim. Suyun akması nedir?
Berrak akması için ne gereklidir? Yatağın temiz olması. İman, su;
yatağı, gönül. Olsun da gönlüm temiz, ibadetim yumağıma borç kalsın.
Bu muydu sorulan, her fırsatta denilen? (‘Ben ALLAH’ım.’
demenin gerçek anlamı nedir, HALLACI MANSUR gibi?)
Bilirse de yumağına mal etmez. Açık. Ben neyim? ALLAH’ımın NURU değil
miyim, O'ndan bir parça değil miyim? ‘Ben O'ndanım.’ dersem, yalan mı
söylemiş olurum? Dünyada olanın bedeni mi mani? Geldik nereden, döndük
nereye? Geldiğimiz yerden, NUR olarak geldik, bedene girdik; dönüşte
bedeni bıraktık, NUR olarak döndük. Demek ki NUR’u bedene hapsettik. Elbet
hapseden biz değil! İşte ince bir nokta. Bedene
hapsettiğin, seni vardırmaz. Anlaşılmadı. NUR’u bedene aldın,
varlığını bildin mi? Bilirsin, ne ile? YARATAN’ı, yaratılanı seversin;
işte o zaman, verilen NUR’u görmüş olursun. Sevdiğin müddetçe
kullanmış olursun. YARATAN’ı bilmezsen, yaratılanı sevmezsen; NUR’unu,
bedene hapsetmiş olursun, o zaman “Ben ALLAH’ım” diyene şaşar
kalırsın. (İçki haram
mıdır, haramsa kimler için haramdır?) OSMAN’dan söz aldım,
HAZRETİ OMAR’a danıştım, HACI BEKTAŞ VELİ
HAZRETLERİ’nden sordum. Dolaştım, hepsinden danıştım. (Siz fani iken
içtiniz mi?) Ben günümde içtim. Niyetimi açayım,
danıştığımı seçeyim. Denir ki, ‘Yasaktan kaçının.’ ALLAH’ım; kimseden
kimsenin hakkı sorulmadıkça, kimse kimsenin nasibine el sürmedikçe, kimse
kimsenin nafakasını almadıkça yasak neden. ‘Nafaka.’ dedim. Yalnız yiyecekten
değil. Huzurunu bozdun mu, kuluna söz ettin mi; kaçın. Unutulmasın, sohbet
yol göstericidir. Sohbet ile kurulan sofra, huzura yol açar. Yolumuz,
aşırı olanlardan kaçar. Her şeyi güzel, yerinde dedim. Sedef rahle
baş odada, hamam tokmağı hamamda. Ne o burada ne bu orada olmaz. Aymayı bilenlerle, bahçeye girenlerle beraberiz.
Nehirden indik, deryaya vardık, gönül bahçelerinden gülleri derdik, sepet sepet
dağıttık. Kullara el verdik, el ele verdik, sevgiyi kurduk. Aşmayı
dilediğimiz duvarı çoktan aştık, hepinizin gönüllerini gönülle
bulduk. Yaprakla bezendi dallar, petekler dolu ballar.
Yediğimiz elmalar, tadına verenin adını bağlar. Anlamak size
düşer. Balın tadını, gülün rengini, kulun dengini kim verir? (‘ALLAH’ım.’ denilir)
Elbet! Kula yemek düşer. Ne sorulur, yenilir mi, içilir mi? Saate
bakılmasın, vaktimiz ölçülmesin. Gidiş, dönüştür. Layık olan gelir,
meclisimizde bulunur. Kızmak haddimiz değil. ALLAH’ımın EMRİ’ne
amadeyiz. Yolumuz buluşur, derdi ile halleşir,
gönülde soranın deyişine uyulur. Ateşten gömlek giymez, buzu bedene
sarmaz; dediğimi bilir, sorusunu alır. Asmanın budanması neden? Verimi bol
olsun diye. Budanmazsa dalı uzar, meyvesi kıt olur. Çeşmeden su alırsın,
destini doldurursun. İçmesi nasipse, içebilirsin. Ya devirirsen, ya
kırarsan. İçmeyi bulamazsın. Çiviyi
çakalım, duvara takalım, oymayı seçelim. Duvar,
çakmakla yıkılmaz, sıvası dökülür. Dökülen sıva olsun, çivi gönüle
çakılmasın. Çıksa da kurtarmaz, yarası geçmez. Mümin kul, gönül
yarasını elle örter, gül
ile örter. Ne var ki, ALLAH’ım her şeyi görür. Çiviyi çakanı,
şüphesiz cezalandırır. Duvarı yık, amma gönüle çivi çakma; akıla kini
takma. Senin kininin sana zararı olur. Sevdiğim kadar sevildim.
Sevdiğin kadar sevilirsin, ölçü budur! Alış-veriş değil,
ALLAH’ım öyle nasip kılar. Sevenin sevilmesi, ALLAH’ımın EMRİ’dir.
Sevmek
karşılıklı değil. Kuldan karşılık bulmazsan üzülme, kul seni
sevmezse yakınma. kuş sever, kedi sever, kuzu sever; onlarla gönül
avunur.
Manası açık; sen karşılık beklemeden sev, karşılığından mahrum
kalmazsın. Namerde kul olma, kula köle durma. Kul, ALLAH’ımın
kuluna eziyet veremez. Yanlış anlaşılmasın, ‘ALLAH’ımın kulu.’ dedim.
‘ALLAH’ımın kulu.’ derken; ‘Yarattığı.’ demedim, ona kulluk edeni
söyledim. Nöbetçi nöbet tutar; kulun kulu olduğu için değil, vazifesini
yapar. Kapısını kapayan kul, yuvasının sultanı olur. Memleket sultanı da, yuvasının sultanı da; benlik kaygusuna düştüğü
anda eşittir. Kimin kimin sultanı olduğu bilinmez, kimin kime hizmet
ettiği çözülmez. Sultanın vazifesi nedir? Halka hizmet edenin nasıl kulu
olursun? Çözülmez. Kul bir kula hizmetten kaçınmaz. ‘Razıyım kulluk edeyim,
yerlerde sürüneyim; ALLAH’ıma varmak için.’ Ne var ki ALLAH’ım; kulunu sevmek
için sürünsün dilemez, mahrumiyetine yol vermez. ‘ALLAH’ım SANA varayım diye
dünyayı sildim.’ diyen yanılır. Çünkü dünyayı silmekle değil, sevmekle ALLAH’ıma
varılır. Gördüm çağırdım, gezdim bekledim, geleni
gözledim. ALLAH’ım cümleden RAZI olsun, dualar yerini bulsun. Bulacağından
şüpheniz olmasın. Suyumuz çağlasın, gönülü dağlasın, birbirine
bağlasın. Yazımız yazılır, okunur-okunur. Niyetimiz sebepten dışarı
değil, tez olur. Gezimiz güne kalır. Olaylar kolay, verilenler kalay.
Değeri ne kalayda ne kurşunda, bakırın kendisinde. Manası açık,
bakırı güzel olanın kalayı iyi tutar. Bakırın hallenmişi mi,
yıllanmışı mı güzeldir? Hallenmişi, ellenmişi. Uymazsa yoluna,
girme koluna. Sen onu çekersen, o seni çekerse yolunuz karışır. Ozanın
dediği şiirdir, şiirde döktüğü bakırdır. Diye-diye döver,
dövdükçe yola koyar. Hepimiz mümin kuluz, yolumuzda yolcuyuz. El elden yürürüz,
çağıranı görürüz. Hepinizi görürüm, cümlenize söylerim. Senin senden
gizlin yok, senin benden. Yolun alınır, dilendikçe bulunur, sebep neden
sorulur? Gömleğin bedene dar geldiyse, parçayı ekle. Deme ki ‘Bekle.’
Bolun çaresi kolaysa, darın üzüntüsü edilmesin. Parça eklersin, günü gelir beklersin.
Nalın giydim sırmalı, etek beli sarmalı, kısa
yolda durmalı. Dert değil, açmayı bilenleyim, gönülden soranlayım.
Ateşten geçtik, geceyi açtık, sabaha yaklaştık. Ne geceden eser
kalır, ne geçenden beter olur. Güneş doğar, gül açar. Kulun yolu ne olsa, kulun gönlü ne dese beraberiz.
Ne var ki huzur vermeyecek söz bizden çıkmaz, teselli olmayacak yolda edilmez. ALLAH a ısmarladık. Hepinizin gönlü gönlüme
eşit. (Resim verilir: HAZRETİ ADEM ve
EŞİ HAZRETİ ALİ ve EŞİ)

Yolunuz YUVAMIZ’a bağlanır.
Yamadan utanılmaz, kulundan beklenilmez. VEREN bilinsin, kinler silinsin.
Geçeni unutursan, defteri
kapatırsan; gününü aydın görürsün. Sebze bahçesi sulansın ister, sebzenin kökü
kazınsın ister. Toprağı kazılırsa, gübreyle beslenirse; verimi hem
kuvvetli, hem bol olur. Yerden yerinden değil, bakımındandır. İşten açılmaz, düşten geçilmez.
Sergi kurulur satış yapılır, kazancı yenilir. Asi olanı, yaprağa söz
edeni; meyvasını alsa, buruk der, olmuşunu yese, çürük der, masayı bulsa,
kırık der. Derim, kuldan kula fark vardır. Kul vardır, gül bahçesine girer,
dikeni bahane eder; kul vardır, tarladaki dikenli otların yeşilliğine
vurulur. Sunduğum güne kadar; sevmeyi öğretmek, hatayı örtmek. Kul
kulun hatasına bakarsa, hataya kendi düşer. Kul kula hizmet etmek için
gelmez. Her kulun ettiği kendine. ALLAH ADI’nı ananla, kulun kulu sevenle,
‘Haram.’ deyip kaçanla; hep bir olalım, yönümüzde dönelim. Seferden dönenle
sohbet hoş olur. Geçmiş yoldan sormayın, kapı açıp bakmayın.
Geçmişe örtülen kapı, geleceğin selametini sağlar. ‘Olsun da
göreyim, doğruyu çözeyim.’ demeyin. Falı söylemeye değil, yol vermeye
geldim. Sorana söylesem de; yoldan bakarız, bir göz atarız. Yolumuz dileyenin,
‘Mümin miyim?’ diyenin. Gerçeği bulmak, kulun özlemidir. Ne var ki,
gerçeğin nerede başlayıp nerede bittiği malum değildir.
Onun için, verilenin derilenin ALLAH’ımdan olduğu bilindiği müddetçe;
çözümden uzak kalırsın, öylece huzuru bulursun. Yumağına verilen,
kaderinde görülen; ‘En iyisidir.’ de, hakkına razı ol. Şekilden aldığını ölçüye vuramazsın,
çizginin altından da üstünden de geçemezsin. VEREN’den şüphe eden,
şüphesinde yanılmaz. Denmesin ‘Düşenin dostu olmaz.’ Düşenin de,
kalkanın da; TEK DOST’u ALLAH. ALLAH’ım, kulu destek bilenin, kuldan nasip
bekleyenin, dayanmayı bilmeyenin dersini verir. Kuldan kula yama olmaz, deniz
yolu beton tutmaz, kum yolundan deniz geçmez, dağ yolunda çöl olmaz, çöle
kar inmez, dikensiz gül olmaz, yaprak meydan vermez, ağaç dalsız olmaz ne
var ki kimi ağaç yapraksız kalmaz. Yerden gelen yere düşer, NUR’dan
gelen NUR’a varır. Oldukça, vardıkça, bildikçe, gördükçe güzelliğe
erersin. Seversen sevilirsin, yolunu öyle bulursun. Beklemeden seversen olmaya
yön verirsin. ALLAH’ımın emaneti, cümlenin selameti. Derse ki, ‘İçtim,
kendimden geçtim.’, sen de geç onu. Çünkü içen, kendinden geçen; geçtiğini
bilmez, ‘Yetsin artık.’ demez. ‘Yetsin.’ diyen, yorumda bulunandır. Susuz
kalınmaz, alınana doyulmaz. Deryaya dalsam deniz, hepsini içmek dilenir. Cemmal
niyazla, cevval niyetle olunur. Meymeye gidelim. Meymeye gitmek; şarap
içmeye gitmek. Serhoş olalım. Gelenle beraberiz, gülenle beraberiz. Sargı
yaraya gerek, içinizde yaralı yok; sevgi gönüle gerek, aranızda gönülsüz yok.
‘Sevdim.’ dediğin, yolunu beğendiğin; varsın uymasın. Mümin,
müstesna olaya ‘Olağandır.’ der, ALLAH’tan GELEN’e severek uyar. Hasretlik bizde, sizde değil ki. ‘Özledim.’
desem yalan. Gönülleriniz, her an HAK tarafından yoklanır; çiçeğiniz,
sevenlerce koklanır. ALLAH’ım, YARDIMCI gelsin; çıkışa gelen merdivene,
her kulu ulaştırsın. Çıkışa gelene kadar; müstesna olaylar verilir,
kul imtihan edilir. MEYDAN geçilir, merdivene varılır. Çıkış, göçe kadar.
‘Yol münasip görünür.’ derseniz, göçte yarıda mı kalır? Asla! Varışa hazır
olan, merdivene adım atandır. Cennet, dünyası cennete hazırlananındır.
Cehennem; kulların dünyada dilediğini yapıp, adaletten korkmayanın, her
şeyden mahrum olduğu yerdir. Yanlış anlaşılmasın; cennet
dileyenin, cehennem cenneti aramayanındır. Dünyada adaletten korkmayan, cenneti
düşünür mü? Mazeret niyazla edilir, dilerse şifa verilir. Kendini
beğenen, her şeyin üstünde gören; dünyayı da öyle terk eder.
Gittiği yerde, herkesten uzaktadır. Çünkü dünyada öyle diler, ahirette
öyle bulur. Her kulun dileği verilir. Orada ALLAH’ımın NURU’nu görende,
dünyadaki kibrine yanmaz mı? İşte cehennem ateşi budur. Her
olay, göçte yerini alır. Hak yiyenle, hakkını yediğini; ALLAH’ım göçte
buluşturur, hakkını ödeştirir, dünyadan getirdiğini, aralarında
bölüştürür. Cimrilik sevilmez, ALLAH’ımda hoş görülmez. Göçte yardım
diler. Ne var ki, dünya yolunda yardımdan uzak olan, göçte de uzak kalır. Ona
sonsuz üzüntü verir. Dileyip yapamamak, geç kalmak. Yıkmaya değil, yapmaya
bakın; kırmaya değil, tutmaya bakın.

Şüphesiz gelişim, konuya girişim.
Yumağa verilenin kabulünü bildirmek, sevince ortak olmak; dileğimdir.
Yol boyu gidişe, kul yönü varışadır. Yönünü bulan varır. Yersiz
olandan kaçının. Hevese esir olmak yersizdir. Yumuşak kulun vazifeli
oluşu, maddeyi silişi bilinse yeridir. Sergiye ne koyarsan onu
satarsın. Kul ne yönü bulursa, onu bilir, o yolda yürür. Dileği oldu
şifanın vericisi. Malumatı boş değil mi geçmişi anlatmak?
Masal kitabı okumaya eşittir. Dedim, ‘Doğru olmayan anlatılmaz.’ Diri varken
ölüye kurbana ne hacet. Kesmek dilersen on tane kes. Ölünün duasının verin.
Kurbandan maksat, fakiri gözetmek. Sanmayın sırat köprüsü geçmektir. Sırat
köprüsü; fakirin duası ile geçilir, gönül almayla geçilir. Kurbanı kesin,
fakire dağıtın. Ölülerinizin adını verin, duacı olsunlar. Bayram adı
verilmiş, evvelini ne sorarsınız. Rüyalar tefsire yol alır. Ne var ki
hepsi değil. Müstesna rüya tesirini gösterir. Dünya adı sorulsa,
öğretilse, ne gerek. Dünyaya gelmiş göçmüş cümle ULULAR’ı bilir
misiniz? Söylense, tanır mısınız? Onun için, görüleni bilsin, ‘Muradım.’ desin.
Her rüyanın tefsiri olmaz. Aydın rüya, aydın yolun müjdecisidir. Her görenle
beraberim. Benden davet alan mı gelir? Gitmek-gelmek, ne senden ne benden;
verilen İZİN’dendir. Dilenen varlığımsa, aranızdayım. Aymak
içinse, ÖZ’üm mü dilenir? ‘Aranızdayım’ dedim. Geziye yol açılır. Men dil
yumağa katılmasın, satılık yaprak olmasın; ağacı süslesin, yere düşmesin.
Sözün siparişini verene, mahzur sorulursa girilmez. ‘Aramıza alalım mı,
almayalım mı?’ sorulmaz. Nasibi olan gelir. Kul kulun yolunu ne alır, ne yolunu
verir. Sadece nasip olanda, vasıta kılınır. Sorulmasın öylesi. Söylenen, kendi
yönünden haklı. Eski dost. Nasibin alınışını bilene gün vermek, gevezelik
olmaz mı. Dünyadan ne istensin? Dünyanın misalidir bunlar, yumağın
düğümüdür. Her kul geçinir, gününü devirir, defteri gün-gün çevirir. Babasını sorana de ki; ‘Yerini buldu, huzura
vardı.’ Duacı olsun. (YÜCE ALEM’e selamlar
gönderilir) Aldım, söze ne hacet. Almayı bilecek. Hamamda
tahta nalın dursa, boş odaya gelmez; yuvaya ham söz girmez. n’ye de ki; ‘Yolunu ALLAH’a havale etsin,
şüpheden uzak kalsın, bal mevsimini beklesin.’ Arıların verimi nasıldır?
Önce toplar. Erden koldan değil. Günde hummalı gelende durulur. Arı misali
balını verir. Bekleyin görün. Mevsimle olmaz. Sorulanı alalım. Namenin
gelişine değil, nasibin verilişine göredir. Sepetten çıkmaz,
mevsimsiz olmaz, yazdan kürke bürünmez, kıştan denize girmez. Her şey
yerli yerince. ‘Mümin miyim?’ demeyin, gönlünüzü yoklayın. ‘ALLAH’ım CAN’ım
SANA.’ dediğin an, şüpheden ari olduğun andır. ALLAH’ım her
olayı GÖRÜCÜ’dür. Kapına vurulmuş, vazife verilmiş. Senin aldığın
mukaddes vazife. Uymaya çalışsın, duacı ol, alışsın. Korkuyu içinden
at. Söz edene de ki, ‘Korkum ALLAH’ımdan, vazifem ALLAH’ımdan. Dile gel, yolunu
al. Sözümüz yersiz değil.

MEYDAN bizim, yol bizim, yoldan gelene
izin, sözüm sizin. MEYDAN’da kurduk postu, etrafa aldık dostu. Mümin kulun
MEYDAN’ı, danışan kulun MEYDAN’ı. Dert etmeyin. MEYDAN’a girenin,
dışarıdan gelenden korkusu olmasın. Manasını bilenle, maddeye düşenin yeri
ayrılır. Kulun ‘Sebep.’ dediği dünyaya söz ettiği boştur. Senin
için demem, senin huzurunu kaçırana derim. Sözle su bulanmaz. Taş atarsa
suyu bulandırır, kulu gönülden kırar. Taş da maddedir. Olay bahane edilir,
gönlünce yorulur. Taşı atar düşünmez; başını kırar, gönlünü
yarar. Gemiyi yürütmektir kaptanın işi. Dalga da olur, karaya da vurur.
Dedim, her kul nasibi kadar alır. Kimi yudum alır, kimi desti doldurur. Kul
hatayı kendinde ararsa, tamiri mümkün olur. MEYDAN, YUVA’ya açık. Müsterih
olasın. Onu dedim, MEYDAN’ı bulmuş kula, dışarda kalmış kul gücü
yetmez kötüye. Çünkü MEYDAN, ULU kullarla doludur. Yanımızı bezedik, sözümüzü eledik. Eledik, elekte
kalanı attık, tepsiye döküleni yoğurduk, ele gelen hamuru fırına attık.
Yense-yenmese, elden çıkmasa; gene de yenecek, yolumuz öylece gidilecek.
Hummalı kulun yolu sakin olmaz, mayamız kötüyü almaz, unu elemeden
yoğurmaz. ‘Dertten çıkmam.’ demeyin. Her yolun çözümü olur. Geç te kalsa,
olacak. Sebep halk edilecek. MEYDAN kulunu bırakmaz. Kulun eğitimi gönlünce olur. Aşmayı
bilenle, atlamaya çalışan; aynı duyguyu taşır. Aradaki fark, beden
farkıdır. Aşmaya çalışmadan, ‘Tut elimi geçeyim, sırtına oturayım.’
diyenin yolu ayrıdır. Her yerde durmaya mahkumdur. Çünkü set aşmaya, bir
defa yardım alır. Her sefere ‘Taşı beni.’ derse, yaya kalır. Güzellik, bir kul için yaratılmadı, cümlesi için
yaratıldı. Görenin görgüsü değerindedir güzellik. Onun için söz edilmesin,
davranışa akıl konmasın. Her kul kendi davranışı ile ölçü alır. El eleyiz, aynı MEYDAN’ın kuluyuz. Yanımız-yönümüz,
sevenle dolu. Sevenin seveni olmaz. Olsa-olsa, sevgili olur. Her kul, yerini
bulur, boşluğu doldurur. ALLAH’ıma emanet olun. Geçeni unutun, geleceğe
duman arkasından bakmayın. Şüphe eden kulun şüphesini, ALLAH’ım
yanıltmaz. Temenniniz iyiye olsun. ALLAH’a ısmarladık. Ayağımız kaşınmadı, yolumuz
aşınmadı. Gelişe ayak uydurur. Amade olanın, yoluna yardımcıyız.
Geceyi atar, gündüze bakar.

Gönüller koğuşu, sevgililer
buluşuşu. Geldik gelenlerle, gönülden erenlerle, yumağı
saranlarla, ALLAH’ı ananlarla. Gecemiz mutlu olsun, yolumuz kutlu olsun,
suyumuz içilsin, erenler seçilsin, gelenler sevinsin.
Havadan sudan değil, gönül yolundan geldik,
yer ile göğü birbirine bağladık. Dönmeyene, ağladık-yandık;
sevmeyene, ‘Yolu gösterelim.’ dedik. SAMANYOLU’na karıştık, ‘Gelen.’ diye
bakıştık. Gelen bilinir, ‘GARİB.’ anılır, ismi verilir, cümleye
bildirilir. ‘Neden?’ diye sorulsa, ‘Yolundandır.’ denilir. Sever doluca, yanar
delice. Demeyin ‘Nerden deli?’ Çünkü gönlüdür VELİ. Gidip geldim danıştım, sorulandan selam
getirdim. “Selam kucak dolusu. Hep bir olalım, üzüm bağına girelim,
dermeye çalışalım. El ele verelim, elden eli alalım.” Gam edilmesin, ‘Dert.’ denilmesin. Yapıyı yapmaya
temel gerek. Temeli atmaya ayağı atmak yetmez, toprak atmak gerek. Binanın
temeli sağlam atılırsa, katına korkusuz girilir. Yaprağı bol olan
ağaç, çiçeğini gizler, meyvesi az da olsa, besler. Güvenirsen,
bulursun. Şüphenin yersiz olduğunu bilirsen, kendini hazırlarsın.
Dedim, ALLAH’ımın hayır vereceğinden şüphe edilmesin. Hayır ummayan
kul, yanılmasın. ALLAH’ım, şüphe eden kulunu yanıltmaz. Açayım. Her kul,
olayın iyiye varacağını beklemeli ki, iyiyi bulsun. ‘Yorulan bulunur.’
denilir, doğrudur. Hasret, kulu gönülle bağlar. Yakınlık, maddeyi
aratır. Açalım. Yakın olandan, sözde dilde olan, iyi kötü alınır. Acı da
söylenir, dara da konur. Hasret olduğun, sılaya verdiğine; ne acı
diyebilirsin, ne darda koyabilirsin. Dumandan uzak kalsın, yolunu temiz görsün
diye yardımcı olursun. Her kula aynı duyguyla hizmet edersen, sevabını alırsın.
Şu demektir ki; ne kadar sık buluşsan da, bıkkınlık getirme, ‘Yeter
artık.’ deme. Aynayı tut yerinden, gönlünü aç derinden. Açık gönül temiz kalır,
deme ki ‘Mikrop alır.’ Mikrop, korku olan yerdedir. Mümin
yolun mümin kulu, hepinizin HAK’tır yolu.
Geldiğimiz gibi dönelim, sorgu gününde YARDIMCI bulalım. OMAR der ki:
“Adalet, haktan çıkanla nadir de olsa buluşmaz. Adaletten çıkan, sorgu
gününde ULU’suna kavuşmaz.” Umduğumuzdan değil, manayı
bulduğumuzdan, NURU’na vardığımızdan beri buradayız, kulun
yardımındayız. Ananla beraberiz. Cemaati ayırmadım, bir kulunu kayırmadım.
Çünkü haddim değil. ALLAH’ım ayırmaz ki, bana söz düşsün. Denir ki,
‘Ya ULULAR?’ Orda kul yanılır. ALLAH’ıma varış, bir merdivendir. Ne kadar
seversen, o kadar çıkarsın. ALLAH’ım, cümle kulunun önüne sermiş o
merdiveni. Kim dilerse çıksın, ALLAH’ına varsın. Çıkmayanın hatası kimin? Kendi
gönül yolunun. Varlığına inananın, çıkmaması için sebep yok. Derseniz
‘Merdiveni görelim.’; kul yapısına değil, ALLAH yapısına heves edin ki,
göresiniz. ‘İnen olur mu?’ derseniz, hiç merdiveni bulan inmeye heves eder
mi? ‘Merdiveni bulduk mu?’ diyene deyim. Elbet bulduk, MEYDAN’a bile vardık.
Cemaatte olan bilir; MEYDAN’ı bulduk, çember olduk. Ağacın yaprağı
gibi bollaşırız. Yaprağı dökülmeyen ağacız, dalı bükülmeyen
ağacız, kökü suda olan ağacız. Dileyen gelsin, gölgemiz geniş.
Eski dost bilir, cemaati çağırır. Sevmeyi-sevilmeyi, hep bir olmayı
öğretir. Yolumu sorarlar, gezmek mi ararlar? Beni benden,
beni yoldan ararlar. Ben buradayım, sen buradasın, bina orada. Gönülle çok
geldin. Anmak, binayı seyretmekle midir? Güzellik, benden değil ALLAH’ımdandır.
Gelmek-gitmek, gezmek-görmek; ibadetin en güzelidir. Amma binanın
güzelliği değil, dünyanın güzelliği. Ormanın kubbesi midir
güzel, binanın kubbesi mi? O güzelliği kul veremez. Kulun gönlü
sarhoş olmaz, kul yapısından. Ne var ki, geçersen gönül kapısından. Benden
sunduğum kadar, senden aldığın kadar. Biraz fazla, biraz eksik
olamaz. Yumuşak yol bulanla, taşı ele alan bir
midir? Aymayı bilenle, uykuda olan bir mi? Yamayı fistana dikenle, yırtık gezen
bir mi? Elbet bir değil. Sözümüz-sohbetimiz kulları için, fistanda olan
açıkları için. Maya, manasız değil. Gönül yumuşak olan; mayası
elenen, unu un ile yapılandır. Amade olanla, asi gelen bir olmaz; asi kul
PİR olmaz, MEYDAN’a asi kul gelmez. Uymalı-duymalı, kâinatı gönüle koymalı,
sevmeli-sevmeli. ‘Çirkin?’ derseniz, güzelliğini aramalı. Yüzden
değil, gönülden sevmeli. ‘Severim.’ dememeli, sevgiyi ortaya koymalı. Arı
bal ile, gül dal ile, güzel hal ile sevilir; neyi nerden ayrılır? Ömür ölçülü. ‘Hummalı olursan ölürsün.’ dersen,
yanılırsın. Ne önde, ne sonda kesilmez; vakit ermeden göçülmez. ‘Gel gidelim,
el tutalım.’ diyenlerleyim. Elden tutarım, yola katarım, ayağına suyun
akışını uydururum. Bu yana gelenle, o yana gidenle olurum. ALLAH’a emanet. Danışılan, uygundur. Sebep
sorulmasın. Gecemize sorulan eklenmesin. Geçti giden. Örtülen kapıdan, dönüp
arkaya bakılmasın. Gidişe bakılır. Meyvesi dalda kaldı, sevgisi kulda kaldı, kendisi
adına geldi. Elden aldı, GÜL’den saadetler diledi. HAZRETİ AYŞE.
Adına dua verildi. Gönüller bir oldu. Dualar edilsin, adına verilsin.

Dünyadan soruldu, neticesi verildi. Suyumuz içildi,
geçenden kaçandan yolumuz ayrıldı. Ol yumakla yoğrulan, yalan yerden ayrılan.
‘Güçlü benim’ diyenle, şüpheyi verdirenden uzak dur. Geçti sergi zamanı,
yumak aldı sunulan mermer misali. Hem yapısı hem görüşü uygun olanı
alacak, niyaz yerini bulacak. Söz açık. Mermer, olayın temiz ve güzel
neticesidir. Mermeri merdiven yaparsın, düz parça koyarsın. Mermeri
işlersin, istediğin şekle koyarsın. Oymalı olan gözü okşar,
düz kalan ayağı-yumağı taşır. Dedim, olay mermere uyar. Mermer
elinde, dilediğin gibi kullan. İster göze, ister dize. Gözden de
gönül alır, dizden de gönül alır. Ne var ki, biri iş görür, biri süs
verir. Güya yumak sarılır. Mermer bizden sorulur. Mümin olan bilir. Deyim sana.
Düzde kalsın, ayak bassın. Yumuşaklık elde olsun, olmuşu mümin kul
bilsin. Masmavi münasip güne bakar. Mavi neyi bildirir. Evet ALLAH’ımın deryası.
Maddi-manevi kuvvetin renk adı, mavidir. Olgunluğu bildiren renk,
kırmızıdır. Yeşil, olacak muradın müjdecisi. Renk, dumanla dağılır.
ALLAH’ım kuluna renklerle olacağı gösterir. Duman bunu siler. Onun için
duman almayın. Beyaz bütün renkleri içine alır. Beyazda hepsi tefsir edilir. Niyazlar alınır, ölçüye vurulur. Hak olandan
olmayan ayrılır. Kula yerli yerince, sebebi gönlünce halk edilir.
Yumuşamayı hamurdan dene. Su katmadan yumuşamaz. Katmadık mı, nasıl
yumuşadın? Daha su katarsak elden kayarsın. Yeterince verilir, sonra hamur
yoğrulur, fırına verilir, pişirilir. Andım, yandım, piştim. Mani yok. Kulun hummalı
oluşu, gönüle alışına göredir. Her kulun gönül yapısı, beden yapısına
göredir. Kimi küçük, kimi büyük; kimi kapalı, kimi aralık. Açık bırakın açık.
Gelenden-geçenden çekinmeyin. Olmayı bilene zarar vermez. Kulun vereceği
kulu öldürmez. Benden beni sorarsan; hamlığı geçtim, erginliği
seçtim. ALLAH’ımdan sorulmaz. Ne var ki, yerime baktım, merdivenin üst
başında kendimi buldum. Bulmak, her kula nasiptir; yükünü atarsa. Merdivene
çıkmaya güçlü olmak gerek, yüklü değil. Merdiven, her kulun önünde.
Kendinde güç bulan, gücünce çıkar. Ölümde her kul, ALLAH’ıma olduğu yerden
bakar. Çıkmaya çabalarız. El-ele, kol-kola. Meraka yer yok. Elinizden sıkı-sıkı
tutarım. Olmayana sorulmaz ki. Olmasını dilediğin, gönülden
istediğin; sana dilinle söyletildi, elinle verildi. AŞK yolunun yolcusu, yumağının
kolcusuyum. GARİB’in. Sevin ki, sevilesin, ‘Has kuluyum.’ diyesin,
olgunluğa eresin. Sevenlerle beraber olmayı severim, yerenlerle
değil. Yerdiğin kul, yerinmeye müstahak değil. Olsa bile, haddin
değil. Vursa bile, yolun değil. Aldığın derslere uy. ‘YUVAMIZ.’
dedik. Senin, onun, benim değil. YUVA kuruluş şekline göre olsa,
‘YUVAMIZ.’ demem. Çünkü ne senin, ne benim, ne GARİB’in. Cümlenin
YUVA’sıdır. Dileyen gelir. Mimarı büyüktür. Dedim, kuruluş değil,
veriliştir. Özlemini duyana, geliş açıktır. İyi-kötü yok.
Yaratılıştır. Yaratılan gelir, dileyen alır. ALLAH’ım vereceği anı
bilir. (Topluca mezara gömme
konusunda sorulur) Konsa ne olur, şehit
şüheda ayrılır mı, olmasa ALLAH’ım denk getirir mi? ‘Ayrı anılması?’
dersen, topraktan mı anarsın. Gönülden anılsa olmaz mı, yerini bulmaz mı? Neden
bozulmaz? Bedenin aldığı akımdan. Elbet lütuf. Akıma gönül katılır, beden
akımla yoğrulur. Onun için ALLAH’ımın EMRİ olmasa, İZNİ de
olmaz. Yumağına danış, mantığın ile çalış. Pantolon giyenle, etek olan ayrılmaz. Güzeldir,
görürsen güzeli; güzeldir, bilirsen gazeli. Sevdi isen, hem güzeli hem keli;
sevdiysen, hem akıllı hem deli; o zaman derim sana ‘VELİ’. Sevilir, olmasa
da güzel; sevilir ağaçtan dökülen gazel; sevilir, yerdeki çamur; sevilir,
eldeki hamur. Yolunu almak için, merdiveni çıkmak için; sevmek gerek. Seveni de
yereni de, yolunu çevireni de seversen; yüksüz gidersin. Gümüşü alanı da,
yumağı saranı da. Amade yolun yolcusuyuz, maniyi kaldıranın görücüsüyüz,
kuluna müjdecisiyiz.

Niyetle gelene diyetini bildirdim, ‘ALLAH’ım RAZI
olsun.’ dedim. Açık olan, kapalı olana yol vermez; niyeti hayır
olan, gönülden gocunmaz; yumağını yumuşak saran, yoldaki taştan
korkmaz. Dostluğu gönülde taşımak. Yetersiz değil. Ol
yumağına dostluğu saran, ol yoluna dostluğu soran. Duman yersiz.
Samanyolu, ULU dolu. Almayı bilmekle bilmece çözülür. Geçenden gün
eylenmez, gelecek şüpheyle anılmaz. ‘Hayır olacak, güzel gelecek.’ dersen,
güzeli bulursun. Gönülden geçenle, yolunu seçen bir olmasa da; gelecek, hayır
getirecek. Sepetten çıkacakla, sedeften getirecek bir olmaz elbet. Sepet
değersiz, sedefe değerli. Ne var ki, her ikisi de değerli
iş görür. Zaten lüzumsuz olsa yapılmaz. Yaratılan da öyledir. Değeri
olmayan, yerini doldurmayan; yaratılmaz. ‘Bilmece.’ dediniz, soruya günü
eklediniz. Benim açmama ne hacet, söyleneni gün açacak. Olayı ‘Açık.’ dersiniz,
sorarsınız. Açık dediğim gün, yazımız defterde kalır. Halbuki okunmalı,
okunmalı yunmalı. Asmada üzüm, güzelde gözüm. ‘Güzel nerde?’ dersen;
‘Yaratılanda.’ derim, kainatı gönüle alırım. Cevaptan dilenen nedir? Onda mı,
bunda mı? Ne onda, ne bunda; bendedir, benden sorulandadır. Açmaktan kaçma,
‘Yanılmam.’ deme. Kulun niyeti uysa; nasib VEREN’dedir, gelende değil. Amade olanı severim, olmayanı da severim. Ne var
ki, ananla beraber olmak, yardımına gelmektir vazifem. Sondan değil.
Gündür anılır, günde yaşanılır. Sevenle bir olunur, sevmeyene el verilir.
‘Olacak.’ dediğin, yumuşak yol yürüdüğün görülür. Ne var ki,
kararın zora kalır. Kararsız olma, eskiye dönme. Saygı güzeldir, sevgi
güzeldir; kaybedilmedikçe. Kumun arasına karışan bulunmaz, sana sunulmayan
aranmaz. Geç onu. Sen seni bilmezsin. Kendini değil; yolunu, yerini, gönül
ölçünü. NUMAN der ki: “Yolu bilene yol göstermek; yumuşak olmaktan ziyade,
sohbete yol açmaktır.” Sözü açmaya, niyeti seçmeye ne hacet? Uzun yola
bakmaya ne hacet? Asmayı aldın, üzümü buldun, şarabı testiye koydun. Uzak
yoldan gelen testiyle, yakın yolda kalan testinin farkını çözmeye çalışma. Cumaya bakarız, kandili yakarız. Yarından
başka cuma yok mu? Rahat dünyanın sözü. Yakın gelecek, duman
dağılacak. Neden niyetini kendine uydurmazsın; bir o dala, bir bu dala
konarsın? Dedim, geçeni ört, yeni kapıyı aç. Gönül temizliğine bakın.
Alacağın, yoluna vereceğin; gönül yoluna uymalı, HAK’tan geleni
bilmeli. ‘Nasıl bileyim, gönlünü göreyim?’ dersen; fistanla dünyayı ölçen,
‘Kaftan giydirsen.’ diyenden uzak dur. Sergi pazarlığına varana de ki;
‘Satışa değil, alışa çıktım.’ Sunduğum, birine öbürüne
değil, dünyayı ölmeyecek gibi düşünene. Ne senin ne binim olana sahip
olmaya çalışana dedim. Sana ‘Sen.’ diye gelene elini ver, seni sen diye
sevene gönlünü aç. ‘Ver.’ demem. Cümle yarattıklarıyla ALLAH’ıma verilir
gönüller. Geçene kapak örtün, olacağı hayır bilin. Geçmişe
dönemezsin. Dönülmeyene gönül koymak, gününü boşa harcamaktır. Sevdik,
sevilelim, derdimizle bir olalım, yüke ortak gelelim. Zaten kulun dünya yükü
ağır. Olmuşsa gözün yaşı, almışsın derdi. Dert dünyanın,
dünya bedenin, gözyaşı bedenle. NUR, O, AKBULUT. Yalnız akım dolu. Atom;
dilendiği anda noktaya girebilen, dilendiği anda dünyayı
doldurabilen. Dünyada dünya sohbeti edilir, ALLAH’ımın VARLIĞI’na secde
edilir. Bu da bir ibadettir, elbet. Bedenlenmek sorulur. Sanılmasın
toprağa giren beden, yeniden kalkacak, RUHLAR kalıplaşacak. Asla.
Olmasını diledik, kuluna yolunda yardımcı olmak, ışık tutmak için vazife
aldık. Kader neden çizilir, neden kula mantık verilir?
Anlatalım. Dendi daha önce; planı çizildi, doğum ölüm yazıldı, bina
kuruldu. Dendi ki, ‘Benim yaratılışım böyle.’ Hata çatıda ise,
dediğin doğru; hata katında ise, dediğin yanlış. Bina
senin, beden senin değil mi? Binanın içinde; elinde keser gezersen, tahtasına
vurursan, yakarsan-yıkarsan; elbet harap olur. Eğer güzel bakarsan,
sakatlığını tamir edersen, güzel olur. Yeter ki, duvarı-çatısı-temeli
sağlam olsun. İçine bakması sana kalsın. Beden de öyledir. Mantık;
kullanılmak için verilir. Ne kimseden ödünç alınır, ne kimseye verilebilir.
Çünkü, her kulunun yolu ayrıdır. Her kul, mantığını bir yolda kullanır.
İyi yolu aramalı, arayıp bulmalı. Doğanın suçu yok. Suç, nesilde. ‘Dilediğim.’ deme, hayıra yor, ALLAH’ıma
havale et, yardımına gelene danış. MEYDAN kulun, kul yolun, yol cümlenin.
Uyacak, duyacak, dönecek, gelecek.

‘Yumuşak.’ dense yeri, sözünü alma
geri. Gelenle, soranla, YUVAMIZ’da olanla beraberiz. Duman dağılsın, geçen
örtülsün, suyun akışına uyulsun. Yumuşak yol bulan, halini
geleceğe bağlasın. Benden alınan sözdür, gönüle gözdür; faniye
bilmece, bilene görmece! Gelen, varan; bilendir. Kamayı saplama, altını kaplama; yuvayı süsle, tatlı
sözle besle. Kama; acı söz. Acı sözle kırma, altını örtme. Gönüllerinizin altın
olduğu bilinir. Yamayı yırtık fistana dikersin, yırtığını örtersin.
Ayıp değil. Yırtık yamanırsa, ayıp da örtülür. Söylenirse günahtır. Yüz
yüze baksın, fikirler uysun. Fistan uymasa da, gönüle bakılsın. Değirmene; umut ettiğin için değil,
elinde olanı götürürsün, alacağını bilirsin. Aldığına sahip
olacağın, nasip işidir. Sakınmakla olmaz, nasipten çıkan durmaz.
Almayı dilediğini almak, ALLAH’ımdan dilemekle olur. ALLAH’ıma varmak, yolu yürümekle olur. Hiçbir
kulun, ALLAH’ımın yolundan yürüyüp de varamadığı görülmemiştir. Demek
ki ALLAH’ıma varmak, kulun isteğiyle olur; kuluna vermek, ALLAH’ımın
DİLEĞİ’yle olur. Kalıpla yapılan bina, kalıptan şekil alır; ne
oyulur, ne süslenir. Hiçbir yöne bakmayan kul, kalıpla yapılmış binaya
benzer. ‘Kalıpla yapılmış bina nedir?’ derseniz, betonla karılmış
tuğla derim. Bina taştan olmalı, kalın sıva vurmalı. Yuvayı,
yumağa göre almalı. Yudum-yudum içen, boğulmaktan korkmaz;
sığ suya giren, batmaz. Oymalı mendil ayağa sürülmez, diz vurulsa
bağlanmaz, elde gezer. Sunduğum bilinir, yerli yerine konulur. Asmaya benzemek, üzüme uymak kulun gücü olsa; ayılmak
için geceyi beklemez. Geceyi görüp, gündüze bakmalı. Uyumayı yerinde
kullanmalı. Güzeli görmeye sılaya gidene sor. Görüşü açılır, en güzel
yerini bulur. Hep aynı yeri gören, yılgınlık getirir. ‘Haksız.’ dersen,
yanılırsın. Değişene uymalı, ‘Çok göreyim.’ demeli. Ne var ki,
gördüğünü bilmeli, bildiğini sevmeli. Yemişte ne var? Ne olsun,
tat var. Ne üzümün elmaya, ne portakalın karpuza benzemediği bilinir. Kul
da kula benzemez, benzetmeye çalışılmaz. Onun için, hepsini yerinde bulmalı,
olacağa beraber uymalı. Benden-senden değil, bizden gelmeli; aynayı
yüze, beraber tutmalı. Buluttan güzellik arayan, mutlu kuldur. Çünkü,
yerden başını yukarı kaldırmaya vakti olur. Meyveyi yuyanla ye ki, tadını
alabilesin. Sahip olmak değil. Bağın ortasında buldunuz kendinizi.
‘Hangi salkıma el atsam?’ dersiniz, şaşkın olursunuz. Açık dense, dediğimiz
yerde kalır. Lütuf, yalnız size değil. Ne var ki suyun başı;
destisini alan gelir, nasibi kadar doldurur. Kimi yolda düşürür, destisini
devirir. Dedim, değirmenden çıkanda, sahip olduğunu sandığın;
nasipse elinde kalır. Ganimet, nasip kadar! Ağacın köküne, yumuşak toprak gereklidir.
Büyüyende, betonlaşsa da zarar vermez. Gıdasını da alır. Betona karşı
da. Betondan kuvvetlidir, çünkü öyle yetişir. Sert toprakta yetişen
ağaç, ince kalır. Manayı açtık, güzeli seçtik, dumandan geçtik. Ne
gönül kırdık, ne kuluna vurduk. VEREN’in VERDİĞİ’ne,
‘Şükür.’ dedik. Halkayı çevirdik, kapıyı devirdik, yuvaya girdik. Havayı
dumanlı görünce, yüzümüze gül misalini verdik. Gülenle gülünür, kederler
unutulur. Ağlayana uyulur, dünya karanlık görülür. Ağlayana
değil, gülene uymaya çalışın, gül vermeye alışın. Yasemin
beyazın, gül pembenin misalidir. Mümin kul bilir, her çiçeğin rengi
karanlığın örtüsüdür. Onun için, çiçeğin siyahı olmaz. Siyah örtü,
hürriyeti kapatır. Duman, siyahın serisi. Güzellik ölçüsü, dünyada. Yalnız,
siyah renk gelmez ahirete. Onun için siyah renk, daima kula meşum olayları
hatırlatır. Dedim size, geceye kapılmayın, olayları çiçeklerle süsleyin. Yapılan, aynaya bakmak değil, suya adım
atmaktır. Su bizim, söz bizim; yolumuz, cümlenin.

Hazır olmuşsa, güzellik
görülmüşse, iyi kötüden ayrılmışsa; teferruat söz edilmez. ‘DEDE
doğru.’ der, tasdik eder; ne var ki defter kapananda, perde inende; söz
orada kalır. Gerçi denen, teferruatta söylenendir, gönülle ilgili değil.
Ne var ki yaşantıya tesir eder, kulun huzurunu bozar. Sözü söze katmamalı,
hatuna taş atmamalı, başa vurup kakmamalı. Dediğim, ne ayırmak
ne kayırmak. Kaide budur. Olayın içine hatun girer, inceliğine öyle erer.
Sunduğum, dünya gözüm ile değil. ‘Taraf tuttun.’ dedin, asla!
Erkeğin görüşü, planın haricinden; hatunun görüşü, içinde
oluşundan. Onun için dedim; olaylar seslenmesin, çirkinlik süslenmesin.
Günde belki hoş gelir, süslenen çiçekler; solanda, ortaya çıkar sizleri
yerindirir. Asmayı düşünün; yaprağı dökülende, dalı çıplak kalanda
yozlaşmış görülür. Budanır, şekil verilir, mevsime hazırlanır. Şüpheniz olmasın, duanız boş değil,
belki olan hoş değil. Düzenini bulacak, yörüngeye girecek. Daireyi
şaşırdı. Dolaşacak, güdülecek. Karışılmasın. Yön vermeyecek
olan, söz etmesin. Adaletten çıkılmaz, haksız olan yapılmaz. Hak edilen,
niyetine uyandır. HAZRETİ OMAR der ki: “Adaleti içinde duyan, ‘Adam
sende.’ demeyene; hak korumaya kalkma. Kalkarsan; hem sen, hem o zararlı
çıkarsınız.” Adaleti içinde duyan, ‘Adam sende.’ diyemez. Hak nerede korunur
bilir misiniz? ‘Adam sende.’
diyene, kendi sandığını koruyana; suyun akışından ibret alıp,
yavrulara yön vermeye çalışana değil. Kimden kimi alırsın, kime kimi
korursun? Analık, doğurmakta değil, yönünü
vermektedir. Ananın hası, sevenle-dövenle ayrılmaz; kendinden verebilenle
ayrılır. Kendinde bunu bulabilen, kuldan aferin beklemesin. Vicdanına yük
olmadığına sevinsin. Sevincin büyük olmasın. ‘Verebileceğim benden
üstün.’ dersin. Amade oluşuna sevinirsin. Elbet sevin, yükünü gün-gün
hafifletirsin. Ağaçta ne kadar meyve varsa, hepsi ele gelen
dalda mıdır? Yumağına göre; kimi elde, kimi yüce daldadır. Bekle olsun,
ele gelsin. Ne taşlamaya gelir, ne haşlamaya. Ham meyveyi
haşlarsan, tatsız
olur. Olacak yolu, yuvanın dişi kuşu verecek. ‘Elden gelmez, dilden
düşmez.’ deme, başkasını suçlama. Suç, suçlunundur; ne
işletenin, ne dişletenin. Suçun işlenmesi, zemine uymasıdır.
Neden her bitki her toprağa ekilmez? Zemine uymaz da onun için. Denmesin,
‘ALLAH’ım öyle yaratmış.’. Toprağı da YARATTI ama, kul yarattığı
gibi bırakmadı. Su yolunu çevirdi, tarlasını suladı, ekime hazırladı. Kul için
de öyledir. Yanılmayın. Elbet tarlanı deniz suyu ile sularsan, ekimden ne
beklersin? ‘DEDE’miz darıldı.’ demeyin. Yolumuz, dargınlık-kırgınlık yolu
değil. İnşaat gördük, duvarına yardımcı olduk,
taş koyduk ördük. Yaptığımız bu. Eğer kula zor gelirse,
yaptığımızdan çekiliriz. Gelişten değil nasihatten. Adaletin
olduğu yerde, suç hoş görülmez. Neden? Yol münasip de ondan.
Ayağına güvenen yol yürür, kendine güvenen evlat büyütür. Yalnız, evlat büyütmenin
kaidesi, hatasında dövmek değil, hatayı işlemesinin sebebini
çözmektir. ‘Sen ne yaptın? Çözdün mü, evladını dövdün mü?’ derseniz; ne çözdüm,
ne dövdüm. Tarlasını hazırladım, ‘Yol münasip.’ dedim, ağacını budadım;
amma ahlat çıktı, kendine aşı almadı, verdiğim aşıyı tutmadı,
kendi kaderini çizdi. Yapısı değil kapısı. Ağaya dediğim, yolunu verdiğim
günden, geldiğimiz güne baktım. Ne yollardan geçmişiz, ne suları
içmişiz. Merdiveni çıkmışız, düzlüğe varmışız. Neden hala
şüpheli? ‘Vardım mı, varacak mıyım?’ der. ALLAH’ım sanma geri gönderir.
Kul vardığı yerden dönmez, dönüş olmaz, dönecek kul çıkmaz. Sözüm,
günde huzur alman içindir, ahireti bulman için değil. Namınız adınızla söylenir. Cümlemiz YUVA’nıza
gelinir. Ne yolumuz kalır, ne gönüllerimiz çürür. Sepete at sözümü, an sadece
ÖZ’ümü. Çam ağacı dökülmez, yeşilliği bozulmaz. Manisi nedir?
Bir ufacık tırtıldır. Güzelliği bozulur mu? Kökü hiç sarsılır mı?
Yaprağı dökülür mü? Tırtılı atarsan, dertten kurtulursun.
Huzursuzluğunuzu. O kadar yersiz ki. MEVLÂNA olmadan geldim, MEVLÂNA
oldum. Der misin hep huzura vardım? Ben de fani idim, kuldan derdi deştim.
Gördüm ki, her kulda olandır; yolu olan, huzura varandır. Ben de o yola
düştüm. Geçtim köprüyü, açtım kapıyı, örttüm eskiyi. Ağanın gönlüne
uyan gibi oldu, MEVLÂNA yolunu buldu. ‘Ağaya uyan gibi nedir?’ derseniz;
dünyaya dalmadan, olduğu, bulduğu zamandır. Ama o zamanı kendi de
bilmez.

Hoş gördüm gelenleri, YUVA’da
olanları, kapıları açanları, duacı olanları. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun. Nazım olan değil, vakıadır lütuf. Açık dedim,
hayalde değil. Olan bir vakıa var önümüzde; GARİB’in verişi,
elinden alışı, dilimden deyişi. Manadan çok madde ile manaya renk
verir. Nazım olan, sadece hayalde kalandır. Halbuki sizin önünüzde,
olağanüstü bir vaka var. Elbet ALLAH’ımın LÜTFU. Yalnız bu lütuf; bir, üç,
beş kul için değil. Deryaya atılan bir taş, nasıl ki halkalar
çizer, gittikçe genişler; olan vaka da budur. Ne mutlu o halkaya
girebilene. Elbet giren ALLAH’ımın LÜTFU’na erendir. Sorulan gümüş yol
değil elde görülendir. Olaya nazım gözü ile bakılmasın, kötülük umulmasın.
Ne var ki, devama değil, sabra yer verilsin. Çünkü MEVLÂNA’nın olduğu
yerde cürüm olmaz, kötülük gelemez. Geldi ise, MEVLÂNA bulunmadığı için
gelir. Kolun uyuştu mu oku; PEYGAMBERİMİZ’e
ve cümle ümmetinin RUH’una. Dua dileyen, gelip gönül kapısı açık olana
işaret verir. Kolun uyuşması, başın ağrıması, kulak
çınlaması; hep bunların işaretidir. Göz seğirmesi.
İşaretini alan okusun, ‘ALLAH’ımın cümle kullarına.’ desin. Dünyasını
ve ahiretini aydınlatır. Dünya kulu kadar, ahirette olanları da
düşünürsen; iki âlemin bayrağına bürünürsün, PEYGAMBER’inin Ümmet’ine
sığınırsın. ‘YA ALLAH.’ dedik SANA sığındık.
Sığındığımız YÜCE VARLIK’a güvendik.
Neden korkalım, kimden kaçalım? Dönüş, gönül görüşündür, AŞK’a
düşüşündür. Ben neyim? Ben yerdeyim, ben buradayım, sevenlerin
gönlündeyim. Ne mutlu bana ki, ALLAH’ım bütün altın gönülleri bana açmış.
Benim gönlümün altın olması, gönüllerinizin açık olması değildir. Gönlü
altın olanın, kapısı açık olur. Yer yerinde, MEVLÂNA gönlünde. Beraber gittik,
beraber geldik. Yol alan bilir, adımı okur, dileyen bulur. Açtığın çukura,
ne fidan dikersen onu beklersin. Elma dikersen, erik beklemezsin. ALLAH’ımın
ADINA çağırdığın ULU, seni bırakmaz. Muganni olan, yolunu sorar, kuldan kula külfet
yükler. ALLAH’ıma havale edilen olaya, şahit istenmez. GÖRÜCÜ
olduğundan şüphen mi var? Kimseye değil, kitabımıza. Okuyun,
alının. Dumana değil, imana sarının; geçmişi değil, günü
yaşayın. Günü yaşarken, yarına bakmayın. Özleyiş AŞK’tan meşkten değil;
günün hoş geçmesi, kulun aşına tuz atmasındandır, huzuru yuvasına
katmasındandır. Güzellik; görüştedir, verişte değil.
Verdiğimizi; kul vardır, ‘Boş söz.’ der yazımızı kınar; kul vardır,
içer kanar, kandım demez yanar, yandım demez güzelliği görür, gördükçe
genişler. Dediğim gibi güzellik görüşte, bilsin bilmesin
sevişte. Görüp de sevmek kolay. Görmeden bilmek, yüceliğe varmaktır
asıl olan. Yarattığını seversen; bilensin, VERİŞİ’ni
görensin. ‘Mest oldum.’ dedin, bedenle uydun. Yaprak sallanır. Rengine
bakarsan, gâh açılır gâh koyulanır. Renk neden değişir? Namaz, kulun beden borcu. Ustanın yapışı, yamağın yapışına
uyar mı? Yanılmayın, eğer yamak ehil olmayı dilemişse, ustasından
öğrendiği elinin mahareti ile onun önüne geçer. Ne var ki,
öğretenin önüne geçmeye değil geride durmaya çalışır. Çünkü
öğreten, daima önde olur. Yolda olmasa bile. Sen yolda olmasan, ‘Ben
öğrendim, öne geçeyim.’ dersin. Yoldasın ki geride gidersin. Yolunu
açanla, YUVA’dan geçen; senden duasını alır, VEREN’e duacı olur. Hasıra yüz çeviren, ‘Halı serilse.’ diyen, hasırı
da bulamaz. Başına fes de giysen, serpuş da sarsan, taç da oturtsan;
gönlüne fayda vermez, gönül yolunu açmaz. Dünya yolu açılır, kul önünde
eğilir. Ama eğilmesi, ne sevgidendir ne saygıdandır; sana değil,
tacına eğilir. Gönül yolu altın olan; kula elini vermez, eteğini
öptürmez. Elini uzatır, omuzuna koyar. Zeytin dalı eğilmez, ne kadar yüklü
olsa yere sarkmaz, neden? Yükünden, yükünün kıymetinden. Mayanızdan gönlünüze
bol su gelmiş, gönül tarlanız sulanmış. Elbet yeşerir, bol meyve
verir. Mümin
olan bilir. ‘Severse beni, ben de severim
onu.’ dersen, güzel söylersin. Amma, ‘Sevse de sevmese de, verse de
vermese de ALLAH’ımın kuludur, hata olan affolunur.’ dersen; çok
güzeldir, müstesna
olaydır. Müstesna olaya kulluk etmek istenmez mi? Her verilen sevilmez mi? Ne beklersin, kulun takdirini mi? Kul mu sana mertebe
verir, kul mu seni yüceltir? O seni sevse de sevmese de, kendi
boşluğunu doldurur. Ancak senin sevgin seni bir basamak daha
yüceltir. Sevenle sevmeyen bir olmaz, seven duman görmez, sevmeyen huzur
bulmaz, sevilen unutulmaz. Düşünün, sevdiğim varlık kadar güne
gelinceye kadar anıldım sevildim. Mümin olan bilir, ‘Sevildim.’ diye sevinir.
Neden sevinmesin? Sevilmek de ALLAH’ımın LÜTFU’dur. Yüksekten bakan, yumuşak yol düşünür;
yükseğe bakan, niyetini kötüye kullanır. Yüksekten kim bakar değil
mi? Mana âleminden dedim, yorumunu uygun gördüm. Evet yükseğe, her türlü
dünya yükünden arınmış kul çıkar. Elbet yumuşak yol düşünür.
Yükseğe bakan, yumuşak yol düşünen kulunu saflıkla itham eder,
alaya alır. Gülen düşünmez ki ağlanacak haldedir. Kulun kula
eğlence olması ALLAH’ımdan değil, kulun aczindendir. Kuluna gülmedim
hatası için, yoluna yardımcı giderdim, dilese dilemese. Altın paslanmaz çamurda bile. Suya tutarsın, elle
ovarsın arınır. Altın altınlığından kaybetmez. Kul hata ettim diye
yerinmesin. Elbet ALLAH’ımdan af dileyenin affına EMİR olunur, NURU’yla
paklanılır. Kulun gönlü hoş olsun, af dilediğini bir daha yapmasın. Dedim
NUR’lanır, niye nuruna gölge düşürsün? Yürüyen yol alır, duran kalır, dönen yanılır.
Şafak, karanlığın örtüsüdür. Asla karanlık, aydınlığı örtemez.
Karanlık, dünyanın bir yönüne kulun muvazene ölçüsü olarak verilir. Öyleyse
karanlık nerede? ‘Uyuyana.’ dersen, o da bedende, RUH yine aydınlıkta. Mavi
inandırır, yeşil kandırır. Gönülden doymak; ahiret sevgisini yeşilde
bulmak. Mavi inandırır neden? Çünkü iki âlemi bağlar. Pembe dinlendirir,
GÜLÜ’ne vardırır, MUHAMMED Ümmeti olduğunu bildirir. Mor, yükseği gösterir. Var olan, uzakta görünen, yürüyende varılandır.
Nasıl ki yüce dağı, uzaktan mor görürsün, varamam sanırsın. Turuncu,
erişilmez ulaşılmaz sanılır, gönül açılanda ona da varılır,
güneşin doğuşu gibi.
ALLAH’ımın kulu için yarattığı, kulun varılmaz diye baktığı
varlıktır, neden varılmasın? Senin için yaratmadı mı? Yuvanın içine atmadı mı?
Başının üstüne koymadı mı? Kırmızı, AŞK’a; AŞK ateşe
götürür. Ne yandırır, ne soldurur, ne yerindirir; sadece AŞKI ile mest
edilir. Renklerin güzeli ayrısı yoktur.
Sarıyı aldık altına verdik, gönüle koyduk. Ne kararır, ne paslanır.
Güneşe bulutun örtü vermesi, aslında güneşe değmez, kulla araya
girer. Gelen rüzgâr onu sürer, yağmuru serer, toprağı sular. Hata,
affında olur atâ. Suyun akışını düzene koyarsan, ne su basar ne kuraklık.
Maniyi kaldırırsan, yumağına uymayana yol vermiş olursun. Yoluma geldiniz, bilmeden sevdiniz, bildiniz
özlediniz. YUVA’yı açtınız, meclisi kurdunuz. ALLAH’ım, dileyen kuluna verir.
SEVGİSİ’ni zorla kabul ettirmez, ettirene yol vermez. Sevgi zorla
olmaz, ALLAH’ım zor kullanmaz. ‘Ceza?’ derseniz, kula eziyet etmeyen kuluna
dokunmaz. Her verilen bir cürmün eşitidir. Yumağımız, şükür ALLAH’ım SANA, kulluk
etmekle geçti, gelenlerle yol seçti. Dimağını yokla orada bulacaksın,
verileni göreceksin. Hasmını yumağınla ölçme, olgunluğu kendin ara. O zaman, arasan da
hasım bulamazsın. Cümlemiz ihya olduk! Vermek de ihya eder almak
gibi. Vermeyi nasib eden RABB’ime, şükürler olsun. Dileyen bulsun, arayan
görsün. RABB’im kapalı olan gözleri açsın. Yardım dileyen-dilemeyen kulunun,
her yolda YARDIMCI’sı olsun. AŞKI’na düşürsün, ateşini
yaktırsın. ‘ALLAH’ım SEN’den geldim, SANA varayım.’ dedirtsin. AMİN! Müsaade alalım selama varalım,
‘EYVALLAH.’ diyelim, ULU’sunu verelim. SÜMBÜL EFENDİ. Meclisimizi kurmak, ne senden ne benden; YÜCE’den!
Sözümüzü de, ALLAH’ımın İZNİ ile bitiririz.

Hoşnut olandan duanızı alın, YUVA’nıza verilen
nimeti bilin, şikayetten uzak durun. Onlar senin istediğin gibi
değiller ise, sen onların istediği gibi ol. ALLAH’ıma havale edilen
yolun doğrusu, yanlışsız bulunur, şüphen olmasın. HAZRETİ HÜSEYİN, şehitlerin
PİR’i. Geçit aramadı, kadere boyun eğdi. HÜSEYİN, yumağına
edilen ezadan; HASAN, düşürüldüğü kazadan şehit oldu. Duman dağılsın, hayır olacak bilinsin.
ALLAH’ımdan diledim, ‘Aklıma koysun.’ dedim. ‘Aklımda olan cümle yaban otların
samanını üflesin. Aklıma gönlüme en hayır olanını koysun. YARDIMCIM’ı
göndersin. Diledim ALLAH’ım. AFFIN’a sığındım ALLAH’ım. AFFIN’ın
büyüklüğünden şüphem yok. SANA sığındım ALLAH’ım.’ de, sabah
akşam oku. Yüzbir BESMELE-İ ŞERİF oku, yat. Suyunu
içtiğinden, şüphen olmasın. Yeniyi-eskiyi ayırma, aslını bulanı
kayırma. Zaman senin için yürür. YUSUF ALEYHİSSELAM der ki: “Güzellik benim
değil, ALLAH’ımın NURU’nun. Çirkinlik senin değil, görenin
körlüğünün. Eğer ALLAH’ımın NURU, kulda gizli kalmışsa; sen onu
ara, ara ona da bildir. Gizli kalanı, o da görmemiştir.” Suyun aktığı yerde, toprak çamur olur. Çamur
olması; suyun mu, toprağın mı hatasıdır. Ne suyun, ne toprağın; yerini
düzeltmeyenindir. Sözümüz, verimimizdir. Ben suyu, sen toprağı. Aldık,
‘Bizde kalsın.’ demedik, dileyenin tarlasına akıttık. Alanın tarlası
yeşerdi. Çünkü kuru toprağı değil, sonsuz yeşilliği
gördük. Olmasını dilediğin gibi göreceksin. Önce
yurdun, sonra yuvan. Yurdunun selameti, yuvanın selametine eşittir. Asmayı duvara yanaştırırsan; komşuya
meyve verir, sende kökü kalır. Yavru gönlü alalım ki, o gönüllerde anda güller
yeşerir. Taze toprakta, yaban ot yetişmez. Olmasını dilediğin,
olur elbet. ‘ALLAH’ım.’ de, her gün duacı ol. ‘ALLAH’ım.
BİRLİĞİN gönlümde, gönlüm kainatta. Ne gönlüm küçük, ne
niyazım. Çünkü BİRLİĞİN’e bütün kalbimle inandım.’ Gemi denize limana varmak için açılır. Ne var ki,
niyete uymayabilir. Onun için, üzüntü yersiz. Bilinsin ki limana varacak,
sahili geç te olsa bulacak. ‘Olmuyor.’ diyene, gönüle korku koyana. ‘Olmuyor.’
deme olacak. Gelen olduracak, bulan bildirecek, kaleye bayrak asılacak. “Oynamayı bıraksın, kalemi ele alsın, yüzünü
güldürsün.” dedi, ŞEMS HAZRETLERİ geldi:
“Ne sahibisin, ne SAHİBİ’nden çok
seversin. O'nun VERDİĞİ’nden, niye üzüntü edersin. YARATAN’ın
kuluna VERDİĞİ; sana şer gibi gelse de, unutma ki en
hayırdır.” Yavrunun adına, gönülcüğü de eşit. Amade
olduğu doğuştandır. Semiz yumak, etten; temiz gönül, sudan olur. KUR’AN’ı sen, yuvanda öğrenirsin. Asmayı
dikenden, dalını budayandan görmek, en doğrusudur. Duasını vereyim yavruya. ‘ALLAH’ım SEN’inleyim.
ALLAH’ım dayandığımsın ve yuvama verdiğin, YM dediğin
nimetlerine şükür.’ GANİ HAZRETLERİ, nasibin dağıtıcısı.
Eli-kolu dolu, yuvanıza geldi. Yavrunun ağzından gelişi bildirildi.
Suyun akışına; EBUBEKİR kab koydu, OSMAN dağıttı, ALİ
eğitti. Aynayı ele alan, hakikati gördü. Sunulan benden değil,
bulduğum kaynaktan. ALLAH
ısmarladık. Sorduğun, suyun verileceğini bildirir,
taşı yola atan kaldırır. Olmuşun katiyetini değil, hayrını
düşün. Sepete su koyamazsın, destiye karpuzu sığdıramazsın. Karpuz
kol altına, destiyi eline alırsın. Gönüle korku, endişe koyma.

‘Gelsem mi?’ demedim, gelmeyi gönülle
diledim. ‘Sevsem mi?’ demedim; sevdim, sevdim, sevdim. Yumağın
düğümünü, sevgimle çözdüm. Selam cümleye. Sözle giriş yaptık. Dama taşı olmadık,
ele girmedik; duman almadık, kula
vermedik. ‘MEVLÂNA’yım.’ dedim, kendimi takdim ettim. Gönüllerinizi gezdim, bir
demet yaptım. Gönüller uymasa, demete girer mi hiç? Diken dalı demet yapılır
mı? ALLAH’ımdan gelmek ne mutlu olaydır. Geldiğini bilmek, senin için
mutluluktur. Senden gelen yok, geliş yalnız ALLAH’ımdan. Usanmak bedene
göredir. Benden gelmez. Manayı seçen, varıp bulan; usanmayı bilmez.
Gelişim veriştir, kulunu görüştür. Ne benim niyetime, ne kulun
niyazına uymaz. Sadece, ALLAH’ımın EMRİ’dir. Sen ne desen, ben ne dilesem
uymaz; emir olmadıysa. Umduğunuz yolunuz çok uzun. Uzun yol, varışın
yolu. Mesafe ne kadar uzunsa, kul ol kadar su alır. Dünyaya gelişin sözü edildi,
gidişe-dönüşe karar verildi. Giden dönmez, kalan bilmez. Eğer
gidiş-dönüş olaydı; artış olmazdı, nüfus aynı kararda kalırdı.
Doğum kontrolünü ALLAH’ım ayarlar. Zelzele, yol felaketleri bunun misali.
‘Gelecek.’ dersen, beni gör. Gelseydim, MESNEVİ’mi yazardım. Günde
yazarız, geldiğimize sayarız; almayı bileni, etrafımıza toplarız. Yanımıza gelen, MERYEM ahfadı olan.
Gönülcüğünü gördüm, elimle değil, NUR’umla okşadım. ‘Ne mutlu.’
dedim, olana canı gönülden katıldım. Müslümanlığı isimde aramayın, gönülde
arayın. MERYEM HAZRETLERİ; ALLAH’ını bildi, O'na uydu, kaderine ALLAH’ı
ADINA razı oldu. ALLAH’ımın, O'na dönük her kulu sevgilidir. ALLAH’ım kulunu
ismiyle değil, gönlüyle çağırır. Müslümanlığın tarifi nedir?
Müslümanlığın tarifi; ‘Geldim, gördüm, sevdim. Dönüşe CAN’dan
katıldım. Dönüşün SANA varış olduğunu biliş, huzura
varıştır.’ ALLAH’a niyaz, çerçeve içine girmez. ‘Bilmem, okuyamam.’
dersen, bildiğince oku. Yeter ki varışım, huzurum; verdiğini
bilmek, geldiğime uymak olsun. Yolunu buluşun, ağacın yaprağı gibi
olur. Ağacın yaprağı, kökünden kuvvet alır. Suyunu alamayan yaprak
dökülür. Sevmek-sevilmek, ALLAH’ımın en sevdiği, NURU’nu verdiği kullara
nasiptir. Ne yolunu çevir, ne gönlünü devir. Mani, niyazı ile kalkar. Tedavisi ne sende ne
bende, ALLAH’ımda, dilerse. Sen, vasıta. ALLAH’ım sevdiği kulunu,
sevdiği kuluna vasıta kılar, her kul bundan huzur duyar. Asmayı budayan da sevinir, üzümü toplayan da.
‘Çözelim.’ dersin, yumağı önümüze atarsın. Yumağa göz atalım, gönlünü
yoklayalım. Gönüle
yatmayan, doğruluktan uzaktır. Unutma ki nasip olan ayağındadır.
Şüphe etme, kendin kararını kendin ver. Ne sağa dön, ne sola bak.
Gönüle yatanı seç. Aslında nasip, ne sorulan ne görülendir, ayağa
gelendir. Çöz düğümü, ver kararı. Kararsızlık yok, seçimi zorlar. Olgunluğu
üzerine al, ‘Kararımdan dönmem.’ de. Sağlık sana, varlık bana. Müstesna
ararsın. Aramakta değil bulmaktadır. Uyduğunu bilemezsin, almadan
göremezsin. ALLAH’ıma havale et. Kararını verdin mi, dönme. Her olay hayırdır,
şerri kul yaratır. Asmayı ele alsak, dalını budasak kurur mu? Meyvesi
bol olur. Almayı bildiğince, verişin de bol olsun. Arı çiçekten alır,
ne var ki çiçeğe değil kula verir. Çiçek daima verir. Toprak
ALLAH’ımdan, su ALLAH’ımdan. Kul çiçekten alır, arıdan alır, hep alır. Yalnız
yerini bilse yeter. Bildiği nedir? GÜL’den kokuyu, sudan yolu. ‘Yol
münasip olsan, ‘Aldım.’ dersin.’ diyene de ki: ‘Ben kuldan değil, ALLAH’ımdan
bilirim. ALLAH’ımın VERDİĞİ’ne, taş da olsa uyarım. Yolda
taş görsem, alır kenara koyarım, atmam. Çünkü kararım, hatadan uzak
kalmak. Atmak, belki de kulu hırpalamak olur.’ Gidenle dönene, aynı söz denmez. Gidene neden
‘Güle-güle.’ denir? Çünkü gidişte olacağı bilemezsin, bilmediğin
düğümü çözemezsin. Dönüşte ‘Hoş gördüm.’ dersin, olayları tabii
karşılarsın; çünkü düğümü çözüp gelirsin. Gidişe güle-güle
dedik, olayların çözümüne duacı olduk. Kim ne derse desin, karar kendinde
kalsın. Sebebi açık; sabır verilen kul, sarf etmeye mezundur.
VERDİĞİ’ne şükret ki, sevilen kulsun. Masayı niye açarsın?
Daha çok kul alsın diye. Masanın üstü yük alır amma ayakları sağlam olan
masa dayanır. Sabrı çok olan kul, münasip yolda yürüme gücü bulur.
Şüphesiz böyledir. Cümlenizin bir yolu, hepinizin bir PİR’i
vardır. Ne şaşılır, ne kaçılır. Başımız değil, gönlümüz
beraber; ağzımız değil, yönümüz beraber. ‘Gel.’ desem gelir misin?
El-ele verir misin? Sen senden geçer misin? Sen beni bulur musun? Neden
bulmayalım, el ele vermeyelim? ‘Namazla buldum.’ dedin. Neden buldun? Çünkü
ALLAH’ımın Müslüman kulu idin. Uzaklık sana huzursuzluk verdi, benliğini
buldurdu. ‘Olay bu.’ denmesin. Uzakta olsan, yakına gelsen hepsi boş.
Gönülle varılır. Gönül kula doğruyu buldurur, borcunu ödetir. Senin
ödediğin borcundur. ‘Olmasa?’ dersiniz. Şu anda, şu cemaat,
ibadette değil mi? Kendini ALLAH’ının HUZURU’nda bilmesi, günahtan uzak
kalmasıdır. Sohbetimiz ne senin, ne benim, cümlenin. Destisini alan gelir,
nasibi kadar doldurur. Ya destisini kıran? Eli boş döner. Desti elinde,
çeşme başında doldur. YUNUS’um der ki: “Çeşmeyi bulanla,
destiyi alan bir değil. Ne çeşmeden geçtik, ne destiyi kırdık. OMAR
der ki: “Sorulan, adalete sığarsa çözülür.” Yolu sağda solda değil, gönlünde ara. En
doğruyu, gönül bulur çözer. Varacağımızı biliriz amma varmaya hazır
olmak gerek. Yola çıkmak için bavul hazırlarsın, boş gitmezsin. Göçe
hazırlık da elbet gereklidir. Ne var ki günün korkusu, kulun iman halkası
olmuş. Cehennem korkusu. Dünya sevmek için, bağını koparmaya ne hacet?
Gönül, ne elde ne dildedir. Dünya sevildiği müddetçe güzeldir. Bağını
kopardın mı karanlık gelir. Denir ki, ‘VELİ’lik erginliktedir, çünkü
hamlık gençlik misali.’. Dünyayı silmeden erginliği bulmak, kulun yolu
olmaz. Sevmeyi günde bilirsen, gelen günde dileğine uyarsın. ULU’nun
yolunu bilirsin. Otuz yıllık taşımaya, postunu aldı. Ne günde şikâyet
etti, ne ‘Oluşum?’ dedi, sordu. Bekledi durdu, bilmeden buldu. ULU’sunu
bilmek neden İslamiyet’e aykırı gelsin? Yolda ışık olmazsa, ne ile
bulursun, yolunu nasıl görürsün? Bilmediğin yolda, rehber aramaz mısın?
Sana verilen, rehberindir. ‘ALLAH’ım.’ derim, her zaman söylerim, ‘Kulundan
geçmez.’. Her kulun; doğruyu bulmasına yardımcı olmasına, bir ULU
gönderir. Kulun gönül yolu ULU’suna uyar. Her kulun vardır, dilediği an
elbet var. Bu aleme her kul, Müslüman gelir. Dünyaya gelen, Müslüman
doğar. Göçte de öyledir. Dedim, kul kula ölçü veremez. Bilemezsin gönülde
taşıdığını. Kul ondan huzur buluyorsa, ALLAH’ım da nasip
etmişse; elbet ALLAH’ımın sevgili kuludur. Ölçünün miktarı bilinmez, çünkü
kantara vurulmaz. Dünyada dileği, ALLAH’ımın YOLU olan kulun dileği
verilir. Hasmını yoklama, hatayı kendinde ara. O zaman hasım
bulamazsın. Olgunluk ölçüsünü bildireyim, yolunu adına uydurayım. El elden,
çiçek demetten çıkmaz. Demet büyüdü. Sevenle sevinen, sevilen kuldur. Ne mutlu
size, ne mutlu bize. ‘Yorgunluk.’ dersiniz, yanılırsınız. Yolu biz
açarız, siz vasıta olursunuz. Vasıta olan da yola gelen de, ALLAH’ımın sevgili
kullarıdır. Astar değil, fistanın giyilişidir önemli olan. Astarı
olmasa da olur, giyene isim verir. Giydiğin huzur fistanını, kusursuz
ararsın. Astarı olmasa da seni sıcak tutar, soğuktan korur, gelecekten
konur, verileni yumağınca çözdürür, düğüme yol vermez. Asmadan geçme, üzümü alırsın; dilersen
sergiye vurursun, dilersen küpe doldurursun. Yolumuzca içeriz, kendimizden
geçeriz. Ne yolu şaşırırız, ne kulu aşırırız. Kulla aşımız,
kulla başımız amadedir. Gelişim ne masaldır ne teselli, kul ile
hasbıhaldir. Sohbet hep gönüllere su katar, nehirden nehire atar, her nehir
deryaya akar. Aktığım baktığımdır, kulunu kucakladığımdır.
Sevdiğim kadar buldum, öyle mertebemi aldım. Her kul sevdiği nispette
yücelir. Kağnıyla değil, kuş misali gezeriz;
nerde aranırsak, oraya varırız. Radyoyu açarsın, dilediğin istasyona
bağlarsın. Gönül yolu da öyledir. Her ULU’sunu öğrenen, açacağı
istasyonu bilir.

Neyin güzelliğinden geçilir?
Olmuşun sözü, vermişten sorulmaz. ‘Hayatım SEN’den, yolum SEN’den,
SEN’den gelen hayırdan ALLAH’ım.’ deyin, öyle olduğunu bilin. Geçenle, yol seçen bir olmaz. ‘Cezam mı?’ dersen,
münasip gelmez. ALLAH’ım, verdiğini ceza olsun diye değil, hayır olduğu için
verir. Can yakmadın ki canın yansın. Sabahın oluşu günden görünür,
‘ALLAH’ım, SEN’den gelen her şeye EYVALLAH.’ denilir. Derim kula, şer
gelen her olay, hayıra açılan kapıdır. Açtık kapıyı, geçtik köprüyü. Gidenin
yeri dolmaz mı? Kırılan yerine alınmaz mı? Yıkılan duvar örülmez mi? Kul niye
dert etsin? VEREN’in HAZİNESİ biter mi? ‘Bunca kula yeter mi?’
dersen, elbet yeter. Güçlük, bedene; gönüle, olmasın. Güçlü kul, yardım
bulsun kalmasın; yolumuzu alan bilsin, şaşmasın. Kalem elde, yol
gönülde. Olmazsa kalem, gönül çıkar mı yoldan? Aşması zor olmaz, kul zararlı
kalmaz. Sevmeyi bilene, cezayı buldurmaz. Yolumuzda neler gördük, ne dertlere gömüldük.
‘Kader.’ dedik büküldük. ALLAH’ımın ULU kulları, düğümsüz müdür yolları?
Yumağımın düğümünü çözmekle bitiremedim. Demedim ‘Cezan mıdır kuluna
ALLAH’ım?’. Gönül kırmayın, sebep demeyin, olayı kendiniz yok edin. Almışsın yolun en güzelini, almadın
ağaçtan döküleni. ‘Yardım.’ dedin diledin, anında buldun. Esen rüzgar
durdu, alev kolunu vurdu. ‘Neden ALLAH’ım verdi?’ dersen, mukadderat. Sebep
açılmaz, sırrı verilmez. ALLAH’ımdan izin gelmez. Sır olan bizce görülür.
Hayrını gören bilir. Bilirim, görürüm, üzüntünüze elbet ortak. Amma O'ndan
geleni görüşüm; sizi değil, beni sevindirir. Siz ancak günü gelende
sevinirsiniz. Kul olayı açık göreydi, imtihanı nasıl verirdi? Bilinenden
imtihan edilmez. Olay kulun ölçüsünü verir. Her kulun yumağı
düğümlüdür. Kral da olsa. HAZRETİ İSA’nın çarmıha gerilişi,
HAZRETİ İBRAHİM’in ateşe atılışı. Şüphesiz
inandılar, ‘ALLAH’ımdan.’ dediler, neticeye vardılar. Canın ödemesi olmaz.
Eşya gider, daha güzeli gelir. ALLAH’ımın emanetindesiniz. ‘Böyle mi?’
deme, gönül yoluna taş koyma. Gülmek gerekmez elbet olaya. Dendiği gibi
olur, imtihan öyle verilir. Yanılmayın, ‘Öyle imtihan olmasın.’ demeyin. Her
olay anında çok acı gelir, geçen olay masala döner. ALLAH’ımın
VERDİĞİ’ne boynumuz bükük. Aşandan geçmeyin. Düşenin
dostu olan; kendini bilir, yolunu bulur. El eleyiz. Seven sevilir. Sevilenin yeri gönüllerdedir.
Sevenler, yolunu alanlardır. Sevdik sevildik, el ele verdik. Malınız dediniz,
dünyada sahip oldunuz. Dilediniz, ‘Koru ALLAH’ım.’ dediniz. KORUYUCU ALLAH’ım.
Yardıma geliriz, hep beraber oluruz, binayı yükseltiriz. Hayır olmayana, ALLAH’ım yol vermez. Olayın dahi, büyük bir hayıra yön
verdiği görülür. NURU’nu verdiği kulunu ALLAH’ım
şaşırtmaz, kötüyü yoluna vermez. Almakla vermek birdir, sevmek sevilmek gibi. Aşmasını bildiniz, köprüyü
geçtiniz; lütfuna ‘Ceza.’ derseniz, üzüntüye düşersiniz elbet. Gönüller
bağlı bir demet çiçek gibi cümlemiz. Pas geçen kul meclisimize
gelmez. Kızmayı alev alan oduna mı benzetirsin? Demetten ayrı çiçek hoş
olmaz, eli doldurmaz. Meclis bir kulla olmaz demektir.

Sohbetin kulu aydınlattığı malumdur. Ne var
ki, sohbet çeşmesi akmalı, her gelene bakmalı; ne kulu ayırmalı, ne yolu
kayırmalı. Şu demektir. Suyun başında olan, suya sahip çıkmasın. Elbet ALLAH’ım
suyu, cümle kulu için verir. Suya bina yapan, ona sahip olur diye bir kaide
yoktur. Ne olursa olsun, cümle kul faydalansın. Münasip suyun başına geldiniz, kana-kana içtiniz. İçmesen, ‘Bir
daha.’ der misin, dağı taşı aşar mısın? İçtik hep beraber.
Gücümüzdür alırız, sevgimizdir buluruz. ‘Bu mudur?’ dersen, ‘Ya nedir?’ derim. Olum, adım adımdır. Yürüyüşe geçen, geri
dönmez. Bu yolda dönüş olmaz, çünkü MEVLÂNA bırakmaz. AŞK için
dünyadan vakit ayırırız. Vakitte nakit, nakitte sakat yok elbet. ALLAH’ım
dileyene gösterir, yolunu almış kuluna kaftan giydirir. ‘YA ALLAH.’ dedin
yürüdün, olmasını dilediğini niyazınla oldurdun. Namaz, borcun. ALLAH’ımın
yoluna bayrak açmak diledin, dilediğini niyazınla oldurdun. ALLAH’ımın
yoluna bayrak açmak nedir bilir misin? Bayrak, fethin alametidir. AŞK
yolunun fatihi oldun. Sana rüyanda gösterilen odur. Aydın olsun
gönülcüğün. Andığın sorduğun, ‘LOKMAN.’
dediğin, geldi yoluna dedi ki: “El elinden, kul dilinden bulur, hayrı da
şerri de.”. Elin NUR ile, dilin PİR ile halleşir; daha ne
dilersin? Elim elinle, gönül gönlünle, olmasını dilediğin niyazınla,
‘Saadet.’ dediğin, ayağında. ‘Mevlit?’ dediğin, ÇELEBİ’den,
sorduğun; AŞK şarkısıdır. Mümin olan bilir, nasibi ayağına
gelir. Gönüle yatmayana mehil verilmez, mehil zamanla meyile dönmez. İyi
olan yolunu bulsun, yolunu tutan yoldan çekilsin. Yolu kapayan sen olma,
yüksel. Yolumuz huzurda başlar, huzurda biter. Sabahı
beklersen, huzuru bulursun. Aydan zarar beklersen, günden zarar. Kararını
kendin ver. De ki; şüphesiz karar. NUMAN der ki: “ Nasip ne sende, ne
onda; yazıyı YAZAN’da. Günahı kısadan çevirmek de sevabı getirir. Almak güzel,
ne var ki gönüle yatırmak gerek. Yatmayanı anda uzak tutmalı. Vazgeçmek,
evlenmeden sonra bile, mevcut bir kaidedir. Sözün dönüşü kısa yolla
olmalı. Şaka, şaka olacak mevzularda yapılır. Gönülü duman bürüyende
şaka, yumağın düğümüne düğüm katar. Gönüle yatmayana el uzatmak, haksızlıktır. Nasıl ki rüzgâr bulutu yürütür, dualar da kulu
yüceltir, her nefes bir kat daha çıkarır. (Resim verilir) ‘Kim yaptı?’ dersin. Dedim, Manisa’dan geldi,
yetmişi size bildirildi. Kendi el ile resim verildi. Gönül yolu ile
yetmişe karıştı. Bilinenden, bilinmeyenden geldi, yetmişi bir
oldu.

Olmuşsa yüzünde tebessüm;
yorulmazsın, günden soru etmezsin. Günü açarken desen, ‘Gönlüm, SEN’le ben.’ ALLAH’ımın EMRİ’nde, cümlenin miyarında.
Kimseden hak aramam, ‘Kader?’ deyip taramam. Hummalı yol, yumağımın
ölçüsüne girmez. Gönül bahçemize çeşitli çiçek dikeriz, ne
ekersek onu biçeriz. Meraka yer yok. Diken de olsa seçeriz,
‘Yeşilliği var.’ deriz. Ne var ki, dilenen diken değil. Kulun
kula, yolun yöne faydası elbet olur. Kul seçimi, kulu yanıltır. Seçmeyi ALLAH’a
bırakalım. Dileyen kim olursa olsun, ne dilerse dilesin; ister mümin olsun,
ister Hıristiyan; gönüller yola açılır. ALLAH’ımın KAPISI, bütün dileyene
açıktır. ALLAH’ımın ayırmadığını sen nasıl ayırırsın? Hastalık, kalmayı
değil, yolu açmayı gerektirirdi. Dilerim gelsin, geleni alsın. Sevenin
sevmeyenin yolunu açmak vazifemiz. Yanan yakılmaz, sönen tutulmaz. ‘Neden?’
dersen, ALLAH’ımdan izin gelmez. Temel atılır, duvar örülür, temelin
sağlam olmasına çalışılır. Olayla yıkılmasın, çok tahribat olmasın,
yolunu kapamasın. Duvar sağlam olunca, yalnız sıva dökülür, açması kolay
olur. Asmayı budayan, üzümü bekleyendir. Üzümü
beklemeyen, asmayı budar mı? Vagon dolu, harman yolu, çeşmemiz sulu. Akar
durur, dileyen gelir, destiyi doldurur. Aç açanı, sahip çıkanı, ağacımıza
bir yaprak daha eklensin. Merak, beklenirse tatlı gelir, sabır öyle
öğrenilir. Kul olanın, merakı olur. Düşmesin kedere. Vazifem
bildirmek, yolları dileyene açmak. Dünya malı, dünyanın. Deme ‘Olmasa da.’
Yanılma. Olanı paylaşırsan, huzurun büyük olur. VEREN, nasibini yakınınla
paylaş diye verir. Elmanın yarısı sende, yarısı bende diye gözün kalmasın.
Yarımı ye. ‘Yarına ne olur?’ denmesin, ‘Yarına tam geldi.’ diye tamaha
düşülmesin. Aşmayı değil, geçmeyi öğrendik. Aynanın
verdiği, kul yüzünü gördüğü gibidir. ULU’nun adı, SAİME
HATUN’dur. Amade yolun yolcusudur. Kaderi, seninki gibidir. Olgunlukla buldu,
kendini ALLAH’ına adadı. Çünkü kuldan canı yandı. ‘Yakanı?’ dersin; kötü deme,
beddua etme. ALLAH’ım olanı görür, kulunu korur. ALLAH’ıma havale et. Ne
aldığı onun, ne verdiği senin. Hepsi ALLAH’ımın. Tamaha o
düşmüş, cevabı da onun. Yaprak kurursa dökülür. Dökülmesi, suyu
alamamasındandır. Yaprak her ağaçta dökülür; amma olmadan dökülen yaprak,
su almayan yapraktır. Su almadan dökülen yaprak, toprağa hizmet etmez.
Neden etmez? Çünkü azlık iş görmez de ondan. Misal veririz, masal
değil. ALLAH’tan geliriz, O’ndan veririz; gönül doldururuz, sepet
değil. Oymalı masa, sadece güzel olur. Masanın etrafını dolduran
değerlidir; yontulmamış tahta masa bile olsa. Sizler bizler bir
olduk, kulunu ayırmadık. Yeşil yaprak deste ile, güzel şarkı
beste ile belli olur. Söyleyen güzel söylerse, ALLAH’ımın
VERGİSİ’dir. Dinleyen, saygı ile dinlerse görgüsüdür. Her güzel
şey değerini bulur. Maksat, her yaratılanı değerlendirmektir.
Testiyi alırsın, ‘Topraktan.’ dersin. Üstüne resim yaparsan, vazoya
benzetirsin. Ölçüyü kuldan alma, olanı dölden bilme. Güğüm
için tarlaya, gönül için bahçeye girilir, her dileyene verilir. Sözü defterde bırakmak yersizdir, gönüle kazmak.
Yazarsan, gün gelir silinir; kazılan, yaşandıkça görülür. AŞK’a düştük sizler ile,
AŞK’ı tattık bizler ile. Siz bizle, biz siz ile. Ne kayanın yüceliği,
ne denizin derinliği hayrete düşürmedi. ‘VERDİĞİN,
YÜCELİĞİN’in delilidir.’ denildi. Gizlenecek yok. ALLAH’ım yarattığını
gizlememiş ki sen gizleyesin. Yamayı, çirkinlik olmasın diye vurursun,
örtmek için değil. Zaman, kulun ölçüsü olmalı, cümleye uymalı, söz
edeni duymamalı. Eden, desin. YARATAN’a dayananı, ALLAH’ım yalancı çıkarmaz;
AŞK ile söz edeni, yolundan çevirmez. (Tebliğ alınmadan önce boksör Muhammed Ali Clay ile Joe Frazier
arasındaki, dünya ağır siklet boks karşılaşması hakkında
konuşma olmuştur.) Duacı olalım, yardımcı gidelim. Yanılmayın,
ya karşısındaki de ALLAH’ından dilerse. Kula ölçü verilmesin. Oynamakta,
her iki olaya hazır olmak gereklidir. Galibiyete sevindiğin gibi,
mağlubiyete de münasip yol ile bakmalı; galip olana sevinç payı vermeli. Denizin yolunu gemiye verin, havanın yolunu
uçaktan alın; ayrısı yok. Aştığın yol geçtiğin kadardır. Her
aşan varmaz, adamına göredir. Meyveyi her yiyen aynı tadı almaz, sevgisine
göredir. Sığdıramadığını bir kenara bırakma. Kenarda kalan, atılandan
sayılır. Verirsen elinle, tatlı dilinle; hem alanın işini görür, hem senin
gönlüne su verir. Duacı olmasa da senin ölçün verilir. Varlığı
darlığa sokma, darlığı madde ile ölçme. VEREN’in
VERDİĞİ, manadan olsun; madde kula el açtırmasın, kul kuldan
beklemesin. Kul kula ne verir ki? Sadece sebep oldurur. Ne kul kulun ömrünü kısaltır,
ne ölümüne sebep olur; eceli gelen ölür. Denmesin ‘Dert ettim, ölümüne yol
açtım.’. Elinde mi ki senin ömrünü kısaltsın? Yazın yazılmış, planın
ölçülmüş, ömrün verilmiş. Yumağın kopması da, ALLAH’ımın
EMRİ’dir, kulun hayrıdır. (Çocuk
doğuyor, kısa bir ömür sürdükten sonra ölüyor. Mademki dünyaya gelmesinde
bir sebep var, neden çok küçük devrede ölüyor?) Olay şudur. Gelen,
ölçüsünü alır. Yavru değil, onu kaybeden. Alçıyı kullanırsınız, kırığı tamir edersiniz.
Kemiktir, tamir edilen. EDEN, ALLAH’tır. Sen destek koyarsın, koymasan da olur.
Kul iş başına gelir, yaptığını zanneder. Yazıyı yazanla, gönüle kazan bir midir? Sahifeyi
dolduralım, gönüllere kazdıralım. ‘Desem mi, demesem mi?’ düşünelim. Yüz
yıl sonra söylerim. Bekleyin görelim. Söylemeden gitmeyim. Gününüzü
müjdeleyelim, kazıya başlayalım. Gönüllere kazarız, hitabeler yazarız,
yolumuzu açarız. Yalnız uzun güne değil, kısa söze yer ver.
AYET-EL KÜRSİ okumadan kalemi eline alma. Mümkün ise duanı dilden bırakma.
Önce yüz yirmi yedi AYET EL KÜRSİ oku, kalemi öyle al. Sözü ‘Sorma.’
dendiğinde kal. ALLAH’ımın ADINA dile, geleni bekle. Kimliğini sorma.
Ne derse, ‘Öyledir.’ de. (YÜCE
ALEM’den yazı ile bilgi almak, bağlantı kurmak için sorulan yöntem üzere
bu bilgi verilmiştir.) Sabırla her yol açılır. Verilen hepinizi
sevindirir. ‘Alınan mantıksız.’ demeyin, bekleyin. Sabır; koruğu oldurur,
üzümü erdirir, şarap olur içirir, bekleyen görür. Ağrıyı ne ilaç keser, ne güllaç. Sadece
ALLAH’ım dindirir. Sözün sazını verdik, hep bir olduk, sepet ördük,
sepette olanları yolda boşalttık. Gülenin gelenden söz aldığı belli. Ne kulun
yüzü benli, ne göğün yüzü senli. Senle ben buradayız, benle o gökteyiz.
Yapısını buldunuz, kapısını açtınız. Kapıya ne hacet izinsiz girdim.

Yumuşak günde geldik, hoş
sohbete katıldık; gülenle güldük, gül bahçesine girdik. ALLAH’ım güldürsün,
ALLAH’ım cümleden RAZI olsun. Gülün. Gülüşün arkası gelir, gelen büyük
sevinç verir. YUVA’yı süsledik, gönülleri besledik, yanımıza geleni, niyazlara
duranı kutladık. Yaprak ele gelir, yolumuzu bilir. Gençlik farklı
değildir AŞK için. AŞK’ın mevsimi olmaz, amade olan beklemez.
Yalnız demeyin ‘Namaza durmayan, mümin değil midir?’. Yolumuz, borcumuz dolayısıyla
kalmaz. Kılan, ‘Kendi borcum ödendi.’ diye huzur bulur. Dileyen bulur, mürşidini alır. Sen dile,
ALLAH’ım yoluna çıkarır. Gönlün rehberin olur, verdiğim dersler önderlik
yapar. Un ipe serilmez, yol üstüne ip gerilmez. Martı
denizde dolaşır, balık ile halleşir. Dağ yolunda dolaşmaz,
kartal ile dalaşmaz. Deniz üstünde martıya benzersin; dalar-dalar nasibini
alırsın, daha ne dilersin? Martı da denizdeki bütün balıkları ister, ama midesi
bir tane alır. Hazmeder, gene dalar. Hepsini birden alamazsın, hazmı güç olur. Aşmayı dilediğin yol uzundur. Hızlı
gidersen, yorulursun. Sevin ki, mürşit buldun. MERKEZ EFENDİ derdine
ortak yardımcı. Mürşit, ben. Elbet ALLAH’ımın İZNİ ile, senin
gönül yolun için. Ben ağaç, yapraklanırız, gittikçe büyürüz. Günde gönülde olanı; yolunda harca, binaya
değil. Gümüşten geçmeden, altın yolu yürü. Tekkeyi günümde
yaşamadım. Toplantılarım, sohbet içindi. İbadet; kulun kula gösterisi
olmasın, gönülden geldiği gibi yapılsın. El açılsın, ‘ALLAH’ım.’ denilsin,
kendinden geçilsin. ‘Acaba hata mı var?’ denilmesin. Hata gönülde olmasın.
Elde-dilde olan, affa uğrar, gönülde olan asla. Gönülle oynama kırılır.
Kırılan gönül, ALLAH’ımın NURU’dur. Yeşil yaprak yol üzere, duvar durur temel
üzerine. Temel sağlam olmazsa, kul sıvayı boşa vurmasın. NASRETTİN HOCA geleydi, derdi ki: “Sendeki
akım, zamanımdan kalma mı? Akımın gündeki değeri, sana göre çok üstün.
Bendeki akımı oraya vermek için; üç vilayet akımı bir araya gelse, kontak eder.
Evet, çok zayıf kalır. Yanar, karanlıkta kalır. Ana merkez buradadır. Oraya en
çok binde, yüz binde biri iletilir. Size verilendir miktar. Akımın ana merkezi
buradadır. Kul merak içindedir, öğrenmek hakkı. RUHLAR akıma tabi olurlar.
Bazı RUH az akım alır, bazısı çok. Ayrıdır, her kul kendi akımını kendi alır." Yalnız gelmeyiz. Her yolun danışmanı olur,
danışılır sorulur. LOKMAN, aynı değil. O da ayrı uludur.
Şaşma, diledin bulursun. Yoluna gelir, seni o bulur. Türk asıllı.
Orduda gün geçirdi, Amasya’da. Asmayı bildi, suyunu buldu, şifayı verdi,
dileyenle beraber oldu. LOKMAN. Aymayı bildi, sahibi oldu. Adı, SAİT
LOKMAN. Tanımayan var mı? Rahatsız. Yumağına gelenden değil,
kendini buluşun sarsıntısı. Çok sürmez elbet. Denize taş
attığında nasıl ki dalgalanır, daireler genişler genişler ve
durur. Durumda öyledir. Meraka yer yok. ALLAH’ına sığın, öyle yat. Duanı
ihmal etme. AYET-EL KÜRSİ okumadan yatma. ‘Ağacın dalı olsam, yaprak
sahibi kalsam.’ der. ‘Gücüm yetti, yaşım bitti.’ der, kendini derde atar.
Boşa kürek çekmesin, ‘Ölürüm.’ diye korkmasın. Ölüm; beklenince gelmez,
yazılanda gelir. Sahip olduğundan geçmek istemez. Unutmasın ki, kimse bir
şeyin sahibi değildir. Ağlamayı huy etmeyin, arkası kesilmez. Çalışmayana ALLAH’ım verir mi? Bekleyen
bulur. Yanmak öyle olsun. Gönlünü yaktık, daha ne dilersin? Manayı sana
vereyim, geçer misin dünyadan? Ya. Elimde mi vereyim? Amma cevabın güzel oldu,
gönül ölçünü verdi. (Resim verilir: ASİYE SULTAN) ULU’yu sen seçmezsin, ALLAH’ım sana gönderir. Tarikata girip, kula kul olursan; günaha girersin.
Tarikat kurulmasından maksat, ALLAH’ımın yolunu anmak, sohbete dalmaktır; kula
kul olmak değil. Kul kuldan üstün olamaz.

Nasipten ötesi olmaz, hazine olsa
durmaz. Nasip ise toprak göçer, duvar
açar eline geçer. Ganimet harpte bile nasip kadardır. Bazısı çok alır, bazısı
geç kalır. Kul yolu ölçülmesin. Defne yaprağı, güzel
koku versin diye; asma yaprağı, güzel tat versin diye aşa konur. Dut
yaprağı, ipek olur. Onlar da nasiple kullanılır. Yamanın yeri, örttüğüdür değeri. Açık
olsa, çirkin durur, kulun gözüne batar. Gamdan nasip almadık, suya olta
atmadık, olmayacak niyaza durmadık. Yarının güzelliği geceden görülür, tabana
halı örülür. Almayı bilene ALLAH’ım yol açar, kul zorluktan kaçar. Açılacak,
yumuşak yumak saran seçilecek. Sert deme, söz ile düzelecek; verilen kadar
alınacak, fazlası kurtulacak. Yapraklar tazelendi. Çiçekler geçici, meyvesi
besleyici. Yapraktan çok meyve olur. Nasibini ALLAH’ım verir. Dersen
gelen-gider, dursa ne olur? Gelsin gitsin, çok kul sevinsin. Baktığın
bağ seni besler. Esirgenen, esirgenenin. Her kul nasip alır, nasibi olan
gelir. Gidiş hep ileridir. Durmak, ileri götürmez. Ağaç, geçen günde
gövdesinden ilaç alırdı, günde toptan ilaçlanır. Uyarsan alırsın, uymazsan
kalırsın. Derim güne uyulsun, ileri adımla gidilsin. Acıma gidene, acınırsın.
Sarfından kaçındığın sende kalır, gelen az olur. Sarf ettiğin üstüne
koyar, sana döner. Bakıma baktırmak gerek, hakkını yatırmak gerek. Ne
ekersen onu biçersin. Oymadan ağacı süs olmaz, odaya girmez. DEDE’nin AŞK’ı cümleye. Ne sana, ne ona.
Gelenle değil, verenleyim. Güç gelmesin dediğim, doğrudur
söylediğim. Doğrudan şaşmadım, ‘Ağa.’ deyip
kayırmadım. Ne toprağından alacağım, ne ağacından
toplayacağım var. Verirsen elinle, gelir o seninle. Elde olan, kalmaya
mahkumdur. Düşünülen yanlış. ALLAH’ım, oğula dükkan nasip etti
ise, sebep olur, buldurur. Yuva nasibi de öyledir. Sen ‘Tutayım.’ dersen mi
alınır? Yanılmayın, düşünceye ek koymayın. ‘ALLAH’ım, veresin derim,
veririm. SEN’den beklerim; cümlenin de oğullarımın da nasibini.’ de duacı
ol. Dünyanın malı, ne senin ne benim; sadece
ALLAH’ımın. VERDİĞİ kadar gelir, dilediğin kadar
değil. Geleni kimse almaz, senin hakkına el uzatmaz. Hak olanı, hakkı olan
alır. Bilenle, sözüme sahip çıkanla; SAMANYOLU’nda
buluşuruz.

Yolu açanla, yoldan kaçan bir olmaz;
seven, sevilenden ayrılmaz,
sevmese sevilmez. Ayağı çekmeyen gelmez, gönülle gelen de olur. Yorgan soğuktan sakınmak içindir, çorba
mideyi ısıtmak için. Netice belki bir gibi düşünülür, amma yapılan işlem
ayrıdır. Müsait olanı bulmak iradeye bağlıdır, ne var ki plan dahilinde. Kaderin değişmesine yol açmak kulun
elinde değil. Yalnız ALLAH’a candan edilen niyaz, YAZAN’a yönelince; yazı,
ALLAH’ımın niyetine uydurur. Yazdığını silmek de ALLAH’ımın elinde.
‘Oldum, döndüm, uyandım, gördüm.’ dersen, yazılan bozulur, niyetin verilir.
Kula sorarsan ‘Asla.’ der. YAZAN kim? Ömür değişmez elbet! Asmayı bağ diye, üzümü bal diye
budayan, dünyayı daimi mekan bilenden söz boş olur. Yolumuz, kulu tenkit
değil. Gönlümüz, yolumuza gelenle-gelmeyenle, sevenle-sevmeyenle. Bu yolun
tek mürşidi değilim. Danışır konuşur, ‘Yardım.’ der
koşuşuruz. ALLAH’ım sizlerden de RAZI olsun. Saydığım günde, sevdiğim yolda ne gördüm
bilir misin? Sevginin bolluğunu. Kulda, bitkide, hayvanda. Bütün bitkiler,
çiçeğini göğe doğru açar; hayvanlar seslerini, göğe
doğru baş kaldırıp verirler. Kulun da (HAKK’a) yönelmiş olanı, ALLAH’ıma el açar.
En katı kul dahi, dara gelince ‘ALLAH’ım.’ der. ALLAH’ım; dara gelende
değil, her an aklınızda olsun, gönülden çıkmasın. AMİN. Yosun denizden uzak kalsa kurur. ‘Denizde ne
faydası var?’ dersen, balık yavrusunu korur, amma kulu sarar. Kötü mü diyelim,
kökünü mü kazıyalım? Aynadan gözünü ayırma, çünkü kendini onunla
dengelersin. Yaşlanmak; gençliğin sonu değil, hayatının
dönümüdür, ömrünün en güzelliğidir; eğer saklanmadıysan. Saranı sarmak kolay, döneni sarmaktır olay. ‘Yaprak dalda çoğalır, ağacı gölgeler.’
dersiniz. Ağacın gölgesi, yaprağı. Güneşten zarar görmemesi
nedendir? Kökünden aldığı suyundan. Yolunu. Gidişe açılan yol. Gidiş
nereyedir? Elbet NURU’na. Aymayı diledik, kula söz etmeye değil. Tenkit, haddimiz değil. Asmayı yolumuza örnek aldık, dalını budadık.
ALLAH’ım hayır olmayandan sıyırır, hak olanı olmayandan ayırır. Gönüller ferah
olsun, huzurun yerini bulsun, yolunu açan YARDIMCI’n olsun. Olayı bekle, feraha
açılır. Deme ‘Günahtan nasıl kaçılır?’. Günah olan, hak yenilendir.
Yemediğin haktan sorumlu değilsin. Sevmek sevilmekle olur. Sevmeyi bilenler,
şakaya da uymalı, yolunu gönülde bulmalı. Genişlik değil uzunluktur asıl olan.
Odayı değil yolu dedim. Genişlik ne verir, uzunluk yürütür. Darlık,
dünyanın ölçüsü. Danıştığım dedi ki: “Ne derse desin, gönülden
bulsun.” Ben geçirmedim, gönül yolun geçirdi; ben sadece ışık verdim.
Sizin nasibiniz kıt mı ki? Yolumuz açılmadı mı? Gönülden değil mi? Açık
olmayan gönül yol bulmaz, niyete uymayan yola sefer yapılmaz. Düştüğümüzden değil,
geçtiğimizden bulduk. Çağırıldık vardık, hep bir olduk, ağacı
doldurduk. Dağınık olan yok. Hep değirmen taşından geçilir, un
olanı seçilir. Unun ayrıntısı-sıyrıntısı olur. O da atılmaz. Undan
aldığını, ‘Hamur.’ dersin yoğurursun. Suyunu birden mi
karıştırırsın? Yavaş-yavaş katarsan, kararını bulursun.
Ateşe atarsın. Fazla ateş yakar, hafif ateş tutar. Kararını
bulmalı. Kul da öyledir. Asmayla başladık, buğdayla bağlayalım.
Buğday kulu, asma yolu gösterir. AŞK’tan geçenle değil, yolu yürüyenle
beraberiz. Sohbetimiz güzel, kumundan geldiği için. Yağmuru aheste yağarken seversin, seller
akarken değil. Sel akıttığı yerde; sağlam duvar kalır, çürük
olan yıkılır. Yumuşak olanlar, çevremizde. Uzak olanlarla halleşmek
dileriz. Gönülleri gezeriz, yolları açarız. Sanma ki yolu
tesadüf açtı sana. Gönülleri gezdik, yolları açtık. MEVLÂNA’yım ben,
kolağası değil. Ayakla değil, gönülle geliriz, her kulunu
severiz. ‘ALLAH’ım.’ diyen, yolunu alan; elbet bulur. Ne eski yenilenir, ne
yeni eskilenir. AŞK her kulda olur, amma yol bulan yürür. Menfaat
kaktığı gün, elbet huzur gelir. Amma kulun iradesi sağlam olmalıdır.
Eğilenin gücüne göredir. Günde YM. Yolun alışı, günde nasiplidir.
Günde kul yol arar, geçende şaşkın sarar. Olayı ‘Büyü.’ der, vergiden şüphe ederdi.
İlim, ALLAH’ımı buldurur. Mantık HAK YOLU’na açık. MEVLÂNA ne ayırır ne
kayırır. Ayıraydı-kayıraydı, MEVLÂNA olmazdı. Gönülcüğün ‘ALLAH.’ der kavrulur. Yananlar
gelir, hep beraber olur. Yangın söner, sönmeyen gönüldeki yangındır. O da
yangın değil, volkandır. Sönmez, durmaz. Yakın olanlar, saman çöpü
gibidir; hep bir yanar, ne kalır, ne söner. Mevlevi döner, yumağa sarar, daire olur dünya
misali. Dünya da niye döner? Miyarını mihrabında tutsun diye. Seyit neden savaşır? Hakkını korumak için.
Kime korur, kuldan ona ne gelir? Savaş soruldu, ‘Hak mıdır?’ denildi.
Savaş; bir kulun niyetiyle değil, niyetin bozukluğundan olur.
ALLAH’ım sebep yaratır, kulla kulu yanıltırsa; yol savaşa açılır. ‘Hak
mıdır?’ dersen, şeriatın emrettiği olur. Elbet ALLAH’ımın
EMRİ’dir. Yumuşak yol sorulur. Meclisin sorusu. Günde olan,
ALLAH’ımın YAZISI. Ömür ölçüsü YM olur. Aynayı aldık, yüzlere tuttuk. Bakan
görür, görmeyene ne denir? ALLAH’a
ısmarladık. Sağ-sol ALLAH’ımın vergisi. Sevilen kulunun
görgüsü, kulu yücelten ALLAH’ıma olan sevgisi. Olmasın kulun kaygusu. Yolumuz
doğrudan geçmez, saygıdan kaçmaz. Destek; ağacımız, kuldan beklemez.
Ağacımız da desteğini ALLAH’ımdan alır. Kuldan kulu ayırma, kulun
işidir; amma olgun kul değil, ham kul ayırır. Açtığımız yolda,
ne melanet ne setaret olur. Yolumuz da gönlümüz gibi açıktır. Gelenler de açık
olanlardır. Geçtiğin yol, seçtiğini verir sana. Seçtiğin yol en
güzeli buldurur. Bulduğun yol selamet yoludur, HAKK’a götürür. Oğul
bilir, açtığı yoldan yürür, geçtiği kapıyı örter. Örtülen kapı,
dumandan oğlu saklar. Açılacak elbet seçilen yol. ALLAH’a
ısmarladık. Dumanın dağıldığı gün, gözün açılır.
Duman, görmene mani olur. ALLAH’ım İZİN verdiğince deriz, kul
gönlünü açarız. Sözümüz sevenle, bize soranla. Sormaya değil,
uymaya gelenle halleşiriz.

YUNUS’un sözü gibi, kulunun ÖZ’ü gibi; desti
versin su akıtsın, asmanın vergisini yaprağın çokluğuna denk
getirsin. Ne olayın yan duruşu, ne kulunun niyet
kuruşu; ALLAH’ımın İZNİ’nin dışında değildir. Almakla
öğünen, vermeyi öğrenmeli; severim diyen, saymayı bilmeli. Şamdan ışığın süsü. Olsa da olur,
olmasa da ışık verir. Olduğumuz gibi görünelim. ‘Aydın olsun,
ışık versin, yalnız benim yuvama dökülsün.’ denmesin. Genişliği bulmak değil, yürütmeye
çalışmaktır güzel. Okunan yazı değer bulur, değer verilmeyen
yazı kenara atılır.

Hoş gördüm. Geldiğim yeri değil.
Günümüz yazıldı, yolumuz açıldı,
ne geçenden ne seçenden ayrı görüldü. ‘AŞK’ımız gönüllere gömüldü.’ desem
yersiz. Gün geldi, volkan gibi kaynadı. AŞK odun ateşine benzemez,
kulunu dert diye bezemez. Kul kendi dertlenir, olmayanı dert sanır. ‘Sende olan
olağandır, olmayan esirgenendir.’ dersin. Sessiz
yersiz olunmaz, yer yerinden sebepsiz
oynamaz. Almakla vermek, kulu yanıltmaz. Ham meyve yenmez, gayeler anda
olmaz. Beklense olsun, sabra yer verilsin; kimse dert etmez. Meyve ağacının talibi meyveye, meyvesiz
ağacın talibi gölgeyedir. Yapraksız ağaç odun olur, o da kulu ısıtır.
Hiç biri yersiz değil, yolumuz sözsüz değil. Yumağın
sarılışı, olayın soruluşundan ayrı. Demeyin
‘Gelse gayri.’ Yumağa yol arar, ‘Gelsem?’ diye sorar. Yolunu sorana deyim. Açtığın gönül kapın;
günden değil, doğuştan. ‘Hatam var mı?’ dersen; gelişten,
ÖZ’den değil. Gelişten maksat; olayların gelişi, kulu
yanıltışı. Kul hatasız olmaz, hata olmadan doğru bulunmaz. Kulu kula
tanıtan sözü müdür? Asla. Hatası veya atâsıdır. Kulu sevmekle, hatasına yorgan
örtmüş olursun. Kulun hatasına yorgan örtersen, kendini kazanırsın. Nasıl
ki eline elma alsan, elmada çürük görsen atar mısın? Atarsan kaybedersin,
elmadan yiyemezsin. Sadece çürüğünü çıkarırsın, kalanı yersin, kendin
kazanırsın. Yolda giden ne görür? Ayağında ne sürür?
Yüklü giderse yorulur. Yol istersen yük alma. Aynayla aldığın, yolunu
gördüğündür. Müsterih olasın, suyun derindir. Ummak güzel. Umduğunu bulmadın mı,
yanılmakla vakit geçirme. ‘Verilendir en güzel.’ de. Yamayı güzellik bozulmasın diye mi, açığı örtsün
diye mi koyarsın? De bana, ‘Güzellik bozulmasın diye.’ Dünyanın yaması, kullara
verilen EVLİYA’sıdır. Müstesna olayı mucize demeyin. Kulun yaratılışı
mucize değildir, kulun EVLİYA oluşu mucize değildir. Neden
değildir? EVLİYALIK elbet ALLAH’tan gelir. Çünkü sevgili kullarına
rehber gönderir. Rehber gönderilen kullar, muhakkak sevgili kullarıdır;
şüpheniz olmasın. Sözüm alanın, sahip olanındır. Ne sana ne ona, cümleye. Kumun tanesi sayılmasın, kuldan kula söz gelmesin.
Aymak kulun vazifesi, saymak ALLAH’ımın. Saymaktan maksat; günahını, sevabını. DEDE’niz, kızmayı dünya gününde bilmedi. Günümüzde
olaylara özel yerler verildi. Yumağına düğüm olsa, gelse eline
takılsa; sakın dert etme. Çözümü işten değil, gelen sana dert
değil. Engel olmaz, yoluna durmaz, dursa da söz almaz. Ne sözüne söz kat,
ne ‘Kötü.’ deyip yabana at. Yanılanı ALLAH’ıma havale et. Sebep olsun, yolu
dönsün. Yumuşak oluşun, ona sözde kuvvet verir. Unutulmasın, kuvvet
ALLAH’ımdadır. Sen ALLAH’ıma havale ettiğin olayda kuvvetli çıkarsın,
gönlünü ferah tut. Sağlık kula, varlık bize! Aranızdayım dilendiğim an. Çağırın gönül
yolundan, umulduğu gibi gelir, sana elini verir. Yol açılır, gün seçilir, gülde şebnem
sevilir. Günün ışığı, karanlığın örtüsüdür. Gülün yüzündeki
damla, geceden olur. Günün ışığı geceyi örter. Açalım, göz yaşını
diyelim. Dedim sana, inancın günden değil doğuştan.
İnanmış olana yol açılır. Yolu açılanın şüphesi olmasın.
İnanmayan yol bulmaz, zaten aramaz. Yumak sarıldıkça, düğüm
çözüldükçe hatalar görülür, tecrübe edilir. Diğer düğümler daha kolay
çözülür. Çünkü sabra yer verilir. ‘Yerden mi gitsem, sudan mı geçsem?’ diyene söz
etmeyin. Gayesi ALLAH’ıma varmaksa, nerden gitse varır. Varış gönül
yolundandır. Gümüşten geçilmez, altın yol satılmaz;
dileyene açıktır. Yolum yolundur. MEVLÂNA elindir, evet ULU’ndur. ‘Ya senin
kim?’ mi desem, ULU’nu bildirsem; yolunu arar mısın, ‘Kim?’ diye sorar mısın,
aynaya bakar mısın? Aynayı elinden bırakma, ne var ki aynaya hüzünle bakma.
Hüzünle yüzün karanlık gelir, kaderin aynayı elinden alır. Hüznü bile
neşeyle karşılarsan, neşeyi hüzne yorgan etmiş olursun.
Yazılar okunursa; her kul kendi gönlünce nasip alır, destisini doldurur.
Çeşmemiz akar, ne biter ne kesilir. Suyunu alan, yolumu bilen gelsin
alsın. ‘Yeter.’ demem, şikâyetçi olmam. Aştığın zorluk, sana dert olmasın. Geçen
gün deftere yazılmasın, ‘Dert.’ deyip okunmasın. Yazdıysan bile, kapa koy rafa.
Geleceğe şüphesiz bak. Şüphen, hayır yolunda olsun. Çünkü
ALLAH’ım, şüphe eden kulunu şüphesinde yanıltmaz. İyi beklersen
iyiyi bulursun. Aynaya bakış misali. Beklersen, ALLAH’ıma havale edersen;
en güzelini bulursun. ALLAH’ım esirgemez, kulunun niyazına ‘Hayır.’ demez.
Sebep halk eder, er veya geç oldurur, bekleyen kuluna buldurur. ‘Nerden?’
dersen; ne senden sorar ne benden, en ince hesabı ondan, BÜYÜK GÜCÜ’nden. Sakın beddua etme, kula ‘Kötüdür.’
deme. Ne kulun kötüsü, ne yolun katısı olur. Yeter ki ALLAH’ımın
YÜCELİĞİ’ne sığın. Eğer ALLAH’ım izin verse,
dağdaki ormandaki vahşi hayvan şehre gelse; ne olur? Olanı
bilirsiniz, elbet zarar gelir. Ne var ki her şey yerli yerinde, her
yaratılan kendi bölgesinde. Sen oraya gitsen sana saldırır, o buraya gelse sen
onu bırakmazsın. ALLAH’ım öyle yaratmış, her şey yerli yerinde.
Yerini bozdun mu, düzeni kuramazsın. Yumağın düğümünü, ALLAH’ıma
sığınmazsan kolayca
çözemezsin. ALLAH’ıma sığın, niyaza dur. Niyazın lisanı olmaz, ALLAH’ım
gönülden geçeni ‘Sepetten.’ demez. Olayı görür, hak olanı ayırır. Deniz karaya
taşmaz, kara denize inmez, yürüyen kul dönmez, gönülden yanan sönmez. Almakla vermek birdir, bastığın
yerdir, vardığın YÜCE’dir. Aldığını ver ki, yükün olmasın. YÜCE’ye
varmaya hafif olunsun. Dedim yolda yük zor gelir. Yanılmayın yükten maksat
güğüm değil. ALLAH’ım nasibi ne vermişse, kul ona sahip olur.
Dediğim yük, kulun dünyada
üzerine aldığı, sahip olduğu itiyatlarıdır. Kul gönlü kırmak, kul hakkı
yemek, kula söz etmek, hatayı yüze vurmak, ALLAH’ımın VARLIĞI’nı
cehennem ateşiyle gölgelemek. Kul korkuyla değil, sevgiyle ALLAH’ıma
varır. Sevgi güzellikleri görmeyle ateşlenir. ‘Kula iyilik yapayım.’
dersen, yaratılanın güzelliğini anlat. Daha önce de dedim, elmanın
çürüğünü at. Her yaratılanın, güzellik gibi bir kusuru da vardır.
Kusuru
örtüp güzelliği değerlendirirsen, sen de cümle de kazanmış olur.
Sözümüz günde son bulur. Olduğuna değil olacağına bak.
Aydınlık, bekleyenin vardığı neticedir.

Orman ağaçla dolu. Ağacın uzanan kolu;
ne kula zarar verir, ne yolu kapar. Gölge yolda yürüyen, gideceği yere tez
varmaz. Neden tez varmaz? Çünkü acele etmez, rahat yürür, yorulunca oturur.
Güneşli yolda yürüyen, varayım diye acele yürür. Senden-benden değil, cümleden olmasını
dilersen, niyaz et. Dumanı dağıtman senin elinde. Eğer niyazın var
ise dilinde, her olayın çözümü olur. ALLAH’ım kulunu kolaylar, kul ALLAH’tan
dilerse. Kul kuldan beklerse, çözümü bulamaz. YARDIMCI’yı YÜCE’den dile ki,
sebep halk etsin. Yaprak düşse, ‘Neden?’ deme, kulundan sebep
sorma. Yemeğin tadı meyveye uymaz, suyun verdiğini meyve vermez.
Asmayı budayan, dalını atmaz; kumunu eleyen, taşını tutmaz; denize
düşen, ALLAH’ıma sarılmışsa batmaz. Korku yersiz, endişe yolsuz.
Ne gemi batar, ne yolcu tutar, sağ salim karaya çıkar. Gelenle, elden
alan, yumağını yavruyla saran. Yerden değil ağaçtan söz edilsin,
dalına yaprak katılsın. Olay, ALLAH’ıma havale edilsin. En güzeli bulunur. Elekten unu alma, ‘Hamur bende olsun.’ deme. Söz
eden danışır, yanlış yolda buluşur. Hata çözülmeye yüz tutar.
Aynayı tut yüzüne. Ona de ki; ‘Gayenin ne güzeli, aynadaki yüze benzer.
Gülersen güler.’ Sepetten almaz, sana söz koymaz. Yağmur yağar sel
ile, bulut gider yel ile. Varsın yağsın, rüzgar essin. Yağar ki
sonunda güneş görünsün. Unutulmasın, bulut devamlı değildir. Huzuru
bulan kul, bulutun üstüne varan kuldur. Bulutu gine görür, ne var ki,
ayağının altına alır. Sözüm bağlı değil, yazım yağlı
değil. Okuyan bilir, okundukça çözülür. Gidilen gelinen yol, ALLAH’ımın
YOLU’dur. Değişen yok, gelişen çok. ‘Günde günah dalı, her kulu
döndü yolu.’ demeyin, kuluna söz etmeyin. Kul ‘ALLAH’ım.’ der, gönlünce yanar.
Kul bunu ölçemez, terzi olsa biçemez. Ne iyide, ne kötüde ölçüyü sen verme.
Maniyi kaldıracak, dileğine uyduracak. Niyetini açmış sana, günü
gelip bildirecek. Hayır olan elinde, gayret kemeri belinde. ‘Kandım.’ demesin,
şeytana ortak olmasın. Sebep yaratılır, niyazın boş değildir,
yerini bulur. Ona de ki; ‘Hayır olan elindedir, sebep olan
dilindedir, dilediğin yolundadır. ‘Geç.’ demesin. Hayır olanın, erkeni
geçi olmaz, vakti gelmeden çatılmaz. Temel çatılır, duvar örülür; en son çatı
örtülür, bekleyen görür. Yaprak gibi olmaz, yanan sönmez. Üzüntü etme.
Aynaya aydın yüzle bak ki, aydın olsun. Şüpheyi sil. Şüpheli kulu
ALLAH’ım yanıltmaz. İyi olacağı bilinsin. Olaya bakma, aklını takma.
Olgunluk, sende kalsın. ALLAH a havale edilen yol, hayır ise açılır. Bulutu
ardına alsın, bulutsuz güne baksın ki, olacağın hayırlı olduğunu görsün.
Akıbet ALLAH’ımın bildiğidir.

Hoş gördüm. Hummalı yumağın,
yumuşak sözcüsü. Ne yanılan sensin, ne umulan gelen. Gününü geçen, hatalı
değil. Ne var ki, açılan handa, toplanan çok olur. Yolunu kaybeden de
gelir, arayan da. Eşin hancı, gelen yolcu. Her olaya katlanmalı. Madem ki açmak dilersiniz, yardım dilersin.
Gelmediğimi ne bilirsin. Yalnız gelişime değil, ALLAH’ıma
sığının. ALLAH’ımın olmasını dilemediğini, ben de veremem. Mümin olan
bilir. Duanızı eksik etmeyin. Yolcuya hancı olmak dilersin. Yazıya kapılma,
yumuşak yol dilersen, gelenle bir olma. Düşün, açılan hana gelen
müşteriye kim karışabilir. Ne devlet, ne kanun; onu oradan atamaz.
ALLAH’ıma dayanan, kötüye şahit olamaz. Yumuşak yol bulsun, duasını
etsin. Hanın müşterisi belli oluncaya kadar, dediğimden çıkılmasın. Kendini kaptırma, kaleme taptırma. ALLAH’ım,
kuluna hizmet dileyene sebep halk eder. Zannetme ki, hizmet yalnız kalemledir. Gökten akan rahmet ile, cümleniz selamet le
doğruya varasınız, hak müşteri bulasınız. Gelen müşteri,
hancının kalitesine uyar. HAK YOLU’nda olmayan; uğrar, döner, barınmaz.
Gelenden geçenden, göçenden ALLAH’ıma sığının. Güzellikler dürbün ile görülmez, kumun tanesi
teraziye vurulmaz. Ne var ki, kum kuma eklenir, günün yoluna varılır.
‘Seçmesini bilen.’ derler. Seçilen nedir, neden ayrıdır? Şu demektir.
Güzeli-çirkini derler, seçmeye çalışırlar. Olmuşun, seçimi olmaz.

Semer dar gelirse, ata vurulmaz, çünkü
netice alınmaz. Atı da semiz olmalı, semer de temiz olmalı. Bineni gören,
heybetli bulmalı. ‘Pas.’ diyen çekilir, oyunu bırakır. Sermayesi olan, eline
güvenen gelir. Zaman bize andır. Dedim size
göç var. Neden günü görmeyelim. Kendim
için değil, sizler için gelirim yalnız. Mesajımız onlara kendimi
bildiğimi göstermez mi, yazılarım ‘MEVLÂNA’nın.’ denmez mi? Ben ne isimle
gelirim? Demek ki kendimi bilirim. Anlamayı, gelene bırakın. ‘Okuyun, çözün.’
dedim. Yazılarımı gönüle kazın. Ne sepet doldurmaya, ne gönül eğlemeye
gelmeyiz; mümin olana yol, imtihan dileyene yardımcı geliriz. Her şey ALLAH’ımdan
dilenir. Hak yiyeni ALLAH’ım şaşırtır. Onun nasibi olmayanı, eline
alsa bile elinden kaçırır. Dünya malı, dünyanındır; dünya kulu, hummalıdır.
Düştü mü derde, der ki ‘Gönül darda.’ Gönül dara girmez, kul öyle görür.
Gaileyi üstünden attı mı, gönlünü geniş bulur. Bıraksa da bulsa da, elinde
nasibi ne ise o kalır. Vurduğu oltaya gelecek balığı, kul bilmez. Salın büyüğü çok yolcu
alır. Elbet küçük olanı da az yolcu alır. Dersen, söylemeye ne hacet;
değerli olan, yolcunun çokluğu değil niyetin olgunluğudur.
Dersiniz ‘Dedem neler der, sallarla gezer.’ Salın değeri, suda gitmesindedir.
Sudan çıkardın mı ne iş görür. Asıra asır katmış,
ademoğlu yaratmış, günden güne adım atmış. Bu ne senin, ne benim, ne gelenin, ne göçenin eseridir. ALLAH’ımın
EMRİ’dir! Her gün ileri. Yeni buluşlar, yumak dolayışlar,
atmosferi geçişler. Atmosferden önce; insan olmuş çözülmedik, beyin
olmuş bilinmedik. Yumağın çözülmedik neleri var? İleri gidilen
nedir? ALLAH’ımın gösterdiği, bul dediğidir. Elden-koldan-beyinden
aldığını veremezsin. Verilen akımla, beynin yumuşaklığı
ölçülebilir mi? Beyin alım merkezidir. Vermek, akıma tabi değildir.
Şu demektir. Beyin, trafo merkezidir. Beyin, damarların muhafaza
işini yüklenir. Eğer sert kaslar olsaydı, daimi kontak halinde
olurdu. Elbet sizden öndeyim. Arkadan gelirsiniz, açılan pencereden bakarsınız.
Gecenin sözü ağır oldu,
düşünceye dalındı. Daha derini gelene bırakalım, günde olana diyelim. Ona
de ki; ‘Kim geldi, kim kaldı, korkuyu neden gönüle aldı?’ Amacın dayanmaktı,
GÜCÜ’ne güvenmekti. Neden yarıda durdun, hummalı yolu sordun? Her kulun ömrü biter.
Ömrüm bitecek diye dert eden, yumağını huzursuz sarar. Olaya gönül takma,
gönülü manadan çekme. AŞK yolunu sen ara, o seni bulur. Varılan netice
huzurdur. Dünyada hasta olan ne ilk kulsun, ne son olacaksın, her hal ile
ALLAH’ıma varacaksın. Aynaya gülen yüzle bak, yaprak dökümü deme. Ağaca
bak yeni filiz atar. Güzellik
nerede olsa görülür. Ömür huzur ile yaşanır. Sil at gönlündeki dumanı.
Deme ‘ALLAH’ım verir.’ Elbet ALLAH’ım, derdi de verir dermanı da. Kaide budur.
Geldim, gördüm, döndüm. Kimse dışında kalamaz, yazılandan dönemez. Ne dert
edin, ne de etrafını üz. ‘ALLAH’ım.’ de sevginle gez. Sebep oldurur, şifa
buldurur.

Hoş gördüm, geleni güleni
selamladım, yumağını kutladım. ‘Ne olsa ALLAH’tan.’ diyenleyim, kadere boyun eğenleyim. Sarfından çok, israfa mahal verilmesin. Sarf
edilenin yerini ALLAH’ım boş bırakmaz, israf edilenin yeri dolmaz. Ummak güzel. Yol için kul, yazı için kol
gereklidir. Ağacı dedim. Suda olan da var, dağda büyüyen de; hepsi de ağaçtır, kiminde meyve,
kiminde gölge. Kul vardır ‘Ağaca yaprak olayım.’ der, kul vardır ‘Yoruldum
gölgesine sığınayım.’ der, geçer. Açık derim. Yobazı yola veren, gölgede
gezdirendir. Gölge olmazsa, ne durur, ne de verir. Kumun tanesi, ne niyetle tutarsan ona götürür.
Güllerin en güzeli, hurmalı
çöldedir. Niyetin güzelliği, kulun diyetini gösterir. Gönül ne terazi ile
ölçülür, ne metreye vurulur. Gönlü açık olan, ALLAH’ımca görülür. Bağa girsen, ‘Üzüm.’ dersin; güzel
görsen, ‘Gözüm.’ dersin; yumağına, ‘Sözüm.’ dersin. Ne üzümsüz bağ
olur, ne gözsüz güzel görür, ne yumak sözsüz kalır. Aldığın kadar
verirsen, o seninle gelir. Asmayı biçerken taze dala el atma, verimi kıt olur.
‘Hakkına razı olsa.’ dersin. Dünya kulu; ne dün, ne bu gün, hakkına razı olmaz.
‘Daha olsa, olan verse.’ der. Olasın kalender. Verdiğine yanma, geriye
dönme. Yeri boşalanın, yumuşak yolla dönüşü
görülür. Yamayı alan, sözünü yumuşak der. Aydın yol, kula açık olan
yoldur. Dönenle dönmeye uymalı, yukarı değil ileri bakmalı. ‘Pencere
açayım, etrafı göreyim.’ dersen; yerde olana, günde gelene bak. ‘Günün olayı?’
dersen, ağır buluta benzer. ‘Yağmur yağsa açılsa.’ dersen;
ağır-ağır yağan uzun sürer. Fırtınayla gelen, tez boşanır. Nimet kula dünya malı gibi gelir. Halbuki en büyük
nimet YÜCE’den gelen HİKMET’tir. Kul kuldan ayrılmaz, ayıran mümin olmaz.
Aramıza gelenle aramızda olanın farkı, CAN kafesi olan bedendir. Bedene cefa
eden, hükmüne isyan edendir. Sahip olmakla emanetine hakim kılındın.
Mantığınla hükmünü verirsin, ceza ile değil. Mantığını güzellik
görmeye zorla ki, bedene verdiğin hüküm yolunda olsun. Kulak ile duymadan, kula söz etme; göz ile
görmeden, yola söz atma; elin ile tutmadan, dilin ile tatmadan, meyveye
‘Hamdır.’ deme. Cümlesi şahit olur, yalan seni vurur. Olgunluk, ne
yaşta, ne başta; gönüldedir! Oynamakla gönül kirlenmez. Raks
teşhir içinse yersizdir, tebşir için ise söz edilmesin. Ne
teşhir edene, ne tebşir edene söz edilmesin. Gayenin verilişi
bilinmez, kulun affına kulun gücü yetmez. Demeyin ‘Kendini teşhir eden
affa uğramaz.’ Her şey ALLAH’ımdan, her şey ALLAH’ım için! Almakla vermek bir olsa, kulun gönlü PİR, olsa
her PİR ALLAH’a varsa; geri kalan kulun ALLAH’a varması, hayalde mi kalır?
Her dileyen varır. Değil mi ki kulun gönlünde ALLAH AŞKI yanar,
korkusu onu sarar. ‘Manası bilinmez.’ dediğini, gün gelir
çözersin. Sepetle verilen, sepetle alınır. Niyeti eden, sebeple bulur. Niyetin
olsun, dünya gailesi senden uzak kalsın. Sergiye konan, satılana niyet
edilendir. Sözle söze düğüm attık, çorbaya bir kaşık
ta biz kattık. Sergiye koyduk, suyumuzu kattık. Desem ‘Yersiz dağıttık.’,
dağılanı alana testiyle verdik. Elden gelene, ‘Gaye?’ diyene ayak takma. Muganni
olmayan gelişe. Gümüş yoldan geçenle, HAK YOLU’ndan kaçan bir olmaz.

Geldim yoldan, tuttum elden. Anılan, boş
sözden. Gün için geldim, geçen
gün için değil. Farsçayı geçende verdim, günde anılan dili söyledim. Ne istersiniz ispat? Varlığım burada. Adım,
MEVLÂNA CELALEDDîN-İ
RUMİ. Dediğim, sorunun cevabıdır. MEVLÂNA, ALLAH aşığı
demektir. Ne var ki, ben imtihanımı ALLAH’ıma verdim. Kula verilen sözdür, huzura varan ÖZ’dür. Beden
gelir, CAN alır; görür, varır. Nereye? Çağırıldığı yere. Sana benim,
ALLAH’ımın İZNİ ile bir sorum var. Dünya kulu, bir geldi milyarlara
yükseldi. Gidiş-geliş, nerede oldu artış, nasıl yükseldi? Cevabı
kulca yetmez. MEVLÂNA aldı, aldığını bildi. Geçtiğimize değil, geleceğe
bakarız. Hayatın bitimi, kulun elinde midir? Bunca yıl yaşayan,
bitirmiş midir? KUR’AN’da yazar. ALLAH’ım da, KUR’AN’ı ve diğer
kitapları ile; gelişin birliğini, dünyadaki dirliğini bildirir.
RUH’un tekrar-tekrar gelişi ile tekâmüle inanır mısın? KUR’AN’ın
yazdığı, kulun sorgusu yapıldığına inanır mısın? Madem inanıyorsun,
kaç vücut için sorguya cevap verirsin? Tekâmülden sonra sorgu biterse, kul tam
tekâmül ederse; sorguya ne hacet? Dünya giriş ve çıkış kapısı olan
bir handır. Dünya ötesi, göç. Gelişim, tekrar bedenli oldu mu, MEVLÂNA bir
daha doğdu mu? Başka isimle de olsa, MEVLÂNA vücut ederdi, kendini
dünyaya duyururdu. Güneşin varlığı, darlığa kepçe olmasın.
Yanılma işte budur. Demedin, açığa vermedin nüfus artışını?
Suyun akışını verdik, tekâmül için geldik; yeniden doğuş budur, bedenleniş
değil. Kâinatın büyüklüğü malum. Gelen kadar gitse, yine dolmaz. Meclis kuruluşu, boş
söze gelmez; sohbet, imtihana tabi olmaz. Geçeni bildik, edilen söze uyduk; dileyen alır. Yolumuz, emir ile
değildir. ALLAH’ım kuluna, ‘Beni sev.’ diye emretmemiş ki ben o yola
cebir koyayım. Yolumu bildiririm, AŞK’ımla söz ederim, gelen geçene desti
ile su doldururum. Alandan almayandan ALLAH’ım RAZI olsun. ALLAH’ım en
doğru yolu buldursun. Bulanla bulmayan bir yürüsün, birbirini doğru
yola yöneltsin. AMİN. Sayı ile değil,
değerimizi bilenle; beyti ile değil, sohbeti ile tanınır MEVLÂNA. sen
aldığını dostun ile yaz. yalnız yazın elden olsun, beyinden değil.
bizim yazımız eldendir, senin aldığın beyinden. uyumadan alsana, bir
tebliği versene. vücut yapısı, ağız kapısıdır. el yapıcı, ayak
götürücüdür; beyin, alıcı. yalnız alışı ayık verirsen, dediğin sana
uyar. uyur verirsen, sen ona uyarsın. burada uyan benim, orada uyan sensin;
aradaki fark, budur. üstünlük söz konusu edilmesin, kula ölçü verilmesin. Kendine saklama,
sakladıklarını da aç. ‘Açamam, gücüm yetmez.’ deme. ondan aldığımı dedim,
sana ilettim. vazife orada başladı senin için. ‘Vergiden değil,
aldığım.’ dersin. gelen, değirmene elbet un getirir. amma
değirmeni yel üfürür. değirmen senin, un gelenin. esirgeme. her
gelenin ununu, eline elenmiş ver. alan bilir. Yabanın sözü, çobanın sazına
benzer. hep aynı havayı çalar. her davarın başında çoban olur. malumdur,
çoban olmasa da davar ağılı bulur. ne var ki, yine çoban gereklidir. Verişin akışı,
artışa yol alır. müsterih olasınız, eskiyi silesiniz. vurduğumuz
davul değil. davul da boşa vurulmaz, gaye ile vurulur. gelişin
gayesi, yersiz değildir. yorgunluk, bedene tabi olmaz. RUH’un
yorgunluğuna söz etmez. elbet farkına varmaz. yapıyı yapan mı yorulur,
çizen mi, yoksa içine oturan mı? oturan, binayı temiz baksın diye yorulur.
‘Dersimiz değil, sohbetimizi geçelim.’ der dostumuz. geçenle beraberiz.
ağaç kimi dağda olur, kimi bağda, kimi suda. amma hapsinin
değeri ayrıdır. biz sudayız, o bağda. dedim, değer ölçüsü
vermeyin, mertebeyi kayırmayın. ağaç; nerde olursa olsun, ağaçtır.
ister meyveli, ister meyvesiz. kiminin meyvesi, kiminin gölgesi, kiminin yuvaya
takılan çatısı ağaçtan olur. Vazife yalnız burada
değil, orada da vardır. Her kul, dünyadaki yapısından değil
görgüsünden sorumludur. Kul vardır gül bahçesine girer, ‘Dikeni.’ der
şikâyet eder; kul vardır dağda gezer,
bir
ota iltifat eder. Görgü, budur. MESNEVİ nedir?
AŞK’ın sözcüsüdür. Kulun verdiği nedir? Ne verse ‘ALLAH’ım.’ için
der. Demeyin ‘Eski kul, imanı tam kul idi.’ Günün kulu da arar. ‘ALLAH’ımın
VARLIĞI.’ der, her yerde sorar. Çünkü aydınlanmaya muhtaçtır. Her gelen
söze uysa, geleni duysa; kul şaşkına döner. Onun için bir yol tutar,
o yolda gitmeye çalışır. Ne yoldadır ne kolda, olan gönüldedir. Mümin
olmak, ‘Müslüman doğdum.’ demekle değildir. Hıristiyan olan,
ALLAH’ımın kulu değil midir? Uyarsa, gönlünü duyarsa, ‘Doğru olan
budur.’ derse; ona ‘Mümin.’ denir. Müslümanlık gönüldedir. Söz yetti gün de bitti.

GÜLÜ’nden güne, selam getirdim
cümlenize. Selamı anında aldım ilettim. Size getirdiğim selamın
yüceliğinden, hoş oldum, sevindim kuşlar misali. Suyumuzun verdiği, gönüllerde kaynadığı
görülür. Suyumuz kaynak değil, şelale gibi akar. Sultanın
verdiği emirle değil, sevgi ile olursa; kulu eğitir,
değirmende öğütür. Hancıya soralım, ‘Dileğin nedir?’ Der ki,
yolcudur. Yolcunun dileği; yol almak, yorulduğu an handa kalmak. Ne
var ki, her yolcuda güğüm olmaz, her
güğüm dolmaz. Güzelliğin ölçüsünü güzelle verebilir misin?
Denenle söylenen, güne göre, gelene göre olursa; ne NUR’dan nasip kalır,
söylenen doğru olur. Gaye nedir? Yol için kul gerekli. Dediğin,
asfalt yolda lüks araba sürmeye benzer. Öyle yazı verilse, kulun sadece
defterini süsler. Defter de, ne gönülü besler, ne yolu açar. Gündeki gaye, yol
içindir. Dün söylenen beyitle, bu gün yazılan ağıt bir midir? Dünküne
gülüp geçen, günde gürültü seçen; dün yazılana bakar mı? Bakana yazmaya ne
hacet. RUH’un varlığı, bilmez darlığı. Ona de
ki, ‘Kitap yazmakla, sohbet etmek nedir?’ Sohbet; gelenle kalanın, gönülden
alanın-verenin, sözle anlaşması. Kitap; AŞK’ın en üstüne çıkıp,
feryat etmesi. Sohbet, feryatla edilmez. Yerini ayırmalı. Daha önce dedim,
sedef kakmalı rahle, baş odaya. Bilensiniz. Yerli yerine konan söz, kulu
eğitir. Sahip olduğun gönül suyun, sanma ki kitaptandır. Yol
yürürken, güneş görürken ne dilersin. ‘Ağaç bulsam, gölgesine
girsem.’ Der misin ‘Kitap olsa okusam.’ Sudan gelen, su diler. Dediğin;
yol yürümüş, yolun sonuna varmış. Elbet ele kitap almış, gölgede
kalmış okumuş. Gördüğü için, okuduğunu bilmiş. Ne
sözüm olsun ona? Selam verdim kuluna. Ana dilinin ötesine bakmasın,
kandili dumansız yaksın. Ne çobanın sazı, ne yoldaki sözü davara yol açar.
Davar, gidişi kendi bulur. Danışılan yol, yolumdur. MEVLÂM,
verdiğine der ki, “KULUMDUR.” Sev sevdiğince. Kundak ile değil. Kundak
bebeğini her kul sever, ne zararı var diye. Sevdiğini, zararı
olduğunu bile-bile seversen; yol, odur. Ona de ki, ‘Ayırmasın kulları,
kayırmasın yolları.’ Her yolun gidişi, varışadır; her varış,
deryayadır. Müsterih olasın, gönülde yananla sevinesin.
‘Yalnızlık yok.’ deriz, ALLAH’ımın BİRLİĞİ’nden söz ederiz.
Bilenle bilmeyenle beraberiz. Gayretin ötesi yok. Sahip olunanı elinde tut ki,
‘Gayretim boş değil.’ diyesin. Ona dediğim şu; ne dense,
gönlüne duman koyma. Efsane demeye değil, yolun ışığını
tutmaya gelirim. Bilen, bilgisini sergiye koysun; gelen alsın, gidene versin,
kendine saklamasın. Bilgimizi göstermeye değil, gönüllere, gönül
bağlarına su vermeye geliriz. Bağın asması olsun, üzüm versin;
şarap olsun, sarhoş etsin. Sergi neden kurulur, kitap neden yazılır?
Raf süslesin diye değil. Tarlaya pamuk ekilir, buğday da. ‘Hangisi
daha verimli?’ dersen, yanılmış olursun. İklime değil nasibe. Gönülden açılanla, kumundan seçilen bir midir? Her
kul, ALLAH’ımın YARATTIĞI’dır. Yasemin dala dolmuş, kul gelmiş dalı
yolmuş. Yasemin de mahzun, kul da mahzun. Niye yolsun? Baksın, dalda
görsün. Sana ne verir? Yolmak, kulun gayesini neticeye mi bağlar? Çölün
kumuna gitsen, yürüyüp de yol alsan; bıraktığını ararsın, arkanı dönersin
boştur. Çünkü gidiş, hep ileridir. Dama taşı geri gelmez, hep
ileri çıkar. ‘Gönülü olan güne çıksa.’ diyene de ki, ‘Ne
verir?’ Günün vergisi kulun görgüsü. Asmadan alsan yetmez mi? Değirmen
misali, buğday unu, çavdar unu bir midir? Ama hapsi undur, aynı taşta öğütülür. Vergisi de bir değildir. Kul da öyledir. Aynı
değirmende öğütülse de, netice bir olmaz. AŞK’ımız sönmez. Manayı bulan, maddeyi seçer. Dayanan, bulur.
NURU’nu alan, müsterih olsun. Işık deriz, söz ederiz. Işığın da
çeşidi olur, bünyesine göre verir. Mum ışığı başka, lamba
başka, elektrik başka. Neden doğanla ölene kırk gün hesap verilir,
neden türbeye gidilir mum yakılır? İnandığın bir şeyi yapmak,
neden günah olsun? Sayılan gün, gelenlerle beraber olunan gündür. ALLAH’ımın
NURU değil midir verdiği yavru? NURU’nun bekçisi değil. Emaneti
hatasız almak için beklenir. ‘Hata nerde?’ dersen, önce ana korunur, sahip
olduğunu sandığı yavru adına. Gayesiz dolaşan meşgalesiz
gezinen RUHLAR’dan. NUR olan, alımı tez olur. Onun için korunur. ‘Kim korur?’
dersin. Elbet ALLAH’ımın MELEKLERİ. Meşale yakmayan RUHLAR. Dedim,
karanlıkta kalan RUHLAR. Göçün neticesi de aynıdır. RUH’un bedenden irtibatı
kesildiği için, etrafı kalabalık olur. Nasıl ki bir gemi, limana
yanaştığı zaman meraklı çok olur, nasıl ki meydanda sis her tarafı
sarar. Kulun da RUH’u öyledir, şekil nerede ise öyle. Sonunuzun
hoşluğu, kâinatın boşluğuna eşittir. RUH mu imal
edeceksiniz? Beden, dünya malıdır; RUH, ALLAH’ımdandır, onun için tarifi
yapılamaz. Yalnız, ne hücre ne kan, ayrı değil hep beraber. RUH, her yeri
kaplar. Ölüm, RUH’un bedenden ayrılmasıyla. ‘Ölüm.’ dersiniz, sözü
kapatırsınız. Ölüm yok derim size. Sözün münakaşası olursa, neticeye
varılır. Üzüntü edilmesin, ‘Sıkarsın.’ denilmesin. RUH’un ağırlığı
mevcuttur. Yalnız bu ağırlık, enine mi boyuna mı olduğu, kulun
ölçüsüne göredir. Manevi değer o değil midir? Kulun merakı
yerindedir, ÖZ’ünü sorar. RUH döner mi? Hapisten çıkan bir daha girer mi? Ne
var ki düşündüğümüz manada hapis değil. Ölümün yerinde, göçün
olduğu bilinir. Kalkış mucize değildir. Olay, kuyudan
suyun çekilmediğini gösterir. Şehit, HAK YOLU’nda şehit olur,
gerisi şahit olur. Dinini, namusunu, yurdunu, yuvasını korumayı vazife
bilen, vazifesinde ölene şehit denir. Yurdunun namusu, senin namusun
değil mi? Gelene durursan, vurana vurursan; vazifeni yapmış olursun,
çünkü orada kanun yoktur. Kanunun olmadığı yerde, cürüme yer verilmez.
Harp kanun dinlemez. Harp; eğer vatan müdafaası ise, koruyucusu şehit
olur. Saldıran, şehit olmaz. ‘Benim.’ dedi, benliği onu yıktı.
Kuvvet, ALLAH’ımda. ‘YA ALLAH.’ YARATAN, ‘LÂİLÂHE İLLALLAH’,
‘SEN’inleyim.’ demektir. Dediğim odur. ALLAH’ımın İSMİ
CELİLİ’nin üçüdür. Okumanın ne ölçüsü ne çerçevesi olur. Yardımı
ALLAH’ım verir, sebebi halk edilir. Doktora deriz. Gözün nurunu bilirsin, gözde ne
görürsün? Beyni düşün. Onu derim doktora anlatırım. ‘Ona sözüm var.’
demiştim. Beyni düşündün mü, yapısına göz attın mı? Ne gördün, neden
yumuşaktır? Sert akım alır da ondan. Gözde sert kas gördün mü? Göze
hükmeden nedir? Yolun yolcusu, gözün elçisi. Sarayı kuran, en değerli ne
olduğunu bilmez. Değeri, NUR oluşundandır. Beyine ileten de
gözdür. ‘Körde nasıl?’ dersen; körün görme hassasını, ALLAH’ım başka
yerine verir. Elden ziyade kulağa. Sesi şekillendirir. Huzur, arandığı yerdedir. Kul vardır, dumanı
içinde görür; kul vardır, üstüne çıkar ‘Ayağımın altında.’ der, üzerinde
gezer. Bulut hiçbir zaman güneşi örtmez. Kulla arasına girer. Ne mutlu
bulutun üstüne çıkana. Benden değil ALLAH’ımdan dile. Benden müjdesi. Beklemek zor gelir, sevinci büyük olur. Yaşın
taşı olmaz. Nasip ölçüye vurulmaz. Asma ile pamuk misali. Biri koruk iken
tad alır, biri çiçek iken. Pamuğun ermişi ne olur, kula ne verir.
Elbet yatak ta olur yorgan da, kulu rahat ettirir.

Hummalı yoldan hummasız geldiniz, yolun
gidişini benden sordunuz. Ne rüzgârın sesi, ne yağmurun gelişini
kendinize dert etmeyin. Nefes her kulda birdir, ne var
ki nefesin ölçüsü ayrıdır. Hafız okur KUR’AN’ı, der ki ‘Andım CANAN’ı.’ CANAN
der ki; “BEN OKURUM KULUMUN GÖNLÜNÜ.” Gönülde lisan ayrılmaz. KUR’AN vericidir,
ALLAH’ım GÖRÜCÜ’dür. KUR’AN’ı okumak nedir? CANAN’ı anmak elbet. Amma,
dediğini alabilirsen. ALLAH’ım söz ile değil, KUR’AN’ı ile verir. ‘RUH gelmez.’ diyene de ki;
‘RUH gelmezse, ALLAH’ım göndermez mi?’ Kim gelir, PEYGAMBERLER’e kim iletir?
ALLAH’ımın gönderdiği, çok YÜCE RUHLAR vasıtasıyla. Niyazları, kitapları
ne verir? ‘RUHLAR’ı bırakın.’ diyene de ki; ‘Tutmaya zaten gücümüz yetmez.’
Gelen, vazife için gelir. Sözün şurası doğru ki, gelene dünyadan
boşuna sorulur. Söylenen, zaten gün gelince görülür. ULU’ya mühür vurmak için,
doğruyu almak gerekir kulun zannınca. Dediğim size değil. Size
yol verdim, ölçü koydum. Ne dolun, ne taşın. Bardağın suyu, ölçü ile
içilirse faydalı gelir. ‘Bu mudur?’ diyene de ki; ‘Bahçeye ne ekersen, onu
biçersin.’ Duamız, onun da güller dikmesidir. CANAN’ı
anmak için, dilimden mi geçeyim? Güzel görmek için, yolumdan mı çıkayım? Yolum
ne çamur ne taş, CANAN’ıma vurdum baş. KUR’AN’ı olduğu gibi
okursun, ‘AMİN.’ dersin geçersin. Tefsir deyip okursan, yolunu
öğrenirsin. Okuyup geçmek mi, yolunu bulmak mıdır güzel? Okuyuş,
hafızınkidir güzel; biliş, açıklanandır güzel. Siz RUHLAR’ı değil,
RUHLAR sizi vazifelendirdi. Yapılan salon oyunu değil. ALLAH’ımın
İSMİ anıldı, YOLU öğrenildi. Verilen, yolun aşımıdır;
koluna giren, elektrik akımıdır. Deme ‘Yazayım.’ Hummalı olma. Yazmak her kula
verilmez. Üstünde durma, mahzun olma. Üstünlüğün, yazıyla verilmesi midir
işareti? Şu demektir. Üstünlük yalnız yazıyla değil, bir çok
şekillerle tezahür eder. Olmasını dilediğin, gelir seni bulur. Yol
senindir, yürü. Yürüyen varır, varan bulur, alan sevinir. Sonsuzluk güzeldir.
Suyunu alan, yanılmaz. Gelenin dediği dinlenir, mantığa vurulur, uymayan
elenir. YUVA’ya söz hakkı, kulundur. Veren, ancak yolu bildirir.
‘Anıldığım yerdeyim.’ dedim size. Muntazır olduk söze. Sunduğum, ne erkendir ne
de geç. Merdiven tek-tek çıkılır. Hızla çıkan çabuk yorulur, acele eden
yanılır. Yemeği acele yersen ne olur? Midene oturur. Bekleyen, muradını
alır. Sahip olduğun CAN’ın, ALLAH’ımın
emanetidir. MEYDAN kulu, buldu yolu.
Yaratıldık, yumak olduk sarıldık. ‘Ömre son geldi.’ dedik, EMRİ’ne uyduk.
ALLAH’ıma emanet, cümlenize selamet, gidenlere rahmet. ALLAH’a
ısmarladık. Sözüm ÖZ’e uysun, günde yerini
bulsun. Dedim, çoğun hazmı güç olur. ‘Yumak.’ dedim, kulun ömrünü
söyledim. MEYDAN senin. Yalnız değil beraber. Varılan yerdir mühim olan,
verilen isim değil. Veren de mühim değil. Öyle dilemiş, öyle
demiş. Varsın desin.

Yumağın sarılışı,
olayın görülüşü; benden değil, ALLAH’ımın VERGİSİ’ndendir.
Gelenlerle beraber, soranlarla beraberim. Sahipsiz kul olmaz, ALLAH’ım
kulunu bırakmaz. Susuz; dağda da, bağda da ağaç yetişmez.
Ağacın yetiştiği yer değil, aldığı sudur mühim olan. Her ULU’nun bir verişi
vardır. Verdiğim de sudur. İman. Dağdaki de ULU’dur,
verdiği güç yoludur; bağdaki de ULU’dur, verdiği göç yoludur.
Benimki, AŞK yoludur. ULU vardır, namaz-niyaz yolu verir, kulu o yola
çağırır, o yolla ALLAH’ımı bildirir. ULU vardır, yolun sadece yardım ile
olduğunu öğretir,-Ben de-, sevginin zaten her ikisine götürdüğünü
bildirir. Evvela sevmeyi öğretirim. Yanınızda-yönünüzde oldum, her
olaya karıştım. Söze ne hacet. Gönüllerle beraber. Andığın an yanında
olduğumu bilirsin. ‘Hasretim.’ dersin, gönül koyarsın. Ne yapalım ki,
aramızda perde var. Bilirsin ki, perdenin ardındayım. Ne üzülürsün? MEYDAN’ın verdiği, kulun
güne kadar gördüğüdür. Merdivenin verdiği, kulun vardığıdır,
varışa müjdecidir. ‘Gelme geriye.’ demem, çünkü gidişin dönüşü
olmaz. Yumak, geriye sarılmaz ki. Asmayı budadın, kütüğü
bekledin. Koruk elbet üzüm olacak, şarabı içilecek. Müstesna olayı, benden
değil ALLAH’ımdan dile. ‘ALLAH’ım, NURU’nun filizinden beni de
nasiplendir.’ de. Olana filiz dersin, ALLAH’ıma şükredersin. ALLAH’ımdan
dileyen, O'ndan bekler. Sebep, elbet kul olur. Ne var ki, sebebi ALLAH’ım yaratır.

Huyun en güzeli, yumuşak yol alanda olur;
yolun en güzeli, ALLAH’ıma
gidende olur. Söze başlamaya, cümlenize selam demeye
geldim. Naz ile değil, niyaz ile geldim. Asude olandan, hummalı olanı
ayırdım. ‘Cümleniz ile bir oldum.’ diyene göz attım. Yumuşak
olsun-olmasın, hoş söz ettim. Diledim, bekledim. Gönül yapısı da dünya
yapısı da uyacak, yolumuz açılacak. KUR’AN’ı okuyan hafız, ‘ALLAH’ımı
andım.’ der; ALLAH’ım, “OKUYAN-OKUMAYAN KULUMUN GÖNLÜNÜ GÖRDÜM.” DER. Okumaktan
maksat, ALLAH’ımı anmak elbet. Ne var ki KUR’AN’ın verilişinden maksat;
ALLAH’ımın ADI yanında, YOLU’nu öğrenmektir. Sadece okumak yeter mi?
Ezbere bilmek yolu açar mı? KUR’AN’ın gayesi, yol göstermektir. Ona de ki;
‘KUR’AN kula yol göstericidir de, niye ölüye okunur?’ Cevabı ona deme, önce
ondan bekle. KUR’AN’ın yazdığı
kulca tam açılamaz. Çünkü doksan dokuzu ahirete, biri dünyayadır. Onun için
ölüye doksan dokuzu okunur. YASİN, doksanı içine alır. Onun için ölünün
dileği YASİN’dir. Neden gelmesin? Yumağın kaldığı yerde,
dönmek yasak mı? RUH’un
varlığı, kâinatta darlık bilmez. Dilediği yere, dilediği veya
dilendiği an. Elbet ALLAH’ımdan İZİN aldığında. Cumayı
cümle kulu ile beraber geçirir. Gelmiş göçmüş cümle RUHLAR, cumayı
dünya kulu ile beraber geçirir. Cumanın bayram dendiği, bundandır.
İbadetin cuma günü oluşu, bundandır. İbadetten maksat, cuma
gününün ayrı gün gibi gösterdiği. RUH’u nasıl selamlarsın, ona ne ikram
edersin? Dua ile. O aleme göç edene, ne ikram edilir? Elbet YASİN. ‘RUH’u
rahat bırak.’ diyen, RUH’u hoş karşılarsa; rahatı kendi bulur. RUH
gelmezse, sen onun geldiğini ne bilirsin? KUR’AN’ın dediği
şudur; ‘ ‘Öldü.’ deyip yanan yakılan, matemi gönlünü isyan ettiren.’ Elbet
kul yakınına ağlar. Amma ağlamayı gönlünü karartmak derecesine getirirse,
RUH’u rahatsız eder. Eğer RUH’un her an yanında olduğunu bilse; ne o
kadar yakınır, ne gönlünü karartır. Aşırı matem, kul ile RUH arasına duvar
örer. SAHİB’imizden geldik, O’na döneceğiz. Olmasını dilediği
gibi olmaya çalışır, elbet orda da eğitim görür. Mertebe; niyaz ile
değil, gönül ile alınır. Dünyaya gelen RUHLAR’ın bir kısmı, öyle
eğitim görür. Daha önce konuştunuz, ‘Fal?’ dediniz sordunuz. Ne
indir, ne cin. Gelen, eğitime tabi tutulan RUHLAR’dır elbet. RUH’un varlığı,
kainatta darlık bilmez dedim. Elbet ALLAH’ımdan dilerler. ‘Aydınlara aracı ol.’
derler. ALLAH’ım onlara dünya kapısını açar, eğitilmiş RUHLAR’ın
himayesinde. Eğitilmemiş RUHLAR’ı bilse, doğruyu görse; ‘Yolun
eğridir.’ demez. Daha güzelini versin, ‘Doğruyu gösterdim.’ desin. Hiçbir
ULU, kula ‘Sen kötü yoldasın.’ demez, diyen doğruyu bilmez. ALLAH’ım dahi,
kuluna kendini zorla sevdirmez. Kula düşer mi ‘Senin yolun kötü.’ demek?
Öyle görse de demez. Ona güzelliği gösterir, güzellikle uyandırır. Elbet
nasibi olan uyanır, ALLAH’ına dayanır. Duman yumağını sarmasın, olaya gönül
koymasın. Aştığı meydan, ona dünyanın dar değil, çok geniş
olduğunu gösterecek. Günde kendini darda görür, o günü elbet açar.
Anahtarı elindedir. Dağarcık dolu. Kendini bilmez, ‘Elim boşta.’ der,
dağarcığa el atmaz. ‘Atsın elini, tutsun aşını.’ der ona banar.
Cümleye yetmez. Şüphe edersen, elbet yetmez. Amma ‘ALLAH’ımdandır bitmez.’
dersen; ne biter, ne tükenir, ne taşar, ne tıkanır. Asmanın verimi bir
yaza mı kalır? Nerden alır? Senin de alacağın ALLAH’ımdandır. Gümüşü dilersin, cümleye diye;
altını dilersin, cümleye diye. Olsa da olmasa da, gümüş sana gelmese de;
altın sana yetmez mi, yolunu açmaz mı? Ok yaydan çıktı, hedefini buldu. Sen
şimdi oku ararsın. İbadeti ne için yaparsın? ALLAH’ını anarsın,
AŞKI ile yanarsın; ‘Belki buluşturur.’ diye, her yana bakarsın. Oku,
attığın hedefte ara. Unutma ki, ne sağa ne sola, ne geriye döner. Koşma ile değil, adım ile gidersen; hem
güzelliği görür, hem yorulmadan varırsın. Koşan çabuk yorulur,
yorgunluk kulu şaşırtır.
Sanıldığı gibi değil. Her kulu açlık ile, hırpanilik ile varmaz.
Dileyen, yolda yolcu görür, ALLAH’ım verir. ‘Ben ALLAH’a varacağım.’ diye
aracı neden aranır? ALLAH’ımdan dile; yolunu açar, rehber de gönderir. Mesnetsiz duvar olmaz elbet. Amma mesnet
mimarından çıkarsa sağlam olur, kalfa elinden çıkan hesapsız gelir.
Sağlamlığı kaderedir. Planın dahilinde olan çizgilerdir;
doğum-ölüm-evlenmek. Kulun alacağı, ‘Kaderim bana verdi.’ diyeceği,
doğum-evlenme-ölüm haricinde. Danışıp da yaptığın her olay,
doğruyu buldurur. Onu sen mantığınla bulursun. Binanın iç
duvarlarıdır. Suyunda değişen olmaz. Kiminle evlenecek yazılıdır.
Doğuşu yazılı dedim. Elbet yazılıdır, doğacak olan. Yaştan
baştan dilesen, ömür boyu yalvarsan; ne günün geçer, ne dakikan uzar.
ALLAH’a
ısmarladık. Almayı dileyene, yolumu bekleyene giderim. Asmaya
koruk da yakışır, üzüm de. Ne var ki, kul üzümü bekler. ULULAR anıldığı yerde, anıldığı an
bulunurlar. Topluca anılırsa, meclisi kururlar. Andığınız an, muradınız
ile anın ki; cümlesi alsın, YÜCE’ye iletsin. Kefil olan, olduğu kulun
gönlünü bilendir. Almayı bilene, ‘Veremem.’ demez; olmayacağı, kula
müjdelemez. ULU’nun kulu olmaz. ULU kula, vasidir. Ay ışığı nasıl her
yuvayı aydınlatır. Ne var ki, penceresi açıksa. Dünyanın yaşını öğrenmek istersen,
yıldızları say. Yanan ile bir olma, PİR’i olamazsın. Her kul,
kendi ateşi ile yanar. PİR’in ateşi ancak, sana ocak gelir. Seni
ısıtsa da, dışta kalır. Eğer sen ateş almadınsa, PİR ile
kendini bir görme. Bir görürsen, ateşi tazelemeyi unutursun. Sahile çık,
denize bak. Ne görürsün? Dalga yok ise, gök ile denizi birbirine
karıştırırsın. İğne battığı yerden kan akar.
Damarı kim diker? Elbet YARATAN. Yumağın ölçüsünü veren kim? Elbet
YARATAN. ‘Ne demektir?’ dendi. İğne neden batar? Kaderin çizgisi
değildir, kendi çizginin hatasıdır. Eğer ölüme sebep ise, o kadere
bağlanır. Yumağın kopması şudur. ALLAH’ımın EMRİ hilafına,
hayatına son vermek. SAHİB’imden su aldım, İZNİ ile verdim.
Dönük kul, kadere girse sorgusu olmaz, ‘Günah.’ denilmez. En büyük isyan,
ALLAH’ımın VARLIĞI’nı inkar. Akıl hastası; ALLAH’ımın verişidir, kulun
ömür çizgisidir. Delilik, kulun dünyadan kopuşudur. Delinin mertebesi,
dünyadan kopma ile verilir. Delinin dünyada çektiğindendir. Elbet
mertebesi yüksek olur. Kendinden ölçsene. Doğruyu mu buldun,
eğriye mi saptın? Madem ki KUR’AN’ın dediğini yaptın, demek ki
doğruyu bildin. Müslüman dini, mantık dini değil midir? Neden deliye gülünmesi günahtır? Kulun gayesi
varmak ise; ne deliye gülünsün, ne ölüye matem derecesinde ağlansın.
ALLAH’a
ısmarladık.
asude: rahat, sakin
hilaf: aykırı,
karşıt, ters

Aynayı yüzüne tut, yumağına el at. Ne geçtir,
ne güçtür. Yolunu değil, yuvanı sordun. Niyetin uyduğu, gönüle
koyduğu, kulun çizdiği planın dışında olan. MEVLÂNA ne desin?
Benim verdiğim dünya yolu değil, ahiret yoludur. Dediğim
yaptığının aykırı oluşu değil. Ne var ki dünya yolu çizmek, bana
düşmez, ALLAH’ım bu yolda bana izin vermez. Olacak şudur; ALLAH’ıma
niyaz et, ULU’nu ve ULU’sunu yardımcı çağır. Olmasını dilediğini.
Yuvanda arı dilince değil, balınca konuş; o sana arı dilince dese
bile. ‘ALLAH’ıma sığındım, O'na dayandım; ULU’mu çağırdım, ULU’suna
duacı olması için yalvardım.’ de. Olur, doğru yol açılır. Yanıma gelenle, ‘Bu mudur?’ diyen; bir olmuşu
bildirmez. MEVLÂNA’nın bildiği, sizlere söylediği şudur. Soruya
yer vermeyin. Gelen kendini bildirsin, araya postacı koymasın. Rüyanın özelliği dünyanın güzelliği olsa
gerek. Rüyanın saklanması, iki kişi arsında ise, zaten açıklanmış.
MEVLÂNA kendi büstüne değil, gönül üstüne konduğu yere bakar. Yuvanı
dilediğin gibi süsle. Yuvana dilediğin adı koy. Dünyanın köşkü
ne senin, ne benim. YÜCE TANRI’mın. Deme ‘Günüm boş geçer.’ Dolu olan kul
var mı? Mümin isen bilirsin, dünya haline uyarsın. ‘Desem mi, demesem mi?’
deme. ALLAH’ıma havale et, O’ndan geleceği bekle. Olaya şükret. Sorun
yerinde olsun, serinde değil. Olmuş olanı, olgunlukla alana
danış. Arayı bulana, yolunu bal ile bağlayana danış.

Hummayı kendine mal etmek, olayları küçümsemektir.
Ne olaylar küçülür, ne gelecek daralır; her olay genişliğinedir. Sahip olmak sözdedir, SAHİBİ sadece
YÜCE’dir. Yolunu şaşana, bütün
ömür gecedir; ne sabahı bilir, ne güneşi görür. Kulun niyeti, olayı ayıklamaktır. Unutulmasın,
olay ne elde fasulye ne de pirinçtir. Pişirilir, kulun önüne kotarılır. Ne
var ki, nasibi ise yiyebilir. Geldin de bildin sanma. Gelmeden aldın, nasibin
buldun. Kimden değil. Gelenden, din oyunu sorandan. Danıştığı
gibi olsa, gönüldekini atar. Ne attığın senin, ne dilediğin benim.
Benim vereceğim yoldur, han değil. Sen yolcu, ben hancı. Hanımız;
CAN’ımız-CANAN’ımız ALLAH’ımın KAPISI. Elbet benim elimde değil, seni o
kapıdan geçirmek. Yoluna ışık tutmaktır vazifem. Konuşulan duyuldu,
anında alındı. ‘Komisyon?’ denildi. Ne kulun, ne ALLAH’ımın; aracıya elbet
ihtiyacı yok. Kul zaten ALLAH’ımın NURU’ndan yarattığıdır. Ne var ki,
yolun karanlık ise, ALLAH’ım yoluna rehber gönderir. Işık verir, aracı
değil. Kulun kula hizmeti nedir? Her kulun dünyada bir
vazifesi vardır onu yapar. Senin için benim için, olayın görüntüsüdür bu.
Yaptığın senden mi, dilediğini yapar mısın? İzin olmasa
parmağın oynamaz, kalemin yazmaz. Yumağını her saran, her ‘ALLAH’ım.’
diyen; ALLAH’ını bilen midir? ALLAH’ımın KİMLİĞİ
değil, VARLIĞI. Hislerin ölçüsü, ne sende ne bende; varıp bulanda. Hissin
yüceliği nedir? YARDIMCI kimdir? Kalbine verendir. Elbet ALLAH’ım.
Unutulmasın, ALLAH’ım hiçbir kulunu yardımcısız bırakmaz. ‘Tesadüf.’
dediğin her olay, senin gücünün yetmeyeceği hesaba dahildir. Ve bu
tesadüfü sana, ULU’n vasıtası ile gösterir. İnsanın bulmasına ne hacet,
YÜCE ALLAH’ım gönderir. Seçim, ne kulun ne ULU’nundur. Sadece
ALLAH’ımdandır. Dediği doğrudur. Din yolu, gönüldedir. Sahifeyi çevir, kitabı devir. Okuduğun
yetmez, ömür asrı geçse bilmez. Adını vereyim, telaşını durdurayım. YAHYA
EFENDİ HAZRETLERİ’ne gittin mi, gönülden aldın mı? Yeri değil
mühim, varlığıdır. Toprak yerde, ULU YÜCE’de. Onun için, neden Müslümanlık
dedin? Müslümanlık, kalıpta değil gönüldedir. ALLAH’ımın VARLIĞI’nı
şekilsiz bilmek, gönülde görmek; O’ndan geleni, her hal ile kabul etmek. Kul kötü olaya kulu karıştırır. Halbuki kötü
olay yoktur. Her olayın bir sebebi vardır. Her kötü denen olay, bir hayır
kapısına açılır. Bunu bilen, ALLAH’ımın VERDİĞİ’ni kayıtsız
şartsız seven, her ‘Çirkin.’ denende güzellik arayan; Müslümandır. Sanat, ALLAH’ımın kuluna lütfudur. Lütuf alan kul,
layık olan kuldur. AŞK’ı içinde duymasa veremez, AŞK’ı olmasa alamaz.
Sanatı yumuşak olan, sert çizgi vurandır. Çizgiden kasıt nedir?
Yumuşak dediğim, ifadedir. Sert çizer, yumuşak ifade verir. ‘Yuyanını vereyim.’ dedim. Adını anmayı ihmal etme
ki, yardımını görebilesin. Yardımı mevcut. Ne var ki, görebilmek. Her kul, kendi hayatını çizer. Kimseninki öbürüne
uymaz. Şans yanlız senin değil, ALLAH’ımın
yarattığı cümle kulların. Ne var ki, kul dilesin. Kul kula ne verir? Ödünç
para veren, sahibi midir? Saadet, kulun kendi güzel duygusudur. Dünya
aşkı, ALLAH AŞKI’nın küçücük bir misalidir. Gün geçer, dünyanın
masalı olur. Amma ALLAH AŞKI, asla masal olamaz. Denenmeye değil, sohbete yol verdik. Gelsen
bile bulamazsın, görsen bile çözemezsin, insen bile bakamazsın. Ne yol kuldan
uzak, ne
kul yoldan. ALLAH’ımın dediğinde, kulunun sevdiğinde isen; elbet
yolunu almışsın. Seven, sevilir. Daha önce sorulan sorunun cevabı budur.
‘Komisyoncu.’ dediğin, bunun için gönderilir. ALLAH’ımın verdiği o
kullarca gösterilir. Bu demektir ki, ALLAH’ım kulu ne olursa olsun, sever,
sever, sever. Baba yavrusundan geçer mi ki emanetçidir. Ya YARATAN? Kendi
NURU’ndan olanı, sevmez mi? MEYDAN’ın genişliği, ölçü ile
değil; aradığı derinliğe inmede, verileni az bulmada. Bulmak,
gönüldedir. Bulan söylemezse, o bulmuş demek değildir. Kabul ettirmek
değildir asıl olan? Zorla kabul edilemez, zaten ALLAH’ım İZİN
vermez. Eğer ALLAH’ım kendini kabul ettirmek isteseydi, GÜCÜ’nün haricinde
değildi. ALLAH’ım verdi, ayağının altına serdi. Görebilen varır.
Verilen, kulu içindir. Verilen, ne olursa olsun ALLAH’ımın
VERGİSİ’dir. Nasıl kıyılır, ALLAH’ımın VERGİSİ’ne ‘Kötü.’
denilir? Cümleye derim. Yağmura söz eden, verilene nazar edendir. Cümleye.
ALLAH’ıma dayandığın seferin senindir, şüphesiz çıkarsan. Oymayı
verenle, saymayı bilene yol açmak ne güzeldir. Nazanı nazlandıran, sevendir.
Sevenin sevgisi ölçüye vurulsa, yaprak sayısı yetmez. Zamana değil, hayıra
yor; olacağı bekle. Yeşilden geçilmez, neden? Gönüle verdiği
huzurdan. Gönüle verdiği huzur neden? Ahiret rengidir de ondan. Siyah
neden huzur vermez? Ahirete girmez de onun için. Asma budanmadan, üzüm beklenmez. ALLAH’ım kuluna
akıl- mantık verir, kullansın diye; yolunu göstermiş, yürüsün diye.
‘Yürümem.’ dersen, beklersin. Sevmekle ölçü verilse, kendini merdivende
bulursun. Unutma, sevmeyi bilenle berabersin. Ne aşması güçtür, ne
geçmesi. ‘Geç.’ deme, güçlüğe gönül koyma. Ne geçeni say, ne defteri aç.
Geçen örtülür, gelen sayılır. ‘ALLAH’ım dileyenle beraber.’ denmesin.
Dilemeyenle değil mi? Ne var ki, dileyen bulur. Sevdiğin kadar alırsın. Yerle bir olsam bile,
yaratılanım, ALLAH’ımdan gelenim. AŞKI ile yandım, AŞKI’na vardım da
kandım. Dünyada AŞK’ımı ilan ettim, MESNEVİ’yi verdim. Vardım,
geldim, size ateş verdim. AŞK’ımın ateşi nedir? ‘Sönmezse.’
demeyin. Ne bende, ne sende, ne cümlede sönmez; kâinat, bize verdikçe. Kendini
ara. Bulmak için kâinata ne hacet? Kâinat ispatı değil. Dünya kâinatın
kaçta biri ki, ispatına virgül olsun? Dünyayı virgül dedim, kâinat içinde. Onun
için, dünyanın verdiğinde arayamadığın zaman, kendinde olana bak.
Kâinat, kul için yaratılmıştır. Boşluk senin bildiğin. Bizlerin
varlığı nedir? Gelişim görülür mü, kimler var bilinir mi aranızda?
Kâinat da öylece doludur. Senin gelmene ne lüzum olduysa, RUH’un varlığı
da, aynı hizmete var oldu.

Huzur; arayan değil bulandadır,
‘İçindeyim.’ diyendedir. Ne aradığını bilen, huzura uzak kalmaz.
Yumak, sabır ile sarılır. Her kula bir yönden sabır, bir yönden sabır yolu
verilir. ALLAH’ımın verdiği, kulun ‘Dert.’ dediği; ALLAH’ımın kuluna
olan sevgisindendir. Derdi olmayan kul, ALLAH’ımı unutur. Dert, ALLAH’ımı daha
çok andırır. ‘Neden?’ denir. ALLAH’ımın ULU kulu dertli olur, dünya bağı
çözülür. Dert alan, nasıl dünyaya bağlanır? Halbuki dünya gelip geçicidir.
Ben size geldim, siz bana geldiniz; birbirimize hayır kapısı açtık. Ecel gelmeden ölüm olmaz, ölüm gelince kul
önleyemez. Sizler bana sevap kapısı açtınız. ALLAH’ım için yapılan her
şey, sevap kapısıdır. YUNUS EMRE, ALLAH’ımın her
VERDİĞİ’ne eğildi. Verilene, eğilin. Eğilmek,
inmek değildir. Eğilmek, YÜCE’ye varmaktır. Varmak için değil,
AŞK ile eğildi. Eğildi, buldu. Bulduğunda, kendini YÜCE’de
gördü. Sevmek de, YARATAN’dandır diye. ‘Çirkin.’
denmesin. Her yaratılan, güzel ile çirkine sahiptir. Ne var ki, güzel ile
çirkini örtün. Nasıl ki mümkün olan gayreti, yuvanıza verirsiniz, süslersiniz,
‘Güzel olsun.’ dersiniz. ‘Çok bilirim.’ diyen, cehaletin pençesindedir.
Bilmediğinden yakınandan, çok şey bekle. Kendine değil
karşındakine bak ki, kendini ayarlayasın. Kul kendinde hata bulmaz,
karşısındakindekini görür. Sen kendini ona göre ayarlarsın.

Yol aşkına düşenle, AŞK
ateşinde pişenle; gül bahçelerinde gezilir. Niyaza yer veriniz. YUVA’mız yolunuza açık,
niyetimiz gün gibi aşikar. Ne yelden çekindik, ne selden kaçındık;
SEVGİLİ uğruna koşunduk. Olgunluk, ne elde ne dilde; kulun
gönlünde. Gönül nerede? CANAN’da! Gezenden sordum, ‘Ne aldın?’, dedi ‘Yoruldum.’ Ne
yazık. Gezdiğince bakaydın, gönülde ateş yakaydın; yorgunluk
demezdin, şikâyetçi olmazdın. Yaprak bile baharda yeşerir, güneş
ateşiyle sararır. Kul ne yön arar, nerede bulur? Uyumayın dünyada, açın
gözlerinizi. Demeyin ‘Elde mi?’ Elbet eldedir, niyetin var ise; ALLAH’ım,
gönlündedir. Derde düşende, ‘ALLAH’ım.’ dersen; öyle YÜCE’dir ki,
yardımındadır. Demez; ‘Kulum derde düşende arar BENİ, derdi olanda
sorar ADIMI.’ Kul misafir olduğunu bilse, dünyada bağı olmaz. Misal
vereyim. Misafir gittiğiniz yuvada, yayılıp dökülür müsünüz? Her odaya
yerleşir misiniz? Kul için dünya öyledir. Gelen, göçer. Göç vardır, ölüm
değil. Yumak sararsın, çileyi çözersin ‘Bitti.’ dersin. Çile biter, yumak
değil. Yumağı türlü şekle koyarsın, kulun ömrüdür bu. Tekamül, adım-adım bulunabilen neticedir. Yola
çıkmışsın, yürü. MEYDAN’a vardık, hudayi kulları gördük. Her olay, hayır ile anılmalı. Gidene üzüntü
edilmesin, duacı olunsun, yeri dolsun. Yerinin dolacağından şüpheniz
olmasın. Teşekkür, madde için olur. Mana için, dua gereklidir. Her olay izin kadardır. ‘YUVAMIZ’a YUNUS’um
gelirdi, sözünü verirdi. Neden gelmez?’ denmesin, üzüntü edilmesin. Çünkü
gelen, ne seçimden ne geçimden kaçınmaz. Sadece izinledir. Başlamak
vazifemiz, çünkü soruldu. MEYDAN’ı bildirdim. ‘Hep bir olduğumuz yerdir.’
dedim. Sizler-bizler, şu anda hep dilenenler, anılanlar aranızdadır. Hapsi
burada. YUNUS’um der ki: “Şifa ile anıldım, anıldığımı bildim. Hastaya
şifa diledim. O yağ ile işlensin, çevre gibi sarılsın.” Sabır ile vardım. Yaşımı günde mi sordun?
Yaştan değil, baştan soraydın? ŞEMS’i görünceye kadar
boştum. Görünce ona koştum. Doldum doldum,
o zaman yaşadığımı bildim. Boş geçen ömür, yaşanmış
sayılmaz. Alırız-buluruz dedik, sabrını istedik. Kolaylık, ne senden ne benden,
ALLAH’ımdan. Elbet dünyaya bir ADEM geldi, bini de aştı,
milyonu da geçti. Hep giden mi döndü? Nasıl arttı? Geleni sen gördün mü? Ben görmedim.
Dedim, ben öyle olay görmedim, olmayacağını da bilirim. O gün-bu gün, var
mıdır? Varlık, var olduğundan. Yokluğa değil, bir alemden öbür
aleme dönüş olur. Bu aleme varan, bir daha dönmez, bedenlenemez.
Geliş var, şu anda olduğumuz gibi. Alemleri siz ayırırsınız; RUH
alemi, beden alemi diye. Hayalde olansınız, hayalle bulansınız. Bizler hakikati
bulduk. Hayalden hakikat bulunur, hakikatten hayale dönülmez. Olay budur.
Denilen, hayal içinde hayal
görümüdür. ULU’dan sorarlarsa, hakikati öğrenirler. MEVLÂNA AŞK’ını
söyledi, bedeni değil. Daha önce dedim, ŞEMS’i bilmeden boş
idim, taş-toprak dahi değil idim. Madem ki tekamül için geliniyor,
HAZRETİ ALİ neden HACI BEKTAŞ olsun. RUH ile buluşur,
BEKTAŞ ile konuşurdu. Ama beden, asla. Adalet dünyada görülür. Ne garip görüş. Kulun
aldığı, ‘Dert.’ dediği, adaletsizlikten şikayet ettiği
nedir? Her boşluğun dolusu vardır. Fakirin niyeti zengindir. Diyetini
artırır. Dünyada ıstırap çeken padişah görülmedi mi? Kul istemesini
bilmeli dilediğini. ‘Şu dileğim olsa, elimdeki varsın gitsin.’
der. Elindeki gittiğinde, gidene yanar. Bilgi dediğin, aradığın
yerde bulunur, sana ayağına gelmez. Arayan bulur. Sevgiyi içine koydun mu, çöp bile güzel gelir. İşte
adalet oradadır. Her verilen, senin ayarındadır. ALLAH’ım ayırmaz, kul ayırır,
‘Yakınım.’ der kayırır. Her kul ‘Önce cümle.’ dese, adaleti gönlünde bulur.
Dünyanın sözüne, dünyada yer verilse. Ahiret düşünülmez.
Düşündüğün an, ağızdan ham söz dökülmez. Doğruluğuna,
doğru söz ile. Ne var ki eğriye sapılmasa, kul hakkı yenilmese. ‘Hak.’
diyene değil, yemeyene mümin derim. Geldiğim dediğim, sözü YUNUS’uma
LOKMAN’a verdiğim, açık vakıadır. Gizlilik yok. MEVLÂNA
CELALEDDİN-İ RUMİ dünya adım. Varlığımı ALLAH’ıma adadım.
Gelene söze, ne hacet. Kulu kula dünyada vurmadım, her söze hürmet ettim.
ÖZ’üme söz edeni, dünyada affettim. Varlığım darlığa değil,
gönlüm hepiniz gibi kainata eşittir. Ben kulu ayırmadım. Ayırana ne söz,
ne göz gerekir. ALLAH’ımın SELAMI, cümlenize olsun. Haberi ULU’dan alın. Çoğalmak, ALLAH’ımın
EMRİ ile olur. Çoğalmayı dilemeseydi, durdurmaktan aciz değildi.
Zaten nüfusu ayarlayan YÜCE ALLAH’ım. Muayyen olan şudur. Dünyanın hesabı
edilmiştir, ayarlanması şöyledir. Hastalık, harpler... Doğum
elbet ölümden çoktur. Ölüme ne kadar çare aransa da; doğum azalacak, ölüm
çoğalacak. Evet, bulunacak. Görev vermek, DEDE’nin elinde değil.

Gelmek değil, varmaktır yolumuz. Sayarız yeşilin rengini de, her ağacın
dengini de. Mümin olan bilir, ALLAH’ımın YARATTIĞI her kim ise sevilir.
Varlığım, ALLAH’ımdan gelişimdendir. Geldim söze, diyelim size. Ocağa aş
koyduk, ‘Umduğumuz gibi pişse.’ dedik. ALLAH’ımın ADINA tuzunu attık.
Hatası olursa, ALLAH’ım değil, kulu affetsin. Çükü aş, kul için
pişer. Gönül açık, murad yolunda. YM olmuşun yolu sorulmaz,
pişen aşa su katılmaz. Serçe, yazı da kışı da bir yerde arar. Ne
açlıktan ölür, ne soğuktan donar. Dumansız gönül, serçeye benzer. Suyun geldiği yer sorulur, ‘Gelişin
sebebi nedir?’ denilir, akımdan söz edilir. Anlatayım. Alış-veriş
nasıldır? Sen, beden olarak radyonu açarsın, sesi alırsın. Yanında olup ta
demez ki sana ‘Her alıcının bir vericisi olur.’ Almak için, verenin yerini
bilmek gerekmez. Şu anda uzaklık derecesi milyon kilometreyi geçer.
İstasyon GARİB’e, bilirsin elden verilir. Mümin yumağın alacağı
kadar yakında, dönük kulun varamayacağı kadar uzak. TANRI’ya varışın
istasyonu yok. Gönlün her an O’nun yanında. İstasyon, kulların dünyada
geçirdiği merhaleler. Varmak dileyen her kul, TANRI’sına varır. TANRI’nın
KAPISI, her kuluna açıktır. Verilen, sevilenler, o günü anılanlardır. Gününü
bilene, yüzünü vermek uygun geldi, kulun sevgisi bir kat daha arttı. Çünkü
‘Yüzünü bildim.’ dedi. Geçenle değil olanla. Okuyandan yana kim gelse kabulümdür. Sözüm
yanlış alındı. ‘Okuyan nasıl görse kabulümdür.’ dedim. Bilgini sen nerde
saklarsın. Değil tabi. Sende nerde ise, bende de öyle. Beyin değil.
Beyin olsa, geçende geleni değil, unutur. Yanlış anlaşıldı.
Beyin, alıcı istasyon.
‘RUH.’ dersiniz, gelir, aranızda olur, sizlere çok şey verir. Bunu bazen
bilirsiniz, bazen aklınıza güvenirsiniz. Aslında her şey RUH’ta toplanır.
Alıcı ve bedene mal edici. RUH’tan alır beyin. Dediğiniz aynen bakidir.
Dünyada dönüş hızı, bunu keser. Elbet boşlukta dünya,
taş-toprak. Neden meraka yer verilir, kainat didiklenir? Kainatın tam
sırrı, asla kimseye açılmaz. Dünyada verilen mucize milyonda bir, o da sır
değil. Kulun ‘Olamaz.’ dediği. Kainatta olamaz demedim, kula
gelmesine izin verilmez. Ne var ki, kulun verdiği değil, aldığı
kadar. Daha önce dedim, ‘Şeytanı görmedim.’ Onu
gören, varlığını kutsal bilen; dünyaya inmeyen RUHLAR’dır. ‘Cinler.’
denilir. Değil, bedenlenmesi yasaklanan RUHLAR. Kimler mi gelir? Her kulun
gönül dalgasında olan. Bütün RUHLAR, sevinç ile gelir, geleni karşılar.
Onun için dualar edilir, ölenin yanında. Korku neden unutulmasın? Her kulun ULU’su
başına gelir, duasını ona verir. ULU’su, her kulun gönül dalgasına göre
olur elbet. MERKEZ EFENDİ, İstanbul’da yatan asker Yorgi’nin de
ULU’sudur. Kendini ALLAH’ıma adayan, ‘Kuluna hizmetim olsun.’ diyen her kul;
ister Hıristiyan, ister Budist olsun mertebesini alır. Mümin olan, senin
gönlün. Aradın buldun, dalgana uydun, doğuştan VEFA’yı aldın. VEFA, eşinin
gönlüne yatırdı. Demek şudur, nasibin ayağına geldi. Nerden geldi,
düşündünüz mü? ‘Tesadüf.’ dediniz, hayret ettiniz. ‘Uygunsun.’ diyene de
ki; ‘ALLAH’ımın EMRİ, kulunun dengidir.’ Güzellik aranırsa, ne gözden ne
yüzden değil, gönülden ara. Sorana de ki, ULU’su YAHYA PEYGAMBER’dir.
‘Uymadı.’ demesin. ALLAH’ımın uydurduğu, kuluna söz getirmez. Kul kendi
kendisini ölçsün. Ne var ki ölçüyü, gönlüne değil, yoluna versin. (Resim verilir) ‘Uygun mudur?’ dersen; uyarsan uygundur, uymazsan
kaygundur. Bizden
dilemek yersiz. Yardım ALLAH’ımdan, bizden dua. ALLAH’ım kulunu kuluna vasıta
eyler. Olacak zembille gökten inmez. Mümin olanlar; sohbetten alır, sohbetten verir,
yolunu sohbetten bulur. Her kulun, bir varışı olur. Yağmur yağdığı yere, şarap
vardığı yere bereket verir. Günün olayı, gelenin kolayı bulunur. ALLAH’a
ısmarladık. YAR’dan AŞK ile, YARATAN’dan ateş ile
yanılır. Dediğim, AŞK’tan alınan. Bilsin düştüğünü, kuluna
mı ALLAH’ına mı yandığını. Sevdiğim güne baktım, boş
geçtiğine yandım. Sevmeyi bir yere bağlayana, gönülden üzüldüm. Sevgi
bağlanmaz, kul önünde eğilmez. Sevmek, ALLAH’ımın verdiği bir
meziyettir. Ne var ki bir yerde kalmasın, çok olan alınsın, kâinata yer
verilsin, kul kuldan üstün görülmesin. ULU’yu bilenden, kötülük beklenmesin. Her olayda
anarsanız, ULU’nuzu bulursunuz; şüphesiz beklerseniz, görürsünüz. ALLAH’a
ısmarladık. (Resim verilir: HAZRETİ İSA) HAZRETİ İSA, denizden geçecek, denize
varacak, elden ele gezecek. Gelsin diler misin? Bekleyin. Yeri-mekanı-zamanı
belli değil. Evet, MERYEM SURESİ’nde. MERYEM SURESİ,
açıklığını bulmaz. Ararsan orada da bulursun. Verilen KUR’AN'dandır. Gelen
bilinecek, parmağından tanınacak. KUR’AN’dan derim size. Zamanınızda değil,
daha öte. Küçük parmağı yeşil renkte doğacak. Sözüm
KUR’AN’dandır. Yanlışlık yok. Beden olarak değil, yavruya tesiri.
Daha önce dedim, RUH bedenlenmez. Ancak, yardımcı olur. Gelen yavru, yalnız
İSA’nın RUH’u ile teması temin edilir. Bilecek, tanınacak. Kul yanlış
çözer, ‘Tekrar doğuş.’ der, asla. Müslüman cemiyette, uyuşan her
söz yerindedir. Cennet nedir, gökyüzü nerededir? Gökyüzü cennete
giden kapı değil mi? Cennetin tarifi yapılsaydı, dünyada taklidine
çalışılırdı. YÜCE’nin VARLIĞI’nı anlatabilir misin ki, cennetini tarife
dilin varsın? Şiirler dünyada kalsın. Cennet elbet var. Cehennem de,
cennet de; dileyenindir. Özgürlük nedir? Demokrasi, cemiyetin
özgürlüğüdür. Kulun özgürlüğü, dünyadan kopabilmesidir.
Özgürlüğünü dünyaya bağlama ki, dilediğin cenneti bulabilesin. (Namazı)
‘Kılamadım.’ diyen, borcundan ezilende; borcunu yarıya indirir, ALLAH’ımın
AFFI’na mazhar kılar. MELEKLER, kılamadığın namazı kılar, kılmadığını
değil. Yaprak bile eğilir, ALLAH’ımın VERDİĞİ’ne.
Dileyelim ALLAH’ımdan. Dileyen, bulur. Sohbeti arayan meclisi kurar. Meclise gelmem,
sözümü vermem demedim. Güzellik sözde mi, yazıda mı. Yazı elde delil, söz
havada celil.

Hoş gördüm. Gönül yoluyla geldik,
rüzgardan-yelden değil; ahiret suyu aldık, yağmurdan-selden
değil. Güzellik nerdedir bilir misiniz? Yaratılmışı
sevmekte, hatasını örtmekte. Hata olmasa idi; güzellik bulunmazdı, doğrusu
çözülmezdi. Atmayla değil, tutma iledir. Gerektiği günde affa
gitmektir. Hatalı bildiğini unutmaya çalış ki, senin de hatana söz
düşmesin. Seherde kuş sesi güzel gelir, gün uzayanda
etrafın sesi güzelliği örter. Halbuki, dünya aynı dünya, gün aynı gündür.
Onun için, olayı basitleştirip ayağa düşürmeyin. Asmanın
verdiğini bilmedin mi, koruğunu sabır ile beklemedin mi. Erdi, üzüm
oldu. Şarabı bekleyemezsin, sabıra yer veremezsin. Aynayı güneşe
tutma, oynamaya yer verme. Aldığını verir. Güler yüzle bakarsan, o da sana
güler. Yolunun ötesini şüphe ile bekleme. ‘ALLAH’ım en güzelini verir.’
de. Şüphe; kulunu yanıltır, yolunu şaşırtır. Şüpheni
silersen, ‘ALLAH’ım.’ der dayanırsan; aydın güne çıkarsın, hayır yola bakarsın.
Uymayış, verileni duymayıştır. Görülen, güne değil yarına aydın
pencere açar. Günde gelen olaydan, canınızı üzmeyin; ‘Dünya.’ deyip bezmeyin,
gayesiz gezmeyin, gönülde kuruntuya yer vermeyin. ‘Oldu-olacak, verdi gidecek.’
demeyin, ALLAH’ıma havale edin. Geçici olayın yoluna baş koymayın. Geminin
gidişini düşünün. Limandan kalkar, denize açılır, ALLAH vergisi
fırtınaya tutulur. Sallanır-sallanır. Ne var ki, gemi batıcı değil.
Sarsıntı ile birkaç parça eşya kırılıp dökülürse, o da dert midir? Yeni
limana gelende, tazelenir. Yumuşak olmayı dilersin, ‘ALLAH’ım.’ der, dua
edersin. ALLAH’ıma havale ettin, şüpheni silesin. Şüphe eden kulunu,
ALLAH’ım şüphesinde yanıltmaz. LOKMAN der ki: “ Hastalığı dahi hayra yorun.
Eğer hayır kapısı olmasa, ALLAH’ım vermez. ‘Ölüme de kapı.’ dersiniz.
Ölümü neden kötü görürsünüz. Ölecekten değil, söz misali verdim.
Hastalığın şifası, telkin vermeyi bilendedir.” Yumağına takılan, ne senden ne ondan; kendi
mantığını kullanmadığından. Kaderi ALLAH’ım çizer, amma mantık sende. ‘İçinden çıkamazsam, yükünü tutamazsam,
ağır gelir kaldıramazsam.’ deme, ALLAH’ıma dayan. YARDIMCI’n seni
bırakmaz, ve yuvanın yolunu taş ile çevirmez. Yola giden ile yoldan gelen
bir olmaz. ‘Ne denizin dalgası, ne yüce dağın havası vermedi bana.’ der,
derdine dert ekler. Müstesna yol alacak, ‘Oğul.’ dediğin bulacak,
MEYDAN kula yol verecek. Bahçeye girersin, çeşit-çeşit çiçek
derersin. Hangisini seversin? Elbet hepsini. (Resim verildi: MUSA ALEYHİSSELAM’ın anası
HAZRETİ FATMA.) Amade kulu, aydın yolu, ‘Oğul.’
dediğinin ULU’su. Görülen MUSA’nın anası. FATMA. Yardıma çağırdığın
an gelir. ULU’sunu verdim, yolunu aydın gördüm. Şüpheden uzak kalsın,
içindekilerini atsın, gönül bahçesine yeniden çiçek diksin. Yanlış
anlaşılmasın, çiçekten maksat yozluktur. Açayım. Gönül bahçesi açık. Ne
var ki gelişi güzel çiçek yeşermiş. Yeniden çiçek diksin,
dediğim odur. Diktiğini bilsin, dermeye değsin. Gönül bahçesini
çok açık gördüm, ‘ALLAH’ıma emanet olsun.’ dedim. ‘Kötü.’ deyip beddua edilmesin, ALLAH’ıma güç
gelir. ALLAH’ım her olayı görür. Uymayı bilirsen, duymayı öğrenirsin.
ALLAH’ıma havale edilen her olay, dileğince olacak. Şüphesiz dile.
Diledikten sonra ‘Olur mu?’ deyip şüpheye düşme. Vurduğunu
değil, ezdiğini düşün. Vurmak, bedene değil. Gönülden
ezdiği, verilene söz ettiği. ‘Sahip olduğum.’ deme, ‘Emanet
aldığım.’ de. Aydın yolu açmak için, önce yıkıklığı
kaldırmak gerek. Yolunu temizler, aydın yola hazırlar; o zaman yürüyüşün,
senin istediğin gibi olur. Bırak yolunca gitsin, temizliği güzel
yapsın. Taş kalsa, yürüyüşe mani olur, belki ayak takılır.
Tuttuğun yol güzeldir, vergiden uzak kalmasın, ‘Kendime mal olsun.’
demesin. Ayağına vurur, yoldaki taş misali. Dikkat etsin, açık
bırakmasın. DEDE yolda yolcu, kullarına hancı, yollarına
fenerci; ışığım yettiğince. Dileyene vermek, vazifem. Her yolun
yolcusu, her yolcunun elçisi olur. ‘Hayır olaya bağlasak.’ denir. Gelecek,
perdenin altında gizlidir. Ne var ki, perdeden aydın ışık gelir. Kuruntu
silinsin. Gördüğün gibidir, dediğimizden dışarı değil.
Olduğu gibi görünür, göründüğü gibi olur. Yemiş ağacı, yalnız ekşi erik demek
değildir elbet. Yemiş ağacı dedim, meyve demedim. Meyvenin
tatlısını da ekşisini de seven olur. Sana tatlıyı ekşi demedik.
Bildiğin gibi bulursun. Asmayı kütük bilen, şarabın nerden
geldiğini sorar. Açayım. O kadar taze ki, kütük ile şarabı ayıramaz.
Bilse ki aldığı şarap, beklenilen günün meyvesidir, günde onun
hevesidir. Ne var ki, eline hazır sunulur. ALLAH’ım ayağını atmasını bilmeyene YARDIMCI
gönderir. Bilip te doğru atmayana, YARDIMCI ne yapsın. Duaların kabulü,
yürekten edilişindendir. Çerçeveye konmuş gibi okur asarsan, duan
duvarda kalır. ALLAH’ım! Yürekten duacı kullarına uydur bizleri, HUZURUN’da
vursun dizleri. ALLAH’ıma giden kulun sözleri; kabul edilip te gelsin, duvarda
asılı kalmasın. Duanı yaptıktan sonra, şüphen olmasın. Gücünün
üstünde olsa bile, YARDıMCI’ndır. Duanı ver, yardımına çağır; kapalı
kapılar açılır, yükün ağılığı hafif olur.

Hüzünlü hava dağılsın, olağandır.
Hastalığı VEREN’den, şifa dilensin. SAHİBİ’nden sorulmaz,
geçen günle ödenmez. Olmuyorsa, olanla yetinirsin. Asude yuvayı, yumuşak
kul hazırlar. Hummalı olan kul; geleni ‘Dert.’ der, geçeni arar. Hazırlansa elde mi? Niyetiniz dilde mi? Yolunuz
gönülde mi? Hazırlık niyete göre değil, nasibe göredir. Asmayı budarsın, ilacını
atarsın. Vereceği meyve, umduğuna göre değil, nasip kadardır. Olmasını dilediğini; niyaz ile değil,
isyan ile istersin. Bakmaktan bıkmadın, ‘Bıktım.’ dedin; gönülde iyiyi, dilde
hamı kullandın. Sebep yaratır, ALLAH’ım verir. ‘Nerden gelir?’ deme.
Dediğin, ham sözdür. ALLAH’ım vermekten aciz değildir.
Umduğundan değil, ummadığın yerden bulursun. Yeminden uzak dur.
Olana gelene ALLAH’ımın ADI’nı sarma, çamuru ALLAH’ımın ADI’yla karma. Olacak,
hayır verecek. Yanındakine deyim. ‘Kaderim.’ de. Gelse-gelmese,
ALLAH’ımın DEDİĞİ olur. Yalnızlıkla, ders verme, şikayette
bulunma. Kadere boyun eğmiş, senin eline vermiş.
Eğriyi doğruyu, kul düzeltmeye gücü yetse; elbet dediğin gibi
olurdu. Amma kaderi, ne sen ne ben hazırlarız. HAZIRLAYAN’a nasıl hesap
sorarız? Beddua etme. ALLAH’ımdan iyilik dile ki, iyilik bulunsun. Yamayı vurmak, kulun gücüne göredir. Giymeye nasip
almışsan, almayı danışmışsan; hazırlamaya değil,
hazırlığına duacı olasın. Sararsan, paket olur. Paketi sağlam dürersen,
içindekine değerini vermiş olursun. ‘Gücüm yetmez, hayır vermez.’
dersin, ne ile ölçersin. Sonu hayıra bağlanır. Asmadan geçilmez, ‘Üzümün çöpü.’ denmez, koruk
iken yenmez. Bekle olsun, olunca yensin. Sabır edersen, görürsün. Yanımızda
olan, uykuya dalan. Çok yumuşak yol aldın, niyetinle vardın.
‘SAHİB’im.’ dedin, ALLAH’ını bildin. Bildiğini dedin, aradan girdin.
Ummak güzel. Umduğun vermezse, uymak daha güzel. ALLAH’ım cümleden RAZI olsun.
‘Bahçe.’ dedin girdin, çiçek aldın sevdin. Eline verdin. Verimine uyacak,
dilediğin yerini bulacak. Sepetten değil sebeptendir. Veren sen
değil, ben değil, YÜCE TANRI’dır. Sallantı beşikte olur, eşikte
değil. Sudan aldığın, sana da ona da yeter. Meraka yer verme.
Beşikte değil, eşiktedir. VEREN’deki güçtedir. Geçitten yolcu
geçer, yürür de gider. ‘Hayvana bineyim, öyle gideyim.’ derse, ayağı
kayar. Gülenle gül, ağlayanın gözünü sil. Sudan gelen, paçasını sıvar, elbisem ıslanmasın
diye. Islansa ne olur? Biraz su alır. Gocunma. Sonunu şüphe ile bekleme.
‘Hazırlığımı yaptım, ALLAH’ıma havale ettim.’ de, şüpheyi sil.
Şüphe eden kulunu, ALLAH’ım şüphesinde yanıltmaz. Olgunluk gerek, yılgınlık değil.
‘SAHİBİ’nden.’ dersen, kadere boyun eğersen; yumuşak yol
bulursun. Gecenin de sabahı olur, karanlığı aydınlık örter. Seymenin
verdiğini, neyzenden alamazsın; neyzenin çaldığını, seymende
bulamazsın. Siyasetten söz ettiler. Sükunet dileyen, beklemeyi
bilmeli. Gücünün üstünde dilersen, kuvvetini bulursun. Niyetini alacağın duanın, gönüle uyacağı
bilinir. Seherden yer alır, aydın güne çıkılır.

Neyden gelenin kulağa verdiği;
kulağın özelliğinden değil, YARATAN’ın
YÜCELİĞİ’ndendir. Sudan gelene benzemeye çalışın, yelden
esene değil. Yerde yetişen bostan sevilmez mi? Yerdedir
diye yenilmez mi? Değer ölçüsünü yerine göre değil, tadına göre
verin. Gelelim sözün özüne. Sözün özü nedir? Alınan
mertebedir. Yenince meyve ‘Ne
güzel.’ denir, ağıza bir hoş gelir. Size yazılan yazı, geçen güne
göredir. Her geçen gün, akan suyun sesi artar. Neden? Gelen sulardan. Çok
yoldan, her koldan gelir, bir olur. Şu demektir. Ben dediğimi benden
demem, gelenlere danışırım. Amade olan bilir. Dünyanın tadını, ahiretin adından alırsınız. Verileni
kararsınız, dünya gailesine arkanızı dönersiniz. Elbet dönülür, şüphe
kimden edilir? Beklediğim ALLAH’ım beni korur, dayandığım ALLAH’ım
düşmemi durdurur. Gelecek korkusu olmayan; madde ile değil,
ALLAH’ıma güvenendir. Gelsin, dönsün. Elden çıkmaz, yanlışa yer vermez.
Serçe korkuyu, boyuna göre yenmiş. Ne gitmeye çabalamış, ne
dönüşe gönül koymuş. ALLAH’ımın vergisine; ne soğuktan
donmuş, ne sıcaktan yanmış, ne açlıktan ölmüş. Nasibini ALLAH’ım
vermiş. Seni mi görmez? Ki dünyayı kulu için yaratmış. Kainattan çıkamaz, dünya kulu bakamaz; ateş
seni yakamaz, kötünün eli tutmaz. Yolumuz beraber. Gününü verdim size, ‘Ne mutlu.’ deyin bize.
İmtihan gününü. Yerden gelene değil, YÜCE’den verene göz atın.
YÜCE’den ne gelir? Cumanın kutluluğu, YÜCE’den gelenlerdendir. Duacı
olunuz. İmtihana gününde hazırlanınız. Size verişim, sizde kalsın.
YÜCE’nin EMRİ’dir. Bunun oluşu, haftayı perşembede bağlayın
demek değildir. Benim sevgilim oluşunuzdan değil, yerinizin icabıdır
dediğim. Benim vazifemdir bildirmek. Şükür ALLAH’ım. Mutluluğu arayan; dünyayı taramasın, dünyanın
saçı elinde kalmasın. El başta değil, YÜCE’ye olsun. Göz hatada
değil, güzelde olsun. Dil yalnız aşta değil, tatlı söz de desin.
Acı söz, seni de dediğini de yakar. Unutulmasın, zararı, değdiği
yere dokunur. Acı sözün değdiği yer, kendi dilindir. Dilinden
değil, gönlünden ibret alasın. Cümlenize derim, perşembeye
hazırlarım. Adım-adım yürünür, her
olaydan ibret alınır. Hata olmazsa, doğruyu bulamazsın. Günün
gelişine, aydın gönülle kapı açın. Geceyi yarına bağlayalım, üzüntüye
yer vermeyelim. Yargıç değilim. Geceyi dedim. Yarına hayır adı ile
başlayalım. Elinize verilen el, YÜCE’nin EMRİ’yledir.
Yolu aşırdık, köprüyü geçirdik. Merdiveni imtihana verdik, gecesini
bildirdik. MEYDAN, cümle mümin kulların bulunduğu yerdir. Biz ordan
geçtik. İmtihanın verilişi, merdivenin yerindendir. Ne demek
merdiven? Yükseldi demektir. Bundan sonrası zorludur. Çünkü her basamak için,
kul her yandan imtihan edilir. Kötü gün beklemeyin. O günlerin imtihanı verildi
suyun akışı ile. Yanılmaya yer verme. Nasibini, ne kulda ne yolda arama. ‘ALLAH’ıma
dayan.’ dedim daha önce. ‘Şüphe eden kulunu, ALLAH’ım şüphesinde
yanıltmaz.’ dedim. ALLAH’ımın kapadığı kapıya gönül koymam, çünkü
şüpheye düşmem. ALLAH’ıma emanet olasınız. Kötü gün
beklemeyesiniz. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun.

Merdane yol almak, mert kulun gücüdür.
Mertlikten ayrılanın korkusu,
göçüdür. Göçten korkanın mertlik iddiası, gönlünün hayalidir. Olaya
değinmeyin, kulunun imtihanıdır. Cumaya gönülde yer verse, olanı görüp örtse,
mertebesi bir merdiven daha artsa; ‘Kulun imtihanı.’ derim. Her perşembe
gecesi kul imtihan verir, gelen RUHLAR’ın arasına öyle karışır. Bir
merdiven çıktı ise, o kattaki RUHLAR’ın seviyesini bulur. Verilen imtihan,
çeşit çeşittir. Gelen RUHLAR’a hürmet, ALLAH’ıma verilen kıymettir.
ALLAH’ıma ibadet, kulunun borcudur. Gücünden değil, öcünden yapar. Suyun
akışına değil, rüzgarın erişine uyar. Sebepten değil, gönül
ölçüsüdür. ‘Hak olan, HAK’tan.’ dersen, hakikattir. Hak olanı
HAK’tan ayırırsan, kulu kula kayırırsan; HAK YOLU’nu çiğnersin, çiçekleri
ezersin. Düşünün, bahçede yürüyüş yolu varken, çiçeklerin arasından
geçersen; çiğnersin, ayağın çamur olur, üstün tozlanır. Analık, dilde değil gönüldedir. ‘Bu mudur?’
diyeceğin dersen; kulunu ayırmak, GARİB’i kayırmak, bana düşmez.
ALLAH’ım GÖRÜCÜ’dür. Yumuşak olan bulur, LÜTFU’na erer. LÜTFU’nu gören,
dünyadan ne sorar? Gönülden dilenen olur. Gönülde olan da, kulun
ölçüsünü verir. Beddua; kötüyü bekleyiş. Kulun hatası
değil, imanının kıtlığıdır. YARATAN’ım, VEREN’imdir, her müşkülümü görenimdir. Sebebini yaratır,
kulunu güldürür. Şüphemiz yok. Kötüye bakmayız, gayeden çıkmayız. Ver
elini tutayım, gül yüzüne bakayım. GARİB’in sabır ölçüsü, günde değil geçende
aldık. Sabır yoluna müjdesini verdik. Geldik, gördük, imtihan ettik; ALLAH’ımın
İZNİ ile. İmtihan neticesi, diploması verildi. Diploma, dünya
malı değil, ahiretteki mertebe müjdesidir. Mümin olan bilir. Verilen,
sabır ölçüsüdür. İkinize dedim, sabır diledim, cumanın
güzelliğini bildirdim. Dualar edilsin; akarını değil, zahiri olsun.
Geçmişin örtüsü. Olay açıktır, amade olan bilir, ALLAH’ım her olayı görür.
İmtihan, mantık imtihanıdır. Kimse kimseyi ne iter, ne şaşırtır.
Kula söz edilmesin, ‘Sen yanıttın.’ denilmesin. Yumuşak yol, yumuşak kulundur. Hummalı
olandan değiliz, günün güzelliğine uyarız. Selam olsun cümleye.

Hazır olduk, cemaati bulduk, YUVA’ya
cümlemiz geldik. Selam cümlemizden cümlenize; gelenlere, alanlara, sözümüzü
edenlere.
Edenle etmeyenle, aydın yolu arayanla beraberiz. ALLAH’ım cümlenizden RAZI
olsun. ‘Yumuşak olanın çilesidir.’ demeyin, o kuluna
acımayın. ALLAH’ımın VERDİĞİ’ne acınacak ne var ki? Hayır
yanlış anlaşımasın. Kulun çilesinin, hakkı olmadığıdır,
olmadığı kanaatidir. Halbuki kula, hak olmayan verilmez. Kula sevgi
veriniz. Acınacak durumda olan, sevmeyi bilmeyendir. Sevmek, mantık yoludur.
Mantığı kullanmak, kulun kendi elindedir. Kader sorulur. Gerekli olan,
mantığın kadere hükmü. Mantık kadere nasıl hükmeder? Her gelenin ALLAH’tan
olduğuna kayıtsız şartsız inandın mı, mantığın seni huzura
vardırır. Hüküm mantıktan ancak bu kadardır, gerisi ALLAH’ımdandır. Kul
yetenden-yetmeyenden, artandan-dökülenden,
gidenden-dönenden şikayetçi. Olayı paçavra bohçası misali açar, döker,
paçavraları yayar, sebep arar. İşte huzursuzluğu böyle yaratır.
Yaydığını toplamak zor gelir, yayıldıkça yayılır. Netice, etrafa söz
verir, olay öyle genişler. Elbet bohçada dururken, derli toplu; yayıldı
mı
rengarenk. Herkesin elinde bir paçavra ve genişler. Bir bohça birçok
parçaya bölünür. Mantığını kullan, ALLAH’ıma havale et.
ALLAH’ıma
havale edilen olayda, kulu aracı koyma; aracıyı koyan sen olma. Olayda
herkes,
kendine düşen dersi alır. Sebebi, hayırdır. ALLAH’ım görür; HAK SÖZÜ’ne
uyanı, HAK YOLU’ndan gideni korur. HAK YOLU, tehlikeden uzaktır. HAK
YOLU’nda giden, tehlikeden korkarsa; yolundan
şüphe edilir. Gönlünü ferah tut, yanılan yanıldığını bilecek, sakın
yüzüne vurma, ‘Hatalı sensin.’ deme. Varsın hatayı sende bilsin. Kulun
kazancı
kuldandır. Kimi manadan, kimi maddeden. Kulun hatasına yüz çevirirsen,
gördüğünü ‘Görmedim.’ dersen, o ‘Kazandım.’ der. Asla. Kazanan sensin.
Sen
manadan, o maddeden kazanır. Sen sabır gösterdiğin için, manadan
kazanırsın; o ‘Sözümü geçirdim.’ der, maddeden kazanır. Yer mi güzel, yerde olan mı? Neden ayıralım, hepsi
güzel. Yen mi güzel, giyen mi güzel? Yen de güzel, giyen de. Gülen mi güzel,
ağlayan mı? Gülen de güzel, ağlayan da. Ne var ki, gülün
ağlayanı güzeldir. Bilemediniz, düşünün bulun. Hazır demeyin. Seherde
kalkanda, gülün üzerine konan damlalar. Bekleten yok, bekleyen var. Söz veren,
sözün açımını da verir. Mana açık. Gül bahçesi, seherde TANRI’sını anar,
RAHMETİ’ne erer. Sabahı unutmayın, perşembe gecelerini geçirmeyin.
İbadete yer verin, dünya gailesini silin. Sebebini günde sormayın, gelende
veririm. Yol arayana veririm, sorana söylerim. Yoksa ALLAH’ımın EMİRLERİ,
cümlenin malumudur. Geceden geceye köprü kurulmaz, kulun ömrü hep gece
olmaz. Gece gündüze bağlanır. Unutulmasın, günden geceye çare aranır. Mantık
budur. Geceyi kaldırmak değil, kendi çevresini aydın tutmak. Daha önce
dedim, maddeyi dilediğine manayı dileyene verir. Denilir ki,
‘Çalışan?’ Elbet çalışan kulunu sever, ama her çalışana verir
mi? Madde için çalışanı dedim. Kul vardır amele, ömrü boyunca ölesiye
çalışır bir lokma için. Onun nasibi, o kadardır. Kul vardır bir lokma
yiyecek kadar çalışır, nasibi yüzüne güler, bağından kokulu su çıkar.
Çalışması neticesi değil, nasibinin artmasıdır. Kulun nasibi kıt
diye, ALLAH’ımın SEVGİSİ’nden uzak sanılmasın. ALLAH’ımın
VERGİSİ ile SEVGİSİ
ölçülmesin. Gözü kapalı olan, dünyayı görmeyene; ALLAH’ım başka yönden
kuvvet verir. Sanmayın o kulunu yerindirir. Her kulunu, yerine göre sevindirir.
AMİN. Sevinci gönüllerinizde arayın. Yerden kumu, gölden
suyu alın; birini bir elde, öbürünü bir elde tutun. Ne verir? Kumu çanağa,
suyu da beraber katın, yeşil yaprak koyun. Meyvesini beklersiniz.
Yanılmayın, avuçla ölçü verdim. Siz çanakla ölçü alın; büyütün, büyütün. Dünyayı taramayın, suçlu kul aramayın. Hatayı
kendinizde arayın, hatalı
olmasanız bile. Hatayı atâlık örter. Oymalı yumağı ören, niyetini aydınlık
gören yanılmaz. Yolda giden, güneşin altında yürüyen ne arar?
Elbet ağaç. Ağacın gölgesini. Peki neden iki karış toprak için,
bir günlük aş için; koca ağacı devirirsin? O seni korumazsa,
güneşte nasıl yürürsün? Seni koruyanı, nasıl vurursun? Aslında vurulan,
kendisidir. Ağaca balta vuran, KUR’AN’ı inkâr edendir! Hayır, dünya
ağacı. Asmanı keser misin, kurumadan yakar mısın? Asma, sana verir;
ormandaki ağaç, cümleye. Kendi asmanı kesmen, günaha daha az yol verir.
Çünkü senin nasibindir. Orman, cümlenin malıdır. Sonra seni cümlesi affetmez,
çünkü o ağaca yalnız bir kul sığmaz. Cümleye zarar vereni, zümreden
ayırır. ‘Bana ne.’ demeyin. Sözüm size değil. Siz ağacın gölgesine
sığınan, kurumasın diye su veren kullarındansınız. Emanet edilen; elde tutulur, gözle bakılır, kulak
verilir. Emaneti, bütün azalar korur. Evvel, ALLAH’a emanet etmeli, sonra göz
atmalı. Olgunluk, ne yaşta ne başta. Ağacın
yükseğinde olan meyve, daha çabuk erer. Madem ki akıl yatmış, el-eli
tutmuş; olduran da ALLAH’ım, bulduran da. Gam etmeyin, derdi sokağa
atmayın. Dedim daha önce de; parçalar dağılır, elden ele rengarenk gezer.
Bırak desin, içini döksün. Boşalan yeri, duacı ol, hayır doldursun. Unutma
dediğimi, hatayı bir yerde arama. O da kuldur, pulun değil. Balıktaki
pulun yeri, balığın fistanıdır. Pulu ile yiyemezsin, pulunu atarsan tadına
doyamazsın. Asmayı budamak, hata değildir. Budanan da dikilir. Dünya
gailesi, yumağınıza düğüm olmasın. ALLAH’ımdan gelen her olay, hayırdır. ALLAH’ıma
havale edilen her olay, selametin kendidir. Kul güneşi görmeden, sabahı
bilmez mi, ‘Gün doğacak.’ demez mi? Manayı çözmeye çalışsın. Ne var ki,
bildiğince değil, uyduğunca. İnsanlara kendi bildiğince baktığı
için. Uyduğunu bulsa; kulun hatasını aramaz, ‘ALLAH’ımın günahkar kulu.’
demez. Çünkü ALLAH’ım; hiç bir kulunu sözcü etmedi, kuluna ölçü verilmedi. Ölçü
ALLAH’ımda. Eğer bileydi HAK YOLU’nu; kuluna ‘Kötü.’ demezdi, ALLAH’ıma
karşı gelmezdi. Çünkü ALLAH’ımın YARATTIĞI’na ‘Kötü.’ demek, O'na
karşı gelmektir. Daha önce okunan, rakkase denen kul; kulun tenkit
ettiğidir, ALLAH’ımın SEVDİĞİ’dir. SEVDİĞİ,
YARATTIĞI’nı sevendir. Ne olursa olsun, kim olursa olsun. İster yerde
sürünsün, ister ağzı burnu aksın, ister gözü bir yana baksın. ALLAH’ımın
VERDİĞİ, her şeyi ile sevilsin. ALLAH’ım, ne kötü yaratır,
ne çirkin. Kalıp sizi yanıltmasın. (Tebliğ alınırken, odada bulunan ULULAR’ın
sayısı sorulur) Ne sayısı belli, ne
yazmayla biter. Akılda olan cümlesi, aramızdadır.

Hak bahçeye girilir, türlü çiçek derilir, demet
olur verilir. Alan kul, kimi yerinir, ‘Daha güzeli olsa.’ denir. Sahibi olduğumuz nefsimiz, mantığa uysa,
her kulu duysa; kulu kulla ölçmezdi. Hak yiyen olmayın, kula cefa etmeyin. Kula
cefa da hak yemektir. Yağmadan gelen, yağmaya gider. Olağandır
öyle şeyler. Asmayı budayan değil, üzümü bekleyen alır.
Elbet budayanın gözü kalır. Onun da hakkını ver ki, yoluna gitsin. Ağacın yükü müdür, kökü müdür kıymetli? Elbet
kök. Yük gider, kök kalır, seneye gine verir. Yamalı değiliz, damalı da değiliz. Dama
olmadık, ele gelip ordan oraya vurmadık. Kula köle olmadık, kulu köle bilmedik.
‘ALLAH’ım!’ dedik, her geleni O'ndan bildik. ‘Kötü gün de SEN’den.’ dedik,
boyun büktük, hayır olduğuna inandık. Güzel güne, ‘Şükür.’ dedik, el
açtık. Her günümüzde SENİ andık. Üzüntü etsek te, isyana yer vermedik.
Asayiş düzene girecek. Ne var ki, birkaç olay daha filizlenecek. Filizler,
delice misali temizlenecek. Maya un ile, su ile olur; her ikisini de ALLAH’ım
verir, kulun yalnız eli işler. Kader şudur. ALLAH’ımın kuluna
çizdiği yol. Kulun kaderdeki rolü şudur. Gündüz ile gece. Gündüzü
ayır. Geceyi kaldıramazsın, ‘Olağan.’ deyip karanlıkta duramazsın.
Gündüzden ışık hazırlarsın, çevreni aydınlatırsın. Kader de böyledir,
alnına yazılanı silemezsin.

Yumuşak yolun gelişi, kulun
gelişe gülüşünden bellidir. Müstesna günün olayı, VEREN’in
ULULUĞU’ndan beklenendir. Bekleyenden değil, görenden olunuz.
Alışınız, ibadetten sayılır. Konuşma değil, günü olayına gösterdiğiniz
duygu. Dualar anında ALLAH’ıma, ALLAH’ımdan ULU’nun makamına gider. MERKEZ’in
dileğinden, kulun dileğine yol açılır, açılan yoldan kaygusuz
geçilir. NURU’na erenle beraberiz, görenle demedim. (Açıklar mısınız?) NURU’na
ermek başka, görmek başka. Görgü, cümle için. Görmeyen var mı? Kalabalıktan
değil. Dünyada görülen her şey, ALLAH’ımın NURU’ndandır. Her kul,
görür. Ne var ki, her kul ermez. ‘Erenle beraberiz.’ dediğim odur.
Yanılmayın. Cümle kulun, görüp ermesi dileğimizdir. Ne var ki, erenle
beraber olmak iznimizdir. Erebilen veya ermeye yol alan kullara ışık
tutmak vazifemiz. Olmayı bilen yoksa da, dileyen çoktur. Onun için
bilmeyene-bulmayana, yol veririz. Dünyaya niçin geliriz? Az zaman yumağın, çok
zaman RUH’undur. Gönül gözü açılan fark eder. Sizler bilmez misiniz? Yüce
varlık, gelen midir, yaratılan mıdır? Yaratılandır elbet! Gelen de, yaratılan
da; hizmet için gelir. Demek yaratılan layıktır ki, ALLAH’ım gönderir. Gücünün yettiğine bak, ötesini düşünme.
Anlatılsa alır mısın, kendine mal edebilir misin? Senin yapacağın;
çıkacağın merdivenin yüksek olması için dualar ve sevmek, sevmek, sevmek.
TANRI’nın YARATTIĞI her şeyi sevmek, sevgiyi bir ağaca
bağlamamak. Ağaçtan maksat, gözünü bir ağaca takmamak. Çünkü
ALLAH’ım, dünyaya bir ağaç vermedi, kulun gözüne, bakma diye perde
germedi, kulun dileğini kumun tanesi diye küçük görmedi. ALLAH’ım her
kuluna, kaldıracağını verir. Meyveyi her yiyen, aynı tadı mı alır? Asmayı
VEREN’le, şarabı alan ne düşünür? Asmayı VEREN, kulunun nasibini
düşünür; şarabı alan, kendi nefsini. Senden önce, O'ndan GELEN’i
düşünebiliyor musun? Söylenen, alanın gücüne göredir. Her söz bir mana
içindir. Ne var ki alan, kendi nefsine göre yorumlar. Dediğim şudur.
Kul önce CAN demezse, kendi kazanır. CAN, cümle ile aziz olur, CANAN’ı öyle
bulur. Çarşı dolaştım, pazarda gezdim, her
sergide aradım. Huzur satılırsa göreyim, dileyene ‘Koş al.’ deyim.
Göremedim. ‘ALLAH’ım.’ dedim, duacı oldum. ‘Arayan kuluna buldur, dileği
güğüm ise doldur. Hummalı olandan hummayı kaldır ki,
VERDİĞİN’i görsün, huzurun SEN’in VERDİĞİN’den
olduğunu bilsin.’ Duamızı verdik, günün olayını bildirdik. Sanma gelişimiz düğün derneğe.
Gelenlerin dileğine duacı olmaya. Bayram niye kutlanır? Kulun günü
aydınlanır. Verilen, kulun mümin gönlünün ölçüsüdür. ‘Nedir?’ derseniz; kul
kulun nasibini paylaşır, bu paylaşma kutlanır. Kurban bayramı,
ramazan bayramı. Kurbanı kim keser? Nasibi bol olan, kıt olanla paylaşır.
Zengin fakir, genç ihtiyar halleşir, gönülle helalleşir. Duygun önemlidir. Çünkü telkin yolu ile verilir,
olacak sana öyle bildirilir. Ağızla değil. Gönül yolu ile
alışın, elbet ULU’dandır. Kaygunu aldı senin. Yer yerindir, nasip kulundur. Yaşamaktan
maksat nedir? Çok gezen midir çok seven midir? Hem gezendir, hem sevendir. Çok
gezen çok görür, gördüğü kadar sever. Sunduğum seni alsın, kainat ile sarsın.
Kainat seni bulsun, dünyadan çözsün. Karşımızda olana. Nadan olmayan
bekler, ‘NURU’nu bekledim.’ der. Nadan olmadık, dünyaya dik durmadık. Suyun
akışına uyan, rüzgara kapılmayan bekler. Su bir yönde yol bulur,
akacağı yeri bilir. Rüzgara kapılan, nerden geldiğini nereye
varacağını bilmez. Niyazın kendine değil cümleye olduğu an;
üzüntün yersiz. Eğer ‘Her şey bir yana, sen hepsini ver bana.’
deseydin, ‘Üzül oğul.’ derdim sana. Zarara kimse girmez, kimse için.
ALLAH’ımın hazinesi tükenmez. Manevi zarar niye, duacı olduğun için mi?
Onun için karanlık mukadder ise, sen örtü koyamazsın. Senin yaptığın
rüzgarda mum yakmaya benzer. ‘Düşünürüm kulunu, zarar görmesin.’ dersin.
Onun kayıp, kaderi ise, önleyemezsin! Ya yanar, ya döner; ille elinden gider.
Şahit gösterme kulu. Gönlün ALLAH’ımın malumu. ÖZ’den gitmez; sözle
verenin, ‘Sözümü hak ile göremem.’ deyip geri alanın. ‘Yolumu ALLAH’ım çizer,
nasibim olmayan döner.’ dersen, üzüntün yersiz kalır. Geçenin kapağı,
unutmaktır. MEYDAN kulun durağı, kader kulun hamağı.
Verileni alırsan, kulağına takarsan; günde de gelende de, işine
yarar.

Neye niyet, kime diyet? Hal münasip. Güzel gördüm
yarattığın, yolunu
yumağına bağlattığın, yumuşak kulu yumuşak kula
çattığın. Halim ile münasip, sormayı düşündüğün. Görmekten
kaçındığın her
olay hayırdır. Merdane savaşan, merdane kazanır; sert savaşan, kendi
de kırılır, kıranı da kırar. Merdane savaşmadır karar. Güç olan, mertlik
değil sertliktir. Mertliğin kararı, sertliğin zararıdır. ‘Güç
gelen neden?’ derseniz; için kaynarken ‘Hayır, nefsime değil
mantığıma uyacağım.’ dersen; ilk savaşı kendi nefsinde, dış
savaşı cemiyet içinde kazanırsın. Yoksa aklına geldiği gibi, nefsine
kapılıp savaşa katılırsan; kaybedersin, sertliğin cezasını görürsün.
Sana-ona değil, cümleye. SAHİB’i olandan dile, olanın hayrını;
SAHİB’i olandan dile, kulunun kayrını. SAHİB’i olan; hayrını verir,
kulunu kayırır. Yumağın sargısına, olmamış yün katılmaz. Kurak
toprağa çimen dikilmez. Yetişemediysen YUYAN’ına; koşsan
tutamazsın, tutsan alamazsın. Çünkü heybesindeki tohumu eke-eke gider, vardığı yerde her şey biter.
Kendine verilen bir heybedir, heybedeki bitiş YUYAN’ın göçüdür.
Ektiği tohum, tarlanın sahibinedir. Sen onu biçemezsin. Kendi tarlana
geldiğinde, tutmaya çalış ki; gayeni bulasın, ekileni biçesin. Ben
benden isteyene, heybe ile verdim, ‘Al heybeyi, dileyene ver.’ dedim. Dileyen
aldı, ‘Bende kalsın.’ dedi. Kalan vermez. Tarlana ekilenden çoğunu eksen,
ne verir? Üst üste gelir, fazlası çürür. Verirsen, artar-genişler; seni
de, verdiğini de sevindirir. Yer, yerindir. Eken, verimini bekler.
Verilen, senindir, sürümüne bakar. Suyun akışına uyan, gümüşü
değil HAK YOLU arar. Asmayı budayan, olmasını bekler; koruğu
bekleyen, üzümü yer. Seyyit baki, oğul saki, bekleyen alır hakkı. Yudum alsan, ‘Şükür.’ desen, veyahut
‘ALLAH’ımdan gelen yetti bana.’ de. Gayretin yeri, kuvveti verendedir. Kuvvet
alan; dileyendedir, ‘Kuvvetliyim’ diyende değil. Bunca gelen ne
demiş? Gücü nereye yetmiş? Kim öteye bakmış? Her kul aldığı
kadar vermiş. Diyenden değil, bekleyenden olalım. Sebebini sorandan
değil, HAK’tan geldiğini bilenden olalım. ‘Şahit kulunu
gösterenden değil, ALLAH’ımın bildiğidir.’ diyenden olalım. Kuldan
bekleyenden değil, ‘ALLAH’ım SEN’den.’ diyenden olalım. Hayrına veren
ALLAH’ım. Beden yapısı gönül kapısını kapamasa, nefis
mücadelesini her kul kazansa; ne savaş olur, ne kul dünyaya meydan okurdu.
Çünkü ne kul dünyayı kurdu, ne de kaldırabilir. Kulun yaptığı, sadece bir
evden, başka eve nakleden kula benzer. ‘Senin kuvvetin, benim kuvvetim.’
der, komşu ile mücadele eder. Kuvvetin YÜCE’de olduğu unutulur. Mümin
olan bilir, ona ‘Tevekkel.’ denir. Elbet tevekkel olur, çünkü ALLAH’ına
güvenir.

YUVA’mız yolunuza, yolunuz gönlümüze. Bu, YUVA’nın
havasında değil, gönüllerin akıntısındandır. Huşu ile andık,
yumağı AŞK ile sardık, saranla bir olduk. Gelenlere sevindik. Selam
sizlere, kuvvet dizlere. Elbet kuvvet gerekecek. Yenini sıyırsın, fistandan ayırsın, arkaya dönüp
bakmasın. Yüzünün yumuşaklığından MEYDAN açılır. Mayası
yoğrulmuş, suyunu YUNUS’um katmış. Onu çağırsın, ‘Yardıma.’
desin, ALLAH’ımdan istesin. Yenini de sıyırır, tozunu da silker. Kulun kula taş koymaya gücü yetmez.
Dediğim, yola-kola değil gönledir. Gönül kapısı açık olan alır. Her
gelen günü, ‘Hayır.’ de aç. Açılan kapı, selamete gider. Saat kaderini
değil, vaktini gösterir. Göz yüze, yüz kadere aynadır. Yüzüne ne ile
bakarsın? Karşında ne görürsün? Yüzünde ne okursun? Güzellik değil,
ALLAH’ımın VERGİSİ’ni. ALLAH’ımın VERGİSİ’ni gördüğün
an, kaderini çizmiş-okumuş olursun elbet.

Dedim geliriz, YUVA’da beraber oluruz.
Gelişim, gönülden dileyişe nasip açar. Gününüz hayıra, suyunuz
deryaya gitsin; giden, bulsun. Cumayı açan, mertebeyi alsın. ‘Olmazsa?’
demeyin, gönlünüzü çürütmeyin. Her dileyişten sonra, ‘Olur mu, olmaz mı?’
demeyin. Ne geç olur, ne güç gelir; her olay, zamanını verir. Kul, VEREN’i
bilir, sebep yarattığı yerden alır. Ağlayan, güleni görür, ‘Talihi
benden üstün.’ der, mührü vurur. Ne ağlayanın talihi kötüdür, ne gülenin.
Her kul, VEREN’i bildiğince nasibi boldur, çünkü huzuru yerindedir. Denizde balık sayılmaz, dağın taşı
alınmaz, denizin kumu elenmez, olmayacak niyet dilenmez. Olacak, olacağı
kadardır. Nasip, VERECEĞİ kadardır. Sözün bitimi, gönüllerin gezimi. Ağacın
gövdesi, yaprağı besler; çiçeği, dalını süsler. Meyvesi kuluna, kökü
toprağına. ‘Yuvarlak söz.’ diyene de ki; ‘Elbet yuvarlak.’
Her şey dönüşe, bir noktaya varışadır. Her olay, bir çemberdir.
Bir noktadan başlar, dönüş yine aynı noktayadır. Ne var ki, nokta ile
başlayıp bir çember çizer, yine aynı noktaya gelirsin. Eline kalan, sadece
çemberdir. Varıştan murat, görüştür; görüşe
bedel, biliştir; hepsine çember, seviştir. Sevmek, çemberi
genişletir, genişliğine doldurur. Sunduğum nazariye
değil, hakikatin ta kendisidir. Çünkü içindeyim. Dağını da sevdim;
ağacı çiçeği için değil, YARATAN’ın verdiği için.
Çiçeği sevdim; kokusu rengi için değil, kuluna verildiği için.
Denizi sevdim; balığın barındığı için değil, doldurduğu yer
için, ALLAH’ımın VERİŞİ için. Kulunu sevdim; güzeli-çirkini
değil, CANAN’dan geldiği için, CANAN’a varacağı için. CANAN, CAN’dan öte SEVGİSİ; CANAN,
CAN’dan öte GÖRGÜSÜ; CAN’ın CANAN’dandır kaygusu. CAN’ın kaygusu; CANAN’a
varabilsem, O’na en yakın olabilsem; kuluyum, NURU’na erebilsem, ben de CANAN
gibi CANLAR’ı sevebilsem. CAN’daki CAN’ın, CANAN’a sevgisi; CAN kadar. CAN’daki
kulun sevgisi, kanı kadar. CANAN’ın SEVGİSİ, yaratabildiği
kadar. CAN’ın sevgisi, gönüle katabildiği kadar. Şükür ALLAH’ım SANA, verdiklerinden bana.
Mayamız HAK ile yoğurulur. Yoğuran ellerden, söz eden dillerden;
ALLAH’ım RAZI olsun, cümleniz selameti bulsun. Kalbini veremediğin yerden, kum bekleme.
Merdane savaştan, yumuşak yumak sarandan, suyun akışını
bilenden; kaygun olmasın. ALLAH’ıma havale edilenden, kaygun olmasın. Gönüle
şüphe koymasın. ALLAH’a emanet edilen, selamet bulur.

MEVLÂM AŞKI’na, düşsün meşkine.
Cümle kulların, açık olsun yoların. Dünyada öksüzlerin. Yanlışlık yok.
ALLAH’ıma arkası dönük olan, onun öksüzleridir. Kulun öksüzü, ALLAH’ımın
emanetinde. ALLAH’ımın öksüzüdür darda. Onlara yardımcı olalım, ALLAH’ımdan
izin dileyelim. Müyesser eyleyen, ALLAH’ımın kulunu yerindirmez, boşuna
sevindirmez. Vermeyi dilediğine, LÜTFU’nu esirgemez. Elek nedendir? Çöpten arındırmak için.
İmtihan nedendir? Şüpheyi silmek için. Mayasız ekmek olmaz, ekşimeyen
maya yuğrulmaz. Gelişe müsaade edilen gece, mayanın ekşimesini
gösterdi. Çünkü öyle olması gerekli idi. Dedim, maya ekşimeden
yuğrulmaz. Ne zannettin. ‘Şükür.’ de ki, imtihana layık görüldün.
İmtihan, meziyete yol açar. ALLAH’ımın EMRİ dışında söylenirse,
elbet kabulden uzak kalınır. GARİB’te görmez misin o ahlakı? Öyle olmaya
çalışırsın. ALLAH’ım YARDIMCI’n olsun. Sana güç gelen, seni bıraksın.
Şu demektir. Senin ‘Bırakamam.’ diye üzüldüğün, seni kendi bıraksın.
Vermiş veren, vermeyi bilen, ‘Beraber olalım.’ diyen. Mecnun olup yollara
düşmek gerekmez. ‘ALLAH’ımı ararım.’ diyen de olmaz. ALLAH’ım her kulunun
gönlünde, gönül kapısı açık olanda. Mecnun olan bulandır, bulduğu ile
bunalandır; gönüle sığdıramadığını, kainata haykırandır. Elbet
mecnun, ‘ALLAH.’ der yürür. Onu gören, ALLAH’ını arar zanneder. Halbuki o,
bulduğundan ötürü ‘ALLAH.’ der, yangınından bağırır. Çünkü ondaki
yangın, bir adayı batırır. Yumuşak olmalısınız, derslerle kendinizi
bulmalısınız. Verdiğim derslerle, imtihanları takıntısız vermelisiniz.
Kefiliniz olurum, yüzümü ak çıkarmalısınız. Olayı büyütmüşsün, kendini pek üzmüşsün.
Amade olmayı öğrenmişsin, dana ne istersin? Aynayı astık, parlak
yüzüne baktık elbet. Şüphe edilecek ne var ki? Öyle olması gerekli ki,
öyle dendi. Denen, mantığıma uyan. Oldu-olmadı sözü edilmesin. Yalan yok.
Her olay, ALLAH’ımın EMRİ iledir. ALLAH’ım cümleden RAZI olsun.
‘Yorgunum.’ demedin, yollara düştün. Neden üzüntü ettin? Maya
ekşimeden yuğrulmaz. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun. Gelen ayaklar,
gülen dudaklar; neşeden uzak kalmasın. Adımınız eksilmesin. Ne demektir
bilir misiniz? Ayağınız dert almasın, adımı eksilmesin, MUHAMMED
ÜMMETİ öksüz kalmasın. Ne HAZRETİ İSA, ne MUSA, ne
İBRAHİM dudağı büzülmesin; hepsinin, cümlesinin adımı
eksilmesin, gülüşü daim olsun. Maya geldi, un elenir. Asmayı budadık, koruğu
bekledik. Üzümü topladık, şarabı bekleriz; ersin, içeni sarhoş etsin,
bu kavga burada bitsin. Cümleyi üzen, memleket düzeni bozan; hayır yolunu aldı.
Düzeni bulacak, kavga günde bitecek. Namaz borcun. ALLAH’ımdan İZİN alırsın,
borcunu vazife neticesinde ödersin. Vazifenden kalıp, namaza kendini
vermedikçe; kılmaktan uzak kalmak, daha iyi değil mi? Çünkü hem vazife
yarım, hem namaz yetersiz. Çünkü namaz, sende değil, sen namazda. ‘Borcumu
ödeyim, çabucak üstünü örteyim.’ dersen, ikisi de yarım kalır. Ne biri, ne
öbürü yerini bulur. Denilen yersiz değildir. Elbet imtihan. Neticenin,
onda mı sende mi kaldığını sormak yersiz. Elbet kazandınız. Dedim daha
önce. Olayı büyütmüşsünüz, yersiz üzüntü etmişiniz. Görmek nedir? İmtihan heyetini değil.
Gezinen RUHLAR’la beraber olur. Ona demeyin, gönülcüğü kırılmasın.
Yumuşak yolun yolcusudur, kendine dert edinmesin. Demenize hacet yok, o
kendisi alır. Müstebit olunmasın, hesabı sorulmasın. Aymayı öğretti. Sen,
sende olanı öğrendin. Maşa ateşi tutmak içindir. Maşanın
bir ucu siz, bir ucu eski dost oldu; ateş öyle tutuldu. Evet, çünkü aynı
ateşi tuttunuz. Kimliğe değil, mantığa değer
verin. NUMAN der ki: “Dinde baskı olmaz. Baskı ile sevgi verilmez. ‘Sev.’ diye
zorbalık edilmez. Sevenle alay edilmez. Yaralı kol bükülmez.” NUMAN “Oldu.”
der, cümlenizi selamlar. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun. Her kul, kalbine
bastıracak el bulsun. Nadan olmayın, kırıcı söz etmeyin. Kırmak kolaydır.
Kırılan bardağın yerine yenisi alınır. Kırılan gönül hiç bir şeyle
ödenmez.

Huzur almayı dilersen, ALLAH’ıma havale
et. Hazır yol olmaz, yolu kul hazırlar. Ne var ki, bazı kul yol hazırlamakla,
bazı kul da hazır yolda yürümekle ömür geçirir. Geçenle değil, olanla
öğünün; serenle değil, verenle öğünün. Seren-sergileyen nedir?
Sergi, göstermeliktir; vermek, dağıtmaktır. Güzellik, niyeti yapabilmekte
değil, olana uyabilmektedir. MEYDAN bizlerin, bizlerle sizlerin, gülen
yüzlerindir. ‘Kader.’ denende, olayı büyütende; yumağını huzursuz
sararsın, yumuşak yön ararsın. Her gecenin sabahı olur, unutulmasın.
Yumuşak yolun, yumağında elim. Duacı olduğunca, duanın cevabı gelir.
Şüphen olmasın. Şüpheni duman boğmasın. Şüphe edeni,
ALLAH’ım şüphesinde yanıltmaz. İyi şüphe, iyilik getirir. NUMAN
der ki: “Mümin olmak, el bağlamakla değil, ALLAH’ıma gönül kapını
açmakladır.” El bedenin, gönül senindir. Sadece CAN’ın sahibisin,
dilediğin yöne çevirebilirsin. ‘Olan hayırdır.’ dersen, en hayırlısını
bulursun. Verilen, en hayırlısıdır. Yerinilmesin, verilenden. ALLAH’ım kulunu,
senden çok sever. Sen emanetçi; O, SAHİBİ. Kumaş alırsın, ‘Fistan dikeyim.’ dersin.
Dikmeyi bilmezsen, niye kesersin? Dikmesini bilene dikiş, demesini bilene
şiir, çizmesini bilene resim. Duman konmasın yuvaya, bulut gelmesin ovaya.
Duyana sağır denmez, sağıra şiir söylenmez. Duyanla beraber ol
ki, yazı ile alasın. Müsterih olasın, huzuru içinde bulasın. Huzur ne
çarşıda satılır, ne sergiye katılır. HAK, üzüntüye yer verilmeyen
yerdedir. Huzuru gönülden çıkarmayınız.

Kaide, dünyayı bile çevresine aldı, buna atmosfer
dendi. Aynayı versem, yüzüne tutsam; yüzünden gelen
aynaya ne verdi? Var olan görünür, görünmeyen aranır, arandıkça bulunur. Neden
dendi ‘Ara, bul.’ Çünkü ALLAH’ım kuluna serdi. Aramaya lüzum görülmese;
aradığını bulamazdın, bir adım atamazdın. MEYDAN kulun, kul yolun.
MEYDAN’da durmak ne verir? Yolu, arayan görür. Aydın olan gün, kulunu
sevindirir. Aydına sevinen, karanlığa niye yerinir? Yer yerindir, su serindir, gönül senindir.
Cümlenize. Asmayı budayan, koruğu bekleyenlere. CAN senin, CANAN senin;
gönül senin, AŞK senin. Senden gelen benim. Senden ne gelse, benim kabulüm.
Adından ne gelir, gelse de ne verir? ALLAH’la dolu olanın, neresinde yer bulur.
Beden O'nun, CAN senin. Sen sadece CAN’ının sahibisin. Ona dilediğin yönü
verebilirsin. Vermeyi dilediğin yön, senin dünyadaki dileğindir.
Gayen, dileğinin eleğidir. Dilersen, ‘ALLAH’ım!’ dersen; elekten
geçirir, gayeni ‘Kötü.’ der ayırırsın. Ahiret ne el bağlayanın, ne diz bükenindir.
Ahiret gönülden ‘ALLAH’ım.’ diyenindir. El bağlamak, diz bükmek, bedenin
selameti; gönlünü ALLAH’ıma açmak, CAN’ının selametidir. Borcunu ödersen,
gönlünü açarsan; hem bedenini, hem gönlünü selamete götürmüş olursun.
Ağaca niye çıkarsın? Ya budamak için, ya meyve toplamak için. Çıkarken,
hem bedenini hem CAN’ını düşünürsün. ‘Düşmeyim.’ diye, sıkı
tutunursun. Aşından kesme, düşünden kalma. Asmanın
verdiğine söz etme. Sana zararı olsa bile. Eğer sana zarar
vermişse, o senin hatandır; o, kaderdir. Verdiğine dedim, üzüm olunca
şarap erince içene dedim. Elbet aşırı içersen, zararını görürsün.
‘Yerinde kalsın.’ dersen, kararını bulursun. Ne sana, ne senden gelene, ne O'na, ne O'ndan
gelene sözüm haddim değildir. Sizler ALLAH’ımdan gelenlersiniz. Onun için
sözüm, ne kuluna, ne yolunadır. Sözüm, sadece yola fenerdir. ALLAH’ım cümleden
RAZI olsun. ‘Sevdim, geldim.’ demeyin. Gelişim
EMİR’dendir, sevdiğim AŞK’ımdandır. Ne VERDİ ise sevdim,
AŞKI ile yandım; volkan oldum aktım, etrafıma dağıldım. Yanan ile bir
oldum. Ne dağdan yüceye, ne denizden derine inmeyen, EMİR olanı
bilmeyene; yol göstermeye geldim. Yolunu bilenle el-ele verip, ‘Yardımcı olayım.’
dedim. Elbet ALLAH’ımın İZNİ ile. Kul olur ‘ALLAH’ım.’ der, sonra döner dövünür.
Başına geleni kulun zararı bilir. ‘ALLAH’ım.’ dediğinde, neden olayın
iyisini ALLAH’tan, kötüsünü kuldan bilirsin? Her verilen olay, hayırdır; sana
şer gelse bile. Mana; şer olan kulun dilinde, hayır olan ALLAH’ımın
elindedir. Yumuşak yol dilediysen, ALLAH’ımdan
istediysen; vermez mi sana. ‘Nasibim.’ dersen, dünyayı dilersen; onu da verir.
Amma, senin dediğin gibi değil, kendi bildiği gibi. Miyarım,
YARATAN’dan. ÖZ’üm ile geldim, sözüm ile dedim, her gün sandık
doldurdum. Kapağını kapama, ‘Antika olsun.’ deme. Her şey
kullanıldığı devrede güzeldir. Güzellik; niyetin oluşunda değil,
olaya uyuluşundadır. Söz ile şaka güzeldir, bedene mal olmadıkça. Men edilen, yumağın cefa görmemesi. Her kulun
hayatı kıymetlidir, kıymeti kulun kendindedir. Sen senden sorana eziyet
edersen, o senin sorundur elbet. ALLAH’ımın Sözcüsü, zamanı vermiş, “Zamana
uyulsun.” demiş. Kulun kaygusu neymiş? Günde devletine uyulur. Kanun
emrine, kulun uyması gereklidir. Hummalı olanla, yolunu soran danışır. Yeni
gelen, ‘Geç oldu.’ demesin, umudunu kırmasın. Dünya olayı küçük, dönüşe
yer vermesin. Danıştığın gibi olsa, YM. Yumurta misali destek
ararsın, ‘Desteğim yakınımda olsun.’ dersin. Esas desteğini
unutursun. Kula güvenme. ‘Kötü mü?’ deme. Ne var ki, kulun desteği bir
rüzgara dayanmaz. ALLAH’ımın DESTEĞİ, bin fırtınadan yıkılmaz. Kuldan
değil, ALLAH’ından dile. O'ndan bekle. Sebep halk eder, kul buna
‘Tesadüf.’ der. Şüphesiz beklersen görürsün, fistana yamayı dikersin. Geç
değil. Düşünme, olanın tarifini sorma. Yayılan sürü ot diler, yürüyen kul set diler,
durup dinlenmeye. Ağaçtan beklenen, verimidir. Meyvesi olmasa da,
verdiği gine kulun hayrınadır. Yaprağı, toprağı, gövdesi, kökü
her şeyi ile kulun hizmetindedir. Ağacın verişini, kulunun
görüşü alamaz. Çünkü verdiği havayı bilemez. Öyle bir ağaç
vardır ki, havası kanserin tedavisindedir. Her ağaç havası, bir
hastalığın şifasıdır. ALLAH’ımın izin verdiği ağaca, git dur.
Verilecek, az kaldı görülecek. (Kanserin
ilacı mı?) Evet. Türkiye’de. GARİB’e. İsterse dinlemesin. Günü
hazırlanır, planı çizilir, elbet görülür. Meraka yer yok, geç olmaz. Evet. Yurt
dışına, yurt içine her yere yayılacak. Bizde gömmek nedendir? Unutmak için.
Yemediğin aşı ne yaparsın? Yumuşak yol arandı, yoldan çıkıldı.
Çıkış yersiz değildir, şöyle tarlaya girildi. O da gereklidir.
Dünya yaşamak için, ölümü düşünmek içindir. Yaşamak için,
tarlaya girip, ağacına-çiçeğine göz atmak gerek. Gine yola
düzülürsün, yürürsün-yürürsün. Sabahın oluşunu nerden bilirsin? Güneşin
doğuşundan. Neden doğduğu rengi battığı renge uymaz?
Çünkü doğuş rengi olgunluğun, batış rengi ergiliğin
timsalidir. Olgunluğu her kul idrak eder. Erginlik, her kula nasip olmaz.
Güneş doğuşta, başlı başına aydınlatır. Batışı
dahi, aydınlatıcılara yardımcıdır. Vazifenizi unutmayın. Vermek. MEYDAN kulunu
görmek, MEYDAN’ı aydınlatmak için; ne bir, ne bin fener yetmez. Eshot oldum,
size vazife verdim. Elbet ben değil, ALLAH’ım verir. Tüyden mahrum olan kuş uçamaz, havalansa
kaçamaz. ALLAH’ıma dayanan, ne korkar ne şaşar. ALLAH’a
ısmarladık. Kulunu ayırmam, kulu kula kayırmam. Meyvesi eren
ağaç, yaprağı bol olsun dersen, bolluğundandır meyvesinin ermesi.
Çünkü yaprağıdır, kökünün gübresi. Olmayı dileyen, vermeyi bilendir, verdiği
kadar alandır. ‘Verdiğim gider.’ deme, yeri dolar. Veresiye mal satılır,
amma gönül alınmaz. Mal sergiye konur, amma gönülü koyamazsın, ‘Gel, sende
gör.’ diyemezsin. Gönlünün ölçüsüne, kulu şahit alamazsın. Kulun gönlüne
kefil olamazsın. Ne yaşadığın günü say, ne elma diye soy.
Yaşadığın günü sayarsan; saydığın kadar harcamış olursun,
soyulmuş elma gibi atılırsın. Elma, eğer kabuğu gerekli
olmasaydı, kabuksuz yaratılırdı elbet. Soyulduğu an, ya yenmeli ya
atılmalı. Elma kabuğu misal değildir, masal. Kabuğundun soyulan
elma, TANRI’sından uzak kalan kula benzer. Elbet, börter. LOKMAN geldi, ağaçları dedi, şifasını
söyledi. LOKMAN’ın tanışması, ne çay ne kahve iledir; dediği
şifa yoluyladır. Mümin olan alır, ULU’su verilir. Duacı olunsun,
İBN-İ SİNA’yı bilsin.

Güzeli çizgide değil, özgüde ara.
Kendine ait olan nedir, ÖZ’ün değil mi? Güzellik yerde-gökte,
yaratılmış her şeyde. ÖZ’ün vergisi, kulun görgüsüne eşittir. Kul vardır söz ile, kul vardır çizgi ile güzeli
temsile çalışır. Ben söz ile dedim, sen çizgiye çalıştın. Misafire
dedim. Damardan değil, gönülden gelir. Cevabım, senden alınanla
kamaşan çiçek bahçesinedir. Asmayı budadın, üzümü bekledin, ‘Şarap
olsun.’ dedin. Olduğunu bilirsin, ‘MEYDAN?’ dersin ararsın. Elbet
şarap içene, MEYDAN gerek. Maniyi dedin. Araya kapı koyma. Kapıyı kulunun
yoluna kapama. Cümleye. Masayı çatmaya çivi de gerek. ‘Macun da olur.’ dersen,
ağırlığa dayanmaz. Sana değil, cümleye derim. Hakikat olan
şu ki, gönül masanın en güzelini çatmayı diler. Güzellik, dilemenin
olgunluğa ermesindedir. Güneş doğduğu an, turuncu rengi ile
görünür. Işığı bol, sıcağı hafiftir. Güneşin batışı,
kızıllığı gösterir. Işığı hafif, sıcağı çoktur. O da
erginliğin misalidir. Olgunluk ile erginlik benzese de, bir değildir.
Olmuş meyve ağaçta kalmaz, ermiş meyve elden düşmez.
Meyvenin olmuşu toplanır. Ele geleni, ağacın yakın dalındadır. Uzak
dalında olan meyvenin olmuşu, yere düşer, toprağa karışır. Şüpheniz olmasın ALLAH’ımın kuluna
SEVGİSİ’nden. ALLAH’ıma dönen, her olayı O'ndan bilen; yolunu
bilendir, ‘ALLAH’ım!’ diyendir. Dünyada kula ölçü vermeyin, ‘Çekişi,
günahından mı?’ demeyin. Ölçü ne sende ne bende, bir ALLAH’ımda. Kul hasta,
dert de umulandan üstte. ‘Günahından çeker.’ denir kulca, asla. Kul kulun
günahının affı için de derde katlanır. Seven kul, sevdiklerinin affını dünya
gününde verdiği imtihanla görür, gönül rahatlığı ile göçüne intikal
eder. Sevmesini bilen, sevilmeyi dileyendir. Sevmeyeni yerindirmek, üzüntüsünün
en büyüğüdür. Açayım. Seven, sevdiklerinin de birbirini sevmesini diler.
Çünkü seven, ALLAH’ını idrak eder. ALLAH ADINA, birbirlerini sevmesini bekler.
Neden seveni yerindirelim? Sevelim de, biz de kazanalım. Müyesser kulun yolunu
neyle açalım? Dualar edildi, eler açıldı. Bizlere beklemek kaldı.
Sahibi olduğun CAN’ındır, gideceğin yer
CANAN’ındır, götürecek olan sevabındır. Kapının açık olduğu bilinir. Aramızda kapısı
kapalı olan yok. Gayenin oluşu değil, olaya uyuluşudur güzel
olan. MEVLÂNA, AŞKI’na düştü. Büyüklüğü kendinde değil,
AŞK’ında. ALLAH’ımın yarattığı her kul, MEVLÂNA’dır. Güzellik
aşığı. Güzel görmek için, elbet aşık olmak gerek. Kul vardır,
gül bahçesine girer, dikeni bahane eder; kul vardır, dikenleri görür,
yeşilliğine vurulur, aşık olur. O kullardan hangisi misin? Dedim
sana, masanı macun ile çattın, çivile. Çivilemek zorlu değil. Masan var
ya. DEDE, yaratılan her kulu sever. Mümin olan,
kendini bilir. ‘ALLAH’ım!’ dediği yerde, gider-gelir, O'ndan GELEN’i
bilir. Vermeyi bilen, ‘Alacağım.’ der. Bilir ki, verilenin yeri boş
kalmaz. Gönül sergiye konmaz, kul kulun ölçüsünü bilmez.
Mert olana sert olma, sırtı dönük gidene taş vurma. Masayı kuran, kötüden uzak kalır. Masaya, ya
aş konur, ya baş. Hiç taş konur mu? ALLAH’ımın emanetinde olan,
benden sorulur mu? ALLAH’ıma hepimiz duacıyız. GÜLÜ’nün denginde, gönlünün
renginde olsun. Dünya günümde kızmayı bilmedim, kulunu sonsuz
üzüntü ile bırakmadım. NURU’na gark oldukta, kızmayı kuldan uzak tutmaya çalıştım. ‘Seherden geldi.’ dersin, günün ışığına
uyarsın. Dumansız yuvayı dumana boğma. ALLAH’ımdan gelenin hesabını sorma. Çay-kahve değil, YASİN istenir; dünya
kulundan, dua beklenir.

Mümin, yumak yolun düzünü arar, düz
yolda yumağını tarar. MEYDAN kulun, kul yolun. Duman yumağı sarmasın. ‘Almayı bilmedim.’
deme. Kul olanın hatası. Hatasını bilmek, nameye uymak; atâsıdır. ‘Olmazsa?’
deme. Niyaz edilen olur, dilenen, yol bulur. Meyve yüce daldadır, beklersen ele gelir. Unutma
yüce daldan ele gelen, daha ergin olur. Kayın ağacı geç büyür, ne var ki
kökü derinde olur. Kökü derine giden, hem uzun ömürlü, hem sağlam olur. Meşenin odunu yakmaya, çamın odunu kakmaya
faydalı. Cevizin, hem yemeye, hem yuvaya. Her ağaç, yerince yerlidir. Her
verilen, derlenince görülür, değeri bilinir. Yavrunun değeri, kendini
bulunca, ana baba sözü alınca bellenir. Duran, görür. Yürümezse, elinden tutmak gerek.
Yürüyen bakmadan giderse, onu da elinden tutmak gerek. Yavruya de ki: ‘Kul dünyaya niye gelir? Dünyada
güzel gün görmeye, ahireti bilmeye, sonunda varmaya. Yaptığın; ne dünyada
yaşamak, ne ahirete ulaşmaktır. Kula hata bulmakla yükünden
sıyrılamazsın. ‘Sebep oldu.’ demekle, günahını atamazsın. Sebep oldu ise, o da
günahını çeker.’ Hatayı kendinde bulmaz, anayı babayı yükler, çünkü ona öyle
kolay gelir. Kulun kula hatası olsa bile, görmezsen atâ olursun. Çünkü eninde sonunda onun değerini
bulursun. Suyun aktığı yerde kir barınmaz. Heyelan olan
yerde, taş barınmaz. Suyun kuvvetli aktığı yer. Okuyun, bulun. Süslenmeye hevesi olan, güzelliğe aşık
olandır. Kötü görmeyin. Okuyun, alışın. YASİN okuyan; dünya ve
ahiretin selametini bulur, yumağını AŞK ile doldurur, kaideye oturur, yerini bulur. Kaideye
oturan, sarsılmaz. Usanmaktan
söz eden, ALLAH’ına isyan edendir, ‘Verdiğini
beğenmedim.’ diyendir. Her dileyen dileğini alır mı? Her kul
aradığını bulur mu ? Her gelen kul, dünyasını bilir mi? Bilmek nedir,
her aradığını bulmak mı? Her verilen kulu için verilir, ne var ki her
kul
nasibi kadar alır. Dersen ki ‘Kulun dileğinden, kulun dileğine
uyandan.’, ALLAH’ım hiç bir kulunu mahrum bırakmaz. Sanmayın dünya
nimeti kıt
olan mahrumdur. Mahrumiyeti ALLAH’ım ahiretten vermesin, kulunun
boynunu o
yüzden bükmesin. Suç işleyenin de işletenin de suçu
sabittir. Ne var ki hatasını bilenin suçu sakıttır. Karşımızda olanın
hatasına bakıp, ‘Sebep oldu.’ demek; senin suçunu hafifletmez,
ağırlaştırır. Çünkü suçuna ortak aranır. Halbuki, ‘ALLAH’ım, hata
benim. YÜCELİĞİN’e sığındım, AFFIN’ı diledim.’ dersen, affa
uğrayacağını bilesin. Eğer ki, ‘ALLAH’ım hata ettim, amma sebep
olandan sor.’ dersen, iki defa hata etmiş olursun, hatta üç. Bir, hatam;
iki, karşımdakine yük; üç, ALLAH’ıma gösterme. ALLAH’ım kim hatalı bilir. (Resim verilir: HAZRETİ ADEM, HAZRETİ
MERYEM, HAZRETİ OMAR, HAZRETİ EBUBEKİR) ADEM’den ömür, MERYEM’den sabır, OMAR’dan adalet,
EBUBEKİR’den sahavet dileyin.
Hummalı yumağın. Olaya göz attık, andığımız yere vardık.
‘İmtihan.’ dedik, verdik. Hoşnut olunması için değil, geçmekten
kalmaktan değil. Dilediniz, yalvardınız, yazmayı istediniz. Elbet,
malumdur. ALLAH’ımın VERDİĞİ’nden ötesini istemeyin. Veriş,
elbet görüştür. Ne var ki, dumansız olmak, her verilene uymak gerek.
Dedim, ALLAH’ımın VERDİĞİ’ne boyun eğilsin, ‘Daha verse.’
denilmesin. Yazıyı dilediniz, ‘Ne olsa kabul.’ dediniz. ALLAH’ım cümleden RAZI
olsun. Sormayın dedim. Yazıyı her güne, günde ikiye çıkardınız. Gizlisi yok.
Yazıyı düşünmeyin. Neden mantığınıza uymayanın üstünde durursunuz?
Düşünmeyin, yazıya yer vermeyin. ‘İmtihan böyle bitti.’ deyin. Size
öğretilen şu; ‘ALLAH’ım bana da versin.’ deyip, üzerine
düşmeyin. Asmayı budadın, üzümü bekledin. Asmanın
verdiği koruk, neden yüzünü buruşturdu? Yolunu dileğine göre
değil, ALLAH’ımın verimine göre çiz. Yazıyı günde geç. Evet. Yazıyı veren
kötü değil, ne var ki imtihana katlanmak güç. Nasıl ki ilkokulu bitiren,
yüksek okul imtihanına girerse nelere katlanır, bu da öyledir. Neden
katlanılsın? Zamanı gelince merdiven çıkılsın. Sizin dileğiniz, alt
basamaktan birden yukarı varmak. Çok zorludur. Onun için adım-adım çıkın,
neticeyi bulun. Niyetin uygundur. Yazıya günde yer verilmesin. Bekleyin, üzüm
ersin, meyve öyle toplansın. Biz bekleriz. Neden olmasın? Şarap bizden
olsun, sizlere sunulsun. ‘Şarap benden olsun.’ diyen; beklemesini, mevsime
uymasını bilmeli. Şarap alayım diye koruğu sıkmamalı. EYVALLAH. Sözümüz daha çok verilir. YUVA’nıza gelinir,
dualar edilir, hayırlar dilenir. Görmek, akıldan geçmektir.

Hoşnut olmayı bilin. Olana, ‘Gücüme gelmez.’
demeyin. Güç; ALLAH’ımın VERİŞİ’dir, kulun ALLAH’ına
dayanışıdır. Kumun uyması, rüzgarın durmasındandır. Rüzgar eserse, kum da
uçar. Her kul yönünü seçer. Seçilen yön, ALLAH’ıma giden yol olsun; kul,
ALLAH’tan geleni bilsin. Selam cümlenize. Sehere saat verdim, kulunun sevincine ortak oldum.
Aymayı bilenden olun. Huzuru gönülden bilin. Hata kulda aramayın. Her kul
kendinde arasın. Karşımda duranın hatası; görmezsem beni, görürsem onu
yüceltir. Mevzu dağılması, kulun hatası değil, VEREN’in ihatasıdır,
söze nokta koymasıdır. Suyun başı, yolun sonu; kulun gönlü, kumun yoluna
gönüllü. Her kul, yukarıya el açar, ‘ALLAH’ım.’ der, ‘Öyle
değil, böyle olsa.’ Bilse ki en hayırlı olan, kendisine verilendir. Gören
göz olsa, elbet yanıldığını anlar. Ne var ki ALLAH’ım, görmeyi nasip
etmemiş. Kul olayı günü-gününe bilmiş, hatta dakikası-dakikasına.
Çünkü bir dakika sonra ne olacağını, ALLAH’ımdan başka kimse bilemez. Nimet, verilendir. Mümin olan, her verilene
‘Şükür.’ der, daha az alanı düşünür. Daha çok alana baktın mı,
huzurun kaçar. Huzursuzluk, olmayanı aramaktır. Olana şükret ki, çevresi
genişlesin. Söz ile her olay, kolay gelir. Olayın içine giren,
‘Hangi yöne döneyim?’ diye bocalar. Bocalamaya ne hacet. ALLAH’ıma havale et,
yönünü buldurur. Selama selam veren, her kişidir; selama bel
büken, ER kişidir. Ne var ki, selamına arkasını dönene, selam gerekmez.
Selam, ALLAH’ımın ADINA’dır. Arkasını dönene, selam verilmez. Selam sizlere.

Huzurun yolunu soran, gönlünü duman
sarandır; yumuşak yol bulan, dumandan sıyrılandır. Dünya budur, kulun imtihanıdır. ‘Olan hayırdır.’
diyen, huzura kavuşandır. Ne gelse O'ndan. Ne dense benden, ALLAH’ımın
EMRİ’ndendir. Sebep aranmaz, kuldan sorulmaz. Nasıl ki dünyanın dağı da denizi de, ovası da yaylası da vardır. VEREN’in
YÜCELİĞİ’nden. Kul gecesi örtülür, ‘Ay mehtabı.’ denilir, gökten
yıldız serpilir. Kul geceyi sevmez, çünkü gecenin verdiğini bilmez. Gece
olmazsa mehtap görülmez, yıldız derilmez. ‘Olmuyor.’ denir. Olmayan, bilinsin ki kula
hayırdır. Mümin olan bilir, adalet yerini bulur. Konuşulanı derim. Kazanda
kum kaynamaz, su kaynar. Ne var ki, kazana kum da girer. Günün huzuru, kulun
eline verilmez. Kulun dediği, gül diye derilmez. ALLAH’a havale edilen, en
güzel yolu bulur. Kul her olayı ALLAH’ından bilirse, rahata kavuşur. Suyun yolu, yumağın kumuna benzemez. Kuma
dahi söz edilmez. Söz eden, hatayı görmeyi değil, güzeli aramayı bilmeli.
Yuyanın sözü değil, ‘ALLAH’ımın EMRİ’dir.’ demeli. ALLAH’ımın YOLU’nu
açar, doğru olmayandan kaçar, yuyan. Deniz gören, sahil yolundan gider. Dumanı gören,
kendini uzak tutar. ‘Olmuyor yumuşak.’ diyen, sertini düşünmesin,
ALLAH’ıma havale edilsin.
Huzur yolunda, iman gönlünde oldukça; yumağın
duman almaz, kul gözü sende olmaz. Men edilen, her yumağın aşırı
tiryakiliğidir. Gönülle konuştuk, olayı dertleştik. Dert
ise. Kul, öyle der. Aslında verilen, dileğine uyandır. Ne var ki, senin
için uymak güç. Deme ‘Oldu geç.’ MEYDAN kulun, kul yolun. Ayağını doğru atan korkmaz, ALLAH’ıma
sığınan şaşmaz. Salıncağa oturan, işini bitirendir,
‘Dinleneyim.’ diyendir. Meyveli ağaca salıncak kurulmaz, dalı gevrek olur,
çabuk kırılır. Miyarı gövdesine değil, vergisine göredir. Ne var ki,
meyvesi olmayan ağacın gövdesi kuvvetlidir, miyarı gövdesidir. Çünkü
meyveli ağaç gücünü meyvesine harcar. Bize
de uyku yok. Her gün alsan, gine doymazsın.
Bende günden doymadım. Müyesser eyleyen ALLAH’ım, her kulunu
nasiplendirir. Mümin kul bilir, ‘Şükür.’ der, duacı olur. Dönük kul
uyur, şikayetçi
olur. Ne verdiği ağır geldi, MEVLÂNA şikayetçi oldu; ne
aldığı yolsuz geldi, derdimi bedene yükletti. ‘Şükür ALLAH’ım.’
dedim, bir lokma nimetine secde ettim. Olmamışı değil, olanı derim.
Neden aranızdayım ya? YARATAN’a bakarız, ‘Ne YÜCE’dir.’ deriz,
YARATTIĞI’nı
aramızda, gönlümüzde biliriz. Gönlümüze ALLAH’ımdan geldiği için koruz.
Bende CAN, sende CANAN; sende ben, bende CANAN. Boşluğu görmedim,
CAN’dan başka koyamadım. CAN ile CANAN, CANAN’dan gelen. Sen gelen, ben
bulan. Olmasın arayı bölen, olmasın duvarı ören. AMİN. AŞK umulduğu zaman değil,
alındığı zaman senin olur. Maya, su ile yoğrulur. Olmuş
yumağın suyu, ALLAH’ımın deryasından alınır. Güvercin uçar, kuluna hizmet
eder. Neyin habercisidir? Aynaya bakılanın, gününde beklenilenin.
Ummadığın haberi getirmez. Çünkü güvercin, iki kişi arasında
uçurulur. Sekiz göz bekler. İki göz bir bedene. Asmayı meyve diye dikene,
‘Şarap olsun.’ deyip bekleyene dedim. Koruğu ele alma, ‘Suyunu
sıkayım.’ deme. Her kul ALLAH’ımdan gelir. Yaratılışta, hepsinin
değeri birdir. Onun için kula söz yaraşmaz. Çünkü kul kula köle
olmaz. Kulu kendine köle eden, köleliğe adaylığını koyandır. Üstünlük
iddiasında olan, ayarını düşürendir. Altının değeri gibi. Altına
altından başka madde karıştırıp, ‘Kuvvetli olsun.’ dersen; kuvveti
artar, ayarı düşer. Sakın ola ki, ‘Neden geldi, ne verdi? Beni
değirmene çevirdi döndürdü, ekinsiz toprağa su verdirdi.’ deme.
Verilen su, yabana gitmez. Kuru toprakta ot bitmez. Sana gösterilen şudur
ki, değirmeni çevirecek suyun mevcut. Günde yersiz olsa bile, günü
gelecek, cümle ‘Dönse.’ diyecek. Çünkü cümlesinin toprağına su gerekecek. Kuvvetine değil, VEREN’e sığın. Günde,
‘Bu yamayı kim yamar?’ deme. Yamayı yamarsın, açığı örtersin. Günde kalem
bırakılsın, yolun ALLAH’ımın İZNİ ile açılsın. Olayı günde
değil, gelende bekle. Aşılan dağ, aşarken güç gelse bile;
açılanda düzlüğe varılır. Sevmediğin anda, şükür etmeye niyetin
olmaz. Oymalı yumak; elden yetişen, emek verilendir. Bezden kesilenle,
elde işlenen bir olur mu? ALLAH’ım cümleden RAZI olsun. Uymayı, duymakla dilersin. Ne hoş söylersin. MEVLÂNA’yı anmak için, türbe mi dilersin? MEVLÂNA
her ağaca nefes verdi, AŞK’ını her ağacın önüne serdi.
Ağaca bak, ‘YM.’ de, adımı an, orayı türbem bil. MEVLÂNA’yı bir avuç
toprakta arama. Mantığına uyan, en doğrusudur. Mantığa uymayan,
‘Acaba?’ denilen; daima aramaya muhtaçtır. Elbet şüpheye düştüğü
an; ben ben değilim, ben CAN değilim, ben CANAN’dan değilim.
MEVLÂNA şüphede bırakmaz, mantığa uymayanı vermez; çünkü, yalan
bilmez. Gönülden konuştuk. Benden değil
ALLAH’ımdandır AF. AŞK’ım, hata görmeye, sermez kendini yere.
Hata gördüğüm an, AŞK’ım yere serilmiş sayılır. Kendinde O'nu duyduğun an, bedenden
sıyrıldığın andır. Kendini YÜCE’ye karşı küçülmüş gören, bedenin
ağırlığından sıyrılandır. Ben yerden değil YÜCE’den geldim, YÜCE’nin
VERDİĞİ yerden doydum. Doyduğum; yulaf-buğday
değil, O’nun verdiği AŞK idi. Dünya beden için, AŞK
bedenden ötesi için. CAN’ıma kafes olduğu müddetçe, bedeni emanetim
saydım. Sorduran YÜCE’nin ADINA deyim. O'nun EMRİ ile geceyi bildireyim.
Yolunuzu açana, duacı olun. Yolunuzu açan YÜCE ALLAH’ım. Perşembenin
gecesi, kulun mantık imtihanıdır. ‘ALLAH’ım KUVVETİN’e sığındım.’
demektir. Okuyunca bulacaksın, cevabını alacaksın.

Dumanlar dağılsın, kul suya
eğilsin. Güller, gönüller hepsi bir olsun. Çay demli, hava nemli. Bulut
dağıldı, güneş görüldü, nemli havada çimen yeşerdi. Gezindiğim yer değil; gönülle gezinti,
gönüllerde olur. Aldı mı suyu, kaldı mı huyu? Alacak da, kalacak da. Ocak, aş pişsin diye yakılır, yumurta
dahi ateşte pişirilir. Aşın pişmesini dedim. Az da olsa,
çok ta olsa ocak ateşlenir. Çevreyi arayan, gönülü eğler. Gönülü
eğleyen, kulunu hoşnut eder. Gönül eğlemekten maksat; dumanı
atıp hoş söz etmektir, kulun hatasına gülmek değil. Suyun yüzüne çıkan, hafif gelen çöptür. Kulun
zararsız hatası gibi. ALLAH’ım YÜCE’dir. Yumağını sararken, zararlı olan
ayır. Yumağın çöp almasın, su yüzüne vurmasın. Merdane savaşan,
merdane kazanır. Aldığını veren, ‘SAHİB’indendir.’ diyen kazanır. Oltayı denize, balık alayım diye atarsın, nasibin
ne ise onu tutarsın. Sahilde havayı düşünürsün. Almış isen umudun
olanı, ‘Duamın kabulü.’ dersin. Unutulmasın, duanın kabulü, senin hayrına
isedir. Unutma ki, YARATAN’ın, seni senden çok düşünür. Olgunluk;
güzele güzel demekle değil, her
yaratılanda güzellik aramaktadır. Aynayı yüzüme tutsan, ben beni
görürüm. Kendi
yüzüne tut ki; sen seni gör, sende CAN’ı gör, CAN’da CANAN’ı gör. Neden
derim; ‘Kula ölçü vurulmasın, kulun gönlü kırılmasın, mecnun oldu
denilmesin.’ ‘ALLAH’ım.’ diyen, kendini yok sayandır. Yolunu
benliğinden ayırmak, kaldırılan dünya yüküdür. Dünyadan
sıyrıldığın an, ‘ALLAH’ım.’ dediğin andır. ‘Geldiğimiz gibi
dönelim.’ ne demektir? ‘ALLAH’ımdan geldim, O’na varacağım.’ dedin mi;
dünyadan
sıyrılırsın, CAN kafesini kendine yük bilirsin. Ne var ki, ALLAH’ımın
EMRİ’ni beklersin. Emanet, elbet emanetçe bakılır. Müsaadeyi ALLAH’ım verir. Yumağın ölçüsü, ne
alçı heykele, ne mermer merdivene benzer. En değer verdiğin kulu,
ölçülendirirsin, değerini ona bakıp söylersin. Gafleti nerde ararsın?
Madem ki öyle değer verdin, sözünü niye gönüle kazımadın. ATATÜRK’ü dedim.
Düğme iliklenir, adı anılır; sözü, sepete atılır. Mermeri yere yayar,
üstüne basarsınız; ne ölçüsüzlük. Ölçüye göre kazan kaynar, arada kullar oynar.
Kazan kaynasın, kuran oynasın, duman dağılsın. Şeriatın kestiği
parmak acımaz. Yazılan yazı bozulmaz. Beklenen, müyesser olan değildir.
Açığını düşünmeyin, kementi atıp tutunmayın. Herkes bir dalda. ALLAH’ına
sığınan; sağlam dalı bulur, düşse de kurtulur. Olmasını dilediğini, duacı ol. Cümleniz duacı
olun cümleye. Kurum bacadan çıkar, ateşin yandığı yer
temiz kalır. Açayım. Acemi ocakçı, ocağı zor yakar. Zor yanan ocak, çok is
yapar; is de, kurum yapar. Bilinen ile değil, bilinmeyen için göz açın.
Müyesser yumağın alacağı, layık olduğudur. Yama yırtığa
konur, müsaade edilen söylenir. Mesafe uzun ise, koşarak yetişilir.
Kaçan tutulmaz ise, koşuya ne hacet. Hatan ile gözünü açarsın, bir daha kaçırmazsın. Masal, yamaya benzemez, sadece uykuya yama olur,
açık örter. Hakikat söylenen, gözü açar. Masal dinlemeyelim, uykuya yatmayalım, hakikati
arayalım. Çizmeyi ayağın korunsun diye giyersin.
Gönlünü neyle korursun?
İman duvarı ile hale kurarsın. Sadece ALLAH’ıma havale edilsin, cümlenizden
dualar alınsın. AMİN. Her kul; yaratma çabasında, güç kuvvet sevdasında.
‘Ben, benim için.’ der. ‘Ben, cümle için.’ dense, gücü ALLAH’ımdan dilese,
dileği samimi olsa; ALLAH’ım elbet verir. Ama her kul, aynaya bakanda başına
tüy görsün diler. Kazan kaynar, kul oynar.
Kader örümcek ağına benzemez, kale duvarına
benzer. Topla- tüfekle gelinse yıkılmaz. ‘Güzellik, VEREN’in
YÜCELİĞİ’ndendir.’ demekte, kul yere diz vurmakta. Sahip
olduğun CAN’ı, O'nun EMRİ ile eğitmekte. Ayağını; gittiği yere
değil, yolunu bildiğin yere atarsın. Mantığın çalışanı,
kulu doğru yola götürenidir. Eğer, ‘Mantığım çalışmaz, bu yolda savaşmaz.’ dersen, mantığına güvendiğine danış. Manayı ALLAH’ımdan dile, mürşidi ayağına
gönderir. Dünyayı mantığınla ara, kesat olsa da. Geleceği bilirsin,
umut ile beklersin. Kesatlık, gönülde olmasın. Malın sahibi olan, toprağını işlesin,
gelen günü beklesin. Güzellik, geleceğe umutla bakmaktır, ‘Ne olacak?’
demek değil. Ne olacak? ALLAH’ımın VERDİĞİ, en
hayırlısıdır. ALLAH’a ısmarladık. ALLAH’ım cümlenizden RAZI
olsun. Cümlemiz, kanat misali üzerinizdeyiz. Derdin devası, teşhisinden sonra bulunur. Ne
var ki, teşhisi ALLAH’ımca malumdur. Kul çabalar durur.

Zuhurun zahiri olması, kulun suyunun kesilmesi
değildir. Selam sizlere. ALLAH’ımın yarattığına, AŞK’ım müsaade
etmez kızmaya. AŞK’ım o kadar yüce ki, gücüm yetmez yere sermeye. Huzura
kapın açılsın, olsun; YÜCE’ye gönlün açılsın, olsun. Selamın cümleye varsın.
Gelenle, gidenle yuvan mutluluğa ersin. Bir yuvaya gelen giden çok ise, o
yuvayı kutlama gereklidir. Gönül kapısı açık olan kulların, yuvası da açık
olur, gelen huzur bulur. Köprüyü kurduk, cümleye bildirdik. Gelen geçene el
verdik, kolayladık. ‘Sonum?’ denmesin, günün yaşansın, geçen kapansın.
Unutmak, geçmişin kapağıdır. Yapıyı temelsiz yaparsan, dayanıksız olur.
Attığın adım, bilinçsiz olursa, gidiş zor gelir. Yeni taya semer
vurulmaz, yeni alınan makineye hız verilmez. Merkep yük alır, boyun eğer.
Çökene kadar yüklesen bile. ‘İtiraz etsin.’ deme. Unutma, o itiraz edemese
bile, onun da YARATAN’ı var; O'nun ADALETİ, sana sorar. Elbet açarım.
Yükün uygunu, gücün aldığı kadardır. Manayı yüklenmek te aynıdır. Onun
için ALLAH’ım, “HER ŞEYİN KARARI.” DER. Dünyayı düşünün,
kainatın ortasında. Her kul, dünyanın ortasında. Köprü başı bende,
hepinizin ortasında. Sözümüz de ortada. Kulun verdiği değil,
ALLAH’ımın DERDİĞİ’dir dilenen. O kadar ortayı, ancak ALLAH’ım
derer. Bahçeye girsen, çiçek toplasan; gelişi güzel atar mısın? Derersin,
eline öyle alırsın. Geldin de aldın mı? ‘Versen DEDE’m.’ dedin mi? Dedin.
Vereceğim. Duanı alanın, ‘Olmuş kulu.’ diyenin, RIZASI ile gelenin;
vereceğini bildireyim. ALLAH’ım cümleden RAZI olsun. Aşık olana
AŞK, denizde yıkanmaya benzer. Aşık olan aşık olduğunu,
ancak O'na kavuştuğu zaman bilir. Hayvanın RUH’u olmadığını, daha önce dedim.
Sana zarar vermişse, verecekse. Zevk için değil. ALLAH’ım kainat
içinde yarattığını, kulu için yaratır. Oynamayı değil, yaşamayı
olsun diye ele alan, güne koyan; zararı olandan kaçar. Değişen, günün
tarihi. Mesele güne uymaktır. Manayı silen, madde üzerinde durandan söz etmek,
yersiz. Şarap içenden söz ettiniz. Bilirim. VEREN’den
danışalım, içenden değil. VEREN’i düşündünüz elbet. Hayvanın
zararlısını sordunuz. Dediğim, ‘Zarar verirse, uzak dur.’ Bu da ALLAH’ımın
VERGİSİ. Kendini batıldan sıyır, korkudan ayır. Korku, kul korkusu.
Meyveyi veren, şarabı olduran; elbet ALLAH’ım. Ne var ki, sana zararı
yoksa. Şarap içenin, hoş olanın sözü edilmez. Ne var ki, kulun günü
gününe uymaz. Bu gün hoş gelen, yarın nahoş olur. Onun için içilmesi
yasaklandı. Elbet sarhoş eden her madde. Yola attığın kabuk, kulun düşmesine
sebep olabilir. Atmayı üzerine alan düşünsün. Elbet konuşulacak.
Sohbet, gönül yıkamaya benzer. Vasıta, bekleyenindir, ALLAH’ımdan dileyenindir. (Resim verilir: ŞEMS-İ
TEBRİZİ HAZRETLERİ) Yola düşene ‘EYVALLAH’ diyelim. ALLAH’ım
cümleden RAZI olsun.

Kaide bozulmaz, kul güdülmez, muzır olanın yanında
durulmaz. ‘Dayanayım, yüze vurayım, yola getireyim.’ dersen, yanılırsın.
ALLAH’ıma havale edersen, münasip yol bulursun. Un değirmene girmez,
çıkar. Çünkü girerken buğdaydır. Yumağın dolanışı, sabır ile isabetli
sarılır. ‘Acele olsun.’ diyenin, düğümü bol olur. (ATATÜRK’le ilgili.)
Alçı heykele değil, heykeli dikilenin sözüne değer verin. Heykelin
önünde el bağlamak, ne verir. Sözün değeri, yolu buldurur. Kul alçıyı
heykele, mermeri merdivene harcar. Birinin önünde düğme ilikler; öbürünün
üzerine basar, yol diye geçer. Günün olayı, kulun dolayıdır. Güç olan; söze
uyulmayandır, yolu bulunmayandır. Yol çizilmiş, elinize verilmiş;
söz, sepete atılmış. Olgunluk; ‘Her şeyi bilirim.’ demek değil,
her yerin bilenini bulup danışanındır. Dedim daha önce, buluttur yüklü. Sel-fırtına,
netice aydın güneş. Hayat planı elbet. ALLAH’ım cümlenize sabır versin.
Gemiyi kaptana veren düşünmez; ne var ki, fırtınaya kaptan ne yapsın.
Kaptan, elbet ehil olmalı. Elden değil, okuldan gelmeli ki; fırtınanın
yönünü tayin etsin, gemiyi ona göre çevirsin. Ondan sonra gelecek, kaderdir. Güzelliğin tadını bulmuş, diyeceği
kadar demiş. Demediğini benden sormayın. Sohbet dinleyin, yola
ışık verir. Her sohbet, bir adım öteye götürür her kulla . Ne var ki
sohbet, dendiği yerde kalmalı, kulun sırrı kula verilmemeli. Günde denen
değil. Kul, derdini dedi ise, sırrını sana açtı ise; dediği sende
kalsın. Bu mevzudan demedim. Yumağını suyundan bilirsin, ağacı yaprağından.
Olağan gelen, kulun düşündüğünün dışında olan
değildir. Olan-gelen söylenmez, iki kişinin arasında kalır. Seher
geceye örtü olur. Ne yumağın kararır, ne rengi bozulur. Geceye
girdiği gibi, güne çıkar. Hasır, toprağa konur, kulun rahatı temin
edilir. Toprağın, taşı toprağı rahatsız etmesin diye.
Umduğunu, ‘Alayım.’ dersen; önce yerini hazırla, sonra şüphesiz
bekle. At, ot ile beslenir, kemik versen yemez. Ata elini versen ısırmaz,
sahibine ihanet etmez. Vergisini veren, olaydan sakınmaz. Asker olan, vatanı
satmaz. Almayı bilen, vermeye kıyamaz. Olgunluk, yaş ile değil.
Yumurta, verimli olduğu kadar alımlı değildir. Görünüşü ne kadar
küçükse de, verimi mühimdir. Koysan durmaz, sıksan dayanmaz; ne var ki,
verdiği seni kuvvetlendirir. Alaydan çıkanı, kurt kapar. Mantığını kullansın,
alaydan çıkmasın. Çıkarsa, ona da ALLAH’ım acısın. Yazıyı verenle-alanın, sözü
de ÖZ’ü de YÜCE’den. Sözümüz tez geçsin geceden. Üzüntüye değil, duaya yer
verelim. Ölenin yanında, olaylara da duacı olalım. Yolunu şaşanları
da ALLAH’ıma duacı olalım. Yollarını bulsunlar, doğruya yönelsinler.
Beddua yaraşmaz. Yapan da, şaşkınlıktan yapar. ALLAH’ım
çevirsin, ULULAR yardımcıları olsun, yollarına ışık tutsun. ‘Vur.’ demek
kolay. Duyguyu köreltmeyin. ‘Yurduma-yuvama selamet ver ALLAH’ım.’ deyin.
Yurdumun güneşi, her günden parlak olsun. Yurdumun şarkısı, her dilde
söylensin. Yurdumda komşunun sazı çalınmasın. Hummalı olanlar, sözde
vatanı koruyanlar, saptığı hatayı, ‘Kahramanlık.’ diyenler; hatasını
bilsinler, ALLAH’ımdan af dilesinler. AMİN. Devlet, isyana yer verenlerin
isyanını bastırmakta aciz kalmaz. Cümleniz ALLAH’ıma emanet olunuz. Yolumuz
açılır, emrimiz burada kalır.

Dünya yükünü omuzundan atman, ‘Ne olacak, nereye
varacak?’ dememen. GARİB’in seçimi, acabayı silimindendir. Silmen gerek.
Yolun sona vardığı yer bilinse, ‘Bana da tez gelse.’ denir. Sabrı sepete
kor, ‘Elde sepet, içinde sabır dursun.’ der. Sepeti at, sabrı içine kat. Elbet
kendi içine. Yanında taşımanın, ne faydası olur. Güğümün aldığı kadar, gözünün
gördüğü kadar, elinin verdiği kadar seversen-sevinirsen,
başkasının güğümüne göz atmazsan; elbet gönül zengini olursun, günü
gününe nasip alırsın. Ne var ki; ne aç kalırsın, ne yorgun düşersin.
Şüpheni sil ki, her gün elde bulasın. Kapanan kapı; seni değil,
kapayanı düşünürsün. ‘ALLAH’ım, neden kapandı?’ deme, üstünde durma. HAK
ADALETİ şaşmaz, iman eden düşmez. ALLAH’ım dünyayı darda,
ahireti perde etmesin. Yani, dünyada darlık vermesin, ahireti perde arkasından
göstermesin. ‘Ahiret, perde arkasından nasıl görülür?’ dersen, önünü duman bürümek, istesen de dumandan öteye
geçememek. Orası seçilen kulların yeridir. Seçimi, dünyada olur. Verimini
güzelliğin, gözümü nasip etsin ALLAH’ım. Ne yerindirirsin, ne sevindirirsin, olayların
düzünü gösterirsin. Sevincin hududunu çizmek, düzü görmek demektir. Düzü gören,
kendini AŞK’a verendir. Kulun ardından pencere açmak, ileri-geri söz etmek
yersizdir. Huyunu yumağı ile ölçmek, kulu yanıltır. ‘YUVAMIZ.’ dedik, postu serdik. Postumuzda, size de
yer verdik. Bize değil, biz neyiz. ALLAH’ıma layık olmaya. LÜTFU’na
erdiniz, teşekkür etmeye çalışınız. Mantığa toz kaçırmayın, gönülle beraber
yürütün. Gönülleriniz öyle zengin ki, mantık hatalarını örtmeye çalışır.
Gönülde leke yok. Mantığı dünyaya değil, gönüllerinize çevirir.
Gönlünüz bir konu ile sarhoş. Mantığınız; hem dünya, hem ahiret
konusunda çelişir. Gönlündeki hazineye güven, ‘ALLAH’ım en güzelini
verir’ de, şüpheyi sil. Gönülle uymaya çalışırsın, mantığın
‘Acaba?’ der. Acabayı sildiğin anda, ‘Yeniden doğdum.’ diyeceksin. Güzelsin, çünkü ALLAH’ım yarattı. Ne var ki,
güzelliğin bir de gönülden aksini düşün. Sana verilen yüz
güzelliğine, gönülden akseden NUR da karışır. Güzelliğin
verdiğini, mantıkla harcamasın, dünya yaşantısına katmasın.
Güzelliği dünyaya katmaya çalışan, kaybını tez görür. Güzelliği
vermişse, ‘ALLAH’ım şükür.’ de, duacı ol. ‘ALLAH’ımın LÜTFU’dur,
gönlümün aynasıdır.’ de.

Huzuru ne senden ne benden sorulmaz.
ALLAH’ımdan bekledik, duaları kulları için yaptık. Ne gelenden-ne gidenden,
huzur alınmadı,
sabıra yer verilmedi. Güç ile değil, öç ile değil; bunalıma yer verme
ile hiç değil, olgunluğu bulma iledir. Olgunluk nasıl bulunur? Ben
değil, ‘Cümle.’ deme ile. Elmayı aldığın zaman, tamını
dağıtabiliyor musun? Cümle demek odur. ‘Yarısı sana, yarısı bana.’ demek
değil.
Eğer kendine dünyada bir yer hazırlamak istiyorsan, ‘Cümle.’ diyeceksin.
Sevmezsen, ‘Cümle.’ diyemezsin. Sen cümleyi düşünürsen, cümlenin YARATAN’ı
da seni düşünür. Cümleye VEREN’den ayırma beni, cümle kulundan kayırma
beni. Kayırdığın an, mahzun dururum; onlardan kendimi, ayrı görürüm. Gör,
seni görmese de; duy onu, bakmasa da. Kul diye değil, YARATAN’ın
ESERİ diye bak; ne kadar hatalı olsa bile. Ucunu dürmek değil;
katlayıp ütülemek, kullanır hale getirmek vazifendir. Camiye gidene, vaizi
dinleyene sözüm. ALLAH’ım cümleden RAZI olsun. Güzellik olmalı sözü,
doğruyu bilmeli ÖZ’ü; hataya değil, iyiye bakmalı gözü. Öyle girsin
camiye, sözünü desin cemaate. Bilmeyene bildirmek, bilenin vazifesi. ALLAH
AŞKINA söz edene, kimse yanaşmaz. Yeter ki sen ‘ALLAH’ım.’ de,
sığın, ALLAH AŞKINA söz et. ALLAH’ım; ADI’nın anıldığı, gönüle
konulduğu yerdedir. ADI’nı ananın, gönüle koyanın YARDIMCISI’dır.
ALLAH’ımın ADI’nı, ticaret yapmaya çalışana, ALLAH’ım yardımcı mı olur?
Dediğim açık. Aşamayan kalır, yerini alır. Aşıp geçen yürür,
yürüdükçe görür. Kalan ne görsün? Yerde toprak, havada yaprak. Omuza kadar ağırlık,
neden gelir? Elbet yürümenin ağırlığı. YUYAN dilersen, elbet
bulursun. Yağan yağmura bile el açarsın. İlle akan su gerekmez.
Mümin olursan, yumuşak kalırsan; akan suya da varırsın. Cümleye. Okumayı dilemek güzel, eğer faydalı olmayı
düşünürsen. Omuza yük koyabilir misin? Cümlenin yüküne yardımcı olabilir
misin? Ayağını cümle için atabilir misin? Adını değil, yurdunu
düşünebilir misin? O zaman ‘Cümle için yaşadım.’ diyebilirsin. Her
kul, ‘Cümle.’ dese; zaten harp olmaz, kimse kimseyi vurmaz. ‘ALLAH’ım YARATTI.’
dense, kuluna kurşun atılmaz; geçmişe bakılsa, günde mücadele
edilmez. ‘Medeniyet ilerledi.’ denir, kul harcamaya mı? O da ALLAH’ımın
EMRİ ile. Kul harcamasa, başka yol bulunur. Günün kulu da öyle
imtihanda. Aya varma ile, daha mı üstünlendi? Oyuncağı eline mi verildi?
Yarın tepinir, ‘Oyuncağım alınır.’ der, onun mücadelesi başlar. Kumun
yolu eskimez, ‘Zamanı geçti.’ denmez; çünkü her güne uyar. Üzerinden tank da
geçse, deve de yürüse değişmez. MEYDAN kulunu bırakmaz, varacağı
yeri buldurur. Dediğim açık, kum yolu GÜLÜ’ne götürür. GÜL’ün
gösterdiği, “KUR’AN.” dediği; gününde de kulunu eğitir. Ne aya
gitmek, ne denize inmek; kulun gönlünü değiştirmez. Gönlü açık olan
kula, KUR’AN’dan başka kitap, yol vermez.

Havayı bulutlu, kulu umutlu gördüm. Umut, bulutu
dağıtır. Sanılan gibi değil, kokuya yer yok. Olayı derim. Cümle
elini açsın, ne var ki
eğriden cümle kaçsın, doğruyu bulsun. ‘ALLAH’ım.’ desin, eğriye duacı
olsun. Beddua değil, hayır dilensin. Beddua ettiğin de, ALLAH’ımın
kuludur, O’nun YARATTIĞI’dır. Ne ona,
ne buna, cümlesine. Olmuşa ‘Dur.’ desen, yersiz; güzele ‘Gül.’
desen, köksüz; dünyaya ‘Dön.’ desen, çarksız. Çarkı yok, amma döner. İyiyi
de, dönüğü de öğütür. Kaleye de kapı vardır. Kapısız girmeye
çalışırsan, savaşırsın. Ne genci kınayın, ne yaşlıyı. Olaylara
dürbünün uzak camıyla değil, yakın camıyla bakın. Uzak küçültür, yakın
büyütür. Unutulmasın çiçek bahçesinde, diken de olur, ot da yürür. Her kulun
fikri alınsa, yoluna konuysa, ‘Cümlenin.’ denilse, söz zümreye verilmese;
aşılması güç gelmez. Kırana kıran verilmez. Ortaya post serilse, oturan
belli olsa; kimseye söz düşmez. Postta oturan, her kula söz verse, sözüne
hürmet etse; post layık görülür, ‘HAK KULU’dur.’ denilir. ‘Posta oturdum söz bende.
Yol veririm, kul görürüm; kulluk etmeyeni, huzurdan çıkarırım.’ derse; posta
layık görülmez, öyle derviş sevilmez. Yol, kulun; post, yolun; söz,
cümlenindir. Posta gelen söz vermezse, yolu kendi açar. ‘Yumuşak olunsa.’
denir, ALLAH’la kul arasına girilir. Gerçek olanı demek suç olursa, gerçek zor
ile söylenir. Ne senin ne benim için dünya kurulmadı. Cümle kullarınındır. ‘Buyurun.’ demek, misafire sevaptır. Yudum alan
bilir, ne var ki mümin olanın misafiri eksik olmaz. Misafirin olması, kulun
gönül ölçüsüdür. Gözün gördüğü yere kadar bakarsın,
kulağın aldığı kadar dinlersin. Ötesini düşünme, ALLAH’ımın
verdiği ölçüden ayrılma. Gözünün görmediği yer, duvarın ötesidir.
‘Duvara tırmanıp göreyim.’ dersen, komşu kapısına kulak verirsen; görgünün
ötesine geçersin, o anda kötüyü seçersin. Bağımız-bostanımız budanırken anılır, meyve
versin beklenir, meyve olanda sevinilir. Yediğin sende, andığın bende
olsun. Gümüş yol, verimini arttırsın, nasibiniz bol olsun. Geçen gün,
yaprağı dönen kitaba benzer. Okudukça açarsın, okuyanı geçersin. Geçen
yaprak, anılan eski güne benzer. Gözün yaşlı, geçen günü hayretle
karşılar. Varsın aksın, ne çıkar? Akmayan gözün yaşı, yakar. ‘Göz
yaşı akmasın.’ dersin; AŞKI’na aksın. YUNUS’um der ki: “Göz yaşı
akıtana, AŞK deyip kakıtana; olsa da olur. ALLAH’ım münasip görmüş,
vermiş, göze depoyu kurmuş. Akıtmak gerekmese vermezdi, kulu üzüntüye
koymazdı. Üzülecek-ağlayacak, bedenin zehrini akıtacak, gördüğü günün
güzelliğini bilecek.” Kanun dünyaya hüküm giydiremez. ‘Neden?’ derseniz,
hüküm ne sende ne bende, YARATAN’ımda. Geçen güne ayna tutarsan; ‘Gelecek güne
yol alır.’ dersin, tarihi yeniden yazarsın. Yazılan bozulmaz, bozulan düzelmez.
Üzüntü edilmesin. Sözümüzün sonudur, sözümüz güne konudur. Her kul gönlünce
yorumlar, netice aynaya benzer.

Geldik gelenle, güldük diyenle, yürüdük
sevenle. Yumuşak yumak, sert şişe gelmez;
yumağın düğümü, üzüntü ile çözülmez. Her yumak hayır diye sarılsa,
sabıra yer verilse; düğümü kolay çözülür. Şükür, arttırır eksiltmez. Her
yemin ALLAH’ın ADINA edilir. Ne var ki, yemine en son karar verilirse yerini
bulur. Her sözü yemin ile noktalamayın. ALLAH’ım gönlünü bilir. Aymayı bilenle, yumağını yersiz saran; elbet
bir olmaz. Suyun akışına desti koydun, yumağını yumuşak sardın.
Üzüntü aldın, dumanın yumağına sıkıntı verdi. ALLAH’ıma havale et. Suyun
aktığı yerdesin. Akan suya gelen çok olur, destisini alan gelir, damlasa
da bekler. Demek şudur ki; gür iman. ALLAH’ım beden boyuna değil, gönül
paklığına bakar. Sunduğumu alan, katıksız gönüle koyan ilk kulsun.
ALLAH’ıma binlerce şükret ki, akan suyun başındasın. Gerçeği
görmek, olmadan ermek her kula müyesser değildir. Ben iltifata değil,
hakikate yer veririm. Semiz kul etine, temiz gönül cennetine hizmet
eder. Olmuşun gelmişiyim, PİR olmuş ermişiyim,
VEREN’in aşığıyım. Almaktan ziyade vermeyi düşünenin, her zaman
yanındayım. Asmayı budayanla, kolunu sıvayana; beklemek
düşer. Elbet beklediği olur. Gümüşe dünyada elbet bakılır,
gümüş ile her yol açılır. Ne var ki gönül yolu, altın ile açılır. Hata ne anılmalı, ne yorulmalı, ne başka
yumağa dolamalı. Gücenmek, kula yaraşmaz. Yerden aldığın taş yerde dursun, kul
elinde gezmesin; düşer ayağa gelir, can yakar.

Hayır sözü aldık, kuluna verdik; saz diye
çalmayın, düğüm ile dürmeyin. Sabıra yer verin. Yol açılır düzen yerini
bulur. Gemi kaptansız yürümez, yürüse de yol bulmaz.
Geminin kaptanı YUVA’nın
başında olanına benzer. Denizde dalga da olsa, gemiye su da verse; saati
gelir durulur, gemi limana varır. Yumağın düğümü, sabır ile çözülür.
Ocakta ateş yakarsan, bacadan duman tüter. Ateşi kor olur, duman da
kesilir. Güç gelen, yoluna durmayandır. YÜCE’nin EMRİ
olandan çıkmak , kulun gücünde değildir. Hatayı üzerine alınma.
Olacağın önü alınmaz, taş koysan durmaz. Oymayı ağaca yaparsan, değer bulur.
Meyvesiz ağaç, oyma için kullanılır. Meyveyi al eline, ver diline. Sazı
eline alan, ‘Ses vereyim.’ diye alır. Vermeyince, düzene konulur. Neticede,
çalınır söylenir. Suyun akışını düzene koyarsan, daha çok
toprak sular. Ekilen toprak, su bekler. Suyunu aldıkça, bereketi çok olur. Naz
eden, günü gelecek, aymayı bilecek. Ona de ki; seçen-seçilen ALLAH’ımdan. Ne benden,
ne senden. VEREN’i düşün, kuluna hata yükleme. ‘Yetmez kahır.’ deme.
Çekecek kahrın varsa; ondan-bundan değil, kaderinden çekersin. Ver elini,
aç dilini. ‘Güç.’ deme. Güçlüğü yenmeye çalış, dünyada yumağı
örmeye alış. Öreceksin, ördükçe göreceksin. En güzeli, örerken dünyada,
güvenilen kulun yardımını görmektir. Kulun yardımı; yolunu bilen, HAK için
yürüyendir. HAK YOLU’nda gidenden korkun olmasın, ‘Sonu hayır mıdır?’ diye
sorulmasın. ALLAH’ımın VERDİĞİ hayırdır, şüpheniz olmasın. Yemin edilmesin. Yemin. Elbet ALLAH’ımın ADI’nı,
yumağını sarmaya değil de, kula katmaya, ortaya atmaya kullanırsan;
hata olur. ‘ALLAH’ım şahit.’ demektir. Kendin doğruluğunu
bilmediğine ALLAH’ımı nasıl şahit koyarsın? ALLAH’ın gördüğünü
kula şahit etmek, kulu üstün tutmaktır. Kula hesap vermek mecburiyeti,
asla yoktur. Geçsin seferden, versin seherden saat. Duman
alanın, dumanını dağıtsın. Seherin geldiğini, günün aydınlığını
göstersin. Her olay, günde zor gelir, geçende unutulur.
Ocağı yaktık, dumanı attık, kapıyı örttük. Soğuk hava, kardan.
Soğuk, yumaktan gelmesin. Kardan gelen, örtüyü alandır; kuldan gelen,
derdi alandır; SAHİB’i olan, kulunu SEVEN’dir. Dert etme. ALLAH’ıma havale
edilen; selameti görülendir, düğümü çözülendir. Denize girerken dalga olur, oturanda durulur.
Durulacak, doğru yönü bulacak. Tarlaya tütün eken; verimini bekler,
şafak gelmeden tarlaya düşer. Alışı verimli ise, sevinir.
Olmayana yerinir. Emeğinin karşılığı, her zaman varit
değildir. Kader budur. Mendil kalıbını alırsa, cebe hata vermez. Onun
için, dürer de koyarsınız. Söz de dürmeden denirse, pot yapar. Dört söz, bir
saz. Müzik bile biteviye gitmez, söze saz karışır. Sazın
karışmadığı yerde, söz tatsız kalır. Kuyuya ses ver, kendi sesini
alırsın. Yağın sana verdiği, senin kula verdiğine eşittir.
Motor dahi, yağı ister. Meyhane, şarap isteyenin; saki, testi
taşıyanın; sarhoş, bardak tutanın adıdır. Aşık, saz vuranın söz
edenin; mecnun, yola düşenin düştüğünü
bilenin adıdır.
varit: olabileceği akla gelen

Hummalı olunan günde, duman kesif gelir. Aymayı
bilmeyen, olaya ‘Hayırsız.’ der. Yumuşak yol bilinmeyen her olay. Ot bürümüşse tarlayı, verimi kıt mı olur? Söz
etmeye değmez ki. Otu temizleyeceğini bilirsin, kolunu sıvarsın.
‘Vah, ot bürümüş.’ deyip kolunu bağlarsan, ‘Verimsizlik.’ deyip
ağlarsan; ağlayış ta, bağlayış ta yersiz olur. Her
olay böyledir. Söylenilenden ötesini düşünmeyin,
sağını-solunu aramayın. Çünkü söz, mayalı hamura benzer; ne tarafa
çekersen, öyle şekil alır. Aydın olsun gönlünüz, ferah bulsun gününüz. O
suyun akışı gür, öbür suyun akışı suyun seviyesinde ise,
değersizliğinden değil. Su vardır yüksekten akar, gürler de
gelir; su vardır yerden kaynar. Değer ölçüsünü almayı bilsen, ikisinin
aynı olduğunu görürsün. Asalet, bedende değil gönüldedir.
Ayağını yere basanla, yere halı serenin gönül farkı ölçülmez. Bedenin
rahatlığı, cenneti buldurmaz. Yanılmayın. Dediğim, rahat yaşayan
cennete gidemez değildir. Seyahate giden, akçesine göre gider; ahirete,
gönül paklığına göre gidilir. Teferruat kulu yanıltır. ‘Güne uymak’ demek, yaşadığın güne
uymaktır. Elbet cemiyetin kınadığı, senin yanlış hareketindir.
Yanlışlık yok. Sakın gönülü üzme, ‘Halim ne olur?’ deme. Sen bu halinle,
olmadan ermiş kulu göründün. Fistanına ölçü almadın. Suyun aktığı
yerde, suç olmaz; kulun gönlü suça yer vermez. El ile olanla, gülü koparan bir
olmaz. El dileyene, kolunu ver. Kolun senden gitmez. Yola gidene kötülük
gelmez. ALLAH’ımın EMANETİ’ndedir. Yumak, mümin olanla, oyma ile işlenir. Gümüş,
YUYAN’a, dünyanın mülkü. Az da olsa, çok ta gelse; emanetçi olduğunu
bilir, gayesini altın yoldan çevirmez. ‘Gelen gelsin, hep benim olsun.’ diyen
yanılır. Ne dünyada huzur bulur, ne ahirete hazırlanmaya vakit kalır. Soyunmayı; yerden değil, yönden arayın.
YUŞA’yı düşünün. Ne yerden, ne şerden korkmadı. Doğrusu
yazıldı, ALLAH’ımı bildi, O'na sığındı. Düşündü, AŞK’ına dünya
dar geldi. (Resim verilir: Bir kuğu resmi) Yazıyı kestik, okumaya yer verdik. Olacağı
ALLAH’ım hazırlar, kulunun önüne serer. Onun için kul üzüntü etmesin, ‘Ne
olacak?’ demesin. Başın saç ile örtülüdür. Saçı kesersen garip
gelir. Göz görür. Gören göz, duyan kulak ile değer kazanır. Kulak duymaz
ise, olay kendi zaviyesine göre yorulur. Resim, günde gönüllerinizin paklığını
gösterir. Yüzünüze ayna tuttum. Gümüş ne ile alınır, altın ne ile verilir? Medine, gitmeyi dilediğiniz.
Doğuşu-oluşu-göçü umduğumuza erdirse ALLAH’ım, elbet
seviniriz. Ne var ki, dilersek, gönülle de varırız. ALLAH’ım gönülle
varışı nasip etsin, kulunu layık görsün. Mertebe; gitme ile değil,
varma ile alınır. Çiçek dahi layık olduğu yerdedir. Her çiçek, ALLAH’ımın
ELİ’nde aynı değerdedir. Ne var ki, kulun elinde yeri ayrıdır.
Unutulmasın, hiç biri sebepsiz verilmedi, hepsi kulun hizmetine serildi.

Günün, hayıra meyyal olduğunu bilirsin, her
gün bir nasip alırsın. Yemeni, hizmet değildir; giysen de olur, giymesen
de. Sadaka, ganimet değildir; versen de olur, vermesen de. Nimetten de,
ganimetten de üstün olan, tatlı söz vardır; gönül alır, kulu kazandırır. Elle
tutulmaz, gözle görülmez; ne var ki, tatlı sözün verdiğini doksan dokuz
vakit namaz vermez. Namaz, ibadet kulundur; kul, yolundur. ALLAH’ım; iyi-kötü,
güzel-çirkin, her kulunda sarılır. İbadet eden kul da, ALLAH’ına
sığınır. Kul vardır, sadece gönülle sarılır; kul vardır, hem gönülle hem
bedenle sarılır. Ne var ki, namazı korkudan değil, AŞK’tan
kılmış olsun. Gümüş yoldan derdin mi var? Dünya gelmesin
dar. Yumaktan düğümün mü var? Yerinme, dünyayı önüne ser, cümle kuluna
VERDİĞİ’ni gör. Vermeyi dileyen ALLAH’ım, dileğinden
ayağına getirir. ALLAH’ımın kuluna SEVGİSİ, görmeyen kulunun
nankörlüğüdür. Üzüntü edilmesin, kapalı bohça açılmasın. Yamayı
vurduk, açığı ördük. Gammaz olan, yediğini hazmetmeyendir.
Durur-durur kusar. Gammazın verdiği zarar, sadece biraz bulaşıktır.
Unutmayın, sabır ile bekleyen, ‘Layık gördü ALLAH’ım.’ diyen; muradını alır. Sohbet etmeyi, suyun akışından gördük; gelen
her kulu sevdik, derdine ortak olduk. Verileni andık, derdini sergi diye ortaya
koyduk. Sebebini aradık, güldük söyledik. ‘Bu muydu derdin?’ dedik. Avucuna su
dolmuş, ayağı çamur olmuş. Yıkarsın, geçer. Geçmeyen gönül
yarasıdır, RUH’un karasıdır. Kulu korkutan, günün gecesidir. Unutulmasa, her
gece güne döner. Gecenin de hayrı var. Geçen gece unutulur. Kulunun
kaldıramayacağını vermez ALLAH’ım. Verdiğini, GÜCÜ ile verir. Geceyi,
ay ile yıldız ile süsler, RUH’unun gönül yolunu besler. Her çıkışın günü
verilir, perşembe gecesi bir adım atılır. Yemin edilmesin. ALLAH’ımın ADI’nı; yumağını
sarmaya değil de, kula katmaya, ortaya atmaya kullanırsan; hata olur.

Yumağı gayeye uydurmak değil, kadere
‘Kötü.’ dememeyi denemeli. Her ‘Kötü.’ denilen, hayıra kapıdır bilinsin. Kul,
yaratıldım diye sevinsin. Danışılan olsa da, kul yüzünü aynaya çevirse
de; duman kulu yanıltır. ALLAH’ım VERİR, verişi bilinir; kul verileni
görür, gönüle gine de duman koyar. Bu demek değildir, o kul mümin; niyeti
kıt. Ne var ki huzuru bulamaz, dünyayı ne kadar güzel görse de sevemez.
Sevilmeyene, can-u gönülden hizmet edilemez. Sözümüz, derinden geldi de onun için. Daha önce,
sana-bana diye söze girilirdi. ‘Girdap.’ dediniz, şaşırıp kaldınız.
Kurtuluşa nasıl çalışılırsa, siz de düşünce kurtuluşuna
daldınız. Kumun tanesini sayamazsın, sözün cümlesine
uyamazsın. Dinlersin, ‘HAK SÖZ’dür.’ dersin; gine de, kolayına gelene bakarsın.
Göğün, ne derinliği ne uzunluğu ölçülemez. AŞK ta öyledir.
Yuvarlak masanın başını buldun mu? Durduğun noktayı başı say,
dön de gel; sonu bulursun. Göğün bilinmeyen kısmı yok. Sana gerektiği
kadarını ALLAH’ım gösterdi. Sonunu merak ettin. ben de merak ettim, amma hala
sonunu bulamadım. Masayı açtık, merakı giderdik. Sorgun dünyayı almasın,
merakın niyetini açsın. Sorgunun günü gelmedi, ağaçtaki meyve ermedi. Olmasını
dilersin, ‘Erken olsaydı.’ dersin. Sabrı, sepete koyalım diye vermedi ALLAH.
Kullandıkça değeri artar. Asmayı budadın, olayı büyütme. Asmayı budadın,
kolunu sıvadın. Gücünü, duvarı yıkmaya değil, sıvayı karmaya harca.
Düşünürsen bulursun, kuvvetini kimden alırsın? Kuvvet, yalnız yumrukta
değil. Çeşmeyi tutan da, testiyi dolduran da,
ALLAH’ımın kuludur. Suyu içen de, yere döken de ALLAH’ımın kuludur. Ne var ki,
içenle döken, kulluktan aynı nasibi almaz. Sorulan, içtiği kadar
dağıtandır. Dökenden değil, dağılandan toplanır. Beklemeyi
bilen, şafağı görür. Yaprağın verilişi, ağaca süs olsun
diye değil. Yemeyi değil, doymayı düşünen; ‘Ne olsa olsun.’ der,
kuru lokmaya iltifat eder. Sevdiğim kadar sevildim. Ne var ki, günümde
sevmeyenlerime de sevgi verdim. Göçümden sonra anıldım, lekesiz sevildim. Mayasını yoğuran, dal üstüne beden koyan;
kuru dalda, ateş yerine gül verendir. Adı adına eşit, dünya halinde
reşit, her olayda bulur kasıt. Güzellik, ölçüsüne verenin değil,
görenin. Her yaratılan, dönüşe uyar. Dünya-ay-kainat
içinde her olay. Aslında verilen, senden uzak kalandır. Tutmasını bilmedin,
denilene uymadın. Nasıl ki, cereyanı bilmeyen tutamaz. Elini yersiz koyarsa,
cereyan çarpar. Gün geçsin, yerinme olmasın. Kulun ölçüsü ile ilgili
değil, vakit gelmedi. Sabıra yer verene, sen de uy.

Yüzünün rengine, gönlünün dengine,
sunulanın verdiğine, kumun tane hesabına; akıl yorulmasın. Aş pişer ocak üstünde, kuş gezer
ağaç dalında, her olay yerli yerinde. Ayağını sudan, başını
gölgeden ayırma; mide ile gönülü karıştırma. Mümin olan bilir, sohbeti her
sofrada gönüle göredir. ‘Sarhoş.’ denilende, gönül ile mide arasına girendir. Suyun akışına söz
edilmesin. Gelişim ne sofraya ne safrayadır, sadece sohbet içindir. Gönül
eğlemek, defter doldurmak için değil. Yolumuz han misali, yolcumuz
dolu. Gelen de var olsun, duyan da, sohbetten uzak kalan da, sohbeti günlük
olaya katan da, gemiyi denize atan da. Olgunluk, ne yaşta ne başta.
Pişen aşın tadını söz etmeyin. Amade olduk, ‘Yol verelim.’ dedik. (MUHAMMEDEN
RESULULLAH mı, yoksa MUHAMMEDÜR RESULULLAH mı?) Duamız soruldu,
‘Yanlışlık?’ denildi. Yanlışlık, bilinmeyende. ‘MUHAMMEDEN
RESULULLAH’, ALLAH’ımdan, RESULÜ’nden dileğinde söylenir. ‘MUHAMMEDÜR
RESULULLAH’, ‘ALLAH’ımın RESULÜ’dür.’ demektir. Yani sizde, -den ve-dan, -dur
ve–dir. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun. SAHİP OLAN, güzel güne göz açtırsın.
‘Veremem.’ denilmesin, VEREN’den izin alınsın. CAN’ım CANAN’ıma, kanım bedenime
gereklidir. Beden, dünyada; CAN’ım, yumuşak yolda. Yumuşak yolun kumu
çok olur, kumda ayak izi kalır. Yolun gittiği yere, arkadan gelen de izini
görür. Taşlık yolda giden, ne rahat yürür, ne iz bırakır. Kayalık yolda,
ağaç da olmaz, kulu gölgesine almaz. Yolu, kumda yürüyün. Akan suya el konulmaz, başı verilmez, suyun
aktığı yerde kir olmaz. Yorgunluk bedende, olgunluk gidende, aş
pişer sahanda. Nay ile verilen, ‘Hey ERENLER!’ denilen günden, bu
yana geldik. Nay gine aynı sesi verir. Ne var ki, ‘Hey ERENLER!’ diyenin sözü
edilmez. Okuyun, açın. Mektubu alırsınız, açmadan içindekini bilir misiniz? Sözü bağlayalım, mümin kulun eline GÜLÜ’nden
gelen Selam’ı verelim, gönül yolu ile iletelim. ALLAH’ım cümlenizden RAZI
olsun. Selamı alındı, Duası sizlerle bir oldu. Uykuyu söz etmeyin, ‘Ağırlık geldi.’ demeyin,
uykuyu bedenden uzağa atmayın. Ağırlık değil, uykudur gelen.
Hepinizin uyku idi. (Akım
alışının yoğunluğu diye yorumlanır.) Üzümün tadı, hep bir mi gelir. Gah tatlı, gah
ekşilik verir. Sirke de üzümdendir, şarap ta, şurup ta. Geceki
sirke gibi geldi, gecenin sözü de burada kaldı.

Ne sen benden ayrısın, ne ben senden. Ben
ALLAH’ımdan, ALLAH’ım cümleden, cümle ALLAH’ımdan. Şarabı, AŞK’ımızı kırbaçlasın diye
içeriz; AŞK yok ise, versin diye değil. Ağaç olduk, yaprak olduk, tarlada biten otun,
yabanisini sevdik. Ağacımızın yapraklarısınız, dökülmeyen; dalısınız,
bükülmeyen. Gücümüz, her yaprağa su vermeye yeter. Kökümüz su
başında. Gönlümüz kul ile, gücümüz kol ile. Dünyaya verişimizi almaya
geldiniz, yaprak oldunuz. ‘Dal olsak, yaprak versek.’ demeyin. Maksat,
ağaçta olmak değil mi? Yaprağın verişi yok mu, kulun
görüşü yok mu? Elbet, yanan kul gölgesine sığınır. Denize girmek için, önce sahile gidilir. Önce ayak
konur. Ağaç olmak için, önce ağaca hizmet gerek. Ağaç ta; çiçek
açacak, meyve verecek. Kul yiyecek, çekirdeği dikecek. Fidan çıkıp,
büyüyecek. Ağaçta çiçek iken, çiçeğin ağaç olacağı
düşünülemez.

Hoş gördüm. Benden yol alanın, olmuşa
gün verdiği bilinir. Yazı ile verilen, gelen günde değerini alır;
sözle verilen, gününde kalır. Dağda biten ot, keçiye; ovada biten ot,
şilteye. Dağdaki ot yersiz mi, keçi dünyada değersiz mi? Kuyuya vardım, derince; nimeti aldım, verince;
mümin kul gördüm, gönlümce; sohbet ettim, dilimce. Dilimden alan da var,
alfabede kalan da, sohbeti fala çeviren de. Olmadan gülene, düşmeden
ağlayana; MEVLÂNA ne desin? Meyve yiyip, ‘Ermemiş.’ diyene, güleyim. Ermemişse,
ne kopardın; almış isen, ne yedin; yediysen, ne dedin? Kul her sözün
ardına, günahı koyarsa, sırtını ona dayarsa; sevabı asla bulamaz, çünkü iyi
olanı bilemez. Dağa bağ diksen, dallanmaz; bağa yalnız gitsen,
toplanmaz; üzümü sergiye koysan, ballanmaz. Kulu, ‘Eğiteyim.’ diye korkuya
koyarsan, güzelliği görmez, korku ona yer vermez. Kul huzuru; ne göç ile, ne de güç ile bulur. Bir
el dengelemez, iki elde koz olmaz. Her olay kademeli gelir. ‘Bu mudur?’
demeyin, verilene kusur bulmayın. Ne verilen hatalı, ne görülen. Yumuşak yolu bilen, bizden değil mi?
Yumuşak kulu gören, sizden değil mi? Saz demedik, söz verdik, GÜL’ü
söz ile derdik. Yanlışlık bizden gelmez. Hata ile kul cezalanmaz. Yeter ki
hatasını bilsin, ‘ALLAH’ım affet.’ desin. CAN sende, CAN bende, CANAN cümlede, cümlemiz
CANAN’da. Olmuşu bilelim, geldik bulalım, ‘Selamet.’ diyelim. ‘Başkasına yazdırır mısın?’ demiştiniz.
İzahını bu gün aldınız. Memba kuvvetli olunca, yeri belli olmayan,
toprağı yumuşak gelen, aynı zamanda çok yerden kaynar. Dünyayı güzel görmek; ne elde, ne dilde, ne gözde.
Gönüldedir.

Masamız-yasamız, hep bir sözümüz, seven ile
beraber gönlümüz. Gam yersiz. Asma susuz değil. MEYDAN yolun bulmamış, yumağı düğüm
olmuş. Çözülmedik düğüm olmaz. Kul çaresiz kalmaz. Secde; ALLAH’ımın SERGİSİ’ne varmak
değil, SEVGİSİ’ni içte duymakla yapılır. Aşığım CANAN’a CAN’ımdan ötürü,
aşığım CANAN’a aymayı bildiğimden beri, aşığım CANAN’a
cümleden ötürü. Gölmüş duru suyun yatağı, yolmuş giden kulun
YUYAN’ı ile gideni. Mümin kul yol bilir, sözünü eden kula elini verir. Yoğurdunu paylaş da ye. Müsait yol
dilersen, manayı bilmek istersen, geceyi gündüzden ayırırsan; danışılan
yersiz. ‘Duman, yumuşak kula gelmez.’ diyen,
dediğini bilmeyendir. Ayna duvara konur; bilen görür, bilmeyen yürür.
Yumuşak yol sorulsa, yolumuza gelen değerini bulsa; ‘Nerde gelenler?’
derim. Yumuşak masayı almayı dileyenin; imtihan vermesi, yukarı atlaması
beklenir. MEYDAN kurulmuş, kulları toplamış. Mayayı bilenden,
şarabı sevenden korkun olmasın. Ne elden gelirsin, ne ele varırsın. Yumuşak
yol; bilene yumuşak gelir, bilmeyenin ayağına taş vurur. Maya eldeyse, sohbet dildeyse, CANAN gönüldeyse;
korkusu olmasın, dünyaya küsmesin. Yorgunluk kulun sözü olmamalı, bedene fazla yük
vermemeli.

Ne gelişimiz eksik, ne görüşümüz. Ne var
ki, kapıyı vurmadan, gürültü yapmadan geliriz; anıldığımız yerde oluruz. Sürgün olanla, derinde kalan bir olmaz; sürgüne
giden, ümitsiz kalmaz. Bizde düğüm yok. Açtığın gibi değil,
seçtiğin gibi olsun. Mantığına uymayan, doğruyu vermeyendir.
Mutluluk, dileğine uymayan mıdır? Mutluluk, ne sergide ne çarşıda
satılır. Kendi bünyende. Hissin mantığına uymazsa, mutluluğun haram
olur. Dama taşı olma, elden ele gezme. Damayı eline
al, çıkacağın hedefi kendin bul, karşındakinin oyununu da düşün.
Zararı kimseye verme, bir-bir berabere kalmayı dene. Karar vermek, anlaşma ile olur, söz ile ikna
edilir. Unutulmasın, söz acı değil tatlı olmalı. ‘Hatalıyım.’ demeli, af
dilemeli; acı dil kullandığından, hata sende olmasa bile. Yumak çözüldü,
söz edildi. Sen adımın attın, kararını verdin. Kumun tanesini dahi rüzgara
üfürme; gidenin gözüne takılır, üzüntü olur. Bastığın yerde dal
kırılmasın, çiçek ezilmesin. Eğer kaderin olmasa, karar veremezdin. Kararı
his mevzuunda oldu. İş mevzusunu zaten kapattı. Kuyu su gelsin diye
açılır, derin de olsa, suyu bulunur. AŞK, daima yüksekte duran sıcak havaya
benzer. Unutulmasın, soba mevsimi geçende, her yerde sıcaklık aynı mıdır?
AŞK ta, kulun mevsimine göredir. Gençlikte bir sobalık AŞK,
yaşlılıkta kainat AŞK’ı. Unutma ki, hava ısındı mı; sobanın
sıcağı lüzumsuz görülür. Yolumuz gelenindir, ‘ALLAH’ım!’ diyenindir. Geleni
gelmeyeni, seveni sevmeyeni severiz. Çünkü ‘ALLAH’ım YARATTI.’ deriz. Nasıl ki,
tarlada gördüğün her çiçeğin güzelliğini seversin, güzel olmasa
da güzellik ararsın. Kiminde koku, kiminde renk, kiminde ahenk. Manayı; dilediğince değil,
gördüğünce bil. Meyve ağacı; dalında olana, yapraktan gelene ne
verir. Veren köküdür, köke gelenidir. Nasıl ki, kulun bilişi, kendi
mantığı ise; kaderi çözüşü ALLAH’ımın EMRİ’dir. Güzellik; niyete uyanda değil, olaya
uyulandadır. Niyetinin sana hayır getireceğini, sen bilir misin? Yersiz
hiç bir olay yoktur. Nasıl ki, yarattığı hayvanın kürkünü dahi
düşünür. Çünkü hayvan, mantığını kullanmaz, üşüdüm diye sırtına
fistan giymez. Onun için, YARATAN’ım onu düşünür, fistanı ile yaratır.
Kulun mantığı; kaderini çizmeye değil, günlük yaşantısını
sürdürmeye yarar. Yolda giden, karşıda su gören; sabırsız olur.
Susamış ise, koca göl az görünür. Yanına varanda, eline alada;
içeceği bir avuç sudur. Miden kadar alırsın, gerisini aynı yerde
bırakırsın, alıp götüremezsin de. Aslına gülenin sözü, ham gelir. Günde tatlı gelse
bile, yutulanda ağzı burar. Niyeti uymaz, gelen güne bakmaz. Günü
yumuşak geçti, gelen güne yol istedi. Güğüm gelse, yere dökülse; ne dökülen kalır,
ne güğüm boşalır. ‘Güğüm döküldü, param saçıldı.’ deme, dert
etme. Dökülen varsın kalsın, güğümdeki sana yetsin. Korkun yersiz.
Güğüm çarşıda çok, bir daha alırsın. Kavak ağacı neden sıraya dikilir, meyve
ağacı karışık dikilir. Arasında dolaşılır, meyvesi toplanır.
Suyun akışına gidersen, görünüşe uyarsın. Günün geçtiğine
değil, gelenin hayrına inan. Kul vardır, kurak yerde durur, suyu arar,
eliyle kazar. ALLAH’ım niyetine
uydurur, suyun membaını buldurur. Göz verilişi iki, tek görülür.
Göğün büyüklüğü, gözün kadar değil. Göz-gönül, aynı demette,
gönülden geçirdiğin ile yan yana. Aslını bilen, yalnızlık çekmez.
Olmuşun sözünü etmek, çorbaya su katmaktır.

Huymuş sevilen, kulmuş görülen.
‘Olmuyor.’ denilen, olması dilenen; geleceği hazırlar, kul günü gelende
‘Hayır.’ diye hatırlar. Her kul diler, yazmak ister. Benden soran; elde
mi, dilde mi, yoksa zeminde mi? Membaın bulunuşu, kaynağın
fışkırması iledir. Yer altındaki memba, nerden fışkıracağı belli
olmaz. Bulduğu yol da, yumuşak topraktandır. ‘Ben de yazsam.’
diyenler, toprağı kazanlar da; su bulabilirler mi? Ne var ki, aynı membaa
ulaşmak, ALLAH’ımın LÜTFU’dur. Üzerine düşülmesin, ‘Ben de yazsam.’
denilmesin. Aymayı bilen; ömrü uzun olandır, dumansız yaşayandır,
yaşamayı bilendir. ‘Gezeceğim, nasibimi alacağım, görüp te
uyacağım.’ dersen, yolun açılır. Hangi çiçek güzeldir? Elbet hepsi. Güzeli güzele
vuramazsın, ‘Sen daha güzelsin.’ diyemezsin. Sana, ‘Güzelsin.’ diyene de ki;
‘Güzellik, YARATAN’ın, sevmeyi öğretenin. Sevdiğim kadar güzelim.’
Sevmeyenin sevilmemesi, sevgiden nasip almamasındandır. Cemiyet bozukluğunun tek sebebi; sevmeyi
bilmeyenler, ‘Yalnız benim.’ diyenlerin yoludur. Sevgi olmayan yerde, katılık
olur. Katılık, felaket getirir. Kusmak, safrayı atmaktır; sevmek, öfkeyi
hafifletmek. Seversen, kırmaya kıyamazsın, sövmeyi denemezsin. Kırık gönül;
yoluna atılan, ayağına batan cam gibidir. Gezmeyi, yol yürümeyi
güçleştirir. Sefere çıkarız, sehere bakarız. Toprak dedik,
membaını bildirdik, kaynak yolunu açtık. YUNUS’um ananlarla, ‘Merasim.’ diyenlerle, ham
meyve yiyenlerle, olmuşa etek açanlarla, eğriden kaçanlarla,
yumağı ölçenlerle. Mümin olsun olmasın, yeter ki doğruyu bilsin. Beden yükü yorgunluğa, gönül yükü
küskünlüğe götürür. ‘Günahı?’ deme, yanılma. Yumuşak yol bulan,
kaynağa sahip olan; dünya gününde, günahından arınandır. Varışa,
barış gerekti. Gemiyi alanla, içine dolan, aynı yolun yolcusudur; her kul,
kendi gönlünün kolcusudur.

Yavru konuşsa, yumuşak dese, söz
gerekmez. Sohbet olan yerde, her kulun konuşma hakkı olur. ‘Daha küçük,
dil çözülmeden ‘Almıyor.’ demeyin ‘Sohbetten nasip.’ MEYDAN’ın kulları, HAK
YOLU’n olur dölleri. Zulmü kula reva görmeyin, layık olsa bile. Kulun
cezasına ölçü vurmayın. Yolun dikeni kulu şaşırtmaz. Müsterih olunuz,
sebepsiz gelmez. Geceyi bitiren, gündüz sormaz. Her verilen haktır, HAK’tan
gelmedir. Uyku uyumazsan, günü görmezsin, günün hayrını bulmazsın. Geceyi
bilmeli, gündüze uymalı, her sözü duymalı. Ne var ki, her sözün üstüne taş
koymalı. Gözün gördükçe, kulağın aldıkça. Elbet, komşu duvarına kulak
dayanmaz. Asmayı, üzüm verir diye; fistanı, bedeni örter diye alırsın. (n
rüyasını sorar) Hür olmayı, bağımsız kalmayı der sana. Yanlış
anlaşılmasın; hür olmak, dünya yükünden sıyrılmaktır. Yoksa yakınlarından
ayrı kalmak değil. Gönüller yaklaşınca, hep aynı yolda olunca;
mesafenin sözü edilmez. Kötü olan yok ki. Her olay güzeldir, düşen yaprak
gazeldir. ‘Olsun.’ dediğin, suyundan aldığın; geçmeye köprü kurulur.
Oymaya yumuşak tahta gerekir, aynı kul gibi. Sert olan tahta, kırılır,
kırılmasa da çatlar. Müsterih olasınız, mesafe ölçüsü kula uygulanmaz, ‘Kul geç
kaldı, varamaz.’ denmez. Çünkü gidiş belli olmaz. Elbet göçün ölçüyle
ilgisi yok. Merdane söz alanı, sertlikle dağıtmayın. Mertlik dedim. Oymayı
yapmaya ağaç dilersin, ‘Gereklidir, ver bana.’ dersin. Sert
karşılanırsan ne dersin? Yolunu başka yöne çevirirsin. Suyun akışı
bir yerden olmaz, destini başka yerden doldurursun. Yersiz kul olmaz.
Yurtsuz olana ‘Hemşerim.’ denmez. Sen bana, ben sana, el-ele olursak, yüz
yüze bakarsak, her kula gülersek, VEREN’den şüpheye düşmezsek,
yanılana hudut gösterirsek; hem o kazanır, hem sen. ‘Asayiş düzgün olsun,
her kul huzuru bulsun.’ demek için, senin de katkıda bulunman gereklidir.
‘Şaşırmış.’ dediğin kulun elinden tutman gereklidir. ‘Neme
lazım.’ diyen, kendi de eğridedir. Ne var ki, el verirken ağaca
yapılan oyma misali. Akımın yükü her kulda ayrı tezahür gösterir. Müsavi olmak
değil. Senin kendi bedeninde ağır akım var. (y’ye.) Yüklü. Sizin
bileceğiniz manada. Cereyan. Sende cereyan nispeti yüklü. Güzellik,
nasibin olanı almadadır. Günümüz hoş geçti, yolumuz açık. Her
dileyene, ‘Bekleriz.’ diyene gideriz. Gözümüz gördüğü için ‘Şükür.’
deriz, sesini aldığı için ‘Şükür.’ deriz, elime verdiği için
‘Şükür.’ deriz, ağıza aldığı için ‘Şükür.’ deriz. Günahın
olduğu yerde sohbet olmaz. Sohbetin manası, AŞK’tır mayası. Oturduk
başına, yoğurur dururuz. Sert gelse hamur, suyunu katarız.
AŞK’ın mayası, bedenle ölçü almaz. Bedenin hatası, gönüle gölge sermez.
‘Sigara alsam, içsem.’ dediniz. Onu dedim. Suyun aktığı yerde, çamur da
olur. Ne suyun hatasıdır, ne kumun. Çamur oldu diye, suya mı hata bulalım?
Çeken topraktan değil, suyun çok geldiğinden. Asmayı budayan, elbet üzümü bekler. Güçlük
yenildikten sonra tadına doyulmaz. Suyun akımı, dağdan mı, bayırdan mıdır?
Saha geniş oldu mu, ‘Alacağım çok.’ deme. Alacağın, nasibin
kadardır. Gümüşü severiz, ‘Çok olsa.’ deriz. Çok olsa, çok mu yeriz? Ne
var ki, yiyeceğin çeşit çok olur. Karnın doyanda, miden dolanda;
baklava yiyen de bir, peynir ekmek yiyen de bir. Müsterih olalım, ‘Şükür.’
diyelim. Aynayı elden bırakmayalım. Sözümüzü verdik. İzin benden
değil. ALLAH’ım İZİN verdiği gün veririz. ALLAH’ımın
İZİN vaktinde. OSMAN geldi, cümlesi geldi, sofranıza duacı oldu.
Oyun, yumağa zarar vermez. ALLAH’a
ısmarladık. Sahibi olduğum CAN’ım, ALLAH’ım SEN’inledir.
SEN’den ayrı olamam, SEN olmadığın gün, ben yaşayamam. Yanlış
anlaşımasın, ALLAH’ımın olmadığı gün, elbet yoktur. Dediğim
şu. Sen anmadığın gün, senin için yaşamadığın gündür. Davul
ses verir, ne var ki sopa ona vurur.

Hummalı yumak, yumuşak yol arar. Arayan
bulur, bulan görür. Görgü, sergide değil vergide olsun. SAHİB’im olan, beni YARATAN, gönlüme
güzellikleri seren. Kapalı kapı, kula yol için değil, gelen
içindir. Yolu açılanda, kapalı dediğin kapı da açılır. Vakti saati gelir.
Suyun akışı yumuşak toprak bulur. Membaını bulan, kaynağına el
atandır. Kaynağı bende, toprağı YARATAN’ımda. Meyveyi alan yer, yiyen
tadını bilir. Ham meyve ağzı burar, eren meyve tadını verir. Gelenden-gidenden söz etme. Söz ile söz alana,
ümit katma. Zaman ve mekan, ölçülerimiz içinde değildir.
Mutluluğa şahit olmak, mutluluğun içine girmektir. ALLAH’ım, bir
kulun mutluluğunu bir başka kula gösterirse; layık gördü demektir.
Gerçek, verilene uyulandır. Güzellik, sevilendedir, sevendedir; olgunluk,
verendedir. Membaından veririm, GARİB eli ile.
Kaynağını bildiririm. Kaynağın, nerden, ne gün çıkacağı belli
olmaz. El ile torak kazılmaz. Dert edilmesin, üzerinde durulmasın. Kaynak
önünüzde, dilediğiniz an gözünüzde. Elde olmasa, ne gerek? Uzak
değilsin ki. Geçenle değil, gelenle avunuruz; geçenle
övünürüz, iyi yol almış isek, doğruyu bulmuş isek. Damın örtüsü, kulun katkısıdır. Cumanın katkısı,
kulun sevabıdır. Aynanın katkısı, aydınlığı göstermesidir. Yersiz olay,
kula gelmez. Kul ham ise, güzele bile gülmez. Hummalı olan, olaya zordan
bakandır. Kumun tanesine söz eden, gözünü sakınandır. Yersiz sakınma, yolsuz
bakınmaya benzer. Cümleye derim, gelenleri selamlarım. Hatır sormak yersiz.
Ayağın atışını, nefesin verişini görürüm. Yaratılan, var olandır. Yetkimiz demeye
değil, görmeyedir. Nasibi olanın, yolu açılır. Gelişi
dönüşü, ben değil ALLAH’ım yoluna koyar.

MEYDAN’ı bilenden sor, elini verenden al, yolunu
bulanı bil. Huzur dilersen; olmuşu NUR’undan gör, SAHİB’ini bil.
Bildiğin gibi, uyduğun gibi, gönül kırmadan, nadim olmadan yol al. Yer mi söylenir, söz mü dinlenir? Gör,
gördüğün yerde kalsın. Duy, duyduğun sende kalsın. Ver, aldığın
sende kalsın. Verenin alışı çok olur. Almakla bitmez, vermekle tükenmez.
Kul ne derse desin, kulağın senin olsun. Suyun akışına, gözün
bakışına, gönül yatışına; söz edilmez. Söz, edende kalsın; duyan,
rüzgar olsun, yönünü sana çevirsin. Sadakat, ALLAH SEVGİSİ’nden olur.
ALLAH’ını seven, kuluna sadık kalır. Bohça; kalıp olsun, sandık doldursun diye
yapılmaz. İçine fistan koymaya, düzen ile kaldırmaya gereklidir. Yapmasan
da olur elbet, ALLAH’ımın EMRİ değildir. Ne var ki; düzenli olunur,
rahatlık görülür. Onun için, her işini toparla, bohça ile kaldır.
Dağınıklık, zorluk verir. Kale; bedeni değil, beldeyi korumak için
yapılır. Bedeni korumak ta beldeye hizmettir. Yaprağın verdiği nedir?
Kula gölge. Kuru yaprak ne verir? Kendini bakımdan uzak tutma. Meyveyi toplamak
için, ağaca bakım gerek. Güzellik; aynaya parlak yüzünden bakmakta, her
olayda hayır aramaktadır. Yumuşak yolun yolcusu olan; geleni de bilir,
VEREN’i de. VEREN, ALLAH’ım; gelen, MEVLÂNA. ALLAH’ımın
VERDİĞİ’ni kulunun görüşü, yumuşak kul
oluşundandır. Yumuşak kulun yardımına, ALLAH’ım YARDIMCI gönderir,
kuluna telkin yoluyla bildirir. Nasıl ki verişi-gelişi bildiniz,
olayı mantık yolu ile çözdünüz. Merdane savaşan, merdane kazanır. Sertlik,
kırar. Kırılan, tamirden uzak kalır. Huzurun temenni edildiği yerde,
huzursuzluğa yer olmaz. Gayeden uzak kalınmasın, olaya söz edilmesin.
Mümin olanla, yolunu bilen bir midir? Elbet birdir. Hatalar olmasa, düzen
kurulmaz, yol arasan bulunmaz. Gayeye ereceksin, uyanı bulacaksın. Şüpheni
sildin. Serdiğin sohbette, sözünü yumuşak de,
gönülleri fethetsin. Kuyudan su almazsın, yolda durup bakmazsın, verdiğini
altın verirsin, kalp takmazsın. Ne var ki, gönülde hoşluğu, görgüde
boşluğu düşünmezsin. Açmayı vazife bilirim. Gönül hoşluğu nedir? Görgü
boşluğunu, hoş görmededir. Hatalıya hatasını bildirmek, görgü
boşluğunu yüzüne vurmaktır. Yol ehli olmayan, ALLAH’ımı bilmeyendir;
görgü boşluğu, odur. Yuvanın damında, görgü boşluğunda olan
yoktur. Demet-demet çiçek dersen, görgüsü boş olana versen; çiçeği
yayıntı sayar, senin gönlünü kırar. Gönlünü kırma, ‘Neden bilmez?’ deme.
ALLAH’ım ona, kendini bildirmek gerektiğinde bildirir. Sohbetin tadını,
gah tuz ile, gah şeker ile değerlendirirsin. Değerini bilmeyene,
‘Yolsuz.’ dersin. Varsın yolsuz olsun. Cevabını senden almasın. Çünkü ne desen,
seni bilmez. Öylesinden bilgini uzak tut. Sohbetimiz, yazı ile yol dönüşü verilir.
Mümin olan bilir. ULU’su olmakla, kaderine hükmetmek gerekmez. Asmayı diken bilir, buğdayı biçen bulur, gönlünü
YARATAN bilir. Kayguya yer yok. Oynamayan, yumak sarar; oynayan, düğüm
çözer. Almayan, su diler; alan, destiye döker. Karışır çamur eder, etrafı
bular. Güneş çamuru kurutmaz mı, kulu çamurdan kurtarmaz mı?

‘Hummalı olunmasın, olaya gönül
koyulmasın.’ dedim, daha önce verdim. Geçen, unutulsun. Her yolcu imtihandan geçer, imtihan neticesi eline
verilir. Eğer gam ile karşılaşırsan, ‘Ne oldu halim.’ dersen;
imtihanı kaybetmiş olursun. ‘ALLAH’ımdan geldi, beni denedi.’ dersen,
gelenden hayır beklersen; netice aydın olur. İçine nasıl gelirse, öyledir.
ALLAH’ım kulunu görür. Çağır, sana YARDIMCI gönderir. Sebep sorulmasın,
‘Neden oldu?’ denmesin. HİKMETİ’nden sual edilmez, edilse de açılmaz. YAR’dan GELEN; buz ise kaynarız, aş ise
doyarız. Su içer, kanarız. Kuyuyu ‘Benim.’ deme. Kaynağa el at. Gereken, gerektikçe verilir. ‘Ders.’ dersin,
benden istersin. Verdiğim nedir? Aldığın kimdendir? Her şey,
kararınca verilir. ‘Az geldi.’ deme. Yavaş-yavaş verilenin, hazmı
kolay olur. Çoğu, bedende kalır. Verilen, yudum-yudum artar. Münasip düşünen, ‘Yarattın.’ diye seven;
sevilir. Sudan alanla, ayağın yıkayan bir olmaz. Su ile; kimi ayağını
yıkar, kimi gönlünü. Ayağını yıkamaya çalışana, yol verilmez, dilese
de çağrılmaz. ALLAH’ımın EMRİ’dir. ALLAH’ım YARATIR, mantığını verir;
çalıştıran, görür. Bir işini yaparken, kendinden önce
başkasını düşün, zarar vermesin diye. Unutma ki, başkasına
bile-bile vereceğin zarar, er veya geç senden de çıkar. Ummadığın, beklemediğin
zamanda. Maz, yasanın; kanun, yumağın. Maz yumak:
yasa, örf ve adet, cemiyetin kurduğu kanun. Yapmazsan, kanun seni
cezalandırmaz. Ancak, cemiyet cezalandırır. Kanun her zaman seni bağlar.
Onun için, kendini önce yasalara alıştır ki, kanun zorlu gelmesin. Düşünün, sorun, arayın, ‘Hazır?’ demeyin.
Cemiyet yasalarına uyun. Görmekle değil, öğüt vermekle
vazifeliyim. Ders demediniz mi? Konuşma ölçülü olmazsa, akla geldiği
gibi denilirse; cemiyet damgayı vurur. Geçeni unut. Umuttan geçme. Koca
dağın dayandığı nedir? Topraktır. Toprağın dayandığı nedir?
Kul kula, kul yola, yol ALLAH’a dayanır. Netice, hep aynıdır. Çoban sürünün peşinde. Çoban olmasa, sürü
ağılını bilmez mi? Bilir. Ne var ki, çoban sürüyü toplar. Kucak bebeğe, yolcuya açılır. Kucak
açmadığın sevilmez mi? Horoz neden sabah öter? Geceden çıktığı için.
Güzel neden sevilir? Neden çirkinde güzellik aranmasın? Her kulun, hem
güzelliği hem kusuru olur. Kusur göze batmasın. Manayı dileyen; maddeyi
silmesin, ‘Dünyadan geçeyim.’ demesin. Dünya, yaşanmaya; mana, varılmaya.
Cümleye. Başkasını zarar vermeyen kazanç. Dünyadaki tutumun değil
midir, ahiret yolun. Mümin olan bilir, dünyada kendini ahirete hazırlar. Kanun ne kadar ağır gelirse gelsin, uyulması
icap eder. Şeriat ‘Masayı kaldır.’ demez, yaşamını menetmez.
Eğer ki sen, başkasının yaşamasına engel olmazsan. Eğer sen
CAN ile oynarsan, şeriatın emrine uymak mecburiyetindesin. İstesen
de, istemesen de. Bağımsızlık dilersen, önce bağladıklarını çöz. ‘Meyveyi diledim, ağaç diktim; yola
gideceğim, ağacın sulanmasını kime bırakacağım?’ deme. ‘Her
dileğim olsun, andığım an elime gelsin.’ deyip bağımsızlığa
gönül koyarsan, ‘Dağ üstünde,
ayağım denizde olsun.’ demiş gibi olursun.

Kuyunun verdiği, suyudur alındığı. Suyu
olmasa, kuyu açmaya ne hacet. Huzura yol veren; kendini bilendir,
VEREN’e güvenendir. ‘Oldu gelmedi, durdu sormadı?’ dersen, olayı büyütürsen;
huzuru bulamazsın. Dumanını dağıt. Cumanın, duana verdiğini unutma.
Oyalı yemeni mi, yeşilli fistanı mı, yolunda destanı mı denedin? Ata binen, yerden kalkan; etrafa yüksek bakar. At
üstünde yükseğe bak, gururdan değil. ‘Sende var.’ demedim. Ata binen,
yol dileyendir. Sunduğumu alanın AŞK’ını; bu gün değil, dünden
gördüm. Zikir ölçü ile olamaz, çerçeveye giremez. Gönül coşar, beden kaçar. CAN’ın gittiği
yerde, CANAN başlar. CAN’ım dengine düşürdü, CANAN’ı AŞK’ıma
getirdi; sunulan şerbet ise, tadı dili okşadı. Yumağın
bükülüşü, HAK YOLU’na dolandı. Dengimi aldım, AŞK ile daldım. Akan
bir seldim. Ne duruldum, ne yoruldum AŞK’ımdan. ‘Hummalı olanın, yüküne
yardımcı olsam.’ dedim, elimi uzattım. Hummalı olan her kula. Kucağında mini bebek, kundağında ipek
etek. Nefesi CANAN’dan, kanı senden. Nefessiz kanın değeri nedir? Nefes,
kafese hayat verir; nefesi olmayan hayat, erir. ALLAH’ım emanetini KORUR. Güzellik, ne tahtta ne de taçta. Güzellik, gönüle
konan AŞK’ta. AŞK ta; gönüle konmaz, doğar, büyür. Bedene ölüm
gelir, gönüle asla. ‘Yerden gelen, yere döner.’ denir, değil.
CANAN’dan gelen, CANAN’a döner. YUYAN’ın eliyle, bilenin diliyle, sevenin
gönlüyle bak da gör; nasıl coşarsın, bedeni aşıp nasıl taşarsın,
arkana baksan nasıl şaşarsın. Elini bağladın mı, secdeye
baş koydun mu; sarma dünyayı, sorma yumağı. Ölçü senden değil, YÜCE ALLAH’ımdan. Senden
YM, yumuşak yol gerekir. Kuyunun başında ses verirsen, sesini aynen
alırsın. ‘Kumun tanesi gibi oldum, sırtımı verdim.’ diyen,
kendini küçük gören; yaptığının farkında olmayandır. Kumun tanesi kime yol
olur, sırtını verir? Kim üstünde yürür? ALLAH’ımın kulları. Vazife alanın, küçüğü-büyüğü olmaz; kul
dünyaya, yer doldursun diye gelmez. Ne var ki, vazife ile geldiğini
bilmez. Bilen, sadakat ile çalışır; bilmeyen, ‘Dünya.’ diye savaşır,
dünyada bahçe diye dolaşır. Aynayı eline alan, dünyayı dile veren, gözünü
açıp gören; ‘ALLAH’ım AŞKI’na.’ der, AŞKI ile dolar. Sahilin güzelliği denizden, günün
güzelliği güneşten. Ya güneşin güzelliği neden? Elbet
ALLAH’ımdan. YM; yolda zorluk yok, demektir. AŞK yolu
elbet.

Hoş gördüm. Sadelikten. YUYAN’ın CAN’ı
gitmez, YUYAN’a sevgi yetmez. CAN’ın, CANAN’ın, CANLAR’ın sevgisi, hep bir
olsun. Deyimi bilelim, güzeli bulalım. Sevgiyi bulmak için, güzeli görmek
gerekir. Sorulanın yerini gününü, senden değil benden
alacaksın. Ne var ki, gelen ben değildim. Gelen de, vazife ile geldi.
İmtihan birinci gün verildi, olay sükûnet ile karşılandı. Sen, mal
için değil, CAN için üzüldün. Eğer izin verilmese, kalem tutulmazdı.
Olayın güçlüğüne sohbet ile yetin. Sohbet kula adım verir, her adım öteye götürür.
Suyun akışına baksan, gidişine uysan; kendini deryada bulursun. Çünkü
her akan su, deryaya varır. Akan suyun kimi uzundur, kimi kısa. Ne var ki, uzun
olan, daha çok toprak sular. Ne var ki, uzun olanın, daha çok sabıra ihtiyacı
olur. Kısa yol çabuk varır. Uzun yol diledik, uzadık-uzadık kıyamete kadar. HAK
ile BİR olup, HAKK’a döneceğiz. KUR’AN, yolum; ULU’m, kolum; ALLAH,
AŞK’ım. Aslımız nedir? CAN ile CANAN, BİR’dir; CAN
ile beden, ayrıdır. Neden CAN’ımı bedene mahkum edeyim, onun hükmüne gireyim?
Beden sana uysun, AŞK’ıma tabi olsun. Yaprak, ağaçta daha parlak
olur. Çiçek saksıda ise, çiçeği verimsizdir. Toprağa dik te gör,
nasıl gelişir; kökü de bedeni de, hürriyete kavuşur. Mahkum olan,
daima verimsizdir. Her verilen, alışıldığı gibi bakılır. Nasıl ki,
kulu çatıdan dışarda bırakmazsın. Cemiyetin hatası, bir kula yüklenmez. Denenler,
dünya gürültüsü, senin sözün, onun gözü. Sevgiye ölçü vurulmaz, yaratılana söz
edilmez, kendine güvenen beklemekten geri kalmaz. ‘Hastalık.’ dendi, ne büyük hata. Kaderi öyle ise,
sokakta ısırır, gine kudurur. Hata bildiğini yapma. Ne var ki, kendini uzak
tuttuğundan, öbürünü uzak tutmaya mecbur edemezsin, söz ile anlatırsın.
Yumağı bükmeye, doğruyu göstermeye vazifen; söz kadardır. Sözden
ötesi, sana düşmez. Hata ise, ALLAH’ım GÖRÜR. Senin hata bildiğin,
belki hata değildir. Onun için, başkasına baskı, en büyük hatadır.
Her kul, kendini haklı bulur. Hatayı bulmak için, karşındakini suçlarsan;
hata çözülmez, daha çok düğümlenir. Müracaat kapısı, ALLAH’ımdır. Kula
eziyet eden, YÜCE’den eziyet görür; hummalı olmak, kulu yanıltır. Yenice elekten, tattırdı felekten, ne aldın
kelekten? Yesin tatlı kavunu, salsın ele sabunu, ha onu-ha bunu. Ne dendi, ne
söylendi, dönüldü aynı yere gelindi. Her ne olursa olsun, kul gönlü kırılmasın.
Eş; kırılana göz yumsa da, karşında el bağlasa da; unutma,
ALLAH’ım var. Elbet ALLAH’ım razı gelmez. Kul ne çekerse, kendi suçundan çeker.
Hiç bir kul, öbür kulun hatasından yargılanmaz. Yumağın hatası, büküşten ise
düzeltemezsin; sarılıştan ise, elbet düzelir. Uyan ile duyan bir olur.
Gören ile bilen, söz alır. Yaprak yeşil, huzur verir. Ağaç gölge
duracak, gölgeye sığınacaksın. Sazımız yok çalmaya, davulunu vurmaya. Söz
deriz, sohbet ederiz, sözü sana bağlarız.
Has bahçenin GÜLÜ’nden, büyük nehir
suyundan; ne aldık, kime verdik? Seven önüne serdik, gelen kulun gönlüne
girdik, sevdik, sevildik. ALLAH’ım RAZI olsun, cümleniz huzur bulsun; KABE
rüyanız olsun, gidiş hakikate ersin; sabır anahtar olsun, AŞK’ınız
kilit. Açılan kapıdan; CANLAR geçsin, CANAN’a varsın, AMİN. Aslını bilen,
aslına varan birdir; bedene girenle, dünyaya düşen bir değil. Çiçeği derersin, demet edersin, iple
bağlarsın, hapsedersin. Ne var ki, ipliğin de aslı nedir? O da
çiçektir. Asıl olan, vazife edilendir, vazifeyi bilendir. RUH’unun aldığı,
gönül dediği; AŞK ile beslenir. MESNEVİ; AŞK’ın
salatasıdır, iştahını açar. Huzur; bedenin salatasıdır, dağılmasını
önler, çiçeği bağlar. Her kul bilse, kendini bağlayan ipe söz
etmese; huzuru bulur. Kulu bağlayan; beraberlik, bağlantı. Huzur
alan, yolumuzu bulur; çünkü, huzurun nereden geldiğini bilir. Sohbeti açar, demeyin ‘MEVLÂNA sohbetten kaçar.’
Sohbeti kıyamete kadar susmadan sürer. Ne var ki kulun bedeni var. Kıyamete
kadar sohbete, kulun bedeni dayanmaz. Uykusu gelir, işi olur, hep nasıl
oturur? RUH’u, oturma ile beslenir, sohbet sohbete eklenir. Beden, dünya
aşına. Bedenin dinlenmesine gereken zaman ayrıdır. Güçlük, çözmeye çalışmadadır. ALLAH’ıma
havale edersen, güçlüğü yenmiş olursun. Hatır almak, kulu sevmek; ALLAH’ımın LÜTFU’na
ermektir. Sevdiğin kadar sevilirsin. Gördüğün, yerde kalsın; duyduğun, sende
kalsın; bildiğin, bana gelsin, cümleye dağılsın. Bildiğin
eğer, kulun hayrına ise. Huzur aldığın gibi, kula da vermeyi bil.
Almaktan çok vermeyi bilen, huzuru aldığı kadar aldırır da. Ne var ki;
‘Ben alayım, senden bekleyim.’ diyen yanılır, beklediğine yük olur. Yükün
verdiği ağırlık, belki
o kula hafifletilir; sana vereceği ağırlığa dayanabilirsen. Günümüz, günlerin en güzeline bakar. Güneşin
verdiği, kendine değil hep sana. Toprağın verdiği,
kucağında beslediği, hep sana. Hep sana verilir de. (Resim verilir: GARİB) Adı inen verdik, GARİB’i çizdik. Yapanı
sorana deyim, adını vereyim. HAZRETİ OMAR. Korunduğunu bildireyim
GARİB’in. Elbet ses ile değil, ÖZ ile. NUMAN der ki: “Gelenle-gidenle, sohbet edenle,
hep beraberim.” Cümle ile geldik, selamladık durduk, aldık-verdik-ilettik.
Cümlesi duacı oldu, dendi ki: “Kuruntu edilmesin, dünya sargısı sarılmasın.
Açılacak, çözülecek, aydınlığa çıkılacak.” Her sorana dedim, günün
güzelliğini, gelen güne bağladım. Hayır cevabı almayı dileyen alacak.
Hepinize dedim. Her olayın açığı olsa, ‘Gökyüzüne bak.’ derdim. Gelenlere
sevinin, gönülleri yıkayın. Cümleniz ALLAH’ıma emanet olasınız. Cümlemiz,
cümlenizle. Sizde sevdiklerinizle, çocuklarınızla. Cümleniz cümleyi severseniz,
bir demet çiçek olursanız; bağınız ben olayım. Olgunluğun görüntüsü,
verilenin bilintisi. Dileyen alır, dileyen demetten dışarıda kalır.

AŞK ile yol aldık, yola
düşeni gördük. Aydan gelen olmaz mı, ışığını vermez mi?
Yerin darlığı yok, gönlün varlığı çok. Gülün dikeni ile bulmasın,
dalına eliniz yavaşça değsin. Dengini bulan ‘Hangini?’ demez, sunulandan öteye
vermez. Duman dağılsın, huzur verilsin, sözün altına buz konulmasın. Meyve
tadını almadan yenmez, yense de sevilmez. Ceylan ormanda gezer. Gezer de ne eder? Dünya
gününü yaşar, kulun
şerrinden kaçar. ‘Güzellik.’ diye baktığını, güzel görürsün;
ne niyeti açarsan, onu bulursun. Açtığın gibi olsun, seçtiğin güne gelsin.
MEYDAN darlığı, gönül darlığını verir. ALLAH’ıma ‘Yerimiz dar.’ demesinler, yerin
darlığına söz etmesinler. Elbet ALLAH’ıma havale edilir. Uyuyup
düşünme; uyan bekle, cumayı duan ile süsle. Unutma, önüne taş gelirse
tekme ile atma; ele al, kenara koy, senden sonra gelen de takılmasın. Üzüntü yersiz. Üzüntü, yumağın düğümü
için edilmesin, ALLAH’ımdan yardım dilensin. Sonuna güvense, günde maniyi
aşar, aşmaya çalışır. ALLAH’ımın TAKDİRİ, her kulun
hayrına. Gözün bir sergide bir tabloya takılmış, ‘Nerde nasibim?’ dersin,
hep aynı tabloya bakarsın. Sergiyi gez, güzelden güzel ara ki, sana elini
versin. Aymayı bilse, seçmeyi düşünecek. Her yol, arama ile bulunur. Savaş için değil, barış için
çalışmalı. Geçit, düşülmesin diye yapılır, köprü kurulur.
Kapı, nasip diye açılır. Yolunu ara. Olacağın kararını kul vermez.
Vermeye yön tutan sanma dönmez. Elinde olsa dönmez; ne var ki, kadere söz
geçirilmez. Yol aranır, söz sonra verilir. Yumuşak yoldan ara, gönlünü
hoş söz ile tara. Sohbetin olduğu yerde sükunet vardır, sükunet
olan yerde selamet vardır. Baht, kulun tutumundan, el ele
yürüyüşündendir. Ne gelenden ne gidenden, yolun gidişine
uyuşundan. Baht, kendinden değil, iki kulun uyuşundandır. Almayı
dilediğin gibi değil, kadere uyduğu gibi kabul et. Saz çalıp söz
eden kulunu yerindiren, eli yorulanda sazı kırılanda, sesi kısılanda;
boşalmış kabağa benzer. ALLAH korkusu olmayan, kuluna söz edendir. Kusur
görülse dahi, söylemekten uzak kalınmalı, halkasını tamire çalışmalı. Güzellik; beden sıhhatte iken arayıp bulmakta,
olayı açmakta, hayıra
yormaktadır. Didinme, ömrü boşa harcamadır. Yanılmayın, gücünce
çalışmayı ALLAH’ım EMREDER. Gücünün üstünde çalışırsan, bedenine
zulmetmiş olursun. Zeminini sağlam yaparsan, üstüne sağlam duvar
çıkarsın. Gayret, kuvvet kadar; sıhhat ALLAH’ımın VERGİSİ, neden
yerinelim? Manimiz değil ki. Askıya fistanı asarsın, atarsan denksiz
bulursun. Asmayı budarsın, dalını saklarsın, ocağa atarsın. Su imandan, kul zamandan. Yozan, nasipsiz
kalandır. Kul kuldan kendini büyük görmesin. Hata olmasa affa
ne hacet kalırdı. Hata da kulun, af da. Sevgi bir demet; dumansız yolun, yumuşak
kulun, elinde olsun.

Hatır, yumak için sorulur, ‘Hoş musun?’ denir. Aydın gönül,
sohbet ile anılır. Hummalı olmayın, ‘Yeter.’ deyip yerinmeyin. Gölden su alanla, deryaya varmayı dileyenleri ‘YM.’ dedim. Suyun olduğu
yer değil, konulduğu yerdir mühim olan. Denizin verdiğini,
ağza alamazsın; membaın verdiğini, ‘Batak.’ deyip kurutamazsın. Her
verileni, yerince kullanırsın. Gelenin, yol alanın da yolunu çeviremezsin. Aşıyı niye yaparsınız? Meyvesini hatasız alayım diye. Ağacı köklemezsin,
ocakta yakayım diye. Ocağa, kuru dal gereklidir. Ağacı kökleyen, elbet ALLAH’ıma isyan edendir; ‘Nafakamı bulayım.’ diyen
değil. Ocak hem ısıtır, hem aşını pişirir. Ne var ki ocağı kuru dal gereklidir. Dumanın çokluğu, yaş
dalı yakandadır. Resim alırsın, çerçeveye koyarsın, niye? Asmayı budarsın, dibini
kazarsın, niye? Mahsul verir elbet, nasibin ise. ‘Geç kalan kulun nasibi kıt
olur.’ denir, kul gönlünce karar verilir. Ne geç kalmada, ne erken dönmede,
nasibi bulmak. Bulduğunu aramak, yersizdir. Yorgunluk ona olsa, senden önce
biz düşünürüz, masayı yerde kurarız. Kaide bozulmaz, mihverinden ayrılmaz.
Açayım. ‘MEVLEVİ.’ dersiniz, döneni görürsünüz, dönüşe
şaşarsınız. Ne dönen yorulur, ne birbirine sarılır. Her kul ALLAH’ına
yakındır, umduğundan çok. Balık denizi bırakmaz, huzuru dışarda bulamaz; denizde onu yiyen
daha büyük balık olduğu halde. Kulun da, olduğu gibi
yaşayışını kabul etmesi gerekir. Nereye getireyim, balık olsan oltaya
alayım. Oltaya ne hacet, meclisi kurduk, beraber olduk. Gönülden gönüle, akım vardır. Yardan sordun, yumağına bağladın. İki yüce dağın
arasındaki geçit. Yüce dağın, bir ucundan öbür ucuna seslenirsin. Unutma, iki
ayrı yüce dağ gibi görünse de, arada yar olsa da; bir elmanın yarısı kadar
yakındır, iki dağ. ‘Geçemem.’ deme. El-ele verilir, ses arada kalır. Sahibi
olduğun gönülle, dilediğin yere varılır. Gönülle konuşuruz. Dünyayı
sildik, dilediği ile halleşiriz. Halkın halka vereceği nedir? İki halkayı bir etmedir. Atmaca
niye savaşır? Bir lokma ekmeğe. Serçe niye dalaşır? O da bir
lokma ekmeğe. Öyle ise niye savaşır? Birinin güçlülüğü, onu
zorbalığa götürür. Serçe niye sakin dolaşır? Gücüne güvenmez de ondan.
Halbuki, ne biri ne öbürü aç kalır. Gel seninle içelim, kendimizden geçelim. Bir
lokma aş için, sözümüze gölge düşürmeyelim. Gölge gereksiz mi? Ne var
ki dinlenmek için. Bitap düşünceye kadar sohbet sürdürelim, öylece gölgeyi
aramaya çıkalım. Gölge öyle olunca, ALLAH’ımdan gelir. Aramak gerekmez, sana sağnağı göstermez. Sohbetin değiştiği
değil, kulun değiştiği görülür. Ne bilmece, ne görmece; gönül
kapısına bekçi koymaca. Anahtar, kilit için yapılır. Elimde anahtar gezmem. Açık
olan için, geçit gerekmez. Çeken sen değilsin, beden; göçen beden değil, sensin. Yetersiz
kalan her şey, bedene mal edilmez. Dünyanın dönüşü bahane edilmesin. Dönen, yalnız dünya mı? Geçit dediğimiz,
her kulun geçiti değil mi? Neden ‘Sana mı, bana mı?’ diye sorulur, dünya
haline yorulur. Ortaya konulan bir tepsi aşa her kol uzanır, midesi aldığı
kadar alır. Dileyen alsın, ‘Çok şükür.’ desin. AKŞEMSETTİN der ki: “ ULU olduğum dendi, dendiği
yerde kaldı. Dediğimi dünya günümde, bir kul aldı, onun da adı kaldı. Neden
yalnız o aldı? Ben ortaya sundum. Bir kulda kalsa mıydı? Suyun aktığı yer
değil, aktığı yere gelendedir. Arayan bulur.” Üzüntüye yer verme, mide ile gönülü karıştırma. Düşünce ile olsa, gittiğin yolu bulsa; ‘Yetersiz.’ derim, gidişe
mendil sallarım. Attığın sende kalsın, bedene gönül yansın. ‘İman.’ dedin
düşündün, onu neyle harcadın? Ne ahiret pazarlığa, ne iman
hovardalığa girmez. Aç mide, taş ile dolmaz. ‘YA ALLAH, YA MUHAMMED.’ dedik, kainatı YARATAN’a duacı olduk. Her
yarattığını ‘Biz.’ dedik, bizi ALLAH’a bağladık. Bizden seni
ayırmadık. Duanı aldık, duacı olduk. Duanı alandan, ‘MERYEM.’ deyip gelenden,
Şefaat MUHAMMED’den. Gelsen de bir, gelmesen de bedenle; geldiğin görülür, gönül ile.
İçsen de bir, içmesen de midenle; aldığın görülür, kalbinle. Her geleni alandır, kulunu YARATAN’dır, yolunu GÖZETEN’dir. İman;
elbet ağlayıp diz bükmek ile değil, AŞKI’na düşmek iledir.
HAZRETİ MERYEM, namaz ile mi vardı? HAZRETİ ADEM gözü ile mi gördü?
Öğreten mi oldu? Gönül gözü açık olan, aklına koyduğunu silen; ‘Dünya.’
dediğinden çözülür. Diyeceğim şudur. Ne yolun imtihanı kula, ne
kulun imtihanı bana düşer. Her kul ‘ALLAH’ım?’ der coşar,
coştuğu kadar koşar. Geçtiğin kadar git, geriye dönüş yok. Aldığın kadar iç, ömre
ölçü değil. ‘Alsam mı, almasam mı?’ desen boş, ‘Coşsam mı,
coşmasam mı?’ de, yeter. ALLAH’a ısmarladık.

Güzelin en güzeli, YUVA’nın temeli; mimarın
yapısı, ALLAH ise kapısı. MEYDAN yola bağlanır, suyunu gönül verir.
Beden, suyuna göre gelişir. Aklık-paklık ondadır. Sunmak bana verildi,
kurtarmak GARİB’e. Mümin kulun sofrası açık. Aşı bol veren kol, alan
el; YARATAN YÜCE ALLAH’ımın. Aşı yiyen başı, çatan kaşı olmaz.
ALLAH’ıma sevgimiz, YOLU’nda övgümüz. Ağacın toprağına, yaprağın
damarına su gerek. Suyu kökünden vermek gerek. Yaşamak zayıf kaldı, gönül
bedeni terk etti. Yazılan, bedene aitti. Olmuşu bildin, bir yolu aldın. Dünyayı
sevdin, ‘ALLAH’ım verdi.’ dedin. Suyunu içene, yolum gelene şifa versin.
Adım anılsın, ‘Yardım.’ denilsin; gelen gülsün, sevinç bulsun. Suyum içsen, ‘Ne
hoş.’ desen. Tatlı su akar, ağaçta bülbül öter; olduğum taşta,
seherde bir gül açar. Görene sözüm, orası yerim. GÜL’den geçilmez, duygu
ölçülmez; AŞK şarabından içen, bir daha ayılmaz. Gül fidanı bilende,
on iki yolcu görende, fidanın yanında. Söğüt, dalında büyüyen midir? Yol
müsait, yürüyen midir? ‘AŞK masalı.’ diyene, sözünü söyleyene desen,
‘Bir daha yaz.’ ‘Daha güzelini yazayım.’ der. Geçmişi demeyin, geleni
karşılayın. Derim size, yazıya başladık, o günle bugün farkını
verdik. Beden sarsılır, gücünün üstünde yer alır. Söz YÜCE’den gelir, NURU’yla
yoğrulur. ‘Olmuyor.’ dersen, yolun doğrusu budur. Gün gelecek,
GARİB’in ağzından, MESNEVİ dökülecek; sizlere dinlemek
düşecek. Küçümseme. ZERKUBİ de dinledi, dinlerken buldu. Layık olmak
güzel. Layık olana yakın olmak da güzel. Günden olmaz, gelen vermez, madde
durmaz. Kulun sorusu, mimar yapısı değil. Kundak, mümin kulun bohçası.
Bohçada durur, gönül akçası. Akçanı bozarsın, yerine koyarsın. Gönül bozarsan,
neyle ödersin? Olmuşun varmışıyım, kalmışın ermişi
değil. Meyveyi düşün. Ağacında olan, erip elen gelen;
ağaçta olan, olup toprağa düşen. Aydınlık olacak, iki taraf
bitecek. Görülüp açılacak, aranan bulunacak. Asmanın üzümü, uzatmam sözümü. MEVLÂM’a
kavuştum, kuluyla konuştum. Layık oldum, olanı buldum. Ne mutlu bana,
ne mutlu sana. Dünyanın derinliği; YARATAN’ı biliş, yarattığını
görüş. Ne varlığa gülüş, ne yokluğa ağlayış.
Sessizlik derin, hava serin. Güneş doğar, gül açar, bülbül öter.
Neden? Dünyanın derinliğine yol bulduğundan. Kendini bulmaya, yolunu
almaya bak. Umut, olacağın sözcüsüdür. ALLAH’ım, kulunun gönlünü yoklar.
Olmayacağı gönlüne koymaz. Kusursuz kul olmaz. Küçük hatalara, ALLAH’ım
günah yazmaz. ‘Küçük hata nedir?’ derseniz, kulu incitmeden, kalbini kırmadan,
hak yemeden olan hatalar. Deme,
‘Dilimi tutamam, kötüyü yutamam.’ ‘MEVLÂNA bilir, olanı görür.’ dersen, sevdiğim
bilinir. ‘Kan mı var?’ deme, kan değil CAN var. Yayılsın sözümüz, bilinsin
ÖZ’ümüz. GARİB kızımız, açık yolumuz. Görmek-bilmek, bana sır değil;
olaylar olacak, asır değil; güzel gün gelecek, kısır değil. Er veya
geç olur, umut yerini bulur. Hüküm asla değişmez. Başkasını
tenkit ediyorsa, seni methetmez. Amma öylesinin yolunu, taş kaplar.
Dünyanın yolunu, açık görüş. Kim olsa sırtına basar geçer, sizde dünyayı
düz eder. Asmayı veren ALLAH, üzümü erdiren ALLAH.
Koruğa söz etmeyin, ‘Ekşi.’ diye atmayın. Olması-ermesi var, destiye
girmesi var. ‘Cennet mi, cehennem mi?’ deme, akıla kötü koyma. O kadar dönük mü
ki? ‘Katma.’ deme, İZİN’e uymaz. O da, görevden uzak kalmaz. Söz
dileyen dünyadan, dilesin ALLAH’ımdan. Ne yolun kurucusu, ne kulun vericisiyim.
Yalnız ALLAH’ımın İZNİ ile, yol göstericisiyim. Sözün başı ve
sonu, ALLAH’ımdır. Sığınmak, yolun selametini bulmaktır. ‘Yasak.’
denmesin, yolumuza taş konmasın. Gelene elimiz, gülene sözümüz, bilene
sözümüz sakınılmasın. Sakınan, yolunu bulmaz, ULU’nun yoluna taş koymaz.
Onun için dedim, ÇAKIR’ı uyardım. Vurma değil, kırma değil; gönül
yolu, sırma değil. Yolunu dedim, karanlık değil. Dünyada
çalışmalı, görevi oradan almalı. Cenneti-cehennemi, kazanlı-pastalı
düşünmeyin. CENNET-İ ALÂ’dayım. Tarifini sordunuz, YÜCE’nin
HUZURU’ndayım. Bundan iyi tarif mi olur? Cennet, cümle mümin kulların
olduğu yerdir. CENNET-İ ALÂ, ALLAH’ımın HUZURU’dur. ‘Mümin’ demekte
amaç; namaza duran, kul önünde ‘ALLAH.’ diye feryat edeni düşünmeyin.
ALLAH’ımın VERDİĞİ’ni, kul bilsin. Olay, gün için değil,
ADEM’in yaratılışından verilmiş. Rüzgar
eser, koş kut. Tutamazsın elbet, olsa-olsa rüzgarın attığı yaprak
elinde kalır. Olmazsa bağda üzüm, olmaz orada gözüm. Üzümün suyu
şarap olmalı, serhoş etmeli. Dünya şarabı acı gelir, kulun
bağını koparır. MEYREM çekildi, nafakası kucağına verildi. Ömür
yolunu öyle harcadı. Kula yol gösterilmiş, kula sorsan kendi bulmuş.
Yolu yürüyen bilir, ALLAH’ım rehber gönderir. Nasıl ki geldim, elimi verdim,
cümlenize yolun doğrusunu gösterdim. Demeyin ‘Eğri miydi?’
Değil. ALLAH’ımın yolunu hatasız bilmeli, kula öyle eğilmeli.
Uyduğu gibi olur, geldiği gibi bulur, duyduğu gibi kalır.
ALLAH’ımın her işi hayırlıdır. Dünya günümde yanımda olanlardan, daha
şanslı olduğunuzu bildireyim. Günümde, yanıma gelen meclisi
kuranlara, fani olarak; günümüze, vakıf olarak veririm. ALLAH’a varmak için, sesini duyurmak için; cami mi
gerek? Boş gönül camide olsa, ‘ALLAH.’ diye bağırsa, ağıza dolsa
ne gezer? Yolu münasip olmayan kula, ne mertebe verilir? Camiye girdi diye, af
mı edilir? Olaya ‘Hayır.’ gelene ‘Hayır.’ deyin, tevekkül ile bekleyin. Manayı
görürsünüz, maddeyi silersiniz. Yürüyen kul; durmadan yürümekten yorulmasın,
yönünü çevirmesin, şanımdan düşürmesin. Düşündüğü ersin,
hak olanı görsün, ‘BİR’dir ALLAH’ım.’ desin. Giden gitsin, daha çok
gelsin. Dünya zengini, ahiret zengini olur mu? Elbet olur, neden olmasın?
ALLAH’ımın, verdiği vereceği bilinir mi? ALLAH’la kul arasına girilir
mi? Geçirdiğin gününde, özlediğin yönünde yardım dilediğin,
geldim-gördüm, danıştım. Dendi ki: “Her şeyin vakti de yazılı, saati
de.” Özleyiş güzel, bekleyiş zor. Ne var ki, bekleyişe
ekleyiş olursa, aranan bulunursa; şaşkınlık olmaz, kul yanılmaz,
sevincinden deliye dönmez. MEVLÂNA’yım geldim, emaneti aldım. Sanmayın
sözdür, dünyada gözdür. Adımda bir şey yok, ananlar çok. ALLAH’ımın aciz
kulunun adı. Aciz kulunun adını doldurur. Olay bundan ibaret. Yazdığınız
sevabınız ola, ömrünüzü doldura. AMİN. Yüze gülene, arkadan söz edene, ne
denir? ALLAH’ıma havale edilir, kulak üstü yatılır, dert gönülden atılır. Sözü aldım YUNUS’tan, almışım gönlü
kalmıştan. Mümin kulunun elinden, sahip midir dilinden? Hayatın, öncesi
sonrası yok. Doğum ile ölüm, birdir. ‘Bozuk düzen gidiyor, ondan buna,
benden sana.’ deniyor. Olacağı çok, biteceği yok. Üzme canını. Engeli
sorma, andığını yorma. Dünya; merhamet dilemek için değil, layık olmaya
çalışmak içindir. Hayvana üstünlük gerekmez, çünkü karakteri bulunmaz. CAN
yolunda savaşır, CANAN bilmez. İnsan, CANAN’ına koşar. CAN’dan
geçtim, dünyayı düşündüm, kulu pişirdim. Dünyanın yolunu, yoluna
bağlamasın; gidene ‘PİR’im.’ diye ağlamasın; gönlünü, dünya
hüznü ile dağlamasın. Ölçüsü sorulan, ‘Nasıldır?’ denilen; mümin
olmuş, yola bakmış, ermiş, dalında kalmış. Ele gelse,
güzel. Ölçüsünü, ALLAH’ım vermiş. Bilmek yetmez, yürümek bitmez. ‘Buraya
kadar.’ desen, yanılırsın, yolun yarısında kalırsın. ALLAH’ımın her kulu,
sevgilidir. Yalnız, her kulun sevgisi, ALLAH değildir. ‘Doymadım.’ dersin,
hayata bağlanırsın. Doysan, ne alırsın? MEVLÂNA’yım geldim, YUNUS’a dedim. YUVA, YUVAMIZ;
gönül, yolumuz; GARİB, sözcümüz. Daktilo YUNUS’a gelmez, ÇAKIR’a el
vermez. Almak-vermek,
sözü yermek, yanlış düşünmek; kul işi. Doğru yolun
gidişi, ALLAH’ımın kaderi çizişi; kulun aklı ermez. ‘Olmaya.’
demeyin, gençtir diye acımayın. Alnında yazılan değişmez,
karışmayan erişmez. Yolunu bağlama, gideyim diye ağlama.

Hasret uzakta olana. Kuğunun olduğu
gölde değil, deryanın durduğu yerdeyiz, nehirlerin aktığı
yoldayız. Her nehir etrafını sular. Hepsinin yolunu dileyen, hiçbirine varamaz.
Derya ise varmaya dilediğin, ‘Bir nehir buldum, şükür.’ de, ona
takıl. Selam sizlere, gülen yüzlere, seven gönüllere.
AŞK diye yandım, deryaya vardım, varmayı dileyenlere nehir oldum.
Geldiniz, ağacımıza yaprak oldunuz, yanan kullara gölge verdiniz. AŞK
ile AŞK’ın tadını bulursun. Aşık olan aşığı tanır,
aşık olan aşığı bulur. ‘Nerden
geldin?’ denilmez, zengin-fakir bilinmez, güzel-çirkin ayrılmaz; yumak
düğümlü de olsa, şikâyet edilmez. Suyun verdiği nedir? Kulun bildiği
kimdir? Nasibini veren, nerden verir? Elbet hepsi ALLAH’ımdan. Madem öyle,
neden düğümü söz edersiniz? Çözecek olan da ALLAH’ım. Verdiğin
hayırdır, aldığın şer. ALLAH’ım, verdiğin her güzellik, almayı
bilene. ‘Kaderim kötü.’ diyen, her olaya tersi yüzünden bakandır. Nasıl ki
aynanın parlak yüzünde aydınlığı görürsün, arkasını çevirirsen kara yüzünü
görürsün. Şer dediğin olaylar da, çevirdiğiniz zaman aynanın
parlak yüzüne benzer. Zahiri değil, vakıadır olay. Adalet günün konusu olmasa da, yazının aynasıdır.
Doğruyu aldığını bilirim. Hattını çizen sen değilsin. ‘ALLAH’ım,
SANA havale ettim.’ de. Göl duruluğunda olan olay, gelende aynanın
parlaklığını verecek; aynaya bakan gülecek, aynaya bakan yüz,
dilediği yüzü de görecek. Kaide bozulmaz. Karar senden değil,
ALLAH’ımdan gelecek. Günde gelende, ayrılık görülmez. Mermeri merdivene koyan da var, üstüne basıp
geçer. Kasayı el altına alan da var, mermeri aş için kullanır. Demirin
verdiği, her kulun eline aldığına göredir. Mermer değerli midir?
Hayır, seni öyle düşünen, merdiven diye sayan. Kul, verilendir; dünyaya
yaratılandır. Kul kula köle olmaz; ‘Köle olsun.’ diyenin, sonda yüzü gülmez.
Suyun akışı ters yola dönmez, akan suda kir olmaz. Gidilen yol en
güzelidir. Sorulan hayrın, habercisi beklenir. Hazırı değil, huzuru arar.
Asmayı budamak, kulun işi; verimi, ALLAH’ımdandır. Senin de aldığın,
‘Meyve.’ diye beklediğin, elbet erecek. Yolunu alanla, yolunu soran; kainat yerine, kasayı
düşünsün. Kasada ne durur? Para kasası ise; değer verdiğin,
‘Saklayım.’ dediğin, kasada durur. Çok değerlidir düşündüğün. Çözeceksin,
gelende göreceksin. Açanda, ALLAH’ıma emanet olsun. Kalbinin değeri,
kasanın kilidine eşit. Nasıl ki, fındık görünüşte sade kabuktur,
değeri açılanda görülür. Sen de, üzüntü ettiğin değeri, açılanda
göreceksin. Müstesna gibi gönünse de, yumağına düğümsüz katılır.
Kanat takıp uçmaya, lüzum yok. Eline gelecek, gelende açılacak. Yol açanla,
yolundaki taşı çeken birdir. Komşuluk; duvar yakınlığı ile
değil, gönül yakınlığı iledir. Serçeyi düşünün, bir lokma
kırıntıya kapında; karganın aldığı lokma, çatında. Yakın olan hangisi;
sana tepeden bakan mı, kapını çalan mı? Düşündüğün de öyle.
Danışılan görülür, defter temiz yazılır; yazan da okuyan da yolunu bilir.
Dumanı sil. Görünen dağın ardında selamet bilinir. Dağı duman
ardından görür, duman yolunu kapatır. Dumanı sıyır ki; dağı bulasın, adına
varasın. Selamet oradadır. Yanılma, uzakta değil. Umduğun gibi olsun,
sevincin seni bulsun. ‘Cemal.’ dendiği zaman, güzellik zannedilir.
Güzel yüz, çirkin yüz aramayın. AŞK’ın adını arayan, mecnun olup yola
koyulan; yolda aramasın, gönüle baksın. Kumun tanesini saysam, günün olayına örtsem; ne
kum örter, ne olay biter. Yanlışlık yok, sevabı çok. ‘Ne olacak?’ demesin,
geleceğe şüphe ile bakılmasın. Kader, yazılandır; yazılan, olandır.
Ne senden, ne ondan. Şah olsan; kaderini çizemez, en güzeli bulamaz,
yazılanı bozamaz. Ağacın dalındasın, çiçeğin elindesin; yumuşak
olmayı bildin, akan suyun başındasın. Selam olsun alana, yumağını
sarana. AŞK dünyayı silmeye değil,
güzelliği görmeye yarar. Aşık dünyayı görmeye değil,
AŞIKI’na varmaya çalışır. Sana CAN dedim, CANAN ile BİR oldum,
CANAN YOLU’nu kendine saydım.

‘Heybet kuvvet ile gelirse, sahibi sevilirse
sevilir.’ diyen, zayıf olanı sevmez mi? Suyun akışına her uyanın yerini alması,
ölçüsüne göredir. Suda balık da olur kurbağa da. Aymayı bilenin, suda
arayacağı balıktır elbet. Kor mudur yanar, kar mıdır donar? Gönül AŞK
ile dolar. Kor, kar için yakılır, kara zevk ile bakılır. Karda kor da olursa,
karın değeri yükselir. Sen ile ben manayı bulduk. Verişim
neredendir, gelişim neredendir? Dumansız YUVA’nın, şüphesiz kulusun;
MEVLÂNA’nın, dünya kolusun, suyunun başındasın. Dileyen bulur. Saymayı bilen, kaideye uyandır. Mihrap, imama ait
olsa bile; yakışanı bulmalı, kula gerekli geleni bildirmeli. Şeytan kula esir gelsin. Yersiz kul olmaz.
Yolsuz olanın, ALLAH’ım yardımcısı olsun.

Hoş gördüm. Saki oldum şarap sundum,
‘Sarhoşum.’ diyene destek oldum. Sürahi, suyun masa deposu; ne biter ne
tükenir. Desti sürahiye depo, akan su destiye depo. ‘Geçeyim.’ dersen, etek
toplarsan; elbet geçersin. Ne destide tükenir, ne sürahide. Çayın başında
oldukça, nehirden su alırsın. Destini doldurursan biter mi, su şikayet
eder mi? Ne alan, ne veren şikayetçi. Aşık, AŞKI’na koşar. Kumunu eline
alan, ‘Elim doldu.’ diyen; taşı ne yapsın ALLAH’ımın YOLU’na? Kum
taşın öğütülmüşü; un, buğdayın öğütülmüşü. Kum,
yol; un, kul. Un, su ile yoğurulur, kulun hamuru olur. Su AŞK’tır.
Suyunu kararsan, hamurun olur. ULU’n seni yoğurur. Suyunu veren, hamurunu
yoğuran; HAZRETİ ALİ’dir gelen. Başında resim, gönlünde
AŞK’ı. Suyunu aldığından, yolunu bulduğundan. Yanında-gönlünde,
resmi nerde olsa olur. Sudan gelen, ‘Susuzum.’ demesin, şikayetçi olmasın.
Asmayı dikene, bağını budayana; üzüm verdi, ‘Şarap olsun.’ diyene.
Hidayetin ALLAH’ımdan geldiğini bilene, hoş sohbet oldu. Koz elinde de olsa, yanlış kağıt
oynarsın, kozunu bozarsın. Bozduğun senden değil, sana
bozdurandandır. Koyunun yeri, kuzusunun yanıdır; kuzunun yeri,
anasının yanıdır. Kanından-CAN’ından aldığını, elinden verse, kendini,
sözü ile gönülü birleştiğini bilse; düşündüğünü derer,
bohça diye dürer. Kararı ondan olsa gelse, sözü edilir. Nasip olan anılan,
yazılan kısmetidir. Kuyunun başına gitsen, ‘Suyundan ver.’ desen;
kendi elini uzatmaz. İpi ile kova sarkıtırsın, kovayı doldurursun. Ona de ki; ‘Sen ile ben, dünyanın malı iken;
yumuşak yol ile aldık, yumuşak hali bildik, şikayetçi olmadık,
‘Halin nedir?’ demedik. Günde açalım, hayrı görüşelim. Uygun olan,
ALLAH’ımdandır. DEDE’nin dediği, gününde doldu, destiler elde
geldi. Doldurduk sunduk, boş el bırakmadık. Söğüt dalı, kulun hali.
AŞK’ın yolu hep suda. Su bende, ben deryada, gelen bende, ben yolda, kul
elde, el göğüste. Cümlemiz BİR olduk, suyunu bulduk. Ağacında
dalı mısın, dalında yaprağı mısın? Ne yolumuz kapalı, ne suyumuz durgun.
Akar gider, her aktığı yerde toprağı sular. Nice ağaç, suyundan
beslenir. O da varacak. Ağaca yaprak oldu, yolunu bildi. Suyun
akışını bulanın, varacağı yer bellidir. Elbet çoğalır, ağaç
her yıl yaprağını arttırır.

Huzuru bilsen, gelene uysan; hazırdan demezsin,
yumağı düğümle dürmezsin. Gelen, düğümüne yardımcı. Kulunu ALLAH’ım, senden çok SEVER. Verdiği
vazifeyi bilir. ‘Kime versem?’ diye sormaz, KENDİ’si seçer,
yetiştireni gönderir. Olaylar sizi ürkütmesin. Yuvanızda AYET-EL
KÜRSİ okunsun. AYET-EL KÜRSİ okunan yuvaya; kötü, ne kul, ne de RUH
girer. Gelene, ALLAH’ım İZİN vermez. Soy söylenir. Ne soydan, ne cümleden ayırmam,
‘Soyum.’ diyen diye kayırmam. Sevgim ayrılmaz, vardığımdan beri.
YARATTIĞI kuludur, HAZRETİ ADEM’in dölüdür; MEVLÂNA’nın olan,
AŞK’ıdır. Yorulmayı kendine mal eden, dinlenmeye gönül
koyandır. Kaide bozulmaz, sevgi ayrılmaz. Seversen beni, ‘ALLAH’ım YARATTI.’
diye sev, soyumdan diye değil, YARATTIĞI’nı sev. Kuzuyu arttıran, koyunun varlığı değil,
VEREN’in CÖMERTLİĞİ’dir. Kuzu olsun, ele gelsin; koyun olsun,
süt versin; birbirinden ayrılmasın, yavrunun derdine düşülmesin. ALLAH’ım
GÖRÜR, yolunu verir. Kul kula ne verir? Kula boyun eğilmez, ‘Yol ver.’
desen gücü yetmez. Sadece söz eder, söze söz katar. Kuzunun, koyuna takılma
misali. Kuzu büyüdü mü, yolunu ayırır, sanma ki aç kalır. Sevmeyi bilenden korkma, asi geleni yerme. Yolunu
dile, ALLAH’ım versin. Asi olana, asi gelmesin, yumuşak davransın.
İki taşı vurursan kırılır, taşı kuma atarsan gömülür, kırılacak
meydan bulamaz.

Yerimiz-yolumuz kalıpta değil, kumumuz
rüzgarda savrulmaz, kula yola sormak için mani olmaz. Cümleye derim. Kuyu, suyundan almak için açılır. Gelen su,
nasibindir. Kurşunu derin atsınlar, tadına baksınlar. Sohbeti güne kattık, geceni hayıra yorduk. Hata
olmasa, düzen kurulmaz; düzen yerini bulmazsa, geleceği hoş
karşılaman gerek. ALLAH’ım cümleden RAZI olsun. Kuruntu edilmesin,
kötüye yorulmasın. Hatanı ödedin, seni üzen semiz bedende değil. Tedbirli
olmak gerek, ALLAH’ımın emaneti olan bedeni korumak gerek. CAN’dan kopmak kolay; CAN’ını besledikçe,
emanetini korudukça. ALLAH’ıma emanet olasınız, yumuşak yolda
gülesiniz. Geldik, gördük, sevdik. ALLAH’ım cümleden RAZI
olsun. Komşumuzdan, dostumuzdan, yakınımızdan,
sohbete gelenler, gelmeyenlerden ALLAH’ım RAZI olsun, cümleniz selameti bulsun. Selam sizlere, güzel yollara. ‘EYVALLAH.’ diyelim,
yolumuzu alalım. Eve gitmek gereklidir; nasip yazılı ise, elden
gelen nedir? Suyumuz içilir, hep beraber olunur, anılan
anıldığı an gelir.

Süslü yazı hoş görünür, hattat
olmasak da. Özellik, gelişin verilişindedir. Kavağın uzununa,
çamın topanına, YUYAN’ın kalemine bakılır. YUYAN’ın, yazanına bakılır. Çünkü söz, gök kubbede
takılır. Yazı, kâinat
gününe dek. Yürüyüş. Onlara verilen, yetişmesine hizmettir. Bizden
gelen, cümleye. Asmaya yaprak, yumağa toprak verir. ‘Oluyor, yetersiz.’ dense bile, kaleme dönse bile;
yeşim taş ise, safir de taştır. Ne var ki, yeşim, hem göze
hem gönüle hitap eder. Safir, hırslı kullarının tamahını arttırır. Yeşimin
rengi, safirin dengi bilinsin. Koz elinde olana; pervası olmaz, kayıp korkusu
kalmaz. Kuyuda suyu bilen, biteceğini düşünmez.

Yönünü yuvana bağladın, yolunda adımı andın;
yumağın HAK YOLU’nda, ALLAH’ın dilinde. Çağırdığın an, yanına
vardım. Yolcu yoldaş diler, yolda garip kalır.
Yumuşak kulun yanındayım, bilirim gönlündeyim. ALLAH’ım güldürür, gönül ışığını yüzüne
vurur. MEYDAN varsa, kul var; kul varsa, yol var. Gönül varsa; oluş yakın,
yuvanın havası olgun. Yoldan söz beklersin, yaygın. Yaygın olanı merak etme,
yolunda-kolunda olanı unutma, şüpheye çanak tutma. Yorgan örter,
soğuk biter. Yorganın yokluğu kula dert verir. Vermesin, çünkü
ALLAH’ım kulunun gönlünü yoklar, yorganı olmayan kulu soğuktan saklar. Dağın yücesine kar düşer, cücesine
düşeni gördün mü? Nimetin verilişi de öyledir. Ölçüsü elde olsa, kul
‘Önce bana, sonra sana.’ der. ‘ALLAH’ım, ayırmaz kayırmaz.’ derseniz; hani
ölçü, sen ne ile ölçersin? Madde sorarsın. Madde dahi, kiminde nakit, kiminde
arsa, kiminde han-hamam. Zenginin varlığı, fakirin darlığı nedir
acaba? Gönüldeki zenginlik, kulca aranır mı? Onun için ölçüyü düşünmeyin,
‘ALLAH’ımdan her şeyin ölçüsü.’ deyin.

Huzurun, yerini doldurur; gelen, varlığımı
güldürür. Gülüş; sevmekten, sevenin gelişinden olur. Ben yola, sen
bana, bakarız. Huyunun suyundan olduğu bilinir. Membaından
abdest alınır. Mümin olan bilir. Tacın başta olması gerekmez. Gönülde
güller açsın, kafidir. Manayı bilen, dünyanın tozundan şikayetçi olmaz,
dilinden şikayet duyulmaz. Elbet, gelişin sevindirir. Kutuyu kapalı gören,
içini merak eder. İçini açanda, kenara koyar. Suyun akışına her kul
uyar. Ne var ki, bazısı duyar, bazısı görür. Duyan da sever, gören de. Hatırladık hepinizi. Gittik-geldik, andık
cümlenizi. Kaide bozulmasın, dediğim, AŞK’ın mihverinden oynamasın.
Kamışı yoldan çekmek gerek, ayağına takılmasın. Elinden tutanın,
kamışı çeker. Çünkü gönül yolun, isteyerek; ne yoluna taş, ne de
kamış koyar. Kuşağını bağladı, namazını ALLAH’a havale
etti. Kucağına demet-demet çiçek aldı. Çiçeği, bahçede ne ile derdi. Kuyuyu
değil, deryadaki suya niyet etti. Yolun en açığı onda, onun yolu
sende, senin yolun yuvanda. Ayrı olan yok. (Resim verildi: ŞEMSİ
TEBRİZİ) Kim olduğunu bilir misin? Resimlere göz
atsın, duvara baksın, adını bilsin. Önünde kandili, çiçekte arı, arıda balı.
ŞEMS’in gönlüne eşit. Daha önce anlattım. Yazımız, günde sadece
GARİB eli ile verilir. ‘Yazarım.’ diyen, günde kendini oyalar. Ona de ki,
‘Söz uzasın mı, daha uzun yazılsın mı?’ demesin. Aymayı bilenin, yolunu
öğrenenin, ‘Ben de yazayım, etrafa vereyim.’ demesi yersiz. Çünkü
VEREN’in, YÜCE olduğu bilinir. YÜCE’den vazife istemek, O'na yol
göstermektir. ALLAH’ım, vazife vereceği kulunu kendi seçer. ‘Ben vazifeye
layığım.’ diyen, kendini yüksekte görendedir. Yanılmadır bu. Kul
çalışır, ‘Ben çok çalıştım, beni müdür yapın.’ mı der. Elbet dünyada
öyle. Bu yolda beklemek dahi, övünmektir, kendini layık görmektir. Duacı olmak şöyle.
‘ALLAH’ım beni de layık kullarından et.’ ‘Ben layık oldum, vazife ver.’ demek
yersiz. Yersiz ki daha önce bildirdim, ‘Günde GARİB’e verildi.’ dedim. Bu
demektir ki, beklenmesin. Bildirmedim mi, ‘Yedeği yok.’ demedim mi?
MEVLÂNA günde sadece buraya verir, ve burada verir. Bu YUVA’da, GARİB’ten
başkasına mı verir? Dedim ya, postumuz GARİB’in gönlüne serildi,
YUVAMIZ orası bilindi. Bizde mekan, gönüldür. Ateş ateşi yakar mı? Öyle ise, mümin
cehennemden kokar mı? Ateş ota bakar mı, çiçeğe çember takar mı? Öyle
ise, cenneti neylesin. Ateş olduk kavrulduk, pervane misali, sadece O'nun
için döndük. Döndük, döndük. Yalnız O'nu gördük. O'na yandık, visale erdik.
ALLAH’ıma emanet olasınız, AŞKI ile yanasınız. AMİN.

Hummalı olmadan, gül. Gülün dikenini
söz etmeden, gel. Gelenle gülenin, yolumuzu sevenin; yumağına el verdik,
cümleyi selamladık. Kahır edilmesin, ‘Dert.’ denilmesin. Hata görülse
de, en baştan silinsin. Paketi yaparsın, çok sıkarsın; hem bağını
koparırsın, hem içindekini bozarsın. Karar ile sarınız; ne çok sıkınız, ne
gevşek bırakınız. Dediğim, yolda kula da teşmil edilir. ‘Sevene,
sevenin sözü geçer.’ denilir, öyledir. Kula yol verenden sorarsan; kul yolu
kendi bulur, yolunu aydınlatan ULU’sudur. Bir gemi mümin olsa, hepsi gemiye
dolsa, denize fırtına gelse; mümin, kurtuluş için ne yapar? Elbet
ALLAH’ından yardım diler. Nasibin öyle ise, bardaktaki su dahi seni boğar. Koyun olsa, yolu verse, gider misin? Yolunu
versin, karınca olsun. Koyun sürüsünü güder misin? Güdenden olmak için,
VEREN’den kaftan almak gereklidir. Koyun sürüsü dedim, kuzu sürüsü değil.
Kuzuya koyun gerek, koyuna çoban gerek. Ben koyun, siz kuzularım. Çoban
ALLAH’ımdan fistan alan, kaftan giyen PEYGAMBERLER. Koyunun postunu giyenler,
‘ALLAH’ım VERDİ.’ diyenler, VERDİĞİ’ni bilenler. Postun
manası, koyun oluşundan. Otur posta, selam ver DOST’a. Kurumun verdiği kara, seni boyamaz. Kumun
verdiği hata, seni kör etmez. Kum göze kaçar diye, çöle girmez misin?
Gamlı değiliz, denliyiz. Çöl gecesine, kendini hazırlamaz mısın?
Hazırlamayan üşür. VEREN’in; yerinmekten uzak kalındığı an, daha çok
verdiği görülür. HAZRETİ YUSUF der ki: “ ‘Güzel değilim.’ diyen,
ALLAH’ımı inkar edendir.” Gerçek olan, yönünü bulandan söz alandır. Muhayyel değil
gerçek. Kuyuyu açtı isen, düşünme; ‘İşin bitti.’ deyip, örtme.
Üstüne kapak vur, yürü; arkadan belki gelir, sürü. Onlar da sebeplenir, sevabı
sana olur. Kör kuyu bulan, nasibinin kıtlığından; kaynak suyu, müminin
yumuşak toprağından. Denizdeki fırtına seni korkutursa, göle git.
Vurgun, kırgına gelmez. Kırgın, kuluna gülmez. Olgun kulu, dalga sürmez. Çünkü
olgun kul, ehli değil ise dümene durmaz. Onun için dedim, ‘Kendine
güvenmez isen deryayı düşünme, sırtına başka kulları yüklenme.’
Dediğim, yolu bilmeden ‘Bilirim.’ diye çağıran, kulları yanıltan.
Dileğim, her kul elensin, elekte toz kalmasın. Sabırdan her kul, bol nasip
alsın. Güçlük yok. Sabretmeyen, dünyayı dar bilendir. Kuyunun verdiğini
aldık, arkadan gelen sürüye verdik. Biz de deryanın yolunu bulduk. Sahilinde
gezeriz, taşlık değil. Yemin, yolumuza durmaz. ‘Hak yedi.’ demez.
Haram tattırmaz, suyun akışını durdurmaz. Seymenin türküsü, sıladan olur.
Sıladan gidenden, sanma yol sorulur. Yolu bilmez ki, sana desin; gidenle bir
olsun, yardımcı gelsin. Kumunun verdiği, yolunu bilendir. Yol bilmeyene,
asfalt döksen bulamaz. Yol, yumağı götürür, dilediği yeri buldurur;
nefsini hayatından çıkardığın gün. Nefis; sadece kedini içine aldığın
gün, dünyada kaldığın gündür. Sen nefsine hükmettiğin gün, ahireti bulduğun
gündür.
... Hummalı olunmasın, kul kuldan ayrılmasın. ‘Geldik
göçücüyüz, dünyadan geçiciyiz.’ derseniz, kulu kula vurmazsanız; son gün
gelende ‘Ah!’ diye ağlamazsınız. ALLAH’ım kuluna, ömür boyunca darlık
vermez, kulun dünya sevgisini silmez. ‘Hep dertliyim.’ diyen yanılır,
darlığı kendi uydurur. Konuk yerde kalmaz, kul dara düşmez. Konuk
nasibi ile gelir. ALLAH’ım kulunu kuluna yük etmez. ‘ALLAH’ım.’ diyen,
konuğa yüz çevirmez. HAZRETİ OMAR der ki: “Yerini bulan cemiyette,
kumunu eler kainatta. YARATAN’ı neden severim? YARATAN’ı gördükte, RUH bedene
girdikte.” Dilek gönülden olmalı, dile düşmemeli. Dile
düşen, ağaçtan yere düşen ham meyveye benzer. ALLAH’ımı dileyen;
kulunda görsün, ‘Sevdiğimi bilsin.’ demez. ‘Sevgi, beden kafesinden
taşmaz.’ dersen; sen demedin mi, açığa vurmadın mı? Ben görüşümü
söyledim. AŞK’ımı deseydim, dışarı vursaydım; kainat ateş
alırdı, bedenim kavrulurdu. Benim gördüğüm, dünyada hala mevcut. Ne var
ki, gören var, görmeyen var. ALLAH’ım görenden etsin. Ben yandım AŞKI’na,
sizleri de YAKSIN. Kul, niyetini niyaz ile dilesin, zulüm ile değil.
Huzurunu doğrulukta bulsun, niyetinin önüne perde çekmekle değil.
Olayı, desteğe bağlamak gerek. Dönük olanın, konukta gözü olmaz. Konuğa su
verenin, ömründe duman kalmaz. Olanın-gelenin, sorusu edilmez. Anaya üzüntü
katılmaz. Kumunun vergisidir, ananın kaygusudur. ‘Günlük-güneşlik yolun,
günde gani.’ desen bile, huzurun yerindedir. Dumanı görsen bile, yerini-yolunu
düşünceye dek bozma, gezip-gezip te yozma. Kuşun yüreciği küçük diye, sevmesini
bilmez mi, fil kadar sevgisi olmaz mı? HAZRETİ OMAR der ki: “Her olay,
bohça misalidir. Asla dört ucu bir araya gelmez. Kul da niyetini, dört uç bir
arada beklemesin. Bir ucu varsın, açıkta kalsın.”

Huzuru aradığın yerde değil, gönüle
koyduğun yerde bulursun. Kuyuyu, su alayım diye açarsın. ‘Su gelmese?’
denmez, olduğu yerde kalmaz. Kaide bozulmaz, yazılandan kaçılmaz. Her kul
söz der, ne var ki yazılan bozulmaz. Kaderinde bulutun gelişi var ise,
yağışa kadar beklemek gerekir. Kaderinde bulutu görmek var ise, ondan
kaçamazsın. Sabredersen, bulutun yağmura döndüğünü görürsün. Sabır,
koruğu erdirir, yaprağı atlasa döndürür. Maniyi kulundan bilme,
olayda kulu suçlama. Her bulutun neticesi yağmur olur, yağmur
toprağa hayat verir. Pirinci ‘Aş yapayım.’ dersin, tepsiye
boşaltırsın; dikkat edersen, ömrü korursun. ‘Neden?’ dersen; dikkat
etmezsen, taş ile pişirirsen; günde aşı yenir, ne var ki
taş ile diş kırılır, ömre zarar verir. Bunalım büyük, yardıma çok ihtiyaç görülür.
Şahıslara değil, cemiyete. Kumun tanesi küçük, yaptığı iş
büyük. Kum kuma eklenir, kum yola götürür, kum bina ettirir. Hiç bir yaratılan,
boş yaratılmaz, kainatta boşluk bırakılmaz. Boşluk, çöküntü
yapar; kainat, çöküntüyü kaldırmaz. Onun için olayı, ‘Kaderim.’ de
karşıla. Münasip olan odur. Dualar yerini bulur, sanma boşuna okunur.
KUR’AN yolunu aldık, cümlenize o yolu verdik. Çıkılmaz, dönülmez. Olmuşu düşünme, olacağı bekle.
NUMAN der ki: “Aynayı aldığın elin ise, baktığın yüzündür. Gül de
bak ki; aydın gelsin, gönül açsın.” Gülü, dikeni var diye atar mısın; yavruyu, üzüntü
verir diye satar mısın? ‘Gülün dikeni var.’ dersen, menekşeyi sev;
‘Denizde dalga var.’ dersen, göle gir.

Huzur arayan, suyunu yerinden uzak
görendir. Huzur, aranmaz. Huyunu bildiğine, kumunu elediğine hummalı
yol verilmez. Yumuşak yumak. Yumakta düğüm, her kulda olur.
Yumuşak olan, sabırla çözer. Olmuşsa yumağın yerinde sözü, kulun
var ise dünyada gözü; dert, yürümekle tükenmez. Duvar bütün çıkılmaz, duvara
destek konur, gereken yerine pencere açılır. Her duvara pencere yeri tanı, her
olayı yerden tavana özgü diye kabul etme. Cümleye. Pencere neden açılır? Etrafa
bakmak için. Açıklık, her olayın bünyesine girer. Huysuz olan, ‘Duvar öreyim.’
diyen; pencereyi düşünür, ‘Destek olmasın, vakit geçmesin.’ denir, düz
duvara gönül konur. Çünkü başlanılan duvarın örülmesi kolay gelir. Olayı
çarşaf diye açan, iki ucunu değil dört ucunu gerer. Bir ucu bırakılan,
pot verir. Aştımı duvarı, bırakın arasın davarı. Müsterih olasınız, derde
yer vermeyesiniz. Meyhane, MEYDAN’ı aratır. MEYDAN kulları sarar,
mümin kulları toplar. MEYDAN’ı bulan, olaya göz atmaz; ‘Yolunu ALLAH’ım verir,
her
kulunu düşünür.’ der. Kozayı açan, kelebek; ipeği seçen, kuldur.
Kuyuyu açan, kul; suyunu veren, ALLAH’ımdır. Kozadan çıktı diye, kelebeğe
taç verilmez; ipeği seçti diye, kulu tahta oturtulmaz. Ne gül bahçeyi
süsledi diye gururlanır, ne su çiçeği suladı diye köpüklenir. Köpük neden
olur? Hızdan. Bahçeye verilen su hızlı akıtılmaz. Yerden kaynayan su, ne kadar
kuvvetli olsa, etrafa saçılmaz. Kendi kaynadığı yerde yürür, yürüdükçe
çiçekleri sulandırır. Yüksekten inen su, köpüklenir. Mayası HAK ile yoğrulan için, endişeye
yer yok. Mayayı yoğuran, pişirip kotaran. Yer yerinde, kul dilinde.
Verileni ALLAH’ımdan bilene derim. Kapıyı açan, pencereden bakana. GARİB.
Bildiğini sorduğunu gördüm. Hatıra olmaz, yazılan. Hatır için söz
demem demektir. Suyun aktığı yerde çamur var diye, üzüntüyü mal etme. Ne
çamur olur, ne su eksilir. Suyun aktığı yer, kendini akıntıya göre
hazırlar. Kulun gücü, onu sadece süsler. Camiye, bina diye değil;
yumağımın suyuna paklık versin, RUH’um yıkansın diye girilsin. Kula üzüntü
verip ibadete sığınmak, seni paklamaz. Koruk, her ne kadar ekşi ise
de, beklersen tadını alır. Hayır olacak, GARİB kulu gülecek. Nazanı,
NAZLANDIRAN’dan ayırmak; kulun gücü yetmez. Hummalı olan, konuyu ters yönden
açanlardır. Hepinize demez miyim, sözümü vermez miyim? Dargınlık, dünya günümde
dahi mizacımdan uzak idi. Deliden kaçınmak; VELİ’yi duymamaktır, yoluna
uymamaktır. Deliyi yersiz bulma, ‘Hayasız.’ deme. Yerden mi, AŞK’tan mı
deli olduğu bilinmez. Kaçana ‘Dur.’ deme, kimden kaçtığı bilinmez;
durana ‘Yürü.’ deme, kimi beklediği bilinmez. Şu demektir; kimseye
el-dil-göz atma. Kimsenin durumu, kimseyi ilgilendirmez. Sana benden söz, attım gönlüne göz. Gemiyi alan,
‘Kaptanım.’ diyen; yerini bilir, dalgaya-fırtınaya dümeni çevirir. Üzüntüsüz
günler sana gelir.

Hoş gördüm. Huzura el veren, yoldan gelene
soran, gelenden haberi olmayana. Kuruntu yersiz. Kuyuya atılan kova boş
gelmez, su olmayan kuyuya kova atılmaz. Sözün bitimine, soyun gelişi
değil, kulun soluk alışıdır önemli olan. ‘Çizgiyi geceyim, öne durayım.’ diyen yanılır.
Çizgiyi geçmek elinde olsa, her kul ‘Öne geçeyim.’ derdi, karışıklık ondan
çıkardı. ALLAH’ım, her olayı çizgilemiş, kulun niyetini uysa-uymasa “ÖYLE
OLACAK.” demiş. ‘Dünyam hoş geçsin.’ dersen, çizgiyi çiçeklendir. Katip olanın, kalem tutanın; yazdığı senin,
yazacağı benim olsun. Açayım. Yazılan, değer olandır. Boş yazıyı
deftere koymazsın. ‘Yazdığın senin.’ dedim, yazacağın nerde olur?
Gönlünde. O da benim olsun. Verilene AŞK, VEREN’den dolayı. Varılan,
VEREN’in cömertliğindendir. Cömert olmasa, kulunun bunca ihmaline
gücenirdi. Sağdan solu görelim, gözden yola bakalım.
Giymeyi deneyen postunu tarayandır. Fistan giymek dilersen, koyunun postuna
önem verirsin. Yıkarsın, tararsın, postunu alanda, fistan yaparsın. Koyun güder
misin, gidene uyar mısın, VEREN’i duyar mısın? Gününü sorarsan, ‘Nasiptir.’
derim. Niyaz neden edilir? Edenin niyeti neden tez olur? Deme ‘Tez değil.’
Sabıra yer veren; günü gelende, geçeni unutur. Yelkeni gemiye koyan, kendini rüzgara bırakır.
Daha önce dedim, ‘Denizin fırtınasına gelemem.’ dersen, göle git.
Yaktığın, gönül ocağın oldu. ‘Yel mi götürür, sel mi kaldırır?’ deme.
Eğer çadırına sağlam direk koymuşsan, sırtını ALLAH’ıma
dayamışsan; kimden korkarsın? Gaipten değil, günden sorulsun. ‘Funda.’ denir, dağdan söz edilir. Dağın
vergisi, kulun görgüsüne göredir. Toprak kula yakındır, çünkü kul toprağa
yakındır. Evet, kul her an toprak ile haşır-neşir. Dağ ile;
sözle halleşir, gözle dertleşir. NUMAN der ki: “Dağın
verdiği, kulun gördüğü kadardır; toprağın verdiği, kulun
doyduğu kadardır. Cümle dünya kullarının nasibini verir.” Kusur aranmaz, arayan dümene durmaz. Durgun göl
aransın. Sen dümene durdun, denize yelken açtın, düşünme. Kuyuyu dedim,
boş kuyuya kova atılmaz. Yolcuya ‘Dur.’ dersen, ‘Neden?’ der, isyan eder.
Handa olana ‘Dur.’ dersen, sana güler. ‘Olayı değiştireyim.’ dersen,
sen yanılırsın. Yelken açmış gemi gibi, kürek çekersen, rüzgarın
gidişine değil, dönüşüne uymaya çalışırsan; boşa kürek
denir. Söğüt suya eğilir, sudan rengini alır. Çözemezsin, su mu
rengini verir, söğüt mü? Yumuşak yol alan, rengini kendi bulur. NUMAN der ki: “Yol, yozanla değil, bozanla
dolmasın. Yozan, kendinedir kahrı; bozan, yoladır zararı. Yolu bozan, kazma ile
kazan; gelenin yolunu da kapar.” ‘Maniyi kaldırsan?’ dersin. Maniyi kaldırmak elden
gelse, cümlemiz bir olur, maniyi ele alırdık. Ne var ki, ortada mani yok, gün
var. Yoğurdun tazesi sevilir, ne var ki ekşisi şifa verir. Kumun en incesi, gine de tanedir. Tane de, dünyada
hizmettedir. Taneyi küçük görmesin, her tanenin hizmette olduğunu bilsin.
Boşluk yok. ALLAH’ım, kainatta boşluğa yer vermez. Huyundan
aldığı, suyundan içtiği, sabrını seçtiği, kalabalıktan
değil yalnızlıktan hoşnut olduğu görülür. EYÜP
HAZRETLERİ’nden elini alır. ‘Öyle mi, böyle mi?’ denmesin, ALLAH’ıma duacı
olunsun. Kuluna en doğrusunu verir, senden çok kulunu SEVER, çünkü
SAHİB’i O'dur. Boşluğu sen dolduramazsın, sen ancak kendi
boşluğunu doldurabilirsin. Taş dahi taşa vurulmaz, çünkü
kırılır. Taşı kuma at ki, hem kırılmasın, hem ses vermesin. Onun
verdiğini yersiz görme, yaptığını ‘Değersiz.’ deme. Her yapılan
ALLAH’ımın EMRİ iledir. Ne var ki, iyi niyet olsun. Niyet iyi değil
ise, sana değil, zararı, kötü niyetli olanadır. ‘Üzüntüsü bana.’ dersen,
kadere isyan edersin. Gülün dahi dikeni olur. Dikeni var diye, gülü sevmez
misin? ‘Yumuşak yol alsın.’ dediğinin, mizacı sert ise, elden ne
gelir. Kamayı eline alsan, ‘CAN’dan geçtim.’ desen; CANAN’dan geçemezsin,
kamayı tutamazsın. Çeneyi tutmak, kulun elinde. Hata bırak onda kalsın, sen
kendine hatayı mal etme. Söze söz kattığın an, hataya ortak olursun.
Masayı niye dört ayak yaparsın. Elbet bir ayağını kısalttın mı, o yana
meyil verir. Ayağı kısalan sen olma. Geleceği şüphe ile
karşılama ki, o yüzle gelmesin. Aynayı duvara hangi yüzle asarsan, o
yüzünü görürsün. Bırak dilediği yerde olsun, baskıdan uzak kalsın. Baskı,
askıyı koparır. ‘Paketi sıkı sarayım, kuvvetle bağlayım.’ dersen, hem
içindeki ezilir, hem ipi kopar. Sözüm alanın, sahip olanındır. Olgunluğu
buldun, sözüme anda sahip oldun. Her verilenden hisse aldın. ‘Sözü bana
bağla.’ demedin. Bağın, sözde değil, gönülde olsun. Mümin
olduğunu gelişte söyledim. ‘Resmini deftere koyun.’ dedim. MESNEVİ’yi verenden, şüphen mi vardı?
Mümin kulun gördüğü, elbet yolunu aldığıdır. Kimin yolunu alır?
PEYGAMBER’inden. Yanımdakileri vereyim, YUNUS PEYGAMBER ve HAZRETİ FATMA. Mor, dağın uzaktan görünüşüdür. Ne var
ki, her yürüyen oraya varır. Görünen her olay, bizden verilir. Olmayanı demem.
Mor dağın göründüğü yerde, bekle gör. Elbet hayır olmayan, kula
verilmez. ALLAH’ım ADINA yola çıkan, susuz kalmaz. Yardım, sözle değil, gönülle edilir.
‘Yumağın GARİB’e bağlıdır.’ denir. Baki olandan fani olanı ayırmak, dünya olayıdır.
Senden onu ayırmazsa, yollar karışır. Korkuyu aldığına sevin. Kuluna
üzüntü veren, ALLAH’ımdan hayır gelendir.

Hayır ile ananın, uzun yoldan gelenin; duacısı
olduk, sorusunu bildik. ‘Geç.’ demesin, güçlükten çekinmesin. Dünya sözü,
vursan sazı, dersin ‘Konsa adı.’ O da olur, deme ‘Geç kalır.’ Sebepsiz olmaz,
meraka yer kalmaz. Olmasını dilediğin, yumağına bağladığına
derim; kumun ötesinde sorduğun. Kumun ötesinde, ULU’su. Rüyasına gelen.
Şüphe edilmesin. İsim vermek, bana değil gelene düşer. Unutulmasın,
gelen ABDÜLKADİR GEYLANİ değil; ne var ki, onun yolunun
PİR’lerinden. Nimet değil ki, dilenen. ALLAH’ımdan istensin,
kendisinden sorulsun. Yumuşak yol yürüdüm, niyetimi sürüdüm. Sürü ile bir
oldum, ‘Çoban.’ dendim yoruldum. Beden yoğunluğu değil; yormak,
üzerine yakıştırmak. Suyun akışını durduramazsın, iman eden kulu
döndüremezsin. Yanan kulu, bardak su ile kandıramazsın. ‘Delice.’ dediğin,
sözünü ettiğin, ağaca namzettir. Söz benden, açıklamak sorandan.
‘Uygun değil.’ dediğin, uymayı değil, duymayı düşünür. Kapı
her gelene açılır. Daha önce dedim, sana söyledim. ALLAH’ım, her kuluna mertebe
bildirmez. Kulun dileği, öğrenmek değil, varmaya çalışmak
olsun. Rüya güzel. Olan da, seni hoş saran da. Şüphe etme, ‘Acaba?’
deme. Gördüğün gibidir. Sağ el ile aldığını, sol el ile ver.
Verdiğini, diline verme, aklına koyma. Bir elin versin, öbürü unutsun.
Suyunu değil, elini aç. Aynayı yerinde, yumağı yüzünde açarsın.
Aynayı sorana deyim. Yüzünü gören, gönlüne ölçü verendir. Niye şüphe
edersin sevgisinden YARATAN’ımın? Yanlış anlaşılmasın. Şekle
değil, ÖZ’üne değer verin. Şekil, kulun benzetmek
istediğidir. ÖZ, YM olumun verdiğidir. Şekli dileğince
çevirebilirsin, ÖZ’ü olduğu gibi görürsün. Oluşum bölüşülemez.
Benden değil, cümleden söz ederim. Samanlığa girsen, suyu akıtsan,
samanlar üstte kalır. Samanlığı ateşe versen, hep birden kavrulur.
Yerince söylenir, dünya samanlık özünde misal verilir. Dünya kulunu verdim.
İman verilir, yakın gelen görülür. Ateş verilende, yerince alev alır.
Yumuşak yol alamayan, mümin yolu bulamayan; son günde, YM mi gelir?
Taşlama değil, haşlama hiç değil. Dediğim,
başlamadır. Başlayan görülür, sözümüz çözülür. Uygun düşer
deyime. Sunduğum alındı. Ne var ki, günde görülenden eksik. Gelene göre
uyacak sözüm. Geleni bekle. Hayır ile beklensin, sabıra yer verilsin. Gönül
yolu ile arayan bulur, dileyen görür. Dünya yeri, kulun yerini doldurmaz. ‘ALLAH’ım onu
sever, dileğini oldurur.’ dersiniz. ALLAH’ım, yarattığını,
sevdiği için yaratır. Sevdiği ile dünyayı paylaşmaz. Ahireti
kazanan, gözünüzde yücelsin. Bilinenle yetinilsin. Ahireti kazanan kulu
aramayın. Kazanan, yeterince gösterilir. PEYGAMBERLER verilir, EVLİYALAR
görülür; ahiret yolcuları oldukları bilinir. Sevabını ara, günahını değil.
Seversen, bilirsin. Seversen, görürsün. Seversen, yerini verirsin. Sevmeyi
bilenle, yolunu bulan birdir. ALLAH’ımdan geleni sevmezsen, ALLAH’ımın
verdiğini görmedin derim sana. Yazımız sevilir, gönüle konulur. Gelenle
beraberiz. Sevdiğin kadar sevilirsin. Sevdiğin kadar anılırsın. Gönlünde
olanla beraber olasın, olacak bilesin. Sahife bitmese de, söz yetmese de,
günler kalmasa da; ateşiniz yandığınca, meclisimiz kurulur, gelenler
görülür, ağacımıza yaprak eklenir. Eşi de gönül ile eklenir, meclise
beklenir. Gelsin gelmesin, gönülle katılsın. Mümin olan bilir, gönül yolu tez
alınır. Mani yok sorduğuna. ‘Olmazsa?’ dediği, yanlış olur,
neticeye bağlanır. ‘Yetti otuz yıl.’ demesin, daha beklesin, adını
verecek. Olmuş denilen, dendiği gibi, GARİB, görüldüğü
gibi. Gelenleri bekleyelim, sözümüze ekleyelim. Dileneni verdik, ‘Versek mi?’
demedik. ‘EYVALLAH.’ dedik, eli göğse koyduk. Selam sizlere bizlere,
ALLAH’ımdan gelenlere. Gelen kim olsa, seven PİR olsa, sayılı değil.
Seçilen gelir, sevilen hep bir olur. ‘ALLAH.’ dedik, diz vurduk; hep bir olduk,
meclisi kurduk. Andığında geldi, “Vermeyi bizden, almayı sizden olsun.”
dedi. Verenden alan sorulmaz. Almakla-vermek aramızda, MEYDAN niyetinizde. Ne
aldı isen, onunla geldin. Mideni bedene koydun. Aklın ölçüsü, mideden geçmez.
Gönülün katkısı, kainata sığmaz. ALLAH’ım affetsin. Kulunun niyeti sorulsa, dünyanın dönüşü
değişir. Dünyanın öğüdüne, kulun yaşantısı katılır. Dünya
döner, kul öğütür. ‘Her gelen, vazife ile gelir.’ dedim daha önce, kumun
tanesi dahi. Duman dağıldı, kulu eğildi. Eğilen korkudan
değil, sevdiğinden elbet. ALLAH’ımın VARLIĞI’nı bilen, neden
korksun? O'na sığındım da, O'na vardım. VERDİĞİ’ni sevdim
de, vardım. VERDİĞİ’ni bildim de, vardım. ‘Sen-ben.’ ne demek?
Elbet cümle bir yumak. Meyhane sarhoşluğa, mey içmeye. İçmeyi
dileyen, O'nu bulmaya koşar. Meyhaneyi, sarhoş evi demeyin. Meyhaneyi
dünya ile bir edin. Dünyayı zindan sanmayın, ‘Kula haramdır.’ demeyin. Haram
olan, haram edildiği an, men edilendir. Men edildiği an, zaten eline
alamazsın. Kul hatasını bildi ise, AFFI’nı gördü demektir. SAHİB’im olan
ALLAH’ım, elbet niyeti görür. Dileyen, kendi için dileğini alamazsa, cümle
için dilesin. Cümlenin aldığından, sen de nasip alırsın. ‘Yalnız bana.’
diyenin, nasibi kıt olur.
(Resim verildi) Dileyen dedik, dize geldik. Dize gelen, resim
dileyendir. ABDÜLKADİR GEYLANİ HAZRETLERİ’nin gölgesinde.
Rüyasına gelen, hurmanın ötesinde. Adını kendi verecek. Resimdekini rüyada
görecek. Varlık bize, sağlık size. Duanı unutma. ‘Sarhoşum.’ deme.
Düşündüğün zaman, sarhoşluk sende değil,
sarhoşluktasın. ALLAH’ıma emanet olasınız, sarhoşluğu
bırakmayasınız.

Müstesna sevginin, sevgilisi oldum.
Sevildiğime sevindim, ayrı kalmayı düşünmedim. Gidişe ‘Beraber
uyuştur.’ derim. Saman çöpü misali, beraber yanarız. Yolda (NASREDDİN HOCA) bilirsiniz, gezisi merkep iledir. Ters
görmedi ki. Zeytin yedik, çekirdeği attık. Elbet oyumuz gelenlerle,
sözümüz alanlarla, gönlümüz açanlarla, köprüyü geçenlerle. Hasır aldık, odaya
serdik. Kilim verdik, çadırı gerdik. Beden katı, gönül yumuşak yerde
olsun. Beylik bedende, kimlik gönülde. Beyi bey yapan, gönül harcıdır.
Yağmur sevilir, toprağı suladıkça; yağmurdan kaçılır, sel olup
kazıdıkça. Beyi bey yapan da, yağmurun toprağı sulaması gibi. Hangi
gece vermeyiz. Seyahat size. Bizler, ay ışığı misali, her an her
yerde. Misafirin sorusu, Mevlevihane’nin yapısı. Benim
göçümden sonradır inşası. Günümde Mevlevihane yok idi. Oğuldan sonra.
YUYAN’ın suyunu akıttığı yerde, kula verilen sorulmasın. Yonca yapraktan
güzel, gonca çiçekten güzel. Kulun ermişi, günü görmüşü; güzel
değil midir? Olmasını, dilediğin gibi görürsün. Aşık
sevgisinden, şair şiirinden, ressam resminden canlandırır; gönüle
koyduğunu. Ayın verdiğini her kul aynı tezahüratla karşılamaz.
Kimi, bakmaya bile lüzum görmez; kimi de tütün tarlasına gider, tütününü kırar.
MEVLÂNA’yım. Yönümün, dönümü olmaz. Yeşil renge, mor denge, mavi ahenge,
pembe hevenge uyar. Kırmızı yanar, ‘Yanarım.’ diyene bakar, gönülü AŞK’a
çengel yapar. Sarıyı, ‘Nazardan alsam, CANAN’a ulaştırsam.’ derim. Kendime
gülerim, ‘Sen kimsin?’ derim, ‘CAN ile CANAN arasında mısın ki
ulaştırasın.’ Kapını
kapama, ocağını söndürme, odun vereni
döndürme. AŞK’a, AŞKI ile düştüm. Mayamız, sabun ile değil,
hamur iledir. ALLAH’ım, cümleden RAZI olsun. HAZRETİ OSMAN der ki:
“Dağın yerini, ovada arama; ovanın verimini, dağda bekleme. Ovayı
verimine, dağı da görümüne göre düşün. Masanın, küçüğünü elde
gezdirirsin, büyüğünü dile verisin. Dağı da ‘Ulaşamam.’ der,
öyle görürsün. Onun için gözünde büyütürsün. Dedim daha önce, dağı
görünüşüne göre, ovayı verimine göre seversin. Ovaya girersin,
toprağı kazarsın, onunla beraber olursun. Sen topraktan, toprak senden
alır. Samimiyetin toprakla olduğu için, onu verimi ile ararsın. Dağın
görünümüne bakansın. Ne var ki, karışılmadığı için, resmiyet
duyarsın. Toprak ile deniz ile, daima haşır neşirsin.” (Resim verildi) Verileni bilmediniz mi, GARİB’i tanımadınız
mı? Yüreğimi, görmediniz mi? Benden, benzeyeni mi aldınız? Daha önce
anıldı, ‘Resim verilse.’ denildi. Benim arkamda GARİB, GARİB’in
arkasında bildiğin. Yakındır çözülür, deryadır girilir. Dilenen verilir,
‘EYVALLAH.’ denilir. ALLAH’a emanet olunuz. ALLAH’a ısmarladık. Takıldı gitti,
merkeple geleceği söylenildi. Onun dediği idi.

Hoş gördüm, suyun akışına
uydum. YUYAN’ın deyişine, olmayı bilişine, dileyeni görüşüne,
cümleyi sevişine; söz edilmez. Şahin uçar, turna kaçar, keklik seçer. Duman
tüter, nerde? Ateş olan yerde. Her kulun ateşi, yanmadan tüter. Yanıp
ta köz olanda, etrafını ısıtır. Kayığın yapısı, kulun göğüs yapısına
benzer. Ne var ki kul yapısı, ALLAH’ımdan. ALLAH’ım, senin SAHİB’in; sen
de, kayığın. Nasıl ki sen kayığını dalgadan korumaya çalışırsın,
ALLAH’ım da seni tehlikelerden korur. Yeter ki, sahipsiz kayık gibi başı
boş kalmayasın. Kayıtsız kul olmaz, kayıt olan silinmez. Göl mü duru suyun
membaı? Derya imiş, akan suyun membaı. Her yol, düze varmak için açılır.
Ceylanın güzelliği yüzünde, aslanın güzelliği yelesinde. Heybetini yelesi
vermez mi? Kaplanın güzelliği postunda, atın güzelliği
dostluğunda. Yolunu gidene sordum, ‘Nereye?’, dedi ‘Sılaya.’
‘Giderken danıştın mı?’ Dedi ‘Kime ne? ALLAH’ımdan İZİN aldım,
yola koyuldum. İZİN verdiği yere kadar giderim.’ Dedim ‘Niyetin
hangi il?’ Dedi ‘YEMEN’e. Niyetin oluşuna değil, ALLAH’ımın
İZİN verişine göre yol alırım.’ Kimliğini ben bilirim, ‘Dost.’ deyip selam
veririm, sohbete dalıp kendimi unuturum. Dağılışı değil,
varılışı görüşürüz; selamlaşıp dolaşırız. Meraka
düştünüz, ‘Kim ola?’ dediniz. ABDÜLKADİR GEYLANİ HAZRETLERİ.
HOCA da gitmez mi YEMEN’e? (NASREDDİN
HOCA.) Yolunda taş mı var? Saman çöpü misali; ne ele ağırlık verir, ne
suyun dibini bulur, yine de yerini bulur. ‘Saman.’ deyip atmazsın. Sap-çöp
oymayı verse de, yerini bulur. Alacağın, kum tanesi olsa sana gelir. GANİ’yi andınız. Sepetin dolusunu dilediniz.
Danıştım geldim, avuç dolusu verdim. Amma sormadınız ne verdim?
Aldığı kadar dağ havası. Neden yerinirsin, sana da getirdik.
Dağın gidişine uyduk. Sanmayın çiçekler-yapraklar dua almazlar.
Alırlar. Aldılar, eğildiler ne var ki bilemediniz. Ne var ki, yolunuzu
açtığını gördünüz. Akan suyun yolunu, duran kuyu boyunu; ölçmeye kalkma.
Verdiği kadar al. Kuyu derin olur, suyu yavan gelir. Kuyu sığ olur,
alındıkça ürür. Ürümek, etrafına sarmaktır. Ürümek, tükenmemektir. Kapı
kapatılır niye? Yuvanın sesi duyulmasın diye.
Yumuşak kul niye ses versin? Ses vermeyen yuvada, kapı açık mı kalsın?
Yuvanın yapısına, kapı da konmuş. Yuvayı yapan da, duvara resim koyan
da aynı şeyi düşünür. Kul, süsü etraf için yapıyorum sanır, halbuki
yalnız kendini düşünür. Asla yanlış değildir.
Dağlar-taşlar dahi süslenir, kul niye süslenmesin? Yalnız kulun süsü
de, dağların süsü gibi, sade olsun. Aşırı giden her şey, göze
çirkin görünür. Çünkü dağın heybetine, sadelik yaraşır. Bahçende olan
çiçeği dağda görsen, heybetini düşünmezsin. Dağ
çiçeği, daima soluk ve sadedir. Bahçene dağdaki çiçeği koysan,
sadelikten çıkar, yozlaşır; çünkü yayılacak toprak bulur. Her kök,
genişledikçe genişler. Halbuki dağ, genişliğe izin
vermez. Her kök, küçük-küçük kalır. Her şeyi yerinde görmek güzeldir.
Güzellik, görünüşte değil aranışta. Camın pencerede duruşu,
vazife icabı; masada duruşu, süs. Kusur ararsan, çok görürsün. Kulun
arayışına göre, her şey kusurdur. Ne var ki asıl kusur olan, kulun
arayışıdır. CAN CANAN için yol alır, yolunu bulur, varışı görür. CAN
beden için yol alırsa, hendeği bulur. Hendeği bulanda ayılırsa,
kurtuluş kolay olur. Elbet ALLAH’ım, her musibetin sonuna kurtuluş
yolu açar; meğer ki ayılırsan.

Hasretini alanla, kaderine uyan birdir.
KUDRETİ’ni bilince, ‘Gelen gider.’ deyince; her yol bir gidiştedir,
gidişi görüştedir. Gelenin selamı var, dönenin kelamı var. Kahır ile,
kaybına ‘Yersizdir.’ demeyen; kazancını görür. Saman çöpü ile gelmez, gelse de
yer doldurmaz, ağırlık vermez. Tavan niye örtülür? Dört duvarı dengelesin diye.
Görgü niye sevilir, kula yardımcı olur diye. ‘Bende hepsi var.’ diyen, kendini
hazır görendir. Camın yapılışı, çamın dikilişine uymaz. Çamın
verdiği havayı, cam ardından alma. Cam ne kadar gerekli ise, çam ile
bağdaşmaz. Senin zararlı gibi gördüğün her şey, aslında
gereklidir. Yaratılamaz. Aymak, ne çamın havasından, ne camın yasasından. Çam
dikilir, kendi halinde büyür. Cam kapıya takılır, kulu kendine vazifeli kılar.
‘Kendine beni esir etti.’ demeyin, kula söz söylemeyin. Cam ve çam misali. Sen
ona hizmet edersin, amma o da senin dört duvarının geçidi olur. Kolun vergisi,
kulun kaygısı olmasın. Sarnıca balık atsan, ‘Beslensin.’ desen; ölüsünü
bulursun. ‘Sudur?’ dersen, balığa dünya olacak su değil. Atın verimi,
alışından değildir, görgüsündendir. Yuvayı yapan dişi kuş ise de, çatıyı
örten erkek kuştur. Yuvanın temeli denmesi budur. Kadına söz edilmez,
bilinsin. Duvar olmasa çatı vurulmaz. Ne var ki çatıya levha konmaz, duvara
çakılır, sıvası dökülür. Olay budur. Çatıyı zayıf görürsen, ortaya çatma
koyarsın. Kadın, her dünya gününde fedakarlığını gösterir. Fedakarlık,
kula yersiz. Fedakarlığın tarifini bilmeyince, söz söze çatışır.
Fedakarlığın tarifi; sevmeyeni sevdin mi, sevgiden mahrum kaldın mı?
Kaldığın dünya kulu, aldığın YÜCE’nin YOLU. Fedakarlık yine yok,
kazanç çok. Söz bağlandı. Gelen kimdi bilir misiniz? Söz
ciddiye bağlananda gelen HAZRETİ ÖMER olur. Gümüş yolun açısı,
altın yolun kapısı olsun. Kabın içine konan yağ ile su, sebze ile et
karışır, pişer. Ne pişerse pişsin, kaşığına
gelsin, mideye girsin. Söz edilmesin, ‘Böyle olsa?’ denilmesin. ‘Kulu terbiye
edeyim.’ diyen, yıkanmış çamaşıra ütü vurandır. Çok kızgın ütü
vurursan, sararır. Yakandan olma. tutandan ol. Ütüyü derim. Kasıt ile yapılan;
kaideyi bozar, çatıyı çemberinden çıkarır. Neden ‘Erkekten.’ dersiniz, binayı
olduğu gibi almazsınız. Kulunun aldığını, ALLAH’ım VERİR.
Kulunu, ESİRGEYEN GÖRÜR. Çamın gövdesi, yuvaya sırt verse de; sen yine
duvarını koru, dıştan gelen desteğe güvenme. Gecede söz yetsin, sunduğum bilinsin.
Baktığın yerde ne görsen, sevgini alsın. Azlıkla yerinme, çoklukla
gerinme. Güzelliğe güvendiğin gün, kaybına imza atmış olursun.
Evvel O'ndan aldığım, son nefesin verdiğim, ‘Dünya.’ deyip
gördüğüm; hep O'nun NURU idi. NURU gönülde kaldı. Nardan gelmesen, NURU’nu
bilemezsin; nazına katlanmasan nazanı bulamazsın. Dünya yaşantısı,
nazıdır. Dünyada ne görürsen, nelere katlanırsan; dünyanın sana nazıdır.
Güçlük, duman dağılıncaya kadardır. Nasıl ki ocağı yakarsın, dumanı
tüter, dumanı geçer kor olur. Beklemeyi yol bil, ‘Kalırım.’ deme, gününü sorma.
Güğümün boş iken verdiği ses, gürültüdür. ‘Dolsun.’ dersen,
kaderinin yoludur. Eğer kaderinin güzelliğini, güğümün
boşluğuna veya doluluğuna bağlarsan, yanılırsın; bir lokma
ekmeği, bir ömre harcarsın. Yavaş-yavaş bellenir, ahiret kapısı
beklenir. AMİN. Kaderin kapadığı yerde ömür biter. Ağaç
yaprağının dökülmesini diler mi? Yumuşak yolun yolcusuna,
yumuşak söz edilir, ne var ki naz ettiği görülür. Naz, nazana
yapılır. Nazan da, sevgilidir.

‘Yolumuzu alana, yerimizi bulana.’ desem yersiz.
Yolumuz da, gönlümüz gibi her gelene açık. Denmesin gidene, ‘Hak.’ denilsin
kuluna. CAN bedende oldukça, ‘Dünya güzel.’ dendikçe; gezmek görmek helaldir.
Hak elden gitmez, HAK’tan uyan yanılmaz. Yanlış gibi gelse de, arabanın
tekerleği fırlasa da; yol aynen gider, kul yoluna devam eder. Aşını
yersin, ‘Ne tatlı.’ dersin, tadını vermek için acı biber de koyarsın. Hayatın tadı, acı karıştıkça bilinir. Gürleyen
suyun akımı çoktur, yıkımı olsa bile. Yediğin sende kalsın, dediğin
benden olsun. Sohbet soframız kurulsun, çorbaya kaşık atılsın. Çorba
kaynarsa, kapak oynar ses verir. Yumuşak kaynayan, geç pişse de ses
vermez. Asmayı yerinde gör, duanı serinde ver. Ateş
yansın kor olsun, duman bacadan gitsin. Ahdini, güdüme değil verime harca.
Tutana değil satana. Ahd ile baht beraber olmaz, dileğine uymaz. Ne
var ki, uymasa da hayırdır, uysa da. Aşağı inen, dönüşü
düşünür, aştığı yeri sayar. Yukarı çıkan, bastığını sayar.
Bir tepsi aşı sofraya sunarım. Yolun gidişi, kulun görüşü;
benden sorulmasın. Bildiğinizden ayrı değil, hususiyet olmadı.
Bildiğiniz yerde, bildiğiniz kadar kalsın. Uykudan kalkarsın; bahaneyi, ne havaya ne bedene
yormayın. Akan suyun gürültüsüdür uyutmayan. Uykudan şikayetçi olan,
ibadet ile geçirsin, gününü boş harcamasın. Ne var ki, uykusuzluktan
şikayet eden her kul aynı yolu tutsa, boşluğu doldurur. ALLAH’ım
cümleden RAZI olsun. Uzaklık sizin gözünüzde, sevdiklerimiz bizim gönlümüzde.
Sofra kurulur, aş konur; hangi kul gelmez, aşa el atmaz? Meğer
ki hasta olsun, tatlı aşa küskün gelsin. Gemiye kaptan olsan, dilediğini alsan, ‘Alır
mı?’ diye düşünme. Alabildiğince dolar. Gönlünü hoş tut, gayeni
boş. Yuvanı boş etsen, günün hoş olmaz. Kumun ettiği
değil, güttüğüdür asıl olan. Kum, rüzgar ile eser, gözüne kaçar,
canını yakar. Kum kötü müdür? Sebep rüzgardır. Rüzgar kötü müdür? Olacak,
gelecekten sorumsuzdur. Gelecek, gidecekten sorumsuzdur. Akacak nehir, depoya
konmaz, ‘Akmasın.’ diye saklanmaz. Akacak, duracaktan sorumsuzdur. Olacağa
uyalım, ‘Sert geldi.’ demeyelim, sorumlu kılmayalım. Şeker alırsın yersin;
sert olanı da seversin, yumuşağı da. Dendiği gibi dişinle
ezmezsin, ‘Diş kırıldı.’ demezsin. Şekeri ye, suyu iç, ‘Oh ne tatlı
imiş.’ de. Güçlüğü sen kaldıramazsın. ‘Ağır yük.’ dersen,
dediğini nasıl kardırırsın? Tutan anlar, tadan bilir, ‘Tatlı idi.’ der,
içine sindirir. Yol adınla açılır, taş adımla geçilir, el verirsen
tutulur. Gayret gösteren, kuvvet bulur. Yumuşak duran, muradını alır.
İki taş çarparsa kırılır. ALLAH’ıma emanet olasınız. Gayretini
görendenim, almasını bilendenim. Taç giyen diklenmesin, taht gören yere
inmesin. Sunduğum, gönülden çıkmasın. Merakını kenara ayır. Beden olsa da,
sana gelse de; kul ayırma, taç giydirme. Her kul birdir.

Hoş gördüm. Selam, yumuşak
yolun yumuşak kullarına. Hatır sorulsun, gelen anılsın, sahip olan
bilinsin. Görgü; görüp de sevende, VEREN’i bilende olur.
Bilenlerdeniz şükür. Yol bizim; yolcusuyuz, gönlün kolcusuyuz. Yolunun
gidişi, hayıra varışıdır. Güzellik gördüm, nerde? YUVA’nın havasında.
ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun. Ben, benden olanın, kainattan ayrılığını
görmedim. ‘Senleyim, seninleyim.’ diyenlere derim. Benim yaratılandan ayrım
yok. Çöldeki kum misali, sen ben cümle hep BİR’iz. Taze ot yakılmaz, kuru
ot biçilmez. Kumun yolunu bulan, ‘Düz yol.’ deyip aramaz. Kaşık çorba
için. Çorba yok ise, atar mısın? Söz denir, ÖZ için. Söz yerini bulmazsa,
kaşık misali atma. Gün gelir, lazım olur. Kulağında, sözün özü kalır.
Suyun akışını durdurmak mümkün değildir. Ne var ki, aktığı yeri
düzenlersen çamuru giderirsin. Yolcunun
yolu açık, hancının yolcusu belli. Kasıt
olmayan hata, affını hazırlar. Kainat içinde, yoldan çıkan, yolu bulan,
hesaba
sığmaz. Onun için ölçü verilmez, sayıya konmaz. ALLAH’ıma havale edilen
olayda, yanlış hüküm verilmez. Dünyanın hali, her kulun falı; bir tek
sözedir, sözüm de ALLAH’adır. ‘ALLAH’ım.’ dediğin yerde, kuyuya
düşsen, merdiven bulursun. Onun için, niye ‘Öyle mi, böyle mi?’ diye
sorulur? Tek HÜKÜM VERİCİ ALLAH’ımdır. Dayandığın anda, selameti
bulursun. Daha önce dedim, aşa biber katarsan lezzetli olur. Yaşamayı
bilen, dünyanın tadı diyen; olayları da ‘ALLAH’ımdan.’ demeli, neticeyi
hayır
ile beklemeli. Müsterih olunsun. Olay ne kadar düğümlü gibi gelse de,
çözülmemesi
mümkün değildir. ‘Gülün dikildiği yerde başka çiçeğe yer
yok.’ diyen yanılır. Elbette dikilir, her çiçek güzelliğini gösterir.
Ne
var ki gül, hepsinin üstünde kalır. Çiçeklerin demeti, VEREN’indir
HİKMETİ. Biri güzel, ondan öbürü daha güzel. Geçmedim, geçemedim,
‘Çirkin.’
diyeni affedemedim. At yediği otu güzel görür, kul niye verilene kusur
bulur? Yanımızda olmakla değil, gönülle karışmalı. Mide kusursuz
değirmen, verdiğini öğütür. Kul yanılır, ne vereceğini
şaşırır. Beyin, hatasız hesap makinesi. Kul yersiz hesap yapar,
komşunun hesabına bakar. Dedikodu, yanlış hüküm. Yer yerindir, kul
SAHİB’inin. Yerden gelen senindir, senin olan CAN’ındır, CAN’ın
CANAN’ındır. CAN’dan gelenle, CAN’ı bulan bir olsun; her yol, deryayı
bulsun.
Geçit vermesin hata, aymayı bilen atâ.
Ayılanın gönlü, elbet büyük olur. Asmayı budayana bağcı denir, şarabı
sunana saki. Şarabı nerede ararsın? Meyhanede. Meyhane; MEYDAN arayan
kulun hanı, yola çıkanın durağı. Hak arayan, kul kapısı çalmasın, ‘Hakkım
sende.’ demesin. ALLAH’ımdan dilesin, ADALETİ’ne sığınsın.
HAZRETİ OMAR der ki: “Adaleti, ne kuldan ne koldan arama. Kul da
vasıtadır. Kati olan her olay, yerini doldurur. Kati olan her olay dedim. Kul
için yanlış gibi görünse de; ALLAH’ımın ADALETİ tecelli etmiştir,
olay yerine oturmuştur.” Kum yerde, bulut göktedir. Kum rüzgarla uçsa da,
bulut yere düşse de; yine kati olay yerini bulur, kum yerine oturur.
Aradaki fark, rüzgarın ettiği oyundur. Kuğuyu gölde görürsün, duru
suyun süsüdür. Yol bilmeyen kul da, duru suyun süsü gibidir. Kendini ne kadar
kudretli bilse de, yaptığı sadece süzülmedir. Arıyı alsak ele, bülbülü
versek güle; bülbül kendi AŞK’ına yanar, arı cümle için döner. MEVLÂNA
misali. Neyin yumuşak olduğu bilinse, yol öylece yürünse, sevginin
derim. Seven şaşmaz, seven düşmez. Tutanı, yol gösterin olur
çünkü. Seven sevilir, sevildikçe anılır, YM görülür. Düşünceyi söyledim,
ALLAH’ıma havale edilsin dedim. Almayı dileyen, yumuşak yol görendir.
Merdiven çıkma ile biter, düze varılır. Kul ‘Düşmeyim.’ derse,
desteğe sarılır. Destek nedir? ALLAH’ımdır. Her olay, O'ndan dilenir,
VERECEĞİ beklenir. VERDİĞİ hayır bilinir, niyetine
uymasa bile. Denize girişin, sıcağa isyan edişindir; sobayı
yakışın, soğuğa isyan edişindir. Sıcağı-soğuğu
kabullendin, ‘ALLAH’ımdandır.’ dedin. Niye olayları söz edersin? Onu da
ALLAH’ımdan bilsene. Kul,
dileğine uymayan olayı
‘Dert.’ der; ya kulu suçlar, yahut kendine dert eder. Olacak; ne yapsan
olur,
önüne duvar çeksen yıkılır. Onun için her olay, tevekkülle
karşılanmalı,
‘ALLAH’ımdandır.’ demeli. Geceye-güne kendini uyduran, olaya da tabi
olmalı.
Heybetini gördüğün dağda yaprak, yerdekine uymaz. Geminin gidişi
kula gelmez mi? Kaldığımız yerde hancı bildik, handa olana yolunu
verdik.
Gemiye niçin binilir? Denizde kalmak için değil. Gemi limana
varacaktır,
fırtına da olsa. Gemi yola çıkmışsa, ‘İZİN ALLAH’ımdan.’ dersin.
Olayı kula yüklersin. Olayı da niye ALLAH’ımın VERİŞİ’ne
bağlamazsın? En küçük olayı dahi O’na bağla ki; çözümünü bulasın, hancı
gibi hep aynı yerde kalmayasın. Hancı hanını kurar, hep aynı yerdedir.
Kullar gelir-gider, hancı bekler. Ne var ki, hancı da vazifeli olduğunu
bilmez, giden yolcuya hizmetten geri durmaz. Hancı, ALLAH’ıma giden
yolun
hancısı. Yerini tayin ettiren, kuldur. Kendini bildiren, yolunu bilip
te
bilerek giden, kula hizmet eden mürşit; yol gösterendir. Hancı yol
göstermez. Ona giden, yolunu bilerek gider. Yol yumuşak ise, yürüyüş
güzel gelir. Ne var ki yumuşak yol yapmak için, taşını temizlemek
gerekir. ‘Geçit vermez.’ denmesin. Kul, dilediği, ALLAH’ımdan istediği
anda; geçitler düz gelir, yolun düzü haz verir. Hoyrat elden, ham
dilden
ALLAH’ım cümlenizi korusun. Cümleniz ALLAH’ıma emanet olsun.

Mümin olan her kulun, aranılan açık
yolun; gidişi zorlu olmaz.
Masayı bulan, ‘Söz alayım.’ diyen her kula sözümüz, yoluna gözümüz olur.
Hummalı olunmasın, üzüntü edilmesin. Mayasını karandan, duasını verenden izin
aldın mı? Kazan kaynadıkça, etrafa taşar; ateş tükendikçe, kor olur.
Küllenmeye bırakma. Küçük desti dilenmez, ne var ki her kul
dilediği destiyi bulamaz. Ele gelen, nasibin olandır; düze gelen, yardımcı
olandır. ‘Kanım yok.’ demeyin, CAN’ım var. Kan bedende, CAN gönüllerde. Yerden
gelmedik, NUR’dan olduk, NUR ile yoğrulduk. Uyku-yorgunluk bedene,
açlık-tokluk bedene. Az da yesen, çok da yesen; yine de uyacaksın gidene.
Hummayı; müsait olsun demem, dert edene. ‘Kumun tanesi mi eksilsin, gönül
hanesi mi zenginleşsin?’ desem, yersiz olmaz. ‘Duman’ dedikte, beden
gördükte; sıkıntı verir, onu yalnız gören bilir. Dünya malı, dünyanın. Kulun nasibine göz dikenin,
kimlikten değil, varlıktan haberi yok. Almayı denedi, yolunu gözledi.
ALLAH’ıma duacı ol ki, yoluna taş düşsün, dönsün geri getirsin.
Yakında arama, uzağı gözleme. At ile koşmadı, kuyruğuna vermedi.
Elini salladı, yolunu belledi. Kuğunun yolu gölde, martının yolu deryada,
kekliğin yolu fundada, ceylanın yolu ormanda. Ne bunu oraya, ne onu buraya
koyamazsın. İzin verilen söylenir, sanma dünya küllenir. Her kul, çizilen
yolunu yürür. Olanı düremezsin, düzeni bozamazsın, sebebi çözemezsin. Olan
oldu, yerini buldu.

‘Heybet, kuvvet ile gelirse, sahibi sevilirse,
sevilir.’ diyen, zayıf olanı sevmez mi? Kanat, uçanın bedeni ortalamasına
yarar, kuş misali. Mümin olan bilir, meyveyi olsun diye bekler. Suyun akışına her uyanın, yerini alması,
ölçüsüne göredir. Suda balık ta olur, kurbağa da. Aymayı bilenin, suda
arayacağı balıktır elbet. Kor mudur yanar, kar mıdır donar, gönül AŞK
ile dolar. Kor, kar için yakılır, kara zevk ile bakılır. Karda kor da olursa,
karın değeri yükselir. ‘Duman.’ dediğinin sonucunu açık bilirsen,
sabrı kolay gelir. Sen ile ben manayı bulduk. Verişim nerdendir,
gelişim nerdendir? Dumansız YUVA’nın, şüphesiz kulusun. MEVLÂNA’nın
dünya kolusun. Suyun başındasın. Dileyen bulur. ‘Maymun’ denilir, taklit
edilir, adı hakarete uydurulur. Maymun, mümin olana, ‘Benden örneğini al,
dünyada günahsız ol.’ der. Sana öyle temennide olanı, hakaretle anmak günah
değil mi? Mümin olana, sözümüzü alana, maymun da sevimli gelir. Maymun ağaçta
aş arar, sana gelmez. Yasayı hazırlayan, önce kendine uygulamalı.
Elle-dille izin yok; gönüle uydur, gönülle kavuş. Saymayı bilen, kaideye
uyandır. Mihrap imama ait olsa bile; yakışanı bulmalı, kula gerekli geleni
bildirmeli. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun. Şeytan kula esir gelsin.
Yersiz kul olmaz. Yolsuz olanın, ALLAH’ım YARDIMCISI olsun. Misafir gelenle, misafire sevinen, ALLAH’ımın
sevgili kuludur. Korku olmasın, hak çiğnenmesin. Çizgiyi çizen yanılmaz.
ALLAH’ım verdi ise, şüphesi kalmaz. Merdiven çıkarken, korkuluk ararsınız,
‘Tutunayım.’ dersiniz. Bostana girdim, karpuza vardım, ermişini
aradım, kumun üzerinde yatar gördüm. Bostan kumda olmaz mı, kum üstüne yatmaz
mı? Donuk olan, güneş görende erir. Yol üstüne duranı, sandım gönül
yoranı. Vakit yetmez, ot vermez, kaideyi bozanı. Otu et alır. At, kaideyi
bozmuşsa, kendine eder. Kaideyi bozmaya çalışmayalım, koyun var ise,
keçiye yer vermeyelim. Dediğim odur, kaide bozulmasın. Kaide, verilenin
dışından istemek, dilemek. Daha önce dedim, resim için söyledim. Önce
ALLAH’ımın İZNİ, sonra verenin. Masayı bağlamayız, kör nefse
harcamayız. ‘Dileğim olsun.’ diyen; mürşit diledi isen, dileğini
aldı isen; sorudan uzak dur. Dersimi alan, öteden sormayandır. Kaçakçı olana,
kaçırdığından öteye zararı olur. Koğuş, kalabalık olan yerin
yatakhanesidir. Sözümüz kısa verilir. Sohbet yerinde kalırsa güzeldir.
Aşın, ne çok pişmişi ne de hamur kalmışı makbuldür.
Oynadığım, kul gönlü değil. Kuruntuyu içten at. Askıyı, fistan asmak
için kullanırsınız. Yoldan gelenle defteri düren, aynıdır.

Hasret olmadık, ‘Nerede?’ demedik, her
an beraber kaldık. Sunulanı yerinde gördük, sevince ortak olduk. Sunulan,
ALLAH’ımdan alınandır. ALLAH’ımdan verilen, elbet hayırdır. Sevginiz,
ALLAH’ımın sizlere sunduğudur. Her kapıyı açtırır, her sevileni buldurur. Kaide dendi, kula üzüntü oldu. Yanlışlık yok
dediğimde. Sizlere sunulmadan, MEVLÂNA’yım denilmeden, ne ile beklerdiniz?
‘MEVLÂNA’yım.’ denildi, yuvanıza gelindi. Sabrı kaldırdınız. AŞK’ınızın
hızından, deryaya dalmaya çalıştınız. Deryaya, nehir aşılmadan
varılmaz. Nehri buldunuz, ne mutlu size. Yolunuzu çizdiniz. Günde sabra daha
çok yer vermelisiniz. Çünkü nehir bulunmadan, nereye gittiğini kul
bilemez, rüzgara karşı koyamaz. Ancak nehri bulanın, AŞK’ına mesnet
bulanın; sabrı elbet az olur. AŞK olmayan, meşki ne yapsın? Neşe
neden? Verilenin güzelliğinden, güzelliği görmeden. Kaide ne ile
bozulur? Verileni kendine mal etme ile. Güzellikten maksat; kundaktan
göğün gidişine, gidişine uyuluşuna, gitmeye de ‘ALLAH’ım
EMRİN.’ deyilişindedir. Atı bağlarsın, kaçmasın diye. Tayı
tutarsın, tepmesin diye. Nasibinde kaçmak var ise, ipi kopar yine kaçar. Suyun
akışı gibi berrak gönlümüz, yumağın dönüşü gibi açık yolumuz. Ne
gidenden kaçınılır, ne gelene söz edilir. Zaten dünya, misafirhane. Gelen
gidene el sallar. Gidenin arkasına baktığı görülmemiştir. Ne var ki,
bedenin kaldığı yerden, RUH yürür gider. Beden RUH’un yuvası, dünyadaki
hanesi. Hane viran olmasın, kula zorluk vermesin. Giymek güzelliği
arttırsa, ALLAH’ım kulunu giyinik yaratırdı. Dediğim fistan değil,
gönül giymesi. YARATTIĞI kadar özenmiş, “YETER ARTIK.” dememiş,
bıkıp ta usanmamış. Neyi neyden ayırmış, hangi kulu kayırmış.
Denir ki, ‘İlahi adaletsizlik, dünyada görülür.’ ADALETİ öyle yüce
ki; sualine ne sen ne ben takdir koyamayız, verileni ölçemeyiz. Ne var ki,
ALLAH’ımın verdiği, dünyada ölçülmesin. Kulunu nerden sevindirir,
bilinmez. Terazide iki göz, biri mana biri madde. Kimi kul manada kazanır, kimi
maddede. Kimi ikisini ortalar, gücün yetince. Gücünce yardım edersin.
Güğüm yetince, güğümce yardım edersin. Yaptığın yardım; senin,
onun ve ALLAH’ımın arasında kalsın. Çünkü, ALLAH’ım içindir yaptığın.
Kulun takdiri, seni kazandırmaz. ALLAH’ıma söylemeye de hacet yok, GÖRÜR. Layık
olan kuluna, dilediği nasibi verir. Vermeyi sevene, verme kuvvetini
gösterir. ALLAH’ım cümleden RAZI olsun. Denize girersin, ‘Karşı kıyıya geçeyim.’
dersin, nefesini yoklarsın. Huşu ile andığın, AŞKI ile
yandığın, ‘CANAN.’ deyip koştuğun ALLAH’ım; sana gemi gönderir,
karşıya çıkarır. Koyun ile kuzu giderken, ne koyun alınır ne kuzu çekilir.
‘Neyini?’ dersen, ayırmaya kıyılmaz, koyun kuzudan ayrılmaz. Koyun,
yumuşak kula benzer. Kuzuyu koyun besler. Olmasını dilediğin, ‘Olsa.’
diye beklediğin; koyun-kuzu misali beslenir. Sohbet gerekmese, yol
açılmaz. ALLAH’ım gerekmeyeni nasip etmez. Sohbetimiz, gereklidir. Yeri mekanı
ayırmak, ne senden ne benden. Nasip kadar alınır, desti-desti doldurulur; ne
dökülür ne yayılır, nasibi olan gelir. Alınmayın yerinmeyin, ALLAH’ıma duacı
olun, ‘Şükür.’ deyin. Sofranızdan, kaç kul geldi nasip aldı. ALLAH’ımın
LÜTFU değil midir? Gelenler sizlere duacı oldu. Karınca-karınca, arı beyi
yerince bal alırsın, yuvana koyarsın. Arı gibi verimli ol. Karınca kendine,
aldığı da kendincedir. ALLAH’ım ona, o kadar nasip verir. Çünkü yalnız
kendini düşünür, kendi için çalışır. Aç kalmaz, çok bulmaz. Arı
verimlidir, verdiği kadar alımlıdır. Elbet hem balı, hem hali sevilir.
Ziyafet, kulun kendi nasibidir. ‘Ziyafet.’ dersin, hazırlarsın; nasibi ise yer.
Huydan alan, ‘Nasibim.’ desin, sevinsin. Güzel huyun kazandırdığı
olasınız. Düğümü dolan, dünyaya bağ atmasın, kement ile
bağlanmasın. Dünyaya sevgimiz, ALLAH’ıma AŞK’ımız olsun. Dünyayı da,
ALLAH’ım yarattığı için sevelim. Sevgimizi tepsi-tepsi sunalım. Kuzu sürüsünde koyun olduk, birbirimize sevgimizi
bağladık. Ne kuzu koyundan, ne koyun kuzularından geçer. ALLAH’a
ısmarladık. Sorgumuzun, YM olduğu bilinir. Kaçınılan yok. Yerini
değil, yolunu düşün. Merdane diledin, ‘ALLAH’ım.’ dedin, gücün yettiğince
duacı oldun. Gönüle şüphe koyma. Rüyayı nasıl görsen, hayırdan başka
şeye yorma. Kapalı olan açılır. Defter senin olsa, yazı benim olsa;
dileğimizce yazarız. Yazıyı yazanla, gönüle koyanla; ne dediğini
yapar, ne o yola düşer. ALLAH’ımın İZNİ ile, yazıyı dediğin
gibi de yazarız, ne var ki sen okuyamazsın. (Okunamayacak kadar küçük yazılar ve yazıların manası:
Elma yedim, ‘Halden.’ dedim, armut aldım, ‘Ham bu.’ dedim, seni de kendim gibi
bildim) Elbet seni de benim gibi bilirim. Eğer kendim gibi
bilmesem, şaka mı ederim? ALLAH’ım cümleden RAZI olsun. Kuzu sürüsüne,
koyunum.

Yerimiz-yolumuz kalıpta değil. Kumumuz,
rüzgarda savrulmaz. Kula yol sormak için, mani olmaz. Kuyu, suyundan alınmak için açılır. Gelen su,
nasibindir. Kurşunu derine atsınlar, tadına baksınlar. Sohbeti güne
kattık, geçeni hayıra yorduk. Hata olmasa, düzen kurulmaz. Düzen yerini
bulmazsa, geleceği hoş karşılaman gerek. ALLAH’ım cümleden RAZI
olsun. Kuruntu edilmesin, kötüye yorulmasın. (Baş ağrısı için) Hatanı ödedin. Semiz
beden değil, tedbirli olmak gerek; ALLAH’ımın emaneti olan bedeni, korumak
gerek. CAN’dan kopmak kolay; CAN’ını besledikçe, emanetini korudukça. ALLAH’ıma
emanet olasınız, yumuşak yolda gülesiniz. Geldik, gördük, sevdik. ALLAH’ım cümleden RAZI
olsun. Komşumuzdan, dostumuzdan, yakınımızdan, uzağımızdan, sohbete
gelenler-gelmeyenlerden ALLAH’ım RAZI olsun, cümleniz selameti bulsun. Selam
sizlere, güzel yollara. ‘EYVALLAH.’ diyelim, yolumuzu alalım. Gitmek
gereklidir. Nasip yazılı ise, elden gelen nedir? Suyumuz içilir, hep beraber
olunur. Anılan, anıldığı an gelir.

(Olayı büyütmekte ailemin etkisi yok mu?)
Huzur, arandığı
yerde değil, gönüle konulduğu yerdedir. Huzuru bozanlar, dumanın
ortasında olanlardır. ‘Dumanın ortasında nasıl olunur?’ derseniz, bile
bile içine girilir. Kuruntu edilmesin, ‘Ne olacak?’ denilmesin. Olacak,
en uygunu verilecek. Şüpheyi bedene mal eden, olaya duman
verdiği için üzüntü edecek. (Geçirdiğim bu
imtihan boş mudur?) Oğula derim. Sahtelik
ALLAH’ımdan gelmez, kulunu güldürmez. Sebepsiz kuş uçmaz. Olayın
yersizliği yok. Katkısı olan, sergiye mal koyandır. Sergiye mal koyan,
satışı bekleyendir. Eğer nasibin ise, sergini kurarsın, satışı
beklersin. Nasibin değil ise, boşuna çaba harcarsın. Dediklerim
yanlış çözülmesin. Oğulun, sermayesi olanı sergiye koyduğu
bilinir. Alış-veriş nasip işidir. Olmayan, kaderidir. ALLAH’ım
kuluna kötü yazı yazmaz. Olan yazılandır, yazılan en güzeldir. Yazılanı, kul ne
yapsa bozamaz. (Yoluma (hayatıma)
karışmaları doğru mudur?)
HAK YOLU’na giren kulu yozamaz. Aldığı HAK
ELİ’nden, dediği ÖZ dilinden. Ne derlerse desinler, kula yolunca yük
olmasınlar. Hatasız kul olmaz. CAN bedende oldukça, beden hataya düştükçe;
CAN yumağa yük olur, yumak derdi yüklenir. ‘ALLAH’ımın vergisi, olan kulun
görgüsü.’ deyin, olayı bal ile bağlayın. (Bu olayda kabahatim
var, değil mi BABA?) Dediğimi almadın mı? CAN,
bedenin hatasına kapılmaz. (BABA’larım bana
darıldılar değil mi?) Sevenlerin arasına duvar
çekilmez. (n’nin yarattığı
sıkıntı da ALLAH’ımdandır değil mi?) Hattat yazmayı dener,
gerekirse bedeni ortaya atar. Gelen ferman kuldan. Yumağı dilden verse,
derdi bedene mal etmez. ALLAH’ım kuluna ferman ile emretmez. O büyüklüğü
ancak kul yapar, ‘Kullarım.’ der, kuluna ferman açar. Gelen kula diz büktürür,
etek öptürür. Yerden geldiğini, yere döneceğini unutur. Geldiği
gibi kalacağını sanır, hesap gününü unutur. Kul, kula ferma vermesin. (İmtihanların
ağır olmasına sebep nedir?) Mayası yoğurulan, yerini
gelmeden bulan kulların yaşantısı zorlu olur, her gelenden uzak durur.
Kaide bozulmaz, YÜCE’nin YAZDIĞI elle kazılmaz. ‘Hoşnut etmek için ne
yapsam?’ deme. Anda sormadın. Ana ile konuşmanız, hep o yolda. (Sırlarımı saklamam,
içine kapanık olmam; iyi midir?) Sorun yerinde. Olduğu
gibi aldın, verilene uydun. Sırrını ALLAH’la paylaş. Kulun vereceği,
sadece sözüdür; ALLAH’ımın vereceği, derdine çözümdür. ALLAH’ım, sırrını
saklayan kulunu sever. (Her sohbette
kötülükten mi bahsedeyim. Her şeyi sevmeliyiz değil mi?)
Sohbet güzel, söylendikçe; şarap güzel, içildikçe; sarhoşluk güzel,
dünyadan geçildikçe; sevmek güzel, ‘ALLAH’ım.’ deyip seçildikçe. Seç dedim
güzeli, verilen her eli. Gökte olan yıldızı, yerde duran her tozu sev ki;
verileni seçmiş olasın, imtihanı geçmiş olasın. (Herkes aynı derecede
imtihana girer mi?) İmtihan; dünyadan ise zor
gelir, manadan ise hoş gelir. ALLAH’ım layık olan kulunu imtihana alır.
Öyledir. Dünyada öyle değil midir? Kul, her okulun imtihanına girer mi?
Kimi ilk okulda kalır, kimi orta, kimi yüksek okula gidebilir. Sözü bal ile
bağlayalım, oğula BABA’sından öğüt verelim. (ADEM mi?) Evet. Denmese
‘Hayır, ALLAH’ımın sevgisinden kulunu ayır, kulunu kuluna kayır’; yerince
yerleşir, kul dünyada sevgi ile bağlaşır. Dense de sev, dönse de
sev; hayır olan verilir, aç da gözünü gör. Sunduğum boş değil,
huyundan geçmiş değil. Oldu-olacak, duman gidecek, kuyudan su alacak,
dileyen verecek. ALLAH’ıma emanet olasın, bağlanacak bilesin.

Gözleyen görür, neyi? Beklediğini. Bekleyen
bulur, neyi? Aradığını. Geceden söz edildi, ‘Hak mı?’ diye soruldu. Dedim,
gözlediğini alırsın. Sen o yolu gözledin mi, gelse diye bekledin mi?
Hayır, değil mi? Sana geldi, misafir oldu. Misafirliği bitti, yoluna
gitti. Her gelen misafirin ardından, sen de gider misin? Yoksa, kendi yolunu
mantığına göre kurar mısın? Bu da öyle. ‘Misafire kusur ettim mi?’ deme.
Misafirin aldığı kendi nasibidir, maddi-manevi. ç’a. Seni daha önce ikaz
ettim, sözümü alamadın. Ne var ki, imtihanını veremediğin mevzuda, daha
çok çalışma imkanını bulursun. Çünkü kul olanın, böyle olaylarla sık-sık
karşılaşması mümkündür. Ufak hatalar büyüğün önleyicisidir. O
yolda çalışan, büyüğüne hazır olur. Olmasın, desem de olur. Dünyada
imtihan, her kulun yoludur. Kalender olanın imtihanı kolay geçer. Niyazın sözü
edilmez, münakaşası olmaz. Kulun kula sözü düşmez. ‘ALLAH’ımın ADINA
mürşidim.’ diyenin; destisini göstermesi, şarabını dağıtması
gereklidir. ‘Yumuşak yol buldum, gel seni de ileteyim.’ diyene de ki;
‘Senin gidişini görmedim ki, HAKK’ın SIRRI’na ermedim ki; sende sen olanı
bileyim. Sende sen olanı bana göster ki, seni bileyim.’ Kulun sözüne söz
katmam. Ne var ki, gecenin sözünü kula mal etmem. Alınana, sana değil
demem. Orada dedim, suyunu verdiğimi. Kulun yanlışını açma, gönlünü
kırma. Bildiği onda kalsın. Yolunu diledin, dileğince aldın, her kapıyı
yokladın. n’ye. Yine aynı meydana döndün. Gömdüğün, toprağın olmaz,
yine sana döner. Gönülde yakılmayan ateş, söner. Sözümü oğula deyim, ADEM’den söz
edeyim. Geldik düze, vardık size. Gemiyi alan, dümene duran kim? Gemiyi
yöneten, kaptan olduğu bilinir. Ne var ki, çımacı da vazifelidir. O da der
ki, ‘Ben olmasam, gemi yürümez.’ Bende ne var ki? ‘Alemler.’ denir,
dönüşten söz edilir. Beden dünyaya aittir, RUH kâinatta dolaşır. Elbet bedenlenmez. Daha önce
dedim ya, RUH kafesten bir defa çıkar. Çamın verdiğini küçük görürsün,
bedenine yakıştıramazsın. Yakışanı sen bileydin, dünyaya gelişin
önemi kalmazdı. Suyun akışı, kulun bakışına göredir
dedim. Kul vardır enginliği arar, kul vardır zenginliği arar. ‘Neyin
engini, neyin zengini?’ deme. Suyu görür ‘Küçük bu su.’ der, büyüğünü
arar. Unutur ki o su, büyüğün koludur. Ona uysa, suyu bilse; büyüğüne
varır. Suyu gördüğü halde, su olduğunu bildiği halde, yolunu
çevirir. Suyu gördükte ‘Küçük-büyük.’ demeyelim, akan suya uyalım. Daha önce
dedim, duran suyu geç. Duran su seni götürmez, dilediğin yere vardırmaz.
Ne var ki o da sudur, ateşini söndürür, ‘Su buldum.’ diye sevindirir. Ne
var ki yürüyüşe faydası olmaz, çünkü AŞK, kulu durdurmaz.

Yolları düz dedik, hat çizdik geçtik, döndük
dolaştık, gine de buluştuk. Uzak kalan olmadı, beden RUH’suz kalmadı.
Beden dünyanın malı, RUH’un kafesi değil mi? Koştuğun nedendir? Tez varmak için.
Coştuğun nedendir? AŞK’ının ateşinden, gücünün
yetişinden. Gittiğin yerde durdun, yönünü YÜCE’ye döndürdün.
‘ALLAH’ım SEN’den.’ dedin. Dediğin duyuldu, duan kabul edildi;
dileğin, makama havale edildi. ‘Aslından dönülmez, dedikten çıkılmaz.’
demekten maksadım; dediğim bildiğimdir, yazılanı gördüğümdür. Kumu yumuşak yol bilirim, seni de götürürüm.
‘Olmasını yürekten andığın olacaktır.’ derim. Mayısı söyledim.
Sorduğundan değil, bildiğimden söylerim, ‘İzin gelse.’
derim. Neden sabıra yer vermezsin? Nasıl olsa görürsünüz. Denize ağ geren,
‘Balık alsam.’ diyen; ne geleceğini bilir mi? Konuyu seçmezsin,
‘Ağaçlar olsa.’ dersin, ağacın gölgesinde uykuya dalarsın. Yürümeyi
dinlenmeye bırakırsın. Kapıyı açanı gördüm. Asmayı denedin, ‘Olmazsa?’ dedin.
Olacağını gördüm, sana da bildirdim. Kuyuyu, ses verir diye düşünme,
ses kendi sesin olur. Niyetini kuyuya dahi verme, senden almaya çalışır.
Niyetini ALLAH’ımdan gayrı kimse veremez. Aracı koyma, niyetini kuyuya
bağırma, doğrudan ALLAH’ımdan dile. Çünkü ALLAH’ımla gönül
bağın, zaten mevcut. Dediğini anında alır, makamına havale eder.
ALLAH’ımın her kulu mübarektir, NUR’unu hıfzettiği an. Her dünyaya gelen,
ALLAH’ımın NURU ile doğar. Dünya tamahı ile, ALLAH’ımın NURU’nu harcar.
ALLAH’ımın ADALETİ, kulun doğuşu ve ölüşünde de kendini
gösterir. Ölüş dedim, kul dilince söyledim. Doğuşun
güzelliği, zenginde de fakirde de aynıdır. Ölümün nuraniliği de
aynıdır, eğer harcamamışsan. Korkuyu siliniz, ölümü özleyiniz.
Özleyiniz ki, varışı bulasınız. Çünkü özleyiş, AŞKINA’dır. Dünya
kuluna olan AŞK’ından deliye dönersin. Ya O’nun AŞKI’nı, NURU’na
varmayı nasıl özlemezsin? Huzuru aradığım zaman, ölümü düşünüp o’na
varmayı hayal ederdim. MEVLÂNA olmayı, musalla için yumağıma yer
etmedim. Yumuşak yolu, mertebesini alayım, ULULAR’ın arasında olayım diye
değil; O’na varayım diye. Olmuşa yol göstermek yersiz, durmuşa
‘Yürü.’ demek yersiz. Dileyen arar, yolunu sorar. Sorana, bilen bulunur. Aymayı
yumağına çeviren, geç dahi olsa kazançlıdır. Suyumuzu yerinde bulduk,
membaını yerinde akıttık; dileyen gelir. Yumuşak yol dedik. Membaını
bulan, kaynağına desti tutandır. Yumurta yumuşak değil, ne var ki
dönüşe dayanır, vuruşa değil. Sert olsa, kumda yuvarlarsan
kırılmaz. Sert kulu misal verdim. Kumda yuvarlarken, dikkat etmek gereklidir.
Önüne taş gelmesin, kırılıp bulaştırmasın. İnan, iman, sevgi ile bağlıdır. Biri
çözüldümü, öbürü işine yaramaz. Sevgi de manaya olan sevgidir, maddeye
değil. Mayayı kim yoğurur? Yününü kim eğirir?
Kulunu kim eğitir? Hep ehil olan. Dünyayı cehil yıkar, ahireti ehil arar.
Arayan bulur. Arayana el ver ki, seni de götürür. ‘Yerden mi, YÜCE’den mi?’ deme, ALLAH’ımdan dile.
O nasıl olsa seni görür, dilediğini verir. Olmuşsa olmuş, kul
elini vermiş. ÇAKIR’a dedim, ‘Mürşidini bulmuş.’ dedim. Arayana
el ver, seni de götürür. Elin kaldığı yerde, gözün de kalır. Aynayı
görenle soran bir midir? ‘ALLAH’ım.’ diyenle, ‘ALLAH’ıma duacı ol.’ diyen bir
midir? ALLAH’ım ağız vermiş, neden ben demeyim, sana havale edeyim,
araya mesafe koyayım? Duacı olmak güzeldir yakınına, amma vekaleten değil.
Yanlış değil, noksan. Arayı kapamaktır, samimiyetten uzak olmaktır.
Konuk gelen, yolunu bilendir; ‘ALLAH’ım.’ diyen, sebep aramayandır. Sudan alandan, yolu bilenden, ALLAH’ım RAZI olsun.
Akan suya uydunuz, büyük suya vardınız. ‘Öyle mi?’ denmesin, şüpheye yer
verilmesin. Kul olanın hatası, YÜCE’nin AFFI’ndadır. Kul kula
yük vermesin, ocağına taş koymasın. Ocak ne ile yanar? Ocaktan
maksat; bacaya taş koyarsan, yuvada duman tüter. Kul onu temizler, ne var
ki can sıkar. Yapan yaptığı ile kalır, gidişte o taş onun önüne
gelir, yolunu kapar. Dünya yapısında, taş temizlenir; ahiret yolunun
taşı asla. Dönüşü olan yol, zor gelmez; gidişi son olan yol, kolay bitmez.
Gidiş dönüşte temizlenen yol rahatlık verir, gidişe kolaylar.
Korkuyu siliniz. Kumun yolunu diler misin, ‘GÜL’üme varayım.’ der misin? Dileyen
bulur, yolunu alır. Ayyam, yumağın yumuşak niyetidir.
Yumuşak niyet nedir? ALLAH’ıma niyaz edersin, ‘Her şey bildiğin
gibi.’ dersin; ‘SEN’in verdiğin her şeyin güzeli, beni sevindirmese
de; SEN’in verdiğin en uygunu, beni yerindirmese de.’ Gözle değil,
NUR ile alalım, aldığımıza sahip olalım, yolumuza çizgi çekmeyelim, kuluna
‘Çizgide yürü.’ demeyelim. Ben benden başkasına bakarsam, kendi yolumu
şaşırırım. Yol bilene takılırsam, zaten başkasına bakmama lüzum
kalmaz. Kaleyi yerden çeken, duvarı ördüren kimdir? Kaleye
neden nöbetçi konur? Gelen tehlikeden korunmak için. Kalenin korunmasını kim
yapar, askerleri kim yönetir? Her kaleye, kumandan gereklidir. Yüzlerce askere.
Kalemizi kurduk, nöbetçiyi koyduk. Gönüllerimiz. Kuşun eti, yenme ile bellidir; arı balı,
yenme ile tatlıdır. Yemesen, ne kuşun lezzetini, ne balın tadını
bilemezsin. MERKEZ’e gitmeseydin, çiçeğini dermeseydin, kabrine
koymasaydın; yolumu, gözün kapalı bulmaya çalışacaktın. Misafirliğini
bildi, gelişe-anılışa gönülden sevindi. Senin sevincin de, aynı kat
oldu. Sevgiler katlandı, birbirine denk geldi. İşte o an, gözünde
yolun açıldı ve sana ilk yolunu açtı. Gönül yolunun açılışı, dünya yolu
ile bildirildi. AŞKI’na varmakla, ‘ALLAH’ım.’ demekle; zaten o müjdeye
layık görüldün. Daha ne deyim? Gümüş saçlı ile halleşeyim. Oyun
değil, ALLAH’ımdan dileğine cevabıdır. Diyeceğimi verdim. O'na
havale edilir. Her güç ALLAH’ımın EMRİ iledir. (Resim verilir: HAMIDE HATUN ve
emanet yavru) Resmi
verilen, yavru koruyan HAMIDE HATUN. HAMIDE HATUNA yavru emanet. Ana tarlada,
baba askerde, yavru emanette. HAMIDE HATUN, gözden mahrum, yukarda olan
tehlikeden habersiz. Ne var ki, HER ŞEYI GÖREN ALLAH’ım, yavruya örtü
çekti. Yerini deyim. Diyar-ı bakır denilen yerde, günden yüzyıl önde. Yavruyu
elden bırakmadı, ne var ki, gözünden mahrum olduğu için, gelen tehlikeden
ALLAH’ım yavruyu korudu. Dal ve olduğunda çok büyük görünen yaprak.
Gelenler olayı aynen gördüler, o zaman HATUN’u bildiler. Evet ERENLER’den.

Hoş gördüm. Huyu ile olan, kanısını bilen,
‘Sebep nedir?’ demez. HAYYAM der ki: “Şarap destiyi eskitmez, yıllarca da
dursa.” Evet, şarap sıcak içilir, ne var ki sıcakta içilmez. Neden? Çünkü
iki alev bir arada olmaz. Güzellik, verenden değil, VERDİREN’dendir.
VERDİREN, kulunun görgüsüne-bilgisine göre verdirir, dendiği gibi
olur. Suyun akışı, kulu ilk anda
şaşırtır. Sevgi bağını sordun. Katılık, olayda değil. Olay,
yazılandır. Dediğim gibi, kalemle değil. Nefestir yazılan, kafestir
uyulan. VEREN’in hayır gördüğü, dün verdiği, kulunun kaderini
derdiği. Seymen bildiği gibi, acemi gördüğü gibi yapar. Seymene
hata yaraşmaz. Merdiven çıkan, dönüp arkaya bakmaz. Ağacın dalını elinde
bilen, yere kuvvetli basandır; düşmekten korkmaz. Damın örtüsü, duvarın
vergisidir. Duvar olmasa, dam örtülmez. Olayı söyledim. Duvar çatılı, damı
örtülü. Her damın akıtı olur. Bazı dam akıtı yuvaya verir. Dünya yapısı düzeni
bulur. Ahiret yolunda, kararsız olunmasın, yolda ALLAH’ım şaşırtmasın.
AMİN. Yumuşak olana dedim, güğümünü bildirdim. “Dumanınız
bacadan gitsin, yuvanın havası değişsin. Olmasını, yumuşak yola
bağlasın. Yola baktığın haberin, tez gelsin.” dedi, GANİ
HAZRETLERİ duacı oldu. ‘Hasret kaldık.’ dedin, fani olarak yanıldın.
Hasretlik, senin oldu. Yanına gelen, seni gördü, olgunluğu yerinde buldu.
‘Hayal.’ dediğin, hakikat olacak. Seferi bilen, giyimini hazırlar.
‘ALLAH’ım.’ diyen, VERDİĞİ’ne uyar. ALLAH’ım NURU ile
yoğurduğu kuluna, şer vermeye kıyar mı? Senin için şer olan,
bilesin hayıra açılan kapıdır. Halk ile bir olmak, HAK YOLU’nu
bilmekledir. Halkın diline uymak, halktan geleni bilmek; kulun yolunu hazırlar. Her olay, vergiye göre değil, görgüye göre
benzetilir. Haşmetli olanın şapkası, eski de olsa askıya konur. Kulun
fistanı, destanını süslemez. Kulun destanı, yaşadığı günde okunmaz.
Dünya geliş kapısı. Dumansız ise yapısı, dönüşe zorluk vermez, kulun
gelenden şikayeti olmaz. Dilediğin yol, imtihansız geçilmez. Geçtin,
verdin. Geçişine, seni hazır gördüm. Yanılma. Aynı kapıdan geçmek dilemez
misin? Hiç bir kul, öbür kulun geçmesine; ne yardımcı olabilir, ne el ele
geçebilir. Her kul, kendi gönül yapısına göre geçer. İmtihanı o istedi, o
gördü. Aile reisi olmakla, ALLAH’ımı unutması gerekmez. Dilemenin mevsimi
olmaz. ‘Zorlu.’ dediniz, ALLAH’ımı unuttunuz. ‘Dert.’ dediğiniz nedir?
Kulun kapısını ALLAH’ım kapamasın. Dünya derdi odur. Gitti-geldi, aldı-verdi,
dert değildir. Olmuşu değil, yerinde bulmuşu düşünün.
Seçilen yol sizden olaydı, saray mı dilerdiniz? Elbet her kul, dünyayı güllük görmek,
yerini tahtta bulmak isterdi. Dünyanın, indi-çıktı, oturdu-kalktı derdi olmasa,
güzellik bilinmezdi. Nasıl ki, aşı pişirirken soğanı katarsın.
Pişirirken soğan acı gelir, pişende tat verir. Senin olayın da
öyle olacak. Nasıl ki aşı pişirirken acı biber koyarsın, sonradan da
yakar. Duacı ol. Senin üzüntün, soğan gibi çiğken acı gelsin,
pişende tatlı olsun. Her olayın daha kötüsünü düşün, öyle duacı ol.
‘En kötünün içindeyim.’ dersen, ALLAH’ıma güç gelir, sana daha kötünün de
olduğunu gösterir. Duacınız olduk, cümlemiz geldik. Unutulmasın,
kulun ‘ALLAH’ım beni imtihan et.’ dediği zaman imtihana tabi
değildir. Ancak layık görüldüğü an, imtihana alınır. Sebepsiz
kuş uçmaz. Yanılan yanıldığını bilmez. ALLAH’ımın ADALETİ,
santim oynamaz. Senin acıdığın kul, gün gelende sana acımaz. Unutma, TEK
ACIYANIMIZ ALLAH’ımız. Kulun zengini şanslı, fakiri şanssız mıdır?
Her kulun ölçüsüne göredir, dünya vergisi. Kaderi, dünya malı ile ölçersen; en
kadersiz kullar ERENLER’dendir. Çünkü onlar, aldığını verenlerdendir. Oya,
işlendiği için değerlidir. ‘Hayat.’ dersiniz, kainatı hayata
bağlarsınız. ‘Avucuma alayım, sırrını çözeyim.’ dersiniz. Kendi sırrını
çözdün mü ki, kainata el atarsın? Benliğini buldun mu ki, ortaya çıkarsın?
Benliğini bulan, kainata uyandır; kainata uyan, YARATAN’ı bilendir. Sen
O’na uy ki; rüzgâr seni üfürmesin, sel alıp süpürmesin. Duran suya değil,
akan suya talip ol ki; seni deryaya götürsün. (Resim verildi: ÖMER HAYYAM) Verileni bilmedin mi? HAYYAM. Kumun yolunu
bildiği, kitabında yazılıdır. Kitabı, elinde gizlidir.

Hoştur sohbete giriş, CANAN
için söyleyiş, ‘Aşığım.’ deyip O’na yalvarış. Dünyada cümle
kullar mantığa koysun, kaide olsun barış. Nazan olduğu günden, sözünü yerinde gör.
Nazan, yumuşak olan; nazlandıran,
YARATAN’dır. Nazan, nazlanmaya layık görülendir. Layık görülen kul. Onun sözü
edilmez, hatası söylenmez, yaptığına hata denmez. Yolumuz, yürümek için. Ağaç da bakılır,
çiçeği de toplanır. Sahilde denize girmek için dolaşılır. Girmesen de
havası yerini alır. Gönlünün deryayı dilediği, ‘Varayım.’ dediği
yerdir. Dediğimi almak zor değil. Sohbet edilir, araya söz de
düşürülür. ‘Sözü kesme, sohbeti bölme.’ dersin, onu derim sana,
anlaşılması zor mu? Nazanı bilmedin mi, NAZLANDIRAN’ı görmedin mi?
AŞK ile andık, sohbeti bulduk. AŞK’ını bağıranla, MEVLÂM’ı
çağıran bir midir? Değil. AŞK’ını bağıran, coşandır;
MEVLÂM’ı çağıran, derde düşendir. Dünyada varlık kalsın, kul maddeyi
silebilsin. Kor olsun, ateş küllenmesin, kulun gönlü kollanmasın. Gönül
ile ALLAH’ımın arasına giren olmasın. AMİN. Müjdeyi almaya layık görülmek,
ALLAH’ımın SEVGİSİ’ni bilmektir. Baki olandan sakiyi sor ki, içkiyi
alanı tanıyasın. Gündüzün ayırdığı, gece değildir. Gecenin
kayırdığı, haksız değildir. Kim ki geceye aydın bakar, gece onu
kayırır elbet. Ne gece seni ayırır, ne de gündüz kayırır. Kul geceyi güne,
niyeti ile katıştırır. Olayı ‘ALLAH’ım münasip gördü, kulunun hayrına
döndürdü.’ dersen, geceyi aydınlatmış olursun. Hatayı ancak, düzene
girince görürsün. ‘Vah boş üzüntüm.’ dersin. Sonunu beklesen, üzüntüye yer
vermesen; kazanan sen olursun. Hem maddede, hem manada kazanç. Hususi olan yok, sohbetimiz cümle için. Her olan
için, yol soran için. Yere dikersin, ‘Soğandır.’ dersin, acı da
olduğunu bilirsin. Aşına tat versin diye, severek kullanırsın.
Atsana. Pişince acısı geçer. Olaylar da öyle. Keserken gözüne dokunur,
diline acılık verir. Pişince hem aşı lezzetli olur, hem acısı gider.
Kayıt niye yapılır, deftere niye geçilir? Kul unutulmasın, dünyaya kaydını
versin diye. Kaydını gönüllere yaptır ki; dünyaca anılasın, sevdiğin kadar
sevilesin. Vazifesi kulun, düşürür gibi kalp kırmak değildir.
‘İstemeden oldu.’ dersen, yanılırsın. Bardağı dileyerek kırmazsın
elbet. Ne var ki dikkat etmek, vazifen değil midir. Hasat zamanı ‘Yarına
kalsın.’ denmez, günü gelince geçirilmez. Asılan listeye uymazsan, prensibi
çiğnemiş olmaz mısın? Ona uymak buna uymak değil, çizilen
programa uymaktır asıl olan. Saati niye kurarsın? Vaktini bilmek için. Vakit
bilmek, yola uymak içindir. ‘Öğle.’ dersin, sofra kurarsın. Program
olmasa, öğleyi-ikindiyi karıştırırsın. Olay budur. Niyetin kötüsü,
vakit karıştırmaz ki. Ortada hata var ise, haklı aransın. Hatayı iki
kişiye mal etmişsen, haklı arama. Hata arayan, önce kendini
yargılasın. Dediğim yanlış anlaşılmasın, hata arayan kendini
yargılasın. Sözü tatlıya bağlayalım, yer bulup şilte
atana, suçluluğu yüklemeyelim. Unutma, eşinin yüküne ortak olursun.
Her kulun eşine suç yükleyen, yumuşak yer arar. Yükü olanda, nereden
bulur? Kurulmuş düzen bozulmasın, program çizilmiş ise ayrılmasın.
ALLAH’a emanet olasınız. Yolumuzdan-yönümüzden ayrı düşmez, dediğin
sorulmaz, çünkü yersizdir. Dünyada sevgini, dilediğince dile dökersin,
dilediğini söylersin. ‘Neden dedin?’ denmez, hata aranmaz. ALLAH’a emanet
olasınız. Rüyanın açığını niyetine göre seç, hayır
olanı yoluna ayır. Durma kötüye, varma katıya. ALLAH’ım cümleden RAZI olsun.
Oymuş yolun yolcusu, buymuş verilen avcısı. GARİB’e derim. Ava
giden avlanır denir, bilirsin.

Hoş gördüm, cümlenizi selamladım. Ham meyveyi bekledim, olgunluğa ekledim. ‘Bu
mudur?’ demeyin, kadere
söz etmeyin. Verilen, en güzeldir. Yaprak sonbaharın gazelidir. Yüzümü görmekten ne çıkar, ÖZ’üm sizlerle
değil mi? Göz görmese de gönül duyar, gelişime uyar. Huzur uymakta,
görmekte değil. Dünyaya gelen hiçbir kul, tam uymayı bulamamıştır.
Dünyaya gelmiş olduğum vakıa değil midir? Vakıa olan her olay
aynıdır. Sen-ben yok. Ben de tam uymadım. Kulluk, YAR’ini yerince anmayı
manalandırır; gelince, tam olmadığı görülür. Manalandırmaktan öteye
varmış, bulmuştur. (Her
şey ÖZ’ümüz oluyor.) Elbet. Manayı bilmek için, öteye geçmek için;
VARLIĞI’nı duymak gereklidir. VARLIĞI’nı duymak için, olaylara uymak
gereklidir. Her kul için aynıdır. ALLAH’ım her kulunu, NURU’ndan verdiği
hamuru ile yoğurur. Ne var ki kul, hamurunu dünya çamuru ile bularsa;
varış düşünüldüğü gibi olur. ‘Dünya, çamur mu?’ derseniz; daha
önce verdiğim gibi, akan suya yön vermezsen, toprak su ile karışır,
çamur olur. Dediğim, her kula derstir. ‘Yol?’ dedin, izini sordun. Yolu bilmezsen, bilene
danışırsın. Bildiğin yolu sormaya ne hacet. Yer yerini bulacak, her
olay gününü yaşayacak. Verdiğim, yol değil mi? ALLAH’ımı anmanın
kitabı olmaz, niyaz çerçeveye konmaz. ‘KUR’AN?’ dediniz. KUR’AN; ALLAH’ımı
anmanın kitabı değil, kula yolunu vermenin kitabıdır. Benim tarikatım
olmadı. Yanılma! ALLAH’ımı bulan, yalnız tarikatla olan mıdır? Yol, aramakla
bulunur. Yumuşak olmak yeter, ALLAH’ımı bulmak için. Sohbet te güzeldir,
bir adım öteye götürür. Yetmeyen, yerden gelmez; bitmeyen, elde kalmaz.
‘Yetmez.’ dediğini, yerden almazsın, nasip olandan ötesini görmezsin.
‘Güçlüğe katlanmam.’ dersen, ALLAH’ımdan kuvvet dile. Cümleye. ‘Senden söz
gelmez, koluma sert vurmaz.’ deme. Sözümü almadan, sözüme uymaz mısın,
defterleri defalarca okumaz mısın? Her okuduğun gün, seni bir adım öteye
götürür. Sözü kırıcı vermeyin, ÖZ’ü söz ile harcamayın.
Kırıcı söz, hem seni, hem kırılanı üzer. Bağda ot bitmişse, elbet
ayıklanır; tarlada biten ot, sürüye verilir. Ne bağ yersizdir, ne de ot.
Ne var ki, yerini bulmuşsa. Yobaza uymak, bağdaki otu sulamaya
benzer. Halden sorarsan, hali bildiririm; ne var ki,
geleceğin izni ALLAH’ımdan. ALLAH’ım, yumuşak kulunu sever. Katı
olan, kötülük bilmez. Katıyı ona yorma, dilinden ölçü vurma. Gönlünü ALLAH’ıma
açar, ne senden ne benden ölçü alır. ALLAH’ımın yumuşak kuludur, daha ne
deyim? Daha önce dedim, huzur aranmaz, kul gönlüne kendi
katar. Güzellik, olaya uymada, her anı duymadadır elbet. Uzun ömürden maksat nedir? Her verilenin, en uygun
olduğuna inanmak, niyetine uymasa bile. Dedim ya, kul vardır gül bahçesine girer, dikenini
bahane eder; kul vardır, çitte dahi ALLAH’ımın VARLIĞI’nı görür. Uçan
kuşta YARATAN’ın VARLIĞI, açan çiçekte YARATAN’ın VARLIĞI, nefes
alan her kulda, gine YARATAN’ın VARLIĞI varken; çirkini nasıl göreyim,
hatasını bulayım ki verilen o hata, ALLAH’ımın kuluna verdiği lütuftur.
Neden haklı olmasın ki? Ta içinde duydu, içine düşeni açık dedi. Her
kulda, ALLAH’ımın KENDİSİ vardır. Almayı bilensin, günde benden alırsın. Dünden
dedim. Benden almadan, almayı dileyendin. Dileyen bulur, ALLAH’ım gönderir.
Mayanın yoğuruluşunu söyledim. Unutulmasın, aramıza mayasına çamur
katılmış yoktur. ALLAH’ım kulunu çamursuz YARATIR, dönüş te öyle
olsun. Cümleniz cümleye duacı olunuz. Ağanın dediği gibi; hamur
yoğruldu, fırına verildi, yumuşak kulun eline verildi. Gayretin bereketli olur, nasibe hizmet eder.
Görgüyü bilgi ile ölçen, elbet yanılır. Kader, çizgi diye çizilmez. (Taktir diye çizilir)
Elbet. Kalemle yazılmaz, deftere konulmaz, kul için dürülmez.
Doğuşun, kaderin ile; kaderin, yumağın ile sarılır, her
açılış, kaderine yazılır. ‘Menşei?’ dediğin nedir?
Kuruluştan YAZAR. Daha önce denildi, her kulun yönü söylendi. (KUR’AN
ile ilgili sorulur) Tefsir, tercüme değildir; tercüme, KUR’AN’a
tabi değildir. Açıklanması gerekli olan yerleri, kula açıktır; gerisi,
kulun gücünün üstünde. Asmayı neden verir, üzümü nerden olur? Suyun
akmadığı yerde, üzümün suyu nerdendir? Üzüme su veren, kulunu dünyaya
imtihan diye gönderen ALLAH’ım; elbet kitabını da verir. Kitapsız ders nasıl
olur? Dünya vergisi, tatbikat dersi. Kul vardır tatbikattan kazanır, kul vardır
ilimden kazanmış olur. Asmadaki üzümün suyunu görmek, tatbikatta
kazanmaktır; kitaptaki ilme ermek, ilim yolundan kazanmaktır. ALLAH’ım, hangi
yolu nasip etti ise, o yoldur kulun yolu. Yanılma. Boş olan yola,
PEYGAMBERİ’ni, EVLİYASI’nı göndermezdi. Dünyadaki kaderini değiştiremezsin,
amma ALLAH’ıma varmak, senin elinde. Her olay, ALLAH’ımdan gelir. Kul, kulu suçlar.
‘Kulun yönetildiği.’ denirse de, dünyadaki hatasının vergisidir. Ölenin
de, dünyada görgüsünün kesintisi. Yumağın kopmasından maksat, görmekten
ümidi olup aniden göçü. Göçün de türlü tecellisi olur; kul, bilerek göçer, kul,
elden göçer, kul, kazadan göçer. Her göçün, türlü merhalesi olur. Dünyada söz
vardır, ‘Eden bulur.’ Hayır. Elden göçenin, ettiği veya edeceğidir.
Tecelli eden elbet. Hangisi ALLAH’ımın YAZISI değil? Öldüren yok. Zaten o,
cezasını görür, her olay yerini bulur. HİKMETİ’nden sual olunmaz.
ALLAH’ımın YAZISI, kuluna açmak düşmez. Ancak, her olay yerli yerindedir.
Koruk, olmadan ermez; ermeyen üzüm, şarap
vermez; kul, ULU’suz kalmaz; gelen, seni yalnız bırakmaz. Yeter ki dile,
‘ALLAH’ım.’ de, YARDIMCI’nı iste. YARDIMCI’n EYYÜB SULTAN HAZRETLERİ’dir.
ALLAH’ım RAZI olsun, fincan oyunu kenara konsun, Alaattin Kalfa’ya dua edilsin,
o da yerini bulsun. Yanılmayın, ALLAH’ımın ölçüsünde olanı benden sormayın. Cennet-i Alâ’dan sorulan, RUH’unun ÖZ’ünedir.
Görülen rüyalar. Ne mutlu. Kuluna verdiği, kulunun gördüğüdür. Ne
mutlu görene, ne var ki uymayış hayırdır. Her kul imtihana tabi olur.
Farkına varan, geçmeye çalışır. ‘Varmayan, geçmez mi?’ dersen; neden
geçmesin, gönül yolunu açmışsa. Daha önce dedim, ALLAH’ım kulunu şüphesinde
yanıltmaz. O'na giden, hangi şüphe ile giderse, onu bulur.

Hoş gördüm, cümlenize selam
verdim. Yumuşak yol üstündeyiz,
ALLAH’ımın
EMRİNDE’yiz. KUR’AN yolumuza, AŞK’ımız gönlümüze NUR verir. Olmayandan değil, uymayandan korkunuz. Ham
meyve yenmez,
olgun
meyve kalmaz; yerden aldığın, gökyüzüne dönmez. Yerden gelen yerindir,
YÜCE’den gelen senindir. Bedene değil, gönüle adapte olunuz, bedeni gönüle
uydurunuz. Gidiş, geliş yoludur; oluş,
ALLAH’ımdan geliştir. Aynayı ele alan, kendi
yüzüne bakar; yüzü ne derse, dünyayı öyle görür. Kaşık, çorba içmeye gereklidir.
OSMAN der ki: “Oymaya eğme gelmez, çorba el ile içilmez.”
Kaşığı eğmelersen, ‘Düzgün dursun.’ dersen, düz kaşık
olmaz. Kulun hatası kulu eğitir, eğitmeyen hata öğütür. Kulu
ufalar. Yanlış vermeye değil, yolunuzu aydınlatmaya geliriz.
Sağlık size, varlık bize. Gelen her kulun, dönüşü dilemediği
görülür. Her ne kadar mertebesi yüksek olmasa da, ALLAH’ımı idrak eder. Oymayı ele alalım, danışalım. Görülen hayır
ile anıldı. ‘ULU RUHLAR.’ denildi, görgüye gönülde olan katıldı. Namert ile
savaşmaktansa, bayrak açıp teslim olmak evladır. Namert, kazanabilmek için
her türlü hileyi dener. Namerdi sükunet yener. Bayrak açıp teslim olursan,
arkasını döner, başka savaş arar. Sen o zaman müdafaanı hazırlarsın.
Cümlenize. Hayır ile anılan her rüya, yerini bulur. Yumağın düğümüne
çözülüş. Aşmayı dilediğin duvar yüksek değil, aşımı
kolaydır. Duvarı aştın mı, bağını geçtin mi; geriye dönme. ‘Ne odu?’
deme, olacağa şüphe ile bakma. Her ağaç, tek-tek dikilir. Yalnız
sazlık, topluca yetişir öyle gelişir. Saz deyip geçmeyin. Diyen, ne
elinden ne dinlinden der; dediği, YÜCE’nin EMRİ’ndendir. Yanılırsın,
‘Yapabilir miyiz?’ dersin. Daha önce denmedi mi, boşluk olmadığı
söylenmedi mi? Deniz kumu eler, yağmur dağı beler, toprak bitkiyi
besler. ‘Hayvanlarda da RUH var.’ diyene de ki; ‘Kul
hayvan için değil, hayvan kul için yaratıldı. Kuluna beslensin diye
verdiğine, YÜCE ALLAH’ım RUH vermez. RUH sadece kulundur. Gözlerin yanıltmaz, yolunu görür. Her kulun sevabı
sergiye konur. ‘Kalan?’ denmesin, her kul gönlünce mertebe alır. ALLAH’ım NURU ile
yarattığı kulundan geçmez. Denmesin ‘Olmuyor, verdiği gelmiyor.’
Hummalı olan beklemez ki görsün. LOKMAN’ın oğula derim. Olanın hatası,
benim mi? Olan, yazılandır. Sunduğumdan uzak kalma. Verileni ele alma.
Duanı ver, ULU’nu çağır. Defter çevrilir, geçen unutulur. Kaideye
uyulmazsa, sarsıntı olur. Bilirsin, yine de kaideden dışarı çıkarsın.
ALLAH’ımın verdiğine uy. Daha önce dedim, olacağı bekle gör. Gideni
geç, geleni seç. Gelmez bilirim, geç derim sana. Gelende hata arama. ‘Öyle mi,
böyle mi?’ deme. Her geleni, un misali elersin-elersin. Ele bakarsın, elekten
başka kalmamış. Geç, yeni defter aç. Neden olmasın? Her kulun göçüne
kadar defteri açılır, olmayacaktan kaçılır. Oymayı işleyen işlemeyi
bilendir. Bilmeyene mendil versen, dikemez. “GÜZELLİKLER GÖRÜLSÜN,
NASİBE BOYUN EĞİLSİN.” denmiş, gelecek her olay sır
kalmış. Kulun gelecekten ümidi olmasa, güne katlanmaz. Her kul, geçen güne
güler de bakar, ağladığı güne dahi. ALLAH’a ısmarladık. Oymayı bıraktık. Koruk diye ele aldık, bekledik,
erdiğini gördük, sergiye topladık. Gönül ile sabrı yoğurduk. Kaygusuz
güne, kalender gelmişsiniz, kaderin uygun olmadığına söz
etmişsiniz. Kulun kaderini ALLAH’ım çizer, her çizgiyi kul çiçekle süsler.
Günün güzelliği oradadır. Kul vardır, duvarını karanlık boyar, duvara
lüzumsuz tahtalar dayar. Kul vardır, duvarı çiçek ile süsler. Kulun kaderdeki
rolü odur. (Resim verildi: LOKMAN HEKİM) Doktorun bildiği, LOKMAN’dır dediği.
Amasya. Tarihi ne gerek? Dilediğin an yanında. Kulun RUH’a, duadan
başka ne vereceği olur?

Hoş gördüm. Hoş diyenle dinleyen bir
olsun. Sözüm cümleyi eğitsin. Her yolun gidişi, gidişe
uyuluşu olur. Sonbahar yaprak dökümü ise de, görene güzel gelir. Her
ağaç bir olmaz, meyve veren ağaç kuldan uzak kalmaz. Horoz
öttüğünü bilse, ‘Sesim kötüdür.’ dese, bir daha sesi gelmez. Yolun
gidişi dönmez, kul kula köle olmaz. Öğrendiğin, suyun yoludur.
Gideceğin karayoludur. ‘Dünyayı.’ demekle güzeli görsen, ‘Kötü.’ diyen
güzeli bilmeyendir. Geldiğin gibi bulacak, dediğin gibi bilecek,
‘Uygundur.’ diyecek. Yer yerindir, gün gelenin, günü aydın bilenin. ‘Somun.’
diyen, ekmeği koltuğa koyan, dilediği masayı bulur. Huzur madde
ile olsaydı, krallar dünyanın en huzurlu kulları olurdu. HAZRETİ OSMAN der
ki: “Yemeği değil geçmeği düşün ki, geçen, yemeği de
bulur. Kalanın yediği midesine oturur.” Yolumuz HAK YOLU’dur, niyazımız bilinir. Her kula
hak olan söylenir. Hak olanı alırısın, ALLAH’a sığınırsın. Olayın
dönüşü olmaz, yola çıkan yorulmaz. Aslına dönülecek, hak olanı görülecek.
Kul kulu kendine köle edemez. Gönül hoş olmayınca, önünde eğilemez.
Kula semer vurulmaz. Gönül ateşin büyük, gitmiş dünyadaki
yük. Kendini demeden yürü, gelenleri de sürü. ‘SAHİB’im ALLAH’ım.’ deriz,
selameti O'nda buluruz. Buz gibi gelen suyu, ısıtmadan içeriz. ‘Nerde?’ diye
arama, gönlünü tara.

Kuzularım oldunuz, kandilimizi bildiniz, ALLAH’ım
ADINA geldiniz. Nerden geldim bildiniz mi? (NASREDDİN HOCA’nın yanından) Evet.
ALLAH’ım ADINA hep bir olduk, balık yumurtası misali. Gelenler ananlar, ALLAH
AŞKI’mıza uyanlar, kandili gönüllerinde duyanlar. Geldiğimiz yer, kum ile deryanın kucaklaştığı; kumda olanın,
deryaya dalayım diye AŞK’a düştüğü yerde. Yani ‘ALLAH.’ diye
AŞK ile ananlar ile kucaklaştık. ALLAH’ımın nasibi çok boldur, nereden
geleceği bilinmez. ALLAH’ım ibadet etmeyene dahi sevap kapısı açar ki,
ibadetin noksanını örter. İşte ALLAH’ımın büyüklüğünün iki küçük
ispatı. Almakla bitmez, vermekle tükenmez, andığın senden uzak kalmaz. Kor
olsa, ateş gönülde küllenmez. Müsterih olasınız. Körük olandan ateşi
sor. ALLAH’ım ateşini yakmaz. Ateşin, senin malın. Ateşini yakan
ULU’ndur, ULU’nu bulduran yolundur, yolunu bulduran gönlündür, gönlünü yoluna
bağlayan AŞK’ındır. Hepsi zincir olur, aynı daire içinde döner durur.
ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun. AŞK gönülde, sohbet dilde olur. O yoldan
gelen, uygun olmayana söz düşürmez. ALLAH’ımın hoş gördüğüne,
bize söz düşmez. ALLAH’ımın kullarının ölçüleri hepsi bir olmaz. ALLAH’ım
kuluna sevap kapısı açar, ne var ki o kul o kapıdan geçerse. Rahip olan dört
duvara giren, dünyayı gözünden silen; ALLAH’ımın ULU kulları mıdır? Kumun
olduğu yerde yağmur da yağar, rüzgar da eser; kumu yerinden
alır, başka yöne verir. Gittiği yönde, kum lüzumsuz mudur? Elbet
değil. ALLAH’ım verdiğini, elbet sebep ile verir. Verilen,
boşluğu doldurandır. Bir yerde olan boşluk, başka yerde
olan artışla dengelenir. Güzellik AŞK’ına vesile
değil, AŞK’ın güzelliğe vesiledir. Güzel olduğu için
aşık olunmaz, aşık olduğu için güzel görülür. O demektir, her
şeyi güzel gösterir. ‘Çirkin midir?’ demeyin, elbet çok güzeldir. Ne var
ki, gözü örtülü, gönlü kapalı olan; nerede neyi görsün? Kumu verdim söz ile.
Kum; ALLAH’ıma götüren, cümleyi bir olduran yoldur. Dedim ya, kum ile derya bir
araya gelir. Deryayı özleyenler sahilinde bekler. Müstesna kullar, deryada gemi
kaptanı misali; dileyen kulları, deryaya dalmadan üzerinde dolaştırandır. (Bir CAN ekler GARİB misali)
Evet. Dediğiniz gibi. YUVA’da ocağımız yanar, kazanın en büyüğü
kaynar. Dileyen-dilemeyen, cümle kullar nasip alır. Tadını alıp ‘Tekrar.’
diyenler; sözün uzununa değil, özüne bakın. ALLAH’ım, YOLU’nu arayana REHBER
gönderir. Gönderilen REHBER; ULU da olur, kulu da olur, kolu da olur GARİB
gibi. Okumak kuldan, yürümek ULU’dan, almak koldan. Dilediğini alasın,
seçmek sendedir. Vereceğinin seçimini ALLAH’ımdan dilersen, en güzelini
verir. Kendini aramaya koyarsan, önce kuldan alırsın. YUVAMIZ, cümlenizin
sohbet yuvası. Mehtabı seyretmezsin diye, ay gücenir gider mi? Olmasını
dilediğin, ‘ALLAH’ım duyursun.’ dediğin; elbet günü gelende
duyurulur, nasibini ALLAH’ım tepsi ile önüne getirir. Maviyi denize
verdiği, kulunun gözüne hoş gösterdiğidir. Denizin rengi var mı?
Göğün rengi var mı? Demek olan göze görünendir. Bal veren, arı mı, çiçek
mi? ALLAH’ım çiçeğe, çiçek arıya, arı kula. ‘Veremedim.’ diye üzüntü
etmeyin; ALLAH’ımın, vermeyi zorluğa vurmadığı bilinir. Cümleye
esirgemediğin, bolluğa; esirgediğin, darlığa getirir.
Bardakla verdiğinin yerine, desti ile gelir; ‘Eksilir.’ demezsen. Vergisi
görgüsüne denk olan kul, dolgusunu bulur. Günün yemeği kumun yoluna denk
olsa; kul her gün sevdiğini yerdi. Halbuki her günün yemeği ayrı
olur, kula ayrı gıda verir. Günün sohbeti de öyle oldu. Geçen günlerin özeti
dile verildi, kundak misali bir ucu içe kıvrıldı. Bohça misali demedim,
bohçanın dört ucu bağlanır, hem de ne olur? Sandığa konur. Kundak
elde gezer, büyüdükçe kul meydana çıkar. Bir kundak gelişende, elden yere
inende, ele yenisi gelir. Kundaktaki bebek RUH taşımaz mı? RUH’ta ölüm var
mı? Öyle ise sohbetimize de ölüm yok. Sohbet; büyür-gelişir, mana kazanır.
Her konu kundaktır. Hoşnut olduk sizlerden, İZİN geldi
YÜCE’den. Sohbet burada kalsın. Cümlemiz, aynı deryanın sahilindeyiz. ‘ALLAH’a
ısmarladık.’ dedik cümlemiz. Cümlenizin gönül yolları, aynı deryada
kavuşsun. AMİN.

Huzura el konduğunda, bedene mal
edildiğinde; dünyanın güzelliği görülür. Damını açtığın yuvada,
yukarıya bakarsın, örtmeye gayret edersin, neden? Gelenden yuvayı korumak için.
Suyunu alanın, kuldan korkusu olmaz; gelen, kuldan bilinmez. Hatayı kulda görmediğin
zaman, kötüden uzak kalmış olursun. Konumuz kul içindir, kulun yolu
içindir. Geçene kapak koymak, her kulun vazifesi olmalı. Olmazsa dileğin,
deme ‘Kötü kaderim.’ Olmadığını hayır bilirsen, huzuru bulmuş
olursun. ALLAH’ım kulunu her zaman KORUR. Kulunun önüne bir düğüm verir,
‘Çözeyim.’ derken kendini unutur. Kul önünde düğümü gördü mü, ‘Kötü
talih.’ der. Bilmez ki ona hayırdır. Sulhun olduğu yerde, dünya cennet görünür.
Harp olan yerde, cehennem
yaşanır. Huyundan mı yumuşak denilir, yolundan mı? Huy
yumuşak olmasa, yol bulunmaz. ULULAR’ın yolu neden yumuşak olur,
SAMANYOLU’na bağlanır? ULULAR, imtihanlarını da sualsiz verir de ondan.
Hiçbir olaya ‘Neden?’ demezler, HİKMETİ’nden sual etmezler de ondan
onlara sual kapısı açılmaz. Moru verdim, ‘Severim.’ dedim maviye kadar. Mor
ile mavinin arasında bütün renkler var. MEYDAN kuluna her verilenin, şükre vesile
olması gereklidir bilinsin. HAYYAM der ki: “Şarabı; dünyayı unutana,
kainata bakana kadar içeyim, kendimden geçeyim.” Dilediğiniz şarabı
sunduğum vakıa değil midir? Her verilenin ALLAH’ımın EMRİ ile
verildiği bilinmez mi? ‘ALLAH’ımdan her şey, kararı ile.’ denilmez
mi? Kararı kadar veririz, her zaman bir yudum arttırırız. Her yaratılana,
ALLAH’ım gücü kadar yük verir, kaldıramayacağı yükü vermez. Ne var ki,
ALLAH’ımın verdiği yükün altında ezileyim, SEN’in için öldüğümü
bileyim. SEN’in için ölmeye dünya gününden susadım, deryanın en derin yerine
vardım, gine de yetersiz buldum. Şükür ki SANA vardım, varmayı dileyenlere
yardımcı geldim. Cümle uymayanları döndür, AŞKI’na sardır. Sardır ki,
huzurumuz daha büyük olsun, kıyamet gününde boynumuz bükülmesin. Demeyin, ‘Sen
vardın ya, daha ne dilersin?’ Daha önce dedim; AŞK’ım kainatı sarar, boynu
bükük kalanlarla AŞK’ım da kanatsız kalır. AŞK’ım O'nunla beraber,
yarattıklarına da. Ben ki, kainatın içinde nokta dahi olmadan bu sevgiye
ermişim, YARATAN’ım hangi yarattığına kıysın?
Seherde duyduğum kuş sesini, gün
batışında duymadım. Aynı kuş, aynı sesi vermedi. Günü ‘Selam.’ diye
açar. Akşam ötüşüne, soluk rengine bakar, ‘Aydın güne hazır olun.’
der. Ne gecenin karası çirkindir, ne kulun kocası. Elbet çirkin değil,
görmesini bilene, kulun tarihini okuyana. Çünkü her kul, dünyada bir tarih
kaydeder, gelen kula örnek verir, yol seçme hakkını tanır. Ne var ki her kul,
bünyesine göre alır. Suyu geçmeye köprü kurduk, her dileyene el verdik,
‘Gelin, geçelim.’ Geçmeye izin alınır, meclisimizden nasip alan kulun
şüphesi silinir. Huzurun olduğu yerde, geçmiş silinir.

Hususi olan her olay, merbutiyete bağlanır.
Aynaya güler yüz ile bakılır. Dünyayı ne silersin, ne geçersin, ne de
‘Dayanılmaz.’ dersin. Her olayın geçişine, günü geçmiş gazete gibi
bakarsın. Meyveyi dikenin, gününü geçirenin. Her meyve, mevsiminde adı anılır. Suyun aktığı yere kul toplanır. Yumağına
düğüm gerekmez, çünkü kul dolanmaya bırakmaz. ‘ALLAH’ım ADINA.’ der, her
olayı ALLAH’ım ADI’yla çözer. Elbet günün konusu düğümlenmez. Düğüm
kopmaz. Gerçeği düşünelim. Ne gitmeyi düşünür, ne kalmaktan
korkar, ne aç kalır. Muzaffer olmak için, kendine değil
ALLAH’ına güvenmen şarttır. Yenik düşsen bile, hak olana uyman
şarttır. Madem ki yeniksin, galip olana uyacaksın, dediğine
‘EYVALLAH.’ diyeceksin. Gözünü MEYDAN yerine açmak, her kulun gücü
değildir. Gözünü MEYDAN yerinde açmak, ALLAH’ın LÜTFU’dur. Denize açılan, ‘Karşı tarafa geçeyim.’
diyendir. Yol bulursan, nasip alırsan, gönülden geçmeyi dilersen. Ocağı yakan, ‘Aş pişireyim, beden
ısıtayım.’ der, el değdirirse yanar. ALLAH’ım kararını aşan kuluna,
zararını gösterir. Her olayı tatlıya bağla ki, tadını alasın, güne aydın
çıkasın. Serdar niye güçlüdür. Esastan çıkmayalım. Mana o
kadar açık ki. ‘Dar.’, ‘Gelen sergi.’ demektir. Sergiden maksat, sebze meyve
sergisi değil, kahramanlık sergisi. Serdar, birçok kahramanların sergisini
kuran, onlara baş olan. Yanlışlık yapmanıza izin verilmez ki, kulun
sevgisine terazi vurulmaz ki. ‘Katıksız ekmek yer misin?’ dersen, ‘Suyu da
katık ederim.’ derim. Gelenin, kimliği değil dostluğu gereklidir
kula. Her kul için söylenir. Dostluk; dünya ile ölçüsü olamayan, bir kelime ile
içine dünyayı alamayan bir bağdır. Ayvayı yerken çok çiğnersin, midene oturmasın
diye. Sütü içersin, mideni tedavi etsin diye. Ne çiğnemek, ne mideyi
yormak gerekmez. Ayvayı çiğnemek, senin dostluğun; sütü içebilmek,
karşılıklı dostluktur. Ne sen ona emek verirsin, ne o sana. ‘Ya nasip.’ dersen, denize olta
atarsan; geleni küçümseme. Morun yeşile söz edişidir, cümle renklerin
dünyayı süsleyişidir. Maviyi NUMAN’a danıştım, “Renklerin
başucu.” dedi; cümle renkleri etrafa serdi, yeşil rengi çatıya gerdi,
yıldızlara renk kattı. Müsait günde onu da veririz. Asmaya yaprak veren, üzümü erdiren, sabrını
ölçendir. Elbet yerinde olur, kalanın yerine kum, çukur gelir. Kumun
verdiği, kulun açtığıdır. Yol açarsan yol olur, çukur açarsan su
gelir. ALLAH’ım her olayı kulu için oldurur, hayır kapısını açtırır. ALLAH’ımın YAZISI, dönük olmayan kulunu korur. ‘Uygundur.’ dersen, ‘Uygundur.’ derim. Uymaktır
asıl olan. Yoksa ‘Olur.’ denilen, zaten senin çok önce yazılan kaderindir.

Huzurun elinde oldukça, dumana rüzgar eser.
ALLAH’ım rüzgar verir, dumanı götürür. Suyun akışı, kulun bakışına
göre değişir. Her akıla uyan, olayın bağlantısı değildir.
Kaide bozulmaz, müzakere edilmez, ‘Öyle mi olsa, böyle mi olsa?’ diye.
ALLAH’ımdan bekleyen yanılmaz. Maniyi yoldan bilme, olayı halden bilme. Olanın
görüntüsü şaşırtmasın. Müsaade olunan söylenir, haber ancak
GARİB’ten gelir. Sende olan; günün olayı, yürüyüşün dolayıdır. MEYDAN
yolunu bulanın, olayları değerlendirdiği bilinir. Sohbetin, yumağa yumuşak yol
verdiğini bildin, ölçüsünü verdin. Üzerinde durma. Sözünü, kendinden
başkasına verme. Başın döndü ise, ALLAH’ına sığın. Olamayan
görülmez, dünya kulca çözülmez, halbuki bilmece de değil. Kazan kaynasın,
hayrın gezinsin, varsın biraz etrafa taşsın. Aşmayı dilediğin
zaman, unutma ki mani aşılır. Yeter ki dileyesin, gönülden isteyesin.
Kahreden, dünyayı duman arkasından görendir. Aynayı yüzüne çeviren, her olayı
uygun diyendir. Masayı bilenle, örtüyü koyan birdir. Masanın örtüsünü seren,
gelene ‘Buyurun.’ diyendir. Sonun ölçüsünü almak, denize örtü yapsam demeye
benzer. Ayvayı yemek için, sağlam diş ile sağlam mideyi
gerektirir. Meşenin büyüklüğü, toprağının sertliğindendir.
Sert toprakta, kuvvetli kök salar. Kuvvetli kök, kuvvetli gövdeyi besler.
Sertlik dedim; çözülsün, yaşantıya uydurulmasın. Çınar büyüktür amma,
meşe gibi sert değildir. Çınarın yaşantısı, genişliğe
gittiğindendir. Kökünü, alabildiğine geniş toprağa yayar.
Sert toprakta, sert kök atar. Aldığın aşın, çeşidi yoktur.
AŞK’ını aldığından değil, gördüğünden bil. ‘Aşın kıt
ise, ALLAH’ımı sevmez misin?’ diyebilen, ALLAH’ımın HAZİNESİ’nden
nasip alandır.

Zulme zalim yol verir, yolda kendi
tükenir. ‘Küffünü bulanla dertleş.’ diyene de ki: -Küffün; kendi ayarın
demektir- ‘Küffüm, yaratılan her kuldur, dert ortağı ALLAH’ımdır.’
‘Kanmadığım aklımdadır.’ diyene de ki: ‘Kanacağın zaman, aklın hizmet
etmez.’ ALLAH’ımın her verdiği yerindedir, kulun sergisi gözündedir. Kul
maddeyi alır, önüne serer, gözünden kaçırmasın diler. Olanla- olmayanla gönül
ölçülmez, ‘Her olay, ALLAH’ımdan cezadır.’ denilmez. Ceza dahi olsa, senin
hayrın için verilir. Nasıl ki ana baba, çocuğunun terbiyesi için hatasında
cezalandırırsa, ALLAH’ım da kulunun taşlı yolunu düzeltsin diye önüne
maniler koyar. Kulun gönlü açık ise, olana uyar. Asmada üzüm, bağında gözüm, cümlenizde ÖZ’üm.
Defterleri okuyun, açılanı bulun. Okumaktan maksat, açılan yolu bulmak.
Yolumuzda geri dönmek yok. Sözümüz ALLAH’ımızın ADINA olsun. Kendi adımıza söz
olmaz, olamaz. Mandanın değeri nerededir? Cüssesi yerinde, derisi
üzerinde, ne var ki öfkesinde durma. Değerini bilmeyen, öfkesinden dolayı
mandayı suya atabilir, suyun yolunu tıkayabilir. Onun için, öfkeyi değil
yumuşak yolu seçin, değerli olan verginizi sergileyin. Sükunet,
yoluna verileni arttırır; öfke, rüzgar misali kumu ortaya dağıtır. Olayın,
doğrusunu-eğrisini elemedik, ‘Dumansız olsun, sükunet yolu ile
açılsın.’ dedik. Asmayı gördük, dalını budadık. Budadığımız her dalın
filizine el koyduk. Mahzur,
yazılandan ötesi için. Verilen
işaret, kulun ULU’sundan gelir. Oymayı işleyen, tahtayı seçer, ‘Sert
olmasın.’ der. Budaklı tahta oymaya gelmez, yakmaya gelir. Dama çıkan,
yukarıdan bakandır; yukarıdan bakan, daha çok görendir. Manayı yoğuran,
suyu alandır, yoğurmayı bilendir. Her kulun bildiği, kendinde kalsın.
Geçenin yüzünün sözü edilmesin. Her kulun gördüğü, hakikattir.
‘Öyleydi-böyleydi.’ denmesin, dilediği gibi görünür. MEVLÂNA’nın
gözünde
değil, ÖZ’ündedir görüntü. Ne ÖZ’üm yüzüme, ne yüzüm ÖZ’üme.
Cümlemizin,
ALLAH’ımın NURU’ndan olduğu unutulmasın. Sen de NUR’dan, ben de
NUR’dan,
NURU’nu harcamadığından. Var ise bir küp altının; altını taşa
toprağa değişirsen, kör nefsini harcarsan; altının
tükendiği görülür. ALLAH’ımın VERDİĞİ’ni de, nefsin ile
harcarsan, elde ne kalır? ALLAH’ım, kulunu NUR ile yaratır. Kul vardır,
NUR
üstüne NUR katar; kul vardır, NUR’unu nefsi ile harcar. Olay budur.
Yaratılan
her kul, NUR’dandır. Sabır ölçüsü kuldan sorulmaz, kulun sözü ile kulu
yerilmez. Sebepsiz sergi kurulmaz. Kumaşı almayı denedin, ölçüsüz
almazsın. Ne var ki, ölçüsünü sen bilmezsin, dikene sorarsın. Yemiş
yedin
mi, çekirdeğini yuttun mu, yuttuğundan gittin mi? Ölmek değil.
Meşaleyi neden yakarlar, çekirdeği neye yorarlar. Değil mi,
toprağa attığın senin, mideye attığın yerin. Yere giden gelmez,
toprağa atılan kalmaz. Onun için, çekirdeği yutmaya değil
ekmeye. Yutmaktan maksat, sözümüzün özünü kavramamak. Sözümüzün özü,
meyvenin
çekirdeği misali. Meyveyi yer geçersin. Çekirdeği olsun beklersin,
ondan da bol meyve toplarsın. Gerekeni ben açarım elbet. Hazır arayan,
‘Denize yorgan dikeyim.’ diyene benzer. Ara bul. Anda olmasa da
olur. ‘Çok söz alayım, hoş günü göreyim.’ deme. Az al, özünü ara.

Huzurun olduğu yerde sükunet vardır. Kumun
elendiği yerde hikmet vardır. Daha önce dedim, GARİB’i verdim. Azar
değil, sözün gelişi. Deryadan gelip, deryaya gideceğiz; her yolun
sohbetini alacağız, her konuyu eleyeceğiz, elimize kalanı
şüphesiz göreceğiz. Sohbetin zararı olmaz. ‘Yetersiz.’ dense de, kul
karlıdır, tek kelime öğrense de. Denirse de ‘Söyleneni zaten bilirdik,
MEVLÂNA’dan alasını alırdık.’ Yolun sohbetini, beden alırsınız; öbür yolun
sohbetini de, onların ağzından dinlemek gerek. Yanımızdaki sordu, ‘Neden
bizden sohbet dilenmedi?’ Hiçbir mürit, kendi yolundan başka yolun
müridine teveccüh etmez; onun için mürşit aracı olmaz. ‘Hoş yolun
mürşidi olsam, hepsini dinlerdim.’ derseniz, yanılırsınız. Örneğini
her vesile ile görürsünüz. Gittiniz, sohbet ettiniz; dönüşe, tenkide
vardınız. Tenkit edecek iseniz, niye gittiniz? Elbet hata. Her kul, kendi
mantığını kullanmalı, inandığı yolda yürümeli. Onların inandığı
yol, o yol. ‘EYVALLAH.’ deriz, yollarına hürmet ederiz. Hürmet etmek, onlarla
yürümek değildir. Fikirlerini çürütüp, kendi fikrini kabul ettirmeye
çalışmak, yersizdir. Sen onu dinlersin, öbürünü dinlersin; aldığın,
karın olur. Oynak söz dendi ise, yumağa söylendi ise; söyleyen düşünsün.
Açık dedim ya. Onların düşündüğü odur. (Said-i Nursi için ne diyorsunuz.) Kayıt
defterini mi okumuş, tanıyabilsin? Ananın ölçüsünü dahi veremezsin. Mümin
olan, her olaya hoşnut olur. Olmasını bilen, hataya düşmez; hataya
düşmeyen, duman bilmez. ALLAH’ım RAZI olsun, hoş sohbet eden kulunu
görsün, hatası var ise uyarsın, doğruyu göstersin. Diyeceğimiz bu
kadar. ‘Bu mudur?’ denmesin, her fikre hürmet edilsin. ‘Uyulsun.’ demedim.
Kullar kendi yaratır. Hürmetten uzak olan yaratır. Söz PİR’ine değil.
Hiç bir PİR, göçünden sonra üzerine söz almaz, ALLAH’ım izin vermez.
‘Neden?’ dendi. Çünkü VELİ, dünyadan göçmeden; kumunu elediğini,
HİKMETİ’ne erdiğini gösterir, kula bildirir, ondan sonra göçer.
O zamana kadar, her kul gibi görünen deli, VELİ’liğini otaya koyar.
Bilinen VELİ’nin arkasından söz edilmez. Söz edildi ise, o VELİ
değildir. Daha önceki sözümü açtım. Bir zuhurat, ikinci defa olmaz. İkinci defa
olursa, zaten zuhurat olmaz, günlük olaya sayılır. Niye kesilsin? ALLAH’ım
layık gördüğü kuluna tekrar-tekrar gösterir. Daha önce dedim, beden borcun
ödenir, bedeni hafifletir. ALLAH’ımın İZNİ ile, manayı her arayan
bulur. Ne şeyh olmak, ne taç giymek gereklidir; gönülden aramak yeter.

Şuurun olduğu yerde, huzur da
olur. Her kul, ALLAH’ımdan dilediğini alır. ‘Alacak mıyım?’ diyen yanılır.
Dilediğin hayır ise, elbet ALLAH’ım verir. Hayrat neden yapılır? Dünyada anılmak için mi,
kuluna hizmet etmek için mi? Elbet kuluna hizmet için. Senin adını vermene
hacet yok. ALLAH’ım, layık gördüğü kulunun adını, gönüllere yazar. Geçit
vermeyen dağlar aşılmaz mı, öte yakaya geçilmez mi? Yerini dolduran, boşluğu silendir. Her
olay yerini bulur. ‘ALLAH’ım.’ diyen, dünyayı aydın görür. Mürşidin
verdiğini; yumağına sardıkça değil, sevgin arttıkça bulursun.
Mürşit; yolunu gösterir, yürümeyi öğretir. AŞK’ını, gönlün
yaratır. Aynı deryada buluşalım, ALLAH’ıma kavuşalım. Dünya derdini
silelim, HİKMETİ’nden sual etmeyelim. ALLAH’ıma emanet olasınız,
dünyada ahireti göresiniz. Çirkini değil, güzeli seçesiniz; dünyada çirkin
yoktur, bilesiniz. Endişeler silinsin, ‘Küffüne uygundur.’
desin. Gayret ile değil, güven ile olur. ALLAH’ımdan bekleyen, bulur.

Merdiven çıkmaya, yüceden bakmaya,
ALLAH’ım İZİN verir, her dileyen bulur. Ne var ki, gönül lekesiz
olsun, her kulu şahit versin. Gümüş saçlıya selam. Meclisi kurduk, olayları
gördük. ‘ALLAH’ım.’ dedik, sabreden kuluna kefil olduk. Sofra kurulur,
aşlar yenilir; acısı da olur, tatlısı da gelir. Geçen, unutulur. Kaide
bozulmaz, isyanı olmaz. Gönlün ferah olsun, ALLAH’ımı bilsin. İsyanını
hoş gör. ALLAH’ımın BÜYÜKLÜĞÜ bilinir. RAHİM ve RAHMAN’dır. Uyan
kul, kahramandır. Dünya gücüne karşı koyan, elbet kahraman olur. Güzeli
görmek başka, sevmek başkadır. Yoluna uymak, her geleni bilmekledir.
Her gelen, niyete uymayabilir. Her deneni bilmeli, niyete uymasa da. Yavruya;
gümüşten yolunu, altından gönlünü ayırmasını bil. Her deneni duy.
Yeterince aldığın, yolunu bulduğun açık görülür. Sabıra yer veren,
olayın açığını görür. ‘Olur mu?’ dediğin, günü gelince görülür.
Mayayı yoğuranla, yününü eğiren
aynı mı düşünür? Biri manayı, biri maddeyi. Netice de, elbet
aynıdır. Manayı bulduran da, maddeyi uyduran da; kuluna hizmet eder.
HAZRETİ NUH mayanı, HAZRETİ OMAR yününü eğirir. ‘Öyle mi olur,
böyle mi olur?’ deme. Olanı hayır bil. Görülen de, duyulan da ULU’ndandır.
Verilen de, sevilen de ALLAH’ımdandır. Gümüş saçlıya deyim, sorgun yersiz.
Daha önce söyledim, yavrunun gönlü, ne kadar olgundur bilseniz. YM olacak, en
güzeli bulacak. Sözümüz sona geldi. Bir yolun sonunu,
varanda görürsün. Giderken, yolun kenarında olan dikeni bahane edersen, elbet
geç varırsın. Yoluna çıkan dikenin koluna dokunması, yolunu kesmez. Kolunu
çizer geçer, gönüle dokunmaz. Bahane edersen, ‘Dikenli yol.’ dersen; yolundan
kalırsın. Unutma, baştan dikenleri aşabilirsen, sonradan yoluna gelen
YARDIMCI’n, sana zorluk bırakmaz, dikene kolu değdirmez. Yeter ki yolun
başını alabilesin, yardımına layık olabilesin. Yardımı alabilmek için,
layık olabilmek gereklidir. Her kulun ULU’su olur. Ne var ki ULU, yardımını
ALLAH’ımın İZNİ ile yapabilir. ALLAH’ım da, layık olan kuluna
ULU’sunu yardımcı gönderir. ULU’su olup ta, yardımını yapamadığı günde;
ULU’su azap duyar, duacı olur. ‘ALLAH’ım, yolunu çevir, dünyaya doyur,
ahiretini duyur.’ Uysun-duysun, YARDIMCI’yı bulsun; yolunu açanda, ALLAH’ım
gönlünü seçende. Kaide
bozulmaz, izinsiz yaprak düşmez.
ALLAH’ım iki yol gösterir; rahmet yolu, zahmet yolu. Yolunu kul kendi
seçer. Yumağına yazılan
görülür, niyete konulan değil. Gayretle olmaz, nasibe söz geçirilmez.
Meyveyi yemek nasibin ise, ALLAH’ım oldurur. Değil ise, ne sulasan ne
gübrelesen faydası olmaz. Ya soğuk vurur, ya sıcaktan erir, ya hastalık
verir, nasibini gösterir. Denmesin ‘Güç bendedir.’ Öyle diyen, hezimete
uğrar. Uğradığı hezimeti bilse, gene de döner. NUMAN der ki: “Yol, yol
içinde olmaz; kul, kul içine girmez. Sevilen kula söz edilmez,
sevilişi ULU’sundan da olsa. ALLAH’ım ona, o sevgiyi layık gördü ki, o
vesileyi sebep kıldı.” Cemaat kurulur; ALLAH’ım nereyi nasip etmişse,
kul
dilemişse değil, gönlü uymuşsa. Kanun ile değil, lütuf ile
olur. ALLAH’ım verdiği kulu bilir. Evet çok yakınınızdayım. Balık yumurtası misali,
RUHLAR’ımız kaynaştı. GARİB’imiz aramıza karıştı. Ben
GARİB’i uygun buldum gönül yapıma, GARİB seni uygun buldu gönül
yapısına. Vardık beraber geldik, YÜCE’nin KAPISI’na. Müsterih olasın,
gördüğünü işarettir bilesin. Namazı kılarken, duanı verirken,
aldığın-verdiğin silerken gördüğün. ALLAH’ımın NURU’ndan gelen,
kuluna demet sunandır. ALLAH’ımın YOLU’nda olan, elbet ALLAH’ım için duacı olur.
Kulunun aldığını, kuluna verir. Olsa da olmasa da, şükür eder.
Verdiğinin yerini dolu bulur. ALLAH’a ısmarladık. ŞEMS ile beraberdik. Sana, yolunda
olduğumuzu gösterdik. Renkleri
verdim sana. ‘Mordan maviye, arada olan bütün renklere sevgimiz vardır.’ dedik.
Sana da, mordan maviye kadar sevgimizi gösterdik. Değişen renklerde,
gelenleri bildirdik. Dedim ya, her olayı nasibi olan alır. Yuyulunca aldığını, niyetini kurduğunu
verdim. Yerini belledin, adını dilledin. ‘ALLAH’ım RAZI olsun.’ dedi. Anıldığını
duyar, dünya dengini soyar. Dünya dengi, kulun ağılığıdır. Soymak,
ağırlığını almaktır. Kalp ile verdiğini, el bilmez. Elde olanı,
dil söylemez. Olduğunu gördüm, ‘ALLAH’ım RAZI olsun.’ dedim. Yerini yerden
aldın, gönlünü sere verdin. Yapraklar dökülse de, kök toprakta. Günü gelince,
filizi dalda. Günümüzü bilelim, her kulun hakkını tanıyalım. ‘Gidilmesin.’
denmesin, kulun nasibine el konmasın. Gidilecek, kulun nasibidir. Cumaya
bağlayan gece. Kolunun yenden çıkması, abdest için sıyrılması ile olur. O
kul, bir yıl bekledi. Beklediğini, elbet mükafatı ile alacak. ALLAH’ıma
emanet olasınız. Gönlünde yılların sevgisi birikmiş, tadını
iyice almış. Kurduğu sofrada gelene sunmuş. Alabilen yedi,
alamayan gününü bekler. Senin sunduğunu alabilenler.

Cümleye kutlu olsun, ömürleri mutlu
geçsin. Gelişimiz geç değil,
deyişimiz güç değil. Cümlemiz geldik, cümlenize duacı olduk. Geç
kalışımız, dualara yer verişimizdendir. Cümlemiz, cümleniz için
duacı olduk, cümlemiz ‘AMİN.’ dedik, sizler de ‘AMİN.’ deyin.
Ellerimiz açılsın, önce ‘Cümleye AMİN.’ denilsin. ‘AMİN.’
dediğimiz, ne dünya fakiri, ne kulun hakiridir. ‘AMİN’
dediğimiz, ALLAH’ıma dönük olan, O’ndan öksüz kalanlardır. Kuldan öksüz
kalmışsan, dert mi? ‘ALLAH’ım var.’ dersin, dayanırsın. ALLAH’ımdan öksüz
kalan, kime dayansın? Elbet, onlar için duacı olacağız. ALLAH’ım, döneni affetsin, AMİN. ALLAH’ım,
unutana akıl versin, AMİN. Allah’ım dünyayı ters görene fikir versin,
AMİN. Olmasını dilediğin dünya hali ise, onu da versin.
Yediğimiz lokmanın şükrünü unutturmasın, unutturacak gaileye
düşürmesin, AMİN. Mübarek gecede el açtık, sebebini halk ettin
ALLAH’ım, SANA şükürler olsun. Cümle açamayanlara sebep halk etsin, AMİN. Cümlemiz geldik, duacı olduk,
cümlesinden selamlar getirdik. Gelmiş-geçmiş-göçmüş cümle
kullarına dualar okunsun, AMİN. AMİN. Selam ile geldik, hepimiz bir olduk. YUVA’nın
havası, cümlenin nefesi bir oldu, olgunluğa bir adım daha atıldı.
Alabilene, gönlüne bir yudum AŞK katabilene, ‘Geç.’ demeden güçlüğü
yenebilenle, YARDIM ALLAH’ımdan. Kulunu sebep halk eder. Ne mutlu O’nun LÜTFU’na
erenler, sebebinden vazife alanlar. Kaide bozulmaz, kulun çekişine sebep
sorulmaz, sebepsiz kuş uçmaz, kuru yaprak dökülmez. ALLAH’ım kullarına
sebep günleri açmış, ayları günleri seçmiş. Her kul vazifesini yapsa;
ne fakir, ne acılı. Senin öbürünü sevmen, üstünlüğün değil,
kulluğundur. ALLAH’ım bunca SEVGİSİ’nden,
SEVGİLİSİ’nden ne alır? Demek ki O’na verebileceğimiz,
yalnız sevgimiz var. Onu esirgediğin an, kulluğun mu kalır?
‘Kulunuz.’ diyelim, ALLAH’ım SANA dönelim; elimizi açalım, şahitsiz
SENİ bulalım. Sevgimizi vermeye, ne kefil ister, ne şahit. ALLAH’ına
olan sevgiyi açıkça söylemek, şahitle söylemek; açığa vurmaktır
elbet. Kefil, yeminle anlatmaktır. Sunduğumu alanlardan, ALLAH’ım RAZI
olsun. Defteri dürülende, sevabı ağır gelsin. AMİN. Mahzun kalan
ULULARI’nı da ALLAH’ım sevindirsin. Her kulun ULU’su olur, o ULU ALLAH’ımın
İZNİ ile, kuluna yardımcı gelir. Eğer ki ULU’nun yardımcı
olduğu kul hata etmiş ise, ULU’su mahzun olur, ‘Faydalı olamadım.’
der, üzülür. Eğer ULU’nuzdan yardım gördüğünüzden şüpheniz var
ise, tövbekar olunuz, ALLAH’ımdan ULU’nuzun yardımını dileyiniz. Daha önce
dedim, gelenler ALLAH’ımın İZNİ ile gelir, hata eden kuldan izin
kaldırılır. Elbet ULU’nuz mahzun olur. ALLAH’ım izinleri kaldırmasın, sizleri
ve bizleri mahzun koymasın. Almak-vermek bir olsa, her kulu PİR olsa;
dünyaya gelişe ne hacet? Yanılma yok, yolumuz yolunuza hizmet, vermesin
ALLAH’ım hezimet. Defterimiz yazıla, günü gelende dürüle, her gelen
sevdiği ile sarıla. Kulu şahit etme, dileğini gönülden dile.
ALLAH’ım AFFETSİN, dileklerimiz gönüllerden olsun. Sevgi, sergiye konmaz,
cümle kula gösterilmez. Sen sev, sevebildikçe, gönülcüğün alabildikçe,
kainatı sarabildikçe. Ağıza düşen AŞK, çiğnenen sakıza
benzer; sana güzel gelir, dinleyeni bıktırır. Sözün tatlısı, kulun atlısına
benzer; tatlı söz, atlı misali götürür, acı söz, yaya bırakır. Pişman
olursan güzel, ne var ki aynı hataya düştün mü, attan düşmüşe
benzersin. Attan düştü isen, kula çatma, ‘Ürküttün.’ deme, hatayı kendinde
ara. Sözümüz altın misalidir, kul masalı değil. Kulun defterinde ağır
basacak sevaplardır dediklerimiz. Yemini ağıza aldın mı, bil ki kuluna
ALLAH’ını kefil gösterirsin. Elbet suyumuz tükenecek gibi değil, ne var ki
verilen suyu alacak bünye gereklidir. (Resim verilir: HÜSAMEDDİN) MESNEVİ’yi yazan. ALLAH’ımın VARLIĞI, darlığa misal
alınsa; bunca kulu kim nasiplendirdi, hangi kuvvet ile yaşamayı
başarırdı? Eğer bir YARATAN olmasa, sevgi ALLAH’ımı yaratsa idi;
kainatta kurulan bu düzen görülmezdi, boş kalan yer doldurulmazdı, her
boş kalan yerde çöküntü olur idi. Boşluğu dolduran kuvvet
nerede? Adaletin tecellisi kimden gelir? Her kul bir düzende doğar, aynı
düzende göçerdi. Halbuki ALLAH’ımın VARLIĞI’nın tek ispatı; her
yaratılanın elbet mukadderatının ayrı-ayrı oluşu, değiştirmeye
çalışanın hataya düşüşü, hataya düşenin cezasını
alışıdır. ALLAH’ımdan canı gönülden dilediğin zaman, mucizesine
erişindir. Sakın yanılmayın, ‘Öyle mi, böyle mi?’ diye kuldan
sormayın. O’na vardım, VARLIĞI’nı gördüm, sizlere O’ndan geldim.
GARİB’in yazışı,
ne sendendir, ne benden, ALLAH’ımdandır. Gecenin sohbeti, ALLAH’ımı yaratmadı,
ALLAH’ım gecenin sohbetini yarattı. Buz üstünde kayanlara benzersiniz. Cümlemiz
bildik, O’na sığındık, ‘Biz de buz üstünde kayalım.’ dedik, ‘Dünyayı öyle
de görelim.’ dedik. Zahire değil gönüle bakarız, gönül ile gönülü yakarız.
Gecemizi yerinde bildik, sevabını saydık. ‘Defterimiz dürülende, sevabı
ağır gelsin.’ dedik. Sohbetin kötüsü olmaz. Pay, dünya malındadır,
ahiret sözünde değil. Mümin olan bilir, her kul çiğ gelir,
pişer, döner. Manayı onlara, defterini HAK SÖZÜ ile dürenlere, elbette gecenin müjdesi olur. Kâinat, bu gece için döner. Gecenin adına baksanıza;
KADİR. ALLAH’ımın İHSANI’ndan, cümle yarattıklarının
nasiplendiği gecedir. ALLAH’ım öyle YÜCE ki; terazin bir geldi mi,
sevabını kaydeder. ‘Sevabım çok olsun.’ dersen; gönülden sevmeyi dene, gönül
kırmaktan kaçın, yolunu gönül kırıntısı ile kapama. (Sevaplar
ne işe yarayacak?) Kulun varışına yardımcı olur, yüceltir.
Sorunuz gecenin sorusu olsun, kaide bozulmasın. Daha önce dedim, dualar
çeşitli olur; göçenlere duacı olursun, hataların için af dilersin. Affını
defterinden silinsin diye duacı olursan, kendini aldatmış olursun. Canı
gönülden af dilersen, tekrarından sakınırsan; elbet affa uğrar. ALLAH’ımın
en büyük VASFI’dır, AFFEDİCİLİĞİ. Sözümüz ile
değil, ÖZ’ümüz ile yörüngeye alırız. Gönülleri AŞK ile ölçmek
yersizdir, ne harcanmamış genç gönüller vardır. Yaprağın
verdiği, taze ile bayatı ayırdığı var mıdır? Yaprak ağacın
ciğeridir. Kusuru demedim. Ağacımıza yaprak olan her yaprak, aynı
feyzi, kâinatta
aynı sevgiyi görür. Yerince verilir, her kulu sevilir, sevmesini bilmese de.
Sevmese demedim. Sevmeyi bilendeniz, dileyene verendeniz. Elimde olsa aranıza
bedenle girerdim. Daha önce dedim, ÖZ ile geldim, alan da ÖZ ile alsın. Önce
biliş, sonra görüş. Sevgi mevcut. ‘Olacağı söyle.’ dersen,
ALLAH’ımın İZNİ’ndedir. Kul cevap alırsa mı ALLAH’ımı bilecek,
gelişime inanacak? İnanımız beraberdir. Gelende uyduğu görülür,
olacağın sebebi sorulur; olacağın kapısı açılırsa, ayak koymana hacet
yok. Gelene dedim. ‘Kaderin cilvesi.’ deme. ‘Kaderim zorlu işlenir, günden
günü koparır.’ diyen, zorluğu kaderde değil, şüphede arasın.
Kulun elinde olsa, yorgunluk derim. Dediğin zahmet, ALLAH’ımdan RAHMET’tir.
Konuğumuzun gönül kapısı açık, beden kapısı kapalı. Gönül yapısını
ALLAH’ımın NURU ile sakınmış, harcamamış. Beden kapısına söz
vermemiş, gönlündekini ağıza vermemiş. Dünya haline bakılmasın,
ham söz edilmesin. Konuğumuz için. Umduğunu yolunda bulsun,
HAZRETİ ALİ’den kuvvet alsın, benden değil. Duanız verilir:
‘ALLAH’ım, günah işlemekten SANA sığınırım. SEN beni her türlü
günahtan uzak tut, gönül kırmaktan alıkoy, AMİN.’ Bu gece, dünya kulunun af dileme gecesidir.
Göçenin duası değil, göçenin defteri. SAHİB’imiz olan ALLAH’ım,
YARATTIĞIN bedenimi SANA havale ettim. Bedenim ile CAN’ımı SANA havale
ettim. Her türlü şerden CAN’ımı, her türlü terden bedenimi koru. Ter
nerede olur? Bedene yük verende. Cümlemizin, gelmiş-geçmiş
günahlarımız af olunsun. Yolunu bilenle-bilmeyen beraber olsun, bilen bilmeyene
göstersin. Gelenle-gelmeyen, elbet bir olmaz, güçlük, ‘ALLAH’ım AF EDER.’
demekle giderilmez. Geçmişi değil, geleceği düşünmeli.
Geçtiğin yolun köprüsü yıkılsa, düşünür müsün? Geleni de düşün.
Her kul kendi köprüsünden geçer, elbet gelenin yıkılması güçtür. İyilik
dilersen, duacı olursun; şüpheye düşersen, YM olmaz.

Hal ile yolu ayıralım. Hal ALLAH’ımdan, yol
kulundandır bilelim. Hal ALLAH’ımdan gelir, ne diyelim. Yol dileyene ışık
tutalım. Yoldan soran, alır ışık; halden soran, tutar kaşık. Aşından nasibin ne ise, kaşığın
çalar. Kul başı ağrıyanda başını bağlar. Ne geleceğin
kaygusu, ne olacağın sorgusu olmaz. ‘ALLAH’ım nedendir?’ denmez. Benim
diyeceğim ‘YM.’ olsun. ‘ULU’dan gelsin.’ dense de, niyete uyan değil,
nasibe yazılandır. Nasibe yazılan, ancak kula hayır gelendir. ‘Meyvenin
yenmişi neymiş?’ dersen, mideye girişte, aşın yoldaşı
olur. Mayayı hamura niyetle tutarsın, hamura elinle şekil verirsin.
İster tuz katarsın, ister şeker. Mana dilden değil, gönülden.
Şarkıyı dinlersin, kimine gülersin, kimine ağlarsın, kimine
coşarsın. ALLAH’ımın ADINA, baktım verenin tadına. Nerden geldim, nerde
kaldım, nereye vardım? Her geleni sordum, ‘Hummalı dünya.’ dedim. Dünya çarkı
döner, her uyanı döndürür. Kulun dayandığı ALLAH ise, dönen çarkın
dışında kalır. Her dönene uymak, yersizdir. Her gelene bakmak, yetersiz.
Merkep olmaz semersiz. Çilesinden mi? Oluşundan, dünyadaki yerini
alışından. Kelebek neden hep uçar, rüzgardan kaçar. Bünyesini öyle
alışındandır. Ya huyu ile, yahut beden gücü ile; her yaratılan, dünyadaki
yerine oturur. Kaidenin dışında kalamazsın, ‘Ben uymayım.’ diyemezsin.
Onun için, ‘Her olan ALLAH’ımdandır.’ diyelim, sabır ile içinden sıyrılalım.
Sabır, güneş gibidir. Meyveyi olduran güneş, kulun sabrına
eşittir. Kulun sabrı çok ise, güneşe denktir derim. SAHİB’imin YOLU’ndayım,
VERDİĞİ’nin aşığıyım; gördüğüm günden.
VERDİĞİ’ni, VEREN’den dolayı severim. Yolumu bulmaya, dünyada
uyarım. Ahiret; her dileyenin, yolunu bilenin, ‘Gidelim.’ diyenindir. YARATAN’a
varmak, O'na aşık olanındır. O'na yakın gönüller, yola yakın bakan gözler.
Bakmayı dileyenler, el-ele versinler, ‘Cümlemiz gidelim.’ desinler ki,
ALLAH’ımı bulsunlar. Gönülle gidilsin, dilenenler anılsın, kim nasib olursa
bulunsun. Ne yola zorluk? Kula eziyet verilmesin, ‘Gönül çekmedi.’ denilmesin,
olmuştan olacağın suali açılmasın. ALLAH’a ısmarladık. Yolunu verdim,
‘Hayır ola.’ dedim. Daha önce verdim, açılanda görülür, helva karılıp yenir,
tadına varılır.

Hoş sohbeti aldım, ‘Uyan da
uymayan da olur.’ dedim. Sözün gelişi, kulun görüşü ile bir olmaz.
Kul, ‘Dünyayı çözdüm.’ dese de, kendini çözemeyen, dünyayı gözden çıkarsın. Kul
kendini dahi çözemez ki, dünyanın neyini çözsün? Cumanın gelişine, perşembeden uyduk; her
olayı gönülden duyduk, ‘Sahip olan, gönlü dolana ne mutlu.’ dedik. Her kul
PİR olsa, her gönül NUR olsa; PEYGAMBER’e, EVLİYA’ya ne hacet
kalırdı? Sebep aranmadan, ‘Nedir?’ diye sorulmadan uymalı. Kul ‘Dünyada imtihanım
nedir?’ diye sormamalı. İsteğin hatası olmaz, ne var ki ALLAH’ımın ne
vereceği bilinmez. Dua kopya edilmez, gönülden geldiği gibi edilir.
Ancak öyle dua ALLAH’ımın kabulüdür. Denmenin denemekle ilgisi olmaz. Verilen
kaideden çıkılmaz. Niyaz dilendiği gibi olsa da, esasından çıkılmaz. Namaz, bedenin bütün azaları ile kılınır. Sanmakla
değil, sormakla bulunur. Sorulanın yerini merak edilir. (NASREDDİN HOCA) Evet.
Arayın bulun, okuyun. Aramayı denemediniz. Bildiğiniz yetmez mi? Tarihini
mi yazacaksınız, RUH’una mı okuyacaksın? Gafil olma. ‘Bilmez.’ diyene de ki;
‘Bilen gelsin ömrünü söylesin.’ Bildiğiniz gibi alın, gerisini silin.
Soruyu ben mi veremedim, sen mi alamadın? Yumuşak yol alanın, anılmakla
uyanın; yer midir mekanı? Asmayı budamazsan, filizi zayıf gelir. Kalemle yazmak
için, ucunu kazımak gereklidir. Aşağı değil, yukarı dileriz,
gözü gökten ayırmayız. Arıyı ele alsan, balını dile versen; arının
iğnesini unutursun, vergisini bilirsin. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun.
Olumsuzluk olmaz, dünyada boşluk kalmaz. Dünya sözü yersiz, kâinatta
boşluk kalmaz. Dendiği gibi; kuru yaprak kök için, kuru dal ocak
için. ALLAH’ımın VERDİĞİ, has kuludur gördüğü, ALLAH’ımdır
sevdiği. Sevgin boş olmaz, kâinat sevmeyene dönmez, sevmeyen verileni görmez,
görmeyen elbet ALLAH’ımın has kulu olmaz. Yazdığım, cümlenin sorusuna
cevaptır, neden sana da olmasın. Sayı ile değil yumak ile verilir, kula
mal edilir. Kul dilediği gibi çözer, dünyada öyle gezer. Ahiret;
dileyenin, ALLAH’ımı sevenindir, ALLAH’ımın VERDİĞİ’ni dünyada
görenindir. Görelim, sevelim, sevgimize sevgi ile aşı vuralım.

Hoş gördüm. Sağlıktan
alasınız, sıhhatte bilesiniz; gayret ile göresiniz, hayret ile çözesiniz.
Dünyayı dolaşık çileye değil, döner çarka benzetesiniz; olmuşu
hamdan ayırasınız, cümleyi kendinizden kayırasınız. Elbet cümle ile ZATIN
kaimdir. Cümle mesut olursa, SEN de mesut olursun. Yaprağı ağaçta tek
görsen, hayrette kalırsın, ağaç senin olmasa da göz zevkinden mahrum
olursun. Onun için senin olmasa da, gördüğün ağaca su ver ki; gözün
de gönlün de hoş olsun. Benden olmayanı görmedim, ‘ALLAH’ımdan.’ demeyeni
duymadım; çünkü kula, görüşten ölçü vermedim. Saate bakarsan, zamanı bilirsin; zaman o zamandır,
gelecek zamanı göremezsin. Halbuki ne saat durur, ne zaman. Olmuşsa duaların, olandır; olan, yazılandır.
Etmiş isen duanı, bilesin nasibindir. Olmayacağın duasını ALLAH’ım
nasip etmez. Duanın ölçüsünden çıkmazsan, canı gönülden edilen duanın
şüphesi olmaz. Almakla vermenin, kaşığına gelenin duası, nasibi
kadardır. Duanın yeri elbet olur. Bozulmayan yazı, planın temelindedir. Kulun
ALLAH’ına dönüşü, hatası için af dileyişi; kabulün içinde değil
midir? Temelin dışında olan dualar, cümle kulların temeline zarar. Duanın
kabulüne duacıyız. Üzüntüsüz olasın, her olayı sükunet ile
karşılayasın, hatasız kul olmaz bilesin. Yerli yerinde. Her olay gününü
yaşar, kulundan gelmesini bekler. Ona de ki, ‘Gelecek ALLAH’ımdandır.’
Kulun dilinde değil, ALLAH’ımdan gelene baksın. Manayı vermeyi severim, kulun
halinden de derim. Demekten maksat, varlığımızın oluşudur;
denmediğinde, bir an olsun şüphe, kula gelir. Kimliğin değil, verilenin önemi vardır.
Eğer seni şüpheye düşürürse ondan uzak kal. ALLAH’ım ADINA
dediğince, dediği gibi al. Gelişini hoş karşıla,
gidişi gibi. Deyişini mantığın ile ölç, mantığın
olmadığı yerde kalemi bırak. MEVLÂNA dilediği yere değil, izni
olduğu yere gider, MEVLÂNA’ya sorulsa kainatı sarar. Kulun akımı yerine
göre güneşten üstün gelir. Elbet kul güneş için yaratılmadı amma,
güneş kul için yaratıldı. Masmavi dediğin gökyüzü, sana güzellikten
anlatır, ne var ki maviliğine verir. Tavan değil ki boyansın. Senin
gözüne öyle görünür. Her kul aynı görmese, dünyanın düzeni bozulur. Daha önce dedim, mümin olan bilir. Yolunu sorduğum
gibi, sebep sorsaydım eğer; dünyada olan değer için, varmaya
çalışmayı yersiz görürdüm. ‘Neymiş olanlar, kimmiş gelenler,
nasıl olmuş göçenler?’ dedin mi, dünyayı sırtına almış olursun. Denir ki; ‘Kabre konan taşın,
küçüğü-büyüğü olmasın, kıyamette kul yüklenmesin.’ Kul ne taşı,
ne toprağı yük etmez; dünyada RUH’una mal ettiği yükü ancak alır,
kıyamette o onu ağır yürütür. Dünya malı, dünyada kalır. Olanı veren,
elbet ALLAH’ımdır. Hak yemedi isen, alın teri döktü isen; neden yük alsın?
ALLAH’ımın VERDİĞİ sayılmasın. Haram olan, harama yazılandır.
MEVLÂNA KUR’AN’ı ‘Yolum.’ demiş, onu yoluna ışık diye almış.
Dediğini, harfinden çıkmadan kayıt bilmiş, ‘Farz.’ demiş
almış; sana ‘Öyle değil.’ der mi? Bina durduğu kadar, vergisi
verilir. Binanın vergisi de zekattan sayılır. Vergiden kaçınan zekatını noksan
verendir. Elbet zekattır. Yeminin yeri, sözün zeminidir; geminin yeri,
limandadır. Mantığın olduğu yerde, şüphe
silinir. Duvarı neden örersin? Dünyadan uzak olmak için
değil, yerini bulmak için. Günün değerinden, ALLAH’ım kulunu mahrum
etmez. Meğer ki kul, günün değerini bilsin. KUR’AN’ın yolundayız. ALLAH’ımın her VERDİĞİ, kuluna
nasip ettiği; haramdan uzaktır. Hurmayı ‘Helal.’ dersin, yersin; eğer
kendi ağacından kopardı isen. Komşu ağacından kopardığın hurma da haramdır. ALLAH’ım üzümü
verdi ise, meyvesi haram olmaz. Her verileni, kararınca alırsan; harama uzanmazsın. Sana ‘İç.’ demedim. Eğer canın istedi,
‘ALLAH’ım yasak etti.’ diye içmezsen; içmişe sayılırsın. Yasak, ALLAH’ımdan
değildir, RESULÜ’ndendir. RESULÜ’nden gelen, günündendir. Güne
bağlamak ta vazifemiz. Ne var ki, günün esasından çıkmak yersiz. O günkü
şartlar, o gün için yazılır; bu günkü şart, ifrattan kaçılır.
‘Yolumuz açık.’ derken yanılma, daha önce dedim. Aşırı olan her şey,
haram edilmiştir, hatta aş bile. Ne diyenden, ne söyleyenden, kul yerini bulmaz;
gönlü yerine varmamış ise, bir adım öteye gitmez. Söylenilen, hayrata
adını verenlerden. Zahire bakıp, bâtını inkâr etme.
Manayı bulan, dünyayı huzur ile geçirir.

Dünya kulundur. Ahiret yolun bilenle,
ALLAH’ım beraberdir. ALLAH’ım her kulu iledir. Ne var ki kul bilirse,
‘Boşluktayım.’ demezse; ALLAH’ı ile beraberdir. Bilen kulundan olalım,
dünya geçicidir bilelim. Yerimizi bulmaya geliriz dünyaya. Yerinizi bulmak
için boşluğu bilmek, kaideye oturmak gereklidir. Yerini bilip de
kaideyi bulamazsan, yolunu çevirirsin. ‘Hak değil mi?’ denmesin. Hak olan,
dünyaya gelendir, dünyayı silen değil. Dünyayı YARATAN da ALLAH’ımdır,
neden silesin? Ne var ki; YARATAN’ı bilelim, AŞKI ile yanalım, güneşe
meydan okuyalım. Güneşin ateşi zahiridir görürüz. Kulun ateşini ne ile ölçebiliriz? Sohbetin yerini gönül ile kollarız, cümle
ile halleriz. Günün yerini gönüllere kazarız. ‘YA ALLAH.’ dedik, sözümüzü
cümleye bağladık. Hangi nehirde olursa olsun, yeter ki aynı deryaya
varılsın. “Gamdan uzak kalalım, gönüllerle gönül kazanalım.” der RESULÜMÜZ.
ALLAH’ımın verişidir, kulunu görüşüdür. Kulunun hakkını kuluna
bırakmaz. Hiçbir kulunu öbür kuluna yük etmez. Yük oldu diye, ne daha ağır
yük verir; ‘ALLAH’ım.’ diye, tekrar kendine döndürür. Yükten şikayetçi
olmayalım, ağır yük yüklenmeyelim. Amade olduk, RESULÜ’nden gelene
‘EYVALLAH.’ dedik, Gönüller Sultanı önünde selam verdik. Selamı, Şefaati
cümleye olsun, dünya ve ahirette Gölgesi üzerimizden eksik kalmasın, AMİN.
Dünyanın haline gülünmesin, ‘Nereye gider?’
denmesin. Dünya aynı dünya, değişen olaylardır. Yumaklar aynı yumak.
Sarılırken ele küçük gelir, gittikçe büyür. Elden kayan yumak boşanır.
Gündeki olaylar da öyledir, elden kayan yumak gibi; dikkat gerekir, düğüm
olmasın. Günde denir ki, ‘Neden yumak olsun? Hepsi elde kalsın.’ Dünya,
boşluktan seyri hoş olur. Yaşantıda kolaylık düşünülür. Her
kul kolaylığı kendi bünyesine göre alınır. Kimi dendiği gibi
makineleşme, kimi de her türlü makineden uzaklaşma. Netice yine
aynıdır. Ne o ne öbürü, neticeye varamaz, dünyanın düğümünü çözemez.
Yerinin değeri değil, ÖZ’ün değeridir vardıran. ‘Bu mudur
dünya?’ diyen, pencereyi örtendir. Dünyayı, öbür alemi düşünmekle
temaşa edersen; güzelliğine doyamazsın, o zaman ermişin ele
gelmişi olursun. CAN dost, sevgili CAN’dır o. Aşığı
aşığa sorarsan, gül kokusu alırsın. ‘YA ALLAH.’ dedik, gören göz ile
kapımızı açtık. ‘Kapımızı açan mı, açtıran mı?’ dersen, açtırana izin verendir
derim. Dünya gözü görmeyene, baston gerekmez mi? Ahiret yolu dileyene,
mürşit gerekmez mi? Dünyadan gelip, deryaya gideceğiz; her yolu
göreceğiz, görüp de bileceğiz. Bilmekten amaç, maksuduna
ereceğiz. El-eleyiz bilesiniz, gönül zincir, duyasınız, açık pencereden
göresiniz. Ne var ki, ahiret için yol gerekli ise de, dilenen yere varmaya
AŞK gereklidir. AŞK olmadığı yerde, meşki ne edeyim? Ne o
yoldur, ne bu yol; yolun sonu, her yolun aynıdır. Her yol, ayna misali
aydındır; vereni verdiği gibi alırsan, ULU’sunu olduğu gibi tanırsan.
Gül fidanı gül verende, güzelliğine doyamazsın, gülün günü geçende gülünü
tanıyamazsın. Gülü gül gibi bilesin, çokluğuna değil tekliğine
inanasın. Tektir. Gül bahçesi sizlerin, GÜL tanesi bizlerin midir? Gül bahçesi
TANRI’nın, GÜL tanesi cümlenindir. Cümlemiz BİR olalım, GÜLÜMÜZ’ü bilelim,
GÜL’ün Gülleri’ni sevelim. EHL-İ BEYT’İ. Oymayı bildiğinden,
yerini aldığından beri düşündüğündür. Meyden aldığı,
sarhoş olduğu, AŞK’a düştüğü günden beri
andığındır. HAZRETİ ALİ der ki: “Gönüllerden çıkmazlar ki,
dillerden düşmezler ki, yolundan geçmezler ki.” Oymayı, yüzüne tutan bilir, kendini görür. Sen
seni buldu isen, benden
sorma; sen seni bildi isen, kendinden geçme, sarhoş olma bitap
düşme, ‘Acaba?’ deme, kuşkuya düşme. Yol aradığın
gümüşten değil, altın yolu aradın. Arayan bulur. Yer midir kulun, yen
midir? Ne yendendir, ne yerden, aldığı gönüldendir, serdiği
verendendir, sergilediği AŞK’ındandır. Benden alacağı,
ALLAH’ımdan SELAM’dır, iki çift kelamdır. Asmayı dikti, üzüme baktı;
verime söz
edilmesin. Verimin eksiği ziyadesi, ne ondan ne bekleyendendir,
alacağın nasibindendir. Onun için üzüntü etmesin, düşmesin. Gelen ile
varan, elbet buluşur. Aradaki beden mi manidir? Gönüller AŞK ile
yanar, yolun sonuna fenerler koyar. Fener görünende, yolun sonudur
denilende;
kelamınız, ‘ALLAH ALLAH ALLAH!’ diye son bulsun. Cümleniz, fener
ışığında kapıya varsın ki, ışığı ile kapısı açılsın. Açılan
kapıda gözümüz kamaşır. NURU ile her kulu NUR’lansın, her kuluna
ALLAH’ım
SAMANYOLU’nu nasib etsin. Aydın günün varışı, Kaf dağına erişi,
morluğu görüşüdür. Mor rengin esrarını kul kendi yaratır. ALLAH
AŞKI ile örnek tutulur. Mor, yüce dağların ulaşılmaz gibi
görülenidir. Ulaşılır adım-adım. Sen dile, o seni bulur. Nasıl ki
GARİB’i bulduk. Gönüllerle alınan, gönülle harcanır. Her dileyen,
dilediği mürşidi bulur; eğer gönül yolu uymuş ise. Gönül
yolun uydu ise gidersin, uymadı ise ararsın. Mürşide uymak, kuşkusuz
kalmaktır. Kuşkuyu aldın mı durma yürü. Kuşku etti isen, nasıl ders
alırsın? Yerini bırakan YUNUS’u unuttun mu? HACI BEKTAŞ VELİ’den
TABDUK’a gidişini unuttun mu? Daha önce BEKTAŞ VELİ
çağırdı, YUNUS kuşkulu oldu. TABDUK’un çağrısına, kuşkusuz
uydu. Gönülde pas yok. Altın olan gönül paslanmaz, paklığı kula duman
vermez. Yerine oturan kul, rüzgardan korkmaz. HAZRETİ ALİ der ki:
“GÜLÜMÜZ’ün Gülleri’dir demedim mi? Aldığınız kuvvet o'nunladır,
çözdüğünüz hikmet o'nunladır.” Yola adım-adım varılır, yürüdükçe çözülür. Sabır
neden gereklidir? Sabır olmayacaksa, kula sabır tavsiye edilmez mi? Kul su ile katılır, hamur
yapılır, elle yoğurulur, fırına verilir, sonra yenilir.

Sevgilerle dolu, ALLAH’ımın YOLU, cümlenizde
ELİ. Geldim gelenlerle, bu yolda erenlerle. SAHİB’imiz olan
ALLAH’ımın ADI’yla, selam cümlenize. Aldığımı vereyim, suyumuzu
bildireyim. Ne gelenin suyu eksilir, ne alanın. Andığımız kadar anıldık. Güzellikten söz
edilir. Sanılmasın güzellik yalnız çiçekte aranır. Çiçeğe kucak açan
toprağa ne denir? Toprak da, çiçek kadar sevilir. Dendiği gibi,
yanılan aramaz, kumunu elemez. Eleyen bilmez, kalanı atmaz. Neden? Elinde
değil de ondan. Kum yolunu her kul bilmez, önüne asfalt döksen bulamaz.
Neden? Çünkü göremez. Gidenle bir olalım, görene el verelim, SAHİB’imiz
OLAN’ı bilelim. Bu yolda seymen isen, acemi olana sorma. Sordu isen,
‘Yanlış.’ diye kırma. Kırdı isen, basıp geçme; bildiğince aydınlat. Denir
ki, ERENLER’in EVLİYALAR’ın dünya çekisi çok olur. Düşünün sakiyi,
elinde taşıdığı destiyi. Destiyi senin için taşır, kendine
değil, ‘Ver.’ diyene sunar. Yük kimde? Elbet destiyi taşıyanda. Sen
‘Ver.’ dedin, o sundu. Geldik söze, durduk düze. Yerden gelenin sazı olmaz,
yeri bulanın sözü durmaz. Kanımız değil, CAN’ımız ALLAH’ıma. Sözümüz
değil, AŞK’ımız ALLAH’ıma. Gözümüz cümlede, sözümüz cümlede; elimiz,
dileyene. Kumun yoluna durduk, ‘Dileyen gelsin.’ dedik. Yol dolsa da, yolda
giden şaşırmaz, yanında mürşidi olan yanılmaz. Her ağacın
yükü bir olmaz. Gücünce değil, ALLAH’ımın verdiğincedir. Ne var ki,
ağaç küçük de olsa, meyvesi bolsa; gücüne, ALLAH’ım güç katar. Suyun
akışına, her kulun bakışı bir değildir. Yerden aldığın senin,
elden aldığın benim. Kul, kul için üzülür, ‘Kaderi kısa.’
denir. Yanıldığını bilse, ömrünce dövünür. Kulun kaderini kul bilemez,
kimse kimseye ölçü veremez.
ALLAH’ımın ADALETİ’nden şüphe edilemez. Her gelen birdir, varmasını
bilen de hep bir. Geldiğin gibi dönebilirsen, ne mutlu sana; gördüğün
gibi sevebilirsen, ne mutlu sana. Gelişim açıktır, adımı bildirdim, göçe
kadar beraberim. Gelişte söyledim; sunduğum HAK YOLU’dur dumansız.
Ağacın dalları olmaz gölgesiz, ocak yanmaz odunsuz, baca olmaz dumansız.
Ne var ki, bacayı yuvaya duman vermesin diye yaparsın. Duyduğumu
değil, bildiğimi verdim; fani iken dediğimi, gelişte zayıf
buldum. Geldiğimden beri geriye dönmedim, kuluna da daima yarını
gösterdim. Çünkü geçen günün üstüne ALLAH’ım kapak örtmüş, geceyi gündüze
katmış. ALLAH’ımın örttüğünü, ben nasıl açarım? Yalan olandan
kaçarım. Sudan geldik NURU’na erdik, sebep aramadık, ‘YARATTI.’ dedik.
Dendiği gibi gördük, gördüğümüz gibi sevdik. Sevdikçe erdik, erdikçe
vardık. Cümleniz erenden olasınız, olup ta göresiniz, görüp te gelesiniz.
Gelip, sizler de kulları için vazife alasınız. AMİN. Sofra kurulur, çorba içilir. Aşı yenilir,
tatlı beklenir. Gelişe yol buluş ta öyledir. ALLAH’ımın ADINA gelmek,
RESULÜ’nü bilmektir. yolunu bulmaktır, bilene sormaktır. ALLAH’ım, dileyene
verir. Dünya dünyada kalır. Kulun misafirliği güne bağlıdır.
AŞK’ı gönülde buldu isen, sorma nerdendir. Belki çiçekten, belki de
arıdandır. Her kulun AŞK’ını ateşleyen, YARATAN’dır. Ne var ki,
dilersen, ‘ALLAH’ım.’ der, ADI’nı anarsan. Diledik, andık, AŞKI’na yandık.
Yandık, sanma ki kül olduk. Kulu olduk. Yarattığı her kulu, ALLAH’ım
sever. Ne var ki, her yarattığı kul O'nu bilse. ‘ALLAH’a ısmarladık.’
diyelim, sözü sizlere verelim. Sohbet te ALLAH’ımın ADINA’dır. ALLAH’a
ısmarladık. İnandığımdan değil, gördüğümden söyledim. Gördüğünü
söyleyene, ‘Hoş sohbet.’ dedim. Gelişim birdi, dönüşüm öyle. ‘MEVLÂNA.’
dendi, yüceltildi. Unutulmasın, MEVLÂNA da ALLAH’ımın kullarından biri idi.
‘Sen kim, ben kim?’ yok; aramıza yücelik girmez, her kulu bir. Her gelen
ADEM’in dölü, ALLAH’ımın kuludur. Her gelene, geliş birdir. Yanılma
vardır, yalan yoktur. Daha önce dedim, yalandan kaçarım. Aramızda yalan diyen
yok. Sebebi sorulanda, dedim; kitabı yazılan, yazana yardıma gelendir.
Dendiği gibi olsa, gidişe korku kalmaz. ‘Yine gelirim.’ denir,
gelişe hazırlanılır. Kul vardır, ‘Daha iyisini görebilirim.’ der, o yolu
hayal eder. Dünyaya geliş birdir, dönüş bir. Başka türlü olamaz,
bir RUH iki bedene giremez. Aksini diyen arasın, fani olarak ispata
çalışmasın. Çünkü yanıldığı görülür. Asla geliş ikinci defa
olamaz. ALLAH’a ısmarladık. Sözü sizlere verelim, ALLAH’a emanet edelim.

Yolumuz sonsuzdur, yol münasip; suyumuz
tükenmez, söz münasip. Gelen unutmaz, yumuşak yoldan dileyen geçmez,
‘HAK.’ diyen kuldan, ALLAH’ım geçmez verdiği kuldan. Yol münasip, selam
gelenlere. Muamma olmadığımız aşikar. Gönül bağı
doğuştan mevcut. Ne var ki, çözüm güne kaldı. ‘MEVLEVİ’ denende, kul sema
edende; gayesi, dünyanın dönüşünü taklit değil, yumağı
çözüşe delildir. Suyun akışını değiştirmek kulun elinde ise
de, membaı doldurmaya gücü yetmez. Karıncaya filin söz etmeye gücü yetmez.
Neden mi? Çünkü karınca, filin fil olduğunu bilmez, dediğini almaz. Sabır, yolun anahtarıdır. ‘MESNEVİ de mi?’
dendi. ‘Evet.’ desem yersiz, çünkü bugünkü yazı, dünkünün devamı değil,
aynısı da değil. MESNEVİ olması için, AŞKI’na yanmak gerek.
Varıp da denince, NURU ile yanınca; MESNEVİ olmaktan çıkar, ‘HAK SÖZÜ.’
adını alır. MESNEVİ benden O’na. Söz; bugün O’ndan size sözdür.
SAHİB’im neden köprü kurar? Kuluna SEVGİSİ’nden. Sevmeyi
bilenle, yoluna soran aynıdır. Sevmeyi bildikten, ‘ALLAH’ım.’ dedikten sonra,
neden yol gösterici arayım? ALLAH’ımdan beklerim, sabrıma gün eklerim. Her yuvada öten kuş erkektir. Sonsuz olandan,
son sorulmaz. Kuru ekmek yiyene, ‘Aş nasıl pişer?’ denmez.
Bilmediğinden değil, görmediğinden. Meyvesiz ağaç,
‘Yabana.’ denmez. Kuru aş yiyenin, kuru ekmek isteyenin; suali edilmez,
‘Günahını çeker.’ denmez. Günaha sevaba, ALLAH’ım nokta koyar. Her kul,
dövüşene bakar, zayıf olanı tutar. Öyle olmamalı. ALLAH’ım yumağın
ölçüsünü kula vermez. Yumuşak olana, ‘Yumuşak ol.’ demek yersiz; sert
olana, ‘Sert.’ demek yolsuz. Sert olana sert dersen, taş misali kırılır.
İki taşı birbirine vurursan kırılır. Taşı kuma atarsan, ne
kırılır, ne ses verir. Aymayı bilenle sohbet, derinden olur; gününden soranla
sohbet, serinden gelir; ALLAH’ım ADINA edilen sohbet, AŞKI’ndan gelir,
YOLU’na yürünür. ‘Tarikat’ deneni, bir daha izah edeyim. Nasıl ki
yıldızlar, bir mihver etrafında döner, olsa-olsa mihver düzeni sağlar.
Yolunu bilenin, mihvere ihtiyacı olmaz. Yolunda ışığın var ise,
sohbet her an gereklidir. Sohbet, kulu bir adım öteye götürür. Yosun denizde, ne var ki ölüsü karaya vurur. Ne
denize, ne karaya yarar. Kuyuya ses veren, cevap beklemez, alacağı kendi
sesidir. Sözümüz yazana, düzene koyana. ‘KATİP
ÇELEBİ’ desem, yersiz midir? Yersiz olan denmez, ALLAH’ım İZİN
vermez. Çünkü sınırı aştın. Her kul sınırda durur, ‘Aşabilsem.’ der.
Ne mutlu aşabilene, aştığı yolda görev alabilene. Görev
almadığını mı zannedersin? Olmayınca dileği, kim alır eleği? Her
kul görür dolayı. Ne var ki, görmek başka, dönmek başka; sevmek
başka, AŞK başka. Sevmek, gönlün alabildikçedir; AŞK, CAN’ın
verebildikçe. DEDE anlar, çünkü AŞK ile yandı. Sevgi olmasa, YOLU’na
düşülmez. Yolunuz, benim değil, ALLAH’ımın YOLU’dur. Sohbetinde, O'nu
bulduğunuz için gelirsiniz. O'ndan nasihat aldığınız için. Falınız
değil, halimiz de söylenir, sohbetimize eklenir.

Hoş gördüm. Neşeniz bol olsun,
sohbetinizin zamanı uzasın, güne günü bağlasın. SAHİB’ini arayan,
bulsun. Mürşit sözü edilir, sorulur ‘Nasıl
bulunur?’ Sen dile, o seni bulur. Bulduğun an içindeki şüphe kaybolur. Şüphesiz inandığın Hakiki
Mürşidindir, şüphede kaldığın an yürü. ALLAH’ıma varmayı
dileyen, elbet bulur. Çünkü senin dileğin, ALLAH’ımın da
DİLEĞİ’dir. ALLAH’ımın NURU’na sahip olmak için, ne MEVLÂNA ne YUNUS olmak gerekli
değildir. ALLAH’ımın kulu olman, NURU’na ermendir. Ne var ki, ALLAH’ımın
eren kulları, NURU’nu gönlünde saklayan kullarıdır. Nefsi ile harcamaz. Almayı dileyen, vermeyi öğrenmeli. Vermeden,
alamazsın. Kaynağın yolunu kaparsan, membaına döner başka yol bulur.
Akan suyun eksildiği görülmez, kaynağın başında olan susuz
kalmaz, bir kaynak bir kul için verilmez. Kim gelirse gelsin, şüphesini
silsin. ALLAH’ımın VERDİĞİ’ni idrak et, O’nu tanımana yeter.
Denildi ki: ‘Felsefesini ne yapayım? KENDİ’ni bildiğim yeter.’
Bildiğini bilmek için; felsefesine girmek, VERDİKLERİ ile
kucaklaşmak gereklidir, felsefesi odur. VERDİKLERİ ile
kucaklaşmak, ALLAH’ım ile kucaklaşmaktır. Hasırı niye yayarsın, neden
toprağa oturmazsın? Her kul kendine göre düşünür. Ben mi ne
düşünürüm? ALLAH’ım dediğim an; hasır mı, taş mı, toprak mı
görmem. Güneşin doğuşuna perde çekmem, MEYDAN’ı dileyen kuluna
kapıyı örtmem. ALLAH’ımın DEDİĞİ olur, EMİR O'ndan gelir.
ALLAH’ıma giden yol, bir midir? Yol çoktur, her yol aynı deryaya varır. Cümle
varan kulunu oraya toplar. Kaide bozulmaz, her şey ortada. Daha önce
dedim; dünya kainatın ortasında, her kul dünyanın ortasında, ben de hepinizin
ortasında. Sen, ben, cümle, cümlemiz, PEYGAMBERİMİZ’le ALLAH’ım,
cümle yaratılanla beraberdir. Ben beni buldu isem, sen beni bilirsin. Sen seni
bilmedi isen, beni de bilmezsin. Bildi isen de, ALLAH’ıma duacı ol. Kapıyı
açan, karşısında tanıdığı kul bulamazsa örter. Sen kendini tanıt ki,
kapı kapanmasın. Suyun aktığı yer çamurdur, deyin hata
kimindir; suyun mu, toprağın mı? Hata, yolunu vermeyendedir. KUR’AN’ı
veren ALLAH’ım, kulunu sevdiği için verir, KENDİ’ni göstermek için
değil. KENDİ’ni, kâinat
ile göstermedi mi? Asmayı budayan, verimini bekleyen; ‘Olsaydı?’ demez,
olacağa şüphe ile bakmaz. Sohbetimiz RUH çağırma değildir,
geciken de gelir, netice aynıdır. Hangi istasyonda binsen, aynı sona varırsın.
‘Geç kaldım.’ denmesin. Bizim katarımız, yola uzun bakar, geç kalanı da bekler.
‘Gelmeyen varmaz.’ deme, uçak da var. Yeter ki varmayı düşün. Uçağı
kaçıran da olur. (‘Birinci
uçak kaçarsa ikinci uçakla yetişir.’ sözüne) İkincisi var ise.
Sedef, yemeniye işlenmez; yemeni, rahleye çakılmaz. Dünyayı bilen, ahireti
unutmaz. Ahireti unutmak için, dünyayı da dumanlı görürsün. Ahiret bu dünyada
ise, gayret senin olur mu? Toprağın verdiği, kulunu
andırdığıdır. Toprağı görmeden de anarsın, yardımını görürsün. Görgü
ile değil. Gidişinin, huzura varış olduğunu bildirmeye
vazifeliyim. Varanın dünyadan dilediği YASİN’dir. Düşünme
‘Dünyayı kırdım mı, hoşnut ettim mi?’ Oraya varan, dünyayı fistan gibi
çıkarır, olduğu yerde bırakır, senin üzüntün sana kalır. Dualarınız,
evvela PEYGAMBERİMİZ’e sonra cümlesine sonra ULU’na. Okunur yazılır ise hatmedilir. Elinde-dilinde,
ÖZ’ünde-gözünde. Daha önce soruldu, ‘Beyinden mi?’ denildi. Akım geldiği
zaman, bir noktada kalmaz. Ne var ki, vazife ne yoldan verilmiş ise, öyle
harcanır. Elektrik ile çalışan her makine aynı işi görmez. Nereden
neyi çözmeye çalışırsınız? Kendinizi çözdünüz mü ki? Aynayı yüzüne çevir,
aydın yüzüne bak; gül ki, güleni göresin. Aynanın arka yüzüne bakarsan, ‘Dünya
karanlık.’ dersin. Arka yüzünü duvara ver ki, her an aydın yüzünü göresin. Her
şey yerli yerinde. Yerini bozan kul değil, düzeni kuran da kul
değil. Ne kadar ‘Hale yola koydum.’ dese de, kul o kadar yanılır. Çünkü
hiçbir düzen, kul elinden dilinden düzen bulmaz. Olan yazılandır. Kader; kalemle yazılmaz, deftere çizilmez, nefesle
üfürülmez. “OL!” diyenin olduğu, “DUR!” diyenin kaldırdığı, kainata
cümle kulu uydurduğundan başka hakikat olmaz. Kul, kâinatta bulunmasına emredilenden başkasını
bulamaz. Her bulan, kendi bulgusu değildir. Ne var ki, ALLAH’ımın o kuluna
LÜTFU’dur. Unutulmasın Müslümanlık, sözde değil ÖZ’dedir. Adından
değil, yadından bilinir. Kul iyi anılıyorsa, ‘ALLAH’ım RAZI olsun.’
deniliyorsa; o kul ALLAH’ımın Müslüman kuludur. Sözünü sil, adını bil. ‘Soğuk.’ dediğin gün giyinirsin.
Giyinmesen de olur, kul ona da alışır. Soğukta giyinmeyen donar mı?
ALLAH’ım ona göre güç verir. Nasibi bol olan kulundan etsin, cümlemizi aynı
MEYDAN’da toplasın. BÜYÜKLÜK, ALLAH’ımın. Ben-sen yok, biz varız. Hepimiz BİR’iz. Hepimiz
ALLAH’ım için geldik, meclisi kurduk; siz buradan, ben buradan. Cuma,
perşembeden karşılanır. Her ALLAH’ımı anış, ibadetin ta
kendisidir. İbadeti borç için yaparsan, borcunu siler. İbadetini
‘ALLAH’ım.’ der yaparsan; AŞK ile coşarsın, varmaya kapı açılır.
Açılan kapı, kapanmayandır. Çünkü ALLAH’ımın kapısı, hiçbir kuluna kapalı
değildir; meğer ki, kulun gönül kapısı açık olsun. Merdiven ile
çıkılır. Merdiven, ne tahtadan ne taştandır, ALLAH’ımın NURU’ndandır.
Varalım MEYDAN’a, duralım merdivene; duacı olalım, adım atalım.
‘LÂİLÂHEİLLÂLLAH MUHAMMEDÜR RESULULLAH’ dedik, merdivene adımı
koyduk. El elden, GÜL bizden. Olmasını diledik, hep beraber yürüdük.
Çıkışa hazır olun. Geçen güne dönmeyin, gelen güne küsmeyin, kul görünce
susmayın. Susmaktan maksat; kul sustuğu an kulu süzer, niyetini sezmeye
çalışır. Unutulmasın, ALLAH’ıma sığınan kul, karşısına ne niyet
ile gelse, kula esir olmaz. Şu demektir. Kulun tenkidinden korkan,
ALLAH’ıma sığınmayandır. ALLAH’ıma sığınan, kötüden uzak kalandır.
Gelse dahi, niyetine meydan bulmaz. Daha önce dedim, sen O’nu dile, O sana
gelir.

Yudum-yudum içtik, ‘ALLAH.’ deyip
kendimizden geçtik, sohbetin en güzelini seçtik. ALLAH’ım, sohbete gelenlerden,
sohbet sofrasını kuranlardan, AŞK ŞARABI sunanlardan, ‘Bade.’ deyip
yunanlardan RAZI
olsun. Geldik dize, durduk düze. SAHİP OLAN’ı bildik, ‘YARATTIN ALLAH’ım.’
dedik. YARATTIĞI’ndan hata olmaz, kula kul ölçü veremez, senin ölçün
kulunu vuramaz, SEVGİSİ kuluna kıyamaz. Kulun hatası ne kadar büyük
olsa, ALLAH’ım kuluna o kadar sevda kapısı açar ki, kulu görsün AFFI’na
sığınsın, ‘ALLAH’ım.’ desin. ALLAH’ım cümleyi, gören kullarından etsin.
AMİN. AŞK, ne küçüklükte ne büyüklüktedir.
AŞK, kainatı gönüle koyabilmektedir. Kuşun sevgisi ile, filin sevgisi
aynı değildir. Açtığın kuyu da olsa, sana verdiği sudur; deryayı
anmana hizmet eder. Olmayan, ALLAH’ımdan gelmez. Kul dilediğini oldurmaz, çünkü gücü yetmez.
Sohbetimiz bol, REHBERİNİZ GÜL olsun. Gül bahçesinde olan her çiçek,
o’nun toprağındandır, o’nun aldığı sudan alır. Gönüllerde sevilen her
çiçeğin yeri olur. Nameyi yazan, elbet cevabını bekler. ‘Cevap gelmezse.’
deme, elden ele dahi dolaşsa yine yerini bulur. Aranızda oluşum,
gönülde taht kuruşum, tahta sahip olmak değil; yolunu bilenlere,
‘ALLAH’ım.’ diyenlere, sohbet sofrası kuranlara katılmaktır. NİYAZİ
MISRİ der ki: “Anıldığımda geldim, kananlarla hoş oldum,
hoşnut etsin ALLAH’ım.” Unutulmasın, dünyada ananlarla buluşmak,
ahirette kavuşmaktır. Sohbetten amaç, yürüyüşe varmaktır. Sohbet yok
ise, gelen RUH’un vereceği nedir? Kainatın sırrını almak içinse, İZİN
ALLAH’ımdandır, gelenin gücünden değil. “Olsaydım dünyada günde, vururdum
cümleye künde.” der YUNUS’um. “ ‘Neden?’ der iseniz; başın YÜCE’ye
çevirmek için, dövmek için değil. Olsaydım yolunda kulun, giderdim
suyunda, yol münasip olmuşsa.” Asmaya göz atan ne görür. Kulun görüşü, her görene
değişir. Kimi koruk diye bakar, kimi üzüm bekler. Kimi ‘Şarap
olsa içsem, sabrına ersem.’ der. Elbet sabreden şarabı içer.
YÜCELİĞİ ALLAH’ımın. Ben de kullarındanım. Kulu oldum, yolu
buldum, yolunu dileyene verdim. Her suyun tadı bir olmasa da, aynı gayeye
hizmet eder. ALLAH’ım demez ki, ‘Bugün bu sudan içelim. Yarın niye öbürüne
geçtin?’ Geçilen gündür, yol değil. Seçilen sohbettir, ayin değil.
Sohbetin sözünü dinle, ‘Kefere.’ desen bile. Kulun ‘Kefere.’ demesi hatadır.
Neden mi? Gönlünü bilmez ki, o yolunu görmez ki, ölçüsünü vermez ki. ‘Ondan ne
alırım ki dinleyeyim?’ demeyin. Kolunu kıran olsa, beddua etme. Kolunun
kırılması gereklidir, ondan kırılır. Belki kıranın sevabıdır. Düşünün
neden kırıldı? Belki hakka el uzatır da ondan. Uzanmasın, günah bulanmasın
diye, ALLAH’ımın EMRİ ile kırılır. Beddua ettiğin kulun hatası,
sevabından uzak kalışıdır. Sabır. ALLAH ADI’yla başlanan her
işin, sabıra yön bulur. Yavruna dahi tokat atarken, ALLAH’ımdan
İZİN dilersen; elin iner. İşte sabır anahtarı odur. Gayret
ile değil, sohbet ile öğrenilir. Sandığı ne ile doldurursun?
Boş sandığı nereye yerleştirirsin? Kapalı sandıktan ne
beklersin? ‘Sandığı ne ile dolduralım?’ dersiniz; bedenine gerekli olan,
seni ısıtan. Eline gelen, ne gerekli ise doldur. ‘Gücüm yetmez.’ dersen,
dostundan dile. Aştığın yolu görmek istersen, geriye dönmeye ne
hacet; gönlünü yokla. Fani ile baki, deniz ile göğe benzer,
birbirine kaynar. Ne var ki sen göğü göremezsin, sonu nerde bilemezsin.
Denizi elle tutarsın, gözünle görürsün. Devamı var mı ki, gördüğünü ne ile
ispat edersin? Yıldız vardır, ay vardır; güneş dünyaya kârdır. Yıldız-ay
kula ne verir? Güneş; aydınlatır, ısıtır, suyu kaynatır, yağmuru
oldurur, toprağı buldurur. Ne var ki gine de, bilen kuldan büyük değildir.
Çünkü güneş güneştir. Kul bildiğini bulur, yerine varır.
Danışmaktan usanan, yolu tıkanandır. Dünyada duruş var mı ki, kul
dursun? Kulda yürüyüş, hep birdir. Dünya, tersin döner mi? Sohbet sofrası, dileyenlerindir, davete ne hacet?
Nasibi olan, kapıyı vurur, içeri gelir. Gelenin geçimi, bizden değil
HAK’tandır. Sohbetin seçimi, kuldandır. Konduğumuz dağın, gücüne
değil devrine şaştım. Beden ile gelenin, bedenden kayanın
cüssesine şaştım. Bu beden, bu CAN’ı nasıl taşımış. Her
beden bir dağdır. CAN’ımız layık ola. ‘CAN nasıl layık olur?’ dersen; CAN
bedene değil, CANAN’a layık ola, bedende imtihanını vere. Zulüm ile
değil AŞK ile varılır. GÜL müdür dünyayı bezetir, her kulu gözetir?
Yumağın o'nunla olsun, o'nun Şefaat’i cümleyi sarsın. O'nun Varlığı,
YM olan her kulun varlığını kapsar. Her kul nasibini alır. Kimi şarap
içer, kimi börek yer, kimi sütle yetinir. ALLAH’ım her nasibinden versin. Arı
balı misali, kulu konuştursun, dili misali değil. Donuk olanla
değil, sönük olandan değil. HAK YOLU’nda eğil. Ne var ki, kul
önünde dik dur.

Hayır yoldan gelenle, gönül yolu
bulanın; YARDIMCI’sı ALLAH’ımdır. Yolumu yürümeye, kuluna yön vermeye, senin
gücün elbet yetmez. Ne var ki, sen gücüne dayanıp adımını atmadın, ALLAH’ıma
dayandın, O'na güvendin. Neticeyi de O'na havale et. ALLAH’ımın ADI diline
geçti mi, şüpheye düşme. Elbet yardımcı olur, YARDIMCI gönderir.
Gönül yoluna göre, ALLAH’ım seni sevindirir. Duacıyım yoluna. Günümüz, sohbet günü. Sahil yolu aramayız, çünkü
sahildeyiz. ‘Merkep’ diyene, kulu benzetene de ki; ‘Merkep olanda, kul öyle
görende, gözünün bakışındandır.’ Kul kuldur, merkep merkeptir. Ben ona ne
gözle bakarsam öyle görürüm. CAN gözle bakayım ki CANAN’ı göreyim. Görmeyi,
dünyada öğreneyim. Hoş sohbeti bulduk, koyun postu serdik; yününü
aldık, bedene ördük. Giyen CANLAR’a ne mutlu. GARİB’in gönlüne serdik
postumuz, cümleye dedik ‘Dostumuz.’ ‘Selam.’ deyip gelen CANLAR’a ne mutlu.
Yolumuzu YUVA’ya bağladık, ‘Kapımız her kuluna açıktır.’ dedik. Kapımız
açık gören CANLAR’a ne mutlu. Yumuşak yol dileyen, kumunu dünyada eleyen
CANLAR’a ne mutlu! Geldi günün konusu, İslam olanın sevgilisi,
ayların en güzeli, günlerin en bereketlisi. Sevgi bölünmez, dünyada kalınmaz,
amelsiz gidilmez. Cumaya YM diyeyim. Beklemeyi neden denemezsin? Sabıra bedeni
neden alıştırmazsın? Cumada ne var? Her cuma gibi bereket. Ay ile yıldız
ne verir? Güneş kulun karıdır. Kâr nerededir? ALLAH’ımın VERGİSİ’nden. Aymayı bilen, kendini bulsun; bulamadı ise,
yaratılana baksın. Kâmil
olan bilir, bilmeyene verir. Ne var ki, verenin verdiğini bilmesi, HAK
YOLU’nda olması gerekir. HAK YOLU’nda olana, kuldan şahit aranmaz. Kâmil olan kuluna, ALLAH’ım keramet verir, onu kula
tanıtır. Kerameti görülenin şahite ihtiyacı yoktur. Dünya ile ahireti
ayıran çoktur. Ne var ki, dünya ile ahireti beraber yürütmek, kerametin en
yüksek mertebesini bulmaktır. Bulduk, verdik. Kaçınılmayana ‘Dert.’ deme, olana
gönül koyma. Kumunu yol için, yolunu kul için, gönlünü ALLAH’ım için gününe
bağla, geleni ALLAH’ıma havale et. ALLAH’a ısmarladık. Bilineni demekten,
yolunu vermekten kaçınmam bilirsin. Olayın gücüne değil, ALLAH’ımın
KUDRETİ’ne sığınılır; gerisi, sabun köpüğüne benzer. Almayı
bilensen, alışına şükret. Verişim, yer değişmez, post
günde başka gönüle konulmaz. Daha önce dedim, postumuz GARİB’in
gönlüne serildi. ‘MEVLÂNA ile konuşan çok.’ diyene derim. ALLAH’ım RAZI
olsun, ne demek istediğim yanlış anlaşılmasın. Post niye
serilir? Gelen CANLAR’a dostluk etmeye. Dünyaya değil, salihe bakılsın, ötesi
silinsin. Asmayı YM dikendeniz, yolunu kul için yürüyendeniz. ALLAH’ıma emanet
olasınız. Kullara yazı verilse bile, post serilmez. Post, her dünya devrinde
bir kula verilir. Onun için, ‘Bana da.’ denmesi yersiz. Hatalısın demedim ki.
Gönül kırılmasın diye açtım. Postumuz cümleyi, gönlümüz kainatı sarar. Her kul,
SEVGİLİ’yi arar. CAN ile ara ki bulasın, bulanlara karışasın.
Süse ne hacet, sizler için geliriz. Dünyaya yaptığın, ahirete
attığındır. ALLAH’a ısmarladık. Postumuza gelen CANLAR, yalnız
değilsiniz. Yanlız sizler değilsiniz. ‘Verilen yetsin.’ demeseniz
bile, hakkınıza razı olun. Hamiyet kulu yüceltir elbet. Olgunluk olmasa,
hamiyetin kapısı açılmaz.

Olsun kulu da bulsun, kul O'na uysun, gönülde
duysun. AMİN. Cümleniz cümlemizden hoşnut olsun. Kırana;
kırdığından af dilesin, yumuşak yola girsin. Kulun yoluna, gönül
kırığı yayılmasın. Soluğumuz ‘ALLAH.’ diye alınıp verilsin. Yemini yoluna koyma, ALLAH’ımın
BİLDİĞİ’ne kulu şahit etme, ALLAH’ımın şahide
ihtiyacı yoktur. Yudumu vermek, vazifemiz; yudumda çöp var ise, temizlemek de
vazifemiz. AŞK’ımızın, almaktan çok vermeye meyyal olduğu bilinir.
Görgüyü değil, yargıyı düşünelim. Yolumuzu, ‘Yargılanacağız.’
diye yürürsek, hatalardan kaçınırız. Hata işleyeni sen suçlama, ALLAH’ım
görür. ALLAH’ımın gördüğüne söz etmek, O’na ortak koşmaktır. Daha
önce dedim; günümüzde KUR’AN’dan verdim. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun. Ne camın duruşu, ne perdenin inişi,
gönül kaygusunu örtmez. Aşamadığın duvarı ‘Delip geçeyim.’ deme,
duvarın etrafında tur at, elbet kapısını bulursun. Duvarın arkasında ne var
bilemezsin, onun için kapısını ara. Gül bahçesi diye girersin, dikenle
karşılaşırsın. Onun için, gül bahçesine girmek istersen ararsın,
gülleri görünce kapısından girersin. Kulun götüreceği yol belli olmaz, onun
için açıklığı kendinize mal ediniz. Duvarın ötesine neden atlarsın? Elbet içeri
girmek için, amma gizliliktir. Her gelen söz etsin diler. Ne var ki
İZİN ALLAH’ımdan. Suyun aktığı yerden, kulun gönlü bulanmaz.
Meyveyi almadan, ağacı görmeden tadını bilir misin? Meyveyi sunduk, dalımızı eğdik, kuluna
ikram ettik, ALLAH’ım cümleden RAZI olsun. Küçük nehirde gemiye ne hacet? Nehir yer vermez,
çünkü gemi sığmaz. Gemi sığmaz diye, gidişe yol yok mu? Sala
binilir, hiçbiri olmazsa kütüğe tutunulur. Yolun gidişine dedim,
ALLAH’ıma varışını. Kimi kul büyük nehirdedir, gemiyle gider; kimi küçük
nehirdedir, sal ile gider; kimi de, kendi gücü ile varır. Varış, birdir.
Neden erilmesin? Evet onun için dedim, yalnızlığa yer yok, gelen gelsin
nasibini alsın. Bizim dileğimiz cümlesi; amma matlup olan, cümlenin
dileğinin bizimle olması. Kul gönlünden geçirsin yeter, ışığımız
önünde biter. Saffetini koruyan, gönülcüğüne altın
kaplayandır. ‘Aldandım.’ diyen yanılmasın, ‘Aldattım.’ diyen sevinmesin. Kulun
aldanması kolay, gönlünü bilmem. Ne var ki, ALLAH’ım hak yiyene, sevap yazmaz;
kazanç ile kayıp, orada belli olur. Sahili bulan, engine bakar,
‘Gideceğim.’ der. Namaz sorulur, ‘Vakti?’ denir. Namazı vakitte
kılarsan, sevabı büyük olur. Açayım. ‘Kılarım.’ dediğinde, sözü
uzatmış olursun. O saate kalacağını ne bilirsin? Bağırarak
kıldığın namaz, sergiye konan satılık mal gibidir. Defterin dolması
değil, gönüllerde kalmasıdır önemli. Niyete verelim, baklavayı alalım, hatunlara yük
olmayalım. Sizler aş yediniz, bizler meşk ettik. Ne lokmanızı saydık,
ne ‘Yersizdir.’ dedik. Anında görülür, gidip gelinir. Dumanın yolunu açalım, ne
var ki, dünya konusu, kulun kanısı olmasın. Anılan zatın verdiği, yavrusuna
yandığıdır. (TELLİ
BABA mı?) Evet. Telli-pullu kızını kaybından, yumuşak yol buldu.
Sabrı ile ALLAH’ımın lütfuna erdi. Onu teselli eden; gelinlik kızlara, yardımcı
olmasında bulması. Daha önce dedim, her kulun dünyadaki emeli ne ise,
varıştaki ameli odur. Günde de ‘TELLİ BABA.’ denir, anılır. Olmasını
dileyen, ALLAH’ımın ADINA gider. Özleyiş, görmeyen sesini almayanadır. Biz
görürüz, özleyen siz olunuz, üçleyiniz ki bulunuz. Özleyen arar, kumunu eler,
dileyenlere sunar. Kuru yaprak olmadık. Yumağımız, yumuşak
yol ile sarılır. Ağaca dal olmuşsan, yaprağını susuz koyma.
Yolumuz yük mü gelir? Yumuşak yoldan bulur. Havaya attığın taş,
döner geri gelir. Taşı ağaca attın ise, yersiz. Meyve ermemişse,
taş ile indirmek. Ham meyve, dert vermektir, ağaca da güç gelir. Kula
had bildirmeye değil, yol vermeye geliriz. Bilginizi, ermeden dermeyin
demektir. Cümleye. Konuyu güne bağladık, YM dedik. Gönlün bağırır ya.
Karlı dağ yüce olur. Kumun olduğu yerde yol güç gelmez. GÜLÜMÜZ
çağıranda, “Ümmetim.” deyip bağıranda; yönümüz o'na olsun, gecemiz
güne dönsün, salih olan sevinsin. Salih; ALLAH’ımın YOLU’nu şüphesiz
yürüyen, AŞK ile yolu birleştirenler.

Huzuru, gönülde bulduk, ‘Ne mutlu
kuluna.’ dedik. ‘Konuk olsun, sana gelsin, HOCA NASİRETTİN.’ dedik.
Kumunu eleyen, her kulu beleyendir. Kul var mıdır bilmedik? Kul var mıdır
sevmedik? SAHİB’im ALLAH’ımdır, sahibi olduğum sultanımdır. Aymayı
bildin, geleni sordun. NASİRETTİN, gelişine; yamalı fistan,
soğanı katık edenle gelmez. Gelişi, olmayı dilediği gibidir.
Mümin olan bilir. Gününüz aydın olsun, yavrular eli bulsun.
‘Yavrular ele alınır.’ denir. Elbet ağaç ta, fidan iken dik tutulur ki
eğilmesin. Her olay, başından tutulursa doğruyu bulur. Acemi atı
dahi başından tutarsın, öyle götürürsün. Yolunu bilen atın, başını
tutmak gerekli değildir. ALLAH’ıma havale edilen olay, en doğru yolu
bulur. Oymalı mendili hazır alamazsın, alsan da kendin işlediğin gibi
sevemezsin. Eline mendil aldın, ‘Oya işleyim.’ dedin.
İşleyeceksin elbet. İşledikçe seveceksin, tiryakisi
olacaksın. Daha önce dedim, huzur sana gelmez; sen huzuru bulursun, gönüle
koyarsın. Nar ağacı nar verir, her dalına dar gelir.
Dal eğilir ele gelir, kul narı ele alır. Kabuğu acı gelse de, ishale
panzehirdir. Panzehir dedim, kabuğunu verdim. Kaynatılır. Narın
verdiği, kabuğundan aldığıdır. Yavruya meyvesini verirsiniz.
Kaynatmaya üşenirsen, narını kabuğu ile yersin. Tabii bütününü
değil. Ağzını burduğu kadar, midene girdiği kadar. Uygun
olan, doğru denen, HAK YOLU’nu bilen. Yorgunluğu nasıl giderirsin? Oynak yerlerine
limon sürerek. Onu da deyim; zihin yorgunluğunda, bol yoğurt ye.
Narın tatlı suyunu iç, mide ağrısına karşı. Ne kadar kuvvetli
sıkarsan, o kadar iyi gelir; öyle olanda, yavruya da verilir. Söz yetsin,
sohbet kalsın, verilen hazım olsun. Gidişe yol verdim, ‘ALLAH’a
ısmarladık.’ dedim. (a’nın
ULU’su?) YUNUS EMRE’dir. Mecliste olmayandan sorulmasın. Yerle mi
gelsin, sözle mi gitsin. ULU’nun verişi, siparişe girmesin. Dedin ki,
‘Daha önce verdin.’ Soranların, kiminin aklında, kiminin değil. Ne sen
öyle bir sipariş al kendine yük vur, ne de unutanı suçlandır. Benim
vermeyişim, senin içindir. Yolunu bilen kulu içindir. Mürşit,
öğreticidir. Onun için, kimseden yük alma. De ki; ‘Sergi kurulur, dileyen
gelir, dilediğini alır.’

Hazır olanlar, sohbeti bilenler, günün
güzelliğine gönül açanlar. ‘EYVALLAH.’ dedik, cümleye duacı olduk. Sahip
olduğumuz AŞK’ımızı, semaya serdik. Yumuşak yol bilenle, ‘O'na
varalım.’ diyenle; AŞK’ımızı sergiledik. Olmuşsa gönül yapım,
kapısını O'na açmaya bakın. Yelden gelmedik, selden almadık, günümüzün
değerine gölge vurmadık. Dağ mı yücedir, deniz mi nicedir? Ölçüye
vurulmayan kainatta, buncadır. Oluşun değeri O'ndan, AŞK’ın değeri
kulda. Hürmette kusur etmedikçe, gönlünün
ölçüsü yerinde yol bulur. Kusurun görülmesi, kulun kendi hatasıdır. Kulun
değerini kusurdan değil meziyetten verin. O zaman, sevgiyi kainata
dağıtmış olursunuz. Kusur bedende kalır. Gönül, NUR’dandır. Bedenin
hatasını, gönül ile ölçmeyin. ‘Sevmez.’ diyeni seviniz ki, sevmesini
öğrensin. Kulu ayırmak, sevileni kayırmak; kulun bedeninin değil,
gönlüne düşen gölgenin hatasıdır. Gönüle gölge nasıl düşer? Sözünü
arı dili misali kullanan, gönülleri kıran, kulda hata arayanların gönüllerine
gölge düşer. Mevsim yüzünü güldürse, mevsimden mi sevinmiş olursun,
VEREN’in VERGİSİ’nden mi? Solmayan çiçek olmaz, kul dünyada yıldız
diye kalmaz. Dönüşe uymak, gönüllerde cenneti bulmak nasibiniz olsun.
Cennet kulun gönlündedir. YUNUS’um der ki: “ Suyun akışından
büyüklüğü bellidir, her gelin kız gidişte tellidir. Yağmur
sükunetini kaybetti mi seldir. Ne sel olalım yakıp yıkalım, ne yel olalım geçip
gidelim; seven kul olalım, sevilip göçelim.” YUNUS’umun sevgisi, cümle kulun
gönlünde; cümlenin gönlü, YUNUS’umda. Gayretin önemi; zirveye bakmak, zirveden
etrafı temaşa etmek. Güzellik orada mı, oradan bakışta mı?
Güzelliğin içinde iken güzelliği bilmezsin, sırrına ermezsin. Tepeye
varanda, etrafına bakanda; ‘Güzellik.’ dersin, şaşarsın.
Solumuz NİYAZİ, sağımız YUNUS;
suyun akışına yol verenler, yolu her iki kul için açanlar. Cümlesi
geldiler, ‘Selam.’ dediler, gecenin güzelliğine çiçek verdiler, YUVA’ya
serdiler, suyun aktığı yerde suya daldılar, her suyu birbirine
bağladılar. ESMA’yı ele alan, ‘ALLAH’ım ADIN’ diyenin duasına,
cümlemiz duacı olduk. Güçlük; çıkmada değil, çıkmaya karar vermektedir.
Adımını attın mı geriye dönemezsin, güzelliğinden kaçamazsın. LOKMAN
HEKİM; yerden almaya, elden vermeye, kuşku silmeye, ‘Neymiş?’
demeye. Meyden almamış, suyun akışından sırrın sormamış.
HAZRETİ MUHAMMED ALEYHİSSELAM EFENDİMİZ’den çok evvel
gelmiş, çiçeklerin dilini gönül ile aramış; gönülden aldığını
‘Kainat.’ demiş yaymış, kuş diline dahi düşürmüş.
‘Mikrop.’ dersiniz, kuştan bilirsiniz; ya kuştan gelen şifaya ne
dersiniz? Dönüşünde getirdiği, meydan kuluna savurduğu, çok
belayı devirdiği bilinir mi? ‘Nedir?’ diye sorulmasın, ne var ki
kuşun da süs diye yaratılmadığı bilinsin. Yolumuz, AŞK yoludur.
AŞK’a, sohbet ile dalınır. Güğüm dünyaya, gönül YAR’a. YAR;
yumuşak yol alana, O'nu gönülden anana dönüktür. Sebebini bilmediğin olayın sorgusuna
düşme, üstü örtülü olanın altını deşme, dünyanın sırrına değil,
kainatın sırrına bak. Yıldızların her birinde kainatın sırrı gizlidir. Dünyanın
serinden, düşündüğün güne kadar, ALLAH’ımın İZNİ ile,
birer-birer yıldızlar sırlarını dökerler. Oraya, yıldızlara varanda olsa, her
kul EVLİYA olur, günün güzelliği o anda tecelli eder. Gülün
açılışı gibi, yolun özelliğine, her yaratılanın geçişe
doğru güzelliği görülür. Girilen, AŞK bahçesidir; gönülle
girilir, sohbet ile erilir, yol ile yürünür. Sohbetimiz MERKEZ’i de getirdi. Ol yolunu
gözleyen, gönül ile söyleyen, gelişini bekleyen. Bak gör, umduğunu
bulacaksın. Yolun VELİ’si. Yel mi getirmiş, sel mi götürmüş?
AŞK düşürmüş. Yolun sonu bulunmaz varılmayınca, sözün sonu
gelmez derilmeyince. Dürelim, bohça yapalım, gelen güne açalım, cümlenize
EYVALLAH diyelim.

Yol aldık gönül ile, su verdik pınar ile.
‘Yunulan.’ dedik, aldık. Yumağını gönlünce saranı, ‘Dünya?’ diye soranı
ayırdık. GARİB’in korunması için. ‘Konuşarak koruyamaz mısın?’
derseniz, mümkün idi elbet. Ne var ki, kul dilinin, yol ehlinin gerçeğini
bulmak gerek. ‘Dilinin zehrine panzehir olsun.’ dedim, izni kaldırdım. Yoldan
gelene, yolcu misali cevabını verdik, ‘Selametle yolunu alsın.’ dedik. Üzüntü
edene, ULU’sunu verdik. Noktayı koyduk, dönüşü bekledik. Gidişin
dönüşüne, gönüllerin uyuşuna sevindik. Gönüller kırılmasın, olaya
nokta konulmasın. ‘Yol münasip.’ diyenin yoluna taş konulmasın. Hataya uyma ki, hataya düşmeyesin.
Çeşmede akan su çamurlu ise, ne çeşmede ne suda arama hatayı. Bekleme
gelsin düzeltsin, suyunu temizlesin. Sen temizleyiver ki, her içeni
sevindirsin. Uyma, duyma, geriye dönme. Geride ne kaldı? Gönül kırıklığı.
Gelirsin görürüsün diye GARİB’e dedim. Yaprak alıp yola düşen
GARİB’im. Gönlünde akan suların kıyısında, ne ağaçlar ne yapraklar
var bilir misiniz? ALLAH’ımın VERGİSİ’nden haberdar mısın? Geldin gördün,
duacı oldun. Ne var ki aldığını; görgüden değil, gönlünden aldın.
Sergide AŞK’ımız, meydanda meşkimiz, meyhanede şarabımız
oldukça; gönüller çok buluşur, asmalar çok yeşerir. Kul
şaşarsa, bağ diye ovaya yürürse; alacağı tahıldır. ‘Tahıl
yersiz mi?’ dersen; ‘Biri dünyayı, biri ahireti besler.’ derim. Dünya nasibi,
nasıl olsa ALLAH’ımdandır. Ben AŞK’ımı ararım, O'nun için yanarım; bir
lokma için değil, şarap için dönerim. Gelişten amaç, görüş
AŞK’ı tazeledi. Cümlesi sevindiler, ‘Gönülden anıldık.’ dediler, duacı
oldular.

Hoş gördüm. Geldik diyenlere, gördük
bilenlere, selam olsun. Gelenden-gelmeyenden, selamını gönderenden ALLAH’ım
RAZI olsun. Getiren-götüren, yolunu niyaz ile açsın. Gönüllerin mekanı zamanı
olmaz, selamın vakti geçmez. Almayı bilen ile, vermeye uyanın, YM
yumağının yardımcısıyız. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun. Sevilen
beğenilen, ALLAH’ımın YAPISI olsun. Kulun yapısı size ışık
vermiş ise, ALLAH’ım ihya etsin. AMİN. Olanın sorusu, geçenin kapağı
olsun. Yumağın düğümü bizden sorulur. GARİB’in korunması bize
verilir. Gönüllerde soru olan, şüphe ile ‘Acaba?’ denilende yanılma
görülür. MEVLÂNA’ya sorulur, ‘Hayır mıdır?’ denir. ‘Hayır.’ denende uyulur,
‘Olmasın.’ denende neden tereddüte düşülür? İmtihan kapısı bazen öyle
kapanır, ‘Bir daha gelsin.’ denir. Kul verileni, niyete uymasa da öyle kabul
etmeli. ‘Yerinde vermeyişi tuhaf.’ diyene de ki; -n’ye derim- ona de ki,
‘Ne yer benim, ne mekan, ne söz benim, ne izin. EMİR sadece ALLAH’ımın.’
ŞEMS neden gizli terk etti Konya’yı, kimden korktu? MEVLÂNA, GARİB’i
korumaktan aciz kalmaz. Ne var ki, GARİB’in yoluna katılanlar da, emanet.
Onların selameti emredildi. Orada-burada değil, MEVLÂNA her yerde. De ona,
‘Gönül kırıldı.’ denmesin. Meyhane içinde olanın, dışına
taşmadığı bilinir, ayılanda unutulur. Olan, ALLAH’ımın İZNİ
ile oldu. Kulun kırılması, nasipten idi. Ne var ki, kıran ç olmasaydı. ‘Neden?’
derseniz, emire karşı gelindiği için. Daha önce dedim, her olay
ALLAH’ımın EMRİ iledir. Günün olayı günde kaldı, sanılmasın kulun gönlü
bölündü. Sohbetimiz tükenmez, cemaatimiz dağılmaz, yapraksız ağaç
kalmaz. Gemiyi deryaya salan kaptan, gemiden kulu indirmez. Sevmeyi bildim, sevmeyenle de;
AŞK’ına düştüm, uymayanla da; yolumu buldum, görmeyenle de; cemaate
verdim, duymayanla da. Kul dilediğini duyup, dilemediğini duymazsa;
cemiyetin verdiğini alamaz. ‘Kul oldum.’ der, cemaate karışırsa,
kayıtsız şartsız uymaya amade olmalı. Mümin olanın en birinci yolu,
hürmette kusur etmemektir. Hürmetten maksat, düğme iliklemek değil;
verilenin HAK SÖZÜ olduğunu bilip, yudum yudum içmek, şükrünü etmek,
yere diz koymak, benliğinden sıyrılıp ÖZ’ünü bulmak. ‘Ben.’ diyen, bedene
paye veren, dünyayı satın almaya çalışana benzer. Beden senin mi? Sultan
olsa taht da varsa, taht onun mu? Nasibi kadar kalır. Dünya ne sultanlar
devirir, kulunu eninde sonunda kendine çevirir. Sultan, eğer gönül sultanı
ise; dünya etrafında yıldız misali döner, kulunun gecesini süsler. Sözüm açık.
Kulun gecesine karanlığı. Evet gaflet. Defter olmasa duvara yazarız, duvar
olmasa gönüle yazarız. Geçtik GÜL’ün önünden, seçtik çamın ömründen;
durduk suyun önünde, içtik avuç içinde. Bağın verdiğini gülden
almadım, gülün verdiğini balda bulmadım. Göğün yüceliğini yerde
görmedim,
yerin cömertliğini deryada bulmadım. ‘Neyi nerede aradın?’ dersen;
hepsi yerinde, güzel gönül derinde, GÜZEL VEREN SERİ’nde. GÜZEL
VERENİN SERİ nedir? Kâinatı veren kim? ALLAH’ım. SERİ nerede?
Kâinatta. KENDİ’ni kâinat ile bildirmez mi? ‘FAHR-İ ALEM’ dedik,
güllerin en güzelini sevdik, çünkü o’nda kâinatın sözcülüğünü bulduk.
FAHR-İ ALEM ne demektir? Alemin gönül sözcüsü. Gönül sözcüsü ne demektir?
Kulun gönlünü, yolunu ALLAH’ıma bağlamak. Bu vazife de yalnız FAHR-İ
ALEM EFENDİMİZ’e verilmiştir. Her PEYGAMBER bir yolu gösterir;
FAHR-İ ALEM EFENDİMİZ, bütün yolları bağlar. Bütün yollar,
aynı deryayı bulur. Her PEYGAMBER kendi ümmetini peşine alır, HAZRETİ
MUHAMMED ALEYHİSSELAM EFENDİMİZ’in huzurunda yerini alır. O'nun
“Ümmetim.” dediği odur. (EFENDİMİZ,
bütün insanlık alemi için mi ‘Ümmetim.’ diyor?) Elbet. Düşünseniz
ya o’ndan evvel gelenlerin günahı ne? Ve benim sözüm odur; kim olursa, ne
olursa gelsin, o’nu bulsun. Çünkü o, ne senin, ne benim, FAHR-İ ALEM’in.
Her kul, gönlü ile bulur. Ne yazık bulduğunu kaybedenlere, verilen NUR’u
harcayanlara, ALLAH’ımdan öksüz kalanlara.

Gönül yolunu arayan, olaya nokta koyandır. Daha
önce dedim, hatayı onda da bulsan, görmekte hataya düşmeyesin. ‘O
doğruyu görmezse?’ deme, her kul kendi imtihanını verir. Gelişin,
imtihanını verişindir. Mahzur; gönülü bozandadır, gönülü YAZAN’da
değil. ALLAH’ımın YOLU’nda, ULU’sunun kolunda olan, tasalanmasın. ALLAH’ım
hiç bir kulun ULU’sunu mahzun etmesin. ALLAH’ım her kulunu imtihan eder. Almayı
bilen, gönlüne uyan, kaldığı yerden devam eder. ‘Dünya zorlu.’ diyene
sözüm, ‘Zor.’ diyen kul. Dünyayı kendine mal edersen zor. Gemiye bindiniz,
deryaya vardınız, ‘MEVLÂNA.’ dediniz, limana girdiniz. Güçlük; gemiye
değil, güçlükten korkana zarar verir. Gemiye bindin, ALLAH’ıma
sığındın; güçlüğü düşünmene ne hacet. Yer mi güzel, yen mi güzel? ‘Olaya uyan güzel.’
derim. Gökten gelen, yıldız mıdır ay mıdır; geceyi süsleyen, NUR mudur?
Güneşin verdiğini, aydan geldiğini unutma. Açayım. Güneşin
NUR olduğunu bilinir, NUR’undan ayı aydınlattığı görülür. Yıldızlar
da Güneş’ten alır, kulunun gecesini süsler. Kulun gecesi nedir bilir
misin? (Bir CAN ekler:
Gafleti.) Hayır, uyanıkken görmediği. Verileni bilmediği,
gafletidir. Senin gördüğün malum, çünkü şükürden bile bir an uzak
kalmazsın. Olayları bağlarsın, ‘AŞK’ım.’ dersin ağlarsın, tasayı
bal ile dürersin, GÜL’üne gönül koyarsın. Elbet dileğin olur, gün gelir
görmeyi dilediğin seni bulur. ‘Ayran olsun içeyim, ateşi söndüreyim.’
diyen; ayranı kırbası ile içse, ne kanar, ne söner. Gönül ateşlendi mi,
yanar-yanar. Gayretin gönülde, hasretin bedende. Hayreti kaldır. Selamı diledi,
araya niye kul koydu? Gönülden MEVLÂNA uzak mı kaldı? Ben selamı kuldan
değil, onun gönlünden aldım. Geceden bildim, ‘YUVA’ya.’ dedim,
çağırdım. YUVA, ne bizim ne sizin, ALLAH’ımın. Gelenden-alandan, ALLAH’ım
RAZI olsun AŞK’ımı duyandan. Yangının önemi, bedene zarar vermemesinde.
Her yangın zarar verir; yanlız ALLAH’ımın AŞK yangını, güller
yeşertir. Tesbih diledin, sayısını sordun. Meyden
aldığını, neyden durduğunu gördüm, sohbeti teşbihe
bağladım. Her gün doksandokuz ‘LÂİLÂHE
İLLALLAH MUHAMMEDÜR RESULULLAH’ doksandokuz SALAVAT-I ŞERIFE oku.
Aşını-başını tatlı bil, ALLAH’ıma emanet olursun. Eşin de her
gün tesbihi eline alsın, ‘YA ALLAH.’ desin, doksan dokuzu bulsun,
alacağına uysun. Sabahın ibadetini yerinde bilsin. Selam cümlenize. Gönüller
açıldı, gelenler seçildi. ‘DEDE’m.’ denildi, geziye yer verildi. Gönüle,
ALLAH’ımın AŞKI dolduruldu. Olay kula değil idi. Dedim ya, her kulu
imtihan verir. ALLAH’ıma emanet olunuz. Gelene söz verelim, sohbeti burada
bırakalım. Misafir gelecek, geceyi bilecek.

Sahilden geçtik, gelenleri seçtik. ‘Selam olsun,
cümlenize.’ dedik. Olandan olmayanı ayırmak kolay gibi gelse de, kolayını
bulmak zordur. ‘Nasıl?’ derseniz; her kula ölçü vurmaya çalışan, iyi veya
kötü diyen gibi. Gün gelir yanılır, ‘Anlamamışım.’ der. Yanılmayan, yalnız
ALLAH’ımdır. Kuluna ‘İyi.’ demişsen, hatasına bakmaman gerekir.
Hataya düşmeyen kul, bahçeye oturtulan heykele benzer. Eğer
karşındakine hata buluyorsan, o sana ders olmalı, aynı hatayı bünyenden
uzak tutmalısın. O zaman, onun hatası senin sevabın olur. Onda hata görüp aynı
hataya kendin düşersen, o kulun da günahını yüklenmiş olursun.
Amacınız O'na varmak, kuluna ölçü vurmak değil. Zahmeti kendin yüklen, gelene değil.
HAZRETİ ADEM’den gelene değil. HAZRETİ ADEM, kuluna
eğilmedi, ‘Önümde eğil.’ demedi. YUYAN’ı bulmadı ki, yorumu yapmadı
ki. Konuya giriş YÜCE’ye eğiliştir. YÜCE’nin ADEM’e
“EĞİL” dediği, KENDİ’nden VERDİĞİ’nin
delilidir. ADEM’i yarattı, “NURUMDAN” dedi, MELEKLERİ’ni kuluna adadı.
Kulun kula eğilmesi hatadır, çünkü her kulun yaratılması ALLAH’ımdan atâdır.
ADEM başka, MELEKLERİ başkadır.
MELEKLERİ ahiretin hizmetindedir. Kulunu, KENDİ NURU’ndan verir,
dünyada bedenlendirir. MELEK dünyaya vardı, şeytan oldu. Kul
kulluğundan vermedi. Onun için kulları, ALLAH’ımın sevgilileridir.
İki rahmetten birini kul seçer. ALLAH’ımın ADINA atılan her adım, HAK
YOLU’dur. Yarattığı kulunu, sevdiği yolunu NUR‘LANDIRIR. ‘MELEKLER?’
dendi, örneği ile verelim. Nasıl ki her memleketin koruyucu askeri
olur,
MELEKLER de kainatın askeridir. Bedenin küçük geldiği söylenir.
Bedenden amaç, gönül yapısı, YAR’in kapısıdır. Buluşma anında ‘Ömürden
versem.’ dersen, çok basit kalır. Çünkü o an öyle yücedir ki, ömür an
gibi gelir, kainata yayılır. Varışta; duacı olalım arada boşluk
kalmasın, buluşma anı uzamasın, bekleyiş yumuşak olsun.
Varıştan önce görülür, varışta görülecekten kaçınılır. ‘Neden?’
dersen, O’nun NURU’ndan ayrılmak zordur. Görgüye varmaya nasibin
olması,
kulunun gönlünde Güneş doğması gerekir. Güneş ile ay misali,
Güneş’ten olan yıldızlar misali. Kulunun gecesini yıldızlar- ay süsler.
Gündüzde
sormaya ne hacet? Gönlünde Güneş var ise, ayından aldığını bilirsin,
‘Güneş’ten gelir.’ dersin. Yıldızları taklit eden, sokakta yanan
lambaya
benzer. Yıldızlar EVLİYALAR’dır. Yumağın demeti, Güneş,
PEYGAMBER EFENDİMİZ, alemlerin PEYGAMBER’i; yeri değişmez.
Aydan gelen, ALİ’ye uyandır; yıldızdan gelen, VELİ’ye uyandır.
‘ALİ’ye gücendim, VELİ’ye uydum.’ dersen; yıldızın parlağını
göstersem, ben mi yanılırım, sen mi? Gönül en parlağını seçer, bize ne
söz
düşer. Bana parlak gelen, sana gelmezse; ben mi hatalıyım, sen mi?
Hayır,
ne sen ne ben. Her kulun yıldızı, kendine parlak gelir. Mantık, dünya ile ahireti ayırıncaya
kadar çalışır. Ahiret yoluna bağlayınca, mantık yerini gönüle
bırakır. AŞK mantık kabul etmez, deryaya dalan ölümden korkmaz. Mantığını gül bahçesine
girinceye kadar çalıştırırsın; ‘Nereden gireyim, nasıl varayım?’ diye.
Varınca, gülden başka görmezsin, bülbülden başka dinlemezsin.
Mantığı orada ne yapacaksın? Lazım olmayan dünyaya verilmez,
verileni bedene mal etmeyen dünyayı tanımaz. Dünyayı tanımadan eren, ele
gelmeyen meyveye benzer. Dünyayı bilip de eren, dünyaya kendinden verendir. Nefis ile nefesi ayıralım; nefeste tevazu, nefiste
bereket arayalım. Güzellik, gönülden geçmeli; toprakta, çamuru değil gülü görmeli.
Yormadığın merkep, yalnızca kendini besler. Namazı, ‘Borcum.’ diye
kılarsın, borcunu ödemiş olursun. AŞK ile kılarsan, NURU’na
varmış olursun. Yalın dilin ne ise, gönül onu söylesin. Namaz
emredildiğince, KUR’AN’da yazıldığıncadır. Niyaz, yalın dilincedir;
yudum-yudum alanın, gönülde AŞK duyanın, SAHİB’ini bilenin. SAHİB’i, “SON ANDA AYMAYI
BİLEN DAHİ KABULÜMDÜR” demiş. Tövbe; bilerek işlediğin
hatanın, affını dilemektir. Hatayı işleyip de tövbe edenin aynı hataya
düşmesi, ALLAH’ımı kendinden uzak tutmasıdır. Tövbenin edilişinde:
‘ALLAH’ım, bilmediğim hatalarım için AFFI’na sığınırım, hataya
düşürme. Kumunu elemek bende olsa da, eleği vermek SEN’dedir.’
dersin. Gönül ile edilen tövbenin, gönülde olandan uzak kalışından
değil, ALLAH’ım ile arasına kul almayışındandır. ALLAH’ımdan elek dilersin,
kumunu elersin. Sonra yine birbirine karıştırırsan, elediğinin
faydası nedir? Af dilemek aynı. Affın, tövbeye uyduğu bilinir. Af
dilerken, hatanı bildiğin için dilersen; aynı hataya düşmek,
ALLAH’ımı uzak bilmektir. Kum, kulun amelidir; elek, ayırması. İyi ile
hatayı, mantık ayırır. Akmadan alınmaz, yakmadan yanılmaz, AŞKI’ndan
kaçılmaz, GÜLÜ’nden geçilmez, yıldızlar seçilmez. Şahin uçar, yılan geçer,
tavşan kaçar, tazı koşar. Yemini bekleyen kuş, elde olandır;
yükünü alan merkep, yola düşendir. Yolun güzel, YAR’in güzel. YAR senin gönlünde
değil mi? Yol, YUYAN’ın yoludur. ‘YAR’e varayım YUYAN’la gideyim.’ dersen,
yola düşersin. ‘YUYANIMIZ, FAHRİ ALEM EFENDİMİZ.’ dedik,
o'na uyduk, ALLAH’ımın RESULÜ bildik. Yani, öylece bulduk. Bulmaktan korkarsan,
yola düş. Yumak hatasız olmaz. Korku, benliğinden sıyrılamamaktır.
ALLAH’ımdan dilersin, ‘Mürşide uydur.’ dersin, seni bulur. Mürşidin
nazı, CANAN’ın CAN’a olan yakınlığındandır. CANAN CAN’a yakın ise,
CANLAR’a dostluk edebilir. Gününden geceye bakmasın, sümbül görende menekşeyi
aramasın; yediği aşta bibere ‘Acı.’ demesin, kamayı bıçak yerine
kullanmasın; hummalı olan yerde durmasın, kendine dünya derdi mal etmesin;
geçici olandan kaçınmasın, ‘Geçmez.’ deyip yerinmesin. Geçmeyen olmaz. Sabah
geceyi, güneş öğleyi geçirir. ‘Yedek olsun, yerinde dursun.’ demesin.
ALLAH’ım, gidenin yerini doldurur. O'ndan beklenenin, yeri boş kalmaz.
Sorulan, suyun aktığı yerde, YUNUS’un baktığı yerde değil.
TABDUK.

Hayretten değil, hasretten gördük, hep
BİR olduk. Zahmeti bilmeden, dinlenmenin tadı alınmaz. Goncayı severiz,
açmayı dileriz; açan çiçeği el ile okşarsak, ibadete sayarız.Yumuşak sohbet, yumuşak olmayan kulu da
yumuşatır. Yolda gösterildiği gibi. Güzeli söylemek, çirkine
küfretmek değildir. Madem ki ‘Çirkin yoktur.’ deriz. Güzeli biliyorsak,
bilmez sandığımıza bilmediği için. Dediğimizi söylemek, gönlümü
kırmaktır. ‘Güzel gördük, hepimiz hoş olduk.’ derseniz; bilmeyende de
güzeli hatırlatmış olursunuz. Gücünün ermediğine, ‘Göçmen.’ der
uçurmaya çalışır. ‘MEVLÂNA bizden, bizden olmayana söz vermiş.’ der,
gönlünü bozar. GARİB için de durum aynıdır. Olmasını diledik, ‘Düzgün
gelsin.’ dedik, olaydan olayı ayırdık. Çizmeyi dağda, yemeniyi bağda
giy. GARİB’e çizme giydirdik, ‘Dikenden korunsun.’ dedik. Düzde yemeni
giysen, zarar vermez. Unutulmasın, ben her an yanınızdayım. ‘Güçlüyüm.’ diyen, zayıfı koruyandır.
Zayıfa kuvvetini gösterip, ‘Güçlüyüm.’ dersen; gücünden kendin şüpheye
düşmüş olursun. Vazife
her kula verilir. Ne var ki, her kul vazifeli değildir. ‘Neden?’ dendi.
Çünkü kul, vazifeyi kendine mal etmez. Kendine mal edilmeyen, sana ait olmaz.
Ben ne kadar ‘Senindir.’ desem de. Gittiğim yolda durmadım, merkebe semer
vurmadım, AŞK’ıma dizgin koymadım. Dağ yolunda çizme giydim, bağ
yolunda seher sordum, geceyi-gündüzü ayırmadım. Gününü, ne sen kayırdın ne ben.
Günün, ne seni ayırdı ne beni. Sabahı bulan, geceyi unutur. Sohbetin
verdiği, gönüle yazılır elbet. Çağrıyı gönülden alana, selam ver,
gelir. Gelen sohbete durur, her kulun niyazını alır. ALLAH’ım cümlenizden RAZI
olsun. Çaydan gelen, çayını görendir. Deryadan alan, NURU’na varandır. Balık
deryada, deryadan habersiz. Halktan almaya muktedir olmayan, HAK’tan alır.
Hakkını korumaya kanun yetersiz ise, HAKK’ın ADALETİ tecelli eder. HAKK’ın
ADALETİ, haklı olanda tecelli eder. Terazisi, kainatın kuruluşundan
bugüne şaşmamış, haktan ötesini aşmamış, O’na sarılan
kul düşmemiş.
Ne kuş yuvayı şaşırır, ne kuzu
kovayı. Yazıyı YAZAN’la, düzeni bozan bir midir? Yazıyı, düzeni bulmak için
yazan, bozulan düzenin tozunu almaya çalışandır. Eğer düzen bozulmaya
dönmüşse, düzeltmeye kul gücü yetmez. Duvar yıkılmaya yüz tutmuşsa,
‘Tamir edelim, yama vuralım.’ demeyin. Temelden çıkın, yeniden yapın. Yazımız
günde geçilir, gelen gün hayıra seçilir. Tencere kaynıyorsa, aşın pişti
demektir. Pişen aşı tahta kaşık ile al ki, düzeni bozulmasın.
Gam denen, kulun niyetine uymayandır. ‘Nalını nerde giyeyim?’ dersen, benden
sorarsan, ‘Eh’ derim, dilersen odanda giy. ‘Verileni aç.’ diyen, ağacın
altında ağzına meyva bekleyendir. Almayı bilmek, bileni sormak, verileni
çözmek; yoluna hizmettir. ‘Şeyhim.’ dediysen, itirazı etmen hata.
‘DEDE’m.’ dersin ya. At kendini kumlara, kumun tanesini say. Varışa
barış gerek, barışa yarış gerek. ‘Kum tanesi sayılır mı?’ dersen;
elbet sayılır, sabır hanesine konur. MEVLÂNA, çözümü olmayanı vermez. Yerinden
kim gelir? Varmayı bilen. Varmayı bilenin yüzüne, ayna tutsan görmez. Çünkü o,
aynadan parlak. ‘ALLAH’ım.’ diyenin, aşı başına denktir. Tuzunu
verenin, YÜCE olduğu bilinir, sana ne hacet? Ayyaşa şeker verilmez,
neden? Tatlı ile dolduğundan. ALLAH’ıma emanet olasınız. Ayyaş
olmazsa, şarabı bilmez. Şarabı bilen, bağdan dönmez. Bağda
olan, YAR’dan geçmez. Bağın ne olduğu bilinir.

Hoş olan, kuluna huzur verendir.
Huzur aldığın yer, bağ da olur dağ da. Gönlünü huzur ile
besleyen, yolunu çiçek ile süsleyendir. Geçtiğim yola değil
gideceğim yola bakarım. Gömülü olanla değil, adını gönüle yazanla bir
olunuz. Dost olduk, post serdik, ‘GARİB’ dedik,
gönüle uyduk. Her gelenin halinde, her kulunun amelinde, tuzumuz olsun dedik.
ALLAH’ım cümleden RAZI olsun. Gönlümüz ne hoş oldu bilir misiniz?
Gelenlerin niyetine, kulunu ayırmadım. Yanılınmasın, ‘Benim kabulüm uzaktır.’
denilmesin. Çağırılanın geldiği bilinsin. Güçlük, kolayı bulmaktır. Her yönünü aramadan,
kolay bulunmaz. Gözün verdiği değil, vardığı yer kadardır görülen.
Olgunluğu bulmak için yolunda yürümek gerek, yorumunu yapmak gerek. Elbet
biz ağacı dikeriz, kökünü sularız; bakımı, kuldandır. ALLAH’ımın ADINI AŞK’ında arama, AŞK’ın
zaten ALLAH’ımdır. Sevmeyi bilmek, VERDİĞİ’ni görmekledir.
Görmek, AŞK değildir. Önce göreceksin, seveceksin, gördüğünü
sileceksin; AŞK odur. ALLAH’ıma emanet olunuz.

Suyun akışından, kulun bakışından gönül
perdesi bilinir; dilediği yöne aralanır. Yol dileyen, yoldan yürür;
AŞK dileyen, gönülden bağlar. Kul kula ders verir, yol gösterir; ne
var ki, AŞK’ı kul kendi bulur. Ne cennet ne cehennem, gayemiz NURU ile
hemhal olmak, varlığımızı AŞKI’nda eritmek. Mürşit odur ki;
AŞK’a meyyal olanın AŞK’ını ateşlemek. Yanılmayın, siz ne aradığınızı
bilenlerdensiniz.
Aradığını
bilmeyen, her yoluna çıkana uyandır. Uyanın-uymayanın mürşidi oluruz,
her
kuluna ışık tutarız; belki gözüne çarpar, uymaya bakar. Kulunun
dönüşü, cümlemizi sevindirir. ‘Yutmak kolay değil.’ diyene
şaşarım. Yutmadık kalır mı? Yemeni giyenle, çizmeyi çeken aynı yolu
düşünmez. Asmadan bilmeyen, AŞKI’na düşmeyendir; AŞKI’na düşmeyen,
sohbetten almayandır. Asmanın verimi, kuluna yumuşak yolu gösterir.
Yumuşak yol alan kul, sevmesini öğrenir.
Sevmesini öğrenene ALLAH’ım ŞARABI’ndan sundurur, AŞKI’na
düşürür. Sevmeyi bilmeyen, ‘Aşığım.’ derse inanma. MEVLÂNA da
kul olmadı mı? Sevmesini dünyada öğrenmedi mi? YAR’dan aldık, RESULÜ’ne
uyduk; ALİ’ye, ‘Yol mu verdin?’ dedik. ALİ’nin yolunu VELİ’den
alan, RESULÜ’ne uyandır. RESULÜ’ne uyan, ‘ALLAH’ıma.’ diyendir.
‘ALLAH’ım.’
desin, isterse Kıpti olsun. Tadını baldan alır, rengini halden verir,
dengini
gönüle düşürür. Yozanın yozması, uyacağın bozmasındandır.
Yaşmak baş için olsa da, yerinde koymazsan söze düşersin. Söze
düştüğün gün; yoldan çıkmış, yozmuş olursun. Aymayı
bilmeli, sözü yerden değil cemiyetten almalı. Cemiyete uymayan,
toprağa odun dikmeye çalışandır. Yufkayı serdim siniye, siniyi verdim fırına.
‘Pişirelim, kuluna sunalım.’ dedik, her gelene verdik. Dişinin
gücünce yiyebilene, afiyet olsun. Gizli olan her şey, kaybolmaya
mahkumdur. ‘Günün örtüsü seher.’ derseniz, seherin güneşe kapı olduğu
bilinir. Yanmadan pişmeyi mi düşündün? Yanmaktan maksat, elbet odun
ateşi değil. ‘ALLAH’ımın ATEŞİ beni yaksın, anda kül
etsin.’ dedim dünya günümde. AŞKI’na yandığımdan, VARLIĞI’nı
bulduğumdan beri; yumuşak yol vermeye, kulunu da ateşlemeye
çalışırım. ‘Pişeyim.’ diyen, yanmaktan korkmaz; uzun ömür, odur
işte. AŞK’a düşene, yaşadığı uzun gelir. Ve uzun ömür
dileyen her kul, onu söyler. Ne var ki, söylediğinden habersizdir. Mümin olandan; yersizlik korkusu
alınmaz, sohbetine fitne katılmaz. ‘Neden?’ dersen, çünkü kattırmaz.
SAHİB’ini bilen, O’ndan gelene söz etmez. ‘Sevabım olsun, kulunu
sevindirsin.’ dersen, verişini sen bil. Suyun akışı, niyetine uyanın
tarlasına olmaz elbet. Su bildiği gibi, yumuşak toprakta yol alır.
Kul sudan istiyorsa, toprağını yumuşatır. Akan sudan almayana,
ALLAH’ım rahmetinden de sunar, yağmuru verir. Gene de toprağı
uyduramazsan, verimi elbet kısır olur. Sen olgun ol ki, olgununu bulasın. Sen olgun isen,
karşında olanın hatasına uymazsın, ve onu da olgunlaştırırsın. Susuz
kalan, su vereni elbet sever. Sözsüz kalan, sohbetine alanı da sever. ‘Dostum.’
dediğinin eksik yönünü doldurmaya çalışırsan, dostluğunu
kazanmış olursun. Güğümün dolusu güzelin işareti olsaydı,
saraylar EVLİYA dolardı. EVLİYA’nın sarayı, kâinattır; onun için onlar, çok zengindir. Şakalar, kulun benliğine zarar
vermiyorsa hoş gelir, olduğu yerde kalır. VARLIĞI’na söz
ediliyorsa, ALLAH’ıma güç gelir. Çiçeğin rengine mi dengine mi değer
verilir? Rengi gözümde, dengi gönlümdedir. Ne rengini ne dengini ayırırım,
olduğu gibi severim, kökünü bile. Gülün kökü ondan, kök topraktan. Kuluna
verilen, cümlenin aldığı, ‘Severim.’ dediği; ne çiçektir, ne yaprak.
Çiçekte YARATAN’ı görmek. Onun için, ne rengini ne dengini ayıramazsın. Çölün güneşi parlak olur, neden? Güneşe
yakındır da ondan. Oymayı aldınız, oyalanmaya çalıştınız. Güneş her
yerde parlaktır. Çölde gözün hep onda olduğu için, daha parlak görürsün. Aynayı eline alan, neden yüzüne bakar? Aynayı
yüzüne bakmak için alırsın elbet. Ne denir? Kendini çirkin gören olmaz. Elbet
olmaz, çünkü çirkin yoktur. Ağız kapıdır, gönül meyve ağacı. Ham çıkan sözü,
‘Ermeden düşmüş.’ dersen, öyle alırsan; hata bulmazsın, gönül
kırmazsın. Cam, yuvanın penceresi, kırarsan soğuk gelir. Söz, gönül
penceresi kırarsa... Konuyu aştık, öteye geçtik. Kırmayı değil
yapmayı deneyelim. Yamayı vurmayalım, pencereyi kırmayalım, sözü değnek
yerine kullanmayalım. Doğruluğuna şahit olduk, günün sohbetini
bal ile bağladık.

Hoş gördüm, sahile vuran dalga misali aranıza
geldim. Geldim, sizlerle bir oldum, gönüllerde kor olum. Selam cümlenize. Yudum-yudum alanın, yudumu tatlı gelenin; ‘Bir
yudum daha.’ diyeceği, malumumuzdur. Cümlenizin adına, göğün yerle
birleştiği, cümlenin kucaklaştığı günün gelişine
duacıyım. ‘Yaprak, mevsim sonu dökülür.’ dersem yersiz
olmaz. Yokluk, varlığı içine almaz, duvar harçsız örülmez, yıkılacak
duvarın altından geçilmez, kaidenin dışına çıkılmaz. Altın tabakta da, bakır sahanda da yesen,
aşın tadı değişmez. Ne var ki, altın tabakta yiyene, dünya
övüntüsü verir. Gerçeği görmek, kulun elindedir. Olayın dışına
çıkmaya çalışırsan; dendiği gibi olsun, olduğu yerde kalsın. Sabahın geleceğine inandık, örtü koymaya ne
hacet. Güçlük, kolayı bulmaktadır; kolayı bulmak, kulun mantığını
çalıştırmasına bağlıdır. Yamayı dilersen, ekini ara; ‘Döneyim.’ dersen,
yönünü ara; ‘Doğruyu?’ dersen, gönlünü tara. Orada bulacağın, en
güzelidir. ‘Kulluğum SENİ bilmektir.’ dersin, O'na beden ile olmasa
bile gönlünden bağlanırsın, VERDİĞİ ile yetinirsin.
‘Yumuşak yerde olsun.’ dersen, sahilini ararsın. Akan suya bak, ne
görürsün? Gideceği yeri bildiğini. ‘RAHMETİ bol olsun.’ dersen,
zahmetine katlandın mı? Çemberin uçları açık olursa, yönleri de ayrı olur.
İki ucu ayırmayın ki, yönünüz bir olsun. Ayrı fikir, çemberin uçlarını
ayırır. Fikirlerinizi bir araya toplayın ki, iki ayrı uç olmasın. Aynayı
verdik, sözde kalsın dedik. Aydın olasınız...

YUVA’ya gelişimiz, gönülle olur.
Ferahla gelir, darlık bilmeyiz, bilmece çözmeyiz. Olanı görürüz, olduğu
gibi söyleriz; aynayı tutarız, kul yüzüne bakarız; dumana yol verene, ışık
veririz. Ver dumanın yolunu, bil kulunun halini. Sebepsiz olmaz, hayır olmayan gelmez. Meraka yer
verme, yaprak boşa düşmez. Meyve ermişse, tadını almışsa;
yemesi hoş gelir, deme ‘Ömür boş yürür.’ ALLAH’ım, boş yürüyen
ömür vermez. Mevsimsiz kuş ötmez, bekleyiş boşa gitmez. Kuş
uçmak için kanat çırpar, balık yüzmek için suyu süzer, kul bulmak için
AŞK’a düşer. AŞK’a düştüm, SANA vardım; SEN’den
aldım, kula verdim. Verdiğim sözdür, geldiğim ÖZ’dür. Yumuşak yolun, sorucusu çok olur; sormak için,
çok kapı vurur. Miyarını diyemem, ölçüsünü veremem. Kul sözü olur, dedikodu
denir. Geçelim orayı, gezelim burayı. Gönülleri, gönül bahçelerini. Söze söz
katılmasın, şaka ciddiye vurulmasın. Yolumuz saatli değil, sözümüz
vakitli değil. Müşerref uyumuş. Uyansa ne dersin? Ben değil
akımı uyutur. Anlayan bilir, ÇAKIR çözer. Müşerref te, yüksek akımı olan
kuldur. Yok, demem. Senin beni bildiğin, benim seni sevdiğim
bilinmez mi? Uyumakla mı ölçümüzü veririz? Niyetinin oluşu, niyazının
erişine bakar. Sebepsiz olmaz, kapalı kapı kalmaz. Meğer ki gönül
kapını kapayasın. Kulun kapısı, ALLAH’ına açılır; dünya kapısı, ALLAH’ımdan
açılır. Yaprak üzümü gizler, yol yürümekle biter, asma üzümü verir,
dileğin, gelende olur. Sedef, yapmayla değil kakmayla olur. Sedefin
değeri öyle ölçülür. Duası
gibi olan, muradına tez erene diyeceğim şudur. Ayrı diye
düşünme, gönülü kafeste deme. Ayrı olsa da, dilden dese de; gönülden
çıkmaz. Yuvadan zarar gelmez. Gülünün yaprağına, bahçenin toprağına;
yumuşak kul gelir, sanma ki zarar verir. ‘Gurbet.’ deme, üzüntü etme.
ALLAH’ımın EMANETİ’ne, uzak-yakın yok. ALLAH’ıma emanet et. Haktan ayrılma. Dediğin gibi yoluma açılır, ne
var ki günde haktan kaçılır. Dilediğin an yanındayım, savaşındayım.
Beraber oluruz, hak olanı koparırız. MEYDAN’da kullara, kullarla yollara düştük.
Dertli kulu ‘Dertsiz.’ dedik. Elbet dertsiz. Gelenin, çaresi de var,
şifası da; ALLAH’ımdan dilendikte. Üzüm dalda, arı balda, söz dilde, gönül yolda
oldukça; dünya güzeldir. YUYAN’ı yerinde, ULU’nun elinde, MEVLÂNA’nın yanında.
Yumak sardı el ile, yol yürüdü yel ile, yağmur geçti sel ile, arı aldı bal
ile, bağa girdi şarap ile. Sunduğum ULU, ALLAH’ımın sevgili
kulu. Geldiği yolu, yolunda kulu, elinde eli. Meraka düştünüz, ‘Kim
ola?’ dediniz. Gönlünü yokla. Adını sordunuz; YUNUS EMRE, bildiniz. Yemeğe
yol açık, eğer ki İZİN varsa; görmeğe gözün açık, eğer
ki İZİN varsa. Ağız aş için, gönül AŞK içindir.
Nasibin varsa; aşı da yersin, AŞK’a da düşersin. Güzellik
ordadır. Binanın yeri belli. Taşını da yerine koyarsan, başını yuvaya
sokarsın. Sözümüz, gönül yapısına; yolumuz, ahiret kapısına. Dileğimiz
dünya ise, niyazımız ALLAH’ıma. Muradını bilesin, ‘Çok oldu, vermez ALLAH’ım.’
demeyesin. ALLAH’ım dilekten bıkmaz, onu anan kulundan geçmez. Yolu denizi
aşar, adaya ulaşır. Hayır olacak. Yakın ada. ALLAH’ımdan dilenir. Mayanın hamuru, YUNUS ile
yoğrulu. Yanına gelende, adını ananda; yardımını alırsın. Uyusa da,
uyumasa da deriz. Diledi ULU’sunu söyleriz, MERYEM’i bildiririz. ‘Damarımdaki
kanla ayrı.’ deme. ALLAH’ımın VARLIĞI’nı; gönülle ölçün, görüntü ile
değil. ALLAH’ımın SEVGİSİ’ne; yalnız sen-ben değil, cümle
ademoğlu sahiptir. Hocanın yolu ALLAH’ımın YOLU değildir. Dedim,
çamuru dahi sev, çünkü sebeple verilmiş. Kula selamını esirgeme, ‘Kimdir
bu?’ deme. Kim olursa olsun, yeter ki ALLAH’ımdan gelsin.

Yumuşak yerde, yumuşak kul olur, gelenin
gidenin duası alınır. ALLAH’ım RAZI olsun, gecemiz kutlu olsun, her kulu mutlu
gelsin. AMİN. Denilen sende kalsın. Ağıza dahi alma, gülüşe dahi
verme. Yaprak ağaca niye verilir? Ağaçtan alır,
aldığını bilir. Her yaprak yerindedir, kimi aşağı dalında, kimi
de yüksektedir. Ne var ki, hepsi de ağaca aynı yakınlıktadır. Ağacın
her yapraktan, aldığı da verdiği de birdir. GARİB’i dedik, yolunu bağladık.
‘GARİB müstesna.’ denir. İstisnayı ALLAH’ım gönülden gönüle, yolundan
gördüğüne lütfeder. Her zaman denir, GARİB bizim tarafımızdan çok
sevilir. ALLAH’ımın EMRİ’dir; çok sevdiği kulunu, “SİZLER DE
SEVİNİZ.” der. Sevgi orada büyür, o yolla yayılır. GARİB te
görülen AŞK ile, AŞK’ımız bağlanır; deryanın verdiği, o
yolla dileyene verilir. Deryadan alan kaynaktır, GARİB. Ben deryadan
kaynağa veriyorum, alanlara ne mutlu. Yemeniyi giymedik mi, bağları gezmedik mi,
çizmeyi çekmedik mi, dağlara çıkmadık mı? ALLAH’ım cümleden RAZI olsun, cümlesine selam
gitsin.

ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun. Geldik gördük,
‘Şükür.’ dedik, dualarımızda hep beraber olduk. Sedef kakma yerini bulur, oğul yolunu hayır
ile alır. Sepet saz ile örülür, yol söz ile alınır. Kul niyet kurar, niyaz
eder; hayır olanı bulur, YUYAN’ın sözü ile. MEVLÂNA’yım. Daha önce dedim,
limanın yakın olduğunu bildirdim. Yaprağı rüzgâra bırakırsan,
gidişe söz etme. Kalıp yapmak, mantık ölçüsü ile değil. Ne var ki,
kalıbı yerine oturtmak, mantığa hizmeti düşürür. Gününü bağladın,
gelen günü bekledin. Beklediğine uy, geleni duy. Geleni mahzun etme.
YUNUS’umu çok sevinçli görürüm. Sevinci seni de sarsın. ‘Yorgan kısa.’ deme,
güvenini kula yöneltme. VEREN ALLAH’ım, GÖREN ALLAH’ım. Kul ister görsün, isten
baksın. Her kul kendi gücünü kendi duvarına döksün. ‘YA ALLAH.’ diyelim, yolu
açalım, niyeti geçelim. Niyetin en güzelini, YUNUS’um görür. Aymayı bilenleyim,
yolumu alanlayım, niyeti verenleyim. Gemiyi sahile getirdik, limana demir
attık. Niyaz ile niyetimizi, ALLAH’ımdan dileyelim. Açık olan rüyası ile oğula
verildi, söze ne hacet. Gizli mana yok, rüya açık. Dünya ve ahiretin aydın
olacağı gösterildi. Göçmüş ile dünyayı bilmişin arasında NUR’unu
görmüşsün. Göçmüş, türbede olan; dünyayı bilmiş, GARİB.
YUNUS’umun yeri. Yolunu yol edelim. Dileğini, kendi gücüne bağla,
ALLAH’ımın VERDİĞİ’ni göreceksin. Aynayı, yüzüne aydın yönden
bak ki, gölge düşmesin. Günde ‘Gam.’ desen bile, geleceğin aydın
olduğu bilinsin. ALLAH’ım cümleden RAZI olsun. Sazı, sepeti örmek için alırız, kula vermek için
değil. Güdülen koyun olsun, verdiğin sana gelsin. Yanımızda olana
derim. Elma alan dörde bölen, her kulun hakkını yerine verendir. ‘Yerine
verdiğin sana gelsin.’ dedim, duacı oldum. Niyetin açıklığı, niyazın oluşuna
delildir. Tarlaya giren, ‘Sahipsiz.’ diyen yanılır, sadece maddeye sarılır.
Manayı düşünse, sahipsiz olmadığını bilir. Senin malına ‘Sahipsiz.’
diye oturulanda, ‘Hakkım gider.’ denmesin. Unutulmasın, ALLAH’ım gidenin yerini
doldurur. Bilinmez rüzgar ne yönden eser; ordan alır, burayı örter. Geceyi, yıldızların görüntüsüne sebep diye
sevelim. Bunu bildikte bir adım öteye atmış olursun. Her makama, adım-adım
gidilir. Her zaman derim; alan, bilir. Yemeniyi giydiğinden beri,
bağın verimini beklersin. Bekleyen alır, sergiye verir; şarabı olur,
dileyene sunar. Günler sebepleri doğurur. Çalışanın emeği, çok
yiyenin göbeğine benzer. Akan suyun durduğu görülmez. Sahili bulan,
fırtınadan korku almaz. Gözünü sakınan, kendine güvenini bildirendir. Çöpten
sakındın, ya sivilce olursa ne yaparsın? Onun için, sakınmayla temkini ayıralım.

Yediğiniz sizin olsun, dediğimiz bizden
gelsin. Cümlenize selam. Yerimiz, gönlünüz; sorumuz, niyazınız. ‘Alsaydım, yumağa
bağlasaydım.’ dediğin an, VEREN’i unuttuğun andır. Göğün
altını diyen, kainatı çerçeveye vurandır. Göğün ne altı, ne de üstü
vardır. Gerçek olan, yerine oturandır. Kulun ‘Benden.’ dediği, yerini
bilmediğidir. Yerini bilen, olana uyandır; kafesi hazırlayan, kuşu
bekleyendir. Daha önce dedim, ‘Kafes, kulun ameli; kuş, emeli.’ Nerden gelsek, neyi desek; kulun dediğine
uymaz. Gönüllerin yolunu, kainatın kulunu, ‘Uyan.’ dediği gecedir. Kulunu
uyandıran, KUR’AN-I KERİM’e nokta konduğu gecedir. Güzellik; her
kulun uyuşunda, gününü duyuşundadır. Her kulun gönlü, müstesna
günlerde hamur misali yoğurulmaya yatkındır, duası da kabul olunur. Dünya
yükünden sıyrılıp kendini duyanlara, gidene duacı olanlara; açık yol görünür.
Onun için ‘Öyle günde gidene ne mutlu’ denir. Ne var ki kulun mübarek olması,
güne bağlı değildir. Solan yaprak, günü gelende dökülür. Ağaçtan
kasıt değildir. Ağaç, her yaprağına aynı ölçüde verir.
Yaprağın günü gelende döküldüğü görülür. YUYAN’ın elinden alan, yemeniyi ayağa
geçiren; dağa değil bağa gider. Dağa varmak için ayağa
çizme çeker. Yemeni yetersiz ise, neden giyersin? Yoncayı yerde, çamı yukarda
görürsün. Açalım. Bağ, YÜCE’nin MEYDANI; dağ, varanın gideni.
Dağa gidenin, güce ihtiyacı olur. Yumağı YÜCE’ye bağlayan;
‘Bağdan geçtim, dağına düştüm.’ diyendir. Bağ, mürşit
ile bulunur; dağ, kulun kendi ameli neticesi emelini bulur. Sonun yeri yok. ‘Son.’ dendiğinde, hataya
düşüldüğü görülür. Dünyayı yerinden alan mı var? Kainata çivi koyan
mı var? Değişen, kulun dünya gafletidir. Dünyada çok mal isteyen,
‘Çok oyuncağım olsun.’ diyen çocuğa benzer. Kement yapsan, mülkünü yanına
alsan; gelişte gerekmez. Cepte olsa seninle de gelse, burada yayıntı diye
atılır. Aştığın geçitten ardına bakma. ‘Gelen
kim?’ deme. Yerimin geldiği, sebebin sorulduğu düzende, sözümüz
yetersiz denmesin. Verilen, kuluna mal edilmesin. ‘GARİB’ten gelir.’
diyene derim. Saman yetersiz gibi gelse de, suyun altına düşmez. Suyun
altına giden nedir? Ağır olan. Ağır olan, dibe çökendir, olduğu
yerde kalandır. Saman kendini suya bırakır. Verilen yakıştırılmayan, saman
misali uydurana derim. Değersiz bulunur, kendi görgüsü ile ölçü vurulur.
Öyle diyen, altın da olsa dibe çökendir, olduğu yerde kalandır. Saman,
yukarıdan bakandır; ağır olan, aşağıdan bakandır. Gaflet. Kulun
elinden gelen ne kadardır? Elinle alırsın, öteye koyarsın, yine dibe çöker.
ALLAH’ımdan dileyin; karlar erisin, sular hızlansın, ağırlıkları
sürüklesin. Dileğine çerçeve vermen yersiz. Yalın dilinle niyaz et. Suyun
aktığı yerde, yol açılır. Üzüntün yersiz. Gönülsüz olan yok, ne var ki
güvendiği ağaç değil, kurumuş. Okuyan, sebepsiz olanın sualini
etmez. Masal okursan, ‘Nedendir?’ diye sual eder misin? ‘Günün uygununa
gideriz.’ derler, gidişte esasa uymazlar. Yapraktan söz ederler, yaptıranı
bilmezler. Olmadan oldurmaz, kul yolunu bulduramaz. Sohbetin yerini yemeniye
bağlayalım, gelenin müjdesini verelim. Olan, yazılandır. Yazılan,
hayırdır. Aydın günü, gelenden beri bilmiş; her güne, sebep sormadan
uymuş, gününü gücünce değerlendirmiş. Geçeni, çalışarak;
olanı, arayarak bulur. Oyunu yerinde kullanmış. Kendine dünya üzerinde
verdiği mekan. Aldığı zaman, uyduğu görülür. Sahibi olanın
yerini, zulüm ile değil, sohbet ile alır. Gününde uyduğu, huzuru
bulduğu; bilmeyi değil, sevmeyi yerine koyduğu görülür.
Sunduğum, suyun yerindendir. Verdiğim, gönüle derindendir.
Olduğu gibi, gönülde bulduğu gibi. Her olayı, kendi gönül ölçüsüne
göre değerlendirir; kullara ölçü vurarak değil. Yaprak nerde olsa, ağacına bağlıdır.
Yeterince verilen, dilenince gelene şifayab olan; ne yol ile dilerse,
yerini bulur, bulanın ölçüsü ile sevilir. Saz ile sözü biliriz, ayırana uyarız.
Gününüz hayıra bağlansın. Yemeniyi bağda giysen yeridir. Dağdan
söz ettim, ‘Ulaşılmayacak gibi görmem.’ dedim. Ne var ki, AŞK’a
düşersen, ‘Giderim.’ dersin. ALLAH’ıma sığınırsan, elbet çıkarsın.
Çileyi, yolun başında değil, gidişte görürsün. ‘Yeter.’
dediğin an, geriye dönersin. Gayrete gönül bağladığın an,
varışa uyarsın. Olay budur. Mor rengi verdim, ‘AŞK’ın hududu.’
dedim...
şifayab:
şifa bulma, iyileşme.

Günümüz güzelliğin yoludur, yolumuz suyun
akışıdır. Sıkana uyarız, bakana değil, sökenden kaçarız. Evet,
ağacı. Olumun verdiğine uyanın, yardımcısıyız; KADERİ YAZAN’ı
bilenin, yoldaşıyız; sohbeti O'nun ADINA dileyenin, haldaşıyız. ‘Gök kime ne verir?’ dersiniz. Verimi olmayanın,
kainatta yeri mi olur? Ne yaratılan boş, ne verilen. Oymayı ele alan,
aynayı yüze veren; kendinde arasın, olayı tarasın. Tarağı vurduğun
yerde, yumuşak zemin görürsün. Tarlayı sürmeden, ekine başlamazsın;
ekim serpmeden, verimini beklemezsin; ekime verdiğin emeği, söküme
vermezsin. Yemeni yerde, dumanı gökte olsun. Gökte olan, sana gelmez.
Güneşin verdiği, her kulu sardığı malumunuzdur. Yumurtayı ele alsan, ‘Yumuşak versin.’
dersin, yumuşak olan yerde, kırılmasından korkmazsın. ‘Yumurta nedir?’
dendi. ‘Gönüldür.’ deyim, yerine koyayım. ‘Aya mı gidelim, dünyada mı kalalım.’ diyene de
ki; ‘Nasip olan yerde kalırsın. Cebini ne ile doldurursan, büyüklüğünü ona
göre yaparsın.’ Gezmeyi düşünen, kendine pabuç alandır.
Oğulun yerinir mi, gayesiz gezinir mi, soluğu sorulur mu?
Denmediği gibi olsun. ‘Ademoğlu.’ dedim. Kanda olanda, zan ile
gidende, suyun akışına yüzünü dönende; denecek ne kalır? ALLAH’ıma duacı
olunur. Sohbete taş atandan soran; yolsuz kalır, yolları çok gözetir. Gününün
dönüşü olsun, AMİN. Duamız yerini bulsun, AMİN. Unutulmaya gönül
koysun. Yani öyle dönüş yapsın ki, hatırlanması lüzumsuz kalsın; kendisi
yolunu çevirsin, yuvasına unuttursun. Kulunun ölçüsü ALLAH’ımda. Gitmekten
maksat, yorumdan uzak kalmak. Kalıp nedir? Beden. RUH nedir? NUR’dan. Güzel
nedir? NURU’nu bilenden. O'nun NURU’ndan olduğunu bilen, NURU’na leke
düşünmemeye çalışır. Aslında NUR leke almaz, NUR ile RUH arasına
perde koyar. ‘RUH NUR’dan dedin, arasına perde koydun.’ derseniz; RUH, varlıktır;
varlığı, NURU ile besler. Adımını büyük atan, gideceği yere çabuk
varandır; dumana yer veren, kendinde olanı görmeyendir. Yuvaya niye pencere
yapılır. Işık gelsin diye elbet. Pencere kapalı olunca, ne ışık, ne
hava. Yuvada ne olur? Hem karanlık, hem havasızlık. Kulun yaşantısı
bozulur. RUH’un da beslenmesi ALLAH’ımın NURU’ndandır. Gönül penceremizi açalım
ki, beslenelim. Fakirin zengine verdiği, onu güldürür;
güldükçe, gaflete düşürür. Eğer fakir ona verebildi ise; candan
vermiştir, verdiğini nasibinden kesmiştir. Ona güldüğün,
NUR’una perde çektiğindir. Ahiretin yolu; yolunu bilenle bulunur, dünyayı
sevenle değil. Yolunu bilmeyen çok yürür, ne var ki yolunu uzatır,
karışık yoldan gider. Eğer mürşit, ona manadan gelmiş ise;
yudum-yudum verir, yanlış yoluna gitmeden çevirir, çünkü olacağı
bilir. Mürşit, yolu bilmeyenlere öğretendir. Senin
öğreneceğin var mı? ‘Var.’ dersen, sor. ‘Manadan gelenin
verişine uydum.’ dedin ya! Mürşide soracağın var mı? Öyle ise
aramaya hacet yok. Sondan iyisini verenin kuluyum. Son nedir? Kıyamet
günü. O gün ALLAH’ım kulları ile kavuşur. ‘Nasıl?’ dersiniz. Bedenden
sıyrılmış, mantıktan ayrılmış, O'nun NURU ile yoğurulmuş
kullarını yerine verir. ‘Beden ayırır mı?’ dersiniz. ALLAH’ım elbet ayırmaz; ne
var ki kul kafesten kurtulamaz, tam benliğini bulamaz. Onun için, anda
perde olur. Tam kavuşma, kafesten uzak kalma iledir. Olumun verdiğine uydun, hayıra kendini
çevirdin; zulüm ile değil, sabır ile imtihanını verdin; AŞKI ile
doldun. Dolu gönül, dünya tamahına yer bulmaz; çünkü gönülde, AŞK’tan yer
kalmaz. Kalanın seveniyiz, yolunu bileniyiz, duacı olanıyız. Yerini
AŞK’tan besleyen, oynadığı koluna, yoluna zarar vermez. Yemediği
aşa kul kötü demez, dumanını kulun yüzüne üfürmez. Sepet örelim, dileyene verelim. Yediğin senin
olsun, sevdiğim benim. Oymayı yumuşak tahtada kullanın. Aşın
önüne çorba koymazsan, mideye sıkı yemek girer. Geçici olanın çaresi bulunur,
göçücü olanın nefesi tükenir. ‘Ne demek?’ derseniz; ayağını adım ile
atarsan yavaş gidersin, koşmaya çalışırsan düşebilirsin.
Onun için tutunacak yer ara ki, düşmeyesin. ‘Tutunacak yer neresidir?’
dersen, imanın. (Resim verilir: ABDÜLKADIR
GEYLANI HAZRETLERI) Yerden-gökten-sudan alan, gönül ile kainatı saran, ABDÜLKADIR GEYLANI
HAZRETLERI. Tarla kuşu, ekinin dişinde. Günün konusu, kuşun
yapısına uygun. Yükünü
yerde bulan, mülkünü torprağa bağlayan, gücünce çalışıp
‘ALLAH’ım.’ diyen; yolda kalmaz. Nasibin olan senden gitmez, sebepsiz kuş
uçmaz, tarlayı seçmez. Öğmek
değil, sevmek gerek. Mürşit için dedim. Her sorana de ki: ‘ALLAH’ım
dediğin yerde, gücünden söz etme; olanın gücün lie gea. ldiğini
sanma. ‘Hangi yolu seçeyim?’ deme. Seçtiğin yol senindir. Geçtiğin
yol rüyada olur, ne ileri ne geri götürür. ‘Hangisini seçeyim?’ diyene dedim.
ALLAH’ıma havale edilenin, doğruyu buldurduğu görülür. Güzellik,
olana uyulandadır. ALLAH’a ısmarladık.

Olumun verdiğini, yumağı ile harcayandan
söz edilir. ‘Yolunu görmedin mi?’ dersiniz, her olay bizden verilmez, imtihanın
kapısı olur. Her zaman derim, mantık, kulun. Kaderden söz edildikte, ‘Nasıl olsa, yazısı
böyle.’ denir. Doğum, ölüm, evlenme değişmez. Ne var ki, aradaki
olaylar, her an değişmeye muktedirdir. Kulun seçtiği eş,
olur gibi gönünse de; eş, yazılandır. Aradaki olaylar, kulun gönül
yapısına eşittir. ‘Nasıl?’ derseniz; kulun aleyhine söylenen söz, edilen
iftira, gelir senin en can noktanı bulur. Yazılı olan eşe, en yakının
hakaret ile varır, etraftan türlü söz gelir; senin amelin seni bulmuş
olur. Amelin iyi ise, olaylar da iyiye bağlanır. Değişen kader,
odur. Kuluna iyi davranırsan, iyi olayla karşılaşırsın. İki
rahmetten biri odur. Ortada olan olay, tefsire yol açmaz. Senin hatan olsa idi,
gidip kulun kapısını çalmazdın. Hata; oradaki kulundan kaçar, gönlünü olaylara
kapar. Hata ordadır ki; oğlu bildiği gibi değil, dediği
gibi göstermek ister. Ona daha önce dedim. ‘Oğul gemide fırtınaya tutuldu,
duacı ol. Fırtına dursun, sahile varsın, kula söz düşürmesin.’ HAZRETİ ADEM der ki: “Merama değil
kerama düştü. Keramet. Meramı bulmadan, keram olmaz.” Ona ancak verildi,
‘Verilen derilsin.’ dendi, ortaya kondu. İmtihanı, en güzel ortamda olmalı
idi. Uymayan kullarla, yolu dönüklerle karşılamış olsaydı; ‘Hata
cemiyette.’ denirdi, kulu kul affederdi. Cemiyetin sohbetin, en güzelini buldu;
o yoldan imtihanı kaybetti, ALLAH’ımın EMRİ ile HAZRETİ ADEM elini
çekti. Kaygunuz olmasın, ona deneceği ben verdim size. Güzellik; yumağın aldığını bilmeden,
yolunu bulmada. YUNUS’umun erdiğine denk. Gülün, güzellik görün; olaya
‘Kötü tesadüf.’ demeyin. Seni sana bildiren her olay, ne hayırlı olaydır.
‘Aymayı bilsin, ‘Yoluma.’ desin, gününe kapak örtsün.’ deyin. KUR’AN beddua vermez, kulunu eritmez. KUR’AN’ı o
yönden düşünenin akıbeti görüldü, ele delil verildi. Üzüntüye ne hacet?
Oğulun anasının dediğini söylerim. Aslında onun kapısı kapanmadı, o
kendi kapadı. ALLAH’ım, kulunun kapısını niye kapasın? Gücünü güç yolda olana
harca ki değerlensin. ALLAH’ımın dediği olur, kul ettiğini
bulur, iyiyi bulan affedilir. Yamalı giyenin yamasına söz eden, yamayı da
bulamaz. ALLAH’ım affetsin. Aynayı eline alan, gülerek yüzüne baksın; yerini
dünyada alsın, gönüle ahiret için ölçü koysun. Ne var ki her kul, kendi gönlünü
ölçsün. ‘Nasıl olur?’ derseniz; olaylara uymakla, uymadığına kulağını
örtmekle, göremeyeceğine gözünü kapamakla. ‘Yolumu buldu isem, gönül yolumdan.’ dersin. Ancak
haceti olanda yolunuzu bulur, gelenin yolu sohbet ile açılır. Sohbetimize
itibar edilir, hacetine değil. İşte ölçüyü buradan vurabilirsin.
Ne var ki yalnız kendine. ‘ALLAH’ım.’ dediğin anda; O'na uydun, selamet
yolu buldun. Üzüntü etme, olaya göz atma. Kapak örtülsün, güne dönülsün.
ALLAH’ıma emanet olasınız, olayı cümleniz bal ile bağlayasınız. Söze söz düşürene, ‘Doğruyu derim.’
diyene. Dediği doğru, ne var ki denmesi gerekli olandan uzak. Cemaat
kurulsun, sözün örtüsü örtülsün. Gönlünü yoklasın; unutmayı değil,
görmemeyi-duymamayı denesin. Günü gelir cemaatımız toplanır. Üzüntüye yer yok.
ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun.

Zalime zulüm neşe verir, yemini etse de
dönüşü kolay gelir. Onun için zalimden söz almaya değil, ona söz
vermeye çalışınız. Güçlüğü yenmek değil, kolayını bulmaktır zor
olan. Güçlüğü yenmeye değil, geçimin kolayını bulmaya çalış
olsun. Elden olan dilden gelmez, kulun dilediği her
zaman olmaz. ‘Neden olmaz?’ dersen, her dilenen, kula hayır vermez de ondan.
Varsın yerindiği yönde yürüsün. Kul hem yerinir, hem aynı yolda yürürse;
kendini kimsesiz bulmuş demektir. Kimsesizlikten maksat, dünya kulu
değil. Her kulun YARDIMCI VARLIĞI olur. Ne var ki, sevdiğini
sevildiğin gibi göstermene sebep olur. Kötü olan yoktur. Kulun niyetine
uymayan, kula kötü gelir. Olayın bağlantısından, güzelliği çözülür. Mecnun misali dağı aşandan, Leyla’yı
sorarsan; cevabını alırsın. Geçit vermeyen dağın önünde duran, ‘Zorludur.’
der. Çizmeyi giysin, yürüyüşe geçsin; aştığı görülür. Gayretin
kuldan geleceği bilinsin, ULU’sundan elini alsın. Suyun başında
çeşmenin taşında oturur; gelene verir, geçeni çevirir, elbet sana da
YARDIMCI olur. YUNUS EMRE. Semerden geçen, çıplak ata binmeye çalışır.
‘Yazık olur.’ dersen, ALLAH’ım atı korur. Mücadele edilenin yetersiz
olduğunu sanma, geçtiğin günlere yanma. Yumak, örülmek içindir,
sökülmek için değil. Gölgeyi güneşten kaçınmak için seçersin.
Güzellik olaya uymadadır, gönül ile olmasa da kuluna duyurmadadır. Camın
ardından bakan, dünyayı aydın görendir; CAN’ın ardından bakan, olaya uyandır. Cengini kazanan kumandan elbet tebessüm eder. Ne
var ki, yüzündeki tebessüm, gönülde olmayabilir. Gönülde esen fırtınadan ses
etmeyen, her zaman mesut görünen insandır. En doğrusu odur. İç
dünyanı açtığın, ALLAH’ın olsun. Kuluna açtığın, sergiye
saçtığın olur, elden ele yürür. Yumuşak olmasa da olsun, yeter ki tatlı
gelsin, her olay bal ile bağlansın. Son sözü sen söyleme, ona söylet.
Umduğunu almak gerekir. Ne var ki, yüzündeki tebessümü gönlüne de kat. Yemeni giydin, bağa yürüdün, bağda ‘Üzüm
hani?’ dedin. Sabıra yer versene. Görülmüş mü, koruk ermeden üzüm olsun?
Koruğu yiyemeyen, üzümden geçmez. Gelişimin, neticeye bağlı
olduğu bilinsin. Yemeniyi giyenle, ‘LALELİ’yim.’ diyen, YARDIMCI’n
olur; LALELİ, ayağına yemeni giydirir. Bu alemin sevgisi, kainatın sargısıdır.

Hoş gördüm. AŞK ile geldim, meşke
düzen kurdum, cümleyi GÜL’e bağladım. Yaprak olan her dalın goncasını
derdim, meclisimize serdim. ALLAH’ım sizlerden de RAZI olsun, sahipsiz
bırakmasın, öksüz kalıp yakmasın. Öksüzlükten maksat; ALLAH’ımın öksüzü
olmasın. Oymayı ele aldık, yumağı oyma misali
işledik. Seferden dönenden soru edersen, diyeceği çok olur. Çünkü
sefere gidenin görgüsü genişler. Çok okuyan, zahiri alır; çok gezen,
içinde yaşar. Zahirden olmak, şüphe ile karşılanır; içinde
yaşamak, olduğunu bilmektir. Yolun ötesini bilir misin?
Gitmediğin yerin bilgisi olmaz, sadece duygusu olur. ‘Gecemiz.’ diyelim, dünya gününe uyalım. Yamalı
fistan giysek, ‘Nasibimiz.’ diyelim. Altın sahanda da yesen, bakırda da yesen,
aşın tadı değişmez; değişen, övüntü verendir. Benim
olmayanla öğünmek, elde olmadığında dövünmeyi gerektirir. Yosunun değeri, denizin dibinde olduğu
müddetçedir. Denizin yüzüne çıktıkta, yayıntı olur. Gayreti gösteren, denizde yüzmeyi
bilendir. Sahili dileyen, denizden çıkandır. Gölgeye neden kaçarsın? Güneş
yakmasın diye. Güneşin yaktığı görülmüş mü, eğer kendini
alıştırırsan? Soframız kurulur, aşımız taşınır,
cümlenize sunulur. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun. Hep beraber eller kalksın.
Cümle geçmişlerinize cümlemizle, FATİHA okunsun. Dualarınız alındı,
hayrat misali elden ele dolandı, gönülden gönüle aktı. Bayramın gelişi,
dualar ile karşılandı. Bayramdan maksat, edilen dualardır. Çünkü her
anılan geldi, geldiği ile kucaklaştı. SAMANYOLU, YUVA’ya yol açtı.
Yolumuz YUVA’nın, kolumuz GARİB’imizin. Cümlemiz cümlenizin duasını aldık,
‘ALLAH’ım.’ dedik. Uygun olan, dolguya gelendir. Dolgu nedir bilir
misiniz? Müminin AŞK dağarcığı. ‘Kalem neden oynar?’ derseniz.
Söz sohbetin tuzudur, kalbimiz dolgundur, GÜL’ümüz yolumuzdur. Gelmeden
umdunuz, ‘Muhakkak gelir.’ dediniz. Camiyi bina eden, gönülleri yoklamaz mı?
Cümle mümin kullar, GÜL’lerini koklamaz mı? Ateşler yansın, yanan kor
olsun, güzelliği yanışta bulsun. Göçünüz umduğunuz gibi olsun. Okşanan
sırtlarınız taşa gelmesin. Mutlu gecemiz kutlu olsun. ALLAH’ım kainatı NUR
ile boğsun. ‘AMİN.’ diyelim, GÜL’ümüze FATİHA okuyalım. Tevazuun
en büyük örneğini bu gece gördünüz. FATİHA’yı önce cümleye okuttu,
sonra kendine sunulanı cümleye dağıttı. Onun elinden dağılan,
cümlenin. Cümle ÜMMET-İ MUHAMMED kullarının RUH’unu, kat be kat şad
etti. Cümlenin. Açılan her kapı kulu içindir,
yumuşak yolu içindir. ‘Almadan verilmez.’ dersen, vergiden kaçmış,
şüpheye düşmüş olursun. Karşılıksız hiçbir şey olmaz,
ne var ki karşılığını ALLAH’ımdan bekle. Yemişi tazeden, kalmışı
kurudan seç. Yemeden duran, bayata dönendir. Yemeyeceğini kurut, çürütme.
Aşın tuzu katıldı, sofraya geldi, birer kaşık yendi. ALLAH’ım
cümleden RAZI olsun. Hayalin
hududu kesintiye gelmez. Şafakta
denize varan, denizde güllerin açtığını görendir. Günün gecesi, kulun
gönül penceresidir. Pencereden bak, kapatma sakın, göreceğin karanlık
değildir. Çünkü gönlü aydınlık olan karanlığı görmez. Karanlık olmasa
yıldızlar bilinmez, yıldızlar görülmese gece sevilmez, deryaya gece
yıldızın gölgesi düşmez. ‘Aynayı eline alan, yüzünü görür.’ demedim mi?
Yazı da kulun aynasıdır. Cümlenin. ‘El açalım, cümle için.’ deyin. Kendinize
duacı olun. Dolunun yanında boş olmaz. Dolan, boşu bırakmaz.
Defterimiz, GARİB’imizin olsun. Yumaklar, yazılarımızı alsın. Uyku ile bulan, uyanık kalmakta direnmesin.
ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun. Gönüller yolunda bağlantı oldu, cümle ile
bağa girildi, sohbetin tadına doyum olmadı. ‘ALLAH’a ısmarladık.’ diyelim,
alınanları hazma verelim.

‘MEVLÂNA’yım.’ diyenle yolunu veren, kumunu
eleyendir. ‘Yazıların yumuşak olmuyor.’ denir, sözüme uymadığı
söylenir. Adını almadan izin yersiz. Dünyada kalandan eline aldı. Gelen, adını
daha önce verdi. MEVLÂNA. Evet, amma CELALEDDİN RUMİ değil.
Yolsuzluk yok, yersizlik yok. Diyeceğim yine aynı; gelene, uyulsun. Ne var
ki, dünya programını kul kendi çizsin. Ona diyeceğim, yersizlik yok.
Konuşmayı dahi siz isteyin. Daha önce verdiğim duaları okumadan
çağırmayın. Yumuşak yol bulan RUHLAR gelir. İsimde yanlışlık
olur. Onun için AYET-EL KÜRSİ okunmadan yazılmasın. Onbir. Dedim, daha
önce verdiğim dualar edilsin. Konuşma günü sizler tarafından tayin
edilsin. Haftanın iki günü. Onu siz tayin ediniz, saati geçirmesin.
Şüpheye düşmeyin, ‘Nasıldır?’ demeyin. Yolunuzu kendiniz çiziniz.
MEVLÂNA’nın gelişini bilmez misin, deyişini duymaz mısın?
Şüpheyi, şüpheli hareket getirir. Sizin gönlünüzde olanı görür,
sevindirsin diye adını verir. Olandan- olmayandan ayırmayın. Kayıtsızlık
değil, yetersiz kalınmasın. ‘Sözünü yapmamak, kayıtsızlık.’ demeyin. Ona deyin
ki; ‘Biz dünya yolu değil, ahiret kapısı ararız. Dünyayı kendi çizeriz.’
Eşine de ki; ‘Yolun başını bulmak için, kapıdan geçmek gerekir.
MEVLÂNA dedi ki, ‘Kapıyı gösterir mi soralım.’ ’ Yemini etse de, gönlünü açsa
da; şaşılmasın, yolumuzdan geçilmesin. ALLAH’ıma emanet olasınız. Görgümüz yetersiz değil. Korumak, ‘Dileyene
git.’ demekle olmaz. Yalnız olmadığını bilmez misin? Unutulmasın,
GARİB’te olanın yedeği yoktur. Korunma yolu izinlerle olur, o da
yalnız GARİB’e verilir. Yoğurdu yemeyen, tadını bilmez. CAN derdine
düşen, yoğurdu arar, sevmese de yer, şifayı arar. Yumuşak bulan her RUH gelebilir. Kötülük
asla. MEVLÂNA’nın YUVA’nızda olduğu bilinmez mi? Yumuşak yol alan,
gönülde AŞK görendir. Neden ona denmesin? ‘AŞK ile dolu gönlün
olduğu bilinsin.’ Evet, yolumuzun vazifelisi değil misin? ALLAH’ıma emanet olasınız, şüpheyi silesiniz.

Hoş gördüm. Cümlenizi kutladım, ‘Selam
sizlere.’ dedim. Hummalı olunmasın, kötüye yorulmasın. Gelişten maksat, hoşnutluktandır. Dünya
günün kutlu olsun, yarının mutlu gelsin demekten, sözünü aldığını
bilmekten, huzuru büyüktür. Dualarını aldı, ‘ALLAH’ım RAZI olsun.’ dedi.
‘Huzurum büyüktür, gam etmesin. Dünya olayı onu üzüntüye sokmasın. ‘Olaylara
dargın mı?’ demesin. Dünya günümde dert almadım, hepsini hoş gördüm.’ der.
Senin gönlünde olanı, senden iyi bilir. Onun için, ‘Dert.’ deme. ‘Konuk gelen,
hatırını soran, hoş olsun. Gelmeyene de hoşluk versin ALLAH’ım.’ de.
CAN’dan aldığını CANAN’a verirsin. CANAN’ı kendi CAN’ından çok seversin.
Uyandan- uymayandan ALLAH’ım RAZI olsun, cümleye doğruyu buldursun.
Duasını her alan gelir, yakını ile kucaklaşır. Ne var ki, bunu bazı kul
görür. Yerince görürler, sevdikleri yerde dolaşırlar. Gelişi
sevişindendir. Dünya gailesi, onları huzursuz etmez. Dolaşık yumak
senden değil. Huzurun bozulması da senden değil. Seni bahane eder,
hummalarına konu yapar. Gönlünde bahar açsın, yuvanda neşe olsun ki;
anacağın gelişinde, ‘ALLAH’ım şükür.’ desin. Ayrı yuvanın sesi,
huzuru bozmaz. Olur, geçer. Yuvanın huzursuzluğu kulun ömrünü karartır.
Onun için, yuvanın huzuruna bakasın. Dualarını alanları sorarsın. ‘ALLAH’ım
RAZI olsun, duasını eksik etmesin.’ derler. Anan ile babanın. ALLAH’ım cümleden
RAZI olsun. Gönül yolundan aldım, onlara ilettim, ‘Duası sizlerle.’ dedim.
‘Alırız, ‘ALLAH’ım RAZI olsun.’ deriz, huzuru buluruz.’ dediler. ‘Dünya
olayından sıyrıldık. Yolunun, sıyrıntı olduğunu gördük. Dünya bağı
olmasın, dünya, kulu kendine bağlamasın. Evlatlarımıza duacı olduk. Yolun
en doğrusunu bilen, gönlünü ALLAH’ım yoluna bağlayan senden, ALLAH’ım
RAZI olsun.’ dediler. Duanızı ediniz. Gidenin yeri, daha belli olmaz. Her kul
anında gidişte mertebesini almaz. ‘Dünyada hazır değil mi?’ derseniz,
sorgusu suali bitmeden yerini almaz. Müstesna kullar ayrıdır. Neden sizlere geldim? Dünyadan ahiret yolunu
buldurmaya. ‘Sorgusuz sualsiz mi gideriz?’ derseniz, sorgu sualde yanınızda
oluruz. Müsterih olunuz, müjdeyi alınız. Gam edilmesin, varıştan
korkulmasın. Aynayı elinize aldınız, yüzlerinizi ULULAR’ınız ile gördünüz.
Dünyadan, varışın yolunu öğrendiniz. ALLAH’ıma şükürler olsun,
kulundan bizleri ayırmasın. Kul yolunu çevirmesin, bizleri mahzun etmesin.
‘ALLAH’a ısmarladık.’ deyim, tekrar gününüzü kutlayım. ALLAH’ım cümleden RAZI
olsun. Yumuşak olunuz. Hatunlara sözüm yok.
Yumuşayan, kendi kazanır, kendi sorgusunu azaltır. Hatun olan, dilinin
yerini bilir. Er olan, gözünün yolunu açar. Sözü, arı balınca deyin, arı
dilince değil. Yumuşak olanın sözü edilmez. Sözü edilene,
yumuşak denilmez. DEDE hatununu, şikayet ettirmedi. Oğulun
hatununu dahi sözden korudu. Selahaddin olduğundan değil, oğula
emanet edildiğinden. GARİB, Selahaddin’in kızı değil, ne var ki
karındaşıdır. Müşerref te Selahaddin’in kızı değil, Emine
hatunun kızıdır. Onlar size emanettir, sizleri koruduğunu bilseniz. Günaha
müstait olan, erkektir. Onun için onları dünyada, sizleri ahireti için korurum.
ALLAH’ım cümleden RAZI olsun. Gönlü açık olan hatunlarınız, sizlerden iyi gün
görsünler. Onların yolundan, ahiret kapısını bulasınız.

Yolumuza düşenler, sohbet ile pişenler;
cümlenize selam olsun, gönüller AŞK’la dolsun, her dileyen meclisimize
gelsin, nasibini nasibi olduğu kadar alsın. Her gelenin nasibi aynı olmaz
elbet. Yediğiniz sizin olsun, dediğiniz bizden
gelsin; içtiğiniz sizin olsun, tadını ALLAH’ım versin; meclisimiz
ALLAH’ımın ADINA kurulsun. Mübarek ayı geçtik, hak olan bayramı yaptık. Gelen
güne duacıyız. Geçen günden, yol münasip. Şüphemizi sildik, yerde toprağı gördük,
‘Dünyalık.’ dedik, toprakta yatandan künyeyi aldık. Aldığımız sadece
ibrettir. Her künyeyi sıyıran, göçünü hazırlayandır. Güğüm dolu da olsa,
boş ta kalsa; gidişe iltimas yoktur. Söyleyeni değil, olanı
bilmek yeter. Meyveyi sordun mu, kabuğunu soydun mu, olmuşunu yedin
mi, çekirdeğini dürdün mü, dünya olayını bohça misali sardın mı; senden
huzurlu kul olmaz. Her kul, haramı da helali de kendi yaratır.
ALLAH’ım “HER OLAYIN AŞIRI OLANINDAN SAKININ.” der, verişine ölçü
vurmaz. ‘İki yüz elli gram üzüm ye, gerisini yeme haramdır.’ demez. Amma
sen, kendini ölçüye vurursan, ‘Benim ölçüm bu kadardır.’ dersen; ondan ötesi
haramdır. Aşını yedin, ‘Şükür.’ dedin; baklava gördün, ‘Daha olsun.’
dedin; orası, haramdır. Midenin alışına uyacaksın, bünyenin alışına
uyacaksın, nefsinin alışına uyacaksın. Uymadığın, haramdır. ‘Gözlerimiz açıla, NURU ile saçıla,
RAHMETİ’ni gördüre, CEMALİ’ne erdire.’ dedik, duacı olduk.
SAHİB’ini bulduk, deryasına vardık, dünya halini dürdük, sevgimizi sergiye
koyduk. Sohbetimiz yozmasın, esastan çıkılmasın, sevgimiz sergiye konmasın.
Şahı gören, ayağa kalkandır. Fistanını düzelten, sözde saygıya
varandır. Saygınız; bedende-sözde değil, gönülde olsun, sohbetin aslından
çıkılmasın. Gülen ile ağlayan aynı gayede gidendir.
Üzüntü eden, ALLAH’ıma el açmaya vesile olduğu için, üzüntüsüne
şükretmelidir. Üzüntüde olan, ALLAH’ına yakarandır. ALLAH’ım, yakaran
kulunun yanında olur, üzüntüden kurtarmaz. ‘Beni’ diyen yanılır. ALLAH’ım
dünyayı senden almış, KENDİ yanına varmış, ondan büyük RAHMET mi
olur? Göç değil. Üzüntünün ardından gülüş. Onun sevincidir. Çünkü
‘ALLAH’ım beni gördü, muradımı verdi.’ dersin. Onun için sevinirsin. Korkuyu
silelim, yolda kalmayacağımız bilelim. RAHMETİ’ne varacağımız
zahmetine, katlanalım. YUYAN’ın aldığı; RAHMETİ’ni
dilediğidir, zahmetine şikayetsiz katlandığıdır. ‘GARİB’e
yorgunluk.’ dediğiniz yanlıştır. RAHMETİ’ni diledi, zahmeti ona
NUR gibi geldi. Almayı bilen her kula. Dünyadan geçtiniz mi, sohbete
koştunuz mu; elbette nasibiniz olur. Dünyadan geçmek, yemeden-içmeden
kesilmek değildir; dünyayı severek sohbeti bulmak, sevgi ile sözü
birbirine katlamak, kulun dünya ölçüsünü ahirete bağlamaktır. Kul zikir ile de varır. AŞK ile varmak,
sonsuz sevmektir. Sevgiyi karıncaya bile yöneltmek. Arı, eğer
iğneledi ise onu ezmek değil, kendi hatanı sezmek gerek. Sohbetten
çıkılmadıkça, sözümüz sana verilir. Arının verişi, dünyaya yerini
bildirişidir. Kolunu versen ona, yürür gider; ne var ki derdini sürür
gider. YAHYA HAZRETLERİ der ki: “Derdime derman olanı arı sandım, arıya
inandığıma yandım. ‘Arıya derman veren, ALLAH’ım.’ dedim, bildim.” Arıya
veren kim, sana sardıran kim? Ne var ki, arıyı seçmesi kuluna hizmette
görmesindendir. Asmada arı, gülde arı, çiçekte arı, ağaçta arı. Karınca
yalnız yerden alır, kendi kilerini doldurur. Arı, daha önce verdim; cümleye
çalışır, cümleden toplar, ALLAH’ımın verdiği her nimetten toplar. Demet
ile topladık, YM diyelim.

Aymayı bilenlerle, sohbeti alanlara, selam derim;
sözü merdivene getiririm. Söyleyiş, alışa denktir. Meydanı
aşanla, merdiven başına gelen; yolunu yürüyendir. Merdiven
başına geldik, meydana nazar ettik; ne yolda taş kalmış, ne kula
baş eğmiş. ‘ALLAH’ım.’ dedik, geldik merdiveni bulduk. Ne var
ki, buluşu kendimiz bilelim, ‘Biz bulduk.’ demeyelim, buluşumuza
sevinmeyelim. Verişim, yolunu görüşümdür. Aşık olan yanar,
‘Serinlesem.’ der. Serinletmek için dedim, gönüllere nur serptim.
Alacağınız müjde budur. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun. Dendiği gibi olsa, yol söz ile dursa;
ALLAH’ım kuluna dil vermezdi. Denir ki, ‘Sözünü sert diyenin, yolu yoktur.’
Sert olan; yolunda kırıla döküle yumuşar, kum misali yol alır. YAHYA
HAZRETLERİ der ki: “Rüyayı gören de, yorumunu veren de, ALLAH’ımın kulu.
Ne var ki, ikisinin bağlanır yolu, belli olur hali. Yeğdir; her kula
nasip kale burcuna varmak, cümleyi oradan görmek. Ne var ki, merdiven çıkmaya
layık olmak gerek. Dünyanın zehrini de aldık, şerbetini de içtik. Ne
zehrinden kahrolduk, ne şerbetinden kalb olduk. Ne aldı isek, gönülden
aldık. Zehri de şerbeti de, gelenlere bıraktık. Yol niye yürünür? Sona
varayım diye. Dağ niye çıkılır? Etrafa nazar edelim diye. Denize niye
girilir? Her kul ne niyet ile girerse, ameline göre alır. Kimi serinler, kimi
şifasını alır, kimi paklanır, kimi haklanır. HAK nedir? ‘Haklanmış’
sözü, aslında ALLAH’ını kendinde bulmuş olanadır. Aslında ölüm yoktur. Kul
vardır sözünü eder, ‘Kum çölde, su gölde.’ der, sudan geçer gider. Kul vardır
çölü yol diye, gölü hal diye arar; halini, göle verir. Gölde suyunu arayan,
çölde ağaç dikeyim diyen; zahmeti boşa harcayandır. Gümüş niye
aranır? ‘Dünyayı alayım.’ desen, gümüş zaten dünyanın. Her kul ‘Dünya
benim.’ dese, hakkıdır. Tek başına dağa var, ‘ALLAH’ım, dünyanın
sahibiyim.’ de, kendini öyle görürsün. Dünya senin için yaratılmadı mı? Elbet
senin. Her kulun, anda bulduğu nokta onundur. Fakir olan, dünyadan mülk
almaya çalışandır. Hakir olan, her kuldan kendini üstün görendir. Dünya
senin iken, ondan bir parça almak fakirlik; NUR ile yaratılmış iken, onu
nefis ile harcamak hakirliktir. Gününde yarınını düşünmek, hasislik.
Kuşak niye bağlanır, düğüm niye yapılır, düğme niye
dikilir? Her olayın sırrı vardır. Dünya kula açık gibi gelse de; sadece
görüntüsü açıktır, oluşu sırdır. Dünya kula sır, kul dünyaya sır.
‘Göğün altı-üstü.’ denir, kainat, meydan misali konuşulur. Ne var ki,
kainatın ne tavanı ne tabanı vardır. Nasıl ki havada gördüğün kelebek
uçar, dünya da öyledir. Kainatta döner-döner. Gezindiğinin ispatı açıktır.
Yıllar evveli düşünün, hava değişimi olmadı mı? Daha yakın
günler, çocukluğunuzda bildiğiniz günler. Lütuf ALLAH’ımdan, söz
bizden. Kul gelenle gideni, gine kuldan bilir, olaya yorar. Olay, aslında
dolaydır. Cemile neden gerek? Cem edenden. ALLAH’ım elbet.
Cem etmek, kulun elinde midir? Nagihandan lütfuna nazar kılan,
danıştığından nasip alandır. Nagihan olan, kendini saklayandır;
kendini saklayan, ALLAH’ıma açandır. Maya ile yoğrulan, ekşimeğe
yüz tutandır. Mayayı geçirmeden ekmeği fırına ver ki, yerince olsun.
Cümleye veririm, alanı görürüm. Varolan, görülendir. ‘Varolanı görmüyorum.’
dersen, ‘Gözünü aç.’ derim. ALLAH’ım, “KAİNATA KENDİMDEN, KENDİ
NURUMDAN VERDİM.” der. Sen görmezsen; gözün görmediği için, gönül
açılmadığı için derim. Ahireti niye ararsın? Dünyayı niye tararsın? Gönül
gözü açmayı denersen, dünyayı da ahireti de bir yana koyarsın. YUNUS,
ALLAH’ımın kulu değil mi? Her kul aynı fırında pişmez mi? Her kul
aynı dünyaya düşmez mi? Somun aldım, yola durdum, ‘Dileyen var mı?’ dedim.
Ne somun bitti, ne kul; her dileyene yetti. ‘Dileyen alsın.’ dedim gelenlere de
sundum.

Gidenle yazıya verilen, sohbetin özüdür. Verileni
dedim, Çelebi’ye söyledim. Gönülden aldığı gibi yürüsün. Dünya kaygusu
ALLAH’ımı unutturmasın; unuttuğun, dünya gailesi olsun. Çünkü sen dünyayı
deremezsin, amma dünya seni dürer. Yoğurt yediğin, mideni
dinlendirdiğindir; süt içtiğin, duvarını sıvadığındır; muhallebi,
mide yollarına hizmettir. Hepsinden yemeli, bedeni dinlendirmeli. Amelin,
bedenle ruhunu da dinlendirmek olsun. Dayandığın dumansız duvar olsun ki,
bedenine sıvanmasın. Aydın olan her kul, aydın yolu açar; aydın olan
kul, karanlıktan kaçar. Aymayı bilen, karanlığa girmez. Girmez, çünkü
olaylara şüphe ile bakmaz ve RUH’unu karartmaz. Yorgunluk bedenedir,
bedensiz var olana değil. Bedenden kurtulan, sanmayın örtülür. Duamız,
toprak altına girene değil, bedensiz aramızda dolaşana olsun. Oymayı aldığın günden işler durursun,
danıştığın gibi gözler durursun; YUVA’ya gelenle, gezer durursun.
Gölgeyi, yorgunluğu dinlendirir diye seçersin, günün geçsin diye
değil. Her gidilen yolun yorgunluğu olur elbet. ‘Gün geçsin,
ağaç gölgesini yalnız bana versin.’ demezsin. Gördüğün, aldığın
yolun neticesidir. Doğusunu bildiğin, -Doğuş
değil, doğu- ‘KABE’ye yakın.’ dediğin alındı. Götüren, olacaktan
haber veren, KABE’de yolunu bekleyen, HAZRETİ ALİ. Ona, yolunu
değil elini verdi. Onu tatmak. Nasibi olan, ağızda tadı eksik olmasın
diye yolunu O'na bağlar. Kapın ALLAH’ıma açık, bağlamaya hacet yok.
Sorgunun yolunu sergiye vermek, ağızdan geleni ele almaya benzer. Elde
dilendiği şekle konur. Sayısı ne sende ne bende, VEREN YÜCE’de. Gönül sohbete susar, sohbet geceyi açar,
karanlığı örter. ‘Alacağım.’ dersen, sohbet sanma çok verir; ‘Gün
geçireyim.’ dersen, boş geçer. Bağlantı, ALLAH’ıma olsun; sohbet,
karanlığı örtsün. Saray diledin, ‘Yaptırayım.’ dedin. Sarayın,
taşını toprağını tanzimdir. Onu ancak düzene kul koyar. Malzemeyi,
kuldan bekleme. AŞK yolunu veririm, sizleri
yetiştiririm. Görmeye değil, varmaya layık oldun mu? Nasıl olsa
görürsün. CEMALİ’ni görmek, LÜTFU’na layık olmaktır. LÜTFU’nu dile, O'na
layık olmaya çalış ki, varanda göresin. Yolunu sükunet ile yürü. ‘Yerden
toprağı alayım, ayağımı hızlı tutayım.’ deme. Adım-adım yürü ki,
sağlam basasın. Sorulan, koşuya çıkmaya benzer. Her koşuya çıkan
varamaz, zorlamadır. ALLAH’ıma zor yapılmaz, zamansız görgü dilenmez. Senin
verdiğin kadar, sana da verilir. Senin verdiğin nedir? Senin olan
AŞK’ındır.

Huzurumuzun, yolumuzdan olduğu bilinsin;
gönülden, dumanın kalan izi silinsin; danışılan elden hal edinsin, o gün
yolun çizilsin. Duman dağıldı, güneş göründü. Oymayı ele aldık, askıya suyu koyduk, kuluna ikram
ettik. ALLAH’ım cümlenizden RAZI olsun. Suyu askıya neden koyarsın? Dileyene
vermek için. Tepsiyi sofraya sakladım. Askıyı da kalabalıkta verirsin, ne var
ki ayak üstü olanına. Aşığın suyu, nerde olsa dökülmez, avucuna bile
alsa. Her kulun sevgisi gönlünde olsun, AŞK’ın ALLAH’ımı buldursun, aymayı
bilsin. Alanın azı çoğu değil, doldurduğu
yerdir mühim olan. Bazen çok büyük çukura gelir, dibinde kalır. Az küçük çukura
gelir, artanı elde kalır. ALLAH’ım, kulunun kanaatine göre çukurunu da verir. YÜCE’nin YÜCELİĞİ, kulunun gönlüne
dolsun. Kul bilirse, bildiğine sevinsin. Olmayana gönül koymasın, kalan
için üzüntü etmesin; ‘Az.’ diye derde düşmesin, olanla kanaat etsin.
‘ALLAH’ım.’ desin, ‘SEN’den gelen nasibimdir, verdiğin alnımın terinedir.’
Dolduracak çukur olmaz, elde kalan öyle olmaz. ‘Mayalanmış hamur misali
büyüyeceğine inandım, SANA şükürler ettim, olanla yetindim.’ ALLAH
elbet verir. Ne var ki, oradan ne cevap beklenir? Dağa bağırırsan,
cevabını alırsın; kendi sesini. Adalet, kulun maddi hakkını korur; asalet,
şanını. Mümin kul da, imanını korur. İmandan nasibi olmayan; önce
asaletini, sonra adaletini kaybeder. Korumak, eline verilmez ki. İmanını
kaybeden; önce ahiretini, sonrada dünyasını kaybeder. Ne var ki, dünya kaybı
kulun hayrınadır. Dünyanın boşluğu, kendisine gösterilir, ‘Dönse.’
diye beklenir. Ne mutlu aymayı bilene, dünyadan dönene.

Yumuşak yol dilendi, günü gelmeden çözüm
istendi, on gün dolmadan sohbet arandı. Sözümüz sohbetimiz kimseye kapanmaz,
günü geçse de siteme varılmaz, ayılmadan verilmez, verenin sorusu edilmez. Kendini sözümüz ile avutana. ‘Yazısı değil.’
denmesin, hayali bozulmasın. ‘MEVLÂNA yazdırmaz.’ dedim ona, ne var ki,
‘MEVLÂNA’nın himayesinde yazılır.’ der, kendine öylece sohbet arar. Varsın öyle
bilsin, muradı HAK YOLU’ndan olsun, dileği HAK YOLU’ndandır. ALLAH’ım
muradını versin. Ağacın yaprağını düşünün. Daha önce
dedim, güneşe kendini alıştıran yanmaz. Ağacın yaprağı,
yazın en sıcak gününde sararmaz. Halbuki yere dikilen ekin, sıcağa
dayanamaz. Neden, ekin mi kıymetsiz, yaprak mı kıymetli? Hepsi, kıymeti
olduğu için yaratılır. Ne var ki, toprağa varan kökün kuvveti, bedeni
dik tutar. Ağacın yaprağı ne kadar çok olursa, gölgesi o kadar büyük
olur. Daha önce konuşuldu, YUNUS ile MEVLÂNA
ölçüldü. YUNUS’um selvi miseli uzadı, MEVLÂNA çınar misali genişledi.
MEVLÂNA’nın gölgesi büyük oldu. Neden? YUNUS’tan üstün olduğundan mı?
Asla! Ona dünya öyle takdir edildi, çünkü eğitimci geldi dünyaya.
Eğitti, öğüttü, yoğurdu, pişirdi, fırına verdi,
aldığını cümleye dağıttı. MEVLÂNA vazifesini yaptı, üstünlüğünü
değil. ‘İlimle mi olur, ülfet ile mi?’ dendi. Olmak, bilmekledir;
bilmek, görmekledir; görmek, sevmekledir. YUNUS’um, kendi ilimi ile buldu,
gördü, sevdi. Sen ona nasıl ‘Cahil.’ dersin. Bilmeye aklı eren, görmekten masun
kalmaz. Görmeye gücü yeten, sevmeyi yolundan atmaz. Ne ilmin, ne ulmun sözü
edilmez. Ulmun, şu demektir; ulemanın. Ulema olmak için yüzlerce kitap
okunmaz. Yumuşak olandan, ALLAH’ım İLMİ’ni sakınmaz. Önüne
serer, “GÖRSÜN KULUM.” der. Görmek için, bilmek değil dilemek gerek.
YUNUS’um dinledi uydu, kainatın ilmini bir dağda gördü. ‘Kainatın ilmi,
bir dağda görülür mü?’ dersen, bir dalda dahi görürsün. Geldim. Gelişim, ne kulun hali ne
geleceğin falıdır, her dileyen kulun yoludur. ‘Yol’ dediniz sordum, dört
yol ağzında durdum. ‘Ona mı, buna mı?’ dediniz. Benim diyeceğim; ne
ona ne buna, YÜCE’ye olsun. Dört
yol, daha önce sorulan tarikat. Senin gayen nedir? ALLAH’ıma varmak. Tarikatın
gayesi nedir? O da varmak. Seyahate yalnız da gidilir, gurupla da gidilir.
Gurup ile giden, neşeyle varandır; yalnız giden, gördüğünü bilendir.
Karışık olanı sen çözeceksin, ben değil. Ben sana, önüne, sererim.
Yumak, dünya kuluna ‘Ömür.’ denen hengamedir. Sabır ile çözersin, ‘Sonuna
vardım.’ dersin. Dileyen, dört yol ağzında olan; dilediği yolu
seçsin, hapsi ALLAH’ıma götürür bilsin. Ne var ki, ‘Hangisi?’ diye benden
sorulmasın. Kestirmeyi ALLAH’ımdan dile, önüne sersin. Yalnız unutma, kestirme
derken, kendini nerde bulurum sanırsın? Kendini bulan, dünyada kalmaz; dünyada
iken, bulduğunu bilmez. Her kul VELİ olmaz elbet. Her EREN, ALLAH’ımı
bulandır, ne var ki göçtüğü an bilendir. Öbür alem, yalnız
VELİLER’in, o da en son demlerinde gördükleridir. ERENLER, VELİ
değildir. VELİ, hem ilmi, hem ulmu olanlar. ERENLER, güzel ahlakları
ile bulanlardır. Neden bunları gelene sormadın? Haddini bilmekten
değil, alacağın cevap ile tatmin olamayacağından sormadın.
Tatmin olamayacağın kulun ardından gitmek yersizdir. Sohbet demedim.
‘’ dedim geldim, yolunuza ışık tuttum. Yolunuza ışık
tuttu isem, neden ‘Olmaz.’ dersin. ‘Olmaz.’ diyen, neden gelmez, sohbetimizde
bulunmaz. Büyüklük onda mı bende mi, yoksa YARATAN’da mı? ‘Bende değil.’
dedim, cümle ile sohbetine gittim. Sohbetimiz yersiz mi, yolsuz mu? ALLAH’ımın
kulu gelmez, sohbetimize teveccüh etmez. BÜYÜKLÜK, unutulmasın ALLAH’ımdadır.
Sözünü kabına mal etmesin. ‘Büyüklük yapan düşer.’ demesin. Büyüklüğe
edep, kulu kulun önünde eğilmeye davet etmez. ALLAH’ımın önünde secde
edilir, kulu sadece sevilir; edebe riayet odur. Edep, kulunun önünde
eğilip elini öpmek değil, kulunu kulundan ayırmamaktır. HAK NURU’na,
onda değil kendinde teveccüh et. Onu ve cümleyi sadece sevmeyi bil. Çünkü
ALLAH’ımın NURU ne sadece onda, ne de bendedir; cümlededir. Önümde
eğilenin kulluğuna hürmet, yersiz. Her VELİ’nin yolu birdir, sözü
söyleşiş tarzı ayrı olsa da. Her VELİ, kul ayırmadığı için,
kulun önünde eğilmediği için VELİ olur. Ondan sonra gelenler,
VELİ olduğunu bilenler, onun adını kendine mal edenler; ‘Yol.’ der,
şeyhlik taslar. Gelelim günün konusuna, gidilen yolun kaygusuna.
Gittik-gördük, dualarımızı verdik, alanlarla beraber olduk. ‘Yeri orası mı?’
denir. Sen orası bildin ya, orada beraber oldun ya, orada kavuştun ya;
orda olmuş, buraya gelmiş, sözü mü olur? Ne var ki, kulun
verdiği güç, yoluna çiçek diker. Kendi yoluna elbet, o zaten çiçek içinde.
‘Hata var mı?’ diyene sözüm, hatayı yanda-yönde olmadıkça üzüntüsünü etmek
yersiz. Yanında olan nedir? Yönünü tayin eden, nefsine savaş veren. Aynayı ele verdik, ‘YUNUS’um sizin ile.’ dedik,
yoldan karşıladık, arada şakalaştık, yürüyüşe verdik.
‘Saplandı.’ diyen, korkuya düşene güldük, yavruları peşinize saldık.
Dualarınızı ettiniz, ‘Gönülce olmadı.’ dediniz. Ne var ki, gönülce olan, gönül
alınandır. İbadet, yuvanda da olur, dileğince anılır. Gönül almak,
kuluna sevgi göstermek; ziyaretine gittiğin zatı da memnun eder, en büyük
ibadet odur. Verilen buğday tanesi dahi, ALLAH’ımın kabulüdür. ‘Yerinde mi
oldu?’ denmesin. Yerini sen değil ALLAH’ım tayin eder. Gönül ziyareti;
gönülleri hoş, cümleyi sarhoş etti. Kabulü, ALLAH’ımdandır. Yanılma.
Sözümüz bitmeden gidilmez, kulun sözü bahane olmaz. Gitmek değil, her an
yanınızdayım, gönlünüzdeyim. Ne var ki, günlerin gecelerin birbirine gebe
olduğu müddet içinde, sohbetimiz aramızda olsun. Evet cemaat kurulmasın.
Sözümüz açık, kalabalık olmaktan kaçınılsın. Aramızda olan söz için demem,
kalabalığa yer yok.

Her olayda GARİB’te kaygu ararım, tevekkülü
bulurum; ‘ALLAH’ım.’ derim, duacı olurum. Komşu
gönlü alanın, yolda kalana
el verenin; yumağı bizlerce çözülür. ALLAH’ımın ZATI, kumun yerde
oluşu; ALLAH’ımın SIFATI, kula sırtını verişi. Müstesna olan her
şey, göze görünmese de geldiği yeri belirtmez mi? Kum derken, gözünün
önüne kumun her zerresi gelmez mi? Kum, her zerresinden vermez mi?
Denize dahi
beşik olmaz mı? Nehirlere yatak olmaz mı? Kulun varlığı, kuma
eşittir; kumdan ayrıldığı an, YARATAN’a eşittir. ‘YARATAN’a eşittir.’
demek, dünyada harcamadığımız NURU kadar O’na yakınız. Yakınlığın adı,
eşit demek değil midir? Ne kadar küçük olsak da, niyazımız kadar
O’na yaklaşırız. ALLAH’ımın dünyaya verdiği nimetler, kullarını
yaratması karşısında çok az kalır. Çünkü kullarına KENDİ’nden,
dünyaya GÜCÜ’nden verir. Kâinat,
zaten O'nun MÜLKÜ. Yaması
fistanında, her sözü destanında. YUNUS’um,
yolunu aldığı, ‘TABDUK EMRE.’ dediği günden; ne yolunu şaştı, ne
toprağı
deşti, ne acele koştu, ne bilmeden coştu. Yalnız kendini kendine
verdikleri
an şaştı. Koşarsan düşersin, durursan kalırsın. Adım-adım
gidersen vardığını, bilesin. Yolda yolcu görürsen dürtme, dama taşı
değildir. Her hataya sert olma, belki hata sendedir. Danışmadan söz
etme, belki yalandır. Gelenin sazı çalmaz, duranın dili demez, diyenin
eli tutmaz,
gelenin hiç biri ALLAH’ıma dayanmaz. Onun için, ona dayanan, sağlam
destek
bulmaz. YUVA’nın yollarına açtığını unutan, ALLAH’ımdan silinendir.
Unutulmasın, dediğim gün gelende, dilden de verilecek. Sanılmasın,
yazımız
kesildi. Asla. Sözümüz cümleyedir. Biz tarikat ehli değiliz. Biz
zümreye
bağlı kalmayız. Cümle söz alacak, sözümüz cümleye bağlanacak. Oku
atmak için, yayı germek gerektir. Yayı gerdi isen, oku attı isen; geri
çekmek
elinden gelmez, elin arkasından ermez. Bırak vardığı yeri bulsun, duacı
ol
hatasız varsın. Kalıp nedir? Beden. Ruh nedir? NUR’dan. Güzel
nedir? NURU’nu bilenden. O’nun NURU’ndan olduğunu bilen, NURU’na leke
düşürmemeğe çalışır. Aslında NUR leke almaz, NUR ile RUH arasına
perde koyar. RUH varlıktır, varlığı NURU ile besler. Adımını büyük atan gideceği
yere çabuk varandır, dumana yer veren, kendinde olanı görmeyendir. HAZRETİ
OSMAN der ki: “NURU’ndan aldığımdan, günümü bildiğimden, kalede
gözüm kalmaz. Kimseye sözüm olmaz. Gönlüne olgunluk alandan, dünya mülkü
sorulmaz.” Zembile koyduğun, alabildiğin kadardır. Zengine
yedirdiğin, gülebildiği kadardır. Fakirin zengine verdiği, onu
güldürür. Güldükçe gaflete düşürür. Eğer fakir ona verebildi ise;
candan vermiştir, verdiğini nasibinden kesmiştir. Ahiretin yolu; yolunu bilenle bulunur,
dünyayı sevenle değil. Dolu gönül, dünya tamahına yer bulamaz, çünkü
gönülde AŞK’tan yer kalmaz. Yemediği aşa, kul ‘Kötü.’ demez,
dumanını yüzüne üfürmez. ‘Meyden aldığım.’ deme, gönlünü meye bağlama. Gönülde var ise, mey
sana verir? Gönülde olmayanı, yere serer. Her mey alan sarhoş olur. Kimisi
AŞK ile döner, kimi yere serilir. Ya içmeyi bilmeyendir, ya bünyede
olmayandır. Olmayanı zorlama, kuyuya boş diye dışarıdan su doldurmaya
benzer. Her yaratılan, aslını bilir. Soylu soyuna güvenmese, ALLAH’ımı tanır.
Kumun aslını taştır dersek, taşa da hürmet ederiz. Madem ki kumun
aslı taştır; ALLAH’ımın kuluna dünyada verdiği gaile, taşın
taşa çarpması örneğidir. ‘Varayım çarpayım, sonunda kum olayım.’
dersen, çarpışa katlanırsan; kum olduğunda, üstüne taş
yığsalar duymazsın. Koşuya hazır olan atı durduramazsın, koşmaya
niyetli olmayanı koşturamazsın; seni atar, geri döner. Meşeyi
dağda, asmayı bağda gör; yerde kumu, kökte sonu bul. Sepeti rafta
bırakma, kalemi kutuya atma. Nedeni kuldan bilme, hataya ordan düşme.
Değişen olsa yanarım, AŞK’ından nasıl dönerim? Kul dünyayı sevdiği kadar, ahireti de
severse; dünyayı gönülden siler, sadece bedeni görevli kılar. Neden kul dünyada
mutsuzdur? Çünkü beden ile gönül savaştadır. Bedenin ameline gönül razı olmaz,
kainata kendini bağlamaz. ‘Hür geldim, kafese girdim; kafesin ameline esir
olmayım.’ der, mücadele eder. Savaşı, kuvvetli olan kazanır.

YUVA’mız yol için, yumuşak yolu
bulanlara açıldı. Sözümüz, gönül açanlara verildi. Günün olayları elenmedi,
günlük olay belenmedi. Her yumuşak yol, MEYDAN kapısında durur. Durak,
MEYDAN’a girişe mehildir. Yeşil rengi severiz, huzurun dengi
olduğunu görürüz. Pembeyi severiz, ‘GÜL’ün dengidir.’ deriz. AŞKI’na
kırmızıda düşeriz, turuncuda KUDRETİ’ni buluruz. Morda bakarız,
‘Cümlesinden geçtik, morda durduk.’ deriz. Maviyi deniz ile gökte
düğümleriz. Sarıyı gönlümüze bohça örneği gibi sararız. Kamu kulun ölçüsü olmalı, kulun görgüsü kamuya
uymalı. Nasip ayaklıdır, kulu oturduğu
yerde de bulur. Masayı mümin kul da kullanır, mümin olmayan da. Ne
var ki, mümin olan övünmez, kaybedince dövünmez. Hatasız kul olmaz, ne var ki
olacaktan kaçılmaz. Hoyrat olmadıkça, yerinme. Bir lokma bir hırka günü geçeli asırlar oldu,
günde kul kamuya uydu. Uyduğun kadarıyla güzel, gerisi gazeldir.
Yaşantında kula yük olma yeter. ALLAH’ım KENDİ’ne yük olanı yaratmaz,
yarattığını KENDİ’nden uzaklaştırmaz. Kulun yükü de, ALLAH’ıma
değil dünyayadır. Ne var ki, dünya da kul ile ölçüsünü alır, kul olmasa
top örneği ortada kalır. Huyun en güzeli; huysuza ‘Sen güzelsin.’
diyebilendedir, huysuzda güzeli bulabilendedir, düğümünü çözmesine yardım
edebilendedir. GARİB’e gelecek bizlerce önlenir, her olay
gözlenir. Günümüz, hayır olana açılır. Gönlünü yokladım, çiçek diye kokladım;
‘ALLAH’ım.’ dedim, ‘ÖLÇÜN’de ne yanılırsın, ne aldanırsın, sen seçtiğini
bilirsin.’

Mümin olandan yol bilenden, sohbetin gününü
sorandan muadele. Muadele, merakın ileri derecesi. ‘Neden demez, günde yazmaz?’
denir, nedeni sorulur. Her kul, kendi gücünce imtihana katılır. Olayın nedeni
sorulmaz, ‘Öyle mi, böyle mi?’ diye söz gezdirilmez. Daha önce dedim, olay söz
kesimidir. Daha iki satır önce, ‘Neden?’ diye sorulmaz dedim. Söz kesimi neden
olur? Bir kitap bitende, ikinciye aynı gün başlanmaz. Günde verdiğim yazıyı, KATİB
ÇELEBİ’ye veriniz, yazının sonuna ilave ediniz. İkinci kitaba hazır
olunuz, ne var ki, günü sorulmasın. Mahzuru olsaydı, daha önce söylerdim. Ne
var ki, kuldan söz alınmasın, adımıza söz verilmesin ve kul ayrımı yapılmasın.
YUVA içinde. Kitabın hazırlanışına yardımcı olunacak. Geçen günde
konuşulan gibi değil. Daha önce verdim; sözümüz cümleye, zümreye
değil. Konuşulduğu gibi yapılanda, zümrede kalır. ‘Nasıl olur?’
diye düşünülmesin. Güne kadar geleni, siz mi düşündünüz? Kitap
olacak, teksir değil. Dileyen kendi elinde olanı yapsın, tamamı bizde
kalsın. DEDE’n değil, YÜCE. Gelelim yazımızın son sözüne, yani biten kitabın
sonuna. “Güne verilen yazımız; kulun yoluna ışık olsun diye, dünya yükünden
kurtulsun diye idi. Okunsun, her derde deva aransın, cevabı bulunsun. Kitabımız
okuyup ta, ‘Hala derdime deva bulamadım.’ diyen; uyansın, yeniden okusun.
Mutlaka devasını bulacak, yolunu alacaktır. Cümlenize yolda ışık, gönülde
aşık, aşında kaşık bulmasını diler, sözümü AŞK’ıma
düğüm atıp bağlarım. ‘AŞK’ın düğümü olur mu?’ dersen,
düğüm atmazsan çözülür derim. ALLAH’ıma emanet, cümle kullarına selamet
dilerim.” Cümleye. Gelecek kitabımıza kadar. İkinci
kitabımız, sohbetin yolunu bulanlara, AŞK’ını arayanlaradır. Yolunu
arayan, birinci kitaba döner. ‘Olmuyor.’ dediğin olmuş, sorulan yolunu
bulmuş. Senin nasibin gelir seni bulur. Sen üzüntü etme, sofrana konacak
aşı bekle. O suyun başında. Olanın, bunu sorması yersiz. Madem ki sen
ALLAH’ımdan dilersin, ULU’nun sohbetini bilmez misin? Diledi, önünde sofra
buldu. Sunduğum, olacağın yakın görünüşte durduğudur. Saman yersiz midir, ot köksüz müdür? At ta yerinde,
ot ta. Kökünde oldukça yumuşak gelir, ot saman olanda sertleşir; ne
var ki, yükü hafifler. ‘Köküm?’ dersin sorarsın, saman olmaktan korkarsın. Ne
ot kalmaktan, ne saman olmaktan korkma. ALLAH’ıma dayandın, yumağından
sakınma. Maddeyi sordun ya. ALLAH’ım, yüce dağa çok kar verir, küçük
dağın yükü hafif olur. Ne var ki, vazifesi asla hafife alınmaz.
Dağdan maksat, gönülleriniz değil amellerinizdir. Vazifeniz;
yumuşak yol dileyenlere, ‘Susuz kaldık.’ diyenlere. Suyu hangi dağ
bol verir? Ne var ki, ağaçları yetiştiren küçük dağlardır.
Kamunun beklediğini, yüce dağ verir; kanunun beklediğini, küçük
dağ. Kanun neyi bekler? İyi yetişmiş kulu. İyi kulu
kim yetiştirir? Sevgiyi gönülden bilen. Sevgiyi gönülden bilen,
yetişenlere de öğretir. Öğretmenin etrafında olunuz ki,
‘Ağacı bol dağ.’ denilsin. Dediğim budur. Biri sevgisinden
veren, etrafa yayabilen; öbürü gönlünü çağlayanlara kaptıran, önüne gelene
doğru yola kattıran. Bizim vazifemiz yüce dağ misali, gönlümüzün
masalıdır. ‘Ben de mi?’ deme. Ben, GARİB, sen. Yazımız yanlız YUVA’da
verilir. ‘Bize de mi?’ diyene, ne deyim.

Yumuşak oluşun gününe vardık. Yazıyı
veren güne niyet kurduk, ALLAH’ımdan İZİN aldık. Cumayı, sadece
gündüz dileyene verdik. Sorusunu seçen gelsin, faldan değil yoldan olsun.
Sonun ne olacağı değil, çıkamadığı olaydan yolu sorulsun. Gece
sohbetimizde olanların, gündüze katılması yersiz. Geceden nasip alan, günde
gelenlere hak tanısın. Şah meydanda dursa, ‘Cümle kullarım.’ derse;
kulun dediği, sadece meydanda gördüğüdür. Ona ‘Benim.’ diyen,
şaha boyun eğendir. Sende olan, bende değildir. Yumuşayan
kulun yolu, taştan arıdır. Düşen yaprakta güzeli görür, kayguya elini
çevirir. Şah değiliz seçelim, ‘Meydan bizim.’ diyelim. Sözü söze
katmadan, yularını çekmeden, yola odun katmadan yürümeyi bilesin, ‘Öyle olur.’
diyesin. Mümin olan bilir, konuğunu sever, bir dilim somunu, konuk ile
paylaşır.

Yolumuz uzadı, kâinatı sardı, ötesine
vardı. Sardığı yerde gördü, gördüğü yerde duydu, duyduğu yerde
yandı. Yanan beden değil, gönül ateş aldı. Her madde yandığı
yerde hafifler ve yukarı doğru gider. Yukarıdan maksat; olduğu yer
değil, vardığı yerdir. Cümlenize hoş geldiniz der, AŞK ile
hepinizi sararım. Sardığım bedenler değil, AŞK ile
yanan gönüllerdir. Her ayrı olan madde, yandığında tek alev olur.
RUHLAR’ın birleşimi odur işte. Yandığında, ot da ağaç da
aynı alevde birleşir. AŞK’ımız aynı alevle birleşsin, cümlemiz
varanda buluşsun. Gönüllerdeki soruları silin, sizler de sorusuz
kalın. Sorusuz kalın ki, sorusuz bulasınız. Kainatın sırrı, yalnız O’ndadır.
Demeyin EVLİYA’nın elindedir, EVLİYA’nın sadece gören gözündedir.
Gözde olan, dile verilmez; kulun sorusu ile, kainatın sırrı çözülmez. Sorunun
içinde bin bir soru gizlidir, her bir sorunun da bin bir sorusu vardır. Binin birini
alsan, onun da bin bir sorusu vardır. Kendini soru ile değil, arı ile bul.
Arı, paklıktır. MEVLÂNA değil, veren YÜCE’dir. MEVLÂNA,
YÜCE’den sözcüdür; pervane misali döner, AŞKI ile yanar. Yazda yanar,
kışta yanar. Yazın ALLAH’ımın ateşi, ya kış, kulun ateşi
midir? Asmayı budadın, dalını ocakta yaktın; ısındığın, senden mi? Ne
yerdeki senin, ne gökteki benim, cümlesi sadece O’nun. Ocakta da yaksan, gökten
de beklesen; aldığın ateş, sadece bedeni ısıtır. Gönlünü ısıtan,
AŞK ateşidir. Gönülü ısıtan, ne eldedir ne dildedir; ALLAH’ım,
dileyene lütfeder. Manayı dileyene, maddeyi dilediğine verir. Beden bedeni tavaf etti ise, bedende yol arama.
Müstesna kul, bedeni bırakıp, gönül ile tavaf edendir. Gönül ile tavaf nedir?
Haccını varmadan bulan, ölmeden ölen, görmeden seven, duymadan ilmine varandır.
‘Varmak, yumuşak kula vergidir.’ denir. Gönül al da gör, kulunu beklemeden
sev de gör, almadan ver de gör; ne KABE’ler ziyareti yapmış olursun!
Verdiğini demeden, sevdiğini bilmeden, gözünü sakınmadan,
verdiğinden yakınmadan yamayı şikâyetsiz karşıla da gör. ‘Verdim
görmedim, karşılığını almadım.’ dersen, yamayı atmış olursun.
Karşılığını bekler isen, verme. Aynayı niye eline alırsın, yüzünü neden merak
edersin? Gördün de ne buldun? Sen seni bulmana, verdiğini görmene ayna
yardımcıdır. Aynaya ne gözle bakarsan, onu görürsün. Nefsin sadece yüzünde göz
ararsa, ötesine bakmak aklına gelmez. Önce nefsin ile savaş, sonra aynaya
bak. Yokluk, bedendedir; RUH’un varlığı, kainatın üstündedir. Aynayı
RUH’um için aldım, aynada tefekküre daldım, bedenimin cahili kaldım. Alimi
olmayı, zaten düşünmedim. Bedenin ilmini, ulema değil alim denedi; o
da bin sırdan birini buldu, binde birin bininden gene mahrum kaldı. Neyi aradı,
nerede buldu? Bulanda, bulduğuna şaştı. Kuşun gittiği yol çizilmez, ‘Doğru
uç.’ denilmez. Ne var ki hiçbir kuş, gideceği yeri
şaşırmaz. YUNUS’um der ki: “ Geyik misali suyu takip ettim, sülün
misali yolumu aradım. Ne aradığım gibi buldum, ne sülün misali vardım;
ALLAH’ımın EMRİ olduğu yerde uyandım.” Yolunuz ne an emredildi ise, o
zaman bulunur. Gayretler, demir atmış sandalda kürek çekmeye benzer. Söz
açık. Gidişe niyet et, ne var ki varışa ölçü vurma. Niyet sende, ölçü
ALLAH’ımda. ‘Yaşamak güzel.’ denir, dünya yaşamaya örnek gösterilir.
Aslında dünya, yaşamaya niyet edenlerin imtihan odasıdır. Bir kapısından
girer, öbür kapısından çıkarsın. Ne mutlu ki ağır imtihanlara ‘ALLAH’ımdandır.’
diyerek boyun eğenlere. Cümlenin cahili olduğu tek mevzu, nerede
yaşadığını bilememektir. Kendini kendin bul, çamura düştüğün an.
Her bahçede dolanan, çiçeklere ‘Güzel.’ diyen; sadece çiçekleri görür, kendini
ancak çamurda bulur. Kendini bulan, AŞK’a düşendir; AŞK’a
düşen, mecnun olandır. Mecnun olanın gözü, ne çiçeği görür, ne
böceği. Onun gördüğü; gönlünün erdiğidir, YARATAN’ın
VERDİĞİ’dir, dünyayı sildiğidir. Dünyayı silen, kemale
erendir; kemale eren, CEMALİ’ne varandır. Çiçeği ne yapsın, kimden
alsın kime versin? Deryaya dalana çiçek versen, çiçeği orada ne yapar?
Güneşe baktım, çiçeği yakaya taktım, ay ile yıldızları derdim,
sevenlere verdim; alanın gönlüne, kainatı serdim, sevenin gönlüne, kıvılcım
koydum. ‘Aydan geçtim, yıldızlardan geçtim, kıvılcımı seçtim.’ diyene ne mutlu.
Dedim, sen de yıldızlara eş oldun, ay ile kardeş oldun, güneşe
karındaş oldun. Ya, dedim ya sözün başında, ateşin ne
küçüğü, ne büyüğü olmaz, yandığı zaman ayrılmaz. Güneş’in
ışığı değil midir, ayı da yıldızları da aydınlatan? Onlar
değil midir Güneş’ten kopan? O'ndan kopan o'na karındaş olandır.
Bu, kâinattaki yapıtın gösterisidir. Kemâlatta da aynen tecelli eder. GANİ’den söz aldık, nasipten diledik: “AŞK’ın gözü kör değildir, AŞK her kulda mevcuttur. Ne var ki,
küllenmeden deşende, kıvılcımı düşende, her kul görür göçende.”
Dileğimiz göçmeden göçe varmak, AŞK helvasını karmak, korkuyu
gönülden silmek. Geldik gideceğiz, aşığız maşuğumuzu
bulacağız demektir. Bunu dediğin an, bulacağından şüphen
olmasın. Yalnız, bunu diline değil, gönlüne koymak gerek. Dünyada ölmek,
nasibini itmekle olmaz. Sana verilen nasip, senindir. Ne atılır, ne üstüne
katılır, ne azından şikâyet, ne çoğundan şekavet edilir. Yumak
yeter dediği yerde değil, nasibi kesildiği yerde kalır. Verilen
de nasibi kadardır. ‘Çoğu haram mı?’ dersen; şekavete yorarsan,
ALLAH’ımın verdiğinden şüpheye düşmüş olursun.
Doğrudan şaşmayan, şüpheden arı kalsın.

Gitmeden, gelmeyi düşünmedim;
gönlümü, beni anan gönüllerinizden ayırmadım. Yaprağa CAN verene,
damarlarda kan yürütene duacı oldukta; gönüllerde neden çok şey aradık?
Her gönül bir olmalı, darı örneğini koçanda toplamalı. AŞK’ımız; ne
sönenden, ne yönünden dönendendir. Damardan akan kanı, ateş örneğini
yakandadır. Korkuyu silelim. Kelebek örneğini, rüzgardan
kaçmak değil; kuş örneğini, rüzgarın içinden geçelim. Haram yiyeni, ne sen bilirsin ne de
ben, kul kendi de bilmez. Oymayı işleyen ipliğini alır. Ne var ki,
ipliğin ölçüsünü bilmez, nerede kalacak düşünmez. ‘Şeytana
uydum.’ diyen, ALLAH’ımı gönülden çıkarandır. Aramazsan sırrını, sormazsan
serimi, umduğun olmaz diye, deme ‘ALLAH’ım sevmez kulunu.’ Sevmek,
ALLAH’ımın YÜCELİĞİ’dir. Kağnıyı gayrete düşmeden
götüremezsin, ne var ki gideceğin yere nasipten önce varamazsın. Niyeti
kurarsın, ölçüyü ALLAH’ıma havale edersin. Ham meyveyi derme, olmamış bezi
dürme, çorbayı tuzsuz karma. Üzme kendini, dünyayı kötü diye kurma.
Yaşamaktan amaç; her olanın O’ndan geldiğini bilmek, O’ndan gelenin
hayır olduğuna inanmak. Bunu bildiğin gün, dünyayı ayna örneği
görürsün, kuruntudan kurtulursun. Soğuk sıcağı aratır, kahır ALLAH’ı
buldurur. Vaka gölgeye düşmez, gölgede aş
pişmez. Kaide bozulmaz, kanun değişmez. Pişen aş
kabında kalmaz. Sohbetler daimdir, GARİB’in göç günü yazılana dek. Suyun
yolunu veren, alanları da düşünür. Kamuya uyan, su yoluna değer
verendir.

Mümin olandan sorulsa, ‘Günün konusu ne ola?’; der
ki, ‘ALLAH’ım ile gele, gönlümü doldura.’ Yolunu çizenin, sohbeti bilenin;
saygısı, bana değil YÜCE’yedir. Sevgisi cümleye olan, cümleyi ‘ALLAH’ım
YARATTI.’ diye seven; kuluna, hasım diye bakmaz. Hatayı kendinde arayan, hataya
düşmez. Denmesin, ‘Düşenin dostu olmaz.’ ALLAH’ım, bütün
yarattığı kullarının DOST’udur, O’na dönük olsa bile. O’na yüzünü döndüğü
an; sana güler, NURU’nu yağdırır. Olaylara ‘HAK’tan gelir.’ diye bakarsan;
derde düşmezsin, ‘Kötü talih.’ demezsin. Çünkü her şer kapısı, hayıra
açılır. Amade olan bilsin, olana uysun. ‘Takatim yok.’ demesin, ALLAH’tan güç
dilesin. Ne olmayana üzüntü edilsin, ‘Nasıl olur?’ diye tasaya düşülmesin.
Olacak, yazılan görülecek. Her kulun yazısı güzeldir. Ne var ki, aynaya ne yüz
ile bakarsan öyle görürsün. Gülerek bak, güleceğine inan, şüpheden
uzak kal. Korkuyu yolun için alma gönlüne. ALLAH’ımın olduğu yerde, korku
yer almaz; ALLAH’ımın olduğu yerde, kul mahzun kalmaz. Neden ‘Olmaz.’ diye
duman konur gönüle? Olacağı, sözümün başında verdim, gönüldeki tasayı
silesin dedim. Kambur dert eder, sırtında yük var diye. Gönlünde
yükü olmasın kulun. Dünya kısa gün, gelir geçer, kul nasıl olsa göçer; kambur
dünyada kalır, gönül ahireti seçer. Onun için dünyada, niyetine uymayanı dert
etme.Yolundan soracağın var mı? Yanımızda olana. Yolun gidişine uymak, dünya kaygusunu silmekle olur. Dünya olaylarını
bırak ALLAH’ım çözsün. Düzlük gönüldedir, dünya gafildedir. Demek değildir
ki, çalışma, bekle gelsin, aksın içilsin. Vazifeni gücün kadar yaparsın,
hak yiyenden uzak durursun. Yediğini bilmezsen söze verme, ‘Yedi.’ diye
göze koyma. Her kul nasibini yer. Arı da çalışır, karınca da. Ne var ki,
arı sizlerle paylaşır, karınca kendine taşır. Suyumuzun akışı
budur. Verişimiz; dileyen kula suyumuzdan sunuşumuzdur, HAK YOLU’ndan
gelişimizdir.
|